20260722

📷 İzmir-Pasaport (Eski adı Fransız İskelesi)

 


🎞️ Bir halk ozanının "Köroğlu Destanı"nı sahnelediği Türkiye'nin Kars kentindeki bir kahvehan


Tarihçi Michael Wood bizi geleneksel bir halk ozanın (aşık) "Köroğlu Destanı"nı sahnelediği Türkiye'nin Kars kentindeki bir kahvehaneye götürüyor. 1979'daki "Truva Savaşı'nın Arayışı"nda görüldüğü gibi.

(Historian Michael Wood takes us to a coffeehouse in Kars, Turkey, where a traditional bard (aşıks) performs the “Epic of Köroğlu.” As seen in 1979’s “In Search of the Trojan War.”)

Yorumlar:

Ali Can Meydan @mahluukat

Kaynak dil: İngilizce

Müzisyenler(Aşıklar) saygıyla anar Şeref Taşlıova(1938-2014) ve Murat Çobanoğlu(1940-2005). Bu geleneğin hâlâ yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum, lanet olası modernizm(öyle denilen batılılaşma) ve günümüzdeki internet, Türkiye'deki her şeyi mahvetti, her güzel şeyi yok etti.

***

***

Ahmet @ephebos_

Dünyaya nam salmış Oğuz Türkmen mirası

***

Mehmet Can Arvas @BorVigor

Kültürü yabancılar belgesel yapıyor  , milletin umurunda bile değil

***

burak çizim @cizim_hocasi

Kaynak dil: İngilizce

çok komik, yabancı bir kültürü anlamaya çalışırken bile oryantalist bakış açısı, onu batı lensinden geçirip dönüştürmeden yapamıyor.


📖 Azınlıkların Tanzimat sonrası Etnik Milliyetçiliği ve Cumhuriyet kurulduktan sonra da Osmanlıcılığı

''Tanzimattan sonra Türk aydınları azınlık liderlerine yalvarırdı, 'gelin Ermeni kürt Arnavut Rum yerine Osmanlıyız diyelim' diye. Kabul ettiremediler. Türk hariç hepsi etnikçilik yaptı.

Ne zaman ki, Cumhuriyet kurulup Atatürk 'BÜYÜK TÜRK Milleti' diye ortaya çıktı, hepsi ağız değiştirip Osmanlıcı kesildiler.’'

Prof. Dr. Halil İnalcık


📖Akdeniz de ilk Türk-Oğuz kolonisi Tarsus da oluştu

Göç yolu Hazar-Fırat-Seyhan

(Akdeniz de ilk Türk-Oğuz kolonisi Tarsus da oluştu) Türk-Etrüsk ve Türk-Miken uygarlıklarının ön uygarlığı Tarsustur.

Toros Topy-óç "Tavr oguz" Türkçesi Turuguz Ojuz durumu"yeri mahali.

Torg-ouzs Oguz pazarı (pazarlık-Takas alanı)

Bronz ve Demir Çağları

1-Tarsus bölgesi, Khiyava (Asur kaynaklarında - Kue ), daha önceki Hitit metinlerinden Ahkhiyava (Miken ) ; isimlerin benzerliğinin rastgele olmadığı maddi kültür (Miken tipi) olduğu doğrulanır.

2-Tasdevri Obsidiyen Takibati ise yine Bölgenin Ermenilerle bir bagi olmadigi yine rahatlıkla görülür ve Miken Atalarının Kızılırmak vasıtasıyla bölgeye yerleşen Türk nüfusu olduğu Tarsus Yolu ile Kıbrıs Girit gibi nüfusları oluşturarak Akdeniz sahasina yayıldıkları görülür.

4-Kızılırmak Nüfusunun Taş Devri sonu genetiğine bakarsak yine Tarsus bölgesinin Ermenilerle bir bağı olmadığını ve bariz bir şekilde Türkistan (Orta Asya) nüfusuyla genetik olarak esleştiği görülür.

5-Yine o çagda kullanılan Tarsus Dilinin ise Ermenice ile alakası olmadığı Dağistan ve Türkistan dilleri ile benzer olduğu görülür.

Alıntı-Ahmet Erim Beyaz -Sosyal medya


20260721

📖 ⚽️Futbolu 🇬🇧İngilizler icat etti sanırlar... Ama 🇨🇳Çin kaynaklarına göre 2000 yıl önce 🇹🇷Türk çocukları top oynardı...

 


🎞️ 1974 Barış Harekâtının 52. Yıldönümünü kutluyoruz...



*******

🔴 Cihat Yaycı : KKTC’nin Metehan Sınır Kapısının Rum tarafında dün bütün gün şu sloganlar atıldı:

▪️ “Türkler dışarı!”

▪️ “Yunan toprağında öleceksiniz Türkler!”

▪️ “Kıbrıs Yunan’dır!”

Buna rağmen hâlâ “Biz Kıbrıslıyız, Rum-Türk fark etmez, hepimiz adalıyız.” diyenlere söyleyecek söz bulamıyorum.

Rum tarafının zihniyeti ortadadır. Onlar için Kıbrıs bir Yunan adasıdır; Türkler ise yok edilmesi veya adadan çıkarılması gereken bir topluluktur.

İşte KKTC bu yüzden yaşamalı, güçlenmeli ve uluslararası alanda tanınmalıdır. KKTC’nin varlığı, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin, hürriyetinin ve egemenliğinin teminatıdır. Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğü ile adadaki askerî varlığı ise bu teminatın vazgeçilmez güvencesidir.

Bütün bunlara rağmen hâlâ “federasyon”, “ortak devlet” ve “müzakerelere kaldığı yerden devam edelim” diyenlerin, önce Rum tarafının dün attığı sloganlara bakmaları gerekir. Türkleri adadan kovmayı hedefleyen bir zihniyetle egemenliği paylaşabileceğini düşünenler, gerçekleri görmek zorundadır.

Gerçekçi çözüm federasyon değildir. Tek gerçekçi çözüm, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığının ve Kıbrıs Adası’nda egemen bir Türk devleti olduğunun kabul edilmesidir.

Türkler açısından Kıbrıs sorunu diye bir sorun yoktur. Kıbrıs sorunu, 1974 Barış Harekâtı ile Kıbrıs Türklerine yönelik soykırımın durdurulması ve KKTC’nin doğuşuna giden sürecin başlamasıyla fiilen çözülmüştür. Bugün çözülmesi gereken bir sorun varsa, o da Rum tarafının bu gerçeği kabul etmemesidir. 

Sabahattin İsmail 

KURTULUŞUMUZUN VE ÖZGÜRLÜĞÜMÜZÜN 52. YILDÖNÜMÜ KUTLU OLSUN

BÖYLE “İŞGALCİYE” CAN KURBAN!

Bugün kurtuluşumuzu, özgürlüğümüzü sağlayan Türk Barış Harekatı'nın 52. Yıldönümü...

En büyük bayramımız kutlu olsun.

Son anda bizi mutlak bir soykırımdan kurtaran, ENOSİS'i önleyen, 11 yıllık Rum kuşatmasını parçalayıp bize bağımsız ve özgür bir devlet kurmak için tüm imkanları yaratan Anavatana sınırsız şükran ve minnet duygularımızı sunuyoruz.

Ne yazık ki, Rum yönetiminin ve emperyalistlerin yaptığı kara propagandanın etkisi altında kalan az sayıdaki insanımız, sanki Türkiye durup dururken, kendi keyfine göre adaya müdahale etmiş gibi, sanki 1963-1974 arası, herşey güllük gülistanlıkmış gibi, sanki 103 köyümüz işgal edilmemiş, 35 bin insanımız göçe zorlanmamış, malımız mülkümüz gasp edilmemiş, yakılıp yıkılmamış, yıllarca göçmen kamplarında aç, susuz ve sadece KIZILAY YARDIMLARI İLE yaşamak zorunda kalmamışız gibi, sanki adanın yüzde 3'ünde kuşatılmamışız gibi, sanki yüzlerce insanımız katledilmemiş, öldürülerek kör kuyulara atılmamış gibi, sanki  kurucu ortağı olduğumuz devletten silah zoruyla atılmamışız gibi, sanki AKRİTAS VE İFESTOS SOYKIRIM PLANLARI yokmuş gibi, sanki ENOSİS hedefli 15 Temmuz Yunan darbesi yapılmamış gibi, gayrı meşru ve asıl işgalci olan Rum yönetimiyle aynı ağızla Anavatanı “işgalcilikle” suçluyorlar...

