Blog Listem

ressam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ressam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260307

🇹🇷Türk ressam Osman Hamdi Bey'in “Cami Kapısı” adlı eseri

🇹🇷Türk ressam Osman Hamdi Bey'in “Cami Kapısı” adlı eseri Londra'da açık artırmaya çıkacak.

Değeri 2-3 milyon sterlin arasındadır.

• Tablo, 1891'de Bursa'daki Muradiye Camii'nin ana girişini tasvir ediyor

20260224

🎞️ Antalya'da yaşayan işitme engelli ressam Alper Kocabıyık, tozlu araçların camlarına resim yapıyor.


 Antalya'da yaşayan işitme engelli ressam Alper Kocabıyık, tozlu araçların camlarına resim yapıyor. 

4 yaşından beri resim yapan Kocabıyık, her gün birkaç aracın camını sanat eserine dönüştürüyor.



Alıntı: DarkWeb Haber @darkwebhaber


20260116

📰 Milli Savunma Bakanı'nın arkasına asılan tablo


 Milli Savunma Bakanı'nın arkasına asılan tabloyu hiç merak ettiniz mi?   

Sanıyorum Hasan Rıza Bey'in "Osmanlıların Rumeli’ye Geçişi”ni resmettiği eseri. Tablo, Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerinin 1350’lerin ortalarında Çanakkale Boğazı üzerinden Rumeli’ye (Avrupa yakasına) kalıcı olarak ilk geçişini betimliyor. Sessiz ama stratejik bir hamleyi ifade ediyor.    

Hasan Rıza Bey, asker-ressamlarımızdandır. Bahriye Mektebi'nde okumuştu. Resminde de İstanbul'un fethi, Fatih'in gemileri karadan yürütmesi gibi tarihi başarıları konu edindi.  

Anlaşılan İttihat-Terakki'ciydi. Numune-i Terakki Mektebi'nin Edirne şubesini kurdu ve yönetti. Atölyesinin duvarında “Adalet, Hürriyet, Uhuvvet, Müsavat” yazdığı rivayet edilir. 

Hasan Rıza Bey, 1913 yılında Balkan Savaşları sırasında Edirne'de Bulgarlar tarafından şehit edildi. Mezar taşında ise "Nesillere ibret, canavarlara lanet" ifadesi yer alıyor.   

Devletler sembolizme önem verir. Peki hem ABD Büyükelçisi'ne hem de bundan önce ağırlanan tüm konuklara bu tablo ile verilmek istenen mesaj nedir? Yorum sizin...

Tevfik Kadan
@tevfikkadan

20220809

🖼 Anadolu'ya gönül vermiş ressam Fikret Otyam’In tablolarından...


Alıntı: http://www.leblebitozu.com/surmeli-gozlu-anadolu-kadinlari-ile-sanatci-fikret-otyam/

Fikret Otyam: Anadolu'ya gönül vermiş ressam

 

Fikret Otyam: Anadolu'ya gönül vermiş ressam

19 Aralık 1926'da dünyaya gelen Fikret Otyam, 89 yaşında hayata gözlerini yumduğu 9 Ağustos 2015'e kadar memleketi için yaşadı, memleketi için üretti.

Aksaray'da 19 Aralık 1926'da dünyaya gelen Fikret Otyam, 6 yaşından itibaren babasının eczanesinde çalışmaya başladı.

Besteci ve orkestra şefi Nedim Vasıf Otyam ile Nusret Kemal Otyam’ın kardeşi sanatçı, eczaneye gelen köylülerden dinlediği hikayeleri defterine günübirlik not etti ve daha sonra bunları, 1945-1946'da İstanbul'da "Gece Postası" gazetesinde yayımladı.

"FOTOĞRAF TUTKUSU ORTAOKULDA BAŞLADI"

Otyam, ilk ve ortaöğrenimini Aksaray'da tamamlarken, resim ve fotoğraf tutkusunun başlamasında, ortaokuldaki Fransızca öğretmeni Lüleci Haşim Bey'in kendisine "Lenduha ayaklı, cama çeken fotoğraf makinesi"ni hediye etmesi etkili oldu.

Fotoğrafı ağabeyi Nedim'den öğrenen Otyam, Aksaray'da arkadaşı ve resim öğretmeniyle birlikte "Foto Üç Yıldız" isimli fotoğrafçı dükkanını açtı.

Lise eğitimine Ankara Atatürk Lisesi'nde başlayan Otyam, Kayseri Yatılı Lisesi'ne devam ederek buradan mezun oldu.

"İSTANBUL DEVLET GÜZEL SANATLAR AKADEMİSİ'NE GİRMESİNİ NEŞET GÜNAL ÖNERDİ"

Otyam, liseden mezun olduktan sonra babasının yanında çalışmaya devam etti ve bu dönemde ressam Neşet Günal ile karşılaştı. Resme ilgisi olduğunu fark eden Neşet Günal, Otyam'a İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmesini önerdi.

Sanatçı bu hatırasını, bir röportajında şu sözlerle anlatmıştı:

- Resim yapmayı çok seviyordum. Birgün belediyenin önünde, Nevşehir arabası bekleyen bir çocukla tanıştım. İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi diye bir okulda resim okuyormuş. Bu çocuk, rahmetle andığım ressam Neşet Günal'dı. Akşam babama 'Nihayet okulumu buldum' dedim.

"İBRAHİM ÇALLI VE BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU'NDAN DERS ALDI"

Bunun üzerine 1945'te girdiği Akademisi'yi 1953'de Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinde bitiren Otyam, öğrencilik yıllarında gazetecilik, sanat-edebiyat yazarlığı ve fotoröportajlar yapmaya başladı.

Otyam, Akademi'deki ilk yılında İbrahim Çallı'nın atölyesinde klasik eğitim alırken, Eyüboğlu'nun atölyesine geçmesiyle birlikte konu ve biçem yönünden serbest olarak çalışma imkanı buldu.

Akademiye devam ettiği yıllarda "Gece Postası"nda çalışmaya başlayan Fikret Otyam, mezun olduktan sonra sırasıyla " Son Saat", "Dünya", "Ulus" ve "Cumhuriyet" gazetelerinde çalıştı, Aydınlık gazetesinde haftalık yazılar yazdı.

Otyam, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkı ile yaptığı röportajları konu alan gazete yazıları hazırladı, daha sonra bu röportaj serilerini "Topraksızlar", "Gide Gide", "Ha Bu Diyar", "Harran ve Irıp", "Ey Samandağ Samandağ" adlı kitaplarında yayımladı.

