Atatürk:''Ne Mutlu Türküm diyene'' - Biz Türkler Asyai bir milletiz - Anadolu İrfanı'yla aydınlanır yolumuz... arşivi derleyen: Alp İçöz, gönül dostu bir şair
Bursa Karacabey’deki Eskikaraağaç Leylek Köyü’nde yılların dostluğu yine yüzleri gülümsetti 🕊️💙
Balıkçı Adem Yılmaz ile Yaren leyleğin 15 yıldır süren hikâyesine bu yıl sürpriz bir misafir eklendi. Yaren’in ardından eşi Nazlı da 5 yıl sonra yeniden tekneye kondu 🛶✨
Bu sıcacık buluşmada sadece onlar değil; göldeki kuşlar ve kıyıdaki kediler de tekneden düşen balıklarla nasibini aldı 🐦🐾🐟
“Yaren’den sonra Nazlı’yı da kayığımda görmek beni çok mutlu etti” diyen Adem Yılmaz, her bahar yeniden yazılan bu dostluğun en güzel hikâyelerden biri olduğunu söylüyor 🌿💫
Ihlamur ağaçları, genellikle Mayıs ayı ortasından Haziran sonuna kadar o mis gibi kokulu çiçeklerini açan ağaçlardır. Bir ıhlamur ağacı türüne ve havaların durumuna göre ortalama 2-3 hafta boyunca çiçekli kalır ama toplamak için en verimli zaman, çiçeklerin tam olarak açtığı ilk 3-4 gündür.
Fotoğrafta da görebileceğiniz gibi, bu çiçeklerin çok kendine has bir yapısı vardır; çiçek sapının hemen üzerinde dilsi, açık yeşil renkte ince bir yaprakçık bulunur ve biz buna bilimsel olarak brakte diyoruz. Çiçeklerin ortasında ise çok sayıda sarı-beyaz erkek organ bulunur. Bu yapıları sayesinde çok zengin bir nektar üretirler ve arıların en sevdiği çiçeklerin başında gelirler.
Ihlamuru toplarken en önemli kural, çiçekleri o bahsettiğim dilsi yeşil yaprakçıkla yani braktesiyle birlikte koparmaktır. Çünkü o yaprakçık çayın aromasını ve şifasını tamamlayan maddeler içerir.
Toplama işini mutlaka yağmursuz, kuru ve güneşli bir günde yapmalısınız. Eğer nemli ya da çiğ düşmüşken toplarsanız çiçekler kururken kararır ve aroması bozulur. Tabii toplarken dalları sertçe kırıp ağaca zarar vermemeye de dikkat etmek gerekir.
Gelelim kurutma aşamasına; ıhlamuru asla doğrudan güneşin altına sermemelisiniz. Yoğun güneş ışığı içindeki şifalı uçucu yağları uçurur. Bunun yerine nemsiz, havadar ve gölge bir yerde temiz bir bezin üzerine incecik yaymalısınız. Üst üste yığılıp küflenmesinler diye de günde bir iki kez elinizle nazikçe altüst etmeniz iyi olur.
Zaten havanın durumuna göre 3 ila 7 gün içinde elinizle dokunduğunuzda çıtırdayıp ufalanacak kıvama gelirler. Kuruduktan sonra da nem almayan cam kavanozlarda, loş ve serin bir yerde bir yıla kadar keyifle saklayabilirsiniz.
Güzel bir ıhlamur çayı hazırlamak istiyorsanız altın kural şudur: Ihlamuru asla suyla birlikte cezvede kaynatmayın. Kaynatırsanız içindeki o güzel aromatik maddeler yok olur ve çay acılaşır.
Doğru yöntem için bir fincan kaynar suyu kenara alın, içine bir tutam kurutulmuş ıhlamur atın ve bardağın üzerini kapatarak 5-10 dakika demlenmeye bırakın. Süzdükten sonra da mis gibi limon veya balla tatlandırıp afiyetle içebilirsiniz.
Haşmet Babaoğlu diyor ki:"Yılın büyük bölümünü Frankfurt'ta geçiren komşum sırf İstanbul'u gezmek için bir haftalığına geldi.
Geçen gün balkondan balkona laflıyoruz...
"Artık anladım ki" diyor;
"İstanbul içinde yaşarken değil, özel olarak gezmeye geldiğinizde içinizi açıyor ve güzelleşiyor." Haksız mı?
Biz yorgunuz...
İstanbul yorgunu...
Komşumda ise müthiş bir enerji...
Eh tabii gezer İstanbul'u..."
*
Nesrin Sipahi söylüyor Mehmet Erbulan-Erol Sayan bestesini:
"İstanbul’u artık hiç sevmiyorum
Orda başladı aşkım orda oldu ayrılık
Orda verdik el ele yine orda bıraktık
İstanbulu artık hiç sevmiyorum
Seni orda tanımış seni orda sevmiştim
Çünkü orda sana ben bin ümitle gelmiştim
Aşka ihaneti ben yine orda görmüştüm
İstanbul’u artık hiç sevmiyorum"
Yahya Kemal' in Aziz İstanbul' unun yerinde yeller esiyor. Ben de İstanbul' u artık hiç sevmiyorum ama benimki bir sevgili yüzünden değil.