Bu anlamlı yıldönümünde onlara barış harekatı olmasaydı olacak olanları anımsatmak istiyorum :

BARIŞ HAREKATI OLMASAYDI

- Barış Harekatı olmasaydı, İFESTOS SOYKIRIM PLANI çerçevesinde bize uygulanacak olan toplu soykırımdan kurtulanlarımız, bugün self-determinasyon hakkımızın, egemenliğimizin ve devletimizin tanınması için değil, Batı Trakya Türkleri gibi Yunan idaresinde, bireysel vatandaşlık veya azınlık hakları için mücadele edecekti....Türk olduğunu söyleyenler bile hapsedilecekti, okullarımız bile kapatılacaktı..Her türlü haktan mahrum olarak, Yunan devletinde, üçüncü sınıf Yunan vatandaşları olarak yaşayacaktık...

- Barış Harekatı olmasaydı, kendi devletimizin yöneticilerini, Cumhurbaşkanımızı, milletvekillerimizi değil, Batı Trakya’da olduğu gibi, Yunan Meclisine Rum partilerinden gidecek bir-iki azınlık temsilcisini ve Yunanlı milletvekillerini seçecektik.

- Barış Harekatı olmasaydı, kendi üniversitelerimizde 15000 gencimizi okutamayacak, Dünya’nın 40 ülkesinden 100 bin öğrenciye eğitim veremeyecektik... Batı Trakya’da olduğu gibi, Yunan üniversitelerine (izin vermeleri halinde) birkaç gencimizi göndermekle yetinecek, okullarımızda Türkçe eğitim yapmanın, derneklerimize Türkçe isimler vermenin, kendi müftümüzü seçmenin mücadelesini verecektik. 

- Barış Harekatı olmasaydı, bırakın kendi limanlarımızdan ticaret yapmayı, kendi ekonomimize sahip olmayı, dış temaslarda bulunmayı, “ Cumhurbaşkanı, Başbakan-Bakan” olarak kabul görmeyi; soykırımdan kurtulanlarımız, evlerini tamir ettirmek, yeni ev yapmak, seyahat etmek, traktör ve biçerdöver almak için Batı Trakya Türklerinin yaptığı gibi, adanın bağlanacağı Yunanistan  hükümetlerinden izin koparmak için aylarca yalvarıp yakaracaktı.

- Barış Harekatı olmasaydı, bırakın işgal edebiyatı yapmayı, Yunanistan Azınlıklar Dairesi’nde gasp edilen azınlık haklarımızın korunması ve AİHM kararlarının uygulanması için uğraşacaktık...

İŞGAL BÖYLE Mİ OLUR? 

Dolayısı ile, bugün eğer toplu mezarlarda veya Yunan idaresinde değilsek ve kendimizin seçtiği beceriksiz, rüşvetçi, sığ yöneticilerin yarattığı sorunlarla boğuşuyor olsak da, kendi bağımsız devletimizin çatısı altında özgür ve güvenlik içinde yaşıyoruz. Ve bunu, “işgalci” diye saldırılan Anavatana, kahraman ordumuza borçluyuz. 

İşgal ettiği ülkeye sürekli para akıtan, karşılıksız verdiği yardımlarla ülkenin yollarını, hastahanelerini, okullarını, barajlarını, göletlerini, sulama sistemlerini, su şebekelerini, sosyal konutlarını, elektrik santrallerini, stadyumlarını, spor tesislerini, sanayi bölgelerini, hava alanlarını, deniz limanlarını, iletişim sistemlerini yapan, eski eserlerini tamir eden yanıbaşında saldırı hazırlığı yapan düşmana karşı güvenliği sağlayan, denizaltı boruları ile kendi suyunu getiren, bu suyu, sulu tarım için Güzelyurt ve Mesarya'ya taşıyan, denizaltı kablosu ile doğal gazını ve elektriğini de getirecek olan, bütçedeki cari açıkları kapatan, üreticiye, hayvancıya, yatırımcıya sürekli kaynak aktaran, eksikliğimizde maaşları da ödeyen böyle bir “İŞGALCİ” Dünyanın neresinde var? 

İngiltere 82 yıl boyunca işgal ettiği Kıbrıs’a tek kuruş harcamak yerine adayı sömürürken, Türkiye sadece 1974’ den bu yana, refahımız ve kalkınmamız için 30-40 milyar dolarlık yardım ve yatırım yapmıştır. 

Böyle işgalci mi olur? 

İnsan böyle bir durumda " İŞGALCİNİN VE İŞGALİN BÖYLESİNE CAN KURBAN" demez de ne der?

NANKÖR DEĞİL, VEFALI OLUNMALI

Gaflete ve nankörlüğe hiç gerek yoktur...

Vefalı olmak bir erdemdir, vefalı olmalıyız...

Milli mücadele tarihimiz bilinmeli ve bu mücadeleyi canları pahasına verenlere saygılı olunmalıdır. 

Bugün Türk Barış Harekatı’na dil uzatmaya kalkanlar, “Barış Harekatı” dememek için, “Türk işgali, 1974 müdahalesi, 1974 Harekatı, Kıbrıs askeri Harekatı, 1974  olayları vb...” kavramları kullananlar, eğer Türk müdahalesi olmasaydı, toplu mezarlara ve Batı Trakya’da yaşayan Türklerin durumuna bakarak Türk Halkının akıbetinin ne olacağını çok iyi değerlendirmelidirler!

Hiç utanıp sıkılmadan, Anavatan Türkiye’ye ve ordumuza “adadaki geçici misafir, Ayşe tatil bitti, evine dön, işgalci defol ” diye saldıran o bir avuç insanı bir kez daha aklı selime davet ediyorum.

TEHLİKE DEVAM EDİYOR

Tehlike geçmiş değildir…

Hala, bağımsız, egemen devletimiz yok edilmek ve Rum hakimiyeti altında tek egemenliği, tek temsiliyeti ve tek vatandaşlığı olan iki eyaletli birleşik Kıbrıs dayatılmak istenmektedir…

Böyle bir çözümde, bağımsız KKTC Devleti tasfiye edilecektir, ayrı egemenliğimiz olmayacaktır, ayrılma hakkımız yasaklanacaktır, 

4 özgürlükten yararlanan Rum, Yunan ve AB sermayesi, zaman içinde her şeye hakim olacaktır, Türkiyesiz bir AB içinde, garantörlük korunsa bile, fiilen işlemez hale gelecektir, Türk askeri adadan çıkarılacaktır... 

Topraklarımızın beşte biri taviz olarak verilecektir.. Maraş, Güzelyurt ve Mesarya ile Karpaz'daki 4 köy dahil 50’den fazla kent ve köyümüz Rumlara verilecektir, 100 bin Türk 4. Kez göçmen olacaktır. Tüm Rumların geri dönme hakkı olacak, KKTC mülkiyet sistemi çökecektir. Seçme ve seçilme hakkına sahip 100 bin Rum içimize gelecektir…Deniz ve hava sahamız, kara sularımız, sahillerimiz, limanlarımız, eski eserlerimiz, ekonomimiz Rum ağırlıklı merkezi hükümetin kontrolüne girecektir…

En son 2017'deki Crans Montana sürecinde, bu felaketten fazlası kabul edilmişti.

Bu hedeflere ulaşmak için dayatma ve baskılar devam etmektedir…

Bu nedenledir ki, baskıcı dış güçlere, BM, ABD ve AB’a, böylesine bir teslim anlaşmasını asla kabul ETMEYECEĞİMİZİ, “TANINMA OLMADAN, EGEMEN EŞİTLİĞİMİZ VE EŞİT ULUSLARARASI STATÜMÜZ TEYİT EDİLMEDEN, AMBARGOLAR VE İZOLASYONLAR KALKMADAN GÖRÜŞME OLMAYACAĞINI" her fırsatta vurgulamalıyız

En mutlu günümüz olan 20 Temmuz Barış Harekatı'nın 52. yıldönümünü bu düşüncelerle kutluyorum.

Şükran sana Anavatan

Şükran sana Mehmetçik ve kahraman mücahit...

Tüm şehitlerimizi, başta liderimiz Dr. Küçük'ü Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş'ı, Barış Harekatı Başbakanı Bülent Ecevit'i, BB yardımcısı Necmettin Erbakan'ı, dönemin hükümet üyelerini ve komutanlarını rahmetle, minnetle, gazilerimizi şükranla anıyorum



Sabahattin İsmail

KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'ın eski danışmanı,
Başbakanlık eski özel kalem müdürü






 

🎞️ 1974 yılında Kıbrıs 🇹🇷Türkü'ne reva görülen vahşeti anlatan video

 


Alıntı: sosyal medya

📰💐Cemal Paşa "Vatan muhabbeti, Türklüğün muhabbeti senin en büyük ziynetin olsun...''