"İLK RESİM SERGİSİNİ 1952'DE AÇTI"

İlk resim sergisini 1952'de açan sanatçı vefatına kadar yurt içi ve yurt dışında 30'un üzerinde sergi açtı ve resimleri birçok yurt dışı müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer aldı. 1953-1996'da Anadolu insanının yaşamını belgelediği fotoğraflarını "Gide Gide" başlığı altında, "Memleketimden İnsan Manzaraları, Anadolu 63" adlı sergilerde tanıtan Otyam, resmi hiçbir zaman bırakmamasına karşın, 1980'e kadar fotoğraf ve yazarlık çalışmalarında yoğunlaştı.

Otyam, Akademi'nin ardından "Dünya" gazetesinin yazı işleri müdür yardımcısı olurken, aynı dönemde ünlülerin kitap kapaklarını ve iç resimlerini de çizmeye başladı.

Yine bir röportajında "Yazı bittiği zaman fotoğrafa fotoğraf bittiği zaman fırçama ulaştım. Hepsi gerçeği anlatmak için. Fotoğraf, gazetecilik, ressamlık eşittir Fikret Otyam." diyen sanatçı, gazeteciliğin tüm zamanını aldığı o dönemde resim yapmaya fırsat bulamadığı için sürekli fotoğraf çekti.

Daha sonra 1956'dan itibaren Ankara'da "Ulus" gazetesinde, 1962'den itibaren de "Cumhuriyet" gazetesinde sanat ve siyaset yazarlığı yapan sanatçı, resim çalışmalarını 1979'da "Cumhuriyet" gazetesinden emekli olduktan sonra yoğun biçimde sürdürdü.

Resimlerinde keçiler ile başı örtülü ve sürmeli Anadolu kadınlarını figür olarak sık sık kullanan Otyam, Anadolu'yu, insanlarını, hayvanlarını, bitkilerini ve mahalli unsurlarını işlemeyi seven bir ressam olarak hafızalarda yer etti.

Otyam, resimlerinde kullandığı figürleri şöyle açıklamıştı:

- Güneydoğu'daki kadınların gözleri doğuştan sürmeli. Bir de sürme çekerler, olur fincan gibi. Biraz da ben abartıyorum. Bu gözler benim imzam gibi oldu. Harranlı, Doğulu kadın... İmzam olmasa da 'Bu Otyam' derler. 45 yıldır bu simge oldu. Keçiye gelince... Biz çocukken kuzu beslerdik. Gazipaşa'ya geldiğimizde keçi besledik. Şimdi Geyikbayırı'ndaki evimizin bahçesinde de keçimiz var.

"ÖLENE KADAR AYDINLIKÇIYDI"

Memeleket mücadelesinin örgütlü yapılması gerektiğini bilen Otyam, Vatan Partisi üyesiydi. Aydınlık gazetesinde yazılar yazan Otyam, Ulusal Kanal'ın harcına da emeğini katmıştı.

"89 YAŞINDAYKEN HAYATINI KAYBETTİ"

Fikret Otyam'ın "Toprak" adlı senaryosu, ağabeyi Nedim V. Otyam tarafından 1952'de filme alınırken, "Mayın" adlı oyunu ise yönetmen Ayberk Çölok tarafından 1968'de Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendi.

Eşiyle birlikte 1977'de Antalya'nın Gazipaşa ilçesine taşınan, daha sonra da Antalya merkezde bulunan Geyikbayırı Köyünde yaşamını sürdüren Otyam, 26 Ocak 2015'te Antalya'daki özel bir sağlık merkezinde girdiği diyaliz sırasında rahatsızlandı.

Mide kanaması geçirdiği anlaşılan ve böbrek yetmezliği nedeniyle bir süre Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi gören sanatçı, 9 Ağustos 2015'te 89 yaşındayken hayatını kaybetti.

"OTYAM'IN ESERLERİ"

Kitapları: "Hu Dost", "40 Yıl Önce 40 Yıl Sonra", "Kara Sevdam Anadolum", "Mayınlar Çiçek Açmaz", "Mayınlı Topraklar Üzerinde", "Kanlı Gömlekler", "Adı Yemendir", "Harran Koçaklaması", "Can Arkadaş", "Ceylanlar Suya İndi", "Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları", "Pavli Kardeş", "Ağlama Anam", "Şu Bizim Gazipaşa ve İsmet Paşalı Yıllar"

Fotoğraf Sergileri: "Gide Gide Serileri (1964-1974)", "Eğer Bizi Sual Eden Olursa (1979, Filiz Otyam ve İbrahim Demirel ile karma sergi)", "Dünya Güzel Olmalı (1983)", "Otyam'ın Objektifinden (1997)"

Resim Sergileri: "Onlar Grubu' ile sergileri (1947-1953)", "Memleketimden İnsan Manzaraları (1976)", "İnsan Manzaraları (1978)", "Filiz Otyam ile ortak yurt içi ve yurt dışı resim ve dokuma sergileri (1981-1997)

Alıntı: https://www.ulusal.com.tr/haber/11612652/fikret-otyam-anadoluya-gonul-vermis-ressam


20200225

Kahraman Kaymakam Hamdi Bey


Kahraman Kaymakam Hamdi Bey
  •  Akbaş'a baskın yaptı binlerce silahı Kuvayı Milliye'ye ulaştırdı. Mustafa Kemal Nutuk'ta teşekkür etti
  •  Kâzım Özalp'a göre "Şiir yazıyor, resim yapıyor, keman çalıyor. Ve savaşıyor.."
  •  18 Şubat 1920'de şehit ediliyor

 İşte Hamdi Bey'in hikayesi
 Kahraman Kaymakam Hamdi Bey
Özgürlük Meydanı


23 Şubat 16:35
İsmini, işgal güçlerinin kontrolündeki Akbaş Cephaneliğini basarak duyurdu. 26/27 Ocak 1920 gecesi yaptığı baskında sekiz bin Rus tüfeği, kırk Rus mitralyözü, yirmi bin sandık cephane kaçırdı. Milli Mücadeleye hayat veren bu baskından sonra gerçekleştirilen operasyonda şehit edildi.

