20260606

📖 Göçmen ile muhacir arasındaki fark nedir ?

Göçmen ile muhacir arasındaki fark nedir ?

Göçmen ile Muhacir Arasındaki Fark Nedir? Antropolojik Bir Perspektif

Giriş: Kültürlerin Derinliklerine Yolculuk

Birçok kültür, geçmişin derinliklerinden günümüze uzanan bir yolculukla şekillenmiştir. Her kültür, yaşadıkları topraklardan, yaşam biçimlerinden, ritüellerinden ve sembollerinden beslenir. Ancak, bazen bir kültür, başka topraklara göç eder, bu da hem o kültürün hem de gittiği toplumun kimliğini etkiler. Göçmen ile muhacir arasındaki fark, sadece kelimelere indirgenemeyecek kadar derin bir anlam taşır. Her iki terim de bir yerden başka bir yere hareket etmeyi ifade eder, ancak bu hareketin anlamı, kökeni ve toplumsal bağlamı farklıdır.

Peki, göçmen ile muhacir arasındaki farkı anlamak, sadece dilsel bir inceleme mi olmalı? Yoksa bu kavramları antropolojik bir bakış açısıyla değerlendirerek, onların kültürel, ekonomik ve sosyal bağlamlarda nasıl şekillendiğini anlamalı mıyız? Gelin, kültürlerin çeşitliliğine bir yolculuk yaparak bu soruyu birlikte keşfedelim.

Göçmen ve Muhacir: Temel Tanımlar

İlk bakışta, “göçmen” ve “muhacir” terimleri benzer gibi görünse de, bu iki kavram arasında önemli farklar bulunmaktadır. Göçmen, genellikle daha geniş bir kavramdır ve bir yerden başka bir yere yerleşen, farklı kültürlerde yaşam kuran kişiyi tanımlar. Göçmenler, ekonomik, siyasi, sosyal veya diğer sebeplerle yer değiştirirler ve çoğu zaman bu yer değiştirme, geçici bir süreç olabilir.

Öte yandan, muhacir terimi, özellikle daha yoğun bir tarihsel ve kültürel bağlamı olan bir kavramdır. “Muhacir” terimi, genellikle belirli bir inanç veya kültür için yapılan bir göçü ifade eder. Tarihte, İslam’ın ilk yıllarındaki Hicret bu anlamda çok önemli bir örnektir. Muhacir, sadece fiziksel olarak bir yerden başka bir yere gitmekle kalmaz, aynı zamanda bir kültürün, kimliğin, bir inancın savunucusu olarak yeni topraklarda varlık gösterir.

Bu temel tanımlardan sonra, göçmenlik ve muhacirlik kavramlarının birbirinden nasıl farklılaştığını daha derin bir kültürel analizle inceleyelim.

Kültürel Görelilik: Göçmen ve Muhacir Tanımları

Bir toplumun göçmen ve muhacir tanımları, kültürel ve sosyal bağlama göre değişir. Kültürel görelilik, bir toplumun normlarını ve değerlerini, o toplumun kültüründen bağımsız olarak değerlendiremeyeceğimizi savunur. Bu bağlamda, bir toplum, göçmen ve muhacir kavramlarını kendi değer yargılarına, tarihsel deneyimlerine ve kültürel geçmişine göre şekillendirir.

Göçmen Tanımının Kültürel Yansıması

Çoğu zaman, göçmenlik, ekonomik fırsatlar veya daha iyi yaşam koşulları arayışında olan bireyleri tanımlar. Bu, genellikle büyük kentlere ya da gelişmiş ülkelere yapılan göç hareketleridir. Kültürel görelilik, burada yerel halkın göçmenleri nasıl algıladığını da önemli kılar. Birçok toplum, göçmenleri sadece bir dışsal unsur olarak kabul edebilir ve onların kültürlerini, geleneklerini, hatta dilini dışlayabilir. Ancak göçmenler de aynı şekilde, geldikleri toplumda kimliklerini ve geleneklerini sürdürmeye çalışırlar.

Muhacir Tanımının Kültürel Yansıması

Öte yandan, muhacir kavramı çoğu zaman dini veya ideolojik bir temele dayanır. Bu, özellikle zorunlu göçlerin veya inançsal göçlerin olduğu toplumlarda belirginleşir. Türkiye’deki Türk muhacirleri, özellikle Yunanistan’dan gelen muhacirler ve Kırım Tatarları gibi gruplar, göçün sadece bir yer değiştirme değil, bir kimlik ve kültürün devam ettirilmesi anlamına geldiği topluluklardır. Muhacir, kendi kültürel ve dini değerlerini, yeni topraklarda korumak ve bu değerler üzerinden bir kimlik oluşturmak için gelir.

Bir örnek olarak, Hicret olgusunu ele alabiliriz. İslamiyet’in ilk yıllarındaki Hicret, sadece bir coğrafi göç değil, dini bir savunma ve kimlik yaratma sürecidir. Bu bakımdan, muhacir olmak, sadece bir göç hareketi değil, bir kültürel ve kimliksel direniştir.


Akrabalık Yapıları ve Ritüellerin Göçmen ve Muhacir Üzerindeki Etkisi

Her iki kavramın ayrımına kültürlerarası bir bakış açısıyla yaklaşırken, göçmenlerin ve muhacirlerin akrabalık yapıları ve ritüelleri üzerine de düşünmek önemlidir.

Göçmenlerin Akrabalık Yapıları

Göçmenler genellikle daha geniş bir toplumsal ağın parçası olarak görülürler. Akrabalık yapıları, gittikleri ülkede sosyal ve ekonomik bağlarla şekillenir. Çoğu zaman, göçmenler, yeni bir ülkeye yerleştiklerinde, oradaki sosyal yapıyı ve kültürel ritüelleri benimseseler de, evdeki geleneklerini ve kültürlerini devam ettirme eğilimindedirler. Bu, geleneksel aile yapılarının korunmasında önemli bir rol oynar.

Muhacirlerin Akrabalık Yapıları ve Ritüelleri

Muhacirler ise daha güçlü bir kültürel aidiyet duygusuna sahiptir. Akrabalık yapıları, daha sıkı bağlarla örülmüş olabilir. Muhacirlerin yerleştikleri topraklarda, geleneksel ritüelleri devam ettirmek için büyük çaba harcadıkları görülür. Mısır’daki Kıpti Hristiyanları ve Suriye’den gelen mülteciler gibi gruplar, genellikle kendi dinî inançlarını ve kültürel ritüellerini, yeni topluma entegre etmeye çalışırken, bu ritüelleri nesilden nesile aktarmak için yoğun çaba gösterirler.

Ekonomik Sistemler ve Göçmen-Muhacir İlişkisi

Göçmenlerin ve muhacirlerin ekonomik sistemlerle olan ilişkisi de farklılaşır. Göçmenler, genellikle bir ekonomik fırsat veya iş arayışıyla hareket ederler. Ancak muhacirler, bir kültürün savunucusu olarak, bazen ekonomik sisteme uyum sağlamakta zorluklar yaşayabilirler. Göçmenlerin bulunduğu toplumda daha fazla ekonomik fırsat olabilirken, muhacirler, genellikle bir kimlik oluşturma ve yerleşme sürecindedir.

Kimlik Oluşumu ve Göçmen-Muhacir Farkı

Kimlik, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde inşa edilir. Göçmenler, gittikleri toplumda kültürel bir uyum sağlama süreci yaşarken, muhacirler, genellikle kimliklerini korumaya yönelik çabalarla şekillenirler. Göçmenlerin kimlikleri daha esnek olabilirken, muhacirlerin kimlikleri, tarihin, inancın ve kültürün güçlü izlerini taşır.

Sonuç: Kültürlerin Çatışması ve Empati

Göçmenlik ve muhacirlik, sadece yer değiştirmek değil, kültürlerin, kimliklerin ve ritüellerin sürekli etkileşim içinde olduğu bir süreçtir. Göçmenler ve muhacirler, farklı toplumlar ve kültürler arasında bir köprü oluştururlar. Ancak bu köprü, sadece coğrafi değil, aynı zamanda kimliksel ve kültürel bir köprüdür. Göçmen ve muhacir arasındaki farkları anlamak, diğer kültürlerle empati kurma sürecinde önemli bir adımdır.

Peki, bir kişinin kimliği, sadece doğduğu topraklara mı bağlıdır? Yoksa, bir insan başka bir toprakta kendini yeniden mi yaratır? Bu sorular, insanlık tarihinin her aşamasında tartışılmaya devam edecek.