"Vatan muhabbeti, Türklüğün muhabbeti senin en büyük ziynetin olsun. Vatanını, Türklüğünü her şeyden ziyade sev ve bu ikisi için hiçbir fedakârlıktan kaçınma."

Bu sözlerin sahibi, Osmanlı Devleti'nin son dönemine damga vuran isimlerden biri

Cemal Paşa.

Bir imparatorluğun çöküşüne tanıklık eden, savaş meydanlarında görev alan ve hayatını devletin en çalkantılı yıllarında mücadeleyle geçiren bir asker ve devlet adamı…


1872'de Midilli'de doğdu.

Mekteb-i Harbiye'den mezun oldu.

İttihat ve Terakki'nin önde gelen isimlerinden biri hâline geldi.

Talat Paşa ve Enver Paşa ile birlikte, Osmanlı Devleti'nin son yıllarında tarihin en kritik kararlarına imza atan üç önemli isimden biri oldu.

31 Mart Vakası'nın bastırılmasında görev aldı.

Balkan Savaşları'nda İstanbul Muhafızlığı yaptı.

Birinci Dünya Savaşı'nda Bahriye Nazırı oldu.

Ardından Suriye ve Filistin cephesinde 4. Ordu Komutanlığı yaptı.

İngilizlere karşı düzenlenen Kanal Harekâtları'nı yönetti.


Başarısızlıkları da oldu…

Tartışmalı kararları da…

Ama o, tarihin en zor dönemlerinden birinde sorumluluk alan bir neslin temsilcisiydi.



Savaşın ardından Anadolu'daki Millî Mücadele'ye destek vermeye çalıştı. Türkistan'daki gelişmeleri yakından takip etti.


Fakat onun hikâyesi…

21 Temmuz 1922'de Tiflis'te uğradığı suikastla sona erdi.

Cemal Paşa, Ermeni Devrimci Federasyonu'nun (Taşnak) mensupları Stepan Dzaghigyan ve Bedros Ter Poghosyan tarafından gerçekleştirilen suikastta hayatını kaybetti. Aynı saldırıda yardımcısı Binbaşı Nusret Bey de öldürüldü.


Ve böylece…

Bir imparatorluğun son dönemine tanıklık eden bir paşanın hayatı, Kafkasya'da bir suikastla son buldu.

Ardında ise tartışmalı kararları, savaşları ve mücadeleleriyle büyük bir tarih bıraktı.

Fakat onun oğluna söylediği o sözler, bugün hâlâ hafızalarda:

"Vatanını, Türklüğünü her şeyden ziyade sev…

Ve bu ikisi için hiçbir fedakârlıktan kaçınma."

Belki de Cemal Paşa'nın hayatını anlamak için geriye kalan en güçlü miras budur:

Vatan…

Türklük…

Ve fedakârlık.

Ruhu şad olsun.

Alıntı: Dr. Semih Dikkatli



Türk tarihinin önemli isimlerinden Cemal Paşa, şehadetinin yıl dönümde anılıyor
    
Bundan 104 yıl önce Bolşevik istihbaratının düzenlediği suikast sonucu Ermeni teröristlerce katledilen Ahmed Cemal Paşa, saygı ve rahmetle anılıyor

Haber Giriş Tarihi: 21.07.2024 (2026)
Kaynak: Haber Merkezi

Türk tarihinin önemli isimlerinden Cemal Paşa, şehadetinin yıl dönümde anılıyor
Ahmed Cemal Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde önemli bir asker ve devlet adamı olarak tanınır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin üç liderinden biri olan Cemal Paşa, özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında etkin rol oynamış ve Osmanlı Devleti'nin siyasi ve askeri stratejilerinde belirleyici olmuştur.

ERKEN YAŞAMI VE EĞİTİMİ

Cemal Paşa, 6 Mayıs 1872'de Midilli'de doğdu. Babası, deniz subayı olan Mehmet Necip Bey'dir. Ahmed Cemal, İstanbul'daki Kuleli Askeri Lisesi'nde eğitim gördükten sonra, Harp Okulu'na girdi ve 1895 yılında teğmen olarak mezun oldu. Harp Akademisi'nde aldığı eğitimle de kurmay subay olarak orduda görev yapmaya başladı.

ASKERİ KARİYERİ

Cemal Paşa, 1890’da Kuleli Askeri İdadisi’nden, 1893’te Harbiye Mektebi’nden mezun oldu. 28 Ocak 1895’te kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Cemal Paşa ve eşi Seniha Hanım. Önce genelkurmay 1. şubesinde görev aldı. 1896’da 2. Ordu’ya bağlı Kırklareli istihkâm inşaat şubesine atandı. Ertesi yıl kolağası (önyüzbaşı) oldu. 1898’de Selanik’teki 3. Ordu’ya redif fırkası (tümeni) kurmay başkanı olarak atandı. Selanik’te iken o sırada gizli bir örgüt durumundaki İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne girerek cemiyetin askeri kanadının örgütlenmesiyle görevlendirildi. 1899’da Selanik’te Seniha Hanım’la evlendi. 1905’te binbaşı oldu. Ertesi yıl Rumeli Demiryolları müfettişliğine getirildi. Bu görevi sırasında İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin Rumeli’de örgütlenmesinde etkin rol oynadı; cemiyetin bölük adı verilen yerel birimlerini oluşturdu. 1907’de 3. Ordu kurmay heyetine atandı. Burada Binbaşı Ali Fethi Bey ve Kolağası Mustafa Kemal ile birlikte çalıştı.

İTTİHAT VE TERAKKİ DÖNEMİ

Cemal Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin önde gelen isimlerinden biri olarak siyaset sahnesine çıktı. 1908'den sonra Cemiyet'in lider kadrosunda yer aldı. Ağustos 1911’de Arap aşiretlerinin çıkardığı ayaklanmaları bastırmak üzere Bağdat valiliğine atandı. Mehmed Said Paşa hükûmetinin istifa etmesi üzerine, Temmuz 1912’de bu görevinden ayrılarak İstanbul’a döndü. Bir süre sonra Konya Redif Fırkası komutanı oldu. Ekim 1912’de miralaylığa (albay) yükseldi. Kasım 1912’de tümeniyle Balkan Savaşı’na katıldı. Pınarhisar-Vize’de Bulgarlar'a karşı ağır bir yenilgiye uğrayınca fırkası ile birlikte Çatalca’ya çekildi. Aralık 1912’de İstanbul menzil müfettişi ve ordu idare reisi oldu.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA NELER YAPTI?

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesi üzerine bahriye nazırlığının yanı sıra 2. Ordu komutanı olarak görevlendirildi. Kısa bir süre sonra da Filistin’deki 4. Ordu komutanlığına atandı (Kasım 1914).1915’te Ferikliğe (Korgeneral) yükseldi. Mısır’ı İngilizler'den almak amacıyla düzenlenen Kanal Seferi olarak bilinen çarpışmalarda komuta ettiği Osmanlı güçleri ağır kayıplar verince geri çekilmek zorunda kaldı.

SÜRGÜN YILLARI VE ÖLÜMÜ

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması üzerine 1-2 Kasım 1918 gecesi Enver Paşa ve Talat Paşa ile birlikte bir Alman denizaltısıyla Odessa’ya, oradan da Berlin’e gitti. Tam bu sırada İstanbul’daki sıkıyönetim mahkemesince (Âliye Divan-ı Harb-i Örfi), Osmanlı’da yaşayan Arap unsurlarının isyanına sebep olmak suçundan 13 Ocak 1919 tarihinde gıyabında verilen kararla ordudan atılmasına, 5 Temmuz 1919’daki hükümle idamına karar verildi.

Ardından İngilizlere karşı mücadele eden Afgan ordusunun modernleştirilmesi için Afganistan’a gitti. Bolşevikler'in siyaset değişikliği sonucu Tiflis’e geçti. Burada bir süre Enver Paşa ile bir grup ittihatçının Rusya ve tüm Asya’daki Türkleri antiemperyalist ve turancı amaçlar etrafında birleştirmeye yönelik etkinliklerine katıldı. Anadolu’daki Türk Kurtuluş Savaşı’nın önderleriyle ilişki kurdu.

Türkiye’ye dönme hazırlıkları içindeyken, Ankara Hükûmeti'nin Tiflis Mümessili (Büyükelçisi) Ahmet Muhtar Bey'le mümessillikte akşam yemeği yediği 21 Temmuz 1922 tarihinde Tiflis’te bulunduğu sırada Stepan Dzaghigyan tarafından öldürüldü. Cenazesi Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir tarafından Erzurum’a getirilerek Karskapı Şehitliği’ne defnedildi.

