Alıntı: ESKİ İZMİR -Facebook
Atatürk:''Ne Mutlu Türküm diyene'' - Biz Türkler Asyai bir milletiz - Anadolu İrfanı'yla aydınlanır yolumuz... arşivi derleyen: Alp İçöz, gönül dostu bir şair
Halil İnalcık:
"Türklerin övünülecek bir tarihleri var. Târih bilirseniz, ancak o zaman "Ne mutlu Türk'üm" sözünün bir mânâsı olur."
Bir çiftçi, tarlasını sürdüğü esnada susuzluktan bitkin düşüp bilincini yitiren genç kekliklere bir bardak su verince; keklikler adeta boğulurcasına başlarını suyun içinden çıkarmadı.
Bir çiftçi, tarlasını sürdüğü esnada susuzluktan bitkin düşüp bilincini yitiren genç kekliklere bir bardak su verince; keklikler adeta boğulurcasına başlarını suyun içinden çıkarmadı. pic.twitter.com/rHqmHcP3u1
— Bayrak Medya (@bayrakmedya) April 6, 2026
Türk Dünyası'nda öze dönüş etkinlikleri heyecan veriyor.
— Ramin SADIK (@saki552003) April 5, 2026
Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te Emir Timur'un doğumunun 690. yılı dolayısıyla orduya bağlı çeşitli birliklerin geçit töreni düzenlendi.
Tarihi günümüzle harmanlayan tören şehir halkı tarafından büyük ilgiyle izlendi. pic.twitter.com/maEWLVQUGL
Türk Dünyası'nda öze dönüş etkinlikleri heyecan veriyor.
Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te Emir Timur'un doğumunun 690. yılı dolayısıyla orduya bağlı çeşitli birliklerin geçit töreni düzenlendi.
Tarihi günümüzle harmanlayan tören şehir halkı tarafından büyük ilgiyle izlendi.
🇹🇷📷Kazakistan'da TİKA desteğiyle Oğuz mirasına sahip çıkılıyor.
— Türk'ün Dünyası (@TurkunDunyasi) April 5, 2026
Oğuz mezarları tek tek tespit ediliyor. pic.twitter.com/Ihu18j3r1D
And içerek kan kardeş olan İskitler...
Türk kültür çevresinde çocukların kollarını çizerek, kanlarını birbirine karıştırmaları bu eski geleneğin bir yansıması olarak hala yaşamaktadır.
İSKİTLER VE TÜRKLER
Sadece saçlara dikkat edin.
Çin yıllıkları ve yabancı kaynaklar, Türkleri: “uzun saçlı, heybetli süvariler” olarak tasvir eder.
MÖ 4. yüzyıla ait Kur-Oba Kraliyet İskit Kurganı'ndan çıkarılan altın kupa,
tasvir etmektedir.
Alıntı: Arkeoloji ve TÜRK Tarihi @ArkeolojiveTurk
Gök-Türk Erkekleri saçlarını uzatır ve örerdi. Yas ve matem merasimlerinde saç örgüleri kesilirdi. "Saç baş yolmak" deyimi bu geleneğin dilimize bir yansımasıdır.
Türkmeneli; Selçuklu ve Osmanlı’dan kalan Oğuz yurdudur.
— İlbilge (@ilbilgemedya) April 5, 2026
Kerkük’ten Telafer’e uzanan Türk varlığı tesadüf değil.
Türkmenler yüzyıllardır Türk-İslam kültürünü yaşattı, bugün de kimliğini savunuyor. pic.twitter.com/ErmxXAggkP
“Ey Türk! Bilgi bilmez kişinin ardına düşme! Aç, sefil, çıplak, yurtsuz kalırsın.”
— Türk Dünyası Kültürü (@Turkicultures) April 5, 2026
🗣️Bilge Kağan pic.twitter.com/nH3I6hvExH
BATI ANADOLU'DA 640.000 TÜRK, ÇOLUK ÇOLUK, KADIN YAŞLI DEMEDEN YUNANLILAR TARAFINDAN KATLEDİLDİ
— Arkeoloji ve TÜRK Tarihi (@ArkeolojiveTurk) April 5, 2026
1.5 milyon Türk yerinden edildi.