Kaynak: https://lakens.com.tr/gocmen-ile-muhacir-arasindaki-fark-nedir/

📖🇹🇷Türkiye’deki 👚Tişört Yazıları Üzerine Toplumdilbilimsel Bir İnceleme


Türkiye’deki Tişört Yazıları Üzerine Toplumdilbilimsel Bir İnceleme

December 2024Turkish Research Journal of Academic Social Science
DOI:10.59372/turajas.1587192
LicenseCC BY-NC 4.0
Authors:
Asuman Ahmed Abdo Shaban
Furkan Kadir Topçu


Dil en temel kültür taşıyıcı unsur olarak sosyal hayatta canlılığını sürdürmektedir. Sosyal hayatı kendi içinde değerlendirdiğimizde giyim, mühim bir yere sahiptir. Kültürün aktarıcısı, ifade edicisi olarak giyim şekli toplumun ve bireylerin hayata bakışlarını göstermektedir. İnsanların en çok tercih ettiği kıyafetlerden biri olarak tişörtler de burada ele alınması gereken bir unsurdur. İnsanların üzerinde taşıdığı tişörtler, dilin varlığını sürdürdüğü alanlardan biridir. Bu alanların amacına uygun şekilde kullanılması dilin gelişimini ve ilerlemesini etkilemektedir. Bu araştırmada, Türkiye’deki dört giyim markasının tişörtleri üzerindeki yazıların hangi dillerde olduğunu ve bu yazıların Türk kültürünü yansıtıp yansıtmadığını saptamak amaçlanmıştır. Bu kapsamda araştırmanın veri setini Türkiye’de satış yapan dört marka (LC Waikiki, DeFacto, Koton ve Mavi) oluşturmuştur. Araştırmada tarama yöntemi kullanılmıştır. Adı belirtilen dört markanın çevrimiçi alışveriş sitelerinden tişörtler tespit edilerek sınıflandırılmış ve tablo üzerinde gösterilmiştir. 

Araştırma sonucunda Türkçe yazılı tişörtlerde en çok tespit edilen kategori şehir tanıtımları, İngilizce yazılı tişörtlerde ise slogan türü ifadeler olmuştur. Türkçe yazılı tişörtlerde millî bayramlar ve Atatürk ile ilgili yazılar yer alırken İngilizce yazılı tişörtlerde ise kişisel gelişim konusunda yazılara yer verilmiştir. Bununla birlikte tişört yazılarının sıklıkla yabancı dillerde olduğu tespit edilmiştir. Çalışmanın sonunda millî kültür ve dil-dünya görüşünün yansıması olarak tişörtlerde kullanılmak üzere Türkçe şiirlerden öneriler sunulmuştur.









Bazı Tişört yazılarından örnekler....
Alıntı- internet 











"Bir Gecede Cahil Kaldık!" Bu argüman tam bir cehalet turnusolü.


 "Bir Gecede Cahil Kaldık!" 

Bu argüman tam bir cehalet turnusolü. Yüzyıldır sanki Atatürk bir gece aniden uyanıp "Efendiler! Yarın Latin harflerine geçiyoruz." demiş gibi bir hava yaratılıyor. Oysa mevzuya azıcık tarihsel aydınlanmayla bakan herkes biliyor ki, Osmanlı'nın o kutsallaştırılan alfabesiyle bizzat Osmanlı'nın kendi aydınları saç baş yoluyordu.

​Tanzimat dönemi paşaları ve vizyonerleri tam 80 yıl boyunca "Yahu bu harflerle Türkçe sesleri veremiyoruz, okuma yazma oranımız yerlerde sürünüyor, gelin şunu reforme edelim" diye yırtındılar. Ama karşılarında her yeniliğe "din elden gidiyor" barikatı kuran Şeyhülislam kafasını buldular. Yani alfabe değişikliği bir gecelik bir heves değil, Osmanlı aydınının padişahlara sunduğu ama bürokrasiye takılan yarım kalmış bir rüyasıydı...

​İşin en ironik ve trajikomik tarafı ise şu: Aynı imparatorlukta yaşayan Rum, Ermeni, Yahudi ve Levanten topluluklar Latin tabanlı veya kendi fonetik alfabesiyle harıl harıl okuyup, dünyayı takip edip, ticarette ve diplomaside ihya olurken; Müslüman Türk halkı matbaanın bile 300 yıl geciktiği bir sistemde harfleri sökmeye çalışıyordu. Cumhuriyet sadece Osmanlı aydınının zaten bildiği o kaçınılmaz teşhisi koydu ve bürokratik tümörleri kesip atarak Türk milletini azınlıkların fersah fersah öne geçtiği o modern dünyaya ortak etti. "Bir gecede cahil kaldık" diyenlerin asıl trajedisi, o geceden önce de ne kadar cahil bırakıldıklarından bihaber olmaları... 

https://kutluyol.org.tr/osmanlida-alfabe-tartismalari/


🎞️Kölelikten sultanlığa yükselen Sultan Baybars’ı anlatan Kazak sanatçı Maya İsmailova...



 

📰Türklerin tarihi başkenti 'Ötüken'

 


Ötüken, Türk milletinin hafızasında yalnızca bir coğrafya değil; bir ruhun, bir medeniyetin ve bir milletin doğduğu kutlu yurttur. 

İlk Türk topluluklarının hayat bulduğu, devlet kurduğu ve dünyaya yayıldığı bu kadim topraklar; bağımsızlığın, törenin ve kut anlayışının merkezidir.


Ötüken, Neden Türkler İçin Stratejik Öneme Sahiptir?

Orta Asya Türk tarihi uzun bir süre sisler ardında kalmış ve ancak Çin, Sasani ve Doğu Roma gibi devletlerin kayıtlarından takip edilebilmiştir. Çünkü Orta Asya’da kurulup yıkılmış olan Türk devletlerine ait herhangi bir arşiv bulunmadığı gibi 19. yüzyıla kadar üzerinde yazı bulunan ve Türklere ait olduğu anlaşılan bir anıt da tespit edilememiştir. Bu sebeple, Türklerin bir alfabesi olmadığı ve hatta yazıyı kullanmadıkları düşünülmüştür. Ancak bu durum 19. yüzyılın sonlarında yaşanan keşifler ile değişmiştir. 

Orta Asya Türk tarihi uzun bir süre sisler ardında kalmış ve ancak Çin, Sasani ve Doğu Roma gibi devletlerin kayıtlarından takip edilebilmiştir. Çünkü Orta Asya’da kurulup yıkılmış olan Türk devletlerine ait herhangi bir arşiv bulunmadığı gibi 19. yüzyıla kadar üzerinde yazı bulunan ve Türklere ait olduğu anlaşılan bir anıt da tespit edilememiştir. Bu sebeple, Türklerin bir alfabesi olmadığı ve hatta yazıyı kullanmadıkları düşünülmüştür. Ancak bu durum 19. yüzyılın sonlarında yaşanan keşifler ile değişmiştir. 

Daha önce üzerinde kimlere ait olduğu tespit edilemeyen bazı yazılı taşlar tespit edilince, 1889 yılında Rus Coğrafya Kurumu N. M. Yadrintsev’i araştırma yapmak için Moğolistan’a göndermiştir. Yadrintsev, bu seyahat sırasında, Ulan Batur’un 360 km batısında, Orhon Irmağı kıyısında, Koşo-Çaydam Gölü yakınında iki büyük taş bulmuştur.  

Bu taşlarda kullanılan alfabe, 1893 yılında Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından çözümlenince, anıtların Göktürkler döneminden kaldığı ve Bilge Kağan ile kardeşi Kültigin için dikilmiş olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum, Türklerin sadece yazıyı uzun bir süredir kullandıklarını göstermekle kalmamış, çok eski dönemlerden beri geliştirdikleri bir alfabeleri olduğunu da ortaya çıkarmıştır.

Bundan sonra Orta Asya Türk tarihi araştırmaları yoğunlaşmış ve başka yazılı taşlar da bulunmuştur. Bu kapsamda, Y. N. Klements, 1897 yılında Ulan Batur’un yaklaşık 60 km doğusundaki Nalayh Kasabası’na yakın, Bain-Tsokto denilen yerde Tonyukuk yazıtlarını bulmuştur.  