Bu suikastın, Stalin’in emriyle, o sırada Gürcistan Çeka’sının başında olan Lavrenti Beriya tarafından tertiplendiğine dair iddialar vardır.

Alıntı: https://www.qha.com.tr/gundem/turk-tarihinin-onemli-isimlerinden-cemal-pasa-sehadetinin-yil-donumde-aniliyor-491863

📖 Oğuz Kağan'ın Mührü Anadolu da mı?

Oğuz Kağan'ın Mührü Anadolu da mı?

Son günlerde Anadolu'da pek çok önemli kazılar yapılmakta. Bunların bazıları özel olarak bizzat Devlet tarafından yapıldı. Bazıları da hala büyük bir titizlikle devam ediyor. Pek çok önemli husus artık gün yüzüne çıkmaya başlayacak...

Oğuz Kağan yalnızca büyük bir hükümdar değil, aynı zamanda da Gök'ün seçilmiş temsilcisi idi. Sahip olduğu mühür de sıradan bir Devlet mührü değildi. Hükümdarlık, bilgelik ve ilahi yetkiyi simgeleyen kutsal bir semboldü...

Bu mühürün her ne kadar Türkmenistan'ın Mary şehri yakınlarındaki tarihi Margus yerleşkesinde (Gonur-depe) bulunduğu söylense de, asıl kayıp mührü o değildi. Orjinal olan kayıp mühür bizim topraklarımızda... Birçok emare de Türkiye'de olduğunu doğruluyor. 

Kayıp Mühür'ün olma olasılığı muhtemel olan üç yer yapılan araştırmalarda ortaya çıkmaktadır. Birincisi Kadim Türk Yurdu Ahlat, diğeri ise Söğüt ve son olarak bir diğer yer ise İstanbul...

Bu Kadim Mühür'ün önemi çok yakında daha fazla anlaşılacak ve hissedilecek...

Alıntı: Koray Kamacı @koray_kamaci

20260720

📰 Kıbrıs 🇹🇷Türk’tür, 🇹🇷Türk kalacak...

 


VİDEOYA YAPILAN YORUMLARDAN...

**Muhterem Sebahattin Bey,**

Paylaşmış olduğunuz 1974 yılında Kıbrıs Türkü'ne reva görülen vahşeti anlatan videonuz için en kalbi duygularımla teşekkür ederim.

Unutmadık, unutturmadığınız için de ayrıca minnettarız. O mezalim, o toplu mezarlar, o hamile kadınlara, bebeklere yapılanlar birer tarih değil, bizim yaşayan hafızamızdır.

Ve çok şükür ki o vahşeti durduran Türkiye oldu. Mehmetçik oldu. Ana vatanın evlatları kendi canlarını hiçe sayarak geldiler. Şehit verdiler, gazi oldular. Kıbrıs Türkü'nü yok olmaktan kurtardılar. Siz gibi muhterem ve bu şuurda olan insanlar  bunu en iyi bilenlerdir.

Fakat sitemimiz işte tam da buradadır Sebahattin Bey.

Madem bu gerçek bu kadar açık, madem bedel bu kadar ağır ve madem kurtarıcının kim olduğu bu kadar net... O zaman son yıllarda türeyen Türkiye’ye ve Türk halkına  bu öfke, bu kin, bu nankörlük kimlerin eseridir?

Allah aşkına bunlar nereden türediler?

Daha dün varoluş mücadelesi veren bir halkın evlatlarının, bugün kendisini kurtaran anasına, Türk Ordusuna, Türk milletine düşman kesilmesi hangi aklın, hangi vicdanın ürünüdür?

Bu kin kime hizmet ediyor?

Soruyorum: 1974'ten önce Kıbrıs'ta huzur var mıydı da Türkiye bozdu? Ezanlar susturulurken, köyler basılırken, insanlar diri yakılırken neredeydi bu özgürlük havarileri? Türkiye gelmeseydi bugün Kıbrıs Türkü diye bir varlıktan bahsedilebilecek miydi?

Biz sitem ediyoruz çünkü seviyoruz. Çünkü Kıbrıs bizim için sadece bir ada değil, şehit kanıyla vatan olmuş bir topraktır.

Bu yeni neslin zihnini kimler zehirliyor? Hangi okullarda, hangi sosyal medyada, hangi sözde aydınların elinde Türkiye düşmanlığı moda oldu? Bunu sorgulamak zorundayız.

Sizden ricam, o tarihi videoları paylaştığınız gibi, bu nankörlüğün de üzerine gitmenizdir. Çünkü bu sessizlik büyürse, yarın en büyük zararı yine Kıbrıs Türkü görecektir.

Sizi muhabbetle, hürmetle selamlıyorum. Hakkı haykıran sesiniz daim olsun.

**Saygılarımla,**

**SErkurt** 

Sabahattin İsmail @sabahatinismail

Benim hayatım onlarla mücadele ile geçti. Tek cümle ile söyleyecek olursam 

KKTC 'yi genelde sahte milliyetçiler yönetti. Onların göz yumması ve tüm eleştirilerimize karşın gerekli önlemleri almamaları sonucu gençliğin önemli bölümü bu hale geldi.Bu çok derin bir konu.Türkiye'nin de ciddi ihmali ve sorumluluğu var 

Ocean Blue @hightech28

Kaynak dil: İngilizce

1974'te Yunanistan hükümeti destekli aşırı sağcı terörist Nikos Sampson'un darbesinde Kıbrıslı Rumların Türk azınlığa karşı soykırımı. Aklı başında teröristler, Kıbrıs Devlet Başkanı Makarios canını kurtarmak için kaçarken, ABD ve İngiliz vatandaşlarını, ABD'nin Kıbrıs Büyükelçisi dahil öldürdü. Yunanistan hiçbir zaman barış istemedi. 😔

Sabahattin İsmail @sabahatinismail

Bu yeterince doğru değil. Katliamlardan sorumlu olanlar küçük bir gurup değil, Rum-Yunan devletleri sorumludur. Bu bir devlet politikasıdır. Bugün bile askerlerini ve öğrencilerini 

EN İYİ TÜRK ÖLÜ TÜRKTÜR

Sloganı ile yetiştirirler 

📰 Giritli Şevki korunmadı gizlice izlendi

Prof. Dr. Mustafa Balcıoğlu, Odatv'de yayımlanan "100. yılında Giritli Şevki ve İzmir Suikastı" yazısındaki bazı bilgilere itiraz etti.

Balcıoğlu’nun yazısını okumadan önce, itirazlarına konu olan Dr. Ahmet Mehmetefendioğlu imzalı “100. Yılında Giritli Şevki ve İzmir Suikastı” başlıklı yazıyı okumak için:

100. yılında Giritli Şevki ve İzmir Suikastı100. yılında Giritli Şevki ve İzmir Suikastı

Prof. Dr. Mustafa Balcıoğlu'nun yazısı şöyle:

İzmir Suikastı etrafında bugüne değin yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından çok sayıda çalışma yapılmış, romanlara, belgesellere, dizi filmlere de konu olmuştur.

Suikast meselesi şudur: 

1926 yılı mayıs ayı başlarında yurt gezisine çıkan Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa, birçok vilayete uğradıktan sonra 15 Haziran 1926 tarihinde Balıkesir’dedir ve İzmir’e doğru trenle hareket etmek üzeredir. İzmir’e gelmesi beklenen Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa’ya karşı, uzun süredir hazırlıkları sürdürülen bir suikast girişiminde bulunulması planlanmıştır. Suikastçılardan Giritli Şevki, Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa’nın Balıkesir’de bulunduğu sırada İzmir Valiliğine ihbarda bulunur. Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa, 15 Haziran 1926 akşamı trenle İzmir’e doğru hareket ederken, İzmir Polisi de aldığı ihbarı değerlendirerek suikastçıların tamamını yakalamak için takibat başlatmıştır. Nitekim suikastçılardan İzmir’de bulunanlar silahları ve bombalarıyla 16 Haziran 1926 Çarşamba günü, sabahın erken saatlerinde ele geçirilmişlerdir.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Manisa’ya uğradıktan sonra aynı günün yani 16 Haziran 1926 Çarşamba günü akşamında trenle İzmir’e ulaşmıştır. Bundan sonra suikastçılar sorgulanmış ve meselenin çok kapsamlı olduğu anlaşılmıştır. Meseleye Ankara İstiklal Mahkemesi el koymuş, sorgulamalar ve yeni tutuklamalar yapılmış, nihayet 26 Haziran 1926 tarihinde İstiklal Mahkemesi İzmir’de tutukluları yargılamaya başlamıştır. Suikast girişiminin eski İttihat ve Terakki Cemiyetine ve Terakkiperver Fırka'ya mensup kimi isimlerin eseri olduğu ortaya çıkarılmıştır.