Yunanlılar kaçarken de bir çok Türk şehrini ateşe verdi. https://t.co/Zg6qcp1Phy pic.twitter.com/rYiEAteLlI
Şırnak Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisi Hüsam Oral, çizdiği resimlerle ABD’nin en prestijli sanat okullarından Virginia Commonwealth University’ye dünya genelinde birinci sıradan ve tam burslu olarak kabul edildi.
Şırnak Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisi Hüsam Oral, çizdiği resimlerle ABD’nin en prestijli sanat okullarından Virginia Commonwealth University’ye dünya genelinde birinci sıradan ve tam burslu olarak kabul edildi.pic.twitter.com/k56Y9qd5TT
— Odak TV (@OdakTV1) April 5, 2026
Bu mevsimde şu an bu haldeler. Ülkemizin sevilen türleri kendileri. Toplum olarak onları çok seviyoruz.
Şanlıurfa’da evlenen bir çift, düğünlerine gelecek misafirlerden takı ya da hediye yerine birer yetim getirmelerini istedi.
▪️Davete yaklaşık 100 yetim katıldı.
▪️ Düğünde çocuklara hediyeler dağıtılarak yüzleri güldürüldü. pic.twitter.com/plw6KrrY9e— 3. Dünya Savaşı (@ww3mediaa) April 4, 2026
Şanlıurfa’da evlenen bir çift, düğünlerine gelecek misafirlerden takı ya da hediye yerine birer yetim getirmelerini istedi.
Patlıcan kurutma nasıl yapılır? pic.twitter.com/GKDnY93U1n
— korku ve titreme (@korkuvetitremee) April 4, 2026
1937 Anayasa Değişikliği | Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan değişiklikler üzerine | Kemalizm Prensipleri'nin Anayasaya Girişi
Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı, sadece askeri mağlubiyetlerin ya da toprak kayıplarının tarihi değildir; aynı zamanda devasa bir zihniyet dönüşümünün, arayışın ve yeniden var olma çabasının hikâyesidir. Bu hikâyenin başrolünde ise hem Doğu’nun değerlerini bilen hem de Batı’nın metodolojisini kavrayan, imparatorluğu uçurumun kenarından kurtarmaya azmetmiş bir kuşak yer alır: Jön Türkler.
Bugün modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal ve fikri temellerini anlamak istiyorsak, yolumuz mutlaka Paris’in kafelerinden Selanik’in gizli cemiyetlerine, İstanbul’un tıbbiyelerinden sürgün yollarındaki matbaalara uzanan Jön Türk hareketinden geçmelidir.
Jön Türkler Kimdir? Kavramsal Bir Tanım
“Jön Türk” tabiri, aslında tek bir örgüte veya dar bir zaman dilimine sığdırılabilecek bir kavram değildir. En geniş tanımıyla Jön Türkler; 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nde mutlakiyete karşı çıkan, anayasal bir düzeni (Meşrutiyet) savunan ve Batılılaşma ekseninde reformlar yapılmasını isteyen aydınlar grubudur.
Literatürde zaman zaman “Genç Osmanlılar” ile karıştırılsalar da, Jön Türkler bu sürecin ikinci ve daha radikal evresini temsil ederler. Bu hareketin temel bileşenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Jön Türk Hareketinin Tarihsel Gelişimi
Jön Türk hareketinin köklerini 1860’lı yılların “Yeni Osmanlılar” (Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi) cemiyetinde bulsak da, asıl ivme 1889 yılında İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin kurulmasıyla yakalanmıştır. Bu tarih, modern Türk siyasi tarihinin de dönüm noktalarından biridir.
