Blog Listem

Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260827

📖✍️Ünlü 🇹🇷Türk yazarlar nasıl yazıyor?


Ünlü Türk yazarlar nasıl yazıyor?

Ünlü Türk yazarların öykülerini, romanlarını, şiirlerini, denemelerini veya makalelerini nasıl yazdığını mı merak ediyorsunuz? İşte "ünlü Türk yazarlar nasıl yazıyor?" sorusunun cevabı...

Mehmet Nida/ 17 Mart 2026

Yazarlar ve onların yazma yöntemleri özellikle genç yazarlar için ilgi çekici bir konu. Ünlü Türk yazarların öykülerini, romanlarını, şiirlerini, denemelerini veya makalelerini nasıl yazdığı hep merak konusu olmuştur. Kimisi masasının dışında yazamazken kimisi için de “ne yazacağı nasıl yazacağını” belirliyor.


Attilâ İlhan nasıl yazıyordu?

“Ben oldum bittim bu işi önemsemedenmiş gibi yaparım hep. Gündelik bir gazeteye matrak bir ilave, ya da esnaf bir film şirketine reklam senaryosu hazırlarken en çetrefil yazıları tasarlamış, bazılarını vapurda gider gelirken, yolda yazmışımdır. Öyle masa başına kurulup kasılarak ‘yazarlık’ ya da ‘ozanlık’ oynayanların, (artık kendilerini fazla önemsediklerinden mi, yoksa role kapılıp işi unuttuklarından mı nedense) dişe dokunur şeyler çıkaramadıklarına inanmışımdır hep.”

Haldun Taner nasıl yazıyordu?

Haldun Taner nasıl yazıyordu?“Benim ek işim hocalık. Derslerim, öğrencilerim hayli vaktimi alır. Bunun yanı sıra çeviriler. Bir sürü fahri kültür ödevi almışız. Yazıya az zaman kalıyor. Onun için gümrükten mal kaçırır gibi kahvede, vapurda, dolmuşta, hatta yürürken durup ayakta yazdığımı bütün dostlarım bilir. Bunca yıllık yazarım, inanır mısınız, şöyle kendime ait bir yazı masasına ancak üç yıl önce kavuştum. Üç yıl önceye kadar ya ütü masasında, ya yemek masasında ya da bağdaş kurup kucağımda yazardım.”

Aziz Nesin nasıl yazıyordu?

“Hangi ortamda yazarım? Bu ortam, yazacağım yazı türüne göre değişir. Çok ciddi yazı yazacaksam odanın kapısını ve penceresini sımsıkı kapatırım. Masamda bir iskelet kafası vardır. Konu üstüne yoğunlaşabilmem için evde ölü sessizliği olması gerekir. Bu derin sessizlik içinde sürekli müzik çalması gerekir. Brahms, Bach, Beethoven’i dinlerim. Dikkatimin uyanık olması için odanın ısısı on altı dereceyi geçmemelidir. Bunun için yaz aylarında ciddî yazılar yazamam, sıcaktan yazılarım mizahî olur.

Millî eserleri yine bu atmoser içinde yazarım. Yalnız millî olması için, masamda buzlu rakıyla sakız leblebisi bulunmalıdır. Yazıyı yazarken zora geldikçe rakı içerek kafayı bulurum. Yazımın evrensel bir düzeye ulaşması için, viskiye votkayı karıştırıp yaptığım ve adını koegzistans koyduğum içkiden içerim.

Romantik ve lirik yazılar yazmak için dağbaşında ya da deniz ve göl kenarındaki otellere çekilirim. Mizah yazılarımı ya hamamda ya da hayvan pazarlarına yakın çok gürültülü yerlerde yazmayı yeğlerim.”

Adalet Ağaoğlu nasıl yazıyordu?

“Bir romanı tasarlarken, her yerde, her zaman, uykumun arasında da beynime saldıran ve saldırı anında bana korkunç güzel gelen bütün o tümceleri, o “ilk buluşları”, bütün o, bana göre iç dağlayıcı gözlemleri, bu gözlemlerin uzantılarını, bir duygulanımı, her şeyin çağrıştırdığı her şeyi sıcağı sıcağına bir deftere geçirmek isterim. İyice gezgin biri olduğum için, şöyle yanımda kolay taşınacak, kalemim, sigara paketim gibi her koşul altında hep elimin altında hazır duracak uygun bir defter edinmeye heveslenirim. Her biri ya çok küçük gelir, ya çok büyük. Böyle, küçük ya da büyük bir defter edinince de bunu ya evde, ya otel odasında unuturum. Bana en gerekli olduğuna inandığım zamanlarda böyle bir defterin dostluğundan hep yoksun kalırım.”