Bu bağlamda İstiklal Mahkemesi'nin 13 Temmuz 1926 tarihli kararıyla Reisicumhura suikast meselesinin içinde olanlardan İzmit mebusu Şükrü, Saruhan Mebusu Abidin, Eskişehir Mebusu Arif, Sivas Mebusu Halis Turgut, İstanbul Mebusu İsmail Canbulat, Erzurum Mebusu Rüştü Paşa, sabık (eski) Lazistan Mebusu Ziya Hurşit ve sabık Trabzon Mebusu Hafız Mehmet, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Sarı Efe namıyla maruf Edip, Mülazımlıktan mütekait Çopur Hilmi, Baytar Miralaylığından mütekait Rasim ve gıyaplarında Ankara Vali-i sabıkı (eski valisi) Abdülkadir ve İaşe Nazırı Kara Kemal idam cezasına çarptırılmıştır.

İdamlarının gerekçesi; siyasî bir suikast ile Heyet-i Vekileyi ıskat ve hükûmeti düşürmeye teşebbüs etmektir. Bunların dışında kalanların kimileri beraat bazıları da çeşitli sürelerle hapis cezalarına çarptırılmıştır. İzmir’de Suikast tertibinin çok geniş bir şebekenin eseri olduğunu ortaya çıkaran İstiklal Mahkemesi bu defa yargılamayı Ankara’ya taşımış ve muhakemeler burada yapılmıştır. Ankara’daki yargılamalar başlamadan hemen önce 27 Temmuz 1926’da firari bulunan İttihatçıların İaşe Nazırı ve suikastın en önemli isimlerinden Kara Kemal’in saklandığı eve baskın yapılmış, teslim olmaktan kaçınan Kara Kemal intihar etmiştir. Ankara’daki yargılamalar 2 Ağustos 1926’da başlamış, Ankara İstiklal Mahkemesi 26 Ağustos 1926 tarihinde kararı açıklamıştır. Buna göre birçok sanık beraat etmiş, bazı sanıklar hapis cezaları almışlardır. Doktor Nazım, Cavit ve Nail Bey ile Ardahan mebusu Hilmi hakkında idam cezası verilmiştir. Ankara’daki yargılamalar devam ederken idam hükümlüsü firari Abdülkadir Bey de yakalanmış, yeniden yargılama yapılmış ve idama mahkûm edilmiştir. İzmir Suikastı etrafındaki yargılamalar burada bitmemiştir. Suikast meselesiyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgisi bulunanlar İstiklal Mahkemesi önüne çıkarılmıştır. Bu bağlamdaki duruşmalar 1926 yılı teşrinisani (Kasım) ayı sonlarına kadar devam etmiştir.

İzmir Suikastı ile ilgili olarak meselenin başından sonuna değin gözaltına alınanların sayısı yüz doksan kişiyi aşmaktadır. Suikast meselesi etrafında on dokuz sanığa idam cezası verilmiştir. Bunlardan Kara Kemal intihar etmiş, on sekiz sanık idam olunmuştur. Yine suikast meselesi bağlamında on dokuz sanık suikasttan haberdar olmak, gizli cemiyetle irtibatlı bulunmak ve yataklık suçlarından sürgün ve hapis cezalarına çarptırılmıştır. Birçok sanık da beraat etmiştir.

Bugün de Türk siyasal tarihinin en çok tartışılan olaylarından birisi İzmir Suikastı'dır. İşte bu suikast bağlamında, 15 Haziran 2026 tarihinde Odatv’de Dr. Ahmet Mehmetefendioğlu tarafından kaleme alınan ve muhbir Giritli Şevki’nin etrafında örülen bir makale kaleme alınmıştır. Bu makalede anlatılan şu hususlar tarihi gerçekliklerle uyuşmamaktadır.

1- Makalenin başlangıcında şöyle bir ifade var: 

..İzmir Suikastı davası, cumhuriyet dönemi Türk siyasal hayatının en önemli davalarından biridir. Haziran ayı içinde başlayan yargılamalar, aynı yılın temmuz ayı içerisinde sonuçlanmış ve dosya kapanmıştır.

Yukarıdaki ifadeler tarihi realiteye uymuyor. İzmir Suikastı davası 26 Haziran 1926 tarihinde İzmir’de mahkeme salonu haline getirilen Elhamra (Milli Kütüphane) Sinemasında başlamış, 13 Temmuz 1926 tarihinde mahkeme karar vermiş ve sanıklar çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Bir kısım sanığın dosyası da Ankara’da görülmek üzere ayrılmıştır. Cavit Bey, Ardahan eski mebusu Hilmi Bey ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Ergani mebusu İhsan Bey, Kara Vasıf, Hüseyin Avni Bey ve Çolak Selahattin bunlar arasındadır. Ankara’daki yargılama 2 Ağustos 1926 tarihinde başlamış, 26 Ağustos 1926 tarihinde sanıklar hakkındaki hükümler açıklanmıştır. Fakat suikast etrafındaki davalar sona ermemiştir. Suikast meselesiyle doğrudan ya da dolaylı ilgisi olanların yargılamaları 7 Teşrinisani (Kasım) 1926 tarihine kadar devam etmiştir.

2-Kimdir Bu Giritli Şevki başlığı altında şu ifadeye tesadüf ediyoruz: 

...1925 yılında doğan Mehmet’e ileride Erdoğdu ismini veren Gazi Mustafa Kemal, aileye Ataca soyadını verecektir. 

Bu cümleden anlaşılan şudur: Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa, suikast meselesinden önce hiç tanımadığı-bilmediği Giritli Şevki ile hadiseden sonra yakın bir münasebet kurmuş, bu ilişkinin bir neticesi olarak çocuğuna isim vermiş, aileye soyadı seçmiştir. Atatürk’ün Soyadı Kanunu bağlamında yakın çevresine hem Türkçe soyadlarını teşvik hem de onları onurlandırmak amacıyla soyadı verdiği bilinir. Tevfik Rüştü’ye “Aras”, Fahrettin Paşa’ya “Altay”, Başvekil İsmet Paşa’ya “İnönü”, Celal Bey’e “Bayar” soyadları Atatürk tarafından verilmiştir. Verilen bu soyadlarının hem belgesi hem de bir hikayesi vardır. Makaleden anlaşılıyor ki Giritli Şevki; Atatürk’ün nazarında İsmet İnönü, Tevfik Rüştü Aras, Celal Bayar sırasına girmiş oluyor. Yukarıda Atatürk’ün soyadı verdiği isimlerin hepsinin bir hikayesinin, aziz bir hatıra olarak sakladıkları bir belgesinin bulunduğunu söyledik. Peki. Giritli Şevki’nin çocuğuna isim verilmesi ve aileye soyadı seçilmesine dair herhangi bir belge var mıdır? Yazar bu makul soruyu sormuyor ve cevabını aramıyor. Fakat sonraki sayfalarda şöyle söylüyor: Ailesinin verdiği bilgilere göre Giritli Şevki’nin Atatürk’le olan ilişkisi suikast olayının hemen ardından başlamış ve 1938’e kadar saygı ve sadakatle devam etmiştir. Ataca soyadı bizzat Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından Giritli Şevki’ye verilmiştir. Bu cümleden ortaya çıkan şudur: Yukarıdaki iddiaların belgesi yoktur ve ikinci nesilden birisinden yani torundan işittiği rivayetlerle fakat diğer tanıklıklar, bağımsız kaynaklar ve belgelerle desteklenmeyen bir tarih anlatısı yapılmaktadır. Burada bir noktaya işaret etmekte yarar var. Suikastın ortaya çıktığı sıralarda 17 Haziran 1926 tarihinde, Ankara’da bulunan Başvekil İsmet Paşa, İzmir’deki Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa’ya şu telgrafı gönderiyor: ... Büyük bir kaza atlatmış olduğumuza ve millet ve memleketin en büyük felaketinden korunmuş kaldığına şüphe yoktur. Ancak bu kadar mühim bir tertipten yalnız bir gün evvel ve o da dahilinden ihbar ile haberdar oluşumuz hayret verici ve dikkat çekicidir. Başvekil İsmet Paşa’nın telgrafından ortaya çıkan şudur: Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa’ya karşı büyük bir tertip düzenlenmiştir. Bu tertip içeriden ihbar ile ortaya çıkarılmıştır. Şu hâlde; Giritli Şevki, suikast çetesinin içindeki adamdır. İzmir Suikastı'na varan süreçte, Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşlarından Rauf (Orbay), Kazım Karabekir Paşa ve Ali Fuat Paşa’nın bu meseleden haberdar oldukları ve fakat yetkililere haber vermedikleri yargılamalar sırasında ortaya çıkmıştır. Mustafa Kemal Paşa, bu meseleden sonra Rauf ve Karabekir Paşalarla görüşmemiştir. Suikast meselesinin üzerinden bir hayli zaman geçtikten sonra Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa ile hem babası İsmail Fazıl Paşa’ya duyduğu minnet hem de eski bir arkadaşlık hatırasının bağıyla yeniden görüşmeye başlamıştır. Buna göre; Mustafa Kemal Paşa’nın suikast şebekesinden olan birisi ile yazarın ifadesiyle saygı ve sadakatle ilişki kurmasının imkânı var mıdır?

