Güney Kore'de insanlar, "Hangi ülke senin kardeş ülkendir?" sorusunu yanıtladı. https://t.co/skPtOnkumI
— Telgraft (@telqraft) October 14, 2026
Atatürk:''Ne Mutlu Türküm diyene'' - Biz Türkler Asyai bir milletiz - Anadolu İrfanı'yla aydınlanır yolumuz... arşivi derleyen: Alp İçöz, gönül dostu bir şair
Güney Kore'de insanlar, "Hangi ülke senin kardeş ülkendir?" sorusunu yanıtladı. https://t.co/skPtOnkumI
— Telgraft (@telqraft) October 14, 2026
Engelleri aşan bir evlat, parmak uçlarıyla kurulan bir iletişim ve anneye adanmış bir hayat… Isparta’da yaşayan 63 yaşındaki Ömer Akça, görme ve işitme engelli olmasına rağmen hem 94 yaşındaki annesine bakıyor, hem de evlerinin işini tek başına yapıyor. https://t.co/hvdFfYBlin
— TRT HABER (@trthaber) October 13, 2026
Yale'in 300 Yıllık Tarihini Değiştiren Dünyanın "İkinci Einstein" Dediği Türk: Oktay Sinanoğlu Aslında Kimdi? 👇👇
1962 yılı. Amerika'nın o en prestijli okullarından Yale Üniversitesi'nin ağır kapılarından 26 yaşında gencecik bir adam giriyor.
Ceketinin düğmesi ilikli, adımları sakin.
Tam 300 yıllık koskoca Yale tarihinde, bu yaşta o kürsüye profesör unvanıyla çıkan kimse olmamış. Batılıların yıllarca içinden çıkamadığı kuantum denklemlerini kara tahtaya tebeşirle bir bir yazıyor.
Önüne dünyaları serdiler o gün.
Laboratuvarlar, sınırsız bütçeler, ömür boyu rahat edeceği unvanlar...
Ama onun zihni hep başka bir yerdeydi.
Oktay Sinanoğlu.
Dünyanın genetik sarmalını çözen bu adam, akşam evine döndüğünde memleketin dil sarmalına kafa yoruyordu.
Gençliğinde "Burada kalırsam Amerika'nın kölesi olurum, ama oraya gidersem efendisi olup dönerim" diyerek yola çıkmıştı. Oldu da. Ama o kürsülerde bir gün olsun kökünü unutmadı.
Batı'nın o şatafatlı alkışlarını elinin tersiyle itti.
Türkiye'de yabancı tabelalar asıldıkça, gençler kendi diline yabancılaşıp 'ok', 'bye' demeye başladıkça onun içi eziliyordu. Bütün o Nobel'lik teorilerini bir kenara bırakıp, ömrünün geri kalanını "Bye Bye Türkçe" diyerek bu milletin özüne adadı.
Yani... Şimdi düşününce insanın içine oturuyor.
Elin oğlu bizim evladımızın zekasını göklere sığdıramazken, o sadece memleketinin çocukları kendi dilinde rüya görsün diye çırpındı durdu.
Sahi... O kara tahtaya yazılanlar dünyayı değiştirdi ama, bu topraklar için verdiği o sessiz mücadeleyi unutmak bize yakışır mı? ⏳🇹🇷🥀
(Kızılırmak Türkü Diyarı)
ALINTI:
MEDENİYETLER TARİHİ (( ARKEOLOJİ MİTOLOJİ KÜLTÜR SANAT )) ·
“Beş üniversite de bitirseniz, bunları yapamıyorsanız eksiksiniz,”
“Hayatta bir gün yalnız kalabilirsiniz; o zaman başınızın çaresine bakmayı bilmelisiniz.”
“Diploma önemlidir ama hayat yalnız diplomayla yaşanmaz.”
Hünkar Hacı Bektaşi Veli ve Yeniçeri Gülbangı
Hz Peygamberin övdügü asker kızılbaş yeniçeridir. 1826 yılına kadar Osmanlı Ordusu savaşa gitmeden önce, Yeniçeri ocağından bir müfreze Hacıbektaş'a geliyor, Dergah Avlusu'nda saf tutarak, Hacı Bektaş-ı Veli Evlâdı’ndan postnişi olan zatın da katılması ile:
Mü’miniz Kalû-Beli’den beri...
Hakkın Birliğine eyledik ikrar...
Bu yolda vermişiz seri...
Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar...
La Yezal mestaneleriz...
Nur-ı ilahide pervaneleriz...
Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile...