Gizli Cemiyetler ve Tıbbiye Ruhu
1889’da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de bir grup öğrenci (İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Çerkez Mehmed Reşid) tarafından kurulan gizli örgüt, hareketin çekirdeğini oluşturur. Bu gençler için tıp eğitimi sadece biyoloji değil, toplumun hastalıklarına da bir teşhis koyma aracıydı. Pozitivizmden etkilenen bu kuşak, toplumu “tedavi edilmesi gereken bir organizma” olarak görüyordu.
Sürgün ve Yayın Faaliyetleri
İstanbul’daki baskı ortamı, hareketin merkezinin Avrupa’ya (özellikle Paris, Cenevre ve Kahire) kaymasına neden olmuştur. Ahmed Rıza Bey’in liderliğindeki grup ile Prens Sabahaddin’in grubu arasındaki fikir ayrılıkları, Türk siyasi düşüncesindeki “Merkeziyetçilik” ve “Adem-i Merkeziyetçilik” tartışmalarının da doğuşudur.
İttihat ve Terakki ile Birleşme
Yurt dışındaki aydınlar ile yurt içindeki (özellikle Selanik’teki) subayların birleşmesi, hareketi bir “aydın tartışması” olmaktan çıkarıp “eylem gücü yüksek bir siyasi yapıya” dönüştürmüştür. 1908 Jön Türk Devrimi (II. Meşrutiyet’in ilanı), bu birleşmenin en somut sonucudur.
Jön Türklerin Temel İdeolojileri ve Dünya Görüşü
Jön Türkleri bir araya getiren ana motivasyon “Devlet nasıl kurtarılır?” sorusuydu. Ancak bu soruya verilen yanıtlar zamanla çeşitlenmiştir. Hareketin düşünce atlasını şu başlıklarla analiz edebiliriz:
- Osmanlıcılık (İttihad-ı Anasır)
Başlangıçta Jön Türklerin en büyük hayali, din ve ırk farkı gözetmeksizin tüm Osmanlı tebaasını “Osmanlılık” üst kimliğinde birleştirmekti. Anayasa (Kanun-ı Esasi) ve Meclis-i Mebusan, bu birliğin çimentosu olacaktı. Ancak Balkanlardaki ayrılıkçı hareketler, bu fikrin pratikte uygulanmasını zorlaştırdı.
- Pozitivizm ve Bilimcilik
Özellikle Ahmed Rıza Bey’in etkisiyle Auguste Comte’un pozitivizmi hareketin içine sızdı. “Nizam ve Terakki” (Düzen ve İlerleme) sloganı, toplumsal değişimin sarsıntısız ama bilimsel temelli olması gerektiğini savunuyordu. Dinin yerini bilimin, ulemanın yerini ise teknokrat aydınların alması gerektiği fikri bu dönemde kökleşti.
- Türkçülük ve Milliyetçilik
Osmanlıcılık siyasetinin iflas etmeye başlamasıyla, özellikle 1908 sonrasında Jön Türkler arasında Türk milliyetçiliği yükselmeye başladı. Ziya Gökalp gibi isimlerin teorisyenliğiyle, imparatorluğun asli unsuru olan Türklerin bir “millet” bilincine kavuşması hedeflendi.
Jön Türklerin Basın ve Edebiyat Üzerindeki Etkisi
Jön Türkler için gazete, sadece haber kaynağı değil, bir okul ve bir mücadele aracıydı. Matbaayı “halkı uyandırmanın en kısa yolu” olarak gördüler.
- Meşveret ve Mizan: Paris ve Kahire’de basılan bu gazeteler, kaçak yollarla İstanbul’a sokuluyor, saray mutfağından kışlalara kadar elden ele dolaşıyordu.
- Dilde Sadeleşme: Fikirlerini halka ulaştırmak zorunda olan aydınlar, Tanzimat‘la başlayan dilde sadeleşme çabalarını bir adım öteye taşıdılar.
- Edebi Türlerin Kullanımı: Roman ve tiyatro, toplumsal eleştiri için birer kürsüye dönüştü. Hürriyet kavramı, lirik bir unsur olmaktan çıkıp siyasi bir talep haline geldi.