3- Kimdir Bu Giritli Şevki başlığı altında başka bir cümlede de şöyle söyleniyor: Ege sahillerinde ve adalar çevresinde sürdürdüğü ticari faaliyetleri sayesinde oldukça geniş bir çevre edinen, bu bölgede demir atmadığı koy, ayak basmadığı iskele kalmadığı söylenen Şevki Bey’in bu bilgisini ve deneyimini haber alma ve diğer emniyet hizmetlerinde kullanmış olması ihtimal dahilindedir. Bu cümleye bakarak şunu söyleyebiliriz: Giritli Şevki, motoruyla Adalar Denizinde ticari faaliyetler yapıyor. Birçok limana girip-çıkan Giritli Şevki, emniyet birimleri ile de beraber çalışmış olabilir. Yazar, emniyet birimleri ile müşterek çalışmış olabilir diyor fakat bu iddiasını destekleyecek hiçbir somut veri sunmuyor. Bu sonuca nasıl vardığını ikna edici kanıtlarla da ortaya koymuyor. Faraziye kurmaya çalışıyor. Giritli Şevki Adalar Denizinde hangi ticari işle meşguldü? Yazar, Giritli Şevki’nin ailesini kastederek işlerinin Girit’te iken süngercilik-balıkçılık-nakliyat olduğunu söylüyor. Peki. Giritli Şevki suikast meselesinden önce hangi ticari işi yapıyordu? Bu hususta İstiklal Mahkemesi belgeleri bizi aydınlatıyor. Giritli Şevki’yi çok iyi tanıyan Sarı Edip Efe 21 Haziran 1926 tarihinde alınan ifadesinde şunları söylemiş: ...bir motor temini cihetine gittim. Motor sahibi öteden beri kaçakçılıkla meşgul olan Giritli Şevki’nin motorunu ele almaya teşebbüs ettim. 18 Haziran 1926 tarihinde ifadesi alınan suikastçılardan Laz İsmail: ... Ben, Şevki Kaptanı bir sene evvel İstanbul’da görmüş ve Kerim Kaptan vasıtasıyla tanışmıştım. Hatta Şevki Kaptan İzmir’e beraber gelip kaçakçılık yapmaklığımızı teklif etmişti. 19 Haziran 1926 tarihli Çopur Hilmi’nin ifadesinden: ... Ziya Bey’den bu ciheti sorduğumda Şevki Bey’in sigara kağıtları kaçakçılığı ve konserve... ...işleriyle meşgul olduğunu işittiğini... Şu ifadelerden de anlaşılıyor ki; Giritli Şevki Adalar Denizinde faaliyettedir ve ticareti daha çok kaçakçılıktır.

4- Bozdağ İsmindeki Tekne ile Sakız Adasına Kaçacaklardı başlığı altında Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa’ya suikast için seçilen yer anlatılırken şu ifadeye tesadüf ediyoruz: ... bu yolun köşesinde yer alan bir tuhafiyeci dükkânının sahibi olan Nuri adlı şahsın Çopur Hilmi’nin akrabası olması dolayısıyla olay günü Hilmi diğer tetikçilerden Laz İsmail ve Gürcü Yusuf’u dükkânın içerisinde saklayabileceklerini düşünmüştü. Bu cümlede suikastçıların saklanacakları dükkânın Çopur Hilmi’nin akrabası olan Nuri olduğu söyleniyor. Bu bilgi doğru değildir. Mülazımıevvel (Üsteğmen) emeklisi olan Çopur Hilmi aslen İstanbul-Fatih-Çarşamba-Draman Mahallesindendir. Suikast meselesi sırasında Sarı Efe Edip’in Değirmendere’de kiracısı olduğu çiftliğin kahyasıdır. Bekardır. Erkek kardeşi bugünlerde İzmir’de Karşıyaka semtinde oturan Union Sigorta müfettişlerinden İsmail Canip Bey’dir. Hilmi, Canip Bey’in evinde yakalanmıştır. Çopur Hilmi, tuhafiyeci dükkanının sahibi Nuri ile akraba değil ahbaptır. Mehmet Nuri, Tirelidir. Nuri, olayla ilgisi olduğu düşünülerek tutuklanmış kısa süre sonra salıverilmiştir.

5- Giritli Şevki Suikastı İhbar Ediyor başlığı altındaki ifadeler şudur: 14 Haziran akşamı Karşıyaka’da İdris’in bahçesinde yapılan toplantıda alınan kararlara rağmen Giritli Şevki Bey, vicdani bir rahatsızlık içerisindedir... ...ve şayet boşboğazlık edecek olursa bunu hayatıyla ödeyeceği tehdidinin gerçekliğini düşünmektedir. Burada söylenenlerin tarihi gerçeklik ile ilgisi yoktur. Halbuki Giritli Şevki, Mustafa Kemal Paşa’ya suikast yapılacağını ve bu iş için İstanbul’dan suikastçıların geldiğini ilk defa bu toplantıda öğrenmemiştir. Bu toplantıdan bir gün önce yani 13 Haziran 1926 Pazar günü gecesi Edip’le yaptığı görüşmede suikast etrafında pek çok bilgiye sahip olmuştur. Edip, Şevki’ye Ziya Hurşit ve arkadaşlarının Mustafa Kemal Paşa’ya suikast için geldiğini anlatmıştır. Suikast yeri için Çeşme yolunu düşündüğünü ve suikastçıları deniz yoluyla suikast yapılacak yere Şevki’nin sevk etmesini ve suikastın ardından firarlarını sağlamasını istemiştir. Bunun için motorunun gerekli olduğunu söylemiş, Şevki de motor Sakız’da rehindir demiştir. Edip; rehinden kurtaracak parayı temin edersem gelir mi diye sormuş. Şevki de olumlu cevap vermiştir. Şevki, Edip’le yaptıkları planlamayı daha sonra yaptığı gibi basit bir ihbar mektubuyla İzmir emniyetine vermeyi düşünmemiştir. Çeşme yolunda yapılacak suikast planı gerilla harbi uzmanı Sarı Edip Efe’nin planlamasıdır ve çok zekice düşünülmüştür. Bu plana göre Giritli Şevki motoruyla deniz yolundan suikast timini Reisicumhurun geçeceği kara yoluna bırakacaktır. Suikastın ardından motoruyla kolaylıkla istedikleri bölgeye kaçıracaktır. Şevki, hiç tereddüt etmeden bu suikast planlamasında rol almayı kabul etmiştir. Bu defa bir gün sonra Giritli Şevki 14 Haziran 1926 gecesi İdris’in bahçesinde Ziya Hurşit-Çopur Hilmi ve Sarı Efe Edip’le bir araya gelmiştir. Toplantıda suikastta kullanılmak için bomba kullanılması gerekli görülmüştür. Bu bombaları Şevki temin etmiştir. Sarı Efe Edip’in boşboğazlık ederse hayatı ile ödeyeceğine dair tehdidine gelince; İzmir Suikastı etrafındaki hiçbir ciddi çalışmada böyle bir tehditten söz edilmez. Fakat söz konusu toplantıda Sarı Efe Edip’in Şevki ile ilgili söylediği şudur: ...bir, iki rakı içtikten sonra Ziya Hurşit Bey’e hitaben; Şevki bizimdir, yanında açılabilirsiniz.

