20260316

📰 1918 İstanbul’un İşgali: İşgalden Kurtuluşa


1918 İstanbul’un İşgali: İşgalden Kurtuluşa

13 Kasım 1918: İtilaf donanması İstanbul’a demir attı ve işgal yılları başladı. İstanbul’un işgalinden kurtuluşuna uzanan direnişin tüm bilinmeyenleri.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkesi’nin ardından, bir imparatorluğun başkenti olan İstanbul, tarihin gördüğü en ağır kuşatmalardan birine sahne olarak tam 4 yıl 10 ay 23 gün sürecek olan karanlık bir esaret dönemine girdi.

Mondros: Kağıt Üstünde Barış, Fiiliyatta Yıkım

Her şey 30 Ekim 1918’de Limni Adası’ndaki Agamemnon zırhlısında başladı. Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında, Osmanlı için savaşın bittiği sanılıyordu; ancak 7. Madde adlı bir tuzak, İtilaf devletlerine istedikleri yeri işgal etme yetkisi veriyordu (Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Millî Mücadele). Bu madde, Anadolu’nun paylaşım haritasını çizen sessiz bir silahtı.

Payitaht İstanbul’da Kim, Nereyi İşgal Etti?

Mondros Ateşkesi’nin mürekkebi kurumadan, 13 Kasım 1918 sabahı İstanbul Boğazı tarihin gördüğü en ağır kuşatmalardan birine şahitlik etti. Toplam 55 parça gemiden oluşan devasa İtilaf donanması, Dolmabahçe önlerine demir atarak namlularını Osmanlı sarayına çevirdi. Fakat bu işgal sadece askeri bir gövde gösterisi değil, şehrin stratejik olarak parsellenmesiydi (Nur Bilge Criss, İşgal Altındaki İstanbul).

İşgal kuvvetleri, şehri kendi aralarında askeri bölgelere ayırarak adeta küçük devletçikler kurdular. Örneğin; İngilizler, şehrin en kritik noktası olan Beyoğlu ve Rumeli yakasını kontrol altına alırken, Fransızlar tarihi merkez olan Sultanahmet ve sur içine yerleşti. İtalyanlar ise Anadolu yakasını, özellikle Kadıköy ve Üsküdar çevresini işgal sahası olarak seçtiler (Akşin, a.g.e.). Şehir, kendi başkentinde yabancı askerlerin pasaport kontrolü yaptığı bir açık hava hapishanesine dönüştü.

Kurtuluş Fikri: “Geldikleri Gibi Giderler!”

İşte bu zifiri karanlığın içinde, umudun ilk kıvılcımı yine o hüzünlü 13 Kasım sabahı çakmıştı. Mustafa Kemal Paşa, Boğaz’daki o devasa zırhlıları gördüğünde yanındaki yaveri Cevat Abbas’a dönerek tarihin akışını değiştirecek o cümleyi fısıldadı: “Geldikleri gibi giderler!” (Falih Rıfkı Atay, Çankaya).

Bu sözün ardından geçen 1919 yılı, İstanbul için “gizli bir direniş” yılı oldu. Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla eş zamanlı olarak, İstanbul’da Sultanahmet Mitingleri düzenlendi (Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı). Halkın bu uyanışı, işgalcileri “fiili” işgalden “resmi” işgale sürükleyen süreci başlattı.

Bu süreçte; İstanbul’da kurulan Karakol Cemiyeti ve Mim Mim Grubu gibi gizli teşkilatlar, işgalcilerin burunlarının dibinden Anadolu’ya silah ve cephane kaçırmaya başladı (Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk).

İstanbul’da İşgal Yılları: Terör ve Sürgün Dönemi

İşgalin ilk yıllarında “sessiz” yürütülen baskı, Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin “Misak-ı Milli”yi kabul etmesi üzerine, 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgaliyle tam bir terör dalgasına dönüştü. O sabah saat 05:45‘te İngiliz askerleri, Şehzadebaşı Karakolu‘nu basarak uykudaki silahsız Türk askerlerini şehit etti (Zeki Arıkan, Mütareke Dönemi İstanbul’u).

Hemen ardından meclis basıldı ve milli iradeye darbe vuruldu. Aralarında Rauf Orbay ve Ziya Gökalp gibi isimlerin de bulunduğu 140’tan fazla vatansever, Malta Adası‘na sürgüne gönderildi. Bu baskı, beklenenin aksine halktaki direniş ruhunu daha da körükledi (Stanford Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye).

1920 ile 1922 arasındaki iki yıllık süreçte İstanbul, Ankara’daki yeni meclis ile İtilaf devletleri arasında sıkışmış bir “ara rejim” gibi yönetildi. İngiliz destekli İstanbul hükümetleri ile Anadolu arasındaki ipler tamamen koptu. Bilecik Görüşmeleri gibi temaslar sonuçsuz kalınca, İstanbul artık sadece fiziksel değil, siyasi olarak da Anadolu’nun gerisinde kaldı (Sina Akşin, a.g.e.).

Bir Devrin Sessiz Vedası: Vahdettin’in İstanbul’dan Ayrılışı

Anadolu’da 30 Ağustos 1922’de Yunanlılara karşı kazanılan büyük askeri zafer, İstanbul’daki siyasi yapıyı da temelinden sarstı. Özellikle 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla, 600 yıllık Osmanlı idaresi hukuken sona erdi. Artık sadece “Halife” sıfatı kalan Sultan Vahdettin için payitahtta kalmak imkânsız hale gelmişti (Akşin, a.g.e.).