“Ne efsunkâr imişsin ah ey didar-ı hürriyetEsir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten”
(Namık Kemal)
Jön Türk Hareketinin Başarıları ve Eleştiriler
Jön Türkler, Türk siyasi tarihinde hem büyük bir devrimin mimarları hem de bazı trajik hataların sorumluları olarak anılırlar.
🔴Başarıları:
- Mutlakiyetçi yönetim anlayışını yıkarak anayasal demokrasi geleneğini başlattılar.
- Kadın hakları, modern eğitim ve iktisadi bağımsızlık konularında ilk ciddi adımları attılar.
- Milli bir burjuvazi oluşturma çabasıyla yerli üretimi teşvik ettiler.
⚫️Eleştiriler:
- Zaman zaman seçkinci (elitist) davranmak ve halkın değerlerinden kopuk olmakla suçlandılar.
- İttihat ve Terakki dönemindeki sert politikalar ve I. Dünya Savaşı’na giriş süreci, hareketin mirası üzerinde hala tartışılan konulardır.
Sonuç: Cumhuriyet’e Uzanan Köprü
Jön Türkler, sadece bir dönemin siyasi aktörleri değil, modern Türkiye’nin laboratuvarıdır. Laiklikten kadın haklarına, harf inkılabından üniversite reformuna kadar pek çok “Cumhuriyet Devrimi“, aslında Jön Türklerin sürgünlerde, hapishanelerde ve gizli toplantılarda tartıştığı fikirlerin olgunlaşmış halidir.
Onlar, imparatorluğun en karanlık döneminde “vatan” ve “hürriyet” diyerek ayağa kalkan; hatalarıyla, sevaplarıyla modern Türk kimliğinin inşasında en büyük paya sahip olan öncülerdir.
İttihat ve Terakki dönemindeki sert politikalar ve I. Dünya Savaşı’na giriş süreci, hareketin mirası üzerinde hala tartışılan konulardır.
Jön Türk hareketinin en önemli temsilcileri kimlerdir?
hareketin farklı dönemlerindeki en bilinen isimleridir.
Sonuç: Cumhuriyet’e Uzanan Köprü
Jön Türkler, sadece bir dönemin siyasi aktörleri değil, modern Türkiye’nin laboratuvarıdır. Laiklikten kadın haklarına, harf inkılabından üniversite reformuna kadar pek çok “Cumhuriyet Devrimi“, aslında Jön Türklerin sürgünlerde, hapishanelerde ve gizli toplantılarda tartıştığı fikirlerin olgunlaşmış halidir.
Onlar, imparatorluğun en karanlık döneminde “vatan” ve “hürriyet” diyerek ayağa kalkan; hatalarıyla, sevaplarıyla modern Türk kimliğinin inşasında en büyük paya sahip olan öncülerdir.
Alıntı: https://www.turkedebiyati.org/jon-turkler/
Mithat Cemal Kuntay Kimdir?
Atatürk’ün Cenazesini Ankara’da Karşılarken
Gene on beş sene evvel gibi Gazi geliyor,
Gene on beş sene evvelki kadar yükseliyor.
Gene başlarda oturmuş, gene göklerde başı;
Yıldırımlar gene bir eski silâh arkadaşı.
Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ;
Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ.
Gene bir memleketin satveti bir tek emeli.
Koca bir yurdu tutarken gene sapsağlam eli.
Çürüyen göğsü için takızaferler gene dar;
Gene sağdır, gene sağlamdır O, hem dünkü kadar.
Ona hicranla… hayır, sade taabbütle eğil;
Ölüdür; doğru, fakat öldüğü hiç belli değil.
EĞİLME 📌
Zincirin altınsa da hatta, koparıp kır,
Susmak ne demekmiş, yere haykır göğe haykır!
Vicdan bile duymaz çıkmazsa bir âhı,
Sessiz kölelerdir yaratan binbir ilâhı
Elbet put olurlar öpülen eller, etekler,
Elbet öpen oldukça, olur öptürecekler!
Hürriyet, o en son şerefindir, onu satma!