Enis Arıkan'ın programına konuk olan Buse Terim, babası Fatih Terim ile olan ev yaşantısını ilk kez anlattı.
• "Babamla olan ilişkimiz dışarıdan bakıldığında klasik bir baba-kız samimiyetinden ziyade, aslında biraz daha 'resmi' sayılabilecek bir düzeyde ilerliyor. Biz ev içinde bile babama asla 'sen' diye hitap edemeyiz, her zaman 'Siz' demek bizim bir alışkanlığımız oldu."
• "Evde 'baba ne yapıyorsun?' gibi rahat ve laubali bir dil kesinlikle hiç olmadı. Onun yerine her zaman daha özenli, kibar ve saygılı bir konuşma şekli var. Mesela yanına gittiğimizde 'Babacığım nasılsınız?' gibi mesafeli ama özenli ifadeler kullanıyoruz."
• "Bu dil ve iletişim şekli bize çocukluktan beri böyle oturdu ve yıllar geçse de hiç değişmedi. Aslında zamanla yaşımız büyüdükçe daha samimi bir hale gelmesi beklenirken, bizde tam tersi oldu ve bu saygı mesafesi daha da belirginleşti."
• "Evimizin içinde çok ciddi bir disiplin havası var. Babamın yanında hâlâ öyle çok rahat, salaş davranamayız. Herkesin oturuşuna, konuşmasına, üslubuna bile azami dikkat ettiği bir ortamdan bahsediyorum; yani öyle yanında bacak bacak üstüne atmak bile kolay bir şey değil."
10 Haziran 2016, Ankara
Halil İnalcık - İlber Ortaylı
🎞️ TÜBİTAK - Prof Dr HALİL İNALCIK
🎞️ Bilimi Aydınlatanlar: Prof. Dr. Halil İNALCIK
🎞️ "Tarihçilerin Kutbu" Prof. Dr. Halil İnalcık - TRT Arşivi - 2001
Müşfik Kenter'in sunduğu programa; "Tarihçilerin Kutbu" olarak anılan, Osmanlı-Türk tarihine eserleriyle katkıda bulunmuş bilim insanı Halil İnalcık konuk oluyor.
Yüzyıllardır yaşadığı topraklarda kimlikleri ve hakları yok sayılan, yıldırma politikalarına maruz kalan bir halkın Batı Trakya Türklerinin tam da içinden bir lider…
Doğduğu toprakların havasını teneffüs etmiş, Batı Trakya’yı karış karış dolaşmış halkından hiç kopmamış, canı pahasına Rusya’da, ABD’de halkının haklarını yüksek sesle savunmuş bir dava adamı…
Geriye davasını ve mücadelesini devam ettirecek bir siyasi parti ve “Türk’üz” demekten çekinmeyen bir halk bırakan ileri görüşlü bir fikir adamı…
O, Batı Trakya Türklerinin yıllarca açık bir yara gibi kanayan varlık mücadelesine merhem olmaya çalıştı, yaraları sardı; çünkü her yarayı saracak bir doktor vardı.
Doğumunun 75. Yılında Dr. Sadık Ahmet’i rahmetle anıyoruz…
🎞️ Sadık Ahmet'in Hayatı - Türk Dünyasının Enleri - TRT Avaz
Sadık Ahmet kimdir, nereli, nasıl öldü? Doktor Sadık Ahmet'in hayatı film oluyor
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB)
Kasım 15, 2023
Doktor Sadık Ahmet’in hayatının anlatıldığı, “Sadık Ahmet” filmi Aralık ayında vizyona girecek. Filmin tanıtımının yayınlanmasının ardından Doktor Sadık Ahmet'in hayatı merak konusu oldu. Peki, Sadık Ahmet kimdir, nasıl öldü? İşte, o konu hakkında detaylı bilgiler
Sadık Ahmet, 7 Ocak 1947’de Gümülcine’ye bağlı Küçük Sirkeli (Agra) köyünde dünyaya geldi ve kendisine Değirmenci lakabıyla tanınan dedesinin ismi verildi. Dedesi Değirmenci Sadık Efendi, Küçük Sirkeli köyünün ileri gelenlerindendir. Sadık Ahmet’in babası, Değirmenci Sadık Efendi’nin Ahmet isimli oğludur. Sadık Ahmet’in baba tarafı aslen Gümülcine’nin Değirmendere (Darmeni) köyündendir.