17 Kasım 1922 sabahı Sultan Vahdettin, İngiliz Malaya Zırhlısı ile şehirden ayrıldı. Bu gidiş, bir devrin kapanışının en dramatik anı olarak tarihe geçti (Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi). Vahdettin’in ayrılışından sonra, işgal kuvvetleri için İstanbul’da kalmanın hiçbir meşru zemini kalmamıştı…

4 Yıl 10 Ay 23 Günlük Hasretin Sonu

Büyük Taarruz’un zaferle sonuçlanmasının ardından imzalanan Mudanya Ateşkesi ile İstanbul için yeni bir perde açıldı. 19 Ekim 1922’de, TBMM temsilcisi Refet (BelePaşa, halkın büyük coşkusu eşliğinde İstanbul’a girerek şehri devralma sürecini başlattı. Ancak bu henüz tam bir kurtuluş değildi; İtilaf devletleri, barış antlaşması (Lozan) imzalanana kadar İstanbul’u bir koz olarak ellerinde tutmaya devam ettiler. Şehirde askeri bir “bekleyiş” dönemi başladı; işgal güçleri kışlalarına çekilse de donanmaları hala Boğaz’daydı (Akşin, a.g.e.).

Nihayet, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması‘nın ardından tahliye süreci kesinleşti ve 2 Ekim 1923’te işgal kuvvetleri son bayrak törenini yaparak şehri terk etti. 6 Ekim 1923 sabahı Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birlikleri, çiçek yağmuru ve gözyaşları içinde İstanbul’a girdiğinde, 4 yıl 10 ay 23 gün süren karanlık dönem resmen sona erdi. İstanbul özgürlüğüne, Türkiye ise tam bağımsızlık idealine kavuştu (Andrew Mango, Atatürk).

🎞️"İstanbul Tam 5 Yıl İşgal Altında Kalmış Ama Kimse İşgali Yazmıyor."  

Alıntı/ Kaynak: https://tarihgastesi.com/1918-istanbulun-isgali-isgalden-kurtulusa/

📚📖 16 Mart 1920 İstanbul'u işgal eden emperyalistler ve işbirlikçi hainler dünya durdukça unutulmayacak.

 

Alıntı: Cengiz Özakıncı @cengizozakinci


İşgalden Kurtuluşa İstanbul: 
İşgal İstanbul'u (1918-1923)
Atilla Oral

DEMKAR YAYINEVİ

İlk kez yayımlanan anı, belge ve fotoğraflarla, İşgal İstanbul’lu, 1918-1923 İşgalden Kurtuluşa İstanbul adlı bu eser, İstanbul ve civarında işgal yıllarında yaşanan olayları konu alıyor. İlk kez yayımlanan, orijinal fotoğraf ve belgelerle kapalı kalmış bir tarih, görsel yönüyle sergileniyor. Anadolu'da Kurtuluş Savaşı'nın devam ettiği yıllarda, İstanbul ve civarında neler yaşandığını görsel bir zenginlikle anlatıyor. Birçoğu işgalcilerin çektiği 1918-1923 yıllarına ait çok sayıda fotoğrafla işgal İstanbul'unun bilinmeyen yönleri ele alınıyor.

📰✍🏻 ‘Şairler şahı’, ‘söz ilahı’

‘Şairler şahı’, ‘söz ilahı’

Kaşgarlı Mahmud’un dediği gibi, ‘Baş börksüz, Fars Türksüz olmaz.’ Bu bin yıllık denklem gereği Firdevsi’nin kahraman torunlarıyla aynı cephede, aynı mevzideyiz

FATİH ÖZCAN

Aydınlık gazetesindeki ‘Şairin Emeği’ köşesinde ve çeşitli mecralarda sanatını sürdüren usta şair Hüseyin Haydar’ın Firdevsî hakkında yazdığı muhteşem dizeler, gerçekten onun ruhuna ve Şahname’nin (Şehnâme) derinliğine çok yakışıyor. “Şairler şahı”, “söz ilahı”, “Turan ile İran’ın göbek bağını bağlayan ilahi ulak” gibi ifadeler, onun hem İran hem de Türk dünyası için taşıdığı o eşsiz köprü rolünü çok güzel yakalıyor.

Seninle sohbet edince ey şairler şahı, söz ilahı Firdevsi,
Kırk çiçekten geliyor kötülükleri ezen Şahname’nin nefesi.
Ey Turan ile İran’ın göbek bağını bir bağlayan ilahi ulak,
Bulur çıkartır soyların altın hazinelerini, sözünü taşa geçirir.

İran devlet adamlarıyla “sıradan İran askerinin ve emekçisinin şehadette, feragatte ve cesarette eşitliği”ni kanıtlayarak, İran ordusunun ve İran halkının “direnme yeteneğini ateşleyen (…) İran’ın Rehberi ve komutanlarının şehadeti ve cesareti (…) Firdevsi’den Hamaney’e bin yıldır aynı ruhun” tezahürüdür.(1)

İşte İran ve halkını, emperyalist ve siyonist zalimlerin karşısında yenilmez kılan ve zafere götüren bu ruhtur; vatanı için “ten”inden vazgeçen milyonlarca Firdevsi’dir bunu sağlayan

Olmayacaksa İran, olmasın benim için ten 
Kalmasın bu topraklarda bir canlı ten
Vatanımız ve çocuklarımız uğruna,
Namusumuz, küçük çocuklarımız ve yakınlarımız uğruna

Vatanımızı düşmana teslim etmekten,
Daha iyidir hep birlikte gitmemiz ölüme.


