20260305

📖 Selçuklu mimarisinde Konya'daki İnce Minareli Medrese

Selçuklu mimarisinde Konya'daki İnce Minareli Medrese 1258-1279 arası inşa edildi. Selçuklu veziri Sâhip Ata Fahreddin Ali tarafından yaptırıldı. Çini ve taş işçiliğiyle dikkat çeker. Günümüzde müze olarak kullanılan eser, dönemin sanat anlayışını yansıtır.

İnce Minareli Medrese

Konya Alâeddin Tepesi’nin batı eteğinde bulunan İnce Minareli Medrese’yi Selçuklu Veziri Sahib Ata Fahreddin Ali 1260’ta yaptırmıştır. Mimarı taç kapı üzerindeki iki madalyonda ismi yazılı olan Kölük bin Abdullah’tır. Bu mimar Selçuklu döneminde yeni denemeleri ile tanınmış ve Selçuklu mimarisinde etkili olmuş bir mimardır.

Konya’da avlusunun üzeri kubbe ile örtülü olan üç medreseden biri olan bu medrese aynı zamanda Sahip Ata Darülhadis’i olarak da anılmaktadır.

Medreseye bitişik olarak yapılan mescidin cephesi üzerindeki sırlı tuğlalarla süslenmiş olan minaresi bu medreseye İnce Minareli isminin verilmesine neden olmuştur. iki şerefeli olan minare oldukça yüksek idi. Ancak, 1901 yılında yıldırım düşmesi sonucu birinci Ģerefeden yukarısı, daha sonra da şerefesi yıkılmıştır. Günümüzde mescit de yıktırılmış, yalnızca medrese ile birlikte olan mihrabı kalmıştır.

Medresenin taç kapısı cephenin ortasında 5.45 m. kadar dışarı taşkın, kütlevi bir görünümdedir. Alışılagelen medrese taç kapılarından farklıdır.Anadolu Selçukluları döneminde yapılmış olan en görkemli taç kapılardan birisidir. Kapı dış köşelerde iri bir düğümle bağlanan üçlü kaval silmelerle; cephede kıvrık dallı rumîli geometrik bezemeler ve Fetih Suresi’nin yazılı olduğu kitabe kuşağından oluşan üç bordür ile iki yandan sınırlanmıştır. Ancak, bordürlerin yarım kalmış oluşu bunların kapının üstünde de eksik olduğunu göstermektedir. Başlangıcı ve sonu eksik olan bu kitabe şeridinde, yukarıda surenin altıncı ayeti bitmeden yazı kesilmekte, diğer tarafta ise onuncu ayetin son kısmı ile yazı aşağıya doğru devam etmektedir.

Kapının iki yanında başlayan kemer üstünde düğüm yaptıktan sonra saçağa ulaşan ve düğümlenen ikinci kitabe şeridinde ise sülüs yazı ile Yasin suresi yazılıdır. Bu kitabede de surenin üçüncü ayetinde eksiklikler vardır.Taç kapı kemerinin köşe dolgularında, boş bırakılan kabarık yüzeylerde iri iki kabara görülmektedir. Ayrıca iki yanda bitkisel bezemeli bordürler, yivli çıkıntılı kaideler üzerinde kavsaralar bulunmaktadır. Bu bezemeler altta üçlü sütunçelerle sona ermektedir. Bu sütunçelerin, içlerinde bitkisel bezemeler olan baĢlıkları vardır. Kapının iki yanındaki ince uzun niĢler sivri kemerlidir ve bunlar geometrik geçmeli bir bordürle de çevrelenmiştir.

Giriş kapısından 3.90×3.70 m. ölçüsünde, üzeri çapraz tonozla örtülü bir giriş holüne, oradan da sivri kemerli bir kapı ile üzeri kubbeli avluya geçilmektedir. Avlu 10.80×10.80 m. ölçüsünde, ortasında şadırvan bulunan kare bir alandır. Avlu üzerindeki kubbeye dörder üçgenden oluşan yelpaze biçiminde bir pandantifle geçiş yapılmıştır. Buradaki üçgenlerin etrafı mavi zemin üzerine lacivert çinilerden oluşan palmet motifli bir şeritle kuşatılmıştır.

Medresenin dışı taştan, içerisi tuğladandır. Kubbe firuze, kahverengi ve lacivert renkli sırlı tuğlalardan meydana gelmiştir. Bu sırlı tuğlalar iç içe geçmiş zikzak ve baklava motiflerine benzemektedir. Kubbe kasnağını çeviren geniş şerit üzerinde de firuze renkli çinilerden kûfi yazı ile “El-mülkü Lillah” ibaresi yazılıdır

Taç kapının karşısında yer alan 7.40×6.00 m. ölçüsündeki ana eyvana üç basamakla çıkılmaktadır. Sivri kemerli bir tonozla örtülü olan eyvanın iki yanında karşılıklı birer niş yerleştirilmiştir. Ancak, eyvanın çevresinde olması gereken hücreler günümüze gelememiştir. Günümüze medrese odalarının tamamı gelememiş ancak, avlunun her iki yanında dörderden sekiz hücre olduğu temel kalıntılarından anlaşılmaktadır.

