“Tarihsel maddeci yöntemin Osmanlı toplumsal tarihine dikkatle uygulandığı bu çalışma, anlatı temelli tarih yazımına önemli bir katkı sunmaktadır.”
Atatürk:''Ne Mutlu Türküm diyene'' - Biz Türkler Asyai bir milletiz - Anadolu İrfanı'yla aydınlanır yolumuz... arşivi derleyen: Alp İçöz, gönül dostu bir şair
“Tarihsel maddeci yöntemin Osmanlı toplumsal tarihine dikkatle uygulandığı bu çalışma, anlatı temelli tarih yazımına önemli bir katkı sunmaktadır.”
TÜRK TARİHİ-İSLÂM TARİHİ NEDİR?
Hulki Cevizoğlu- Evet, yine bir başka sözünüzde diyorsunuz ki,
Süratle Sevr’e sürüklenen Türkiye ile karşı karşıyayız. Yanlış bir Türk Tarihi ve bunu savunan gaflet ve dalalet içindeki profesörlerimizle karşı karşıyayız. Türk Kültürü'nü ortaya çıkaracak araştırma merkezleri kuracaklarına, özellikle Orta Asya'da cami inşa ettiren, oraya imam gönderen şaşkın bir yönetimle karşı karşıyayız. Osmanlı Tarihi'ni bilmeyen ve bunun sonucu ondan ders alamamış olan üst yöneticilerin Düyun-u Umumiye'ye dönüşümüzü dünya devleti olma sanan bir ekiple, bir yönetimle karşı karşıyayız" diyorsunuz. Sadece Hükümet değil, bir genel tanımlamanız, eleştirinız var.
Haluk Tarcan- Genel tabiî.
Hulki Cevizoğlu- Bunları da biraz açıklayın genel hatlarıyla.
Haluk Tarcan- Efendim, biz tarihimizi, Osmanlılar döneminde tarihimizi İslâm Tarihi olarak okumuşuz, kökenlerimizi bilmiyoruz. Türk nedir? Türk mevcut olduğu hâlde bunun ne olduğunu incelememişiz, bakmamışız. Onun için kimliğimiz olmadığı zannediliyor, kültürümüz olmadığı zannediliyor. Zaten Osmanlı Imparatorluğu'nda bunu bu şekilde gördük; Türk yoktur ortada, İslâm vardır, Müslüman vardır. İslâmiyet'e girdiğimiz takdirde bizim dilimiz de gidiyor, kültürümüz de gidıyor.
Ve biliyorsunuz Bat'nın "yeşil hilâl" dediği Mezopotamya ve burada eski komünist devletleri çerçevelemek için bütün Orta Doğu'daki İslâm ülkelerini birleştirmek gayesiyle Türkler İslâmiyet'e doğru itilmişlerdir.
*Siz kültürünüzden vazgeçin, sizin esas kültürünüz islâmiyettir" denmiştir. Şimdi biz Orta Asya, esas kültürümüzün doğduğu yerde kendi kültürümüzü arayacağımıza cami ve imam gönderirsek bizim kültürümüz tamamen ortadan kalkar.
(..)
Hulki Cevizoğlu- Yanınızda oturan Prof. Dr. Bozkurt Güvenç'e de ağır iddialarınız var, onları da bir hatırlatalım, sonra ayrıntılarla devam ederiz.
Diyorsunuz ki, "Halkımızdaki moral çöküntüyü daha da derinleştiren kitabında, Türkler'i kıran, yakan, yıkan bir göçebe sürüsü, savaşçı gören, uygarlıktan nasibini alamamış bir halk olarak gösteren, geleneksel Anglosakson Türk görüşü sahibidir. Bozkurt Güvenç halkımızı yanıltıyor" diyorsunuz. Niye öyle yapsın Bozkurt Güvenc ve az önce de söylediğiniz söz Sayın Güvenç'i de ilgilendiriyor, "Profesörler Türkçe bilmez" dediniz, iddialarınızı da burada ortaya koyun, onların da ilk cevaplarını alalım ayrıntıya girmeden.
Haluk Tarcan- Efendim, Sayın Prof. Güvenç, Türkler'in yakıcı, yıkıcı, barbar bir halk olduğunu kitabında, "Türk Kimliği" kitabında ifade etmiştir ve misal olarak Tabıgaç
ÖNSÖZ
Insanlar, kitaplarda okuduğu kimi bilgileri kendi yaşam dönemleri içinde de görebilirler.