FİRDEVSİ, SADECE BİR ŞAİR DEĞİL, ADETA BİR KÜLTÜREL KURTARICI VE DİL BEKÇİSİ

10. yüzyılın sonlarında, Arap fetihlerinden sonra Farsçanın ve eski İran kimliğinin erimeye yüz tuttuğu bir dönemde, yaklaşık 30 yıl boyunca tek başına 50-60 bin beyitlik dev bir destan yazarak, (Keyumurs, Cemşid, Feridun gibi) mitolojik krallardan başlayıp Sasani dönemine kadar uzanan bir hafızayı yeniden canlandırdı. Bunu yaparken, Farsçayı Arapça kelimelerden mümkün olduğunca arındırarak “saf” bir edebî dil haline getirdi. Bugün Farsçanın hâlâ bu kadar güçlü ve bağımsız kalmasının en büyük sebeplerinden biri onun eseridir.

Suyla ateşin, havayla toprağın el birliği nasıl yürütür aklı,
İyilik ve kötülük boğuşurken sen insanı dünyaya hak kıldın.

İyi-kötü, ışık-karanlık, ateş-su, Turan-İran gibi zıtlıkları destansı bir etik felsefeyle harmanladı. Hüseyin Haydar’ın dizelerinde de geçen o “iyilik ve kötülük boğuşurken insanı dünyaya hak kıldın” hissi, tam da Şahname’nin omurgası.

Rüstem, Siyavuş, Sohrab, İsfendiyar gibi kahramanlar üzerinden insanî trajediyi, baba-oğul çatışmasını, sadakati, ihaneti öyle derin işledi ki, bin yıldır okuyanları hâlâ ağlatarak düşündürüyor.

TÜRK DÜNYASI İÇİN DE ÖZEL BİR YERİ VAR

Türk dünyası için de çok özel bir yeri var. Şahname’de Turan ile İran’ın çatışması elbette var, ama Feridun’un üç oğlu (Selm, Tur, İrec) üzerinden aslında iki halkın kardeş olduğu vurgusu yapılıyor. Yani Firdevsî, Turan-İran gerilimini bir “iç hesaplaşma”ya, bir aile kavgasına dönüştürmüş. Bu yüzden Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar birçok Türk şairi, nakkaşı, âşığı Şahname’den beslenmiş; Dede Korkut’tan, Battalname’ye, Köroğlu’na kadar birçok motifte onun yankısını duymak mümkün. Hüseyin Haydar’ın şiirindeki o “kırk çiçekten gelen kötülükleri ezen nefes” dizesi de çok isabetli. Şahname tam anlamıyla bir direniş destanı gibi; karanlığa, unutulmaya, yabancılaşmaya karşı bir nefes. Firdevsî’nin kendisi de yoksulluk içinde öldü, Gazneli Mahmud’la yaşadığı o meşhur ödül/hiciv hikâyesi yüzünden belki de hak ettiği değeri hayattayken göremedi. Ama dediği gibi oldu.

Çok çalışıp bu kitabı tamamladım,
Adımı bütün dünyada yaydım.

Bugün hâlâ İran’ın millî destanı, Tacikistan’dan Azerbaycan’a, Türkiye’den Afganistan’a kadar Farsça konuşan coğrafyanın ortak hafızası olarak yaşıyor. Kısacası Firdevsî’ye “şairler şahı” demek az bile gelir. O, bir milletin (hatta birkaç milletin) ruhunu kurtaran, dilini yeniden doğuran ve bize hâlâ “insan çıkmak ne demek” diye sorup duran bir bilge. Hüseyin Haydar’ın dizeleri de onun o ölümsüz ırmağına katılan taze bir su gibi olmuş. Ellerine, dillerine, bilincine sağlık.

Kaşgarlı Mahmud’un dediği gibi, “Baş börksüz, Fars Türksüz olmaz.” Bu bin yıllık denklem gereği Firdevsi’nin kahraman torunlarıyla aynı cephede, aynı mevzideyiz.

Kaynaklar:

(1) Dr. Doğu Perinçek- “İran’da, Şehadette, Cesarette, Feragatte eşitlik var.”

Alıntı: https://www.aydinlik.com.tr/haber/sairler-sahi-soz-ilahi-570213

📚📖 Binbaşı Fahrettin Bey komutasındaki süvari tugayı 21 Temmuz 1913 günü Kırklareli’ye girer

[...] Binbaşı Fahrettin Bey de bir süre önce bizzat sancaklarını verdiği Aşiret Süvari Tugayı’nın başına geçerek Kırklareli’ne yürümüştür. Şehri kuşatır ve Kırklareli’ndeki Bulgar komutanı ya silahlarınızı bırakıp sessizce ülkenize dönmenize izin veririm ya da kalır savaşırsınız ve hiçbiriniz ülkenize dönemezsiniz diyerek ikna eder. 

Şehir tek kurşun atmaya gerek kalmadan geri alınmıştır. Binbaşı Fahrettin Bey komutasındaki süvari tugayı 21 Temmuz 1913 günü Kırklareli’ye girer. 
Talihin bir cilvesi, aslen bir piyade subayı olmasına ve süvari görevlerinden kaçmasına karşın, bütün askeri başarılarını süvarilerin başındayken elde edecektir.


Alıntı: DR. SELİM ERDOĞAN @HarpCografyasi - @KronikKitap

🙂Galatasaray'ın oyuncusu Noa Lang'ın İstanbul sokaklarında ayran-simit yaptığı anlar.

 


 

⚽️🇹🇷Süper Lig’de 22 yıl sonra görev alan ilk 🙋🏻‍♀️ kadın orta hakem Asen Albayrak

VAR’ın  davetine rağmen kararını değiştirmedi:   “Abi kararımda kalıyorum, çok basit.”

Asen Albayrak’tan VAR’a rest! 😎


🗣️ “Abi kararımda kalıyorum çok basit.”