Sadık Ahmet’in annesi Fehime Hanım’ın ailesinin kökleri Gümülcine’nin Mehrikoz (Kehros) nahiyesine bağlı Ürpek köyüne (Kaypak Mahalleye) dayanır. Anne tarafından büyük dedesi Şişman Molla, 1900’lü yılların başında Büyük Sirkeli (Filira) köyüne yerleşir. Fehime Hanım, Küçük Sirkeli’ye gelin gitmiştir. Sadık Ahmet ailenin en büyük ve tek erkek çocuğu olup, Hatice (1949) ve Fatma (1954) isimli iki kız kardeşi vardır.
Sadık Ahmet, Yunanistan’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra vuku bulan, 185.000 kişinin hayatını kaybettiği iç savaş (1946-1949) döneminde dünyaya geldi. Bu dönemde Batı Trakya köyleri zaman zaman çetecilerin saldırılarına uğramış, bu saldırılardan Büyük Sirkeli ve Küçük Sirkeli köyleri de nasiplerini almıştı. Çeteciler tarafından dağa kaçırılanlar, hatta öldürülenler olmuştu. Çeteciler tarafından öldürülenlerden biri Küçük Sirkeli köyünden Sadık Ahmet’in yakınıdır. Bu sebeple Türk köylüleri şehirlerdeki yakınlarının ve dostlarının yanına sığınmışlardı. Sadık Ahmet’in ailesi de bir dönem Gümülcine’de bir aile dostlarının evinde kalmıştı. Sadık Ahmet’in babası geçimini çiftçilikle ve köydeki iş yerinde at arabalarına tekerlek yaparak sağlardı.
Sadık Ahmet’in de çocukluğu köyde geçti, bir köy çocuğu olarak ailesine her işinde yardımcı oldu. Sadık Ahmet 1954-1960 dönemindeki Küçük Sirkeli köyündeki ilkokul eğitiminin ardından, 1960 yılında Batı Trakya Türklerinin tek orta öğretim kurumu olan Celal Bayar Ortaokul ve Lisesi’nde eğitim almaya başladı. Söz konusu ortaöğretim kurumu 2 Aralık 1952 tarihinde açılmış olup, Türk-Yunan dostluğunun bir kanıtı olarak okula açılışında da bulunmuş olan Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ismi verilmişti. Okul ilk mezunlarını 2 kız ve 25 erkek olarak 1959 yılında verdi. Bu gençler, yarım asırlık bir aradan sonra liseden mezun olabilen ilk Batı Trakyalı Türk gençleridir. Çünkü Batı Trakya’daki rüştiyeler ve bir mülkî idadî, 1923 öncesinde kapatıldı.
''Fotoğrafta, elinde, 2. Dünya savaşından kalma ingiliz piyade silahıyla gördüğünüz polis üniforması giyen, savaşta bile kravatını takmayı ihmal etmeyen, düzgün traşlı, başında beresi olan kişi, sonradan polis subaylığına kadar yükselen TMT'ci Orhan Ersağun'dur
23-26 Nisan 1964'de Rumların, Beşparmak Dağları'nı, St Hilarion kalesini ve Girne-Lefkoşa yolunun en stratejik noktası olan dar boğazı ele geçirmek için yaptığı saldırıyı püskürtmek amacıyla, takviye güç olarak Dağa giden gönüllü savaşçılar içindeydi. 7 şehit vererek durdurduğumuz saldırıdan sonra kurulan Boğaz Sancağı'nda görev yaptı.
Yağmur, çamur, soğuk sıcak demeden uzun yıllar dağ başlarında çadırlarda, mevzilerde yaşadı. Sonraları polis subaylığına kadar yükseldi, ülkenin huzuru, halkın güvenliği için özveriyle çalıştı..
Ve, bugün vefat ederek, vatan görevini yapmanın huzuruyla aramızdan ayrıldı.
Batılı namuslu bir bilim adamı Justin Mccarthy çıkıyor ve dile getiriyor ölüm ve sürgün kitabında, tarihin bu en büyük insanlık trajedisini... Balkanlar'da Türkler insanlık tarihinin en ağır katliamına uğradı diyor! Milyonlardan bahsediyor! Biliyor musunuz? Anılarına bıraktık… pic.twitter.com/0Ty5QIhWJm
''Batılı namuslu bir bilim adamı Justin Mccarthy çıkıyor ve dile getiriyor ''Ölüm ve Sürgün'' kitabında, tarihin bu en büyük insanlık trajedisini...
''Balkanlar'da Türkler insanlık tarihinin en ağır katliamına uğradı'' diyor!
Milyonlardan bahsediyor!
Biliyor musunuz?
Anılarına bıraktık anıtı bir taş diktik mi?
Bir zamanlar onlar da sizin gibi mutlu bir yaşam sürüyorlardı.
Ve Osmanlı'nın son döneminde, iyi yönetilemeyişin sonucu büyük bir soykırıma uğradılar!
Ve çoğumuz, bir asırdan biraz fazla süre önce yaşanan bu büyük acıları bilmiyoruz bile...
En azından şimdi izleyiniz ve PAYLAŞINIZ lütfen!
Ve dua ediniz o canlarımız için!''