Ben de zaman içinde yaşayarak gördüm ki, "din" denen kavram yalnızca “inançlar bütünü" değil. Din, kimi zaman ulusal ya da uluslararası politikacıların elinde "milli" (ulusal) ve"stratejik" bir anlama dönüşebiliyor. Dine yapılan saldırıların dış güçlerce yönlendirilenleri, hedef ülkenin milli bütünlüğünün dağıtılması için gizli bir araç ve sinsi bir silah olarak kullanılabiliyor.
Kültür de öyle... Bir ülkenin kültür değerlerinin yozlaştırılmasına yönelik gizli ya da açık faaliyetler, o ülkenin bütünlüğüne yapılan doğrudan saldın anlamını taşıyor. (Tabii buradan, gerçeklerin ortaya çıkarılmasına yönelik çabaları anlamamak gerekir.)
Türkler, yüzyıllarca Avrupa'nın bu tür gizli ya da açık saldırılarına hedef oldu. Bu saldırılar kimi zaman "bilimsel" kılıflara büründürüldü. Bilimin adını anarak Türkler'e ve Cumhuriyet'ten sonra da Türkiye'ye yapılan saldırılar, kendisini "aydın" olarak gören bazı insanları bile etkiledi.
Sonuçta, öyle bir noktaya gelindi ki, Türkiye kendi tarihini yabancılardan öğrenir oldu.
İşin ürkütücü yanı ise, onyıllarca bunun farkına bile varamamış olmamızdı!..
Yani, yabancılar bir "film senaryosu" gibi bizim için bir "tarih senaryosu" yazmışlar, kendi ülkelerinde bunu yürürlüğe koydukları gibi -ne yazık ki- Türkiye'ye de kabul ettirmişler. Türklerin yaklaşık 200 yıllık Batı hayranlığı ve - Atatürk'ün de şikâyet ettiği gibi-kendini küçük görme (ya da, bir anlamda Batı'ya tapınma) psikolojik rahatsızlığı bu durumu sorgulamayı da z' z i lemis.
Ancak, yakın zamanda görüldü ki, Batı'nın önyargılı ve dayatmacı sözde bilimsel değerlendirmeleri hiçbir bilimsel temele dayanmıyordu... "Biz bunu biliyorduk" demenin durumu düzeltmeye yararı yoktur. Çünkü, bilimi Dile politikaya alet eden bir "Avrupa zihniyetine" karşı verilecek yanıtın da bilimsel olması gerekiyordu.
Büyük Atatürk'ün defalarca vurguladığı "Türk'ün üstün medenî vasfı", son yıllarda"bilimsel" olarak da kanıtlandı. Diyebilirsiniz ki, "nerede bu - = " nar. bizim niçin haberimiz olmadı, bunu bulan kim?"
Bu haklı soruları biz de Hazîran-Temmuz 2002 tarihlerinde ATV'de yayınladığımız
Ceviz Kabuğu programlarımızda sorduk. Käzım Mirşan adlı bir araştırmacı ve onun izinden giden Haluk Tarcan ile aynı yöndeki - s z araştırmalarla benzer sonuca ulaşan Selâhi Diker ve rahme".: büyükelçi- araştırmacı Adile Ayda gibi aydınlarımız bu gerçeği ortaya çıkardılar!... Bu bilimsel çalışmaların sonuçlarının dünya kamuoyu gibi Türk kamuoyu tarafından da niçin bilinmediğine ilişkin soru, üzerinde dikkatle durulması gereken büyük bir sorumsuzluk ve aymazlık örneğini ortaya çıkarıyor. Yaşamın bir parçası olan magazini, yaşamın bütünü gibi topluma sunan -kökü içerde sanılan-zihniyetin burada sorgulanması gerekir, diye düşünüyorum.
Yüzyıllardır yapılan dünyaya ve Türklere yönelik propaganda ile; Türkler'in barbar, vahşi, uygarlıktan uzak, yalnızca savaşan ve uluslaşamamış göçebe bir topluluk olduğu ileri sürüldü.
Son 30 yıllık bilimsel çalışmalarının sonucunu Ceviz Kabuğu programlarımızda açıklayan Kâzım Mirşan'ı (ve onun izinden giden Haluk Tarcan ile Turgay Tüfekçioğlu'nu) milyonlarca televizyon izleyicisi hayranlıkla ve büyük şaşkınlık içinde izledi. Art arda yaptığımız üç büyük programa katılan Prof. Dr. Bozkurt Güvenç ve ünlü Sümeroloğumuz Prot. Dr. Muazzez ilmiye Çığ ile birçok araştırmacı bu açıklamalara katıldı...