 

20260315

📰✍🏻 Entellektüel olmak üzerine - Prof. Dr. İlber Ortaylı

"Gençlik, Ankara, 1979.- İlber Ortaylı  32 yaşındayken....

 "Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım. Bana, “Ne olmak istiyorsun?“ dedi. “Entelektüel olmak istiyorum.” dedim.

“Senden entelektüel olmaz” dedi.🤔🤔🤔

Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla;

“Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersiniz deyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?" dedim.

“Senden Entelektüel olmaz”dedi.

Çok kızmıştım!

"Doç. tezlerin konularını bile ben öneriyorum" dedim. Prof. gülümseyerek geriye yaslandı.

''Senden çok iyi bir araştırmacı olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi “Niçin olmaz?" diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. 

Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir. 

Okulun önüne bak. Hepsi son model araç dolu ve hocalara ait. Her sene model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı? Niçin bu şekilde yaşıyorlar. 

Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar.

Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez. Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez. Tıpkı paranın yetmediği gibi.

-Prof. Dr. İlber Ortaylı

Mekanın cennet Olsun ❤️

Alıntı: Bir Acayip Kadın @k_babac42790




📰✍🏻 Bize tarihi sevdiren hocam! - Akın Çavdarlı

Bize tarihi sevdiren hocam! - Resim : 1

Bize tarihi sevdiren hocam!

Dostoyevski'mi yoksa Tolstoy mu bize daha yakındır? Puşkin yoksa, afrikalı bir köle çocuğu muydu? Metternich'in diplomasi zekası Osmanlı imparatorluğuna nasıl yansıdı?

Her bir bilgi kırıntısıyla ekranlardan sıradan vatandaşın ilgisini çekmeyi başaran İlber Hocamız için boş konuşmak kadar saçma bir şey yoktu.. Onu o tonton sevecen ihtiyar haliyle sevenlerden biriyim. İşim karikatür çizmek ama onun tarih perspektifiyle kendi sanatıma renk kattığını itiraf etmem de hiç zor değil.

Kimilerine göre ise, hocamız aslında tarih bilimini popüler kılarken aslında tarih dedikodularıyla da bilgi hazinesini süslemeyi pek sever görünürdü. Olsun! Ne gam Allah aşkına. Höt-zöt'lerle orta-lise gençliğine tarih tekerrür ederek, memuriyetini dolduran gelişememiş bazı tarih öğretmenlerin kıt notları altında ertesi yıl unutacağımız geçmiş zaman terennümleri yerine; bin kere İlber Hoca'mızı tercih etmeyelim de taşa mı dönelim yani.

Milletin 'herşeyolog' nişanını papyonunun kenarına iliştirmiş asperger hastası jeoloğumuz Celal bey ile birlikte yaptıkları programlar dikey ve yatay ekranlarda bol, bol yer almakta.. Dereden tepeden başlayan sohbetlerini kroşendolara taşıyan çokca kahkahaları halen kulaklarımdadır. Kalamıştan " bir tatlı hüzün " alır gibi başvurduğum tarih, bilim, hayat ve memat kayıtları arkadaşlık etmiştir; belediye otobüslerinin can sıkıcı seyahatları esnasında zatıma.. Sanırım bu derya birikimlerin sessel nidaları epey zaman daha tatlı arkadaşlarım olacaktır..

Birisi "çok yönlülük" mü dedi? Hemen aklıma İlber Hoca gelir; Eski Kırım prens soyundan gelerek, almanca , ingilizce, fransızca, farsça ve rusçayı konuşabilmek ayrıca türkçeyi de en az bir edebiyatçı kadar bilerek nakşedercesine yazıp çizmek her "çok yönlü"ye nasip olamayacak kadar biricik bir özellik olsa gerek.. Hocamız kaç kere kıtayı ziyaret etmesine rağmen orada hocalık yapan kankası Celal beyin aksine 'Abede' den hiç hazetmezdi. Fırsatlar ülkesinin içinde bulunduğu kuşağın aptallıklar çağında olduğunu mealen ifade ettiği bir çok anektodlar kayıtlarda yerini almıştır. İran kültürü hakkında ise öve, öve bitiremez bu kadim farsi topluluğu.. Almancayı ise gençler için keyfe keder öğrenmelerini salık verirdi, miyadını dolduran almanca yerine latinceyi bir üst seçeneğe almaları manasında yaklaşırdı. Rusça, Çince, İngilizce, Farsça ise evrensel kültür, edebiyat, tarih ve bilim kaynak mukayeseleri için öğrenilmesinin faydaları hakkında bir çok yaklaşımları vardı.

Turistik geziler hakkında profesyonel rehberler ve kendini edebiyatçı sanan gezi simsarlarına inat coşkulu boğaz ve kültür seyahatları hakkında yazılar, kitaplar ve bir fiil yeraldığı turları vardı. Yaz yaz bitmezsin sen hoca.. iyi ki vardın ve kültürel mirasımızda, kitap, söyleşi, dijital, analog her alanımızda olmaya da devam edeceksin. Güle, güle nur içinde yat, Allah rahmet eylesin, toprağın huzurla dolsun inşallah.

Alıntı/kaynak:  https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/bize-tarihi-sevdiren-hocam-569945

📖 Gripin ilacının hikâyesi : "Bir Gripin al, bir şeyin kalmaz, Her derde deva".

 


Gripin ilacı, Türkiye'nin ilk yerli ağrı kesici ve ateş düşürücülerinden birisidir. 

Hikayesi 1930'lu yıllara, bir eczacının yerli üretim tutkusuna dayanmaktadır....Eczacı Necip Akar.