Günümüze gelemeyen mescidin minaresi kesme taĢtan kare kaidelidir. Bu kaidenin ön yüzü düğümlü kaval silmelerin çevrelediği kıvrık dallar, Rumiler ve yapraklarla bezenmiştir. Minarenin küp kısmı mavi sırlı tuğladan yapılmıştır. Üzerindeki sıvalı bölümde çini bir kitabenin olduğu sanılmaktadır.

Minare çokgen gövdeli olup, aralarına firuze sırlı tuğlalar yerleştirilmiştir. Ayrıca bu tuğlaların iki yanına ince lacivert çiniler de yerleştirilmiştir.

Mescidin kare planlı olduğu ve üzerinin de kubbe ile örtülü olduğu sanılmaktadır. Büyük olasılıkla duvarları ve mihrabı da çinilerle bezeli idi. Mescit 1929 yılında yıkılarak ortadan kaldırılmıştır.

Bazı kaynaklarda medresenin taç kapısı ile minare kaidesi arasında sıbyan mektebinin olduğu da yazılıdır. Medrese 1876 ve 1899 yıllarında onarılmış, yakın tarihlerde de bir kez daha onarılarak Konya Taş ve Ahşap Eserler Müzesi olarak hizmet vermektedir.

Kaynak /Alıntı: https://www.sanatinyolculugu.com/ince-minareli-medrese/



📰 Dünyaya meydan okuyan Türkler...

 


🎞️🇹🇷Türkiye'nin Karadeniz bölgesinde yolda gezen bir turist kadının yaşadığı değerli bir deneyim...

 

🎞️ İki Kıtayı birbirine bağlayan Türkiye...

 


 

📰 Değişmeyen misyon: 🇹🇷Türk olmayan takımları yenmek

 

Değişmeyen misyon: Türk olmayan takımları yenmek

Ali Sami Yen’in yıllar sonra Galatasaray’ın kuruluş amacını tanımlamak için söylediği sözler Milli Takım'ın belki de ta en başından beri organik misyonudur: “Amacımız Türk olmayan takımları yenmek."


Melih Şabanoğlu

Gerçekten de bu ülkede Batı'da yaşayanları her manada alt etmeye çalışmak genlere yerleşmiş bir haslettir. (Burada batı hem gerçekten batıdır, hem de “biz” olmayan herkes; ama daha çok coğrafi olarak batı ve doğu fark etmez, bütün “medeni” toplumlardır.)
“Ne var bunda” denilebilir, “bütün ülkeler için geçerli değil mi bu”? Değil.politikası göremeyiz. Bir yanda cumhuriyetin ideologlarının ortaya koyduğu kitle sporu konsepti vardır. Diğer yanda cumhuriyetin miras aldığı, ancak radikal biçimde dönüştüremediği ve temelde bireyselliği ön plana çıkaran bir spor kültürü. Bu spor kültürünün çok köklü olduğu söylenemez, ancak güçlü olduğu açıktır. Gücünü geçmişten ve yaşanmışlıktan alan bir kültürdür bu.

Bu iki farklı spor anlayışı tek parti döneminin ilk zamanlarında sık sık çatıştı, ama sonuçta ağır basan ancien rejimin spor kültürü oldu.  

Bunu biraz açmak istiyorum. Cumhuriyetin ideologları temel spor politikasının kitle sporuna dayalı olmasını savundular sürekli. Çünkü amaç, M. Kemal Atatürk’ün işaret ettiği üzere, “sağlıklı ve gürbüz çocuklar” yetiştirmekti. Kitle sporu anlayışının en veciz halini cumhuriyetin ideologlarından Burhan Asaf Belge’nin bir yazısında buluruz: “Biz millet için ve millet ölçüsünde spor istiyoruz, birinci gelen tekler istemiyoruz. Sağlam yapılı, güzel gövdeli ve inkılap ahlakiyatını benimsemiş on binler, yüz binler istiyoruz.(1)

Bu kapsamda cumhuriyet ideologlarının 11’er futbolcudan oluşan iki takımın karşı karşıya geldiği ve binlerce kişinin izlediği futbolu kitle sporu içinde değerlendirmedikleri açıktır. Öyle ki kitle sporu söz konusu olduğunda cumhuriyet ideologları futbol milli konseptini bile kolayca küçümseyebilmişlerdi.