ERCAN DOLAPÇI

Kurtuluş Savaşı yıllarında önemli bir Kuvvacı kahraman da Kaymakam Köprülülü Hamdi Bey’dir. İşbirlikçi Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin 6 Nisan 1919 günü görevden alana kadar çeşitli merkezlerde kaymakamlık yapan Hamdi Bey, vatansever bir insan olarak Milli Mücalede’ye omuz vermiş ve Akbaş Baskını’yla ismini tarihe yazdırmıştı. Balıkesir’in Edremit ilçesinde kaymakam iken azledilen Hamdi Bey, işgale karşı Ayvalık ve Burhaniye ilçelerinde Ali Çetinkaya ve Kâzım Özalp gibi önemli komutanlarla birlikte hareket etmiş ve eylemlere imza atmıştı. Dürüstlüğü ve dirayetiyle sevilen bir isim olan Hamdi Bey, 26/27 Ocak 1920 gecesi 150 vatansever arkadaşıyla birlikte meşhur Akbaş baskınını gerçekleştirerek, binlerce silah ve mühimmatı milli kuvvetlere intikal ettirerek çok büyük hizmet vermişti. İstanbul Hükümetinin üzerine saldığı Anzavur Birlikleri tarafından Yukarı İnova Köyü’nde yakalanarak, 18 Şubat 1920 günü (bazı kaynaklarda 17 Şubat) hunharca şehit edilmişti. Cinayetten sonra İngilizler, Anzavur’u 500 İngiliz altınıyla ödüllendirir. 

HAMDİ BEY KİMDİR?

Kaymakam Hamdi Bey 1888 yılında Makedonya’da Vardar ilçesine bağlı Köprülü kasabasında doğdu. Babası Kolağası İbrahim Bey’di. Küçük yaşta yetim kaldığından, dayısı Celalettin Bey tarafından yetiştirilir. İlk öğrenimini Köprülü kasabasında, orta öğrenimini Üsküp İdadisi’nde yapar. Yüksek öğrenim için İstanbul’a gider ve Mülkiye Mektebi’ne girer. 24 yaşında okulunu başarıyla bitirir. Türkiye’de ilk defa açılan İhtiyat Zabit Mektebi (Yedek Subay Okulu)’ne girer ve 1911 yılında Yedek Subay olarak diploma alır. Hamdi Bey, memurluk hayatına Kosova’da Maiyyet Memurluğu görevi ile başlar. 1912 yılında patlak veren Balkan Savaşı’na kadar bu görevde kalır. Balkan Savaşı sırasında Yedek Subay olarak orduya katılır ve savaş sonuna kadar askerlik görevini yerine getirir. Edirne üstüne yürüyen ordunun sol cenah erkânı harbiye subayı Kâzım Özalp (İstiklâl Harbi komutanlarımızdan, 1924-1935 TBMM Başkanı) kendisinden “Önceleri bir düşünce adamı olan, okumayı seven, şiir yazan yağlı boya, kara kalem resim yapan, ud, keman, tambur çalan, şık ve temiz giyinen her gün tıraş olmayı ihmal etmeyen titiz Maiyyet Memurundan gözünü budaktan sakınmayan, çetin bir savaşçı, yaman bir kavga adamı ortaya çıkmıştı” şeklinde söz eder. 

Hamdi Bey, Edirne’nin düşmandan geri alınmasından sonra, Edirne Polis Müdürlüğü İdari Bölüm Başkanlığına getirilir. Birkaç ay sonra da Demirköy İlçesi Kaymakamlığı’na atanır.

Birinci Dünya Savaşı çıktığı sırada, Kırklareli Demirköy Kaymakamlığı görevinde idi... Kaymakam olduğu için savaşa katılmaz. 1915 yılında Tekirdağ Malkara Kaymakamlığı, 1916 yılında da Edirne Keşan Kaymakamlığı görevine getirilir. Mart-Temmuz 1916 arası burada görev yapar, daha sonra Balıkesir’in Sındırgı ilçesi Kaymakamlığı’na atanır, oradan da 13 Temmuz 1917’de Edremit Kaymakamlığı’na getirilir. 

Hamdi Bey, Edremit Kaymakamlığı görevinde iken kasaba ileri gelenlerinin yardımlarıyla Edremit Darül Eytamı (Yetimler Yurdu)’nı kurar. Çocuk sayısı 105’i bulur. Edremit İdman Yurdu’nu kurar. Ayrıca matbaa kurarak gazete de çıkarır. Kasabaya elektrik getirtmek için etütler yaptırır, imar plânı çizdirir, kanalizasyon işini başlatır... 

Hamdi Bey, millici duruşu nedeniyle 9 Nisan 1919 günü Damat Ferit tarafından azledilir. Azlini müteakip bir süre Ayvalık’ta 172. Alay Kumanı Ali Çetinkaya’nın yanında, bir süre de Burhaniye’de kalır, daha sonra Balıkesir’de kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde faaliyet gösterir. Bu cemiyet adına Biga ve Yenice bölgelerinde önemli çalışmalara katılır. Bunlardan Akbaş Cephaneliği baskını en önemli eylemidir. 

AKBAŞ BASKINI KAHRAMANI

Yunan işgalinin Ege’de genişlediği günlerde Kuvayı Milliye’nin silah ve cephane ihtiyacı artmaya başlar... Akbaş Cephaneliği’ndeki malzemeye el konulması fikri de böyle bir ortamda gündeme gelir. Bölgedeki 61. Tümen Komutanı Kâzım (Özalp) Bey’in de desteğini alır.

Akbaş Cephaneliği, Gelibolu Yarımadası’nın doğusunda, ancak küçük gemilerin demirlemesine uygun bir koyda bulunmaktadır. Önemli bir cephanelik olan Akbaş’ın korunması da sıkı şekilde yapılmaktadır. Hamdi Bey, baskın öncesinde gerekli incelemeleri yapması için Dramalı Rıza Bey’i görevlendirir. Rıza Bey, köylü kıyafetleri ile bölgede bir hafta kadar çalışır bütün ayrıntıları kaydeder...

Rıza Bey’in Biga’ya döndüğü gün, Hamdi Bey ile baskın plânı kesinleşir. 18 Ocak 1920 tarihinde Lâpseki’ye adamlarıyla birlikte gelen Hamdi Bey, Mülkiye’den arkadaşı olan Kaymakam Hasan Basri Bey’le görüşüp yardımını ister, böylece depodan ele geçirilecek malzemenin nakliyesi için gerekli olan kayık ve motorlar sağlanmış olur. Rıza Bey ise çevre köylerden, hem baskın, hem de sevkiyatın hızlı bir şekilde yapılmasını sağlamak için adam toplar.

Baskın tarihi olarak 26/27 Ocak 1920 gecesi seçilir. Gecenin ileriki saatlerinde Rıza Bey ve 30 kadar adamı Akbaş Cephaneliği garnizonunu basar. Senegalli sömürge askerleri, hiç bir direniş göstermez. Anadolu kıyısında bekleyen vapurun çektiği mavna ve kayıklar Akbaş koyuna yanaşır ve malzeme yüklenir. İngiliz devriye gemilerine yakalanmadan Anadolu kıyısına taşınan malzeme, bu kez kara üzerinden iç kesimlere sevk edilir.