İşte "her derde deva" olan o ilacın öyküsü..


1904'te Gaziantep Nizip'te doğdu Necip Akar.

5 yaşında ailesiyle İstanbul'a geldi.

Vefa Lisesi'nde orta-lise okudu ve 1924'te Eczacılık Okulu'ndan mezun oldu.

1930'larda, ülke grip, nezle, sıtma salgınlarıyla boğuşuyordu. 

Necip Akar ise pratik ve etkili bir çözüm arıyordu.


Meşakkatli bir çalışma sonucunda Gripin'i  üretti ve Aspirin'den etkilenerek ilacına "Gripin" adını koydu.

1931'de üretime başlandı, 1935'te resmi ruhsat alındı.

Tek tabletlik ambalaj ile eczanelerde, hatta bakkallarda satıldı.

Halk arasında, her derde deva olduğu söyleniyordu.


Sloganı: "Bir Gripin al, bir şeyin kalmaz, Her derde deva".

Satış rekorları kırıldı, Türkiye'nin en ücra köşelerine ulaştı.

Türkiye'nin ilk büyük ilaç markalarından biri oldu.

Necip Akar 1957'de, ortağı Muammer Bayer ile birlikte şüpheli bir deniz kazasında boğularak vefat etti.


Gizemli ölümüne dair birçok iddia var ama resmi kayıt "deniz kazası"

Necip Akar'ın azmi, yerli üretim tutkusu ve Gripin'in halk arasında yarattığı güven.

93+ yıldır devam eden bir başarı hikayesi.

Bir daha başınız ağrıdığında hatırlayın: Bu kutunun arkasında bir adamın emeği var



Alıntı: Tarih Plus @tarihplus

📖 Manisa 1919 Nakşibendi tarikatının şeyhleri Yunan askerine biat ederken.


Manisa 1919 Nakşibendi tarikatının şeyhleri Yunan askerine biat ederken. 

Savaş devam ederken, tekke-dergah mensupları askerlikten muaftı. Askere gitmek istemeyenler dergâhlara akın edip askerlikten muaf olma gayretindelerdi....

Alıntı: Tarih Plus @tarihplus

📰 Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı Osmanlıca yazıldı. Arapça değil!

 


🎞️ANADOLU İNSANI: ‘Teyze, borcun yok’

Konya’da bir MEDAŞ çalışanı, engelli kızıyla yaşayan yaşlı teyzenin elektrik faturasını her ay gizlice kendi cebinden ödeyip ‘Teyze, borcun yok’ diyerek teslim ediyor.


 

📷 Pilot A.Ali Çelikten’lerin yetiştiği Ege kıyıları. Bugünkü İzmir’in Kadifekale semtinde Cumhuriyet'ten önce çekilmiş bu fotoğraf

 

Afrotürklerin dedeleri Yavuz’un Mısır’ı fethiyle Afrika’dan gelen, 93 Harbi’nde, Çanakkale’de, şehit düşmüş, torunları ‘Biz Türk’üz!’ diyen bir millet.!

Bugün İzmir’in Kadifekale semtinde Cumhuriyet'ten önce çekilmiş bu fotoğraf, Pilot A.Ali Çelikten’lerin yetiştiği Ege kıyıları.

Alıntı: Halim Gençoğlu @halimgencoglu

Dünyanın İlk Siyahi Pilotu Bir Osmanlı Askeriydi

Tarihin tozlu raflarında kalmış bu bilgi ilk kez duyacakları çok şaşırtıyor. Dünyanın ilk siyahi pilotu bir Osmanlı askeriydi. Peki ilk siyahi pilot Ahmet Ali Çelikten kimdir? İşte yanıtı...

10 Ekim 2023

Dünyanın ilk siyahi pilotu bir Osmanlı askeriydi ve ismi de Ahmet Ali Çelikten idi. Peki Ahmet Ali Çelikten nasıl Osmanlı Devleti'nde pilot oldu? Ahmet Ali Çelikten'in hayatı nasıldı? Çoğu kimsenin ilk defa duyacağı bu bilgiler duyanları şaşırtacak cinsten. Nijerya'dan Osmanlı topraklarına yolculuk; İzmirli teyyareci Ahmet Ali Çelikten hakkında duyacağınız tarihten gerçekler...

Dünyanın İlk Siyahi Pilotu

Ahmet Ali Bey, Nijerya asıllı bir Afrikalı. Hayatı boyunca bir Osmanlı şehri olan İzmir’de eğitim gördü ve yaşadı. Batılı devletler siyahilere ordularından görev vermezken Nijerya asıllı bir anne ve Afrika kökenli bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmet Ali Bey, 1'inci Dünya Savaşı'nda ve Milli Mücadele döneminde Konya Askeri Havacılık Üssü'nde gönüllü hizmet ederek vatan savunmasında önemli roller üstendi.

Dünyanın ilk siyahi pilotu olan ve Afrikalılar tarafından gururla bahsedilen Çelikten, Eugene Jacques Bullard ile birlikte 1’inci Dünya Savaşı'na katılmış tek siyahi pilot olma özelliğini de taşıyor.

Ahmet Ali Çelikten'in Hayatı

TRT'de yer alan bilgilere göre; Ailenin en büyük çocuğu olan Ahmet Ali, 1904’te Haddehane Mektebi’ne (Bahriye Makine Mektebi) girdi. 1908 yılında da 1394 sicil numarasıyla Osmanlı ordusunda göreve başladı. Bahriye Makine Mektebi’nden mezun olduktan sonra Ahmet Ali Bey, gemi görevini icra etmek maksadıyla Şam Vapuru’na tayin edildi. 