İşte bu küçümsemeyi açık biçimde ortaya koyan çarpıcı bir pasaj: “Bütün dünya Milli Takımlarını teker teker yenecek bir milli futbol takımımız, yani on bir kişimiz bulunsa, ne futbolcularımızdan, ne spordan şikâyet etmek kimsenin hatırına gelmeyecek. Demek ki biz her ne şekilde olursa olsun galip gelecek takım ve nihayet 11 kişi arıyoruz. Bu horozunu komşusunun horozu, devesini bir başkasının devesi ile dövüştüren, güreştiren ve galibiyet halinde şeref duyduğunu zanneden bir adamın halinden ve telakkisinden hiç farklı değildir.(2)

Çok çarpıcı değil mi? Ancak cumhuriyet ideologları bu fikir mücadelesini kaybettiler. Zira tek parti rejimi onlara rağmen Milli Takımı milliyetçilik temelli temsiliyet esası üzerinden değerlendirdi. Futboldan güreşe, binicilikten eskrim, atletizme kadar bütün milli temaslar, özellikle de olimpiyat oyunlarına katılım, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin modern yüzünü uluslararası kamuoyuna göstermek amacıyla önemsendi. Artı, bu organizasyonlarda elde edilen başarısız sonuçların faturası, başta Milli Takım hocaları olmak üzere spor yöneticilerine ödetildi. Bugün olduğu gibi.

Ben bu yazıda en başından bugüne dek Milli Takım hocalarını aşırı hızlı çekimde ele alırken onları istihdam etmenin biricik amacının “Türk” olmayanları yenmek amacına hizmet edecekleri düşüncesi, onları kovmanın biricik nedeninin ise bunu başaramamak olduğu tezi olduğunu öne süreceğim. Bu tezimi de teklif ettiğim tarihsel dönemselleştirme üzerinde hareket ederek geliştirmeye çalışacağım.

Futbol Milli Takımının faaliyet alanı enternasyonal sahadır gerçeğinden hareketle dönemselleştirmede uluslararası ilişkiler disiplinini temel alacağım. Bu nedenle de teklif ettiğim dönemselleştirmenin arka planında yer alan önemli ulusal ve uluslararası gelişmeleri, konunun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla sahne önüne getirmeye gayret edeceğim.

Teklif ettiğim dönemselleştirme şöyle:

1- Bağlantısız dönem (1923-1948)

2- Batıyla entegrasyon dönemi (1948-1990)

3- Küresel aktör dönemi (1990 sonrası)

Şimdi bu dönemleri sırasıyla daha kapsamlı ele alacağım.M

BAĞLANTISIZ DÖNEM (1923-1948)

Cumhuriyet modernleşmesinin ana motor olduğu bu dönem, cumhuriyetin kurulmasından sonra başlar ve Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağlantısızlık politikasına son vermek zorunda kaldığı yıllara dek uzanır. Bu dönemin tamamında ülke tek parti rejimi tarafından yönetildi ve tırnak içinde amatör olan futbol (ve de spor elbette) devletin öncelik listesinin sonlarında yer aldı. Genç cumhuriyetin kaynaklarının oldukça kıt olduğu göz önüne alındığında bu politika anlaşılabilir bir şeydir.

Bu dönemde Milli Takımın üç karakteristik özelliği sahip olduğunu görürüz:

Olimpiyatların önemi: Bu dönemde futbol Milli Takımı açısından uluslararası organizasyonlar içinde sadece olimpiyatlar önemsendi. Futbolun profesyonellerce oynandığı ülkelerin katıldığı dünya kupasından ise uzak duruldu.

Az sayıda resmi maç: 25 yılı kapsayan bu dönemde Milli Takım sadece beş resmi maç yaptı. Bunlar 1924, 1928, 1936 ve 1948 olimpiyat oyunları çerçevesinde oynanan beş karşılaşmadır. (3)

Yabancı hocalar: Bu dönemde Milli Takımın başında hep yabancı hocalar bulundu; sırasıyla Billy Hunter, Bela Toth, Fred Pagnam ve James Elliott Donnelly.

Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşı sonrasında savaş suçlusu ilan edilen Osmanlı’nın 1920 Antwerp’te düzenlenen olimpiyat oyunlarına katılması önlenmişti. Ancak 1924 Paris Olimpiyat Oyunları için genç cumhuriyetin önünde böylesi bir yasak kalmadı. Cumhuriyetin kurucuları Paris Olimpiyat Oyunları'nı uluslararası kamuoyuna genç cumhuriyetin vizyonu ve rotası konusunda mesaj verebilecekleri bir mecra olarak kullanma düşüncesi içine girdiler. Verilecek mesaj açık ve netti: Genç Türkiye Cumhuriyeti ve Türkler moderndir. Türkler de bütün gelişmiş ülkelerin toplumları gibi spor yaparlar.

Bu amaçla olimpiyatlara derli toplu ve kuvvetli ekiplerle katılmak için o dönem şartlarında ciddi bir ödenek ayrıldı. Bu ödeneğin bir bölümü de olimpiyatlarda yarışacak sporcuları eğitmek amacıyla ülkeye getirilen antrenörlere ayrıldı. Türkiye’nin beş kategoride yarıştığı olimpiyatlar için sporcuları hazırlamaları amacıyla istihdam edilen antrenörlerden birisi de futbol Milli Takımının başına getirilen Billy Hunter (William Brown Hunter) oldu.

