📚🇹🇷 Türk Dili, Tarihi ve Kültürü 🇹🇷📚
Atatürk:''Ne Mutlu Türküm diyene'' - Biz Türkler Asyai bir milletiz - Anadolu İrfanı'yla aydınlanır yolumuz... arşivi derleyen: Alp İçöz, gönül dostu bir şair
20260723
🎞️ Gizemli Tarih: Göbeklitepe
🎞️ Belgesel - 'KKTC Mavi Vatan'ın Kalesi'
🎞️🇹🇷🌊KKTC: Mavi Vatan Kalesi Belgeseli (Ulusal Kanal 2026)
Belgeselden alıntılar...
📚📖Kitap: Cumhuriyet'in İslamî Temelleri ve Karşıtları - Meryem Çağıl
📖Bugün 23 Temmuz. Erzurum Kongresi’nin 106. Yıldönümü
Bugün 23 Temmuz. Erzurum Kongresi’nin 106. Yıldönümü.
Cumhuriyet yolunun karargahlarından başlıcası olan Erzurum Kongresi’nde alınan kararlar, Cumhuriyet’in banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Tanzimat ve Islahat ile başlayıp Avrupa sermayesinin tahakkümüyle yurt içindeki gayrimüslimlere verilen imtiyazlara ve Duyun-ı Umumiye ile tahkim edilen sömürüye reddiyedir. Halkın, “Vatan bir bütündür, bölünemez!” “Manda ve himaye kabul olunamaz!” istencinin iradesidir.
“Hristiyan unsurlara siyasi hâkimiyetimizi ve içtimai muvazenemizi ihlal edici imtiyazlar verilemez.”
kararı ile Sivas Kongresi’nde alınan
“Öteden beri aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız bi’l-cümle anasır-ı gayr-i Müslimenin her türlü müsavat-ı hukukiyeleri tamamıyla mahfuz olduğundan anasır-ı mezkureye hâkimiyet-i siyasiye ve muvazenet-i ictimaiyemizi ihlâl edecek imtiyazât i’tâsı kabul edilmeyecektir.”
kararı, Türk milletinin içinden ırk, din, mezhep ile bölünük egemen kimlikler ilan edilemeyeceğinin ilanıdır.
Kongre için Erzurum’da bulunan Halaskâr Gazi’nin Damat Ferit’e yazdığı telgraf ise, Anadolu’dan yükselen halk iktidarının beyanı yeminidir.
“…Kesinlikle doğrudur ki yurt ve ulusun yazgısı için, içeride ve dışarıda sözü geçer ve etkili olmak, ancak ulusal istence dayanmayı gerektirir. Yaşama hakkı ve bağımsızlığı için çalışan ulusun amacındaki temizlik ve içtenliğe karşı İstanbul Hükümeti düşmanca davranma yolunu benimsiyor. Bu davranış biçimi besbelli ki büyük üzüntüye yol açar. Ulusu, İstanbul Hükümeti’ne karşı istenmeyen eylemlere yöneltecek niteliktedir. Çok açık olarak belirteyim ki, ulus her türlü istencini kullanabilecek güçtedir. Girişimlerinin önüne geçecek hiçbir güç yoktur. (…) Bütün dilekler şu noktada toplanmıştır: Hükümet, töreye uygun ulusal akıma karşı direnmekten vazgeçerek Kuvayı Milliye’ye dayansın ve her türlü girişimlerinde ulusal istekleri kılavuz edinsin!”
Erzurum Kongresi’nin yıldönümü kutlu olsun. Cumhuriyet’imiz ilelebet payidar olsun.
Alıntı. Ferit Hanım @ferithanim
Meryem Çağıl
20260722
📰ANADOLU İNSANI: İbretlik Çoban Hikayesi
Şoray Uzun'dan İbretlik Çoban Hikayesi:
''Çok zengin insanlarla da tanıştık, çok fabrikatörler bizi ağırladı.
Konya dolaylarında bir çobana adres sorduk biz.
Çoban bize "Aç mısınız?" dedi."Ya 6 kişiyiz yani, açız" dedim.
"Buyurun" dedi.
Bütün ekmekten daha ufak dörtte bir ekmek, kibrit kutusundan biraz daha büyük peynir, biraz domates...