Şam Vapuru ile Bahr-i Ahmer (Kızıldeniz) ve Afrika sahillerinde seyrüsefer görevlerinde bulundu. Trablusgarp ve Balkan Savaşları boyunca da Mesudiye zırhlısında görev yaptı.

Ahmet Ali, göreve başlamasının akabinde Prevezeli göçmen Hatice Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Mihriban Tayyar, Muammer, Yılmaz, Melek Müjgan ve Neriman Fethi adlarında 5 çocukları dünyaya geldi.

Çocuklarından Yılmaz ve Muammer babaları gibi askerlik mesleğini seçip havacı olurken, kızlarından Neriman İngilizce öğretmeni, Müjgan ise avukat oldu.

İzmirli Afro-Türk Ali oğlu Ahmet Ali (Çelikten) de Kasım 1916’da dünyanın ilk siyahi pilotu olarak uçmaya başladı. Bu dönemde örneğin Fransız ordusunda görev alan Martinikli pilotlar ancak 1917’de uçuş yapabilmişti.

Yine bu dönemde dünyanın en ünlü siyahi pilotlarından olan Afrika kökenli Amerikan vatandaşı Eugene Jacques Bullard, ırkçı politikalar nedeniyle ABD ordusunda kendisine yer bulamadı.

İngiltere ise siyahilerin yaşadığı sömürgelerini askere almamaya yönelik ırkçı bir politika olarak “Renk Bariyeri” (Color Bar) uygulamasını İkinci Dünya Savaşı’na kadar devam ettirdi.

İşte, böyle bir dönem ve dünyada Nijerya asıllı Ahmet Ali Bey, Osmanlı ordusunda hiçbir adaletsizliğe ve ayrımcılığa maruz kalmadan pilot olarak vazife yaptı.

🎞️ ✈️Dünya'nın İlk Siyahi Pilotu Türktü! Ahmet Ali Çelikten 

 

📸İstanbul'da canlı ve renkli bir kafe

 


🎞️ Mehmet Akif Ersoy'un aziz hatırasına

 Doğu Perinçek:

"Üryan olduğumuz zaman, bencillikten, bireycilikten Mehmet Akif'in mirasına, vasiyetine uyarak maddiyat peşinde koşmaktan arınırsak, soyunursak.

Yüz çukallı gelse, yüz zırhlı gelse bizi kesinlikle yalıncağı soyamaz.

Mehmet Akif yalıncakların şairiydi."



📰✍🏻🇹🇷Türkiye-🇮🇷İran dostluğu güçlenince iki millet refah buldu - Şule Perinçek

 

Türkiye İran dostluğu güçlenince iki millet refah buldu

07 Ocak 2024
Şule Perinçek

“Türkiye-İran ilişkilerinin tarihi gözden geçirilirse, bu iki memleketin dostluktan ayrıldıkları zamanlar en müşkül devreleri yaşamış oldukları görülür. Halbuki milletlerimizin tabii eğilimleri ve yüksek menfaatleri icabı olan dostluk bağları kuvvetlendikçe her iki millet kuvvetli hâle geldi ve refah buldu. Türkiye Cumhuriyeti bu hakikati tamamen idrak ederek İran dostluğunu siyasetinin en esaslı ilkelerinden biri haline getirmiştir.” 

(Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.26, Kaynak Yayınları, s.380.)

Türkiye ve İran’ı kader karındaşı yapan nedir?

Coğrafyamız özel bir coğrafya. İki ülkenin de Rusya ve Çin’i de katmak gerekir, bugünün Asya coğrafyasında dört ülkenin de önemli ortak özellikleri var. Büyük imparatorluk ve devlet gelenekleri olan; önemli çığır açıcı devrim deneyleri yaşamış; o yetenek, birikim ve kültüre sahipler.

Devlet bağımsızlığı geleneği olan bu topraklar emperyalizme karşı ayaklanma birikimine de sahip. Balkanlardan Pasifik'e kadar uzanan geniş imparatorluk toprakları, bir devrim coğrafyasıdır. Biri bitip diğeri başlar; ötekini tetikler.

Öncü ve liderler, yeraltında da yer üstünde de her bakımdan zenginler.

Emperyalistlerin eli hep buralarda.

YÜKSELEN ASYA MİLLETLERİNİN TALİHİ

Bugün de Asya’dan yepyeni bir uygarlık yükseliyor.
Dünyada büyük altüst oluşlar, sıcak savaşlar yaşanıyor.

Yeni bir düzen kuruluyor. Milletlerimiz kahramanca direniyor.
Atlantik sistemi çıkmazda. Emperyalist-kapitalist sistem çözümsüz.

“Geleceğin yüksek ufuklarından doğmaya başlayan güneş”, diyor Atatürk “yükselen Asya milletlerinin talihidir.”

İşte o güneş yeniden doğuyor.

“Bu talihin artık bir daha siyah bulutlara bürünmemesi, milletlerin ve onların öncülerinin ihtimam ve fedakârlığına bağlıdır.”

Türkiye ve İran geçmişte bu özeni göstermiştir, gösterecektir.

MASUM VE MAZLUM MİLLETLER HEMDERT OLANLAR BİRBİRİNİ BULUR

Atatürk, 7 Temmuz 1922'de Sovyet Sefiri Aralof'un, “Yüce İran devletinin muhterem fevkâlade sefiri Mümtazüddevle İsmail Han Hazretleri” adına verdiği ziyafette bir konuşma yapar. Atatürk özellikle şu vurgularla sözüne başlar. Doğu’nun masum ve mazlum milletlerin hissiyatlarını temsil edenler bir araya gelmişlerdir. Çünkü “Hemdert olanlar yekdiğerini arar ve bulurlar.” Çünkü onlar: “Aynı samimiyetle mütehassis olan arkadaşlar ve aynı samimiyetle mütehassis olan milletlerin temsilcileri”dirler. Türkiye ve Rusya uzun zamandır birlikteydiler. Ancak der Atatürk, “İçimizde hakikaten büyük bir boşluk vardı; o da İran milletinin temsilcisinden mahrumiyet! Bugün ona da muvaffak olduğumuzdan dolayı bahtiyarız.”