Bir tanrı yeter, kendine bin tanrı yaratma!
İnsandaki dört tane ayak devrini bilme,
Mahvolsa eğilmezdi baban, sen de eğilme!
Mithat Cemal Kuntay
Hayal edin... Karadeniz'in tüm suyunu boşaltsaydık, karşımıza sıradan bir deniz tabanı değil, devasa ve derin bir çöküntü çıkardı. Öyle bir yapı ki, adeta insan eliyle kazılmış dev bir taş ocağını andırıyor.
Jeoloji bilimi, Karadeniz'in oluşumunu milyonlarca yıl süren tektonik hareketlerle açıklar.
Ancak deniz tabanının şekli bazı ilginç soruları
gündeme getiriyor:
• Keskin kenarlar,
• Ani derinlik farkları,
• Alışılagelmişin dışında jeometrik yapılar...
Bu noktada bazı alışılmadık teoriler ortaya atılıyor:
Bölge büyük bir felakete mi sahne oldu? Eski bir medeniyetin izleri olabilir mi?
Șu ana kadar bu fikirleri destekleyecek somut kanıtlar bulunmasa da, Karadeniz'in tabanındaki bu "düzenli karmaşa" bilim insanlarının ve meraklıların ilgisini çekmeye devam ediyor.
Sonuç olarak Karadeniz, dünyanın en gizemli su kütlelerinden biri olmaya devam ediyor. Belki de derinliklerinde hem jeolojik hem de tarihi sırlar saklıdır...
Alıntı: Arkeoloji Tarihi (Facebook)
Karadeniz’in jeolojik evrimi
Dünya’nın en büyük iç denizlerinden biri, Karadeniz. binlerce yıllık tarihe ev sahipliği yapan bu büyük su kitlesi hem tarih boyunca ona atfedilen değerlerle hem geçirdiği büyük jeolojik değişimlerle oldukça merak uyandıran bir konumda olmuştur.
TUNAHAN SÖNMEZTÜRK
Bugünkü Karadeniz tabanı, başlarda büyük Tetis Okyanusu’nun bir parçası konumunda bulunmakla birlikte yavaş yavaş kıtalararası plakalarda yaşanan değişimlerin de etkisiyle artık Paratetis dediğimiz Dünya tarihinin bilinen en büyük göllerinden birine dönüşmüştü. Adriyatik’ten Aral Gölü’ne kadar uzanan bu büyük göl, yine kıtalararası yaşanan değişimler sonucu birçok parçaya bölünecekti. Bu parçalardan biri de Karadeniz’di.
Karadeniz, Buzul Çağı’nın önemli tatlı su göllerinden biriydi ve muhtemelen günümüzden 6 bin yıl önce yaşayan insan topluluklarını da kıyılarında barındırmıştı. Yaklaşık M.Ö. 5600 dolaylarında bugünkü İstanbul Boğazı’nın oluşumunu sağlayan tektonik hareketler Karadeniz’i bambaşka bir forma büründürecekti. Akdeniz’den aşağı yukarı 100-150 metre daha alçak bir su seviyesine sahip konumda olan Karadeniz, Akdeniz’in tuzlu suyunun gelişiyle oldukça büyük bir ekosistemsel tahrip yaşamış ve artık yapısı da bir deniz formuna evrilmişti. Tuzluluk oranında yaşanan bu değişimse Karadeniz’de tatlı su canlısı olarak yaşayan birçok deniz canlısının ölümüyle sonuçlanmış, bu ölülerse Karadeniz tabanına metan gazı birikimi olarak negatif bir etki bırakmıştır.