Yazıtların okunması ile Kül Tigin Yazıtı’nı ağabeyi Bilge Kağan’ın, 732’de diktirdiği ve Bilge Kağan Yazıtı’nı o öldükten bir yıl sonra, 735’te, oğlunun diktirdiği anlaşılmıştır. Tonyukuk Yazıtı’nı ise 720-725 yılları arasında kendisi diktirmiştir.

Kül Tigin Yazıtı, kaplumbağa şeklindeki oyuk bir kaide taşına oturtulmuştur. Yüksekliği 3,75 metredir. Bir çeşit kireç taşı veya saf olmayan mermerdendir. Dört yüzü bulunmaktadır. Doğu ve batı cephelerinin genişliği; aşağıda 132, yukarıda 122 santimdir. Güney ve kuzey cepheleri ise aşağıda 46, yukarıda 44 santimdir. Yazıt’ın üstü kemer şeklinde bitmektedir ve yukarı kısımda beş kenarlı olmaktadır. Doğu cephesinin üstünde kağanın işareti vardır. 

Batı cephesi, büyük bir Çince kitabe ile kaplıdır. Diğer üç cephesi Türkçe kitabelerle doludur. Cepheler arasında kalan ve keskin olmayan kenarlarda ve Çince kitabenin yanında da Göktürk yazısı vardır. Doğu cephesinde 40, kuzey ve güney cephelerinde 13 satır bulunmaktadır. Satırlar yukarıdan aşağıya doğru yazılmış ve sağdan sola doğru istif edilmiştir. Satırların uzunluğu, aşağı yukarı 235 santim kadardır. 

Bilge Kağan Yazıtı, Kül Tigin Yazıtı’nın bir kilometre uzağındadır. Kültigin Yazıtı’na benzemektedir. Sadece boyu birkaç santim daha yüksektir. Doğu cephesinde 41, dar cephelerinde 15’er satır vardır. Batı cephesinde Çince kitabe vardır. Çince kitabenin üstünde ayrıca Türkçe kitabe devam etmektedir.

Bilge Kağan Yazıtı’nın kuzey cephesinin ilk sekiz satırı, Kültigin Yazıtı’nın güney cephesinin ilk sekiz satırına, kuzey cephenin 2-24 satırları ise Kültigin Yazıtı’nın doğu cephesinin mukabil satırlarına benzemektedir. Bu Yazıt’ta ayrıca, Kül Tigin’in ölümünden sonraki bazı gelişmelerin ilave edildiği görülmektedir.

Her iki yazıtta da Bilge Kağan’ın sözleri dışında, yazıyı yazan yeğeni Yolluğ Tigin’in kitabe kayıtları ve ilaveleri yer almaktadır. Yazıtların etrafında türbe enkazı, heykeller, balballar ve taşlar vardır. Tonyukuk Yazıtı, diğer iki yazıtın biraz daha doğusunda bulunmaktadır. Devrilmemiş, dikili dört cepheli iki taş halindedir. Birinci ve daha büyük olan taşta 35, küçük olan taşta 27 satır vardır. Bu yazıtlarda da yazılar yukarıdan aşağıya doğru yazılmıştır. Fakat diğer iki yazıtın aksine soldan sağa doğru istif edilmiştir. 

Kültigin Yazıtı’nın Birinci Yüzü; “(Ben) Tanrı gibi (ve) Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan, bu devirde (tahta) oturdum.” cümlesi ile başlamaktadır. Bu çarpıcı girişten  sonra da şu şekilde devam etmektedir: 

“Sözlerimi baştan sona işitin, önce (siz) erkek kardeşlerim (ve) oğullarım, birleşik boyum (ve) halkım, sağdaki Şadapıt beyler, soldaki Tarkanlar (ve) kumandan beyler, Otuz (Tatar…), Dokuz Oğuz beyleri (ve) halkı, bu sözlerimi iyice işitin (ve) sıkıca dinleyin!

İleride gün doğusuna, güneyde gün ortasına kadar, geride gün batısına (ve) kuzeyde gece ortasına kadar, bu (sınırlar) içindeki (bütün) halklar hep bana tabidir. Bunca halkı hep ben düzene soktum. Onlar şimdi (hiç de) kötü (durumda) değiller. Türk(lerin) hakanı Ötüken dağlarında oturur (ve oradan hükmeder) ise ülkede (hiçbir) sıkıntı olmaz. 

Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize pek az kala durdum; güneyde Dokuz Esin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e pek az kala durdum; batıda İnci (Sır Derya) ırmağı(nı) geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim, kuzeyde Yır Bayırku topraklarına kadar ordu sevk ettim; bunca diyara kadar (ordularımı) yürüttüm (ve anladım ki) Ötüken dağlarından daha iyi bir yer asla yok imiş! (Türk halkının yurt edineceği ve) yönetileceği yer Ötüken dağları imiş.

Bu yerde oturup Çin halkı ile (ilişkileri) düzelttim. (Çinliler)altın(ı), gümüş(ü) (ve) ipekli kumaşları güçlük çıkarmaksızın öylece (bize) veriyorlar. Çin halkının sözleri tatlı, ipekli kumaşları (da) yumuşak imiş. Tatlı sözlerle (ve) yumuşak ipekli kumaşlarla kandırıp uzak(larda yaşayan) halkları böylece (kendilerine) yaklaştırırlar imiş. (Bu halklar) yaklaşıp yerleştikten sonra (da Çinliler fesatlıklarını o zaman düşünürler imiş. 

İyi (ve) akıllı kişileri, iyi (ve) cesur kişileri ilerletmezler imiş; (öte yandan) bir kişi suç işlese, onun boyu(na), halkı(na) (ve) hısım akrabasına kadar (herkesi) öldürmezlermiş. (Çin halkının) tatlı sözlerine (ve) yumuşak ipekli kumaşlarına kanıp (ey) Türk halkı, çok sayıda öldün. (Ey) Türk halkı, öleceksin! 

Güneyde Çuğay dağlarına (ve) Töğültün Ovası’na konayım dersen (ey) Türk halkı, öleceksin! Orada kötü (niyetli) kimseler şöyle akıl verirler imiş: “(Çinliler bir halk) uzak(ta yaşıyor) ise kötü hediyeler verir, yakın(da yaşıyor) ise iyi hediyeler verir.” deyip öyle akıl verirler imiş. (Ey) cahil kişiler, bu sözlere kanıp (Çinlilere) yakın gidip, çok sayıda öldünüz. 

O yere doğru gidersen (ey) Türk halkı, öleceksin! Ötüken topraklarında oturup (buradan Çin’e ve diğer ülkelere) kervanlar gönderirsen hiç derdin olmaz. Ötüken dağlarında oturursan sonsuza kadar devlet sahibi olup hükmedeceksin. (Ey) Türk halkı, (sen) tok gözlüsün: açlığı tokluğu düşünmezsin; bir (de) doyarsan açlığı (hiç) düşünmezsin. Böyle olduğun için (seni) besleyip doyurmuş olan hakanlarının sözlerini (dinlemeden ve rızalarını) almadan her yere gittin, oralarda hep mahvoldun (ve) tükendin. Oralarda (nasılsa sağ) kalmış olanları(nız da hemen) her yönde bitkin ve mecalsiz (bir halde) yürüyor idiniz.

Tanrı lütufkar olduğu için, benim (de) talihim olduğu için hakan (olarak tahta) oturdum. Tahta oturup yoksul (ve) fakir halkı hep derleyip topladım: Fakir halkı zengin yaptım, az halkı çok yaptım. Yoksa, bu sözümde yalan var mı?

Ebedi taş hakkettirdim. (Burası) yakın (bir) mevki olduğundan, ayrıca kolay erişilir(bir) yer olduğundan, böyle kolay erişilir (bir) yerde ebedi taş hakkettirdim, yazdırttım. Onu görüp öyle bilin (ve öğrenin).” 

diye devam etmektedir. Bu ifadelerde en dikkat çeken husus, Ötüken’in öneminin ve asla terk edilmemesinin ısrarla vurgulanmasıdır. Aynı konu, anıtın Doğu yüzünde de vurgulanmaktadır.

“Onca zengin (ve) onca gelişmiş devletimiz vardı. (Ey) Türk, Oğuz beyleri (ve) halkı, işitin. Üstte(ki) gök çökmedikçe, altta(ki) yer (de) delinmedikçe, (ey) Türk halkı, (senin) devletini (ve) yasalarını kim yıkıp bozabilirdi? (Ey) Türk halkı, (kötü huyundan) vazgeç ve nadim ol! İtaatsizliğin yüzünden, (seni) besleyip doyurmuş olan akıllı hakanın ile bağımsız (ve) müreffeh devletine (karşı) kendin hata ettin (ve) nifak soktun. 