Milli Takım'ın oluşumu

İskoçya doğumlu Hunter sadece Milli Takımın değil, bilinen anlamında Türkiye’nin de ilk teknik direktördür. Olimpiyat oyunları için kolları sıvayan Hunter, Milli Takımı oluşturmak için özel maçlar düzenledi, bu karşılaşmalar sonrasında bir kadro belirledi ve seçtiği futbolcu grubunu özel olarak çalıştırdı. Bu sayede ülke futbolcusu metodik çalışmayla tanışmış oldu ve sistemli çalışmanın yeteneği artırabileceğini bizzat deneyimledi.

Kanımca Hunter, görev yaptığı sürece oldukça başarılı oldu. Hunter yönetimindeki Milli Takım, olimpiyatlarda Çekoslovakya ile karşılaştı ve 5-2 yenilerek turnuvaya veda etti. O dönem Çekoslovakya’dan turne için İstanbul’a gelen ve ülkede “meşhur-ı âlem” olarak bilinen temsilcisi Slavia Prag’ın güzide kulüplerimizi minimum 7-0 yenerek gole boğduğunu hatırlarsak, Milli Takımın elde ettiği 5-2’lik sonucun kabul edilebilir bir yenilgi olduğunu söyleyebiliriz.

Olimpiyat oyunlarına veda eden Milli Takım Paris’ten kuzeye hareket etti. Türkiye futbol literatüründe “şimal turnesi” olarak bilinen ve olimpiyat oyunları sonrasına tarihlenen bu turne sırasında Hunter’ın Milli Takımı başarılı maçlar çıkardı ve sırasıyla Finlandiya, Estonya ve Litvanya Milli Takımlarını yendi. (Finlandiya karşılaşması Milli Takımın galibiyet aldığı ilk maç olarak geçti tarihe.) Milli Takım turne sırasında sadece Polonya’ya yenildi.

Yabancı hocalar dönemi

Billy Hunter’dan sonra da Milli Takımı yabancı hocalar çalıştırdı. Bu, bize üç şey söylüyor.

İlk olarak spor yöneticilerinin (buna gerçekte sivil örgütlenmeler olan ülke kulüplerini de ekleyerek kapsamı genişletebiliriz), futbolu ülke çocuklarına yabancı hocalarca öğretilmesi gereken bir disiplin olarak gördüklerini.

İkinci olarak genç cumhuriyet döneminde gördüğümüz kurumsal idealist yaklaşımın futbol sahasında geçerli olmadığını. Hatta tam tersine self-oryantalizmin devamı olan “futbolun ve sporun egemenleri Batıdır” yaklaşımının egemen olduğunu.

Son olarak da her ne kadar yabancı olsalar da, temsiliyet açısından kabul edilmeyen yenilgiler sonrasında teknik direktörlerin görevlerine bir çırpıda son verildiğini. Diğer taraftan bu politika bize, teknik direktör tercihlerinde öğreticilik-yetiştiricilik özelliğinin terk edilip ulusal temsiliyeti ön plana alan yarışmacı zihniyete geçildiğini de bir kez daha gösteriyor. (Değişen bir şey yok, bu zihniyet bugün de devam etmekte.)

BATIYLA ENTEGRASYON DÖNEMİ (1948-1990)

Türkiye’nin bağlantısızlık politikasını terk edip uluslararası arenada Batı dünyasının yanında yer aldığı bu dönemde futbol Türkiye’de önemli bir sıçrama yaptı; önce kurumsallaştı, ardından da tabana yayıldı. Bu dönemi daha iyi anlayabilmek için hızlandırılmış kronolojiye göz atmak yerinde olacaktır.

- Türkiye, 1948’de Marshall Planı kapsamında yardım almaya başladı.

- Bütün kesimlerce varlığı bilinen, hukuki olarak yasak olmasına rağmen üzerine gidilmeyen gizli profesyonellik 1951 yılında terk edilerek profesyonelliğe geçildi.

- Savaşın tahrip ettiği Avrupa’da futbolun da büyük darbe yemesi nedeniyle bu spor dalında Türkiye ile önemli futbol ülkeleri arasındaki makas daraldı.

- Türkiye 1952’de NATO’ya katıldı.

- Milli Takım 1954’te profesyonel futbolun en önemli turnuvası olan Dünya Kupası’na katıldı.

- İki büyük savaşın çıktığı Avrupa kıtasında kalıcı bir barışın tesis edilmesi ve ülkeler arasındaki yakınlaşmaya yardımcı olması için 1954 yılında UEFA kuruldu.

- Türkiye Futbol Federasyonu 1954’te kurulan UEFA’nın şemsiyesi altına girdi. Böylece Milli Takımın ve kulüp takımlarının yarışacağı ana arena da belirlenmiş oldu.