Karadeniz’in bir deniz formuna gelmesi ile birlikte su seviyesi de bu döneme parelel olarak yükselmeye başlamıştı. Yükselen su seviyesi Kırım’ı bir yarımadaya çevirmiş, bugünkü Odessa’ya kadar Karadeniz’i genişletmiş ve Aral Denizi’ni ortaya çıkarmıştır. Su seviyesindeki bu hızlı değişim sadece Akdeniz sularından kaynaklanmamakla birlikte bu döneme parelel olarak Hazar Gölü’nün su seviyesinde yaşanan değişimlerden de kaynaklanmaktadır. İddialara göre Buzul Çağı sonlarında oldukça şişen Hazar, suyunu Don ve Volga gibi nehirler aracılığıyla Karadeniz’e boşaltmıştır. Karadeniz yaşanan bu değişimlerden sonra da ekosistemsel canlılığını yitirmemiş fakat yüzeyindeki oksijenli suyunu tabana yayamadığı için bölgedeki benzer yapıdaki Hazar gibi tabanında ölü alanlar yaratmıştır. Daha açık olursak, Karadeniz’in yüzeyinde bulunan ve oksijen zengini daha az tuzlu su, tabandaki oksijenden mahrum ve daha tuzlu suyla karışamamaktadır. Bunun Karadeniz’in yeterince soğumaması ve çevre nehirlerden gelen tatlı suyla da alakası vardır. Fakat sonuca baktığımızda Karadeniz’in yüzeyinden yaklaşık 170-180 metre sonra hiçbir canlının yaşamadığı, Güneş ışığının bulunmadığı ve Hidrojen Sülfür zengini bir su katmanı bulunmaktadır. Öyle bir katmandır ki burada oksijen soluyan hiçbir canlı yaşayamaz.
Bu durumun katkısı olarak Karadeniz’in dibindeki arkeolojik kalıntılara ilk günkü halindeymişçesine ulaşabilmekteyiz. Misal 2000 yılında, ünlü okyanus araştırmacısı Robert Ballard liderliğindeki bir ekip, Sinop’un yaklaşık 30 km açığında, 320 metre derinlikte “Sinop D” olarak adlandırılan antik bir gemi enkazı keşfetmiştir. Anoksik (oksijensiz) koşullar nedeniyle mükemmel bir şekilde korunmuş olan bu gemi, M.S. 410-520 yıllarına tarihlendirilmiştir. Gemi, güvertesi, direği ve hatta halatlarıyla birlikte tamamen sağlam bir şekilde bulunmuştur. Bu keşif sayesinde Karadeniz’deki deniz ticareti ve gemi inşa teknikleri hakkında önemli bilgiler edinebildik. Hatta bazı çevreler ilk tarımsal uygarlıkların Karadeniz çevresinde kurulduğunu fakat Karadeniz çevresinde yaşanan bu ani su seviyesi değişimleri sonucu yok olduklarını da iddia etmektedir. Bu soruların cevabınaysa Karadeniz yüzeyinde yapılan su altı arkeolojisi çalışmalarıyla ulaşabilme imkânımız mevcut. Fakat bugün konuşmamız gereken en önemli konu, Karadeniz’in akıbeti olacaktır.
Prof. Dr. Celal Şengör’ün de bolca ifade ettiği gibi her yıl düzenli şekilde yükselen Karadeniz’in tabanındaki Hidrojen Sülfür miktarını kontrol altına alamazsak, Karadeniz’de canlılığın bulunduğu alan hızlanarak daha az seviyelere gerileyecek ve eninde sonunda Karadeniz patlayacak. Bu patlamaysa ne yazık ki Karadeniz çevresinde böcekler dâhil hiçbir canlının yaşamana müsaade etmeyecek gibi görünüyor.
KAYNAKÇA
İstanbul Esenyurt’ta bir öğretmen, siyahi öğrencisinin İstiklal Marşı’nı ezbere okuduğu anları sosyal medyada paylaştı.
— gdh (@gundemedairhs) April 3, 2026
Türkçe öğrenmesi için sınıfça destek verilen öğrencinin başarısı, öğretmeni ve arkadaşlarını sevindirdi. pic.twitter.com/lM0upRzLQ7
İstanbul Esenyurt’ta bir öğretmen, siyahi (zenci) öğrencisinin İstiklal Marşı’nı ezbere okuduğu anları sosyal medyada paylaştı.