On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli...
Üçler, beşler, yediler...
Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali,
Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli...
Demine devranına
Hû diyelim Hû!
diye gülbang çekiyorlar (dua ediyorlar) ve Pir'den himmet istiyorlardı. O tarihlerde yaşayan kişilerden aktarılan bilgilere göre Yeniçeriler'in gür sesi Hacı Bektaş-ı Veli’ın her tarafından duyuluyordu
Alıntı: Mustafa Çilingir
“Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler.Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum.Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım.Koruma görevlisi de kullanmadım.Şimdi 70’ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım… Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda ‘Dikili ağacım dahi yok’Beni bütün ‘enayiliğime’ rağmen kimseye muhtaç etmeyen yüce Allah’ıma hamd ediyorum”
BALKAN’LARDAN GÖÇ EDENLER TÜRK’MÜDÜR!!!
Karamanoğlu Beyliği Yörük Türkleridir. Moğollar 1222 yılında Orta Asya da Özbekistan ve Türkmenistan’ı işgal etmişti. Anadoluda ise o zaman Büyük Selçuklu Devleti bulunuyordu. Oğuzların avşar boyuna ait olan Karamanoğlu Beyliği 1228 yılında Moğol baskısından dolayı Anadoluya göç etmişler. Karamanoğlu Beyi Hacı Bektaşi Veli’nin müritlerindendir. Nuri sufi dir.anadoluya ulaşınca Büyük Selçuklu Beyi Alaattin Keykubat Karamanoğlu Beyliğini Karaman ilinin Toros dağlarının içinde bulunan Ermenek ilçesine yerleştirmiş. 1242 yılında vahşi Moğollar Anadoluya ulaşmış ve Büyük Selçuklu Devleti’ni savaşta yenip zayıf hale getirmiş. Selçuklu Devleti zayıflayınca Anadolu’daki Türkler on beylik haline dönüşmüş. Bu beylikler
1. Karamanoğlu Beyliği
2. Kadir Burhanettin Beyliği
3. Eşrefoğulları Beyliği
4. Aydınoğulları Beyliği
5. İnançoğulları Beyliği
6. Alaiye Beyliği
7. Tacettinoğulları Beyliği
8. Çobanoğulları Beyliği
9. Dulkadiroğlu Beyliği
10. Ramazanoğulları Beyliğidir.
Osmanlı Beyliği 1289 – 1300 yıllarında Eskişehir Sögütte kurulmuştur. Selçuklu Devleti 1300 yılında çöktü. Osmanlılar batıda Bizans toprağı olan Bilecik, Bursayı alarak batıda ilerlemeye devam etti. Daha sonra geriye dönerek Anadolu’daki Karamanoğlu Beyliği dışındaki Beylikleri teker teker savaşarak topraklarına kattı.
Anadolu’da en kuvvetli beylik olar Karamanoğlu Beyliğini topraklarına katmak için aralıklı olarak 100 yıl savaşmıştır. 1277 yılında Karamanoğlu Beyliği Moğollar ve Selçuklular savaş yaparak onları yenmiştir. Karamanoğlu Beyliği Konyayı alarak Türkçenin Anadoluya yerleşmesine neden olmuştur.
Çünkü o yıllarda Anadoluda Farsca, Arapça gibi dillerde konuşuluyordu, Karamanoğlu Beyi Mehmet Bey Konyayı aldıktan sonra Anadoluda Türkçeden başka dil konuşulmayacak diye emir yayınlamıştır. Osmanlılar 1374 yılında Balkanlara ulaşmış ve Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbulu almasıyla çok güçlenmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Anadoluda bulunan Karamanoğlu Beyliğiyle 1466 savaş yaparak yenmiştir.
Fatih Sultan Mehmet oğlu Cem Sultanı Karamana yollayarak 1466-1486 Karamanoğlu Beyliğinin başına geçmiştir. 20 yıl içerisinde Karamanoğlu Beyliğini tamamen bitirmek için Karamanoğlu Beyliği halkını Balkanlara göç ettirmişler ve yerleştirmişlerdir.
Bugünkü Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan. Böylelikle Balkanlar Türk yurdu olmuştur.
Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Karamanoğlu Yörük Türklerindendir. Dedesi Hafız Ahmet Efendi Karamanoğlu Beyliğinden Yunanistan’nın Manastır vilayeti Kocacık Nahiyesine yerleşen Yörük Türklerindendir.
