CUMHURİYET DÖNEMİNDE BULGARİSTAN’DANTÜRKİYE’YE KİTLESEL GÖÇLER
-Cemile TEKİN
-Yılmaz ALTUNSOY
Öz
Atatürk:''Ne Mutlu Türküm diyene'' - Biz Türkler Asyai bir milletiz - Anadolu İrfanı'yla aydınlanır yolumuz... arşivi derleyen: Alp İçöz, gönül dostu bir şair
Pilot A.Ali Çelikten’in eşi Giritli bir Türk’tü. Kendisi beyaz tenli olmasına karşın kızı Neriman babanın genlerini almış.
Şayet 1948’den 1994’e kadar Neriman Güney Afrika’da annesiyle yolda yürüseydi ırk yasasına göre tutuklanırdı.
Eşiyle yürüse yine başı derde girerdi.
İşte Dünyanın ilk siyahi askeri pilotu Ahmet Ali Çelikten, kızı Neriman'la.
Kayseri
1935
Bu yasayı Afrika’ya getiren İngilizlerdi.
Öte yandan G.Afrika’dan elması alıp Kraliçe Elizabeth’in tacına koyan yine İngilizlerdir.
Batı dünyasının Afrika’da bıraktığı miras budur.
Okullarda bu konularda karşılaştırmalı tarih dersleri verilmesi gerekir...
Alıntı: Halim Gençoğlu @halimgencoglu
Çoban Reis; durumu Almanya'dan iyi.... pic.twitter.com/yCTiEeUy8o
— TULPAR24 (@tulpar24) June 8, 2026
1876 Kanun-i Esasi (Anayasa) 18.Madde şöyle der:
"Osmanlı vatandaşlarının devlet hizmetlerinde görevlendirilebilmeleri için, devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmeleri şarttır."
Bu maddeye Arap mebuslar itiraz edince Ahmed Vefik Paşa şöyle cevap vermişti:
“Aklınız varsa dört seneye kadar Türkçe öğrenirsiniz!”
Topkapı Sarayı’nın en göz alıcı parçası: Sultan III. Mustafa’nın zırhı!
— Tarihi Merak Ediyoruz (@tarihiiimerak) June 8, 2026
20-25 kg ağırlığında, elmas ve yakutlarla bezeli bu çelik şaheser; savaş meydanından ziyade elçi kabulleri ve törenlerde devletin ihtişamını sergilemek için kullanılırdı. pic.twitter.com/qLnazqEjU5
Topkapı Sarayı’nın en göz alıcı parçası: Sultan III. Mustafa’nın zırhı!
20-25 kg ağırlığında, elmas ve yakutlarla bezeli bu çelik şaheser; savaş meydanından ziyade elçi kabulleri ve törenlerde devletin ihtişamını sergilemek için kullanılırdı.🇹🇷 Türkiye, Çanakkale'deki Granicus Savaş Alanı'nı koruma alanı olarak belirledi.
🇲🇰 Granicus, Makedonya Kralı Büyük İskender'in Pers İmparatorluğu'na karşı elde ettiği çığır açan zaferini kazandığı yerdir.
Tarihi savaş alanı ortaya çıktı! Büyük İskender’in izleri bulundu!
Çanakkale’de 150 yıldır aranan Granikos Savaşı alanı, ÇOMÜ'den Prof. Dr. Reyhan Körpe’nin 20 yıllık çalışması sonucunda tespit edildi. Alan, kültür rotası olarak turizme kazandırılacak.
Büyük İskender’in dünya tarihinin seyrini değiştiren Granikos Savaşı’nın yapıldığı alan, Çanakkale’nin Biga Ovası’nda bulundu. Projenin bilimsel danışmanı Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nden (ÇOMÜ) Prof. Dr. Reyhan Körpe, "Şimdiye kadar yaklaşık 150 yıldan bu yana aranan güzergahı, antik yerleşim alanını tespit ettik. Bu güzergahtan İskender'in Granikos Savaşı'na hangi rotadan ulaştığını bulduk" dedi.
ÇOMÜ İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Reyhan Körpe, 20 yıl önce, 150 yıldır keşfedilmeye çalışan Granikos Savaş Alanı'nı bulmak için çalışmalara başladı. Bu sürede Prof. Dr. Görpe, Biga ilçesi ve çevresinde yüzey araştırması yaptı. Prof. Dr. Körpe, bu yılki çalışmalarda yaklaşık 2 bin 400 yıl önceki 'Granikos Savaşı’nın yapıldığı alanı tespit etti. Alanın turizme kazandırılması ve kültür rotası haline getirilmesi için çalışmalar başlatıldı.