Esir alınan sömürge askerleri Akbaş garnizonuna geri gönderilir. Hamdi Bey, İngiliz komutana bir de mektup bırakır ve mektubunda garnizonu 200 kişiyle bastığını, askerlerin direnme şansı olmadığını belirtir. Amaç askerlere zarar verilmemesidir... 

MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN KAHRAMANI

Mustafa Kemal Paşa, Heyeti Temsiliye namına 29 Ocak 1920 günü Balıkesir’de bulunan 61. Tümen Komutanı Kâzım (Özalp) Bey’e gönderdiği telgrafta, Köprülülü Hamdi Bey’e Akbaş Baskını’ndan dolayı teşekkür eder: “Köprülülü Hamdi Bey’in fedakârane ve cesurane hareketle elde eylediği gıpta edilecek muvaffakiyetten hasıl olan teşekkürlerimizin kendisine tebliğine aracı olunmasını rica eder, böyle büyük bir muvaffakiyete saik olan siz biraderimizi hararetle tebrik eyleriz.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.6, 3. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, s.235.) 

Mustafa Kemal Paşa, aynı gün yayımladığı tamimde ise şunları belirtir: “Gelibolu civarında, Akbaş mevkiinde, Fransızların muhafazası altındaki depolarımızda bulunan silahların ve mühimmatın İtilaf devletleri tarafından Denikin ordusuna verilmesinin kararlaştırılması ve bunların nakli için dört gün evvel bir Rus vapurunun Gelibolu’ya gelmesi üzerine, Balıkesir Heyeti Merkeziye üyelerinden ve fedakâr arkadaşlarımızdan Köprülülü Hamdi Bey, Kuvayi Milliye’den bir müfreze ile Lâpseki’ye ve oradan 26/27.1.1920 gecesi sallarla Rumeli sahiline geçerek Akbaş depolarına el koyduğu ve depo muhafızı olan Fransız efradını tutuklayıp haberleşme hatlarını kestikten sonra silahları tamamen ve cephaneyi kısmen ve muhafız Fransız efradını da muhafaza altında Lâpseki’ye naklettirdiği ve silahları ve mühimmatı dahile sevkten sonra tutuklu Fransızları iade eylediği ve bir ay evvel Akbaş deposunda sekiz bin Rus tüfeği, kırk Rus mitralyözü, yirmi bin sandık cephane olduğu kayıtlı ise de geri alınan miktarın henüz tespit edilmediği bildirilmiştir.” (ATABE, C.6, s.236.) 

Mustafa Kemal Paşa, 21 Şubat 1920 günü Rauf Bey’e gönderdiği telgrafta ise düşmana bir fişek bile teslim edilmemesini ister: “Akbaş cephanesinin bir kısmının İngilizlere iadesi hakkındaki yardımınızın katiyen sarf olunmamasını arzu ederdik. Boş bir fişek kovanının bile İngilizlere iade edilmemesi daha uygun olur fikrindeyiz. Hükümet, İtilaf devletlerine karşı böyle sahte cemileler göstermekle hakkımızda merhamet uyandırmaya muvaffak olacağı ve bu riyakârane harekâtın, barış şartlarının değiştirilmesine tesir edeceği zannını besliyorsa, kendilerinin gafletine acırız.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.19, Nutuk-1, 3. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2015, s.288-289.) 

Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta da Akbaş baskını ve Hamdi Bey hakkında geniş açıklamalarda bulunur ve ondan “Köprülü Hamdi Bey adında kahraman bir arkadaşımız” diye söz eder. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.19, Nutuk-1, 3. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2015, s.293-294.) 

İNGİLİZLER ÇILGINA DÖNDÜ

Olayın duyulması üzerine İngiliz yönetimi ve İstanbul küplere biner. Olayın faillerinin yakalanması için bölgeye Anzavur birlikleri sevk edilir... Hamdi Bey atına atlayıp Yenice nahiyesine gitmek için yola çıkar. Onun asıl amacı Yenice’de depo edilmiş silah ve cephaneyi kurtarmaktır. Yanındaki arkadaşıyla ayrıldığında, kasabadan silah sesleri gelmektedir. Hamdi Bey, İnova Köyünde Gâvur İmam’ın çete reislerinden Hacıoğlu tarafından 17 Şubat günü yakalanır. Binbir işkence ile Biga’ya getirilirken Kırkgeçit mevkinde Hacıoğlu tarafından 18 Şubat 1920 günü öldürülür. Hamdi Bey’in yakalandığında söylediği şu sözler tarihe mal olur: “Kuvayı Milliye yalnız ben değilim. Kuvayı Milliye bütün milletindir. O ölmeyecektir.”  

Hamdi Bey’in cansız bedeni 18 Şubat 1920 günü bir araba ile ilçeye getirilerek çarşı ve sokak aralarında ayaklarından ipler takılarak sürüklenir ve halka gözdağı verilir. Hamdi Bey’in cenazesi beş gün sokak ortasında kalır... Bandırma’ya giden bazı kişilerin şikayeti üzerine 14. Kolordu Komutanı Yusuf İzzettin Paşa, Biga’ya gelerek şehitleri eski mezarlığa defnettirir. 1941 yılında ise mezarı Biga şehitliğine nakledilir. Adına anıtlar dikilir. (http://www.balikesir-edremit.gov.tr/hamdibey) 

MAHMUT ESAT BEY'İN YAZISI

Kahraman Hamdi Bey’in katledilmesinin ardından, devrimci önderlerden Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, Balıkesir’de çıkan İzmir’e Doğru gazetesinin 27 Şubat 1920 tarihli sayısında şunları yazar: “On gün evvel Biga’nın, hain ve katil Biga’nın evlâdı kara toprakları üstünde memleketin büyük ve fedekâr bir evladı, vatandaş kurşunuyla can verdi. Zavallı Hamdi Bey! Hayatının ne elim ve feci bir akıbeti varmış. Hamdi’nin bütün hayatı başlı başına bir destan idi.” 

Gazetenin aynı sayısında başka bir makalede ise, “İlim ve irfan, zekavet ve fetaneti, iktidar ve şecaatiyle vatanına daha pek çok hizmetler ifa edebilecek idi” denilir. (Zeki Çevik, Köprülülü Hamdi Bey ve Akbaş Cephaneliği Baskını, 2013, s.21.) 

AYDINLIK

20200122

🖼 Bedri Rahmi'nin Karadut tablosu ve şiiri


İşte yukarda Bedri Rahmi'nin "Karadut" tablosu 
ve işte aşağıda Bedri Rahmi'nin "Karadut" şiiri!..


Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın a gülüm 
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan 
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum 
Karadutum, çatal karam, çingenem 
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.

Alıntı: Hıncal Uluç'un köşe yazısından...



20191108

🎞 Su altında resim sergisi

Muğla Fethiye'de su altında resim sergisi açıldı. 7 ülkeden 14 ressamın su altında yaptığı büyük beğeni topladı.



20191010

🖼Osman Hamdi Bey’in “Kur’an Okuyan Kız” tablosu

Londra’daki Bonhams Müzaye Evi’nde düzenlenen açık artırmada Osman Hamdi Bey’in “Kur’an Okuyan Kız” tablosu tam 44 milyon 122 bin 230 TL’ye satılarak gelmiş geçmiş en pahalı Türk resmi unvanına sahip oldu.

20190920

Bir halk adamı, bir derviş, bir ermiş: Bedri Rahmi Eyüpoğlu



Bir ressam, bir yazar, bir şair... Hem de "sinesine saplanmış kara saplı bir bıçakla" yaşayan, üreten çok yönlü bir sanatçı.

NİLAY ÖZÇETİN

1911 yılında babasının kaymakam olarak görev yaptığı Giresun’un Görele ilçesinde dünyaya geldi. Ailesinin beş çocuğundan ikincisiydi. Babası ona Ali Bedrettin adını koydu. Ama zamanla Ali unutuldu ve ismi önce Bedir’e, sonra Bedri’ye dönüştü.

Trabzon lisesinde okurken ünlü ressam Zeki Kocaemmi’nin öğrencisi olması Eyupoğlu’nun yaşamını değiştirdi. Onun yönlendirmesi sonucunda İstanbul’a giderek Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. Mezun olduktan sonra Fransa’ya gitti. İki yıl Paris’te eğitim gördü. Türkiye’ye döndükten sonra, Güzel Sanatlar Akademisi’nin Resim Bölümünde öğretim üyesi olarak göreve başladı. 1937’de başladığı resim öğretmenliğini ölümüne kadar sürdürdü ve çok sayıda öğrenci yetiştirdi


1930 ile 1940’lı yılları kapsayan dönem resimlerinde köy manzaraları, köy kahveleri, faytonlu yollar, iğde dalı takmış gelinler gibi Anadolu’ya özgü görünümler hâkimdir. 

1940’dan sonra duvar resimlerine yöneldi. 1950’de Ankara’da sanatının o güne kadarki bütün dönemlerini kapsayan bir sergisi düzenlendi. Aynı yıl bir kez daha Paris’e gitti ve insan müzesinde ilkel kavimlerin sanatını inceledi. Bu incelemeleri "güzelin aynı zamanda yararlı da olabileceği, yararlı olmanın güzelin gücünü eksiltmeyeceği" düşüncesine ulaşmasına yol açtı. Bu düşünce ise onun bundan sonraki sanat görüşünü tümüyle etkiledi, yönlendirdi. Birçok dalda eseri olan sanatçı özellikle vitray, seramik, gravür, mozaik, hat sanatlarında Batı’dan esinlenerek çalışmıştır. Yapıtları fazla ‘oryantal’ olduğu gerekçesiyle önceleri beğenilmez, alıcı bulamaz. Yerli olması, bu toprağın insanını resmetmesi ona bu tür eleştiriler yöneltilmesine neden olur.

1928’de daha lise öğrencisiyken şiir yazmaya başlamıştır. Halk edebiyatının masal, şiir, deyiş gibi her türüne karşı duyduğu hayranlık şiirlerine de yansımıştır. Halk dilinden ve şiirinden aldığı öğeleri kendine özgü bir biçimde kullanarak halk diline yaklaşma çabasını sonuna dek götürmüştür. Bu nitelikleriyle şiirleri resimleriyle büyük bir benzerlik gösterir. Akıcı, rahat bir dille kaleme aldığı gezi ve deneme yazılarında ise sürekli gündeminde olan halk kültürü, halk sanatı konularındaki görüşlerini sergilemiştir. Ozan Bedri Rahmi, halk deyişlerinin, söyleyişlerinin, halk dilinin tadını almış, bu tadı benimsemiş bir sanatçıydı. Bir yazısında "Niçin köylünün bir avuç kelime ile söylediği türkü dağları deler bize kadar gelir de bizim şiirlerimiz bir türlü ona ulaşmaz?" Niçin köylüden aldığımız kadarını vermiyoruz diye sorar.


"Ne zaman bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım"

Bedri Rahmi’yi nasıl anlatmalı diye sorar İlhan Berk
"Bedri bir ressamdan, bir şairden çok forsa mahkûmlarına benzerdi. Eski büyük denizlerde, eski büyük gemilerde kürek çeken, deniz tutkunu, deniz kurdu mahkûmlara. Yeryüzüne yazmaya, çizmeye gelmiş o babacan gönüllü tutsak kullardan. İlle de bir ressama benzetmek gerekirse, araba, boyacı sandıklarını boyayan o adsız sansız halk ustalarına benzetebiliriz. Yaptığı işi onlar gibi abartmayan, alçakgönüllü, saygılı, sıradan. Resimlerinde onlar gibi olmamıştır, ama onlar gibi yaşamıştır. Bir halk adamı, bir derviş, bir ermiş yaşamı. Bedri’nin en belirgin yönü bu kalenderliği, halk adamlığıdır. Yaşarken bu yeryüzüne en çok onu koymak istemişti sanki. Yürüyüşü, oturuşu, kalkışı, gülüşü, sıkılışı, kızışı hep bu sıradanlığın, halk adamlığının simgesidir. Yerlidir. Şiirinde iç ve dış sarmaş dolaştır. Halk ozanını, türküleri çok iyi bilir. Ama kalıplaştırmaz. Aksine çağdaş beğeni ölçüleri içinde geliştirmeye çalışır. Yüzde yüz coşkudur onu şiire götüren. Gördüğü, kokusunu duyduğu her şeyi eksiksiz yansıtmak ister. Yedi kat göğün ardını ararken biraz derviş, biraz mistik, kafası kızınca isyancıdır."
Şükran Kurdakul’a göre de Bedri Rahmi Eyupoğlu, 
"şiiri morun, yeşilin, mavinin, çingene pembelerinin, kirazın, narın, buğdayın, yazmanın, Anadolu insanının baş tacı edildiği bir dünya demektir. Bu dünyaya ters düşen eski-yeni her anlayışın karşısında bir kavga adamı olur çıkar."
Eren Eyüpoğlu ile evliyken Mari Gerekmezyan’la 1940’larda başlayan aşkını, sigara paketlerine resmini çizerek, körpe fidanlara adını yazarak yansıtır. Pek çok tablo vardır bu ilişkiden geriye kalan ve "Karadutum", "Sitem" gibi pek çok da şiir. Usta ressam, düşsel bir tabloda sevdalısıyla kendisini gökyüzünde kanat açan iki atlı olarak resmetmiştir. Çorum’da öğrendiği çatalkaram ve çebişim (keçi yavrusu) sözcükleriyle sevgilisine seslenir mektuplarında ve şiirlerinde.

