Zincirlikuyu'da Bir Mezar Taşının Üstüne Örtülen O Ceket...
Selanik’ten kopup İzmir'e sığınmış muhacir bir ailenin çocuğuydu.
Daha 6 yaşındayken babasız kaldı.
Yıllar sonra o günleri anlatırken, "Babamdan geriye bir tek şey kaldı hafızamda" diyecekti; "Beni sırtına alıp merdivenleri çıkışı... Bir de kokusu."
Biz onu Yeşilçam'ın taçsız kralı olarak bildik hep. Salonların o janti, bıyıklı, ağır abisi.
Halbuki Darphane'de işçi bir ressamdı. Bedri Rahmi'nin öğrencisiydi. Kendisine zar zor aldığı boyalarla sabahlara kadar resim çizen, sessiz sedasız bir adam.
Şimdi düşününce insanın içine oturuyor... O dönemin dostlukları başka türlüymüş.
En yakın arkadaşı Sadri Alışık'tı. Beraber yurt dışına bir çekime gittiklerinde aynı odaya düşmüşler.
Dönüşte vapurda Ayhan Işık, "Oh, nihayet uyuyabileceğiz" deyince
Sadri Alışık şaşırır.
"Neden, uyumadın mı hiç?"
"Biraz horluyordun Sadri, uykun bölünmesin diye ses etmedim."
Günlerce hiç uyumamış ama arkadaşını uyandırmaya kıyamamış.
Sonra 1979’un o Haziran sabahı geldi. Ayhan Işık o sessizliğiyle göçüp gitti bu dünyadan.
Çolpan İlhan yıllar sonra o günü şöyle anlatacaktı:
"Ayhan'ın ölümü, Sadri'nin ömründen on yılı söküp aldı."
Buz gibi bir kış günü Sadri Alışık ortadan kaybolur. Ararlar tararlar, yoktur.
En son Zincirlikuyu'da, Ayhan Işık'ın mezarı başında bulurlar onu. Soğuktan tir tir titremektedir.
Çünkü sırtındaki ceketini çıkarmış, "Ayhan üşümesin" diye o mermer mezar taşının üzerine örtmüştür.
Yani... İnsan o mermer taşa örtülen ceketi düşününce, bugün "dostum" diyenlerin vefasızlığından utanıyor.
Böyle adamlar bir daha zor gelir....