“1877-78 Bulgar savaşında Türklerin %17'si ölmüştü. 1912-13 Balkan Savaşları'nda Türklerin %27'si öldürüldü ya da Türkler hastalıktan, açlıktan öldü. Balkanlarda Türklerin başına gelenler, insanlığın başına gelen en kötü şeylerden biriydi.” pic.twitter.com/JpW3FGin8D
“1877-78 Bulgar savaşında Türklerin %17'si ölmüştü. 1912-13 Balkan Savaşları'nda Türklerin %27'si öldürüldü ya da Türkler hastalıktan, açlıktan öldü. Balkanlarda Türklerin başına gelenler, insanlığın başına gelen en kötü şeylerden biriydi.”
🎞️ Justin Mccarthy - Over 5 Million Muslims Died Before World War 1
1. Dünya Savaşı'ndan Önce 5 Milyondan Fazla Müslüman Öldü
Göktürk kağanlığının adı aslında Türk kağanlığıdır “Türk İlidir”. Çin ve Pers kaynaklarında da “Türk devleti” olarak geçer. Göktürk veya Köktürk ifadesi Kültigin yazıtlarında geçer ve kelimenin amacı kut ifade etmektir.
🐄Amasya’da kırsalda doğum yapan ineğinin buzağısını sırtına alan İsa Derici’nin eve kadar taşıdığı anlar, cep telefonuyla görüntülendi. pic.twitter.com/SPgEULzyhF
Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçler sonuçları ve etkileri bakımından sadece Tarih’in konusu olmaktan uzaktır. İktisat, Sosyoloji ve Halk Bilimi gibi sosyal bilimlerin birçok şubesinin ilgili alanında olan ve sonuçları itibariyle söz konusu bilim alanlarında konu edilen Balkanlar’dan Türkiye’ye göçlerin topluma temas eden birçok özelliği gibi Edebiyat alanında da önemli yansımaları olmuştur.
Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçler konusunu incelerken tarihsel bir bütünlüğün takip edilmesi adına öncelikle belirtilmesi gereken husus, Türk varlığının Balkanlar’ın kadim unsurlarından biri olduğu gerçeğidir. Genellikle yakın dönemle ve Osmanlı Devleti ile ilişkilendirilen Balkan Türk kültür varlığının kronolojik bir yaklaşımla ve bölgedeki ilk Türk yerleşimlerinden itibaren ele alınması, söz konusu göçlerin Türk tarihi bakımından olduğu kadar dünya tarihinde de ne denli büyük bir hadise olduğunu ortaya koyacak ve gerçekleşen göçlerin kısa süreli ve “geriye dönüş” şeklinde bir eylem olmadığını ortaya koyacaktır. Bu bağlamda Balkan Türklerinin Anadolu’ya göçlerinin Batılı kaynakların veya Batılı bakış açısıyla hazırlanan birtakım yerli çalışmaların dile getirdiği şekliyle Anadolu’ya geri dönüş olarak değil bilakis Balkanlar’da yerleşik kadim bir medeniyetin yerinden edilmesi şeklinde gerçekleştiğini ortaya koyacaktır.
Balkanlar’da Türk varlığının teşekkülü ve tarihi noktasında Osmanlı Devleti ile Anadolu üzerinden gerçekleşen ilerleyiş öncesinde birincil olarak zikredilen ilerleme, Karadeniz üzerinden, bir başka ifadeyle Kuzey’den gerçekleşmiş ve Balkanlar’ın Türkleşmesi tarihinde birinci katman olarak adlandırılmıştır. Bu bağlamda Balkanlar’daki Türk varlığının Hun Türkleri ile başlamış olduğunu ve bu sürecin, Orta Asya’dan Balkan sahasına göçen Ogurlar, Bulaklar, Kumanlar, Peçenekler, Avarlar, Oğuzlar vb. Türk boyları ile devam ettiğini söylemek mümkündür (Tikici, Karatepe ve Erdem, 2009, s. 148). Hüseyin Salman’a göre “Hunlarla birlikte Batı’ya yönelen Türklerin daha sonraları başlayan yoğun Slav göçleri ile Balkanlar’da 13. yüzyıla kadar yaşamış, burada Orta Asya’dan getirdikleri kültürün kalıcılığını sağlamış ve Balkan halklarının var olan kültürüne katkıda bulunmuş oldukları bilinmektedir. Özellikle Kıpçak, Kuman ve Gagauz Türkleri, Türk kültürünün bu bölgede yerleşmesini ve genişlemesini sağlamış Türk toplulukları arasındadır” (Salman, 2021, s. 24-29; Tikici, Karatepe ve Erdem, 2009, s. 148’den naklen). Günümüzde de Balkan yarımadasında varlığını sürdüren Macarların, Gagauzların, Sekelllerin Turani aidiyetleri noktasında kendi akademilerinde ileri sürülen görüşler varlığını korumakta ve yukarıda sözünü ettiğimiz tarihî dönemleri referans alan görüşler de bulunmaktadır.