- 1960’larda daha da artacak köyden kente göçün ilk dalgaları 1950’lerde görülmeye başlandı. Bu süreç geniş nüfusların hem oyuncu, hem izleyici olarak futbolla temasa geçmesine yol açtı. Futbolcu ve futbol kulüplerinin sayısında patlama yaşandı.

- Türkiye’nin ilk ulusal ligi 1959’da start aldı. (Bunu 1962’de Türkiye Kupası’nın, 1963-1964 sezonunda 2. Lig’in kuruluşu izledi. 1965 yılına gelindiğinde Birinci ve İkinci Lig’de 15 ilin temsilcileri mücadele ediyordu. Bu sezon İkinci Lig’de şampiyon olarak Birinci Lig’e çıkan Eskişehirspor’un lokomotifliğinde “Anadolu ihtilali” olarak adlandırılan süreç başladı.)

- UEFA 1955 yılında start verdiği Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası turnuvasına ek olarak 1960’ta Avrupa Futbol Şampiyonası’nı düzenlemeye başladı.

- Savaşta darbe alan Avrupa ülkeleri, hızla kalkınarak futbolda Türkiye’yle daralan makası 1960’ların ikinci yarısından itibaren yeniden açmaya başladılar. Böylece Milli Takımlar tarihindeki “şerefli mağlubiyetler” dönemi de başlamış oldu.

- Anadolu ihtilalinin ikinci lokomotifi kabul edilen Trabzonspor 1973-1974 sezonunda Birinci Lig’e yükseldi. İkinci sezonunda da şampiyon oldu.

- 24 Ocak 1980 tarihinden itibaren Türkiye ekonomide ithal ikamesi politikasını terk ederek küresel piyasa ekonomisine eklendi. İhracata dayalı büyüme sonrasında devlet spora ve futbola daha çok kaynak aktarmaya başladı. (Ali Sami Yen ve Fenerbahçe gibi atıl durumda bulunan statlar çimlendirilerek yeniden devreye alındılar.) Bu süreç dünyayı ve dünya futbolunu daha yakından takip eden yeni bir neslin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.

- 1980’lerin ikinci yarısından itibaren futbolda dünyaya entegre olmuş yeni yönetici sınıf ortaya çıktı ve bunlar proje bazlı yaklaşımı başlattılar.

Yaklaşık 45 yıl süren bu dönemin Milli Takım bazında dört karakteristik özelliğe sahip olduğunu görüyoruz. İlki yabancı çalıştırıcı zihniyetinin terk edilmiş olması. Giderek artan sayıda yerli teknik direktörü Milli Takım başında görmeye başladığımız bir dönemdir bu. Nitekim bu dönemde yabancılar 15, yerliler ise 26 kez göreve getirildiler. Eğilim olarak dönemin başında daha çok yabancı teknik direktörler tercih edilirken dönemin sonuna doğru yerliler göreve getirilmeye başlandı.(4)

Daha fazla milli temas, daha fazla hoca kıyımı

İkinci özellik ise bu dönemde Milli Takım'ın giderek artan sayıda maç yapmaya başlaması. 1923-1948 arasında oynan beş resmi maça karşın, 45 yıl süren bu dönemde Milli Takım 99 resmi maç yaptı.(5)

Üçüncü özellik ise şu: 42 yıl boyunca toplam 40 defa görevlendirmenin yapılması. Yani bir hoca yaklaşık bir yıl boyunca görevde kalabildi. Bunun elbette elde edilen kötü sonuçlarla ilintisi olduğunu söylemeye bile gerek yok. Dolayısıyla ilk bölümde gördüğümüz başarı temelli yaklaşım bu dönem için de geçerliydi.

Son özelliğe gelince, buna Almanya etkisi diyebiliriz. Ülke futbolundaki ilk Alman teknik direktör 1974-1975 yılında Beşiktaş’ta görev yapan Horst Buhzt olmuştu. Onu izleyen ikinci isim 1984’te Galatasaray’a gelen Jupp Derwall oldu. Derwall aynı zamanda Milli Takımın da danışmanıydı ve Milli Takım'ın başına Sepp Piontek’in getirilmesinde payı vardı. Bu ekolün oluşturduğu altyapı 1990’larda ülke futbolunun yavaş yavaş küresel oyuncu olmasının ilk adımları oldu.

Bu dönemde kanımca bahsedilmesi gereken üç teknik direktör var: Sandro Puppo, Adnan Süvari ve Coşkun Özarı.

Puppo hem futbolculuk hem de teknik direktörlük yaşamında önemli başarılar elde etmiş bir futbol işçisiydi. Inter ve Roma gibi kulüplerde oynamış, 1936 Berlin olimpiyat oyunlarında İtalya milli takımıyla altın madalyaya ulaşmış bir orta saha futbolcusuydu. Teknik adam olarak da özgeçmişinde FC Barcelona ve Juventus FC’yi çalıştırmıştı. Toplamda dört kez Milli Takım'ın başına getirilen Puppo’yu ülke futbol tarihi açısından en özel kılan başarı, Türkiye’yi Dünya Kupası finallerine götürmesiydi. 1954’te İspanya eşleşmesini geçerek Dünya Kupası'na katılan Türkiye, onun yönetiminde üç maç oynadı. Bu maçların ikisinde turnuvayı dünya şampiyonu unvanıyla tamamlayacak olan Almanya’ya farklı sonuçlarla yenilen Milli Takım Güney Kore’yi 7-0 yenerek tarihi boyunca elde ettiği en gösterişli sonuçlardan birini aldı.