Çünkü,

“Türkiye halkının Doğu milletleriyle, Rusya ile, Azerbaycan ile, Afgan ile, İran ile olan bağları yalnız hissiyat üzerine kurulu değildir. Hakiki, maddi, değiştirilemez birtakım esaslara dayanmaktadır. Bu suretle düşmanlarımızın içimize girerek yapacakları telkinler ile bu bağların sarsılmasına imkân tasavvur etmek doğru değildir.” 

(ATABE, c.13, s.136.)

Dostla da düşmanla da temas edebiliriz ama bu temas mevcut samimi bağları, dostluğu sarsmayacaktır, daima koruyacaktır.

Kemalist Devrim’in emperyalizme karşı tutumu çok açık ve nettir. Dış siyasette ilişkilerde rota hep böyle itinayla çizilmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaştığı yıllarda, Rusya, Balkan, Kafkasya ve Batı Asya devletleriyle ilişkilere çok daha fazla önem verilir. İran Şahı Rıza Pehlevi’nin çağrılı olarak geldiği Türkiye ziyareti gerçekten çok özeldir. Mustafa Kemal kendisi bizzat ilgilenir. Pehlevi’nin kalacağı Halkevi’nde yapılan hazırlıkları ve bahçeyi kendisi gelir denetler. Daha 10 Haziran 1934 sabahı Gürbulak kapısından girdiği anda telgraf çekilir:

“Zatı Şehinşahilerinin sıhhat ve afiyetle seyahat buyurmalarından doğan memnuniyetimi ve biraderanelerinin huzuru ile şereflenmek zamanını hasretle beklediğimi kalbi muhabbetlerimle arz ederim. Gazi. M. Kemal” 

(age. s.377.)

Türkiye İran dostluğu güçlenince iki millet refah buldu - Resim : 2

Pehlevi, 10 Haziran sabahı Gürbulak'tan Türkiye'ye giriyor, Kars Erzurum, Trabzon, Yavuz Zırhlısı’yla Samsun, oradan trenle 16 Haziran’da Ankara’da. Büyük törenle karşılanıyor. Akşam özel bir ziyafet veriliyor. Ankara ziyareti sırasında İran Şahı Rıza Pehlevi müzeleri, Kız Enstitüsü’nü, Ankara Barajı’nı, Ziraat Enstitüsü’nü, askeri fabrikaları, Musiki Muallim Mektebi’ni ziyaret etmiştir.

Daha sonra Atatürk’le birlikte 20 Haziran’dan 6 Temmuz’a kadar Eskişehir, Afyon, Balıkesir, İzmir, Çanakkale ve boğaz vapuruyla İstanbul gezisi yapmışlardır.

16 Haziran akşamı verilen ziyafette Cumhurbaşkanı konuşmasını şöyle bitiriyor:

Türkiye ve İran binlerce seneden beri üstlenmiş oldukları yükselme ve yükseltme rolünde bugün de kuvvetli ve kudretli adımlarla ilerliyorlar. Bu iki kardeş milletin, bu defa ziyareti Şahanenizle, bir kat daha yakınlaşan dostlukları, medeniyet için, insaniyet için, şüphesiz, en sevinilecek neticelerden biridir. Barış ve selamet içinde gelişmekten başka gayeleri olmayan milletlerimizin, aynı zamanda genel barışla hizmet etmeyi en şerefli vazife saydıklarına şüphe yoktur. Türk milleti için unutulmaz bir hatıra bırakacak olan bugünü, tarih, yalnız Türkiye-İran münasebetlerinde değil, fakat dünya barışında sayılır günlerden olarak kaydedecektir.”

Fakat bu ziyaretin en önemli olaylarından biri de Türkiye’nin ilk operasının İran Şahı şerefine bestelenmesidir. Atatürk bizzat yönlendirmiş, yazımına ve çalışmalara katılmış, dakika dakika izlememiştir. Atatürk operanın konusunu bizzat kendisi belirlemiş ve librettosunu Münir Hayri Egeli’ye birlikte danışarak yazdırmıştır. Gazetelerde bu “milli tiyatro hayatımızda bir dönüm ve bir hamle” olarak nitelendirilmiştir. (Cumhuriyet, 19 Haziran 1934, Numara 3630, s.5)

“Özsoy Destanı” operası ilk kez 19 Haziran 1934 Ankara Halkevinde, Atatürk ve İran Şahı Rıza Pehlevi huzurunda sahneye konmak üzere yetiştirilmiştir.

3 perde 12 tablodan oluşan operayı iki ay gibi kısa bir sürede bestelemek zorunda kalan Adnan Saygun şöyle anlatıyor:

“Yoğun çalışmaların sürdürüldüğü sıralarda karşılaştığım bütün zorluklara ve engellemelere rağmen, eserimin aleyhinde söylenen türlü sözler karşısında, Halkevine gelen Atatürk provaları seyretmişti. Riyaset-i Cumhur Orkestrası yerine İstanbul Belediye Konservatuvarı’ndaki yaylı sazlar orkestrası ile Riyaset-i Cumhur Armonisi’nin sesli sazlarını birleştirerek benim yönetimimde bir orkestra ile çalışmalarıma devam etmemi emrettiği sırada söylemiş olduğu sözlerden özellikle bir cümlesi hâlâ kulaklarımda çın çın çınlamaktadır:

“Bu bir inkılâp hareketidir.”