Silahlı (düşman) nereden gelip (seni) bozguna uğrattı (ve) dağıttı? Mızraklı (düşman) nereden gelip de (seni yerinden yurdundan) sürüp kaçırttı? Kutsal Ötüken dağları halkı, (yerini yurdunu bırakıp) gittin. Doğuya gidenler(iniz) Gittiniz, batıya gidenler(iniz) gittiniz. Gittiğiniz yerlerde kazancınız şu oldu, hiç şüphesiz: Kanlarınız ırmaklar gibi aktı, kemikleriniz dağlar gibi yığıldı; bey olacak erkek evladınız köle oldu, hanım olacak kız evladınız cariye oldu.”

Aynı bilgiler, küçük farklılıklarla Bilge Kağan Yazıtı’nda da tekrarlanmaktadır. Tonyukuk Yazıtı’nda ise “(Türk kağanını), Türk halkını Ötüken toprağına ben kendim, Bilge Tonyukuk (getirdim). (Türk halkı) Ötüken toprağına yerleşmiş diye haber alıp güneydeki halklar, batıdaki, kuzeydeki ve doğudaki halklar (üzerimize) geldiler.” ifadeleri bulunmaktadır. Bu ifadelerden de Ötüken’in hem kendisi hem de Türk halkı için önemi vurgulanmakta, bu bölgeyi ele geçirir geçirmez tüm Türklerin bölgeye akın ettiği özellikle belirtilmektedir.

Bu durum, Ötüken bölgesinin Türk halkı için bir kutsal mekân olduğu, bu bölgeyi ele geçiren kişilerin kağan olduklarını ilan etme hakkını kendilerinde gördüklerini ve halkın da buna önem verdiğini göstermektedir. Nitekim, Göktürk Devleti’ni yıkarak kendi devletlerini kuran Uygurlar da başkent olarak Ötüken bölgesini seçmişlerdir.

Hal böyle olunca akla şu soru gelmektedir: Ötüken neden bu kadar önemlidir?

Kaynaklar incelendiğinde, bunun birden çok sebebi olduğu anlaşılmaktadır. Göktürklerden önce kurulan Türk devletlerinin de merkezlerini Ötüken’de tesis etmeleri tarihi devamlılığın bu konuda önemli bir etkisi olduğu izlenimi vermektedir. Örneğin MÖ IV. yy.da Hunların ağırlık merkezi Orhun ve Selenga Nehirlerinin kaynak havzası olan Ötüken bölgesi ve Altay Dağlarıdır. Hunlar 500 yıl boyunca Orta Asya’da hâkim güç oldular ve bu süre boyunca merkezleri Orhun bölgesinde kaldı.  Bu durum bölgenin Türklerin zihninde değişmez merkez olarak yerleşmesine sebep olmuş olmalıdır.

Göktürkler, Çin kaynaklarında açıkça belirtildiğine göre, Hunlardan iniyordu. Başbuğ ailesi olan Aşina soyunun bir dişi kurttan türediğine dair yaygın bir efsane vardır.  Bu durum, Göktürklerin de ataları olan Hunların başkentini kendilerine başkent olarak seçmesini anlaşılabilir kılmaktadır. Ancak diğer Türk boyları da bu bölgeye aynı şekilde değer vermektedir. Çünkü Hun İmparatorluğu neredeyse tüm Türk boylarını bir bayrak altında toplamış ve çok uzun bir süre varlığını sürdürmüş olduğundan Ötüken tüm Türk boylarının zihnine başkent ve merkez olarak kazınmıştır.

Muhtemelen bunun da etkisiyle Ötüken bölgesi, Türkler tarafından sadece önemli değil aynı zamanda kutsal sayılmıştır (Iduk Ötüken).  Yani Ötüken’in öneminin dini bir yönü de olduğu söylenebilir. Orhun yazıtlarında da görüldüğü gibi Türklerde yönler ileri, geri, sağ ve sol olarak ifade edilmektedir. Doğu yönü diğer yönlere göre daha kutsal kabul ediliyor olmalı ki, doğu için ileri ifadesi kullanılmaktadır. Ayrıca, devlet hanedan üyeleri arasında bölünerek idare edildiğinde, ülkenin doğu kesimi hep Hakan/Kağan tarafından yönetilmiş ve devletin merkezi ülke topraklarının doğusunda bulunan Ötüken olmuştur. Bunu hem Hunlarda hem de Göktürklerde ve hem de Uygurlarda görmek mümkündür. 

Ötüken, Hunların, Göktürklerin ve Uygurların başşehri ve kutlu vatan toprağıdır.  Buradan anlaşıldığına göre; Türk kitlelerini ancak Türk devletçilik ruhunun yerleşmiş olduğu Ötüken etrafında toplamak ve idare etmek mümkün olmuştur.  Türklerde atalar kültü, yani ataların ruhlarına saygı inancı bulunduğu bilinmektedir. Yüzyıllarca Hun, Göktürk ve Uygur Devletleri için merkez olmuş olan Ötüken bölgesi, bu süre içinde muhtemelen bu devletleri yönetmiş olan ve zamanla isimleri efsaneleşen yöneticilerin defnedildikleri bölgedir. Bu önemli kişilerin mezarlarının bulunduğu Ötüken bölgesi, bu kişilerin ruhundan güç almak açısından da kutsal bir mekân olarak kabul edilmiş olabilir.

Ötüken, uzun süre başkentlik yaptığından Türklerin devlet ve toplum kültürünü de şekillendiren bir bölge olmuştur. Devletin yapısı ve halkın temel özellikleri bu coğrafyanın etkilerine göre şekillenmiştir. Tarihi kayıtlarda bahsedilen ve Ötüken merkez olmak üzere Asya bozkırlarında yaşayan Moğollar da dahil tüm toplumların kültürel yapısı bu coğrafyanın özelliklerinin bir yansımasıdır.

Bunu anlamak için devletlerin ve insan topluluklarının varlıklarını sürdürebilmek için en önemli unsur olan orduların yapısına bakmak yeterlidir. Çünkü, bozkır toplumlarında erkek nüfusunun tamamına yakını asker sayıldığından, ordunun yapısı kültürel yapıyı da yansıtmaktadır. Bozkır toplumlarının askerleri tarih boyunca yay çekebilenler olarak nitelendirilmiştir.  Bu askeri yapı, bozkır toplumlarının uluslaşma süreci açısından da belirleyici olmuştur. Nitekim Mete, MÖ 176 yılında Çin İmparatoru’na yazığı bir mektupta; “Bunların hepsi Hun oldu, yay çekebilen okçuların hepsi bir tek aile haline gelip birleştiler.” demiştir.  

Asya’daki konar-göçer kültürlerin en iyi takip edilebildiği coğrafya Moğolistan bozkırlarıdır. Bu sebeple, Mançurya’dan Macaristan’a kadar uzanan geniş bozkır coğrafyası içinde Moğolistan bozkırlarının Türk tarih ve kültürü açısından özel bir yeri bulunmaktadır. Bu konar-göçer hayat tarzı, tarih öncesi çağdan günümüze kadar süreklilik göstermektedir. Özellikle Moğolistan’ın kuzeyinde bulunan orta kuşak atlı bozkır kültürünün ortaya çıktığı, geliştiği ve günümüzde de yaşatıldığı sahalardan biridir. Bu saha içinde kalpgah bölge ise Bilge Kağan ve Költigin Yazıtlarının bulunduğu kültür coğrafyasıdır.  

Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız ve genel olarak sübjektif nitelik taşıyan faktörlerin az veya çok Ötüken’in Türkler için önemli bir bölge olarak kabul edilmesinde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ancak hiçbir yer sadece kutsal veya tarihi mekân olduğu için bir toplum tarafından tarih boyunca önemli bir yer olarak kabul edilmez. Bunun tarihte birçok örneği bulunmaktadır. Örneğin Anadolu’da tarihin değişik dönemlerinde kutsal veya önemli kabul edilen birçok yer, daha sonraki dönemlerde önemlerini ve kutsallıklarını kaybetmişlerdir. Bu sebeple, bir yerin önemli veya kutsal kabul edilmesi üzerinde her zaman geçerli olan pozitif faktörlerin daha etkili olduğunu söylemek mümkündür.