Annesi ise Aydınoğulları Yörük Türklerindendir. 1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu Ruslarla savaş yapmış, Plevne savaşın komutanı Gazi Osman Paşa bu savaşta galip durumundayken; İstanbul da Sarayda ihtilal yapılmış ve Padişah Abdülaziz tahtan indirilmiştir.
Bu kargaşadan dolayı Gazi Osman Paşaya yiyecek ve cephane yeterince ulaşamamıştır ve Gazi Osman Paşa yenilmiştir. Ruslar, Bulgar milisleri birlikte İstanbul Yeşil Köye kadar ulaşmıştır.
Rus ordusunun önünde 1 milyon iki yüz bin Türk İstanbul’a ulaşmak için göç etmiştir. Göç eden dört yüz bin Türk yollarda soğuktan ve açlıktan ölmüştür. Berlin antlaşmasıyla Ruslar geri çekilmiş ve Bulgaristan’ın yarısına muhtariyet verilmiştir, Dış işleri Osmanlı tarafından iç işleri ise Bulgarlar tarafından yürütülecektir. 1902’ye kadar göç ve Türk direnişi devam etti. 1912-1914 Balkan Savaşlarında Osmanlı İmparatorluğu Balkanları tamamen kaybetmiştir. Balkanlarda milyonlarca Türk kalmıştır. Cumhuriyet döneminde1926 Yılında Mubadele Olmuş ve Yunanıstan ve Balkanlardan Türk Halkıyla Gayri Müslümler Değiştirilmiş daha sonraki yıllarda devam etmiştir.1938,1950,1968,1979,1989 yılları arasında bir milyon Türk Anadolu’ya gelmiştir. Halen milyonlarca Türk Balkanlarda yaşamaktadır. Balkan Türklerinin kökeni Karamanoğlu Beyliğinin Yörük Türkleridir.
Alıntı: Razgrad ve Köyleri
Can Gürzap’la kurdukları sanat dünyasıyla tiyatromuza damga vuran bir efsane...
Dört ağabeyin ardından dünyaya geldi. Neşenin eksik olmadığı, dost sofralarının kurulduğu, kahkahaların evin duvarlarına sindiği bir ailede büyüdü. Sanatla tanışması da o evde başladı. Klasik müziğin notaları çocukluğuna karıştı.
Sonra tiyatro girdi hayatına. Klasik müzik ruhuna açılan bir pencere, tiyatroysa hayatının büyük aşkı oldu. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun sahnelerinde nice karaktere can verdi. Hayatına kendisi gibi tiyatroya gönül vermiş Can Gürzap girdi. İki sanatçı, aynı çatı altında yalnızca bir evlilik değil, dostluklarla, sohbetlerle, kahkahalarla dolu bir dünya kurdu.
İki çocukları oldu. Sahnedeki güçlü kadın, perde kapandığında çocuklarının okul toplantılarına yetişen, dersleriyle ilgilenen, evinin telaşına karışan bir anneydi. İstanbul'a taşındıklarında yeni bir perde açıldı. Şehir Tiyatroları'nda sahneye çıktı, müzikallerde oynadı, oyunlar yönetti. Işıl Yücesoy'la elli yılı aşan dostlukları, "Giydirici" ve "Orkestra" gibi oyunlarda sanat arkadaşlığına dönüştü.
Özellikle "Bir İstanbul Masalı" ile televizyon izleyicisinin hafızasında kendine yer açtı. Ardından "Kanlı Düğün", "Sağır Oda", "Gölgesizler", "Küçük Hanımefendi", "Ağlatan Dans", "Güllerin Savaşı" ve "Servet" gibi yapımlarda birbirinden farklı karakterlere hayat verdi. Ama onun en uzun soluklu oyununun seyircileri gençlerdi. Yaklaşık otuz beş yıl boyunca öğrenciler yetiştirdi. Onlara alkışın susabileceğini, şöhretin geçebileceğini, insanın geriye karakterini bırakacağını anlattı.
Hayat elbette hep alkışlarla ilerlemedi. Önce anne babasını, yıllar sonra sevgili eşi Can Gürzap'ı kaybetti. Kaybettiklerinin ardından torunu Eliz'i ilk kez kucağına aldığında, kalbinin hiç bilmediği yeni bir perdesi açıldı. O küçücük bebek, ona aşkın ve heyecanın başka bir dilini öğretti. Bugün hâlâ sabah kahvesinin, klasik müziğin, dostlarla edilen sohbetin ve gençlerle buluşmanın kıymetini biliyor...
Nice yaşlara Arsen Gürzap 🎂💐
Yeni yaşın sana sağlık, huzur, güzel günler ve hiç dinmeyen o sahne heyecanını getirsin...