Ahmet Ümit nasıl yazıyor?

“İlhamla olmuyor. Aynı sizin gibi önce bir hazırlık yapıyorum. Karakter kim? Hikâye nedir? Bilmediğim bir alansa o alan üzerinde okumalar yapıyorum. Bu çalışmalarım bir yıl kadar sürer. Ondan sonra ancak yazmanın başına oturabiliyorum. İlham gelecek bir durum değil, ilham gelmez, ilham diye bir şey yok.”

Yusuf Atılgan nasıl yazıyordu?

“Şimdiye dek yazdıklarımın neredeyse tümünü köyde -Hacırahmanlı’da- yaşadığım zamanlar yazmıştım. Bol vaktim vardı. Yeniden evlenip İstanbul’a yerleşince geçimimiz için çalışmak zorunluğu çıktı. Yaratmanın demeyeyim, ama ‘bir şeyler kurup yazmanın’ ak kâğıtla didişmenin güçlüğünden kurtulduğum için biraz da hoşnuttum. Oysa yazmak istediğim şeyler, özellikle yıllardır kafamda oluşturduğum köyle ilgili bir roman vardı. ‘Bu koşullarda yazmam olanaksız’ diyordum ama sonraları yazacaksam ancak bu koşullarda yazmam gerektiğini anladım, işimden artan zamanlarda romana başladım ve ağır ağır da olsa ilerliyor.”


Alıntı: https://kulturpostasi.com

20190702

✍️ Türkiye'nin kanayan yarası: Sivas Katliamı

Türkiye'nin kanayan yarası: Sivas katliamı

HÜSEYİN ÖZ DEDE
Aydınlık Gazetesi
Sivas katliamından çıkan temel ders şudur: Emperyalistler din, mezhep ve etnik köken farkını bizi birbirimize kırdırmak için kullanırlar. Onlar, her çatlaktan yararlanırlar. Dayanacağımız ve güveneceğimiz esas güç, halk olarak bilinçli ve örgütlü olmaktır. O yol, vatan ve halk sevgisidir.
Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da
Kanlı yaş akıttım baharda yazda
Dedemi astılar Kanlı Sivas'ta
Darağacı ağlar Pir Sultan deyü
Pir Sultan Abdal’ın tarihsel duruşundan mıdır nedir bilinmez yakın zamana kadar Sivas denilince akla Pir Sultan ve Alevilik gelirdi. Ne var ki Sivas, Pir Sultan’ın asıldığı şehir olarak yüreklerde ince bir sızıyla anılır. Buna karşın yetiştirdiği ozanlar dolayısıyla Sivas’ın ayrıcalıklı, özel bir yeri vardır. Nasıl olmasın ki Ağahi, Âşık Veli, Ali İzzet, Âşık Veysel, Kemter ve daha niceleri... Sivas toprağında yetişmiştir.
Sivas şehrinin talihi Cumhuriyet’le dönmüştür. Çünkü Sivas, hasta Osmanlı’nın yerine kurulan genç Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı şehirlerden biridir. Bundan dolayıdır ki Sivas ilerici kimliğiyle bilinmiş, anılmıştır.
Tarih boyunca Sivas kentinin şahsında hep iki çizgi varlığını devam ettirir. Pir Sultan Abdal’ın başeğmez direnişçi yolu ile Hızır Paşa’nın hain, ihanetçi çizgisi.
Bu iki farklı dünya anlayışı, insanlığın hizmetinde olma ile ona ihanet etme çizgisi 2 Temmuz 1993 tarihinde bir kez daha tarih sahnesine çıkar.
SİVAS ELLERİNDE SAZIM ÇALINIR