Bu faktörlerin en önemlisinin, coğrafya olduğu değerlendirilmektedir. Çünkü coğrafya, insanın kendisi de dahil insana dair her şeyi etkiler ve şekillendirir. Coğrafyanın etkisi sadece kendi özelliklerinden kaynaklanmaz, bir bölgenin bulunduğu yer de önemlidir. Bu sebeple, Ötüken’in önemli bir yer olarak kabul edilmesinde Dünya ve özellikle de Orta Asya coğrafyası üzerinde bulunduğu yerin önemli olduğu söylenebilir.

Coğrafi açıdan Ötüken’in bu önemini incelemeden önce Türklerin tarihin büyük bir bölümünde yaşadığı coğrafi bölgenin sınırlarını tespit etmek faydalı olacaktır. Orta Asya’yı güneyde Alp sistemine dahil dünyanın en yüksek sıradağlarını teşkil eden Himalayalarla kuzeyde Sayan Dağları ve Baykal Gölü etrafındaki dağlar, batıda Hazar Denizi ile doğuda Kadırgan (Kingan) Dağları arasında kalan geniş saha meydana getirmektedir. 

Bu geniş sahanın doğu parçası ile batı parçası arasında yer şekilleri arasında esaslı farklar vardır. Orta Asya’nın doğu kısmı yüksek dağlar, yaylalar ve bunlar arasında yer alan küçük-büyük birtakım kapalı çukurluklardan müteşekkil olduğu halde, batı kısmı kapalı denizlerle göllerden ve geniş ovalarla alçak yaylalardan meydana gelmiştir. Onun içindir ki bazı coğrafyacılar, Orta Asya’nın yüksek dağ ve yaylalardan müteşekkil doğu kısmına “Yüksek Orta Asya” derler. 

Ovalardan müteşekkil olan batı kısmı ise bu büyük bölgenin alçak kısmını meydana getirmektedir. Asya’nın bu kısmına Türk unsurlar hâkim olduğu için Orta Asya topraklarına geniş manada Türkistan denilmektedir. Böyle bir adlandırmada Orta Asya’nın Pamir ile Altay Dağları arasındaki dağlık sahanın doğu kısmı Doğu Türkistan’ı, batı kısmı Batı Türkistan’ı meydana getirmektedir.
Tarif etmeye çalıştığımız bu coğrafyanın dışında, Avrasya bozkırları da tarihin en eski dönemlerinden itibaren Türk kökenli halklara yurtluk etmiştir. Dolayısıyla kadim Türk tarihi sadece Orta Asya’da değil, Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzeyinde, hatta Macaristan ovalarına kadar uzanan geniş bir sahada meydana gelmiştir. Milyonlarca kilometrelik bu alanlar, coğrafi olarak aşağı yukarı birbirine yakın iklim özellikleri taşımaktadır. Tarihin ilk devirlerinden II. Yüzyıla kadar Türk kökenli topluluklar Moğolistan’ın doğusundaki Kerulen Irmağı’ndan Tuna boylarına kadar doğu-batı yönünde bu iklim kuşağında hareket etmişlerdir. 

Bu geniş coğrafya içinde Ötüken bölgesi, devletin merkezi olmak için en uygun özelliklere sahiptir. Bunun en önemli sebebi, karşı karşıya olunan tehditler ile bu tehditlerin yeri ve büyüklüğüdür. Bilindiği gibi Çin, tarihin en eski dönemlerinden beri insanların yaşamasına uygun bir ortam sunduğundan tarım ekonomisine de çok eski dönemlerde geçilen bir yerdir. Bu ekonomi, yerleşik hayata geçen ve çiftçilikle geçinen insanlara has bir kültür ortaya çıkarmıştır. 

Bu kültür, tarım sayesinde elde edilen bol gıda yüzünden nüfusun hızla artmasına bağlı olarak ilk siyasi organizasyonların kurulmasını sağlamış ve Çin tarihinin büyük bir bölümü birçok bölgede ortaya çıkan küçük devletçikleri birleştirerek imparatorluk haline getirme mücadelesi şeklinde yaşanmıştır. Bu sebeple Çin, Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar döneminde ve hatta daha sonraki yıllarda Asya’nın en önemli siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel merkezi olmuştur.

Buna mukabil, tarıma pek elverişli olmayan Asya bozkırlarında hayvancılığa dayalı bir ekonomi ve kültürel yapı ortaya çıkmıştır. Dengesiz iklim özellikleri ile geniş bir coğrafyada sürekli hareket etmek zorunda olan hayvancılıkla geçinen toplumlar, yerleşik hayata geçememişlerdir. Göçebe bir hayat süren bu topluluklar, iklim değişiklikleri ile dönemsel kuraklık ve kıtlık zamanlarında tarım toplumlarının arazilerine de girmek zorunda kalmış ve Anadolu’da bugün bile devam eden bir çatışmanın temelleri atılmıştır. Bu çatışma, göçebe hayvancılarla yerleşik çiftçilerin mücadelesidir.
Bunun izleri tarihi kayıtlardan da açıkça görülmektedir. İran’dan Macaristan’a kadar tüm Avrasya’da bozkır orduları ile savaşan ve bu savaşlarda topraklarını kaybeden yerleşik tarım toplumlarına ait tarihi kayıtlarda; verimli tarlalarının otlaklara ve meralarına dönüştürüldüğüne dair yakınmalara rastlanmaktadır. Bugün doğu Anadolu’da göçer diğer bölgelerde Yörük denilen ve hayvancılıkla geçindikleri için mevsimlere göre yer değiştiren topluluklar ile çiftçilik yapan köylüler arasında bu göç mevsimlerinde hala büyük çekişmeler ve hatta kavgalar yaşanmaktadır. 
Bu durum, tarihin en eski dönemlerinden beri farklı toplumlar arasındaki sonu gelmez savaşların en önemli sebeplerinden birinin bu toplumların yaşam şekillerinin, yani üretim ve tüketim biçimlerinin olduğunu göstermektedir. Bu sebeple Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar zamanında da temel mücadele göçebelerle yerleşikler, yani hayvancılık yapanlarla çiftçiler arasındaki çekişmeler (kültür savaşları) şeklinde yaşanmıştır. 

Bu dönemde göçebe hayvancıların karşısındaki en önemli ve hatta tek yerleşik tarım devleti Çin’dir. Bu yüzden, mücadelenin taraflarından biri olan göçebeler tarafında iktidara kim veya hangi boy gelirse gelsin Mete’nin de dediği gibi tüm göçebeleri bir bayrak altında toplamaya çalışmış ve bundan sonra taraflardan diğerini temsil eden Çin ile mücadeleye girişmiştir. Bu durum, tarih boyunca Türkler için Çin’i, Çinliler için Türkleri (ve diğer bozkır uluslarını) en büyük tehdit haline getirmiştir. 
Askerî açıdan bir ordunun ve hatta bir devletin ağırlık merkezinin, en büyük tehdide oldukça yakın olması gerekir. Ancak bu yakınlık, ani bir saldırı karşısında baskına uğrayarak imha olacak kadar da yakın olmamalıdır. Örneğin Millî Mücadele’de Ankara, hareketin merkezi olarak seçilmiştir çünkü hem en büyük iç tehdit olan İstanbul hükümetine hem de en büyük dış tehdit olan Yunanlıların bulunduğu Batı Cephesi’ne yeterince yakındır. Ankara, ayrıca ulaştırma ve haberleşme hatlarının da geçtiği bir merkez konumundadır. Fakat ne İstanbul ne de Yunan ordusu, ani bir baskınla Ankara’ya ulaşabilecek kadar yakın değildir. 
Ötüken bölgesinin de benzer bir özellikte olduğu anlaşılmaktadır. Yani en büyük tehdit olan Çin’e, oradaki gelişmeleri gözden kaçırmayacak kadar yakın ve ani bir saldırıda imha olmayacak kadar uzaktır. Bu sebeple, Baykal Gölü’nün güneybatısında, yüksek dağlar ile Orhun ve Tımar Irmaklarınca çevrili, savunması kolay fakat akınlar yapmaya elverişli bir mevkide bulunan, iklimi mutedil ve otlağı bol bir yer olan Ötüken Yaylası, Asya Hunları ve Göktürk Hakanlığı zamanında devletin ağırlık merkezi olarak Türklerin kutlu toprağı sayılmıştır. 