Bu önemli inkılâp hareketinin özel öyküsünü haftaya Pazar Tarih Rüzgarı’na bıraktım…

Alıntı: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/turkiye-iran-dostlugu-guclenince-iki-millet-refah-buldu-444175

20260314

📖 💐🇹🇷Büyük Türk Talat Paşa’yı şehit edilişinin yıldönümünde saygıyla ve hürmetle anıyoruz. 💐Ruhu şâd olsun...

''Türk milleti için kendisini feda etmiş, İttihat ve Terakki’nin beyni, büyük Türk Talat Paşa’yı şehit edilişinin yıldönümünde rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz. 

Türk milleti ona çok şey borçludur. Bugün bu topraklarda Ermeni zulmü olmadan yaşıyorsak onun sayesindedir.''

Alıntı: Elif @avelifkoca


Talatpaşa bundan 151 yıl evvel 1875 yılı Ağustosun 5. günü sabaha karşı Edirne'de Defterdar Camii ve Medresesi ne bitişik olan kendi evlerinde doğmuştur. (Günümüzde Aşiyan düğün salonunun oldugu yer.)

Babası Kırcaali kazasının Cebelce köyünden Cebelceli Ahmet Vasif Efendi'dir, dedesi Kırcaali kazasının Yahşiler Köyünden Bayraktar Halil ağadır, Validesi Hürmüz hanımdır ve Edirnelidir.

Gazi Mustafa Kemâl Atatürk ve bütün tarihçilerin ortak görüşü; Edirneli Talât Paşa gerçek bir Vatanseverdir. Devletine uzun yıllar hizmet ettikten sonra gittiği Almanya'da karanlık güçlerin maşası hain ve kalleş bir Ermeni suikastçının kurşunlarına hedef olarak 15 Mart 1921'de şehit olmuş.Hasret kaldığı vatanına ancak 25 Şubat 1944'te getirilerek Abide-i Hürriyet şehitliğine defnedildi.

Hemşehrimizin vefat yıldönümünde kendisini saygı ve minnetle anıyoruz. Allahın Rahmeti üzerine olsun..

Alıntı: S.PelinPEREMECİ ♐ #ANDIMIZ @tunaboyutarihi


"Beni bir gün sokakta vuracaklar. Alnımdan kan akarak yere serileceğim. Yatakta ölmek nasip olmayacak. Ziyanı yok, varsın vursunlar. Vatan, benim ölümümle bir şey kaybedecek değildir. Bir Talat gider, bin Talat yetişir!"

Türk Devrimi önderlerinden Talat Paşa'ya saygı ve özlemle!

Alıntı: İbrahim Okan Özkan @iokanozkan



Cumhuriyet değerlerine sadık Türk gençleri olarak, İmparatorluk dönemimizin son Başbakanı Talat Paşa’yı 1921’de Berlin’de şehit edildiği caddede bir kez daha andık.

Alıntı: Efeibram @TugrulMoskowitz



Talat Paşa'nın 15 Mart 1921 Berlin'de Ermeni katil Soghomon Tehlirian tarafından şehit edildiği yer. Atatürk 1926 yılında iadei itibar ile şehit ilan edip eşine maaş bağlatmıştı. Maalesef hastalık sebebiyle naaşını getirmeye ömrü yetmemişti. O zamanki yönetim bir paşasını korumak için yurtdışına gitmesine izin vermiş ama uzaklarda öldürülmesinin önüne geçememişti. Ülkemizdeki İttihat ve Terakki tepkisi nedeniyle naaşı 1943 yılında bakanlar kurulu kararı ile getirilip Abide-i Hürriyet Anıtı'na törenle gömülmüştü. 

Kim ki hakkında kötü konuşuyorsa Ermeni soyundan devşirmedir.
Ruhu şad olsun. Seni sevenler Türkler adını unutmadan halen yıldönümünde yad ediyor. 

Vatan sağ olsun. Ne mutlu Türk'üm diyene!




''Talat Paşa, Türk Devrimi'nin fedailik anıtıdır. Türk gençliğinin pusulasıdır. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük vatanseverlerden, Hürriyet Kahramanımız Talat Paşa’yı vefatının yıl dönümünde saygıyla anıyoruz.''

Alıntı: Öncü Gençlik @OncuGencli

🎞️Gerze Belediyesi Halk Oyunları Topluluğ

 “Cümleten hoş geldiniz!”

Gerze Belediyesi Halk Oyunları Topluluğu ile geleneksel halk oyunlarımızı yâd ediyoruz. 👯



 Alıntı: TRT Arşiv @trtarsiv


🎞️🗣️Türk dünyası nihayet mirasını talep ediyor,

The Turkic world is finally claiming its heritage, educating the world about its history and culture like never before. 🌍✨

Türk dünyası nihayet mirasını talep ediyor, dünyayı tarihi ve kültürü hakkında daha önce hiç olmadığı kadar eğitiyor. 🌍✨


 

📖"Saadeti ürkek bir geyik say."



 "Saadeti ürkek bir geyik say."

Kutadgu Bilig | Yusuf Has Hacib

Alıntı: :Pulse Aesthetic @PulseAesthetic


📰 1918 İstanbul’un İşgali: İşgalden Kurtuluşa

1918 İstanbul’un İşgali: İşgalden Kurtuluşa Anasayfa   »   Manşet   »   1918 İstanbul’un İşgali: İşgalden Kurtuluşa 13 Kasım 1918: İtilaf do...