Biz 6 kişi tıka basa doyduk mu?
Hayır.
Ama adam 6 kişiye dönüp "Aç mısınız?" diyor.
O kadar çok zengin gördüm ki hani 1 liranın hesabını yapan...
"Gerçek zengin kim?" derseniz, benim hayatımda tanıdığım en zengin adam o çoban.
Bunu unutamıyorum ben.
Evet, ona da bir alkış gönderelim...''
🎞️🗣️''Dünyada en büyük soykırım Osmanlı Türklerine karşı yapıldı...''
Ünlü tarihçi Justin McCarthy anlatıyor:
— Kadir Mutlu (@mutlu_unitezim) July 22, 2026
"Dünyada en büyük soykırım Osmanlı Türklerine karşı yapıldı. 1821'den 1922'ye kadar 5.5 milyon Osmanlı türkü balkanlardan sürüldü. 5 milyondan fazlası ise öldürüldü. Bunları kimse bilmez. Tarih kitapları yazmaz" pic.twitter.com/TuhEDyX8Qx
Ünlü tarihçi Justin McCarthy anlatıyor:
"Dünyada en büyük soykırım Osmanlı Türklerine karşı yapıldı. 1821'den 1922'ye kadar 5.5 milyon Osmanlı Türkü Balkanlardan sürüldü. 5 milyondan fazlası ise öldürüldü. Bunları kimse bilmez. Tarih kitapları yazmaz"
📰 Taşköprü Adana’da Seyhan Nehri üzerinde yer alan ve Roma döneminde inşa edilen çok eski bir köprüdür.
Taşköprü, Adana’da Seyhan Nehri üzerinde yer alan ve Roma döneminde inşa edilen çok eski bir köprüdür. Yaklaşık 1700 yıllık geçmişiyle dünyanın hâlâ kullanılan en eski köprülerinden biri olarak bilinir. Şehrin simgelerinden biridir ve hem tarihi hem de mimari açıdan büyük önem taşır.
📰 Akıncılar: Osmanlı askerî stratejisinin ve sınır ötesi istihbaratının en rasyonel mekanizmalarından biri
Sınırlar ötesine dalan, düşman hatlarının arkasında bir hayalet gibi dolaşan bir süvari ordusunun, tek bir asker kaybetmeden günde tam 100 kilometre mesafe katetmeyi nasıl başardığını hiç düşündünüz mü ?
Popüler tarihin sadece vur-kaç yapan romantik savaşçılar veya yağmacı topluluklar olarak resmettiği Akıncılar, aslında Osmanlı askerî stratejisinin ve sınır ötesi istihbaratının en rasyonel mekanizmalarından biriydi.
Gelin, bu süvari dehasının arkasındaki katı lojistiği, atların biyolojik sınırlarını zorlayan menzil yönetimini ve psikolojik harp doktrinlerini Halil İnalcık ve İlber Ortaylı'nın kurumsal tarih metodolojisiyle masaya yatıralım. 👇
İlk olarak Halil İnalcık’ın merkezî rasyonalizm ve tahrir tezi üzerinden şu lojistik gerçeği netleştirelim.
Klasik dönemde ağır zırhlı bir ordunun günlük intikal mesafesi ortalama 20-25 kilometre civarındayken, akıncı kolları stratejik operasyonlarda bir günde 80 ila 100 kilometre mesafe katedebiliyordu.
İnalcık’ın arşiv belgelerinde ortaya koyduğu üzere bu sürat, hamasi bir güçle değil, Hunlar ve Moğollar gibi kadim bozkır kültürlerinden tevarüs edilen ve tahrir defterlerine milimetrik olarak işlenen yedek at lojistiği sayesinde mümkündü.
İşin mutfağında durum tamamen matematiktir.
Bir akıncı sefere asla tek bir atla çıkmazdı.
Her askerin yanında yedek (veya yedek pusu) adı verilen, üzerinde yük taşımayan ve sadece dinlendirilmek üzere arkadan getirilen 2 ila 3 binek hayvanı bulunurdu.
Atlar yoruldukça, hareket halindeyken veya çok kısa menzil molalarıyla eyerler değiştirilir, böylece hayvanların laktik asit biriktirip tükenmesi engellenirdi.