~Alıntı~
Türkiye de çalışmış bir Rus kadının, Türk kadınları hakkında gözlemleri. Video da üç kadın daha Türk erkekleri ve kadınları hakkında düşüncelerini aktarıyor. Yıllarca Türkler bu kadınlara or....pu dedi. Hazırsanız, aynadaki aksımıza bakalım. Video linki bir sonraki postta. 👇 https://t.co/EHC0fH3Rsv
— Cem Kıran (@NARIKMEC) October 11, 2026
''Türkiye de çalışmış bir Rus kadının, Türk kadınları hakkında gözlemleri.
Video da üç kadın daha Türk erkekleri ve kadınları hakkında düşüncelerini aktarıyor.
Yıllarca Türkler bu kadınlara or....pu dedi. Hazırsanız, aynadaki aksımıza bakalım. ''
🎞️3 RUS KIZIYLA BULUŞMA ! 🇷🇺🇹🇷Türk Erkekleri ,🇹🇷Türk Kızları ve 🧾Restoran Fiyatları !Afganistan Kralı Emanullah Han'ın kızı Prenses India: "Afgan halkı Türk halkı gibi olmayı hak ediyordu. Babam Atatürk'ü dinlemedi." https://t.co/aTrzJWTjeD
— 🇹🇷Bilgen Hatun🇰🇿 (@BilgenHanim) October 11, 2026
Afganistan Kralı Emanullah Han'ın kızı Prenses India:
"Afgan halkı Türk halkı gibi olmayı hak ediyordu. Babam Atatürk'ü dinlemedi."🟡 AZERBAYCAN'DAKİ OKULDA YÜREKLERİ ISITAN TÜRK DÜNYASI ETKİNLİĞİ! 🚨 Azerbaycan’daki bir devlet okulunda okuyan Türk öğrenciler, Türk bayraklarıyla donatılan sınıfta isimlerini Göktürk runik alfabesiyle yazdı. https://t.co/AAxJKU7kfs
— TURKINFORM (@TurkinformMedya) October 10, 2026

🇷🇺🇹🇷9 Ekim 1921 tarihinde Sovyet Rusya, Mustafa Kemal Paşa Hükûmetine, "Jivoy" ve "Jutkiy" adlı “Greenport” tipi iki hücum botunu bedelsiz olarak devretti. Bu tekneler Türk donanmasında "1 Numaralı Gambot" ve "2 Numaralı Gambot" adlarını almıştır.
Bu tekneler liman bölgesinde devriye vazifesi, keşif ve irtibat görevlerinin yanı sıra baskınlar düzenlemek, düşman hattının gerisine taktik çıkarma birlikleri ve sabotaj grupları indirmek amacıyla da yaygın olarak kullanıldı.
Azâmi hızı: 24 knot, Seyir menzili: 14 knotta 1000 mil, 24 knotta 200 mil. Silah donanımı: 1 adet 47 mm top, 1 adet 37 mm top, 2 makineli tüfek. Mürettebat: 8 kişi.
❗️Millî Mücadele yıllarında Sovyet Hükûmeti, genç Türkiye Cumhuriyeti'ne yekûnu 40 binden fazla tüfek, onlarca top ve bunlar için kullanılmak üzere on binlerce mühimmat, 60 milyondan fazla mermi, un ve hammadde dolu yük katarları, altın külçeler ve milyonlarca rublelik kredilerden oluşan önemli miktarda askerî, mali ve maddi yardımda bulundu.
Mehmet Perinçek @MehmetPerincek
📚 Yukarıdaki hücümbotlarının öyküsünü bu kitaplarımdan okuyabilirsiniz.
Karachay-Balkar Nart destan şarkısı 'Qaraşaway', Nart batır Qaraşaway ve kahramanca atı Gemuda'nın Emegenler'e (Alauganlar'a) — devasa, insan yiyen ogre benzeri yaratıklara — karşı mücadelesinin hikâyesini anlatır. Bu destansı hikâyeler köklerini Sarmatlar ve Alanlar'a kadar uzandırır.