Türkçe öğrenmesi için sınıfça destek verilen öğrencinin başarısı, öğretmeni ve arkadaşlarını sevindirdi.
Kırım Hanlığı’nda Arıcılık ve “Altın Değerinde” Bal
Kırım balının: Daha yoğun aromalı, Daha doğal ve katkısız, Uzun süre bozulmadan saklanabilen bir yapıya Kırım balı, sadece iç pazarda değil, dış ticarette de aranan bir ürün haline gelmişti.
Murat Bardakçı:
— Tarihi Merak Ediyoruz (@tarihiiimerak) April 2, 2026
"Sultan Abdülhamid darbe ile tahta çıkmıştır. Tahtı kaybetmemek için, Fransızlara iltica eden Mithat Paşa'yı Fransızlardan teslim almak için Tunus'u Fransızlar'a vermiştir." pic.twitter.com/U9B893Abd0
Murat Bardakçı:
"Sultan Abdülhamid darbe ile tahta çıkmıştır. Tahtı kaybetmemek için, Fransızlara iltica eden Mithat Paşa'yı Fransızlardan teslim almak için Tunus'u Fransızlar'a vermiştir."
MUAZZEZ ILMIYE ÇIĞ...
Kıt aklınca bana yazan Ümmetçi kardeşim dinle bak, sana ne diyeceğim!..
Üniversite Lisans ve masterimi belirtmeyeceğim, haftada 2 kitap bitirdiğimi, günlük 10 tane gazete, dergi takip ettiğimi ve en az 20 yazarın köşe yazılarını okuduğumu, 50 ülke gezdiğimi, 3 dil bildiğimi, 4 kitap yazdığımı, saz çaldığımı söylemeyeceğim.
Cahilsin diyorum alınıyorsun, yeterince okumamış ve araştırmamışsın diyorum kabul etmiyorsun, görmemişsin ve yaşamamışsın diyorum güceniyorsun…
Cahil olmana değil, cahillikte diretmene kızıyorum.
Yine de seni doğrudan doğruya suçlamıyorum, sen ve senin gibi saf insanları, iyi niyetli arkadaşları ve Türk Halkını hususi cahil bırakanları, karanlığa sürükleyenleri ve sonrasında amaçları doğrultusunda bir maşa gibi kullananları lanetliyorum.
Resimdeki yer, Riyad/Suudi Arabistan, uluslararası iş dünyası ve yatırım ajansları toplantısındayım. Biliyorum, sen kutsal toprak dediğin buraları hiç görmedin, belki umre ve hacca gidenlerden dinlemişsindir.
Dünyanın tüm Arap ülkelerini dolaştım, her seviyede Araplar ile tanıştım, mevcut dini yapı ve inanç sistemlerini inceledim, kültür ve hayat şartlarını görerek ve yaşayarak öğrendim.
Vardığım sonuç; her ne arayacaksan kendinde aramalı, her ne istiyorsan özünde bulmalısın.
Kim ki; Arabın şahsına, Arabın diline, Arabın kültürüne, Arabın giyim ve yaşam biçimine kutsiyet atfediyorsa, bil ki ya cahildir, kandırılmıştır, ya menfaat karşılığı satılmıştır.
Dikkat buyur; din demiyorum, din ortak bir kavramdır ve genel olarak Türkler de müslümandır. (Kaldı ki müslüman olmayan Türkler ve Türk boyları kardeşlerimiz de vardır, hepsine sevgimiz ve saygımız sonsuzdur) Müslüman olup da Arap veya Türk olmayan farklı milletler ve ülkeler de mevcuttur.
Bu durumda, İslam dini; hiç bir ülkenin, milletin, hiç bir cemaat ve grubun tekelinde değildir.
Arap iyi müslüman da, Türk kötü müslüman mı? Bu hayranlık, sempatizanlık, özentilik neden?
Dünyadaki tüm müslüman milletler, Arap gibi giymek, Arap gibi yemek, Arap gibi konuşmak, Arap gibi okumak, Arap gibi yaşamak zorunda mıdır? Kaynak nedir? Ölçü nedir? Doğru nedir?