Başarılı yerli hoca modeli: Süvari ve Özarı

Adnan Süvari’ye Milli Takım hocalığının teklif edilmesinin temel nedeni Göztepe’yi ülke futbolunun önemli aktörlerinden birisi durumuna getirmesiydi. Süvari’nin başında olduğu Milli Takım'ın elde ettiği en çarpıcı sonuç, her ne kadar özel karşılaşma olsa da deplasmanda 2-0 kazanılan Sovyetler Birliği maçıydı. (Budaoa Süvari’nin başında olduğu Göztepe’yi 1968-1969 sezonunda daha sonra UEFA Kupası adını alacak olan Fuar Şehirleri Kupası’nda yarı finale, 1969-1970 sezonunda ise UEFA Kupa Galipleri Kupası’nda çeyrek finale taşımış olduğunu hatırlıyoruz.)

Coşkun Özarı da aslında Süvari’ninkine benzer biçimde Milli Takım'ın başına getirildi. Özarı’ya Milli Takım yolu, 1970-1971 sezonunda Metin Kurt, Aydın Güleş ve Tuncay Temeller gibi önemli genç futbolcuları transfer ettirdiği Galatasaray’ın başında kazandığı Türkiye şampiyonluğuyla açıldı. Ertesi sezon Galatasaray’daki koltuğunu yardımcısı Brian Birch’e terk eden Özarı 1972 yılında Milli Takım'ın başına getirildi ve bu görevini dört yıldan fazla sürdürdü.

KÜRESEL AKTÖR DÖNEMİ (1990 SONRASI)

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayan bu dönemin (buna Yugoslavya ve Çekoslovakya’nın dağılmalarını da eklemeliyiz) en karakteristik özelliği Türkiye’nin futboldaki yükselişi ve uluslararası arenada başarılar elde etmeye başlamasıdır. Bu başarılar uygulamaya konulan bir proje kapsamında elde edildi. Bu dönemi daha iyi anlayabilmek için kronolojiyi veriyorum:

- Şenes Erzik’in başında bulunduğu TFF, hazırlanan bir proje kapsamında 1990 yılında Sepp Piontek’i Milli Takım'ın başına getirdi.

- Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması uluslararası arenada yaşanacakların işaretiydi. Yeni dönem 1991’in sonunda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başladı. Aynı yıl benzer bir süreç Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan ettikleri Yugoslavya’da yaşanmaya başladı.

- 1989’da TFF başkanlığına atanan Şenes Erzik, TFF’nin özerk bir kuruluş haline getirilmesinden sonra 1991’de yapılan ilk genel kurulda delegelerin oyuyla özerk TFF’nin seçilen ilk başkanı oldu. Erzik 1997 yılına kadar görev yaptı.

- U-18 Milli Takımı 1992’de Avrupa şampiyonu oldu.

- U-23 Milli Takımı 1993’te Akdeniz olimpiyatlarında şampiyon oldu. Bu takımın teknik direktörü Fatih Terim’di.

- Milli Takım teknik direktörlüğüne 1993’te Piontek’in yardımcısı olan Terim getirildi.

- Milli Takım 1996’da tarihinde ilk kez Avrupa Futbol Şampiyonası’na katıldı.

- Galatasaray UEFA Kupası’nı kazandı.

- Milli Takım 2000’de düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası’nda çeyrek final oynadı.

- Türkiye 2002’de tarihinde ikinci kez katıldığı Dünya Kupası’nda üçüncü oldu.

- Milli Takım 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda yarı final oynadı.

Türkiye’nin futbolda küresel aktör olmaya başladığı bu dönemde ilk hareketi veren motor kuvveti TFF’nin özerk hale getirilmesi ve o dönem TFF Başkanı olan Şenes Erzik döneminde futbolun (A Milli Takım'dan genç milli takımlara kadar) bir proje kapsamında yönetilmesi oldu. Bu projede milli takımlar için prese dayalı futbol modeli benimsendi ve bu doğrultuda Alman teknik direktör Sepp Piontek göreve getirildi. Genç takımlar ise Piontek’in koordinasyonunda Fatih Terim ve Serpil Hamdi Tüzün gibi ehil hocalara teslim edildi. Ayrıca tüm ülkede futbolcu taraması yapılarak genç yetenekler ortaya çıkarıldı.

Prese dayalı futbol modeli ülkenin lokomotif kulüpleri tarafından da benimsendi ve bu doğrultuda Karl Heinz Feldkamp, Holger Osieck ve Christoph Daum gibi takımlarına baskılı futbol oynatan Alman teknik direktörleri ülkede görmeye başladık.