The Karachay-Balkar Nart epic song 'Qaraşaway', which tells the story of the Nart batır Qaraşaway and his heroic horse Gemuda against the Emegens (Alaugans) — giant man-eating ogre-like creaures. These epic tales trace their roots back to the Sarmatians and Alans. https://t.co/VbtZ7fsCRt
— Karachay-Balkar History, Culture and DNA (@kbhistandcult) October 10, 2026
Bursa'da iki kardeş, kapalı olan bakkaldan aldıkları meyve sularının parasını kameraya gösterip kapının altından bıraktı. https://t.co/oCRZMDYedW
— TRT HABER (@trthaber) October 11, 2026
🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷 Uğruna can feda...❤️🇦🇿🇹🇷❤️ https://t.co/P2v3KTd7UI
— Roza Hacı qızı... (İbadova Kocamaz) (@roza0501) October 8, 2026
Doğum günün kutlu olsun İzmirim🇹🇷❤️🔥🇦🇿 https://t.co/f5IeleYX5G
— Roza Hacı qızı... (İbadova Kocamaz) (@roza0501) September 8, 2026
''Amerika'ya büyük umutlarla gelen ve ardından kalıcı olarak Türkiye'ye dönen insan sayısı her geçen gün artıyor. Ama neden? Amerikan rüyası gerçekten sona erdi mi, yoksa dışarıdan görülemeyen ekonomik ve sosyal zorluklar insanları bu karara mı itiyor? Bu videoda, yurtdışındaki yalnızlıktan yaşam maliyetine, sağlık sisteminden kültürel farklılıklara kadar tüm gerçekleriyle Türklerin Amerika'dan dönme nedenlerini inceliyoruz.''
Tolga Karaca
BİR IŞIK DAHA EKSİLDİ
Eğitimsizliğin, kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün ve ahlaki yozlaşmanın giderek daha görünür hâle geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Yaşamak denirse tabii!
Bilginin yerini dogmanın, düşünmenin yerini ezberin, sorgulamanın yerini körü körüne inanmanın aldığı böylesi bir dünyada bazı insanların varlığı, karanlıkta yanan bir mum gibidir.
İoanna Kuçuradi o mumlardan biriydi.
Ölümü, felsefenin, düşünmenin ve insanın değerini koruma çabasının giderek daha fazla önem kazandığı çağımız için büyük bir kayıptır.
1936 yılında İstanbul’da doğan Kuçuradi, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. 1969 yılında Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünü kurdu ve uzun yıllar bölüm başkanlığını yürüttü. Türkiye Felsefe Kurumunun başkanlığını yaptı; uluslararası felsefe kuruluşlarında önemli görevler üstlendi. Yaşamını felsefeye, insan haklarına, etik değerlere ve insanın değerinin korunmasına adadı.
Onun asıl mirası ise unvanlarından çok daha büyüktür.
Kuçuradi, felsefeyi birtakım düşünürlerin görüşlerini ezberlemek olarak değil; olması gerektiği gibi bilgiye dayanarak düşünmeyi, bağlantıları görebilmeyi, değerleri sorgulayabilmeyi ve insanın değerini koruyabilmeyi öğrenmenin bir yolu olarak görüyordu.
“Okullarda felsefe eğitimi verilse 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur” diyordu.
Çocuklara bilgiye dayanarak ve bağlantıları görerek düşünmenin öğretilmesi gerektiğini savunuyordu. İnsan hakları eğitiminin, özellikle de etik eğitiminin kesintisiz sürdürülmesini istiyordu. İnsanların her şeyden önce ölmeyi ve öldürmeyi reddetmeyi öğrenmelerine yardımcı olmamız gerektiğini söylüyordu.
Ne kadar haklı.
Çünkü düşünmeyi öğrenmemiş insan kolayca kandırılabilir. Sorgulamayan insan kendisine sunulanı gerçek sanabilir. Etik değerleri gelişmemiş insan, eğitimli olsa bile bilgisini başkalarına zarar vermek için kullanabilir. Felsefeden uzaklaşan toplumlarda ise doğruyla yanlışın, hakla çıkarın, değerli olanla yalnızca güçlü olanın arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşabilir.
İnsan ister istemez düşünüyor.
Neden Kuçuradi gibi yaşamını bilgiye, etiğe ve insan onuruna adamış insanların sözü toplumsal yaşamımızda çok daha belirleyici olmaz? Neden düşünürlerin, bilim insanlarının, sanatçıların ve gerçek eğitimcilerin sesleri daha fazla duyulmaz?
Bir toplumu yalnızca maddi gelişmişlik ileri götürmez. Düşünebilen, sorgulayabilen, değer bilgisine sahip ve insanın değerini korumayı bilen insanlar ileri götürür.
Böyle insanlar ise akılcı ve bilimsel eğitimle; kültürle, felsefeyle, sanatla ve etikle yetişirler.