Nitekim, yanı başında yeni ve kendisine rakip olabilecek bir siyasi yapının ortaya çıkmaya başladığını gören Çin, MÖ 215 yılında büyük bir ordu ile Hunlara taarruz ettiğinde  henüz güç oluşturma çabası içinde bulunan Teoman, imha olmamak için Gobi Çölü’nün kuzeyine, Orhun ve Altay bölgelerine, yani Ötüken’e çekilmeyi uygun bulmuştur.  

Burada, Gobi Çölü gibi büyük bir engelin varlığının da çok önemli olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü piyade ağırlıklı Çin ordusunun büyük miktardaki ikmal ve bakım malzemeleriyle ağır bir şekilde ilerleyerek bu çölü kısa sürede geçmesi ve Ötüken’e baskın yapması mümkün değildir. Ancak süvari ağırlıklı Türk orduları çölü kısa sürede geçerek Çin’e akınlar yapabilir. 

Çin’e akınlar yapılabilecek bir yerde olması, Ötüken’in merkez olarak seçilmesinde belki de savunma açısından sağladığı avantajlardan da önemlidir. Çünkü o dönemde Asya’nın büyük bir bölümü oldukça mütevazi bir yaşam sürerken Çin büyük miktarda tarım ürünleri ile ipek ve kumaş üretilebilen bir zenginlik merkezi konumundadır. Devleti yöneten kağanın, zenginliklere de en kolay el atabileceği bir yerde bulunması işin doğası gereğidir.

Ötüken, bu jeopolitik, jeostratejik ve askeri öneminin yanında barınma ve yaşam koşulları açısından da önemli avantajlara sahiptir. Ötüken, yaylak ve kışlak alanlarıyla, akarsu, göl, dağ ve tepeleriyle ve aynı zamanda hayvan otlatmaya son derece elverişli otlak alanlarıyla Türklerin yaşamasına en uygun alan olarak görülmektedir. Türklerin hayat tarzına uygun olarak hayvanların otlatılabileceği geniş düzlükler ve av yapmaya da uygun olan sahalar bulunmaktadır. Ötüken aynı zamanda, ticaret yollarının kesiştiği bir noktada da yer almaktadır. 

Bölgenin kuzeyinde orman ile bozkır buluşur ve bölge nispeten sulaktır. Bu sebeple tarım yapma ve av imkânı vardır. Burada insanlar avcılık ve balıkçılık yaparak ve hatta yabani meyveleri toplayarak da geçinebilir.  Bu sebeple bölge, tarım toplumlarına (yani Çin’e) muhtaç olmadan belli miktarda bir nüfusu barındırıp besleyebilecek imkanlara sahiptir.

Güneyde yer alan Orta Asya bozkırlarında ise tarım ve avcılık-balıkçılık imkanları azalmakta, tek çare olarak evcil hayvan besiciliği kalmaktadır.  Normal zamanlarda bile hayvanları besleyebilmek için sürekli olarak geniş bir bölgede yer değiştirmek gerekmektedir. Mevsim değişiklikleri ve kuraklık dönemlerinde ise bölge tamamen çöl özelliği gösterdiğinden, böyle zamanlarda çok sayıda hayvan ve buna bağlı olarak çok sayıda insan açlık, susuzluk ve soğuktan ölmektedir.
Bu sebeple, tabiatın kısırlığı dolayısıyla nüfusu beslemeye kâfi gelmeyen bozkırlarda cüzi ziraat dışında ancak hayvan yetiştirebilen Türklerin normal bir hayat sürebilmek için çeşitli gıda maddeleri, giyim eşyası vb. başka iktisadi vasıtalara ihtiyacı olmaktadır. Bunu iyi bilen Çinliler, Türkleri Çin sınırlarında tutabilmek (yani kontrol edebilmek) amacıyla zaman zaman sınırlarda yeni şehirler kurmuşlar ve burada Pazar yerleri kurarak Türklerin kolaylıkla alışveriş yapabilmelerini sağlamışlardır.  
Çin, bu tür pazarlar kurarak ve iç savaş veya iklimsel felaket dönemlerinde insanlara yerleşebilecekleri topraklar vererek Türklerin kendi toprakları içinde ama dağınık bir şekilde yerleşmelerini her zaman teşvik etmiştir. Bu, Çinlilerin iyi niyetinden değil Türklere ve diğer bozkır uluslarına karşı tarih boyunca uyguladıkları stratejileri sebebiyle yapmışlardır. Çin, göçebe hayatı yaşayan Türk topluluklarını yerleşik hayata geçirerek, yani kültürel köklerinden koparıp alışkanlıklarını değiştirerek asimile etmek ve Çinlileştirmek için bunu yapmıştır. Hatta bugün Uygur Türklerinde de aynı stratejiyi uygulamaktadır. Yaşam alanlarından ve kendi toplumundan ayırdığı Türk çocuklarını eğitim kampı adı verdiği konsantrasyon kamplarında Çinli gibi yetiştirerek kendi kültüründen ve köklerinden koparmaya ve Çinlileştirmeye çalışmaktadır.
Bu stratejiye uygun olarak Çinliler, Göktürk İmparatorluğu yıkıldığında da Türk boylarını gıda ve barınma imkânı sağlamak vaadiyle kendi topraklarına yerleştirmiş, onları Çinli isimleri vererek ve Çinliler gibi giyinmeye teşvik ederek asimile etmeye ve kendi ordusunda asker olarak çalıştırmaya başlamıştır. Buna tepki olarak, bazı liderler isyan etmiş ama yoğun Çinli nüfusu içinde dağınık bir halde bulunan Türkler bir araya gelemeden bu isyanlar bastırılmıştır. Bu sebeple, İkinci Göktürk Kağanlığı’nın kurucusu olan Kutluk, yeni bir isyana başlayınca ilk iş olarak Çin topraklarından uzaklaşmış ve güçlenir güçlenmez Ötüken’i ele geçirdikten sonra buraya yerleşmiştir.
Tonyukuk’un anlattığına göre, Ötüken ele geçirilince bunu duyan Türkler hızla bu bölgede toplanmaya başlamıştır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Ötüken, geniş ormanları ve nehirleri ile av hayvanları ve balık avlanarak da yaşamın sürdürülebileceği bir yerdir. Ayrıca bazı vadilerde kısıtlı da olsa tarım yapılabilmektedir. Böylece, sadece besi hayvanlarına bağlı kalmadan büyük bir nüfusun bu bölgede yaşaması mümkün olmaktadır. Halkın her yerden Ötüken’e akmasında, tarihi, psikolojik ve askeri sebeplerin yanında yaşamaya uygun olan bu özellikleri de etkili olmuştur. 
Bu göç, Kutluk ve beraberindeki kişiler tarafından da desteklenmiştir. Çünkü, geniş bozkırlara dağılmadan devletin ağırlık merkezini oluşturan bir bölgede toplu olarak yaşayabilen yeterli bir nüfus, devletin geleceğinin garanti altına alınması demektir. Bu sayede, devlet merkezi geniş bir nüfus tarafından korunabilmekte, ihtiyaç duyulduğunda ordunun merkez kuvvetlerini teşkil edecek çok sayıda asker toplanabilmektedir. Bozkır ticaret yollarının da Ötüken bölgesinden geçmesi, büyük bir orduyu ekonomik açıdan idame ettirebilmek için geniş imkanlar sağlamaktadır. Ötüken’in daima kutlu bir merkez olarak görülmesinin, Orhun Yazıtlarında devletin merkezinin burası olması gerektiğinin ve halkın bu bölgeyi terk etmemesi gerektiğinin üstüne basa basa tekrarlanmasının da en önemli sebebi budur. 
Çünkü nüfus, Türk devletleri için daima en gerekli unsur olmuştur. Bozkır yaşam koşullarının zorluğu yüzünden Türkler, hiçbir zaman Çinliler kadar kalabalık bir nüfusa sahip olamamışlardır. Bu sebeple Türkler, Çin kadar büyük ordular teşkil edememiş, bunu başarsalar bile bu ordunun kaybı durumunda kısa sürede yeni bir ordu toplayamamışlardır. Çünkü ölen askerlerin yerine yenilerini koymak için en az askerlik çağına gelmiş yeni bir nesil yetişene kadar beklemek zorunda kalmışlardır. Yani Türkler, tarihleri boyunca nüfus artış hızı yüksek olan tarım toplumları karşısında sayısal olarak dezavantajlı durumda yaşamışlardır. 
Bu durum, Göktürkler zamanında Türklerin birliğini sağlamak için yapılan savaşlarda baş eğdirilen boylara büyük katliamlar yapılmaması ve savaşın ardından hemen mağlup edilen boyun hemen devlete eklemlenmesinin de temel sebebidir. Aynı sebepten dolayı, yeni kurulan her Türk devleti öncelikle Çin’e gitmiş veya çevreye yayılmış boyları geri getirmeye çalışmıştır. Örneğin Gök Türk Devleti 682 yılında istiklaline yeniden kavuştuğunda, başlıca politikası Çin’e gitmek zorunda kalmış veya zorla götürülmüş Türk boylarını yeniden geri getirmektir.  