Käzım Mirşan'ın bilimsel araştırmalarına göre; "Tarih Sümer'de değil Türkler'de başlıyor, kâğıdı Türkler buldu, Türkçe'nin kökeni 16.000 yıl önceye gidiyor, Latin Alfabesinin temelinde Türkçe yatıyor"
Bu kitapta; dünya kültür ve uygarlık tarihini kökten değiştirebılecek, temel kabulleri yok edecek, bilimi "siyasal tekellerinde" tutan Batılı kimi egemen çevrelerin değerlerini ortadan kaldıracak bilgiler var. Bazıları bunlann bir "iddia" olduğunu ileri sürerek, görmezlikten gelmeye çalışacaktır. Oysa, örneğin kimsenin gözüyle görmediği, somut biçımde kanıtlayamadığı ama kabul ettiği "büyük patlama"(big-bang) teorisi de bir bilimsel iddia değil mi; karadeliklerle ilgili Stephan Hawking'in ileri sürdükleri birer iddia değil mi?.. Bu ve benzeri yüzlerce bilimsel iddia, başkaları tarafından "aksi kanıtlanana” kadar geçerlidir.
Bu ve benzeri yüzlerce bilimsel iddia, başkaları tarafından "aksi kanıtlanana" kadar geçerlidir. Başta Kâzım Mirşan olmak üzere çok sayıdaki Türk araştırmacısı ve bilim insanının bulgularının aksini henüz kimse kanıtiayamadı. Ustelik tam tersine bir çok uzman kabul etti.
Uygarlığın temelinde "yazı" vardır. Bugüne kadar bilinen gerçek, yazının Sümerler tarafından bulunduğu şeklinde idi. O nedenle, pek çok kitapta "tarihin Sümer'de başladığı" ileri sürülür. Bu kitapta, ayrıntılarıyla okuyacağınız gibi, ortaya konan "yeni tarih tezi” ile "tarihin Türkler'de başladığı" görülüyor.
Avrupa uygarlığını kuranların Etrüskler olduğunu Batılılar eskiden bu yana kabul ediyordu. Bugün ortaya çıkan gerçek ise, Etrüsklerin On-Türkler olduğu.
Tanınmış bilim adamımız Prof. Dr.Bozkurt Güvenç diyor ki: "Bat'nın Türkler'le ilgili ve asıl affedemediği husus şudur. Batı, 200-300 yıldan beri dünya tarihini yapmaktadır ve hep kazanmıştır dünyayla olan çatışmalarında."
Günümüzün siyasal gelişmelerini yönlendirmek isteyen Batılı güçler, bilime de politika karıştırılmasını sağlayarak, "tarih yapanlara sâdık kalmayan tarih yazıcılarını" öne çıkarmaktadır.
Bu kitapta yer alan, karşı çıkanlar tarafından bile çürütülemeyen yeni tarih tezini,
Batı'nın Türkleri tarihsiz bırakma ve Türk Tarihi'nden kurtulma çabalarını, Türkiye üzerine oynanan oyunları, Türkleri sevmeyen Türkologları, Türk Tarihi'ni yabancılardan öğrenmenin üzücü yanını, Türkiye'deki acınacak ilgisizliği, bilimsellik maskesiyle yapılan papağan eğitimi ve Oryantalizmin yıkıcı etkilerini büyük bir ilgiyle okuyacağınıza eminim.
Böylece, "Türklüğün medenî vasfı güneş gibi doğacaktır" diyen büyük Atatürk'ü daha iyi anlayacak ve "Bu 2. Kurtuluş Savaşı'dır" diyen bilim adamlarına hak vereceksiniz.
Hulki Cevizoğlu- Peki Türkler'in tarihi size göre ya da Kâzım Mirşan'a göre ne kadar geriye gidiyor?
Haluk Tarcan- Dil olarak 15000'e kadar iniyoruz, bunları göreceğiz. Siyasal kuruluşlar olarak 10500'e iniyoruz, bunu da göreceğiz, hepsinin belgeleri vardır.
"Bilgisiz başköşeyi ele geçirirse, başköşenin değeri kalmaz. Eşik ondan daha değerli olur. Eğer bilgine eşikte oturmak düşmüşse, o eşik başköşeden daha değerlidir."