Karşınızda bir çılgınlık değil, İnalcık'ın sıkça vurguladığı Osmanlı pratik dehasının hayvan biyolojisini avantaja çeviren asimetrik lojistik yönetimi var.
İlber Ortaylı’nın Osmanlı serhad bürokrasisi ve imparatorluk idaresi tahlillerine baktığımızda ise akıncıların başıboş milis kuvvetleri olmadığını netçe görürüz. Ortaylı’nın işaret ettiği üzere, doğrudan devlet aklına ve serhad lojistiğine bağlı köklü hanedanlıklar tarafından yönetilen elit birer askeri sınıftı bunlar.
Mihaloğulları, Malkoçoğulları, Turahanoğulları ve Evrenosoğulları gibi ocaklar, nesiller boyu sınır boylarında istihbarat akışını sağlayan, kendilerine has kurumsal hafızaları ve sicil defterleri olan özerk ama merkeze mutlak sadık yapılardı.
Vakanüvis Aşıkpaşazâde ve Neşrî kroniklerinde bu yapıların sınır ötesindeki rolü keşif ve karavul olarak geçer.
Akıncıların asli askeri misyonu, ana ordu (ordu-yı hümayun) henüz sefer yoluna çıkmadan aylar önce düşman topraklarına sızmaktır. Görevleri; düşmanın lojistik ve iaşe hatlarını kesmek, köprüleri ve stratejik geçitleri kontrol altına almak, pusu ihtimallerini yok etmek ve en önemlisi merkez ordunun güvenle ilerleyebileceği güvenli bir koridor açmaktır.
Yani akıncılar, Osmanlı genelkurmayının sınır ötesindeki en büyük istihbarat ve keşif aygıtıydı.
Madalyonun bir de Halil İnalcık’ın İstimalet politikasıyla birleştirdiği Psikolojik Harp yüzü var. Akıncı kolları, tek bir merkezden saldırmak yerine, önceden planlanmış lojistik rotalar dahilinde küçük gruplara bölünerek düşman coğrafyasının kalbine aynı anda sızarlardı.
Vakanüvislerin çete veya akın olarak adlandırdığı bu hareket tarzı, yerel halk üzerinde direniş kırıcı bir etki yaratırken, düşman garnizonlarında ordunun asıl büyüklüğünü gizleyen muazzam bir panik dalgası yaratır, karşı lojistik mekanizmaları daha sıcak temas kurulmadan felç ederdi.
Kuşam ve teçhizat meselesi de tamamen bu operasyonel hıza göre dizayn edilmişti. İlber Ortaylı’nın askeri coğrafya makalelerinde belirttiği gibi, akıncılar yeniçeriler gibi ağır çelik zırhlar veya kalkanlar taşımazlardı.
Onların zırhı; hareket kabiliyetini engellemeyen, o dönem için hafif ve dayanıklı olan kösele yelekler, örme zincirler ve hafif miğferlerden ibaretti.
Silah olarak ise menzilli oklar, hafif mızraklar ve asimetrik manevralarda avantaj sağlayan eğri Türk kılıçları (şemşir) kullanırlardı. Hız, onların en büyük zırhıydı.
Realpolitik perspektiften bakarsak, Akıncı ocağı 15. ve 16. yüzyıllarda Osmanlı’nın Avrupa içlerine doğru genişlemesindeki en stratejik panzerdi.
Ancak coğrafyanın ve askeri teknolojinin değişmesi bu yapıyı da etkiledi. 1595 yılındaki meşhur Giurgiu (Yergöğü) Köprüsü felaketinde, Akıncı kollarının lojistik bir köprü tuzağına düşerek çok büyük zayiat vermesi, ocağın uğradığı en büyük kurumsal kırılma noktalarından biri oldu.
Akıncı ocağı, nesiller boyu biriken kurumsal hafızasını ve lojistik üstünlüğünü sınır boylarında uzun süre korumuş olsa da, zamanla değişen dünya şartlarına uyum sağlamak durumunda kalacaktı.
17. yüzyıla gelindiğinde, Avrupa’daki askeri devrim ile birlikte ateşli silahların ve kaleli savunma sistemlerinin baskın hale gelmesi, hafif süvari akınlarının stratejik önemini azalttı.