Kutluk’tan sonra iktidara gelen Kapgan Kağan’ın planı da nüfus zafiyetini ve nüfusu besleme problemini çözmek üzerinde toplanmaktadır. Bu maksatla tarım ürünleri temin etmek ve devletin huzurunu sağlamak maksadıyla Çin’i baskı altında tutmuş, Çin’de dağınık halde yaşayan Türkleri Ötüken’e çekmeye ve Asya Kıtası’ndaki bütün Türkleri kendisine bağlamaya çalışmıştır. Ayrıca, Çin’den temin ettiği tohumlarla halkın belirli bir oranda çiftçilik yapmasına da gayret göstermiştir.  
Nüfus zafiyeti, Türklerin askeri harekatları ve fetih programları üzerinde de etkili olmuştur. Nüfusu seyrek bozkır topraklarını hızla devletin sınırları içine almalarına rağmen Türkler, hiçbir zaman yoğun bir nüfusa sahip olan Çin’i istila ederek orada oturma ve Çin’i kendi egemenlikleri altına alma yoluna gitmemişlerdir. Çünkü, Çin’e gidip orada yerleşirlerse zamanla kalabalık Çinli nüfusu içinde kendi benliklerini kaybedeceklerini ve Çinlileşeceklerini düşünmüşlerdir. Çinliler de nüfus üstünlüklerinin sağladığı avantajın farkında olduklarından, yay çekenler dedikleri bozkır topluluklarının nüfuslarını daha da azaltmak için dağınık en ufak bir Türk zümresi bile olsa hemen yerleştirmişler, onlara yerleşikliğin bütün icaplarını öğreterek asimile etme yoluna gitmişlerdir. 
Bu nüfus zafiyeti ve kültürel olarak asimilasyona uğrama ihtimali, Türkler için daima bir endişe ve korku kaynağı olmuştur. Hatta Çin’den çok uzak bölgelerde olsalar bile ısrarla mevcut yaşam tarzlarını ve kültürlerini korumaya çalışmalarının sebebi de budur. Örneğin Bilge Kağan ülkesinde kaleler, surlar ve tapınaklar inşa ettirmek istediğinde, Tonyukuk buna karşı çıkmış ve nüfus olarak Çinlilerden çok daha zayıf olduklarını belirtmiş ve şunları söylemiştir: “Hiçbir kentimiz yoktur. Sulu ve otlak yerler arayarak dolaşıyoruz ve avlanarak yaşıyoruz. Bütün halkımız savaş sanatını uygulayabiliyor. Güçlü olduğumuzda askerlerimizi akınlara sevk ederiz, zayıf isek bozkırlara çekilir ve korunuruz. İçinde oturmak için kaleler inşa edersek ve eski hayat tarzımızı değiştirirsek, günün birinde yeniliriz.” 

Sonuç:

Sonuç olarak Ötüken’in Hun, Göktürk ve Uygur Devletleri ile tüm Türk toplulukları için önemli bir merkez olarak kabul edilmesinin sebepleri şu başlıklar altında toplanabilir:
1. Ötüken en eski zamanlardan itibaren kurulan Türk devletlerinin ağırlık merkezi olduğundan tarihi açıdan önemli bir bölgedir.
2. Bu derin tarih, toplumun belleğinde kalıcı bir yer edindiğinden Ötüken, kültürel ve psikolojik açıdan da toplumu birleştirici bir simge durumundadır. Bu yüzden Göktürk Devleti ilk kurulduğu zaman başkentini bu bölgeye taşımıştır. İkinci Göktürk Devleti’ni kuran Kutluk da bu bölgeyi ele geçirdikten sonra kendisini kağan ilan etmiş ve bu durum Türk toplulukları tarafından kabul görmüştür.
3. Bölgenin doğal yapısı, göçebe hayvancılık ile birlikte avcılık ve tarım da yapılmasına imkân verdiğinden bozkırın diğer bölgelerine göre daha büyük bir nüfusu besleme potansiyeline sahiptir. Devletin ağırlık merkezinde büyük bir nüfus bulunması devletin varlığı ve bütünlüğü için hayati önem taşımaktadır.
4. Bölge, dağlar ve çöller arasında kaldığından savunulması nispeten kolaydır.
5. Güneyde bulunan geniş çöl, en büyük Tehdit olan Çin ordusunu engelleyici bir nitelik taşımaktadır.
6. Ötüken, Çin sınırından baskın tarzında yapılacak saldırılar karşısında hazırlık zamanı sağlayacak kadar uzak ve süvari ağırlıklı Türk orduları tarafından hızla ve kısa sürede akınlar yapılabilecek kadar yakındır.
7. Çin, Sun Tzu’nun eserinde de görüldüğü gibi dolaylı tutum stratejisi konusunda ustadır ve tarih boyunca bu stratejiyi başarıyla uygulamıştır. Bu stratejinin Türklere ve diğer bozkır toplumlarına karşı en başarılı uygulaması ise kültürel asimilasyondur. Ötüken, Çin kültürünün ulaşamayacağı kadar uzak bir bölgede bulunmaktadır. Bu husus Türklerin varlığını sürdürebilmesi açısından belki de en önemli özelliktir. Bu yüzden Orhun yazıtlarında da sık sık Çin’e yakın bölgelere gidilmemesi, Çinlilerin güzel sözler ve ipekli kumaşlarla Türkleri kendine çektiği, kendi topraklarına yerleştirdiği ve asimile ederek yok ettiği üzerinde durulmaktadır. 
8. Ötüken, Türklerin kadim inançları açısından da kutsal bir bölgedir.

KAYNAKÇA:

  • AYDIN, Erhan; Orhon Yazıtları, Köl Tegin, Bilge Kağan, Tonyukuk, Ongi, Küli Çor, Bilge Kültür Sanat Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul, 2019.
  • ÇELİK, Muhammed Bilal; İslam Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü, Nobel Yayınevi, Ankara, 2018.
  • DURMUŞ, İlhami, Bilge Kağan, Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk, Akçağ Yayınları, Ankara, 2017.
  • ERGİN, Muharrem; Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 52. Basım. İstanbul, 2018.
  • KAFESOĞLU, İbrahim; Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, 44. Basım, İstanbul, 2019.
  • KÜRKÇÜOĞLU Erol, Türklerin Siyasi Tarihi, MÖ III-MÖ XII, Bilge Kültür ve Sanat Yayıncılık, 2. Basım, İstanbul, 2019.
  • TAŞAĞIL, Ahmet; Bilge Türk Tonyukuk, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2020.
…………………..; Bozkırların İlk İmparatorluğu, Hunlar, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2020.

Dr. Mehmet ÇANLI

ALINTI/KAYNAK: 

https://strasam.org/strateji/jeopolitik/otuken-neden-turkler-icin-stratejik-oneme-sahiptir-314


📰 KÜLTÜR DEĞERLERİMİZ: Kültürel değerlerimizi, insanlığımızı kaybetmeyelim...

 

Bir kadın sorar:

— Yumurtalarınızı kaça satıyorsunuz?

Yaşlı satıcı cevap verir:

— Bir yumurta 10 TL, hanımefendi.

Kadın der ki:

— 6 yumurtayı 50 TL'ye alırım, yoksa giderim.

Yaşlı satıcı cevaplar:

— Hanımefendi, istediğiniz fiyata alın. Bugün henüz bir tane bile yumurta satamadım ve geçinebilmem için buna ihtiyacım var. Bu benim için iyi bir başlangıç olur.

Kadın yumurtaları pazarlıkla aldığı fiyattan satın alır ve kazandığını düşünerek oradan ayrılır. Şık arabasına biner ve arkadaşıyla birlikte lüks bir restorana gider.