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, geleneksel olarak 1978’den beri düzenlemekte olduğu Banaz Pir Sultan Abdal Şenliğini daha görkemli, daha kalıcı bir biçimde gerçekleştirmek için, aylar öncesinden hazırlıklara başlar. Tüm demokratik kitle örgütlerine ve Alevi kuruluşlarına çağrı yaparak Banaz şenliklerini paylaşmayı, birlikte yapmayı teklif eder. Bu etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülür.
Şenlikleri için yapılan davete, tanınan yazarlar, sanatçılar olumlu yanıt verirler. Şenlik, Pir Sultan Abdal’ın toplumsal ve inançsal duruşuna uygun olarak geniş kapsayıcı, sosyal bir organizasyon olacaktır.
Ankara’dan, İstanbul’dan Anadolu’nun dört bir yanından yola çıkan Pir Sultan yolcuları 1 Temmuz 1993 sabahı Sivas’ta buluşurlar. Programa göre iki gün Sivas’ta etkinlikler gerçekleştirilecek ardından Banaz’a geçilecektir.
Şenlik başlar, deyişler, semahlar birbirini izler. Söyleşiler, paneller izleyici ile dolup taşar. Korkulacak bir şey olmadığını düşünür herkes. Kaygıların boşuna olduğunu söylerler birbirine. Sivas da bizim şehrimiz derler. Ne yazık ki bir gün geçmeden bu görüşlerin tam tersini yaşayacaklardır.

PLANLI KATLİAM
Sorma be birader mezhebimizi,
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.
Mezhep bilmeyen, insanlık yolu dışında başka yol tanımayan, sevgiyi kendisine din edinmiş insanlar, Sivas’ta kendileri için kurulan tuzaklardan habersizdirler.
Sivas’ı bilip tanıyanlar şenlikle ilgili olarak kaygılarını dile getirdiklerinde, şenliğin Devletle/Kültür Bakanlığı’yla ortak olarak düzenleniyor olması, Sivas valisinin demokrat kimlikli bir kişi olması, iktidar ortaklarından SHP’nin Alevilerin oy verdikleri bir parti olması gerekçe gösterilerek kaygı giderilmeye çalışılmıştır. Tüm bunların birer yanılgı olduğu anlaşılacaktır ama ne pahasına...
Karanlık güçler günler öncesinden gazete ilanları vererek, bildiriler hazırlayıp dağıtarak yalan dolana dayalı, tertiplere açık bir ortam hazırlarlar. Güya şenlik için Sivas’a gelecek olan Aziz Nesin’e ilişkin gerçek olmayan söylentiler yayılır. Ama yalana dayalı tahrik bu karanlık güçler için yeni bir şey sayılmaz. 1978 yılında, yine Sivas’ta “Aleviler camiyi bombaladı” yalanını uydurup halkı birbirine düşürmeye kalkışanlar kendileri değil midir? Maraş katliamı öncesinde de benzer tertipler yapılmamış mıydı?
2 Temmuz’dan 15 gün önce tüm Sivas’ta dağıtılan Müslüman Kamuoyuna başlıklı ve altında Müslümanlar imzası olan bildiride halk “cihada” çağrılır:
“Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir.
Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâm’ın Peygamber’ini ve Kitabı’nı izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.
Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.”
İlk gün şeriatçılar pusuda beklerler. Saldırı için her zaman yaptıkları gibi Cuma gününü beklerler. 2 Temmuz günü Cuma namazından çıkan kalabalıklar karanlık kişilerin kışkırtmasıyla harekete geçer. Önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne saldırırlar. Arkasından Sivas katliamının yaşanacağı Madımak Oteli kuşatılır. Tüm dünyanın gözü önünde Sivas katliamı yaşanır.
2 Temmuz Sivas katliamı, üzerinden geçen yıllara rağmen küllenmemekte, tam tersine Sivas yangını Türkiye’nin kanayan yarası olmaya devam etmektedir. Çünkü 8 saat insanlar Madımak Otelinde kendilerine bir yardım eli uzanmasını beklediler. Cumhurbaşkanı arandı, Başbakan arandı, Başbakan yardımcısı, bakanlar arandı. Tanıdık bildik etkili yetkili kim varsa bir umut olarak arandı ama güvenlik güçleri de dâhil hiçbir güç gelip de şeriatçı güçleri dağıtmadı, Pir Sultan’ın torunlarını kurtarmadı!