Sadece Milli Takımla sınırlı kalmayan bu proje ilk meyvelerini Tüzün’ün çalıştırdığı Türkiye U-18 takımının 1992’de Avrupa, Terim’in çalıştırdığı Türkiye U-23 takımının da 1993’te Akdeniz olimpiyatlarında şampiyon olmasıyla alınmaya başlandı. 1993’te Piontek yerine Milli Takımın başına onun yardımcısı olan Fatih Terim getirildi.

Terim dönemi

Terim, çekirdeğini kendisinin çalıştırmış olduğu U-23 jenerasyonu futbolculardan oluşturduğu Milli Takım'ı, 1996’da İngiltere’de düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine götürmeyi başardı. Bu bir ilkti. Bunu başka ilkler izledi. Mustafa Denizli’nin teknik direktörü olduğu Milli Takım'ın 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda çeyrek final oynaması, 2002’de de Şenol Güneş’in çalıştırdığı Milli Takım'ın 48 yıl sonra 2002 Dünya Kupası'na katılması ve dünya üçüncüsü olması vaktinde atılan tohumların uluslararası arenada nasıl boy attığını bize çok iyi gösteriyor.

Bu yükselişi çarpıcı biçimde gösteren bir veriye sahibiz bugün. 1990 yılında Türkiye, UEFA sıralamasında 24’üncü sıradaydı. Bu açıdan sadece Lüksemburg, San Marino ve Kıbrıs Cumhuriyeti gibi ülkelerin önündeydi. Türkiye UEFA sıralamasında 1992 yılında 18, 1995’te 12, 2000 yılında ise yedinci sıraya yükseldi.

Milli Takım'ın elde ettiği son başarı 2008’de Avrupa Futbol Şampiyonası’nda yarı final oynaması oldu. Ülke futbolu sonraki süreçte giderek gerilemeye başladı. Milli Takım 2002 sonrasındaki dünya kupalarına gidemediği gibi 1996’dan itibaren düzenli olarak yer aldığı Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine de 2012’de katılamadı.

Başarı kıstası

Milli Takımla ilgili son olarak iki konudan bahsetmek gerekiyor. Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Çekoslovakya’nın bölünmeleri Avrupa’daki egemen devlet sayısını radikal biçimde artırdı. 1992 yılında Avrupa Futbol şampiyonasına 34 ülke katılırken bugün şampiyonaya katılan ülke sayısı 54’e çıktı.(6) Buna paralel olarak Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine katılan ülke sayısı da giderek artırıldı. Turnuva finalleri 1980’den 1996’ya kadar sekiz takımla oynanıyordu. 1996’da finallere katılan ülke sayısı 16’ya yükseltildi, 2016’dan sonra ise 24’e. Görüldüğü gibi bugün elemelere katılan 54 ülkenin yüzde 44’ünden fazlası finallere katılma hakkı elde edebiliyor. Dolayısıyla bugün Milli Takım için Avrupa’nın ilk 24 takımı arasında olmak artık önemli bir başarı kabul edilemez. Bu açıdan başarı kıstasını Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine katılmak yerine Dünya Kupası finallerine katılmak olarak güncellemek yerinde olacaktır.

İkinci olarak, teknik direktörlerin yerli ve yabancı olması konusunda Milli Takım'la ülke kulüpleri arasında ters bir makas oluşmaya başladı. Bilindiği gibi Türkiye’de 2008 yılından bu yana şampiyon olan takımların hepsinin çalıştırıcısı yerli teknik direktörlerdi.(7) Bunu ülke siyasetinde başat dinamiklerden birisi olan “milli ve yerli olmak” zihniyetinin doğal bir uzantısı olarak görmek mümkün.

Ancak Milli Takım'a baktığımızda son dönemde tam tersi bir eğilim görüyoruz. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde olduğu gibi şimdi de Milli Takım'ın başında artık yabancılar var. Şenol Güneş’in görev yaptığı iki buçuk yıllık ara hariç Milli Takım'ı Ağustos 2017’den beri yabancı teknik direktörler yönetiyor.

Bunu nasıl okumalıyız? Ben bu süreci ülkedeki kamplaşma üzerinden okumaya eğilimliyim. (Burada ülkedeki siyasal kamplaşmanın kadın voleybol takımının başarısının sahiplenmesinde ne kadar baskın rol oynadığını çok yakında deneyimledik.) Post-modern çağda mikro milliyetçiliğin başat aktörlerden birisi olmasına paralel olarak, bu milliyetçilik türü kapsamında değerlendirebileceğimiz kulüp milliyetçiliği ülkenin kılcal damarlarına o kadar nüfuz etti ki, artık Milli Takım'da oynadıkları ve çalıştırdıkları kulüplerle özdeşleşmiş yerli hocalar yerine yabancı hocalardan medet umuluyor. Yabancı hocalar yönetimindeki Milli Takım'ın elde ettiği başarının ülkeyi bütünleştirebileceği düşünülüyor.