Kadın ve arkadaşı istediklerini sipariş ederler. Azıcık yerler, ancak birçok şeyi yarım bırakırlar.

Hesap geldiğinde toplam 3800 TL tutmuştur. Kadınlar 4000 TL verir ve restoran sahibine üstü kalsın, bahşiş olsun derler.

Bu hikâye lüks bir restoranın sahibi açısından gayet normal görünebilir. Ama yumurta satan yaşlı adam için oldukça adaletsizdir…

Ortaya çıkan soru şudur:

Neden ihtiyacı olanlardan bir şey alırken gücümüzü göstermeye ihtiyaç duyarız?

Ve neden asıl ihtiyacı olmayanlara karşı cömert oluruz?

Bir keresinde bir yerde şöyle bir şey okumuştum:

“Babam, yoksullardan ihtiyaç duymasa bile bazı eşyaları yüksek fiyatlara satın alırdı.

Bazen normalinden daha fazla para verirdi.

Buna çok şaşırırdım. Bir gün ona sordum: ‘Neden böyle yapıyorsun baba?’

Babam şöyle dedi:

‘Bu, onura sarılı bir hayırdır, oğlum.’”

.....

Alıntı: DENİZ_TOPRAK2 @TOPRAK_2_

📰KÜLTÜR DEĞERLERİMİZ: Neoliberal Bireyciliğin Yarattığı Toplumsal Sorunlarından biri...


Pikniğe gidiyorsun, ormanı yakıyorsun.

Sahile gidiyorsun, çöpünü orada bırakıyorsun. Adını duyduğun her kumsala, her tatil beldesine, her köye, her parka gidiyor; çocuğunun altını değiştirdiğin bezi olduğu yere atıyorsun.

İçtiğin biranın şişesini arkandan kimin toplayacağını sanıyorsun?

Yetmiyor; pet şişeye işiyor, pisliğini de her yere bırakıyorsun.

Nereye gitsek senin izlerini görüyoruz...

Her dağ başında, her deniz kıyısında, her doğal parkta, her doğal güzellikte...

Dünyanın en güzel, en özel, en eski tarihî eserlerine sahip olsak ne fayda? Sen gidip en mahrem mağaraların duvarlarına o saçma sapan adını yazıyorsun.

Üstüne başına bakınca insana benziyorsun ama ne yazık ki insan olamıyorsun.

Çocukların karınca yuvalarını bozuyor, bön bön bakıyorsun.

Sokak köpeğine taş atıyor, sırıtıyorsun.

Kedinin yavrularını alıp ölümüne sebep oluyor, iyi bir şey yaptığını sanıyorsun.

Kuşların yuvalarını dağıtıyor, kıs kıs gülüyorsun.

Doğal yaşam alanlarında, soyları tükenmek üzere olan canlıları avlıyor, bir de fotoğrafını çekiyorsun.

Sonra bunları sosyal medyada paylaşıyorsun.

Buradan bakınca kendini çok sosyal, çok havalı, çok modern sanıyorsun.

Oysa kendinden başka hiçbir şeyi düşünmüyorsun.

Yaşadığın gezegenin, hatta oturduğun sokağın bile farkında değilsin.

Bazen eline kitap alıp okuyormuş gibi de yapıyorsun.

Oysa ne okuduğunu anlayacak bir bilince sahipsin ne de dünyayı gerçekten görecek gözlere...

Keşke doğaya verdiğin zarar kadar vicdanın da büyüseydi.

Çünkü bu dünya, onu koruyanlarla güzelleşiyor; kirletenlerle değil.

Alıntı: DENİZ_TOPRAK2 @TOPRAK_2

📖 Kırgız Türklerinde 'Maral Ana' efsanesi


Vaktiyle düşmanlar Kırgız Türklerine saldırmışlar, tamamını kılıçtan geçirmişler ve çekip gitmişler. Ancak ormanda bulunan bir kız ve bir erkek çocuk bu katliamdan kurtulmuş.

Çocuklar köye döndüklerinde düşmanların reisi, bu iki çocuğu fark edip öldürmesi için yaşlı bir kadına teslim etmiş. Yaşlı kadın da bu çocukları götürmüş, bir uçurumdan tam atacağı sırada arkadan bir maral yani geyik: “Bırak onları kadın!” diye seslenmiş.

Yaşlı kadın bir geyiğin konuşmasına çok şaşırmış. Geyik: “onları bana ver, memem süt dolu, onlar benim çocuğum olsun” demiş. Geyik, çocukları alıp Issık Göl civarına götürmüş ve orada çocukları büyütmüş.

Zamanla Kırgız Türkleri bunlardan üreyip çoğalmışlar. Böylece Kırgız Türkleri, ''Maral Ana''yı soylarının yeniden diriltilmesini ve çoğalmasını sağlayan saygıdeğer bir ata olarak hatırlamışlar...


Alıntı:  FiiTarih (@FiiTarih)

📰''Elinde kalkan ve mızrakla aynı pozu Türk milli takımının verdiğini hayal edin.''

''Elinde kalkan ve mızrakla aynı pozu Türk milli takımının verdiğini hayal edin... Yer yerinden oynar, ceza alırdık. Bir de içimizdeki bazılarından cezanın ne kadar "doğru" olduğunu falan dinlerdik...

Merih Demiral'in yaptığı bir bozkurt işareti için neler yaptıklarını unutmayın.''

Alıntı: Türk Ortodoks Topluluğu @TurkOrthodox


🎞️ Anadolu’nun farklı ama özü bir olan halk oyunlarını, bölgesel harita üzerinden gösteren bir derleme.


 

📖 "Bir Türk'ün gönlünde nehir varsa Tuna'dır, dağ varsa Balkan'dır."💜

 



Tuna Nehri – Budapeşte

Avrupa’nın en büyük 2. Akarsuyu olma özelliğine sahip olan Tuna Nehri tam 10 farklı ülkenin topraklarına hayat vermektedir. Almanya’nın güneyinde yer alan Schwarzwald (Kara Ormanlar) bölgesinde doğan nehirden yaklaşık 80 milyon insan bu nehrin görselliğinden ve kaynaklarından faydalanmaktadır. Macaristan ise bu nehri sınırları içinde en fazla barındıran 2. ülkedir.

Tuna Havzası’nın yüzölçümü yaklaşık 817.000 km², uzunluğu 1690 km, eni 820 km’dir. Bu bölge içinde yaklaşık 120 kadar ırmak ve nehir sürekli olarak Tuna Nehri’ni beslemektedir.

Tuna Nehri Nerede?

İsmini Roma Nehir Tanrısı olan Danuibius ya da Danube’den alan nehir, doğduğu noktadan itibaren Karadeniz’e dökülene kadar Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere tam 10 ülkeden geçer.


Türk tarihinde adına pek çok şiirler yazılan ve Osmanlı döneminin en önemli nehirleri arasında yer alan Tuna Nehri ile ilgili en ünlü şiirlerden biri ise ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın yazdığı şiirdir.


Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik,

Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi ‘İlerle’

Bir çığ gibi geçtik Tuna’dan kafilelerle,


Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan,

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan,

Bir gün yine doludizgin atlarımızla,

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla,


Cennette o gün gülleri açmış görürüz de,

Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde,

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.


Kıyılarında atalarımızın at koşturduğu, Türk zaferleriyle dolup taşan anılar nehri Tuna, Avrupa’nın en eski, en işlek su yolu ve  can damarıdır sayılmaktadır.


Tuna Nehri Akmam Diyor Türküsü Sözleri

Tuna nehri akmam diyor

Kenarımı yıkmam diyor

Ünü büyük Osman Paşa

Pilevne’den çıkmam diyor


Düşman Tuna’yı atladı

Karakolları yokladı

Osman Paşa’nın kolundan

Beş bin top birden patladı


Kara kazan coştu derler

Dalga boydan aştı derler

Osman Paşa’nın askeri

Gece burdan geçti derler


Kılıncımı vurdum taşa

Taş yarıldı baştan başa

Ünü büyük Osman Paşa

Askerinle binler yaşa


Alıntı: https://www.interbustur.com/tuna-nehri/

📖 Göçmen ile muhacir arasındaki fark nedir ?

Göçmen ile muhacir arasındaki fark nedir ? Göçmen ile Muhacir Arasındaki Fark Nedir? Antropolojik Bir Perspektif Giriş: Kültürlerin Derinlik...