Konuya ilişkin Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından düzenlenen toplantıda Prof. Dr. Körpe, ilgili belediye başkanları ve kaymakamlara projeye ilişkin bilgi verdi. Büyük İskender'in en önemli savaşlarından birinin Çanakkale'de gerçekleştiğini söyleyen Prof. Dr. Körpe, "Bu savaş günümüzde Çanakkale'nin yaklaşık 100 kilometre doğusunda Biga Ovası'nın ortasından geçen, eski çağlarda 'Granikos Irmağı' olarak bilinen çayın kenarında olmuştu. Bu savaş, Büyük İskender'in en önemli savaşıdır. Çünkü bu savaştan sonra İskender buradan yola çıkarak Batı Anadolu'yu, daha sonra da Hindistan'a kadar bütün Asya'yı fethetti.
Onun bu savaştaki başarısı sadece İskender için değil, aynı zamanda dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından olmuştur. Granikos Savaş Alanı ile ilgili yaklaşık 20 yıl önce başlattığımız bir çalışma vardı. Ayrıca son 3 yılda savaş alanını bulmaya yönelik çalışmalar, araştırmalar devam ediyor. En son bu sene bu savaş alanının tam olarak neresi olduğunu tespit etmeye yönelik çok önemli bulgulara ulaştık. Bunlardan en önemlisi İskender'in bu savaş alanına gelirken uğradığı ve kamp yaptığı güzergahların tespitiydi" ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Körpe, sözlerini şöyle sürdürdü: "Şimdiye kadar yaklaşık 150 yıldan bu yana aranan güzergahı, antik yerleşim alanını tespit ettik. Bu güzergahtan İskender'in Granikos Savaşı'na hangi rotadan ulaştığını bulduk. Bölgede yaptığımız araştırmalarda antik kaynakları da çok dikkatli okuyarak, yorumlayarak savaşın aşağı yukarı tam olarak nerede olduğunu, hangi köyler arasında olduğunu, ovanın tam olarak neresinde olduğunu bulduk.
Foto - Tarihi savaş alanı ortaya çıktı! Büyük İskender’in izleri bulundu!
Burada yaptığımız sunum ile hem buradaki savaşı, savaş alanındaki tespitlerimizi ve ayrıca en önemlisi İskender'in bu savaş alanına Çanakkale'den Biga'ya doğru yaptığı seferde uğradığı güzergahları bir kültür rotası olarak tespit ettik. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün desteğiyle gerçekleştirilen bu oturumda İskender'in Çanakkale'nin hemen yanından Özbek köyü ovasından başladığı, daha sonra doğuya doğru hareketle Umurbey, Lapseki ve sonra dağları aşarak Biga Ovası'na indiği, Granikos Çayı'na ulaştığı bu rotayı tam olarak tespit ettik. Bu rota aynı zaman bir kültür rotası olarak tartışılacak."
Alıntı: https://www.yeniakit.com.tr/foto-galeri/tarihi-savas-alani-ortaya-cikti-buyuk-iskenderin-izleri-bulundu-100533
ŞARK MESELESİ | TARİHİ VE BUGÜNÜ (1)
150 yıllık Şark Meselesi’nin (Doğu Sorunu) hem tarihsel hem de Batı Asya’daki gelişmeler çerçevesinde değerlendiren Dumlupınar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüsamettin İnaç, Teori dergisinin sorularını yanıtladı. Röportajı teoridergisi.com sorumlusu Yiğit Çınar yaptı.
Emperyalizmin bugün Batı Asya’da attığı adımlar, 100 yıl önceki “Şark Meselesi”nin devamı mıdır?