Son olarak artık ülke futboluna ilişkin belli başlı bir projenin olmadığından söz etmeye artık gerek yok. Bunları çoktan unuttuk. Geçerli tek şey şu ya da bu şekilde Milli Takım7ın başarılı olması. Yani “amacımız yabancı takımları yenmek” şiarı milli temaslar nezdinde ülkedeki cari tek düşünce konumunda.


NOTLAR: 

(1) Yiğit Akın, “Gürbüz ve Yavuz Evlatlar”, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2004), s. 110.

(2) Yiğit Akın, “Gürbüz ve Yavuz Evlatlar”, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2004), s. 110-111.

(3) Başarısız olunacağı gerekçesiyle Milli Takımın 1932 olimpiyat oyunlarına katılması önlendi. 1931’de Balkan oyunları çerçevesinde oynanan iki maçı da eklersek resmi karşılaşma sayısı yediye çıkar. 

(4) Burada tabii göreve getirme sayısını temel alıyorum, teknik direktör sayısı değil, çünkü bu dönemde bir teknik direktörün birçok kez göreve getirildiğini görüyoruz. Örneğin bu dönemde Sandro Puppo dört kez göreve getirilirken Coşkun Özarı’ya üç ayrı dönemde görev verildiğini görüyoruz.

(5) TFF sitesini esas aldım. Daha fazla bilgi için, https://www.tff.org/default.aspx?pageID=425

(6) Elemelere ev sahibi Almanya ile yasaklı Rusya dışında 53 ülke iştirak etti.

(7) 2007-2008 sezonunda şampiyon olan Galatasaray’ın başında son altı haftaya kadar Karl Heinz Feldkamp vardı. Bu sezon iki yabancı teknik direktörün (Fenerbahçe’nin teknik direktörü Zico’ydu) şampiyonluk mücadelesi verdiği son sezon olarak geçti tarihe.


(*Alıntı: duvar )

20260302

📰 Toryum, Türkiye için yer altındaki bir maden mi, yoksa geleceğin stratejik kozu mu?


 Toryum, Türkiye için yer altındaki bir maden mi, yoksa geleceğin stratejik kozu mu?

Türkiye’nin yaklaşık 800 bin ton toryum rezervine sahip olduğu ifade ediliyor. Dünyada henüz ticari ölçekte çalışan bir toryum reaktörü yok.

Yıllar önce kıymetli bir isim ısrarla bu başlığı açtı. 2007’de şaibeli bir uçak kazasında hayatını kaybeden Prof. Dr. Engin Arık şunu söylüyordu: “Türkiye tüm enerji ihtiyacını yılda 50 ton toryumla karşılayabilir.”

Bugün TENMAK ve üniversiteler çalışıyor. Teknoloji olgunlaşma sürecinde.

Savunma sanayiinde yakalanan irade enerji alanında da sürdürülebilirse, dengeler tümden lehimize değişir.



20260301

🎞️ 🇧🇦 Bosna Hersek’in incisi Mostar, ramazan ayında bambaşka bir huzura bürünüyor…

... 



🇧🇦 Bosna Hersek’in incisi Mostar, ramazan ayında bambaşka bir huzura bürünüyor…🌙 🏞️ Neretva Nehri’nin kıyısında ezanla yankılanan taş sokaklar, iftar sofralarında buluşan dualar ve asırlık köprülerin gölgesinde paylaşılan bereket… Ramazan, Mostar’da kalpleri birleştiren bir hatıra, geçmişle bugün arasında kurulan manevi bir köprü aynı zamanda. ✨ 📽️ #mostar #balkan #ramazan #ramadan #bosna

Alıntı: BalkanNews Türkçe @BalkanNewsTR




📰🇹🇷Türklerin ezilen uluslara öğrettiği neydi?

 Türkler onlara (ezilen uluslara), imparatorluklarının genişliğine rağmen Batılı güçlerin sürprizlere ve hayal kırıklıklarına karşı güvende olmadıklarını öğretmiştir.”

13 Eylül 1922, Le Travailleur.⤵️


Alıntı: Özkan Kaygusuz @zkanKaygusuz95

EK BİLGİ/Yorum:
Cengiz Özakıncı
@cengizozakinci
@nubar_baba adlı kişiye yanıt olarak
Lenin'in Komünist Enternasyonal örgütünün yayınlarında Atatürk ve ulusal kurtuluş savaşımız, dünyanın bütün ezilen uluslarına örnek, rol model olarak gösterilmiş olup bu 'rivayet' değil belgeye dayalı gerçektir.





📖 Selçuklu mimarisinde Konya'daki İnce Minareli Medrese

Selçuklu mimarisi nde Konya 'daki İnce Minareli Medrese 1258-1279 arası inşa edildi. Selçuklu veziri Sâhip Ata Fahreddin Ali tarafından...