Kanaatimizce Balkanlar’ın erken dönem Türk varlığının en büyük göstergelerinden biri Balkan adlandırmasının Türkçe kökenidir.“Balkan” kelimesi anlamı bakımından ilgili coğrafyanın fiziki yapısını özetleyen öz Türkçe bir kelimedir. Kuman, Avar ve Bulgar adlarının Türkçe kökeni ve bugün bölgedeki çeşitli yerleşim yerleri veya ulus adlarına kaynaklık etmesi de bölgedeki Türk tarihinin İslam ve Osmanlı öncesi dönemle birlikte ele alındığında kadim bir Balkan kültür alanını kapsadığını ortaya koymaktadır. Yakın dönemde Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçlerin genel profilinde gördüğümüz “Müslüman Balkanlı/Rumelili Türk Kimliği” ise büyük oranda Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’da ilerleyişi ile oluşan toplum yapısıyla ilişkili olmuştur. Bu noktada daha önce sözünü ettiğimiz birinci tabaka Türk kültür varlığının, Güneyden (Anadolu’dan) gelen Türk varlığı ile zaman içerisinde kaynaştığı, eklemlediği ya da eridiği yönünde görüşler ileri sürülmektedir (Karpat, 2019, s. 93). Gerek Kuzey’den gerekse Güney’den gerçekleşen akınlar, fetihler ve iskân siyaseti ile tesis edilen Balkan Türk varlığının siyasi, kültürel ve özellikle de konumuz olan demografik bakımdan gerileyişinin başlangıcı noktasında bölgedeki son Türk hâkimiyeti olan Osmanlı’nın Viyana Kuşatması önemli bir tarih olarak kabul edilmektedir. Osmanlı Devleti’nin “muhacir” sorunu ile başarısızlıkla neticelenen 1693 Viyana Kuşatması sonrasında ilk defa karşı karşıya kaldığını belirten H. Yıldırım Ağanoğlu’na göre Balkanlar’dan ilk göçler, Osmanlı Avusturya savaşları sırasında sınır boylarında görev alan Müslümanların geri çekilmesi ile başlar ve Cumhuriyet’e uzanan süreçte ve sonrasında sürekli devam eder. Bu bağlamda önemli tarihî gelişmeler ve sebep olduğu göçler arasında; 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile elden çıkan Kırım’ın neden olduğu göçler, 1877- 1878 Osmanlı Rus Savaşı (93 Harbi) ve 1789 Fransız İhtilali’nin sebep olduğu milliyetçilik cereyanlarından etkilenen Türk kitlelerin göçleri önemli yer tutmaktadır (Ağanoğlu, 2001, s. 31-32).
Demografik büyüklüğü ve kapsadığı coğrafyanın genişliği dikkate alındığında Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçlerin dünya tarihinin en büyük göç hareketlerinden biri olduğunu ifade etmek mümkün görünmektedir. Özellikle son iki yüzyıllık süreçte gelişen tarihî olaylardan beslenen ve bölgenin siyasi tarihiyle de doğrudan ilintili olan Türk göçlerinin değişen aralıklarla ancak sistematik olarak devam etmesinin birtakım nedenlere dayandığı ifade edilebilir. Osmanlı’dan günümüze etnik yapılanma ve göçleri ele alan çalışmasında Kemal H. Karpat, Balkanlar’da son Türk hâkimiyeti olan Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde kurulan devletlerin kendilerini ulus olarak gerçekleştirme yolunda bölgedeki Müslüman varlığını engel olarak görmelerinin söz konusu göç ve sürgünlerde temel belirleyici olduğunu ifade eder. Özellikle bölgede Rusların planlayıcısı oldukları Panislavist politikaların Türk nüfus aleyhinde demografik değişimleri zorlaması Balkanlar’da kitlesel Türk ve Müslüman göçlerinde temel belirleyici olur (Karpat, 2019, s. 172-176). Kronolojik olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte yeni Balkan ulus devletlerinde Müslüman ve Türk nüfusun göçü için artık resmî bir muhatap belirmiş, “Anavatan Türkiye” olgusu ile birlikte söz konusu ülkelerin devlet politikaları hâline getirilen sistemli ve zorunlu göç faaliyetlerinde Türkiye temel hedef ülke olmuştur. Zira artık din ve soy birlikteliği Balkanlar’ın Müslüman Türk ahalisi için olumsuz şartlar altında Türkiye’ye göç etmeyi bir tercih olmaktan çıkararak kader hâline getirmiştir.