Ortaylı'nın idari gerileme tezlerinde değindiği lojistik hatların ve sınır güvenliğinin yerelleşmesiyle birlikte, Akıncı ocakları da o eski disiplinli ve kurumsal yapısını kaybederek zamanla yerini Kırım Hanlığı süvarilerine ve hafif eyalet askerlerine bırakmak zorunda kaldı.
Özetle; Osmanlı Akıncıları popüler kültürün iddia ettiği gibi sadece yağma peşinde koşan kontrolsüz atlılar değil; yedek at yönetimiyle menzil lojistiğini kusursuzlaştıran, düşman hatlarının arkasında psikolojik harp yürüten ve devlet aklına rehberlik eden rasyonel bir istihbarat mekanizmasıydı.
Tarihi, hamasi abartılarla veya peşin hükümlerle değil, İnalcık ve Ortaylı’nın önümüze koyduğu coğrafi, idari ve askeri gerçeklikle okumak gerekir.
*****
ömür kabak @kabak_omur
“Tek bir asker kaybetmeden” tezi, eşyanın tabiatına aykırı olmamış mı?
Bavyera/Münih kırsalında soyismi Türkçe olan ama Türklükle ilgileri olmayan Almanların olduğu biliniyor. İşte bu Almanların, 400-500 yıl önce Viyana/Budapeşte önlerinden, Bavyera içlerine sızan ama muhtemelen esir düşen, yaralanan, bir köylü kızına gönül veren ve oraya yerleşen Türk akıncısı torunları olduğu söyleniyor.
Historia Philosophia @vahapyalcinkaya
Tek bir asker kaybetmeden ifadesi, menzil lojistiğinin teorik hızını vurgularken yaptığımız, savaşın doğasına ve eşyanın tabiatına aykırı bir retorik hataydı; uyarınız için teşekkürler.
Bavyera’daki Türk soyadı meselesine gelince; haklısınız. 17. yüzyıl kilise kayıtlarında (Kirchenbücher) vaftiz edilerek Alman toplumuna entegre olan ve yerel kaynaklarda Beutetürken (Ganimet Türkleri) olarak geçen yüzlerce esir Osmanlı askeri ve akıncısının varlığı, bugün Bavyera kırsalında karşımıza çıkan o genetik ve kültürel mirasın en rasyonel, en somut belgesidir.
Alıntı: Historia Philosophia @vahapyalcinkaya
📰 Osmanlı'nın temel sorunu 16. yy biterken akılcılıktan kopmakla ''matbaa, baskı kitap, yaygın eğitim'' devrimini kaçırmasıdır.
Osmanlı'nın temel sorunu 16. yy biterken akılcılıktan kopmakla ''matbaa, baskı kitap, yaygın eğitim'' devrimini kaçırmasıdır. Böylelikle sivil ve askeri yönetim bakımından Avrupalılarla boy ölçüşebilecek nitelikli kadroları yetiştiremez hale gelmiştir.
Fatih'!in arzusu olmasına karşın 1570'te ancak biraz tesadüfen kurulan Tophane Rasathanesi 10 yıl içinde top atışlarıyla yıktırılmıştır.
Avrupa ise hızla yaygın eğitim ve yüksek eğitimi uygulamaya alarak öne geçerek her bakımdan farkı açmıştır.
****
Historia Philosophia @vahapyalcinkaya
💢 1595’te Yergöğü’nde Tuna Nehri’nin buz gibi sularına gömülen şey sadece ahşap bir köprü ve birkaç bin atlı mıydı; yoksa Osmanlı’nın yüzyıllardır gözü kulağı olan, bozkır hareketliliğini kurumlaştıran Akıncı Ocağı’nın ta kendisi mi ?
Bir bürokratın üç kuruşluk ganimet vergisi
Historia Philosophia @vahapyalcinkaya
💢 Bizim romantik mektep tarihçiliği, 16. yüzyılın sonunu "Osmanlı hâlâ süper güçtü, birkaç ufak tefek aksaklık oldu" masallarıyla süsleye dursun; 1593-1606 Osmanlı-Avusturya Savaşları (Uzun Harb) devlet mekanizmasındaki gıcırtıların sağır edici bir gürültüye dönüştüğü yerdir.
Hoca Sâdeddin Efendi’den Peçevî İbrahim’e kadar dönemin vakanüvislerinin satır aralarına sızan o dehşet, aslında idari aklın ve lojistik disiplinin nasıl iflas ettiğinin vesikasıdır.