Kaynak “Kur’an” dediğini duyuyorum. Ama kaynağı da iyi okumuyorsun, okusan da anlamıyorsun, kelimelerin manasını bilmiyorsun. Kaynağın da, anlayacağın dilde, Türkçe olarak okunmasını, duaların Türkçe edilmesini istemiyorsun. Çünkü, sana öyle diyorlar, öyle öğretiyorlar, öyle aşılıyorlar.
Hiç sordun mu, araştırdın mı? Diğer dinler ve kitaplar nasıl? Mesela İncil neden öyle değil. Avrupa ülkelerini gezince göreceksin ki, her ülke kendi dilinde dualarını okuyor, ibadetini yapıyor.
Ortodokslar mesela, Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Yunanistan vs. hepsini gezdim, kiliselerine gittim, din adamlarıyla konuştum, gördüm ki hepsi kendi dillerinde, kendi kültürlerinde inançlarını harmanlayarak dinlerini yaşıyorlar.
Ayrıca… Müslüman ülkelerde Arap kültürünü hakim kılmak için yıllık ne kadar bütçe ve finansal kaynak ayrıldığını biliyor musun?
İsimleri ve faaliyet alanları farklı görünse de, ortak amaç ve zihniyetleri “Arabizm” olan dernek, cemiyet, parti, vakıf, cemaat, tarikat vs. yapıların, sadece bayramdan bayrama topladıkları kurban derileriyle mi giderlerini karşıladıklarını sanıyorsun?
Bir tek bağışlarla mı geçiniyorlar? Yalnız aidatlarla mı ayakta duruyorlar? Kimler destekliyor? Hangi Arap ülkelerinin diasporası var bu oluşumların arkasında? Harcanan bu devasa sermaye, nasıl geri dönüştürülüyor?
Sen daha neyin orucu bozup-bozmadığını öğrenemedin ki, bunları nerden bileceksin? Günde 10 bin defa tesbih çekmeyi, 20 bin defa tekbir getirmeyi ders mi, ilim mi sanıyorsun?
Demem o ki Ümmetçi kardeşim, aklını kullan, hipnoz olma, kimseye biat etme, gözlerini aç!. Din kullanılarak dünya geneline yayılan A r a p E m p er y a li z m ini gör, S e l efi Arapçılığı fark et !..
Bir Türk vatandaşı olarak, bütün insanlara, dinlere, dillere ve kültürlere elbette saygı duyuyorum ama kimsenin de Türk dilini, dinini, töresini ve kültürünü Araplaştırmasına, yozlaştırmasına, tahrip etmesine iyi gözle bakmıyorum ve kayıtsız kalamıyorum.
Çünkü ben Ümmetçi değil, özü ve sözüyle bir Türk Milliyetçisiyim, Vatansever, Devrimci, Halkçı, Cumhuriyetçi, Laik, Yurtseverim. Senin hiç sevmediğin ATATÜRK, benim hayat liderimdir. Senin hoşlanmadığın Cumhuriyet, Laiklik ve Demokrasi, benim vazgeçilmezimdir. Özgürlük ruhum, bağımsızlık karakterimdir. Yükselmek, gelişmek, ilerlemek hedefimdir.
Gayem insanlık, yüküm sevgi, ölçüm vicdandır.
Kalben yolum Hak-Muhammed-Ali, ocağım Ahmet Yesevi, Pirim Hacı Bektaşi Veli’dir.
Ulu Ozanlar ile nefeslenirim; Nesimi okur, Şah Hatayi dinler, Pir Sultan Abdal söylerim.
Öğüdü Edebali’den, hoşgörüyü Yunus Emre’den, cesareti Battal Gazi’den alırım.
Unutma, bilim ile gidilmeyen her yol karanlıktır.
Düşünce karanlığına ışık tutanlara selam olsun.
Alıntı: DENİZ_TOPRAK2 @Baha_Benhan