Atölyesinin duvarına astığı bir yemini vardır Bedri Rahmi’nin: "Bugüne kadar resim sanatı alanında yapılagelmiş olanları inceleyeceğime, kendini bütün dünyaya kabul ettirmişler arasında beni en çok saranları ayırarak onlara kendi aramalarımı, denemelerimi katacağıma, alışılagelmiş, basmakalıp, hazırlop, klişeleşmiş, çiğnene çiğnene tadı tuzu kalmamış hiçbir şeyi tekrarlamayacağıma, elimden çıkan her çizgiye, her lekeye, her renge, her beneğe, kendi aklımı, kendi tecrübemi, kendi tasamı, kendi ömrümü, yüreğimi basacağıma, aldığım nefes, içtiğim su, bastığım toprak, gözüm, kulağım, burnum, elim, belim, dilim, derim üstüne yemin ederim, yemini bozduğum gün buradan giderim."

21 Eylül 1975 tarihinde İstanbul’da kaybettiğimiz Bedri Rahmi Eyupoğlu’nun, vatan bütünlüğümüze gözünü dikenlere inat bugün de geçerli olan sözleri hepimize bir ders, bir vasiyet niteliğindedir. "Ressamım, yurdumun taşından sürüp gelir nakışlarım. Taşıma toprağıma toz konduranın alnını karışlarım."

ZİNDANI TAŞTAN OYARLAR

"Sılanın ufak tefek yolları

Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri

Tepeden tırnağa şiir gülleri

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor

***

Bugün efkârlıyım açmasın güller

Yiğidimden kötü haber verirler

Demirden döşeği taştan sedirler

Yatak diken yastık batıyor

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor

***

Bir şubat gecesi tutuldu dilin

Silaha bıçağa varmadı elin

Ne ana ne baba ne kız ne gelin

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor

***

Ne bir haram yedin ne bir cana kıydın

Ekmek kadar temiz su gibi aydın

Hiç kimse duymadan hükümler giydin

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor

Döşek melül mahzun yastık batıyor

***

Mezar arasında harman olur mu

On üç yıl hapiste derman kalır mı

Reklamdan sonra devam ediyor

Azrail aç susuz canın alır mı

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor

Döşek melül mahzun yastık batıyor

***

Zindanı taştan oyarlar

İçine bir yiğit koyarlar

Sağa döner böğrü taşa gelir

Sola döner çırılçıplak demir

Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir

Döşek melül mahzun yastık batıyor

Yiğidim aslanım aman burda yatıyor

***

Dilinde dilimi bulduğum, gücüne kurban olduğum

Anam babam gibi övdüğüm

Dayan aslan ustam yiğidim dayan

Dayan hey gözünü sevdiğim

Bugün efkârlıyım açmasın güller

Yiğidimden kötü haber verirler

***

Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun

Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün

Şiirin gökyüzü gibi herkesin

Sen Kızılırmak’çasına bizimsin

En büyük demircisi dilimizin

Canımız ciğerimizsin

***

Bugün burdaysa şiirin yarın Çin’dedir

Bütün hışmıyla dilimiz

Kökünden sökülmüş bir çınar gibi yüreğimiz içindedir

***

Bugün burdaysa şiirin yarın Çin’dedir

Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla

Bir yanı nur içinde tertemiz

Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir.


20180103

Anadolu İnsanı: ÇOBANLIKTAN SERGİ SALONLARINA, MEMİK KİBARKAYA..

ÇOBANLIKTAN SERGİ SALONLARINA, MEMİK KİBARKAYA.. - İnsan ve Sanat


Öncelikle sizi tanımayanlar için Memik Kibarkaya kimdir? Buradan başlayalım isterseniz.

Memik Kibarkaya bir köylü çocuğu. Çok küçük yaşlarda oğlak çobanlığı yapardı dağ başında; tabiatın içinde, söğütler, nehirdeki balıklar, taştan yaptığım bilyalar, çam kabuğundan kendime oyuncaklar; tel arabalar daha sonra tahta araba ve tahtadan yaptığım üç tekerlekli bisikletler oyuncaklarımdı. Bir gün tahtayı oyup saz yaparken anam 'ne yapıyorsun?' dedi. Saz yapıyorum, dedim. 'Oğlum sakın icat çıkarma!' demişti. Oysa ben icat çıkarmakla ugraşdım hep...


Resime nasıl başladınız?
Dedim ya, kendi oyuncaklarımı yapardım; çamurdan su değirmenleri, heykeller yapardım. Sanırım 1956 yılı ilçemzden NATO Boru Hattı geçti ve bol mikdarda katı zifler vardı. Onlardan ateşte heykeller yapardım. Bir gün orada çalışan bir yabancıya gösderdim, o heykeli, okul önündeki Atatürk büstüne benzettim. Yabancı 50 krş verdi, benden onu almıştı. Evimizin bir köşesinde bir tahta kesidinde sanki bir geyik resmi gibi desen vardı, hep onu seyrederdim. Taşları kırar, içindeki desenleri incelerdim. Çamuru boyamak isterdim çocukluk yıllarımda ama sonradan boyayı farklı versiyona çevirdim. Ama boya, fırçaya bulanmıyordu. Türkiye atom enerjisinde bu bence buluştu. Keşfetme dürtüleriyle kodlanmıştım ama resim bir aşktı, tutkuydu bende. Daha sonra bu karışım boyayı atom enrjisinde ince bir süzgeç kağıdında denedim. Parmaklarım, meyve bıçağım ve silgiyle resim yapmaya başladım. Aykırılığım lise yıllarında vardı. Bir gün askerlik dersimizde hoca, "içinizde icat çıkarsanız ne yaparsınız" dedi. Ben de İstanbul Boğazı'naki ters akıntıyla dev çarklar yapar, İstanbul'un tüm caddelerini yürüyen merdiven yaparım demiştim. Çizdiğim şekillere baktı, 'sen resim yap oğlum' demişti ama ben müzik bölümü seçmelerini tercih etmiştim. Bir arkadaşımın kitap kapağı ödevini çizdim. Hoca bunu kim yaptıysa çağır dedi, onunla birçok resimler yaptım. Öğretmen odasına asıldı resimlerim. Ortaokul yıllarımda, çoban köpeğimin ölümü nedeniyle veteriner olmayı tercih ettim, orada da muhteşem bir şekilde Anadolu insanını tanıdım; o yüzler beni çok etkiledi.