Meseleyi kavramak için önce merhum Prof. Dr. Halil İnalcık’ın işaret ettiği o "Askerî Devrim" ve değişen lojistik dengelere bakmak şart.
İnalcık Hocamızın klasikleştirdiği tahrir ve eyalet analizleri gösterir ki; Osmanlı’nın klasik dönemdeki ezici üstünlüğü, dirlik sistemiyle beslenen timarlı sipahiler ve onların önünde birer hayalet gibi sızan Akıncı teşkilatının hızı üzerine kuruluydu.
Akıncı dediğin adam; sınır boylarında lojistik yükü merkeze bindirmeden, düşman derinliklerine sızan, keşif yapan, ikmal hatlarını kesen ve en önemlisi haber getiren organik bir istihbarat ağıydı.
💢 Gelgelelim 1595 yılının Ekim ayına...
Eflak Voyvodası "Cesur" Mihai (Michael) isyan etmiş, Osmanlı ordusu Sadrazam Koca Sinan Paşa komutasında Bükreş ve Tırgovişte hatlarında sergüzeşte çıkmıştır.
Peçevî’nin açıkça kaydettiği üzere; ordu geri çekilme kararı aldığında Tuna üzerindeki tek geçiş noktası Yergöğü (Giurgiu) ile Rusçuk arasındaki ahşap köprüdür.
İşte tam bu noktada, Türk bürokratik basiretsizliğinin ve maliye ihtirasının abidesi dikilir.
Sinan Paşa ve yanındaki mülki amirler, Eflak seferinden dönen ordunun ve Akıncıların getirdiği ganimeti görünce iştahlanırlar. Pencik ve resm-i geçit vergisini almadan kimseyi karşıya geçirmeyiz diyerek köprü başında devasa bir gümrük ve denetim barikatı kurarlar.
Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Osmanlı coğrafi idaresi ve ordu düzeni üzerine yaptığı okumalarda sıkça vurguladığı bir hakikat vardır: Osmanlı bürokrasisi düzen delisidir ama sahadaki askeri gerçeklik masa başındaki hesaba uymadığında o düzen, kendi yıkımını hazırlar.
💢 Köprü başında vergi defteri tutulacak, hayvanlar tek tek sayılacak, ganimet tartılacak diye koca ordu günlerce daracık bir boğazda bekletilir ! ...
Ana ordu ve ağırlıklar karşıya geçerken, düşmanı oyalama görevi verilen Akıncı teşkilatının ana gövdesi, Mihalioğlu Ali Bey'in torunları ve yüzlerce yıllık ocak mensupları Tuna'nın öte yakasında, Yergöğü Ovası'nda sıkışıp kalır.
Askeri lojistiğin altın kuralı olan köprü başı emniyeti ve sürat , üç kuruşluk vergi hevesine kurban edilir.
Eflak Voyvodası Mihai bu idari cinneti uzaktan izlerken ne yaptı dersiniz ?
Sahaya yerleştirdiği Avusturya imalatı sahra toplarını Yergöğü Ovası’na doğru mevzilendirdi. Akıncılar karşı yakada çamurun ve bekleyişin içinde çaresizce sırasını beklerken, Mihai’nin topçu ateşi ahşap Yergöğü Köprüsü’nü tam ortasından vurarak Tuna’nın sularına gömdü.
💢 Dönemin vakanüvisi Naimâ Mustafa Efendi’nin o meşhur tasvirindeki dehşet tablosu aynen şudur.
Karşı yakada kalan binlerce Akıncı, arkalarında üzerine doğru gelen ağır zırhlı ve ateşli silahlı Eflak & Avusturya piyadesi ile önde geçit vermeyen Tuna Nehri arasında kıstırıldı. Kılıç çeken, atını nehre süren, zırhlarıyla boğulan binlerce yetişmiş sınır gazisi...
Naimâ, Sinan Paşa’nın köprü yıkıldıktan sonra karşı kıyıdaki katliamı Rusçuk burçlarından gözyaşlarıyla izlediğini yazar.
İğneleyici bir hakikat ki; o gözyaşları ölen gazilere değil, basiretsizliğin tescillenişinedir.