Bu Şark Meselesi kavramı ilk defa 1776 yılında kullanılmış. Ama asıl geçerliliğini ve gündemdeki yerini 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, başka bir ifadeyle 93 Harbi’yle kesinlik kazanmıştır. Özellikle o tarihe kadar İngiltere Osmanlı’nın bölünmesine ve parçalanmasına karşı çıkıyordu. Ancak 93 Harbi’nden sonra Devlet-i Aliyye olarak bildiğimiz Osmanlı Devleti’nin artık kurumlarının ve toprak bütünlüğünün bir şekilde artık zaafa uğradığı ve bundan sonra korunmasının mümkün olmadığını görmüş ve Fransa, Rusya gibi ülkelerle iş birliği içerisinde bu paylaşım planını gerçekleştirmiştir. Asıl Şark Meselesi dediğimiz şey budur.
Bugün geldiğimiz noktada bu Şark Meselesi hala kapanmamış bir parantez durumundadır. Çünkü bu yüz yıllık süreçte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve akabinde Anadolu’da Türkiye’nin gün geçtikçe daha muhkem bir şekilde kurumlarını ihdas etmesi ve devlet yapısını güçlendirmesi özellikle son dönemde savunma sanayi başta olmak üzere pek çok alanda başarısıyla gün yüzüne çıkması ve Orta Doğu başta olmak üzere bölgenin ve kürenin şekillenmesinde etkin rol oynaması gerçekten de Batılıları çok müthiş derecede Avrupa’yı rahatsız etmektedir. Dolayısıyla bugün emperyalist ülkeler özellikle Amerika-İsrail ittifakı başta olmak üzere diğer Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’yi bölmek, parçalamak ve özellikle de “Türklerin geldiği yere Orta Asya’ya gelip göndermek” konusunda büyük oranda konsensüs sağlamış durumdadırlar.
Bu anlamda Türkiye hızlı ve kontrolsüz bir şekilde bölünmesi, parçalanması istenmeyen ancak peyderpey koparılması gereken bir yapı olarak görülmüştür. Bunların başında tabii ki bu 40 yıldır mücadele ettiğimiz PKK ve türevleri vardır. Bugün maalesef çeşitli çabalara rağmen PKK ve onun unsuru olan çeşitli Irak’taki, Suriye’deki ve farklı coğrafyadaki İran’daki PKK unsurları henüz silah bırakmış değildirler ve eskisinden maalesef ki daha güçlü bir şekilde hem Irak’ta hem Suriye’de hem de İran’da devlet kurma çabalarına tüm hızıyla ve daha da güçlenerek devam ettirmektedirler.
Dolayısıyla bugün PKK terörü Türkiye için en büyük tehdit olarak varlığını sürdürmektedir. Yani çünkü bugün özellikle Amerika ve İsrail’in doğrudan desteği PKK’yı dağıtmış ve PKK çok daha muhkem bir şekilde kendi hedeflerini gerçekleştirme noktasında ciddi bir şekilde ilerleme kaydetmiş görünmektedir. Dolayısıyla burada özellikle Türkiye’nin bir şekilde Orta Asya coğrafyasına yeniden püskürtülmesi, itilmesi çabası içerisinde çok farklı coğrafyalar önem kazanmaktadır.
Orta Doğu’da ve Balkanlar’da ciddi bir şekilde Türkiye’nin bağlantısı kesilmek istenmektedir. Suriye’de son dönemde İsrail’in hem Suriye’nin güneyince Dürzi bölgeleri olarak bildiğimiz Süveyda, Kuneytra ve Dera gibi bölgelerde toprak yürütmesi ve tampon bölgeler özellikle geliştirmesi hem Lübnan’da ciddi bir şekilde toprak kazanmış olması da Şark Meselesi’nde bir ilerleme kaydettiğini göstermektedir.
...
Kaynak: TEORİ DERGİSİ
Türkçeye Yunancadan geçen 476 kelime varken, Yunancada Türkçeden alınmış 2644 kelime bulunuyor.
📷Ermeniceden yalnızca 17 kelime almışız, buna karşılık Ermenicede tam 3166 Türkçe kökenli kelime var.
📷Sırpçadan geçen kelime sayısı sadece 3, Sırpçada ise 3065 Türkçe kelime yer alıyor. 3 kelime hangisi acaba?
Türkçedeki yabancı kelimeler üzerine güzel bir paylaşım. Ek olarak şunu da belirteyim üstteki tabloda verilmeyen diğer kelimelerle toplam 14 bin yabancı kelimemiz var. Bu tüm sözlüğümüze oranla yalnızca %2.43. Yani bazılarının söylediği gibi "toplama" bir dil değildir. Toplama dil arayan hint-avrupa dillerini araştırabilir.