İoanna Kuçuradi bize nasıl bir insan ve nasıl bir toplum olmamız gerektiği üzerine düşünmemiz için bir ömür boyunca ışık tuttu.
Yaydığınız ışık için minnettarız değerli hocamız.
Doç. Dr. Şafak Nakajima
Kendisine “yabancı” denilmesini kafasına takan bir Türk evladı:
- Babam Türk, annem Kıpçak Türk’ü. Neden bana “yabancı” diyorlar?
- Gözlerin biraz çekik ya, belki ondandır.
- Sadece anneme çekmişim ama ben Türk’üm.
- Ne diyeceğiz o zaman?
- Ne mutlu 🇹🇷Türk’üm diyene
@aykiri 👇👇♥️♥️♥️♥️ https://t.co/tR2RzdvIjG
— Kuyruk Makası (@YILMAZ343434101) October 9, 2026
*Videoyu izleyenlerin yorumlarından bazıları
“Tarihsel maddeci yöntemin Osmanlı toplumsal tarihine dikkatle uygulandığı bu çalışma, anlatı temelli tarih yazımına önemli bir katkı sunmaktadır.”
TÜRK TARİHİ-İSLÂM TARİHİ NEDİR?
Hulki Cevizoğlu- Evet, yine bir başka sözünüzde diyorsunuz ki,
Süratle Sevr’e sürüklenen Türkiye ile karşı karşıyayız. Yanlış bir Türk Tarihi ve bunu savunan gaflet ve dalalet içindeki profesörlerimizle karşı karşıyayız. Türk Kültürü'nü ortaya çıkaracak araştırma merkezleri kuracaklarına, özellikle Orta Asya'da cami inşa ettiren, oraya imam gönderen şaşkın bir yönetimle karşı karşıyayız. Osmanlı Tarihi'ni bilmeyen ve bunun sonucu ondan ders alamamış olan üst yöneticilerin Düyun-u Umumiye'ye dönüşümüzü dünya devleti olma sanan bir ekiple, bir yönetimle karşı karşıyayız" diyorsunuz. Sadece Hükümet değil, bir genel tanımlamanız, eleştirinız var.
Haluk Tarcan- Genel tabiî.
Hulki Cevizoğlu- Bunları da biraz açıklayın genel hatlarıyla.
Haluk Tarcan- Efendim, biz tarihimizi, Osmanlılar döneminde tarihimizi İslâm Tarihi olarak okumuşuz, kökenlerimizi bilmiyoruz. Türk nedir? Türk mevcut olduğu hâlde bunun ne olduğunu incelememişiz, bakmamışız. Onun için kimliğimiz olmadığı zannediliyor, kültürümüz olmadığı zannediliyor. Zaten Osmanlı Imparatorluğu'nda bunu bu şekilde gördük; Türk yoktur ortada, İslâm vardır, Müslüman vardır. İslâmiyet'e girdiğimiz takdirde bizim dilimiz de gidiyor, kültürümüz de gidıyor.
Ve biliyorsunuz Bat'nın "yeşil hilâl" dediği Mezopotamya ve burada eski komünist devletleri çerçevelemek için bütün Orta Doğu'daki İslâm ülkelerini birleştirmek gayesiyle Türkler İslâmiyet'e doğru itilmişlerdir.
*Siz kültürünüzden vazgeçin, sizin esas kültürünüz islâmiyettir" denmiştir. Şimdi biz Orta Asya, esas kültürümüzün doğduğu yerde kendi kültürümüzü arayacağımıza cami ve imam gönderirsek bizim kültürümüz tamamen ortadan kalkar.
(..)
Hulki Cevizoğlu- Yanınızda oturan Prof. Dr. Bozkurt Güvenç'e de ağır iddialarınız var, onları da bir hatırlatalım, sonra ayrıntılarla devam ederiz.
Diyorsunuz ki, "Halkımızdaki moral çöküntüyü daha da derinleştiren kitabında, Türkler'i kıran, yakan, yıkan bir göçebe sürüsü, savaşçı gören, uygarlıktan nasibini alamamış bir halk olarak gösteren, geleneksel Anglosakson Türk görüşü sahibidir. Bozkurt Güvenç halkımızı yanıltıyor" diyorsunuz. Niye öyle yapsın Bozkurt Güvenc ve az önce de söylediğiniz söz Sayın Güvenç'i de ilgilendiriyor, "Profesörler Türkçe bilmez" dediniz, iddialarınızı da burada ortaya koyun, onların da ilk cevaplarını alalım ayrıntıya girmeden.