6- Giritli Şevki Mahkeme Huzurunda başlığının altındaki ifadeler şöyledir: ... İzmir yargılamaları, 13 Temmuz 1926 Salı günü İstiklal Mahkemesi Heyeti’nin kararını açıklamasıyla sona ermiştir. ... Haklarında idam kararı verilenlerin infazları, 14-15 Temmuz gece yarısında suikast eylemini gerçekleştirmek istedikleri Kemeraltı’nda gerçekleştirilmiştir. Yukarıdaki cümlede infazların yapıldığı tarihin 14-15 Temmuz olduğu söyleniyor. Bu bilgi doğru değildir. Doğrusu şöyle olacaktır: İstiklal Mahkemesi üyesi Rize mebusu Ali Bey ve İzmir Müddeiumumisi (Savcısı) Hasan Bey, 13 Temmuz 1926 Salı günü gecesi saat 24’e doğru hapishaneye gelmişler. Mahkumlar birer birer hapishane müdürünün odasına çağırtılmış ve haklarında verilen karar tebliğ edilmiş, bir diyecekleri olup olmadığı sorulmuştur. Mahkumlar daha hapishanede iken İzmir polisi gerekli tedbirleri almış, Kordondan hükmet konağına çıkan yol, Göztepe Tramvay İstasyonunun son durağından itibaren saat kulesine kadar olan cadde kapatılmıştır. Gece saat 24’ten sonra on üç sehpa, İğdeli Kahve Sokağından itibaren dikilmeye başlamış ve saat 01 sıralarında her türlü hazırlık tamamlanmıştır. Bu sıralarda, hapishanede bulunan idam mahkumlarına Kemeraltı Camii İmamı Hafız Emin Efendi tarafından dinî telkin yapılmış ve beyaz gömlekler giydirilmiştir. Mahkumları iki otomobil dönüşümlü olarak siyasetgâha (idam alanına) taşımışlardır. Hükmün infazına İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali Bey’le Hukuk Müşaviri Nail Bey nezaret etmişlerdir. Şu hâlde; infazların gerçekleştirildiği tarih 13 Temmuz 1926 Salı gününü 14 Temmuz 1926 Çarşamba gününe bağlayan gece yarısından sonradır. Her türlü hazırlık gece yarısından sonra 01 sıralarında bittiğine göre idamlar 14 Temmuz 1926 tarihine tesadüf etmektedir.

7- Suikast Girişiminden sonra Değişen Hayatı başlığı altında Giritli Şevki hakkında şu bilgi verilmiş: Yargılama sonucunda beraat etmesine ve mükafatlandırılmasına karşın... Giritli Şevki’nin mükafatlandırıldığı doğrudur. Fakat yargılama sonucunda beraat ettiği yanlıştır. Mahkeme kararında Giritli Şevki’nin beraat ettiğine dair bir kayıt yoktur. Çünkü mahkemeye sanık değil tanık sıfatıyla çıkmıştır.

8- Suikast Girişiminden sonra Değişen Hayatı başlığı altında verilen başka bir bilgi de şudur: ... kimi sanık yakınlarının, intikam yemini ederek Şevki Bey’in peşine düştükleri için Şevki Bey ve ailesi bir dönem Çeşme’de sonrasında Bodrum’da zorunlu ikamete tabi tutulmuşlardır. Devletin yakın koruması altında geçen bu yıllarda, Bodrum’daki hapishanenin boşaltıldığı ve ailenin burada koruma altında tutulduğu bilinmektedir. Buna göre; suikastı ihbar ettiği ve İstiklal Mahkemesinde yargılanmalarına sebep olduğu için bazı sanıkların yakınları Giritli Şevki’yi öldürmek için harekete geçmişler. Bunların intikamından korunmak için Çeşme ve Bodrum’da devletin kararıyla zorunlu ikamete tabi tutulmuşlar. Şevki, bu süreçte devletin koruması altındaymış. Yazar yapılan zorunlu ikamet-koruma vesair hususlarda hiçbir kaynak, belge, ciddi tanıklık göstermiyor. Sadece bilinmektedir demekle yetiniyor.

Yazar, makalesinin birçok yerinde yukarıda olduğu gibi Giritli Şevki’nin ihbar meselesinden sonra devletin koruması altına girdiğini sıkça söylüyor. Halbuki aşağıda göstereceğimiz şu belge bu iddianın tamamen çürük olduğunu ortaya koymaktadır.

GİRİTLİ ŞEVKİ DEVLETİN KORUMASI ALTINDA DEĞİL, DEVLETİN TAKİBİ ALTINDADIR

Atatürk’ün vefatından kısa bir süre sonra yapılan hükûmetin gizli yazışmalarında da Giritli Şevki’nin ismine tesadüf ediliyor. Bu yazışmalardan ortaya çıktığına göre Giritli Şevki, hükûmet tarafından en tehlikeli şüphelilerden birisi olarak tespit edilmiştir. Mesele şudur: İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra kurulan yeni hükûmet, geçmiş dönemde muhalif olarak belirlenip takip ve gözetlenen kişilerin üzerinden bu işlemlerin kaldırılması için karar almıştır. Bu bağlamda Dahiliye Vekaleti ile İstanbul Valiliği arasında yazışmalar olmuştur. İstanbul Valisi Lütfi Kırdar, 6 Ocak 1939 tarihinde Dahiliye Vekili Refik Saydam’a şu yazıyı göndermiştir:

Öteden beri durum ve temasları müstemirren (sürekli olarak) takip edilen zevattan Mütekait General Kazım Karabekir, Eski Başvekil Rauf, eski Erzurum mebusu Hüseyin Avni, Mütekait General Saylav Refet, Mütekait General Ali İhsan ve buna mümasil zevatın takiplerinden derhal vazgeçilmesi 24-11-38 gün ve Em. U. Md. Ş.1. 60250 sayılı şifre ile emir buyurulması üzerine takibat derhal durdurulmuş ve vaziyet de 25-11-938 gün ve Emniyet 26641 sayılı şifre ile Vekalete arz edilmişti. Şifrede bulunan buna mümasil kelimesine istinaden eski General Cafer Tayyar, Miralay Mütekaidi Çolak Selahattin, eski Beyrut Valisi Azmi, eski İzmir Valisi Rahmi, İstanbul eski saylavı Yenibahçeli Şükrü, Avukat Haydar Rıfat, eski İzmir Suikastıyla alakadar Giritli Şevki, eski Yarın Gazetesi sahibi Arif Oruç, Miralay mütekaidi Atıf Ateş gibi şahıslar üzerindeki takibat da kaldırılmışsa da bu zevatla beraber daha kimlerin bu tabirin şümulü dahiline gireceğinde tereddüt hasıl olmuştur. Keyfiyetin isim tasrihi suretiyle bildirilmesine müsaade buyurulmasını arz ederim.

Bu belgeye göre Giritli Şevki, uzun süreden beri takip edilmekte ve gözetim altında tutulmaktadır. İstanbul Valisi, bu takibatın yeni dönemde de devam edip etmeyeceğini soruyor.

Dahiliye Vekili Doktor Refik Saydam, 19 Ocak 1939’da İstanbul Valisine şu cevap yazısını göndermiştir:

1-Buna mümasil kelimesine karşılık olarak tespit olunan isimler haricinde 24-11-938 tarih ve 60250 sayılı tebliğ şümulüne girecek kimse yoktur.

2-Tahriratta isimleri geçenlerden mebus olanlar hakkındaki takayyüdat İstanbul’dan diğer vilayetler mıntıkalarına seyahat etmiş olsalar dahi tamamen merfudur.

3-Mebus olmayanlardan Giritli Şevki, Arif, Miralay Atıf Ateş haklarında çok gizli tarassut ve tecessüse İstanbul’da dahi devam olunacaktır.

Bu belgelerden anlaşılan şudur: Hükûmet; ilk mecliste İkinci Grup liderlerinden Hüseyin Avni başta olmak üzere bir kısım muhalif isim tespit etmiştir. Bunları sürekli olarak takip ettirmekte ve gözetim altında tutmaktadır. Hükûmete muhalif ve takibi zorunlu olarak belirlenen bu isimler içerisinde Giritli Şevki, eski İzmir Suikastı'yla alakadar Giritli Şevki kaydı ile bulunmaktadır. Şevki’nin bu isimlerle aynı bağlamda listelenmesi hükûmet yetkililerinin onunla ilgili kanaatlerini de gösteriyor. Bu görüşün birçok şeyin değiştiği İnönü döneminde de değişmediği anlaşılıyor. Halbuki bu dönemde Karabekir, Hüseyin Avni, Çolak Selahattin vesairenin takip ve gözetimi kaldırılıyor veya gevşetiliyor. Fakat Giritli Şevki’nin çok gizli şekilde takip ve gözetiminin devam etmesi isteniyor.

Sonuç: 

Tarihsel sorunları ele alırken rivayetlerden, anlatılardan daha çok asıl kaynaklara başvurulmalıdır.