Göçmen ile muhacir arasındaki fark nedir ?
Göçmen ile Muhacir Arasındaki Fark Nedir? Antropolojik Bir Perspektif
Giriş: Kültürlerin Derinliklerine Yolculuk
Birçok kültür, geçmişin derinliklerinden günümüze uzanan bir yolculukla şekillenmiştir. Her kültür, yaşadıkları topraklardan, yaşam biçimlerinden, ritüellerinden ve sembollerinden beslenir. Ancak, bazen bir kültür, başka topraklara göç eder, bu da hem o kültürün hem de gittiği toplumun kimliğini etkiler. Göçmen ile muhacir arasındaki fark, sadece kelimelere indirgenemeyecek kadar derin bir anlam taşır. Her iki terim de bir yerden başka bir yere hareket etmeyi ifade eder, ancak bu hareketin anlamı, kökeni ve toplumsal bağlamı farklıdır.
Peki, göçmen ile muhacir arasındaki farkı anlamak, sadece dilsel bir inceleme mi olmalı? Yoksa bu kavramları antropolojik bir bakış açısıyla değerlendirerek, onların kültürel, ekonomik ve sosyal bağlamlarda nasıl şekillendiğini anlamalı mıyız? Gelin, kültürlerin çeşitliliğine bir yolculuk yaparak bu soruyu birlikte keşfedelim.
Göçmen ve Muhacir: Temel Tanımlar
İlk bakışta, “göçmen” ve “muhacir” terimleri benzer gibi görünse de, bu iki kavram arasında önemli farklar bulunmaktadır. Göçmen, genellikle daha geniş bir kavramdır ve bir yerden başka bir yere yerleşen, farklı kültürlerde yaşam kuran kişiyi tanımlar. Göçmenler, ekonomik, siyasi, sosyal veya diğer sebeplerle yer değiştirirler ve çoğu zaman bu yer değiştirme, geçici bir süreç olabilir.
Öte yandan, muhacir terimi, özellikle daha yoğun bir tarihsel ve kültürel bağlamı olan bir kavramdır. “Muhacir” terimi, genellikle belirli bir inanç veya kültür için yapılan bir göçü ifade eder. Tarihte, İslam’ın ilk yıllarındaki Hicret bu anlamda çok önemli bir örnektir. Muhacir, sadece fiziksel olarak bir yerden başka bir yere gitmekle kalmaz, aynı zamanda bir kültürün, kimliğin, bir inancın savunucusu olarak yeni topraklarda varlık gösterir.
Bu temel tanımlardan sonra, göçmenlik ve muhacirlik kavramlarının birbirinden nasıl farklılaştığını daha derin bir kültürel analizle inceleyelim.
Kültürel Görelilik: Göçmen ve Muhacir Tanımları
Bir toplumun göçmen ve muhacir tanımları, kültürel ve sosyal bağlama göre değişir. Kültürel görelilik, bir toplumun normlarını ve değerlerini, o toplumun kültüründen bağımsız olarak değerlendiremeyeceğimizi savunur. Bu bağlamda, bir toplum, göçmen ve muhacir kavramlarını kendi değer yargılarına, tarihsel deneyimlerine ve kültürel geçmişine göre şekillendirir.
Göçmen Tanımının Kültürel Yansıması
Çoğu zaman, göçmenlik, ekonomik fırsatlar veya daha iyi yaşam koşulları arayışında olan bireyleri tanımlar. Bu, genellikle büyük kentlere ya da gelişmiş ülkelere yapılan göç hareketleridir. Kültürel görelilik, burada yerel halkın göçmenleri nasıl algıladığını da önemli kılar. Birçok toplum, göçmenleri sadece bir dışsal unsur olarak kabul edebilir ve onların kültürlerini, geleneklerini, hatta dilini dışlayabilir. Ancak göçmenler de aynı şekilde, geldikleri toplumda kimliklerini ve geleneklerini sürdürmeye çalışırlar.
Muhacir Tanımının Kültürel Yansıması
Öte yandan, muhacir kavramı çoğu zaman dini veya ideolojik bir temele dayanır. Bu, özellikle zorunlu göçlerin veya inançsal göçlerin olduğu toplumlarda belirginleşir. Türkiye’deki Türk muhacirleri, özellikle Yunanistan’dan gelen muhacirler ve Kırım Tatarları gibi gruplar, göçün sadece bir yer değiştirme değil, bir kimlik ve kültürün devam ettirilmesi anlamına geldiği topluluklardır. Muhacir, kendi kültürel ve dini değerlerini, yeni topraklarda korumak ve bu değerler üzerinden bir kimlik oluşturmak için gelir.