Haluk Tarcan- Efendim, Sayın Prof. Güvenç, Türkler'in yakıcı, yıkıcı, barbar bir halk olduğunu kitabında, "Türk Kimliği" kitabında ifade etmiştir ve misal olarak Tabıgaç
ÖNSÖZ
Insanlar, kitaplarda okuduğu kimi bilgileri kendi yaşam dönemleri içinde de görebilirler.
Ben de zaman içinde yaşayarak gördüm ki, "din" denen kavram yalnızca “inançlar bütünü" değil. Din, kimi zaman ulusal ya da uluslararası politikacıların elinde "milli" (ulusal) ve"stratejik" bir anlama dönüşebiliyor. Dine yapılan saldırıların dış güçlerce yönlendirilenleri, hedef ülkenin milli bütünlüğünün dağıtılması için gizli bir araç ve sinsi bir silah olarak kullanılabiliyor.
Kültür de öyle... Bir ülkenin kültür değerlerinin yozlaştırılmasına yönelik gizli ya da açık faaliyetler, o ülkenin bütünlüğüne yapılan doğrudan saldın anlamını taşıyor. (Tabii buradan, gerçeklerin ortaya çıkarılmasına yönelik çabaları anlamamak gerekir.)
Türkler, yüzyıllarca Avrupa'nın bu tür gizli ya da açık saldırılarına hedef oldu. Bu saldırılar kimi zaman "bilimsel" kılıflara büründürüldü. Bilimin adını anarak Türkler'e ve Cumhuriyet'ten sonra da Türkiye'ye yapılan saldırılar, kendisini "aydın" olarak gören bazı insanları bile etkiledi.
Sonuçta, öyle bir noktaya gelindi ki, Türkiye kendi tarihini yabancılardan öğrenir oldu.
İşin ürkütücü yanı ise, onyıllarca bunun farkına bile varamamış olmamızdı!..
Yani, yabancılar bir "film senaryosu" gibi bizim için bir "tarih senaryosu" yazmışlar, kendi ülkelerinde bunu yürürlüğe koydukları gibi -ne yazık ki- Türkiye'ye de kabul ettirmişler. Türklerin yaklaşık 200 yıllık Batı hayranlığı ve - Atatürk'ün de şikâyet ettiği gibi-kendini küçük görme (ya da, bir anlamda Batı'ya tapınma) psikolojik rahatsızlığı bu durumu sorgulamayı da z' z i lemis.
Ancak, yakın zamanda görüldü ki, Batı'nın önyargılı ve dayatmacı sözde bilimsel değerlendirmeleri hiçbir bilimsel temele dayanmıyordu... "Biz bunu biliyorduk" demenin durumu düzeltmeye yararı yoktur. Çünkü, bilimi Dile politikaya alet eden bir "Avrupa zihniyetine" karşı verilecek yanıtın da bilimsel olması gerekiyordu.
Büyük Atatürk'ün defalarca vurguladığı "Türk'ün üstün medenî vasfı", son yıllarda"bilimsel" olarak da kanıtlandı. Diyebilirsiniz ki, "nerede bu - = " nar. bizim niçin haberimiz olmadı, bunu bulan kim?"
Bu haklı soruları biz de Hazîran-Temmuz 2002 tarihlerinde ATV'de yayınladığımız
Ceviz Kabuğu programlarımızda sorduk. Käzım Mirşan adlı bir araştırmacı ve onun izinden giden Haluk Tarcan ile aynı yöndeki - s z araştırmalarla benzer sonuca ulaşan Selâhi Diker ve rahme".: büyükelçi- araştırmacı Adile Ayda gibi aydınlarımız bu gerçeği ortaya çıkardılar!... Bu bilimsel çalışmaların sonuçlarının dünya kamuoyu gibi Türk kamuoyu tarafından da niçin bilinmediğine ilişkin soru, üzerinde dikkatle durulması gereken büyük bir sorumsuzluk ve aymazlık örneğini ortaya çıkarıyor. Yaşamın bir parçası olan magazini, yaşamın bütünü gibi topluma sunan -kökü içerde sanılan-zihniyetin burada sorgulanması gerekir, diye düşünüyorum.
Yüzyıllardır yapılan dünyaya ve Türklere yönelik propaganda ile; Türkler'in barbar, vahşi, uygarlıktan uzak, yalnızca savaşan ve uluslaşamamış göçebe bir topluluk olduğu ileri sürüldü.