📖 Kutadgu Bilig
İstanbul’un en seçkin sokak lezzetleri turu.
Kebaptan lahmacuna, balıktan geleneksel tatlılara ve hamur işlerine kadar bu video, tüm bu çeşitliliği tek bir yapımda sunmaktadır.
Bu bölümde, dinamik bir mutfak ortamında yetenekli şefler tarafından hazırlanan geniş bir Türk sokak lezzetleri yelpazesi incelenmektedir. Kömür ateşinde pişirilen sulu kebaplar, taze pide ve lahmacun, çıtır balık ve balık sandviçleri, baklava gibi geleneksel tatlılar ve daha pek çok lezzet izleyiciyle buluşmaktadır.
Bu içerik, geleneksel tariflerin modern tekniklerle ve otantik tatlarla harmanlandığı kapsamlı bir deneyim sunmaktadır.
00:00:00 Giriş
00:01:00 İstanbul Yemek Turu
00:24:07 Baklava ve Lahmacun
01:03:28 Basit Ekmek Yapımı
01:15:46 Kek Çeşitleri
01:47:03 Türk Kebabı
AYLA DİKMEN'İN HAYAT HİKAYESİ
Ayla Dikmen, 25 Mart 1944 tarihinde Kütahya’da Ali Rıza Dikmen ve Bedriye Dikmen çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Müzik dolu bir aile ortamında büyüyen Dikmen'in babası Ali Rıza Bey piyano ve ut çalarken, annesi Bedriye Hanım keman çalıyordu.
Eğitim hayatına ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Aydın Lisesi'nde devam eden Dikmen, burada okul korosuna katıldı. Koro çalışmalarında müzik öğretmeninin derleyip kendisine yorumlatacağı türkülere solist olarak eşlik ederken, aynı zamanda yabancı radyolardan dinlediği İngilizce şarkıları da söylemeye başladı.
Lise eğitimini tamamladıktan sonra Ankara Yüksek Ticari İlimler Akademisi’ne devam etti. Akademideki eğitimi sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde stenograf olarak görev yaparak profesyonel çalışma hayatıyla tanıştı.
Ancak, müzik aşkı ağır basmaya başlayacaktı. Tanınmış sanatçı İlham Gencer’in bir çay partisinde yeteneğini fark etmesiyle, Dikmen profesyonel müzik hayatına adım attı.
Gencer'in yönlendirmesiyle İstanbul'da Yavuz Özışık ile iş birliği yapan Dikmen, bir radyo programında Şerif Yüzbaşıoğlu’nun orkestrasında "Parla Nur" takma adıyla solistlik yapmaya başladı. Başarıları kısa sürede fark edilen şarkıcı, Vasfi Uçaroğlu, Yurdaer Doğulu ve Kanat Gür’ün de yer aldığı orkestrayla birlikte 1964 yılında düzenlenen İkinci Boğaziçi Müzik Festivali'nde yılın en başarılı şantözü seçildi.
Bir yıl sonra, 1965 Balkan Melodileri Festivali’nde "Niksar’ın Fidanları" adlı parçasıyla birincilik elde etti ve geniş bir kitle tarafından tanınmaya başladı. Ayla Dikmen’in peş peşe yayınladığı plaklar büyük ilgi görerek onu dönemin en önemli isimlerinden biri haline getirdi. 1970’li ve 1980’li yıllarda TRT'de yer aldığı pek çok müzik programı ile adını daha geniş çapta duyurdu.
"Niksar’ın Fidanları", "Yanan Mum", "Anlamazdın", "Nereye", "Aşk Defteri" ve "Zehir Gibi Aşkın Var" gibi şarkılarıyla müzikseverlerin gönlünde taht kuran sanatçı, ne yazık ki 20 Ağustos 1990 tarihinde, henüz 46 yaşındayken rahim kanserine yakalanarak İzmir’de hayata veda etti.