Bir örnek olarak, Hicret olgusunu ele alabiliriz. İslamiyet’in ilk yıllarındaki Hicret, sadece bir coğrafi göç değil, dini bir savunma ve kimlik yaratma sürecidir. Bu bakımdan, muhacir olmak, sadece bir göç hareketi değil, bir kültürel ve kimliksel direniştir.
Akrabalık Yapıları ve Ritüellerin Göçmen ve Muhacir Üzerindeki Etkisi
Her iki kavramın ayrımına kültürlerarası bir bakış açısıyla yaklaşırken, göçmenlerin ve muhacirlerin akrabalık yapıları ve ritüelleri üzerine de düşünmek önemlidir.
Göçmenlerin Akrabalık Yapıları
Göçmenler genellikle daha geniş bir toplumsal ağın parçası olarak görülürler. Akrabalık yapıları, gittikleri ülkede sosyal ve ekonomik bağlarla şekillenir. Çoğu zaman, göçmenler, yeni bir ülkeye yerleştiklerinde, oradaki sosyal yapıyı ve kültürel ritüelleri benimseseler de, evdeki geleneklerini ve kültürlerini devam ettirme eğilimindedirler. Bu, geleneksel aile yapılarının korunmasında önemli bir rol oynar.
Muhacirlerin Akrabalık Yapıları ve Ritüelleri
Muhacirler ise daha güçlü bir kültürel aidiyet duygusuna sahiptir. Akrabalık yapıları, daha sıkı bağlarla örülmüş olabilir. Muhacirlerin yerleştikleri topraklarda, geleneksel ritüelleri devam ettirmek için büyük çaba harcadıkları görülür. Mısır’daki Kıpti Hristiyanları ve Suriye’den gelen mülteciler gibi gruplar, genellikle kendi dinî inançlarını ve kültürel ritüellerini, yeni topluma entegre etmeye çalışırken, bu ritüelleri nesilden nesile aktarmak için yoğun çaba gösterirler.
Ekonomik Sistemler ve Göçmen-Muhacir İlişkisi
Göçmenlerin ve muhacirlerin ekonomik sistemlerle olan ilişkisi de farklılaşır. Göçmenler, genellikle bir ekonomik fırsat veya iş arayışıyla hareket ederler. Ancak muhacirler, bir kültürün savunucusu olarak, bazen ekonomik sisteme uyum sağlamakta zorluklar yaşayabilirler. Göçmenlerin bulunduğu toplumda daha fazla ekonomik fırsat olabilirken, muhacirler, genellikle bir kimlik oluşturma ve yerleşme sürecindedir.
Kimlik Oluşumu ve Göçmen-Muhacir Farkı
Kimlik, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde inşa edilir. Göçmenler, gittikleri toplumda kültürel bir uyum sağlama süreci yaşarken, muhacirler, genellikle kimliklerini korumaya yönelik çabalarla şekillenirler. Göçmenlerin kimlikleri daha esnek olabilirken, muhacirlerin kimlikleri, tarihin, inancın ve kültürün güçlü izlerini taşır.
Sonuç: Kültürlerin Çatışması ve Empati
Göçmenlik ve muhacirlik, sadece yer değiştirmek değil, kültürlerin, kimliklerin ve ritüellerin sürekli etkileşim içinde olduğu bir süreçtir. Göçmenler ve muhacirler, farklı toplumlar ve kültürler arasında bir köprü oluştururlar. Ancak bu köprü, sadece coğrafi değil, aynı zamanda kimliksel ve kültürel bir köprüdür. Göçmen ve muhacir arasındaki farkları anlamak, diğer kültürlerle empati kurma sürecinde önemli bir adımdır.
Peki, bir kişinin kimliği, sadece doğduğu topraklara mı bağlıdır? Yoksa, bir insan başka bir toprakta kendini yeniden mi yaratır? Bu sorular, insanlık tarihinin her aşamasında tartışılmaya devam edecek.
Kaynak: https://lakens.com.tr/gocmen-ile-muhacir-arasindaki-fark-nedir/