Balkanlar’dan gerçekleşen Müslüman Türk göçlerinin farklı dönemlerde, farklı mekânlara yönelik olduğu görülmektedir. Bu noktada öncelikle Balkanlar dâhilinde daha güvenli bölgelere göç edildiği, Güney yönlü bu göçlerde istikametin önceleri Doğu Trakya ve Anadolu daha sonraları ise “Türkiye” olduğu bilinmektedir. Bu nedenle böylesine büyük bir göç hareketi oldukça kompleks bir yapıda gerçekleşmiş ciddi bir demografik değişimi içermektedir. Sözgelimi bugün yoğun Türk nüfusu ile bilinen Rodoplar, Deliorman ve Dobruca gibi bölgelerin nüfusunun daha kuzeyden ya da farklı bölgelerden gelen Müslüman Türk göçmenlerle Türk varlığı bakımından güçlendiği ve bu hususta göç yollarına yakın olmalarının veya korunaklı coğrafi konumlarının etkili olduğu söylenebilir.
“Rumeliden Türk Göçleri” adlı üç ciltlik çalışmasının girişinde Bilal N. Şimşir, söz konusu göç hareketinin sosyal tarih ve uluslararası ilişkiler bağlamında taşıdığı önemi ifade ederken bu göçlerin
hem yeni Türkiye’yi tesis eden önemli bir hareket olduğunu
hem de Balkanlar’daki yeni ulus devletlerin sosyal iktisadi hayatına büyük etki ettiğini
ifade eder. Bir bakıma bu göçler Türkiye’yi ve Balkanlar’ı yeniden inşa eden ve kurgulayan bir gelişme olarak dünya tarihinin en önemli olaylarından biridir.Kanayan bir yara olarak görülen Balkanlar’dan Türk göçleri durmadan devam eden bir yapıya bürünerek Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de yakın dönemlere kadar devam etmiş, Anadolu Türkleşirken Türkler Balkanlar’dan sürgün edilmiştir.
Balkanlar’da kalan ve ulus devlet kaygısına düşmüş milletler de esasen bu göçlerden ağır yaralar almıştır.Türkiye, Balkan devletlerindeki Türkler için anavatan olarak görüldükçe bu göçlerin devam edeceği ön görülmektedir (Şimşir, 1989, s. 9-11).
Kısacası Balkanlar’dan yaşanan Müslüman Türk göçlerinin güney yönlü ve süreç içerisinde Türkiye merkezli olduğu bilinmekte ancak tarihî olarak kesin çizgilerle ve demografik verilerle bu devasa göç hareketini betimlemek mümkün görünmemektedir. Justin McCharty, Osmanlı döneminde Mora İsyanı ile Yunanistan’da baş veren ilk Türk katliamını başlangıç olarak aldığı 1821 yılından 1922 yılına kadar 5 milyondan fazla Balkanlı Müslümanın yurtlarından sürgün edildiğini, 5,5 milyon Müslüman’ın da öldüğünü iddia etmektedir (McCarty, 2012, s. 1). Bu sayı bu farklı kaynaklarda zikredilen çok sayıda kaynak arasında sadece yabancı bir bilim insanına ait sayısal bir veridir. Bu tarz verileri yerli ve yabancı çok sayıda kaynak ile artırmak mümkündür. Bugün gelinen süreçte Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçlersonuçları bakımından bugünü de şekillendirmiş, Balkanlar’ı yeniden yapılandırmış tarihî bir vaka olarak ortadadır. Çalışmada odaklanılan yakın dönemde İzmir’e göç eden Balkan doğumlu ediplerin varlığı da söz konusu göçlerin esasen sosyal toplum yapılanmasında ne denli kuşatıcı ve geniş çerçeveli bir etki doğurduğunu, edebiyat gibi spesifik alanlara da tesir ettiğini göstermesi bakımından değerlidir.
Çalışmanın bu kısmında İzmir özeline değinmeden önce sadece bir fikir vermesi bakımından Bulgaristan’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçleri kronoloji ve demografi bilgileriyle paylaşan bir veriyi sunmayı uygun buluyoruz. Bulgaristan sahası gerek sahip olduğu Türk nüfusunun büyüklüğü gerekse İzmir’e gerçekleşen göçmen varlığındaki büyük payı ile çalışmadaki örneklemi temsil gücü yüksek bir Balkan ülkesidir. Beycan Hocaoğlu’nun başlangıç olarak belirlediği 1878 Osmanlı Rus Savaşı’ndan 1989’da gerçekleşen ve Büyük Göç olarak tanımlanan göçe kadarki göç istatistiği şöyledir:
Balkanlar’dan Türkiye’ye sadece Bulgaristan kaynaklı göçler özelinde gelen nüfusun toplamda1 milyonu aşkın olduğu görülmektedir. Bu tabloda Lozan Antlaşması’na ek Mübadele Antlaşması ile ülkemize Yunanistan’dan gelen Mübadiller (Resmî kaynaklarda 1 milyonun üzerinde bir nüfustan bahsedilmektedir.) Kosova, Makedonya, Romanya gibi bölgelerden yakın dönemlere kadar devam eden göçler eklendiğinde Türkiye’de Balkan kökenli ciddi bir Türk varlığı söz konusudur.