Sanatçının yayımladığı 45’liklerin listesi şu şekilde: Ay Kız Adın Yamandır / Niksar’ın Fidanları (1965), Mühür Gözlüm / Merdiven (1965), Antonio / Kötü Bende Kaldı (1966), Ayrılık Şarkısı / Seninleyim (1968), Sensiz Yaşayamam / Nereye? (1971), Gençlik Gençlik / Sakın Karşımda Ağlama (1971), Yanan Mum / Al Yanaklım (1972), Asker Mektubu / Of Aman, Aman (1972), Kime Ne Düştü? / Hadi Gidelim (1973), Bir Gölge Gibi / Sevmeden Kimse Seni (1973), Sus Arkadaş / Sonsuz Keder (1973), Aşk Defteri / Öpücük (1974), Yolcu Yolunda Gerek / Kalbime Kanımla Yazdım Adını (1974), Çoban Pınarı / Ay Ay Ay (1974), Yeniden Seveceğim / Kim Dinler Sizi? (1974), Hu Bismillah / Anlamadın mı? (1975), Benim Kaderim Bu / Hadi İçelim (1975), Onu Bunu Bilmem Kararlıyım / İlk ve Son Aşkımsın (1975).
Alıntı: Gercekedebiyat.com
🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dikmen - Aşk Defteri
1-Sazdan o ses nasıl çıkar2-Böyle derin sözler nasıl yazılır3-Bu sözleri yazmak için neler yaşanır4-Verdiği konserlerle servet kazanacakken neden biletsiz ücretsiz konser verir5-Bir sanatçı ceketini çıkarmak için neden seyirciden izin ister6-Bir insan bir kadın için neden 20'den fazla türkü yaparİşte bunları okurken ahlak nedir, sanatçı kime denir, aşk neye denir bir düşünün...
-Alıntı
*****
Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın?Ben de gülemedim; yalan dünyadaSen beni gönlümce mutlu mu sandın?Ömrümü boş yere çalan dünyadaAh, yalan dünyada, yalan dünyadaYalandan yüzüme gülen dünyadaSen ağladın, canım, ben ise yandımDünyayı gönlümce olacak sandımBoş yere aldandım, boşuna kandımRengi gözümde solan dünyadaAh, yalan dünyada, yalan dünyadaYalandan yüzüme gülen dünyadaBilirim sevdiğim, kusurun yoktuSana karşı benim gayet de çokduFelek bulut oldu, üstüme yağdıYaşları gözüme dolan dünyadaFelek bulut oldu, üstüme yağdıYaşları gözüme dolan dünyadaAh, yalan dünyada, yalan dünyadaYalandan yüzüme gülen dünyadaNe yemek ne içmek ne tadım kaldıGarip bülbül gibi feryadım kaldıAlamadım, eyvah, muradım kaldıBen gidip ellere kalan dünyadaAh, yalan dünyada, yalan dünyadaYalandan yüzüme gülen dünyadaAh, yalan dünyada, yalan dünyadaYalandan yüzüme gülen dünyada
🎶 *Neşet Ertaş – Cahildim Dünyanın Rengine Kandım*Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş’ın gönüllere dokunan eserlerinden biri olan *Cahildim Dünyanın Rengine Kandım*, aşkı, hayal kırıklığını, pişmanlığı ve insanın hayat karşısındaki tecrübelerini anlatan unutulmaz bir türküdür.“Cahildim dünyanın rengine kandım, hayale aldandım boşuna yandım…” dizeleriyle başlayan bu eser, yaşanmışlıkların izini ve gönülde kalan hatıraları hissettiriyor.Anadolu’nun derin müzik kültürünü, Türk halk müziğinin samimiyetini ve Neşet Ertaş’ın eşsiz yorumunu seven herkes için…
Atatürk’ün tarım stratejisi
Tarımda hala üstesinden gelemediğimiz pek çok kronik sorunun çözümüne yönelik adımlar Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk tarafından atılmış. Ama Atatürk’ün vefatının ardından politikalar sahipsiz kalmış. O günkü şartlarda tarımda ortaya konan vizyon ve hedeflerden bugün bile çıkarılacak dersler var
Bir ülke düşünün…
Trablusgarp, Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndan yorgun çıkmış.
Elde yok, avuçta yok...
Yüzde 90’ı okuma yazma bilmeyen kaderiyle baş başa kalmış bir toplum…
Sermaye birikimi, alt yapı, yetişmiş tecrübeli işgücü deseniz yok denecek kadar az.
Yokluğun olduğu bir dönemde var olan tek şey Mustafa Kemal Atatürk’ün bu millette gördüğü umut ve güven.
İşte böyle bir ülkede her alanda mucizeler yaratılıyor.
Tarım da bu alanlardan bir tanesi. Bu hafta, vefatının 84. yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün tarım politikalarını hatırlatalım istedik sizlere.