Zorlu bir hayatınız olmuş. Hep bir azim ve arayış var... Siz sanatçının hassasiyeti ve sanatın kırılganlığı kavramlarını nasıl tanımlıyorsunuz?
Sanat kırılgan değildir, Rönesans'ın temelidir. Kilise duvarlarına Batı resimler yapmakta oysa bizde yasak denmiş, günah denmiş. Osmanlı'nın son dönemlerinde sanat belli bir çığıra girmiştir. Başta Osman Hamdi, gerek resimde gerekse Anadolu'daki kazılarda, Sanayi-i Nefise'nin kurulmasında büyük rolü olmuştur.
Dokunma sizin için çok önemli. Tuvali bir kısıtlama olarak görüyorsunuz. Peki neden tablolarınıza gözlerden başlıyorsunuz? Sanatın kaynağı görmek mi, hissetmek mi?
Göz ve parmak ucu birbirini tamamlar. Görme özürlüler parmak ucuyla görürler. Bence iki organ, bir birini tamamlar. Tüm çalgılarda parmak baş roldür; vurdukça hisseder. Piyano tuşu gibi geçişlerde sert ve yumuşak tını, resimde de odur. Bir de benim parmak izlerim DNA kodlarımdır, resimlerimi kimse kopya edemez.

Resim için bir eğitim almamışsınız. Ülkemizdeki sanat eğitimine mi güven miyorsunuz yoksa sizce resim yapmak için eğitim gerekli değil mi?
Beethoven sağırdı ama dünyanın en güzel sesini çıkarırdı ve bir gün asistanına, aslında ben sağırım ama bu notaları bana Tanrı yazdırıyor, demişti. Sanat, içgüdüseldir. Aşık Veysel, Akademi mi okudu, Mahzuni şan dersimi aldı? Bence sanat Allah vergisidir, sanatçı ayrıcalıklıdır. Bir gün ben de "Bu resimleri bana Tanrı yaptırıyor dediğimde" bana kızmışlardı. Ülkemizde yüzlerce Güzel Sanatlar Fakültesi var, bir tane Veysel yetiştiremedik... Demek ki Tanrının bir lütfudur sanatçılık..
Kendini yetiştirmiş, özgün bir sanatçısınız. Ülkemizdeki resim ve sanat algısını nasıl görüyorsunuz?
Ülkemizde elbette Cumhuriyetle sanat belli bir noktaya ulaştı ama son zamanlarda sanat da bilim de hak getire...
Bunca kurslar açılıyor, fakültelerde eğitim veriliyor. Sizce bu kurumlar sanat ve özgünlük, sanatçı ruhu gibi kavramları yeterince aşılayabiliyor mu?
Ülkemizdeki eğitimde sadece resim öğretmeni olayım çabası var bence.


Köylü kadınlarını da İngiltere kraliçesini de resmettiniz. Kadın portreleri çalışmanızda etken sebep nedir?
Köylü yüzler, elbette onunla haşırım çünkü veteriner hekim en son mezraya bir de jandarmaya gider. Onun tüm ruhunu tanıdım ve yüzlere o aksederdi. Neden İngiltere kraliçesinin resmini yaptım? Sanatçıya bizde Ataürk, Özal, ressamın ayağına gitmiş, poz vermiş; kraliçe de İngiltere'de kirli paslı bir atölyede Lucian Freoud' a poz vermiş. O nedenle üçünü de resmettim.
Memik Kibarkaya'ya sorsak. Keşke şu ressamla tanışsaydım, aynı devirde yaşasaydım dediğiniz bir sanatçı var mı?
Keşke dediği ressam, Rembrant ve Vincent Van Gogh'dur. Hollanda, İkinci Dünya Savaşı'nda Almanlar Hollanda'ya bombalar yağdırırken dönemin idarecileri Rembranth'ın Gece Bekçileri resmini saklayacak yer aramış, kendi can derdine düşmemişlerdir. Bir de Renoir'i çok severim.


Memik Kibarkaya'nın resim tarihinde en çok hayran olduğu tablo ve ressam kimdir, neden?
İlya Repin, Rus ressamı Karamoskof çok beğenirim. Rus resamları, Türklere çok benzerler belki de ondandır.
Sizce insan ve sanatın öyküsü nasıl başlıyor? Sanat bir yaratma işi mi yoksa taklit mi?
İnsan ve sanat bence insanlığının varoluşuyla başlar, mağra resimleri bunun delilidir. Sanat, yoku görmektir. Bilim de öyledir. Allah'ın yeryüzünde gizlediklerini keşfetmek, bulmaktır. Bana göre Allah, bu özelikleri insana kotlamıştır. 
Saygılarımla...
Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür eder sanat yaşamınızda başarılar dileriz...
Alıntı Kaynak: 
http://insanvesanat.com/haber-cobanliktan-sergi-salonlarina-memik-kibarkaya-511.html

20171019

Pantürkist Ressam ve Türkolog: Çoros Gurkin

Pantürkist Ressam ve Türkolog: Çoros Gurkin

Nurten Bengi Aksoy

Türkçe ön adı ile Çoros (Grigoriy) Gurkin, Sadece Altay Türklerinin değil Sibirya’daki bütün Türk boylarının çok iyi tanıdığı ve hatta efsaneleştirdiği bir önderidir. Onu dünyaya tanıtan ressamlığı olsa da Çoros Gurkin aynı zamanda bir Türkolog ve etnograftır. Günümüz Sibirya Türkleri için Gurkin’in başka bir önemli yönü de bağımsızlık kahramanı olmasıdır. 4000’e yakın eserle verimli bir sanat hayatı yaşayan, resimleri şu anda; Gorno Altay, Bamaul, Novosibirşk, Tomsk, Irkutsk, Çita, Moskova, San Petersburg müzelerini zenginleştiren Çoros Gurkin, hem Altay Türklerinin hem de Sibirya’daki Türk boylarının ilk ressamı olarak kabul edilir.

 

1. Hem Türkolog, hem etnograf, hem ressam

 


Gurkin 1870’te Altay’da Ulalu Curt’a bağlı Caş Tura’da dünyaya gelir. On üç yaşında misyonerlerin Altay’da açtığı okulu bitiren Çoros Gurkin, Etnograf -Türkolog Anohin’in teşvik ve yardımlarıyla 1897’de Petersburg Resim Akademisine gitmek ister. Fakat başvurusunu geç yaptığı için akademiye kabul edilmez.