Bu felaket basit bir muharebe kaybı değildir dostlar. Peçevî Tarihi’nde açıkça belirtildiği üzere, Yergöğü’nde kırılan şey sadece birkaç bin insan gücü değildi; nesilden nesile geçen, coğrafyayı avucunun içi gibi bilen, Rumeli’nin genetik hafızasını taşıyan "Akıncı Nesli" idi.
Mihalioğlu, Evrenosoğlu, Turahanoğlu gibi asırlık ocakların yetiştirdiği insan kaynağı bir öğleden sonra Tuna’nın çamurunda yok oldu.
Halil İnalcık’ın dikkat çektiği gibi; bu felaketten sonra Osmanlı devleti bir daha asla eski kalitede bir hafif süvari ve istihbarat teşkilatı kuramadı.
Akıncı Ocağı’nın yerini, disiplinsiz ve para karşılığı yağma yapan Kırım Hanlığı tatarları veya yetersiz eyalet gönüllüleri almak zorunda kaldı.
Bu da Rumeli sınır boylarındaki erken uyarı sisteminin tamamen çökmesi demekti.
Meseleyi toparlayalım.
Bizim hamasi anlatılar Yergöğü’nü kaderin bir cilvesi ya da düşmanın kalleşliği olarak pazarlamayı sever. Oysa arşiv belgeleri ve vakanüvis kayıtları bas bas bağırır.
Yergöğü Felaketi, askeri mantığın bürokratik ihtirasa ve masa başı açgözlülüğüne mağlup olduğu anın adıdır.
Bir devletin stratejik aklı, köprü başında toplanacak verginin hesabına düşmüşse; o devletin ocağına incir ağacını düşman topları değil, kendi defterdarları diker ...
📚 Kaynakça
💢 Peçevî İbrahim Efendi ➡️ Târih-i Peçevî (Cilt II)💢 Naimâ Mustafa Efendi ➡️ Târih-i Na'îmâ
💢 Gelibolulu Mustafa Âlî ➡️ Kitâbü't-Târîh-i Künhü'l-Ahbâr
💢 Hoca Sâdeddin Efendi ➡️ Tâcü’t-Tevârih
💢 Prof. Dr. Halil İnalcık ➡️ Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600)
💢 Prof. Dr. Halil İnalcık ➡️ Military Revolution and the Ottoman Empire
💢 Prof. Dr. İlber Ortaylı ➡️ Osmanlı Devletinde Şehir ve Eyalet İdaresi
💢 Prof. Dr. Erhan Afyoncu ➡️ TDV İslâm Ansiklopedisi "Akıncı" Maddesi
💢 Prof. Dr. Feridun M. Emecen ➡️ Osmanlı Klasik Çağında Savaş
🎞️ Bir halk ozanının "Köroğlu Destanı"nı sahnelediği Türkiye'nin Kars kentindeki bir kahvehan
Historian Michael Wood takes us to a coffeehouse in Kars, Turkey, where a traditional bard (aşıks) performs the “Epic of Köroğlu.” As seen in 1979’s “In Search of the Trojan War.” pic.twitter.com/K32JtzWfoG
— Humanoid History (@HumanoidHistory) July 16, 2026
Tarihçi Michael Wood bizi geleneksel bir halk ozanın (aşık) "Köroğlu Destanı"nı sahnelediği Türkiye'nin Kars kentindeki bir kahvehaneye götürüyor. 1979'daki "Truva Savaşı'nın Arayışı"nda görüldüğü gibi.
(Historian Michael Wood takes us to a coffeehouse in Kars, Turkey, where a traditional bard (aşıks) performs the “Epic of Köroğlu.” As seen in 1979’s “In Search of the Trojan War.”)
Yorumlar:
Kaynak dil: İngilizce
Müzisyenler(Aşıklar) saygıyla anar Şeref Taşlıova(1938-2014) ve Murat Çobanoğlu(1940-2005). Bu geleneğin hâlâ yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum, lanet olası modernizm(öyle denilen batılılaşma) ve günümüzdeki internet, Türkiye'deki her şeyi mahvetti, her güzel şeyi yok etti.