O günkü şartlarda ortaya konan vizyon ve hedeflerden, izlenen politikadan bugün bile çıkarılacak çok önemli dersler olduğu kanısındayız.
Tabii çok kısa sürede devrimlere imza atan bir dünya liderinin tarım alanında yaptıklarını bir sayfada anlatmak mümkün değil.
Ancak özetleyebiliriz. 1927 nüfus sayımına göre Türkiye’de çalışan nüfusun yüzde 78’i tarımla uğraşıyordu.
13.6 milyon nüfusun neredeyse yüzde 80’inin kırsalda yaşadığı yoksul bir ülkede kalkınmanın yolunun tarımdan geçtiğinin farkında olan Atatürk, kırsal kalkınmanın temellerini 1923’te İzmir İktisat Kongresinde atıyor.
Türkiye’nin çiftçi, tüccar, sanayi ve işçi zümrelerinden seçilen 1.135 üyenin yer aldığı kongreye, çiftçi grubu 96 maddeden oluşan bir çalışma ile katılıyor.
“Milli ekonominin temeli ziraattır. Bunun içindir ki ziraatta kalkınmaya büyük önem vermekteyiz.”
Köylünün temel istekleri, tarımsal üretimin önündeki engellerin kaldırılması ve üretimin teşvik edilmesi…
Türk çiftçisinin sırtındaki en büyük yük olan aşar (öşür) vergisinin kaldırılmasına yönelik karar, İzmir İktisat Kongresinde alınıyor ve 1925 yılında çıkarılan yasayla kaldırılıyor.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında köylünün büyük bir kısmının toprağı yoktu; bu da tarımsal üretimi olumsuz etkiliyordu.
Atatürk, toprağı olmayan köylünün toprak sahibi olmasına büyük önem veriyordu. O yüzden 1925’de kabul edilen bir kanunla bedeli 20 yılda ödenmek üzere devlete ait araziler köylülere dağıtılarak köylü toprak sahibi yapıldı. 1923-1938 yıllarını kapsayan 15 yılda köylüye 3.7 milyon dönüm arazi dağıtıldı.
Tabii iş bununla bitmiyor. Köylü yoksul, ekonomik gücü zayıf. Atatürk döneminde Ziraat Bankası daha aktif hale getirilerek şube sayısı artırılıyor. Köylüye üretim sermayesi sağlamak amacıyla uzun vadeli ve faizsiz krediler sağlanıyor. Çiftçi bu kaynak sayesinde üretime yönelik gereksinimlerini ve eksiklerini tamamlama fırsatı bulurken, tefecilerin elinden de kurtarılmış oluyor.
Kooperatifçilik destekleniyor
Tarımsal kooperatifçiliğin Cumhuriyet dönemindeki gelişme süreci de destekleniyor.
1924 yılında “İtibari Zirai Birlikler Kanunu”, 1929 yılında “Zirai Kredi Kooperatifleri Kanunu” ve 1935 yılında çıkarılan “Tarım Kredi Kooperatifleri Kanunu” ile kooperatifçilik daha nitelikli hale getiriliyor. Tarım Kredi Kooperatifleri etkinleştirilerek çiftçilere alternatif kredi bulma imkânı sağlanıyor.
Kooperatifçiliği yaygınlaştırmak isteyen Atatürk, Mersin’in Silifke İlçesi’nde 10 köyden 36 çiftçi ile birlikte 1936 yılında Tekir Tarım Kredi Kooperatifi’ni kurarak 1 numaralı ortağı oluyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarında tarımı geliştirmek ve korumak için mekanizasyonda da önemli adımlar atılıyor.
Tarım aletleri, makineleri ve ilaçlarının satın alınarak halka tanıtılması amacıyla 1937 yılında Zirai Kombinalar İdaresi kuruluyor. Bugünkü Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün (TİGEM) bir kolu olan kombinalar sayesinde yurdun değişik yörelerindeki hazineye ait boş, atıl araziler seçilip, çiftlik haline dönüştürülüyor.
Modern tarım tekniklerinin uygulanması, tarım sanayinin geliştirilmesi ve bu konularda çiftçilere önderlik yapması amacıyla Atatürk’ün muhtelif tarihlerde kurduğu çiftlikler Devlet Ziraat İşletmeleri adı altında toplanıyor. Köylülere pulluk dağıtılırken, traktör kullanan büyük çiftçiler destekleniyor. Hasat makinalarının ortak kullanımı teşvik ediliyor. Çiftçinin tarım aleti, makine ve gübre ihtiyacı sağlanırken, ücretsiz fidan dağıtılan çiftçiler için numune çiftlikleri kuruluyor.