Osmanlı'nın 1 Liralık banknotu üzerinde 'Constantinopol yazıyor! Demek ki "işkembe-i kübra"dan atmakla olmuyor... Abdülhamit devrinde 1880 yılında basılan 1 Liralık banknot üzerinde ''Constantinopol'de basılmıştır'' yazıyor. Hem de Yunanca, Fransızca ve Ermenice olarak...
1856'da kurulan ingiliz sermayeli Bank-ı Osmani (Ottoman Bank) ile 1862 istikrazını üstlenen bir fransız mali grubunun (Mayer Amschel Rothschild) eşit ortaklığıyla, 1863'te istanbul'da bank-ı osmani-i şahane adıyla kurulan bankadır .
Yıl 1870 ler...Osmanlı bankası için kullanılan deyim haline gelmişbir söz vardı: Ancak Osmanlı kadar Osmanlı
Yabancı sermayeli bir bankaya istesen de Banknotlarda İstanbul yazdıramazsın. Madeni paralar darphanelerde basılıyor onların durumu ayrı..
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1931 kurdurduğu Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası ile ingiliz fransız sermayeli bu bankanında saltanatı son bulur.
Dip Not: 1931 de ki şartlarda Devletin kendisine ait bir Merkez Bankası kurması Alman ekonomistlerin yaptığı etüt çalışmalarında imkansız. Bunu ancak Mustafa Kemal Atatürk gibi bir dahi yapabilirdi.
1923 sonrası Yunanistan ve Avrupa ülkelerinden gelen mektuplar üzerinde Konstantinapolis yazanları geri çevirerek İstanbul yazmayı öğrettiğimiz bir vak'adır.
Özetle bugün İstanbulun ismi Konstantinapol değilde Istanbul ise hiç kimsenin değil bu da M.Kemal Atatürkün Milletine miras bıraktığı eserlerin en kıymetlilerinden birisidir.
Kırgızistan'ın etnografik zenginliğini yansıtan sergide; "Saymak" nakışlı halılar ve "Kalpak" gibi unsurlar, göçebe Türk estetiğinin yaşayan belgeleri olarak sunuldu.pic.twitter.com/32iEVjO77A
Kırgızistan'ın etnografik zenginliğini yansıtan sergide; "Saymak" nakışlı halılar ve "Kalpak" gibi unsurlar, göçebe Türk estetiğinin yaşayan belgeleri olarak sunuldu
Bosna Hersek’in ünlü tarihi ve kültürel zenginliği müziğine de yansıyor. Bosna geleneksel müziği çeşitli Balkan etkilerinin karışımı olarak ortaya çıkıyor. En meşhuru ise, tabii ki aşk şarkısı “Sevdalinka”.
Eski Yugoslavya’da Bosna Hersek’in çok ünlü ve başarılı “pop” ve “rock” grupları yer aldı. Bunlardan en başarılı olanlar “Divlje Jade”,”Bijelo dugme”, “Indexi”, “Ambasadori”, “Teška industrija”, “Vatreni Poljubac”, “COD”, “Plavi orkestar”, “Crvena jabuka”, “Zabranjeno Pušenje”, “Merlin”, “Hari Mata Hari”, “Kamen na Kamen”.
Grupların yanı sıra meşhur ve kaliteli şarkıcılardan da bahsetmek lazım. Bunlar: Kemal Monteno, Zdravko Čolić, Davorin Popović, Seid Memić Vajta, Neda Ukraden, Jadranka Stojaković, Mahir Paloš, Jasna spić, Alma Čardžić. Genç ama kapasiteli yıldızlar ise Fuad Backović Deen, Mija Martina, Selma Bajrami, Ir Vukojević, Boris Režak, Al Dino, Tinka Milinović vs.
Ayrıca Bosna Hersek kökenli olan şarkıcılar şunlar: Dragan Stojnić, Ibrica Jusić, Krunoslav Slabinac, Bisera Veletanlić, Senka Veletanlić, Ivo Fabijan, Boris Novković, Ivan Mikulić, Romana, “Feminem”, Ružica Čavić.
Bölgedeki „alternatif“ ve „urban“ müzik tarzlarının ilk yuvası olan Bosna Hersek, genç ve yaratıcı sanatçılarıyla gurur duyuyor. Bunlardan en önemlisi, ünüyle Balkanlar sınırlarını aşan hip hop sanatçısıEdin Osmiç „Edo Majka“.
Folkloru, halk ve geleneksel müziği, Bosna Hersek sahnesini daha da renkli ve benzersiz kılmaktadır. Bu tarzın ustaları: Halid Beşlić, Halid Muslimović, Haris Džinović, Hanka Paldum, Šemsa Suljaković, Fahreta Jahić alias Lepa Brena, Ferid Avdić ve diğerleri.
Ancak, Bosna Hersek’in en çok gurur duyduğu sanatçılar tabii ki Sevdalinka sanatçılarıdır. Bunlar: Zaim Imamović, Safet Isović, Nada Mamula, Beba Selimović, Zehra Deović, Nedžad Salković, a danas zvuke sevdalinke svijetom pronose veoma uspješni ansambli poput mostarkog “Mostar Sevdah Reuniona”.