Son 30 yıllık bilimsel çalışmalarının sonucunu Ceviz Kabuğu programlarımızda açıklayan Kâzım Mirşan'ı (ve onun izinden giden Haluk Tarcan ile Turgay Tüfekçioğlu'nu) milyonlarca televizyon izleyicisi hayranlıkla ve büyük şaşkınlık içinde izledi. Art arda yaptığımız üç büyük programa katılan Prof. Dr. Bozkurt Güvenç ve ünlü Sümeroloğumuz Prot. Dr. Muazzez ilmiye Çığ ile birçok araştırmacı bu açıklamalara katıldı...
Käzım Mirşan'ın bilimsel araştırmalarına göre; "Tarih Sümer'de değil Türkler'de başlıyor, kâğıdı Türkler buldu, Türkçe'nin kökeni 16.000 yıl önceye gidiyor, Latin Alfabesinin temelinde Türkçe yatıyor"
Bu kitapta; dünya kültür ve uygarlık tarihini kökten değiştirebılecek, temel kabulleri yok edecek, bilimi "siyasal tekellerinde" tutan Batılı kimi egemen çevrelerin değerlerini ortadan kaldıracak bilgiler var. Bazıları bunlann bir "iddia" olduğunu ileri sürerek, görmezlikten gelmeye çalışacaktır. Oysa, örneğin kimsenin gözüyle görmediği, somut biçımde kanıtlayamadığı ama kabul ettiği "büyük patlama"(big-bang) teorisi de bir bilimsel iddia değil mi; karadeliklerle ilgili Stephan Hawking'in ileri sürdükleri birer iddia değil mi?.. Bu ve benzeri yüzlerce bilimsel iddia, başkaları tarafından "aksi kanıtlanana” kadar geçerlidir.
Bu ve benzeri yüzlerce bilimsel iddia, başkaları tarafından "aksi kanıtlanana" kadar geçerlidir. Başta Kâzım Mirşan olmak üzere çok sayıdaki Türk araştırmacısı ve bilim insanının bulgularının aksini henüz kimse kanıtiayamadı. Ustelik tam tersine bir çok uzman kabul etti.
Uygarlığın temelinde "yazı" vardır. Bugüne kadar bilinen gerçek, yazının Sümerler tarafından bulunduğu şeklinde idi. O nedenle, pek çok kitapta "tarihin Sümer'de başladığı" ileri sürülür. Bu kitapta, ayrıntılarıyla okuyacağınız gibi, ortaya konan "yeni tarih tezi” ile "tarihin Türkler'de başladığı" görülüyor.
Avrupa uygarlığını kuranların Etrüskler olduğunu Batılılar eskiden bu yana kabul ediyordu. Bugün ortaya çıkan gerçek ise, Etrüsklerin On-Türkler olduğu.
Tanınmış bilim adamımız Prof. Dr.Bozkurt Güvenç diyor ki: "Bat'nın Türkler'le ilgili ve asıl affedemediği husus şudur. Batı, 200-300 yıldan beri dünya tarihini yapmaktadır ve hep kazanmıştır dünyayla olan çatışmalarında."
Günümüzün siyasal gelişmelerini yönlendirmek isteyen Batılı güçler, bilime de politika karıştırılmasını sağlayarak, "tarih yapanlara sâdık kalmayan tarih yazıcılarını" öne çıkarmaktadır.
Bu kitapta yer alan, karşı çıkanlar tarafından bile çürütülemeyen yeni tarih tezini,
Batı'nın Türkleri tarihsiz bırakma ve Türk Tarihi'nden kurtulma çabalarını, Türkiye üzerine oynanan oyunları, Türkleri sevmeyen Türkologları, Türk Tarihi'ni yabancılardan öğrenmenin üzücü yanını, Türkiye'deki acınacak ilgisizliği, bilimsellik maskesiyle yapılan papağan eğitimi ve Oryantalizmin yıkıcı etkilerini büyük bir ilgiyle okuyacağınıza eminim.
Böylece, "Türklüğün medenî vasfı güneş gibi doğacaktır" diyen büyük Atatürk'ü daha iyi anlayacak ve "Bu 2. Kurtuluş Savaşı'dır" diyen bilim adamlarına hak vereceksiniz.
Hulki Cevizoğlu- Peki Türkler'in tarihi size göre ya da Kâzım Mirşan'a göre ne kadar geriye gidiyor?
Haluk Tarcan- Dil olarak 15000'e kadar iniyoruz, bunları göreceğiz. Siyasal kuruluşlar olarak 10500'e iniyoruz, bunu da göreceğiz, hepsinin belgeleri vardır.