Islah çalışmaları başlatılıyor
Tarım, bitkisel üretimden ibaret değil.
Hayvancılıkta ıslah çalışmalarının yapılması için 1926’da Hayvan Islah Kanunu çıkarılıyor.
Ankara’da Gazi Çiftliği’ne 1925 yılında Macaristan’dan Simental ırkı sığırlar getiriliyor. Böylece hayvancılıkta et ve süt verimini artırmak adına ıslah çalışmaları başlatılıyor.
Cumhuriyetin ilk kurumları arasında yer alan Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) 13 Temmuz 1938’te kuruluyor. Hükümet, buğday fiyatında istikrar sağlamak için gerekli gördüğü zaman Ziraat Bankası ve TMO aracılığı ile buğday alım satış işlerini üzerine alıyor.
Hayvancılıkta gerçekleştirilen ıslah çalışmaları bitkisel üretimde de uygulanıyor.
Cumhuriyet döneminde Ankara, Eskişehir, Erzurum ve Yeşilköy’de tohum ıslah istasyonları kuruluyor.
Adana ve Nazilli’de pamuk ıslah istasyonları açılıyor.
Çiftçinin pamuğuna katma değer yaratmak için Türkiye’nin ilk kamu iktisadi teşekkülü olma özelliğini taşıyan ve adı bizzat Atatürk tarafından konulan Sümerbank, 1933 yılında kuruluyor.
Adapazarı’nda patates ve mısır ıslah istasyonu; Bursa, Antalya, Diyarbakır, Edirne ve Denizli’de ise ipek böcekçiliği istasyonu hizmete açılıyor.
Kayseri’de yonca istasyonu, Antalya’da sıcak iklim bitkilerine yönelik ıslah istasyonları kuruluyor.
Şeker fabrikaları kuruluyor
Atatürk, tıpkı buğday gibi stratejik olarak gördüğü şekerpancarı üretimini de yaygınlaştırıyor. Şeker pancarını işlemek için 1926 yılında ilk şeker fabrikaları olan Alpullu ve Uşak hizmete giriyor. 1933 yılında Eskişehir, 1934 yılında ise Turhal Şeker Fabrikası kuruluyor.
Dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden Atatürk, tarımsal eğitime de önem veriyor.
1927 yılında Almanya’dan bir bilim heyeti Türkiye’ye davet ediliyor. Oldenburg Heyeti, hükümete verdiği raporda modern bir ziraat yüksek öğretim kurumunun açılmasını öneriyor.
1928 yılında Ankara’da Yüksek Ziraat Enstitüsünün temeli atılırken, 1930 yılında Ankara Yüksek Ziraat Mektebi açılıyor. Aynı yıl İstanbul, Bursa, İzmir ve Adana’da birer ziraat okulu eğitim vermeye başlıyor.
Açılan enstitüler gerek kuruluşu gerekse akademik faaliyetleriyle tam bir tarım üniversitesi konumunda.
Ziraat okulları ile diğer tarım kuruluşları teknik bilgileri çiftçilere ulaştırmak ve teknik elemanlara yeni bilgiler vermek amacıyla kurslar açarak bu alandaki eksiklikleri gidermek için önemli aşamalar kaydediyor.
Gıda bağımsızlığı mücadelesi
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren tarımda atılan adımlar ve hamleler sayesinde tarımsal ürünlerin çeşitliliği, ekiliş alanları, dekar başına verimleri her geçen yıl artıyor.
Türkiye, ithalatçı olduğu pek çok tarımsal üründe kendi kendine yetmesinin ötesinde ihracatçı konuma geliyor.
Ve tüm bunlar dönemin zorlu şartları ve kısıtlı kaynaklarına rağmen gerçekleştiriliyor.
“Türkiye’nin sahib-i hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür” diyen Atatürk’ün ne kadar vizyon sahibi olduğu izlediği bu strateji sayesinde bir kez daha ortaya çıkıyor.
Aslına bakarsanız Atatürk, bağımsız ve özgür bir Türkiye için verdiği milli mücadelenin ardından ülkenin gıda bağımsızlığı için tarımda da bir kurtuluş mücadelesi veriyor.