Sevdalinka Hakkında
On yaşındaki bir çocuk ‘Sevdah, babamın şarkı söylerken ağladığı andır’ diyerek ‘Sevdah ve Sevdalinka nedir’ sorusunun en basit, en masum, en samimi ve aynı zamanda en doğru tanımını verir. (OmerPobriç) Sevdalinka bizim hakkımızda olan şarkıdır
(Ömer Pobriç)
Sevdah’ (sevda, karasevda) kelimesi Türk dilinde aşkın hasretini ve azabını ifade eder, kökü ise Arapçada ‘sewdâ‘ kelimesinde bulunup ‘siyah safra‘ anlamına gelir. ‘Sevdah‘kelimesiyle ifade edilen aşk duygusuna, temel duygusal yönünü koruyarak topraklarımızda zaman ve mekân içerisinde İslâv-Bomil hüzünlü geçicilik duygusunun katkısı da olmuştur. Bizim ‘sevdah’ her ne kadar hasret ve acıyla dolu olsa da o kadar hüzünlü ve tatlıdır. Sevdah insanın aşk acısını çekemediği noktada ölümle eşit olan aşk sarhoşluğuiçinde kaybolduğu aşk duygusudur.
Bu acı, sevgiliye kavuşmak ve ulaşmak için birçok engelden dolayı imkânsız olmasından kaynaklanıyor. Aşkın karşısına bazen aşılması zor bir duvar gibi, zaman ve mekân engelleri çıkar, bazen de bireysel, toplumsal, ailevî, geleneksel ya da duygusal engellerle karşılaşılır. ‘Sevdah’ diğerler tarafından çektirilen işkence olarak kendini gösterir, aynı zamanda insanın aşkın beyhude olduğu bilincinde olup mazoşist bir aşk anlayışıyla kendi kendine çektirdiği acı olarak da algılanabilir.
“Bana göre ‘sevdah’ görünmez ve insanın etrafını çeviren “auradır”, fakat güzelliği kendi hayatının bir parçası olarak gören herkes en küçük mekânda ve en küçük biçimde ‘sevdahı’ hisedebilir. Bu, hayata iyimser bakan, öyle yaşayan ve o çerçevede güzellik ve memnuniyet unsurlarını bulanlara Allah vergisidir. Canın ‘sevdah’ güzelliğiyle fazlasıyla dolduğu zaman ‘sevdalinka’ en iyi tazeleyici unsurdur: ‘Canımı tazelemek için çala şarkı söylesene’. ‘Sevdah’ sadece bir kelime değildir, canların sınırsız genişliğinde neşenin zerrelerini bulup onlarla mozaik yaparak, kendilerine hayatı güzel kılan hayalî güzellik muhitidir. Hayat, maalesef sadece aşktan ibaret değil, ‘sevdah’m en üst noktası olan Sevdalinka sadece aşk şarkısı değildir. ‘Sevdah’ Boşnakların hayat tarzı, Sevdalinka ise Boşnakların yaşantılarının tarihî kâtibidir.”
(Ömer Pobriç, müzisyen)
‘Sevdalinka’ Boşnak, şehirli aşk şarkısıdır. ‘Boşnak’ sözcüğü Sevdalinka’nın otantiğini, ‘şehirli’ şehirliliğini, ‘aşk’sözcüğü ise içeriğinin konusunu belirler.’
(Ömer Pobriç, müzisyen)
Sevdalinka hayatın iyi ve kötü olaylarını anlatarak zamanla Boşnakların can konuşması olmuştur. Sevdalinka'nın sözü çok değerli olup müziği de özel, Bosna’ya özgüdür.Boşnaklar dünyanın hiç bir yerinde olmayan orijinal, otantik bir müzik ifadesi icat etmişlerdir.
Sevdalinka, ticarî yollardan, hanlar ve konaklardan, gazalardan, meclisler ve şenliklerden, akşam dertlerinden, Bosna vadilerinden, tepeler ve nehirlerinden geçmiştir. Kendi güzelliğiyle halk tarafından kabul edilip Ugar, Macar, Sırp, Hırvat, İspanyol, Meksikalı ve fazlasıyla Doğulu şarkıların baskısı altından çıkıp Boşnak şarkısı olarak günümüze ulaşmıştır.
Yüzyıllarca süren uzun hayatı boyunca farklı toplumsal tabakalarda yaratılmakta olan Sevdalinka kız ve erkek buluşmasında, düğünlerde, oyunlarda, aile toplantılarında, teferrüçlerde, yollarda, avluda, bahçede, ev odalarında, hanlarda, mahalleden geçerken, ata binerken, avlanırken, şehir kalelerinde, hapiste, gazalarda, yabancı gök altında söylenmekteydi.
Sevdalinka'nın müzik özellikleri şunlardır:
a) Aşırı ikinci
b) İkinci derecede biten miksolidik, majör ve harmonik minör ıskalası