***
***
Ahmet @ephebos_
Dünyaya nam salmış Oğuz Türkmen mirası
***
Mehmet Can Arvas @BorVigor
Kültürü yabancılar belgesel yapıyor , milletin umurunda bile değil
***
burak çizim @cizim_hocasi
Kaynak dil: İngilizce
çok komik, yabancı bir kültürü anlamaya çalışırken bile oryantalist bakış açısı, onu batı lensinden geçirip dönüştürmeden yapamıyor.
The Ashiq tradition is an ancient Turkic art of poetry, music, and storytelling. Ashiqs perform with the saz and this heritage is recognized by UNESCO. 🇹🇷🇺🇿🇹🇲🇦🇿🇰🇿🇰🇬 pic.twitter.com/hdWPPOepKN
— Paşa (@_elegantiarum) July 17, 2026
— cek (@cek008350714570) July 17, 2026
2023-cü ildə Qars və Ərdahan səfəri zamanı bu ənənənin, bu xalq sənətinin nə qədər sevilərək yaşadıldığının şahidi olmuşdum. https://t.co/bDXM2Tj09i pic.twitter.com/c0500XEplL
— Jalə Qəribova (@jgaribova) July 22, 2026
📖 Azınlıkların Tanzimat sonrası Etnik Milliyetçiliği ve Cumhuriyet kurulduktan sonra da Osmanlıcılığı
''Tanzimattan sonra Türk aydınları azınlık liderlerine yalvarırdı, 'gelin Ermeni kürt Arnavut Rum yerine Osmanlıyız diyelim' diye. Kabul ettiremediler. Türk hariç hepsi etnikçilik yaptı.
Ne zaman ki, Cumhuriyet kurulup Atatürk 'BÜYÜK TÜRK Milleti' diye ortaya çıktı, hepsi ağız değiştirip Osmanlıcı kesildiler.’'
Prof. Dr. Halil İnalcık
📖Akdeniz de ilk Türk-Oğuz kolonisi Tarsus da oluştu
Göç yolu Hazar-Fırat-Seyhan
(Akdeniz de ilk Türk-Oğuz kolonisi Tarsus da oluştu) Türk-Etrüsk ve Türk-Miken uygarlıklarının ön uygarlığı Tarsustur.
Toros Topy-óç "Tavr oguz" Türkçesi Turuguz Ojuz durumu"yeri mahali.
Torg-ouzs Oguz pazarı (pazarlık-Takas alanı)
Bronz ve Demir Çağları
1-Tarsus bölgesi, Khiyava (Asur kaynaklarında - Kue ), daha önceki Hitit metinlerinden Ahkhiyava (Miken ) ; isimlerin benzerliğinin rastgele olmadığı maddi kültür (Miken tipi) olduğu doğrulanır.
2-Tasdevri Obsidiyen Takibati ise yine Bölgenin Ermenilerle bir bagi olmadigi yine rahatlıkla görülür ve Miken Atalarının Kızılırmak vasıtasıyla bölgeye yerleşen Türk nüfusu olduğu Tarsus Yolu ile Kıbrıs Girit gibi nüfusları oluşturarak Akdeniz sahasina yayıldıkları görülür.
4-Kızılırmak Nüfusunun Taş Devri sonu genetiğine bakarsak yine Tarsus bölgesinin Ermenilerle bir bağı olmadığını ve bariz bir şekilde Türkistan (Orta Asya) nüfusuyla genetik olarak esleştiği görülür.
5-Yine o çagda kullanılan Tarsus Dilinin ise Ermenice ile alakası olmadığı Dağistan ve Türkistan dilleri ile benzer olduğu görülür.
Alıntı-Ahmet Erim Beyaz -Sosyal medya
🎞️ Gizemli Tarih: Göbeklitepe
🎞️ Göbeklitepe'deki Ağzı Dikili İnsan Heykelinin Sırrı Ne? Dilara Sayan ile Sıra Dışı Gündem 🎞️ GÖBEKLİTEPE: The Mysterious 12...
-
''İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: ha...
-
Muazzez İlmiye Çığ Hayrettin Karaca’yı anlattı: Vatan aşığıydı Aydınlık Gazetesi Muazzez İlmiye Çığ’ı Mersin’deki evinde ziyaret etti...
-
Ülkemiz yer şekilleri bakımından oldukça farklı özelliklere sahiptir. Yer şekillerindeki farklılık iklimlerin bölgelere göre değişiklik...