Atatürk’ün tarıma bakışı ve tespitleri
Mustafa Kemal Atatürk’ün tarım ile ilgili öyle önemli tespitleri var ki bugün bile geçerliliğini koruyor.
Atatürk’ün tarıma bakış açısını ortaya koyan şu cümlelerini hatırlamakta fayda var: “Milli ekonominin temeli tarımdır. Bunun içindir ki tarımda kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar bu amaca yayılmayı kolaylaştıracaktır. Fakat bu çok önemli işi isabetle amacına ulaştırabilmek için ilk önce ciddi etütlere dayalı bir tarım politikası tespit etmek ve onun için de her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek tatbik edebileceği bir tarım rejimi kurmak lazımdır.”
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bu tespitlerin günümüz Türkiye’sinde bile karşılığı var.
Zira, bizim bugün bile gerçek manada orta ve uzun vadeli bir tarım politikamız ve stratejimiz maalesef yok. Tarımsal yayım ve çiftçi eğitiminde hala gerçek bir koordinasyon sağlayabilmiş değiliz.
Atatürk’ün kafasındaki tarım politikasını ve rejimini hayata geçirmesi o dönemde hiç de kolay değil.
‘Topraksız çiftçi kalmamalı’
Toprağın kıymetini çok iyi bilen Atatürk, bu konudaki planını şu sözlerle özetliyor:
“Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiçbir sebep ve suretle bölünemez bir nitelikte olması gerekir. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus yoğunluğuna ve toprağın verim derecesine göre sınırlandırılması lazımdır.”
Gelelim bugüne…
Biz bugün miras yoluyla parçalara bölünen tarım alanlarının daha da küçülmesinin önüne geçmek için geç de olsa yasa çıkartırken, tarım alanlarını toplulaştırmak için yıllardır çaba sarf ediyoruz. Gelişmiş ülkelerin 60 yıl önce hallettiği bu meseleyi biz hâlâ aşamadık. Buna karşın özellikle son 30 yılda tarım alanları hızla vasfının dışına çıkarılırken, toprağın verim ve kalitesini de hızla kaybediyoruz.
Planlı tarım stratejisi
Atatürk, o dönem tarımda mekanizasyonun öneminin de farkında. “Küçük, büyük bütün çiftçilerin iş makinalarını artırmak, yenileştirmek ve korumak için vakit geçirmeden önlem alınmalıdır” diyen Mustafa Kemal, “Memleketi; iklim, su ve toprak verimi bakımından, tarım bölgelerine ayırmak gerekir. Bu bölgelerin her birinde, köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmaları için örnek tutacakları verimli, modern pratik tarım merkezleri kurulmalıdır” sözleriyle sanki günümüz Türkiye’sine mesaj gönderiyor.
Zira yıllardır konuştuğumuz ancak sadece kâğıt üzerinde kalan havza bazlı üretim modeline bir türlü geçebilmiş değiliz. Tarımda plansız ve programsız bir üretim gerçekleştirildiği için arz-talep dengesini sağlayamıyor, fiyatta istikrarı yakalayamıyoruz. Tarımsal üretimde verim ve kalitenin öneminin farkında olan Atatürk, konuya sadece iç pazar değil ihracat açısından da bakıyor. Atatürk, “Başta buğday olmak üzere, bütün gıda ihtiyaçlarımızla sanayimizin dayandığı çeşitli hammaddeleri temin ve dış ticaretimizin esasını oluşturan çeşitli ürünlerimizin ayrı ayrı her birinde, miktarlarını artırmak, kalitesini yükseltmek, üretim masraflarını azaltmak, hastalık ve zararlılarıyla uğraşmak için gereken teknik ve yasal her önlem zaman geçirilmeden alınmalıdır” diyor.
Bu tespitler 2022 Türkiye’sinde güncelliğini koruyor.
Bugün Türkiye, başta buğday olmak üzere pek çok üründe dekar başına verimliliklerde olması gereken seviyede değil. Ürünlerin kalite ve standardizasyonunda gıda sanayi ve ihracat pazarının beklentilerini tam manasıyla karşılayamıyor. Pestisit, günümüzün en büyük sorunu olarak karşımızda duruyor. Tarımsal girdi maliyetleri ise kronik bir soruna dönüşerek çiftçinin sırtındaki en büyük yük durumunda.
İrfan Donat
Alıntı/Kaynak: https://gazeteoksijen.com/yazarlar/irfan-donat/ataturkun-tarim-stratejisi-164340