Prof. Dr. Mustafa Balcıoğlu

Alıntı/Kaynak: https://www.odatv.com/guncel/prof-dr-mustafa-balcioglu-yazdi-giritli-sevki-korunmadi-gizlice-izlendi-120155262

20260719

🇹🇷Türklerin Dünya Kupası'nda Şampiyon olan 🇪🇸İspanya'yı desteklemesi...













 

📰 16 Temmuz 1969... Vecihi Hürkuş'un ölüm yıldönümü...

16 Temmuz 1969... 

Vecihi Hürkuş'un ölüm yıldönümü...

Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden Vecihi Bey, Türkiye'nin ilk uçak tasarımcısı ve üreticisidir, Türkiye'nin ilk yerli uçağını üretmiştir.

Vecihi Hürkuş kimdir?

Birinci Dünya Savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü’nde Ruslara karşı harekata katılan Vecihi Bey, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını indirmiştir. Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecidir.

Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir (Gaziemir – Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgal eden kişi olur.

Vecihi Bey’e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Ayrıca TBMM tarafından üç kez Takdirname verilmiştir. Üç takdirname verilen tek kişidir.

1923’te ganimet olarak Yunanlılardan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eder. 28 Ocak 1925‘de “VECİHİ K-VI“adını verdiği uçağını uçurur.

1932‘de Vecihi Sivil Tayyare Mektebi isimli ilk Türk Sivil Havacılık Okulu’nu açmıştır. Okulda ilk Türk kadın pilotumuz Bedriye Gökmen ile birlikte 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kalamış-Kadıköy’de ilk sivil uçağımız VECİHİ XIV, ilk eğitim ve spor uçağımız VECİHİ XV, 160 beygirlik Mercedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X üretilmiştir.

1954 yılında ilk sivil havayolu şirketimiz Hürkuş Havayolları‘nı kurmuştur...

📰🇭🇺Macar öğretmen ve fotoğrafçı Zsigmond Fejes'in 1914'te Anadolu'da çektiği yüzlerce fotoğraf gün yüzüne çıkarıldı

Macar öğretmen ve fotoğrafçı Zsigmond Fejes'in 1914'te Anadolu'da çektiği yüzlerce fotoğraf gün yüzüne çıkarıldı ve Anadolu Ajansi arşivine kazandırıldı








Macar fotoğrafçının Anadolu'da çektiği 111 yıllık tarihi kareler AA'nın görsel arşivine kazandırıldı

Macar öğretmen ve fotoğrafçı Zsigmond Fejes'in Birinci Dünya Savaşı öncesi 1914'te Anadolu'da çektiği yüzlerce fotoğraf, iş insanı ve araştırmacı Abdurrahman Tufan Kaya'nın çabasıyla gün yüzüne çıkarıldı ve Anadolu Ajansının arşivine kazandırıldı.
Fatih Hepokur











20 Mayıs 2025




Macar fotoğrafçının Anadolu'da çektiği 111 yıllık tarihi kareler AA'nın görsel arşivine kazandırıldı

Antalya

Antalya'da yaşayan Kaya, Macaristan Ulusal Arşivleri'ndeki memleketi Karaman'ın Ermenek ilçesinin Sarıvadi köyünde çekilmiş bir kareyi incelerken, büyük dedesinin de fotoğrafta yer aldığını fark etti.

Kaya, tesadüfen karşılaştığı bu fotoğraf sayesinde arşivde kapsamlı araştırma yapmaya başladı. Arşivde Anadolu'ya ilişkin yüzlerce kareye ulaşan Kaya, fotoğrafların bugünkü karşılıklarını araştırarak, şehirlerin, yapıların ve tren istasyonlarının günümüzdeki durumunu belgeledi. Hazırladığı tarihsel arka plan çalışmasını ve görselleri AA Görsel Arşiv Müdürlüğüne sunan Kaya, bu değerli materyallerin kurumsal hafızaya kazandırılmasını sağladı.

Tufan Kaya, AA muhabirine, Zsigmond Fejes'in, Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun Osmanlı ile ticari ilişkilerin güçlendirilmesi amacıyla 1914'te biri Türk iki arkadaşıyla Budapeşte'den Berlin-Bağdat Demiryolu hattını kullanarak önce İstanbul'a ardından at ve eşeklerle Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaptıkları zorlu yolculukları fotoğrafladığını söyledi.

Tarihi kareleri, kuzeninin Macaristan Ulusal Arşivleri'ndeki köylerinin fotoğrafının linkini kendisine iletmesiyle fark ettiğini belirten Kaya, "Fotoğraflardan o dönemden bu döneme değişimi anlıyoruz, görüyoruz. Bu fotoğrafları çok kıymetli buluyorum. Ama benim asıl ilgimi çeken dedemin dedesinin fotoğrafına ulaşmam oldu." dedi.

Büyük dedesinin fotoğrafını bulmasının, görseller üzerine derinlemesine araştırma yapma fırsatı sunduğunu dile getiren Kaya, 19 yerleşim yerini kapsayan bu arşivde, 372 kareye ulaştığını kaydetti.

"Dedemin dedesinin fotoğrafını bulmak beni çok heyecanlandırdı"

Kaya, yaptığı araştırmaya göre, Fejes ve arkadaşlarının İstanbul'dan Konya'ya trenle gittiklerini, o sırada Birinci Dünya Savaşı başlamasıyla o dönemde at arabası ve araçların Osmanlı ordusunun emrine verilmesiyle yolculuklarını at ve eşek sırtında katırlarla yaptıklarını ifade etti.

Fejes ve beraberindekilerin Adana, Mersin ve Silifke bölgesine gittiklerini oradan da Karaman Ermenek'e geçtiklerini aktaran Kaya, şöyle devam etti:

"Ermenek'te bizim Sarıvadi köyüne uğruyorlar. Köyün ileri gelenlerinden medresede müderrislik yapan büyük dedem Nuri Efendi tarafından ağırlanıyorlar. Orada onların fotoğrafını çekiyor. Benim ilgim burada başladı bir aile hikayesi olarak. Çok ilginçti, farklı bir duyguydu. Macaristan arşivinde fotoğraflarda dedemin dedesinin fotoğrafını bulmak beni çok heyecanlandırdı. Üzerlerinde memur kıyafetleri vardı. Ailenizle ilgili bu türden fotoğraflar bulmak çok zordur. Paşa sülalesi değilseniz böyle bir şey neredeyse imkansızdır. Bunun üzerine araştırmaya yoğunlaştım. Araştırdıkça daha ilginç şeyler bulmaya başladım."

Kaya, Macar fotoğrafçının daha sonra ziyaret ettiği Alanya'dan deniz yoluyla Antalya ve İzmir'e gittiğini dile getirdi.

Anadolu'nun 1914'teki yüzü AA'nın görsel hafızasına eklendi

Zsigmond Fejes'in titiz notları sayesinde her bir fotoğrafın hem tarihi hem de belgesel değer taşıdığına dikkati çeken Kaya, kentlerin o dönemki dokusunu anlatması açısından önemli bir vesika olduğunun altını çizdi.

Yaptığı araştırmada Macar fotoğrafçının Anadolu'da çektiği tüm fotoğrafların altındaki notlardan yola çıkarak tarihsel metinlerini oluşturduğunu belirten Kaya, şunları söyledi:

"Berlin-Bağdat Demiryolu ile ilgili fotoğrafları gördüm. O zaman Demiryolu Toroslar'dan Pozantı'ya kadar ulaşıyor. Osmanlı'nın o zamanki demiryolu yatırımlarını görüyoruz. Bu gezide Alanya'nın eski konaklarını, Antalya'nın Kaleiçi bölgesini, yine büyük meşhur İzmir yangınından önceki fotoları görebiliyoruz. İstanbul'un tarihi yarım adasını, bugün artık var olmayan birçok binayı görebiliyoruz. Dünya tarihinin kritik bir döneminde çok kritik bir coğrafyada fotoğraf çekiyorlar, anılarını yazıyorlar. AA Görsel Arşiv Haber Müdürlüğüne çok teşekkür ediyorum. Çalışmamla ilgili bana ulaştılar, irtibat kurduk. Fejes'in fotoğraflarıyla ilgili yaptığım fotoğraf bilgi ve lokasyonları yaptığımız sözleşme ile telif karşılığında ajansa teslim ettim. Bir asır önce çekilen fotoğrafları tarihsel metinleriyle AA'nın görsel arşivine kazandırdık."

Abdurrahman Tufan Kaya, Osmanlı'nın en önemli ulaşım projelerinden biri olan Hicaz Demiryolu üzerine çalışmalarını sürdürdüğünü, fotoğraflarla desteklediği bu araştırmayı da AA'nın görsel arşivine kazandırmayı hedeflediğini sözlerine ekledi.