 

2. Ressam İvan Şişkin’den özel resim dersleri



Gurkin bunun üzerine bir Rus manzara ressamı, gravürcü ve teknik çizimci olan, Sankt Petersurg Sanatlar Akademisi öğretim üyesi, profesör İvan Şişkin’le tanışır.(1832-1898) Gurkin ona yaptığı resimleri gösterir ve bu tanışmadan sonra sekiz ay boyunca Şişkin’in evinde kalır, ondan ders alır ve birlikte çalışırlar. Bu süre içinde Gurkin’e hocalık yapan İvan Şişkin 1898 yılının Mart ayında ölür.

 

3. Yazarlık, araştırmacılık ve Altay masalları

1899 yılında Petersburg Resim Akademisine sınava tâbi tutulmadan alınan Gurkin dört yıl bu akademide eğitim görür. Bu arada yazarlık ve araştırmacı kabiliyeti de gelişen Gurkin, Altay masallarını toplamaya başlar. 1926 yılında bu çalışmalarının meyvesi olarak Rus şair G. Vyatkin ile Altay masallarını Rusça olarak yayınlar.

 

4. Han-Altay tablosu 1907



1905 yılından itibaren Altay’da “Onos” adlı yerde yaşamaya başlayan Gurkin, Mariya Agafonovna Luzina ile evlenir. Bu evlilikten dört çocuğu olur. 1906-1917 yılları Gurkin’in sanat hayatının en verimli yıllarıdır. Ressam belki de öldürülmesine sebep olacak “Han Altay” tablosunun ilkini 1907’de yapar.

 

5. Rus Devrimi ve Karakorum



1907 yılında Tomks’ta 300’den fazla resmiyle ilk sergisini açan Gurkin sonraki yıllarda da pek çok sergi açar. 1917 devrimini Altay’ın geleceği açısından endişeyle karşılayan Gurkin ve Altaylı aydınlar Ruslara karşı çalışmalara girişirler. Sibirya’daki bütün Türk boylarını içine alacak “Karakorum” adında bağımsız bir devlet kurmaya niyet ederler. Hatta bu amaçla küçük bir ordu oluştururlar, fakat ne yazık ki istedikleri sonuca ulaşamazlar.

 

6. Pantürkizm ve Gurkin

 


Bu girişimin devamı gelmeyince Gurkin 1919 yılında önce Moğolistan’a, 1921 yılında da Sibirya Türkleri için düşündüğü devletin içinde yer alan ve onu bağırlarına basacak olan Tuvalıların arasına gider. 1940’lara kadar devam eden bu “Pantürkist” hareketin ilk öncülerinden olan Gurkin bugün sadece Altaylılar tarafından değil Tuvalılar tarafından da bu yüzden sevilmektedir. 1917 Bolşevik İhtilâliyle vatanına duyduğu sevgi yüzünden “halkının düşmanı” ilân edilen Gurkin, vatanından uzakta geçirdiği zor günlerini yine sanatla dolu olarak geçirir.

 

7. Altay kültürünü yaşatmak



Çoros Gurkin fırçası ve kalemiyle hayatı boyunca bütün kalbiyle bağlı olduğu Altay kültürü için çalışır. Resimlerinde Altay’ın tabiat güzelliklerini, dinî ve millî kıyafetleriyle eşyalarını çizer. Gurkin, yok olduğunu gördüğü Altay kültürünü ve bu kültüre ait her unsuru resimleriyle âdeta ölümsüzleştirir.

 

8. Altay’da mutlu ve sevinçliyim

Vatanına olan sevgisi ve özlemi hiç eksilmeyen Gurkin, 1925 yılında Tuva’dan tekrar Altay’a döner ve yurduna özlemini şöyle ifade eder: “Ne olursa olsun, burada, Altay’da tabiat ananın ortasında mutlu ve sevinçliyim.” Aynı yıl Moskova’da iki büyük sergi açar ve yukarıda anlattığımız düşüncelerinden bir kısmını da takip eden yıllarda gerçekleştirmeye çalışır; 1931 yılında N.İ. Çevalkov’la birlikte bir resim okulu açar ve bu okulda düşüncelerini Altay’ın yeni yetişen gençliğine aktarmaya çalışır.

 

9. Devrimden önce ve sonra


Gurkin 1936’da yani 29 yıl sonra Han Altay tablosunu yeniden yapar. Bu tabloda 1907’de yapılan tablodan bazı farklılıklar vardır. Tabloda yapılan bu değişiklikler aslında gerçek hayatta nesilleri tüketilen Türklerin dramının yansımasıdır. Çoros Gurkin’in yirmi dokuz yıl arayla iki kez çizmiş olduğu bu resim Altay’ın devrimden önce ve sonraki durumunu gösterir.

 

 10. Han-Altay Tablosu 1936


 
Resmin 1907’de yani devrimden önce çizilen ilk şeklinde Gurkin, karlann erimeye başladığı, tabiatın bahara hazırlandığı bir dönemdeki Altay tabiatını yansıtır; bütün heybetiyle gökyüzüne yükselen dağların zirveleri beyaz bulutlarla kaplıdır. 1936’da yaptığı tabloda ise Altaylarda kanatlarını açmış olan kartal yoktur artık. Dağlar ihtişamını kaybetmiş, bulutlar kararmıştır. İlk tablodaki görkemli çam ağacı iyice cılız bir haldedir ve küçük fidanlar da yok olmuştur. Bununla birlikte çamın hemen yanı başında bir başka çam daha büyümüştür. (Ruslar)

 

11. Pantürkist ressam suçlaması




Çoros Gurkin’in Altayların işgaline tepki anlamına gelen Han-Altay tablosunu yeniden çizmesi bardağı taşıran son damla olur. Stalin rejiminin siyasi ilkeleriyle çatışan düşünceleri nedeniyle daha önce defalarca tutuklanan Gurkin, 1937 yılında son kez zindana atılır, “Pantürkist ressam” olarak suçlanır ve aynı yılın 11 Ekim’inde öldürülür.

 

12. Vatanı için her şeyi göze alan bir mücadeleci



Sağ gözü sakat olan Gurkin hayata tek gözüyle bakmasına rağmen, vatanının tüm güzelliklerini görür, uzun yıllar boyunca bu güzellikler için mücadele eder, içine doğduğu bu kültürün ve coğrafyanın geçirdiği sarsıntıları, değişmeleri yakından takip eder fakat gelişmeler karşısında umutsuzluğa düşmekten de kurtulamaz.
Kaynak:
http://listelist.com/turkolog-coros-gurkin/

En Çok Okunanlardan...