Bu ne derin acıdır!
Bu ne büyük bir trajedidir.
Sivas’ta göz göre göre insanlar katledilir. Şeriatçılar bir bayram yerinde buluşmuş gibi Madımak Oteli’ni sarar ve insanlarımızı katlederler. Sivas gibi küçücük bir şehirde kimin ne dolap çevirdiğinin bilinmemesi mümkün müdür? Tersine istihbarat birimleri “Olay çıkacağını rapor ettik” demektedirler. Olay çıkmamış, katliam yaşanmıştır. Sivas Belediye Başkanı katilleri “gazanız mübarek olsun” diye kutlamaya kadar işi vardırmıştır!
Sekiz saat, genç kızlarımızın, oğullarımızın, şairlerimizin, bağlama ustalarımızın, semahçılarımızın çığlıklarına başta iktidar sahipleri olmak üzere yetkililer kulaklarını tıkamıştır.
SİVAS DAVASI
“İnsanlık tarihinde
din adına işlenen
böyle bir vahşet görülmemiştir.”
Sivas katliamının bulunabilen, ele geçirilebilen sanıkları çeşitli mahkemelerde yargılandılar. Sivas davası hâlâ sürmektedir!
Dava süreci nasıl gelişti?
Katliam davası güvenlik gerekçesiyle Sivas’tan Ankara’ya nakledildi. Yargılamaya adam öldürme davası olarak başlanılmıştı. Mahkeme davayı planlı programlı, örgütlü bir katliam olduğu gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi.
Ankara DGM 1994 yılında verdiği ilk kararında olayı basit bir “yangın çıkararak adam öldürme” olarak değerlendirdi. Hatta işi daha da ileri götürerek “Aziz Nesin’in katilleri tahrik ettiğini” dahi ileri sürdü ve buna dayanarak katillerin cezalarında indirim yaptı.
DGM’nin bu hukuka ve maddi gerçekliğe aykırı kararını inceleyen Yargıtay DGM kararının tümüyle hukuka aykırı olduğunu saptadı. Yargıtay DGM’nin olayı basite indirgediğini, yanlış değerlendirdiğini vurgulayarak olayda şeriatçılar tarafından laik düzene yönelik bir kalkışma olduğunun belirlenmesi gereğine işaret etti. 28 Şubat sürecine denk gelen günlerde Ankara DGM’de yargılama yeniden başladı. Bu kez sanıklar hakkında “anayasal düzeni bozarak şeriat devleti kurmaya kalkışmak” eyleminden ceza verilmesi yoluna gidildi. Mahkeme 33 sanığı idam cezasına çarptırdı. (1997) Bu karar Yargıtay’ca yeniden incelendi ve bazı usul hatalarından dolayı bozularak eksikliklerin giderilmesi için yeniden Ankara DGM’ye gönderildi. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 33 sanık DGM’ce yeniden idam cezasına çarptırıldı. Sanıklar bu kararı temyiz ettiler. Dava dosyası şu an Yargıtay’da incelenmekte. Ankara DGM’sinin sanıklar hakkında idam kararı verirken dayandıkları gerekçe tüyler ürperticidir: “İnsanlık tarihinde din adına işlenen böyle bir vahşet görülmemiştir.”
SİVAS DERSİ
Sivas katliamından çıkan temel ders şudur: emperyalistler din, mezhep ve etnik köken farkını bizi birbirimize kırdırmak için kullanırlar. Onlar, her çatlaktan yararlanırlar. Bu basit ama acı gerçektir. Bunu unutmamalıyız. Farklı din, mezhep ya da etnik kökenden olabiliriz. Düşüncelerimiz veya yaşam tarzımız farklı olabilir. Bu farklar birbirimizi anlamamıza, hoş görmemize, sevmemize engel olmamalı. Farklarımızı değil binlerce yıla dayanan kültür ortaklığımızı güçlendirelim. Dayanacağımız ve güveneceğimiz esas güç, halk olarak bilinçli ve örgütlü olmaktır. Özetle söylersek:
“Sorma be birader mezhebimizi,
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.”
O yol, vatan ve halk sevgisidir.
Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/turkiye-nin-kanayan-yarasi-sivas-katliami-ozgurluk-meydani-temmuz-2019

En Çok Okunanlardan...