Atatürk:''Ne Mutlu Türküm diyene'' - Biz Türkler Asyai bir milletiz - Anadolu İrfanı'yla aydınlanır yolumuz... arşivi derleyen: Alp İçöz, gönül dostu bir şair
Blog Listem
Onur Caymaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Onur Caymaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20211002
20201101
✍️🇦🇿 Hepimiz Azeriyiz! - Onur Caymaz
Hepimiz Azeriyiz!
Onur Caymaz
Cemal Süreya, yazı hayatının düşünceyle başladığını söylediği Vedat Günyol’u şöyle anlatır: “Çok iyi öğrenim görmüştü. Birkaç dil biliyordu. Kendisinden yararlanmak istediler. Bugün Türkiye’nin en zengin avukatı olabilirdi. Ne yaptı? Tercüme Bürosu’nda görev aldı. Orta öğretim kurumlarında yabancı dil öğretmenliğini yeğ tuttu. Evet, düşünce. Yücel dergisindeki kitap tanıtma yazılarında sanat yapıtlarında hep ana düşünceyi, dünya görüşünü yakalama ve her şeyi ona göre değerlendirme çabası içindeydi.” İhale takipçiliği, evet efendimcilik, param olsun da rezil bile olurumculuk tarzı meslekler yerine dergi çıkarmayı, çeviri yapmayı seçmiştir.
Dünya görüşü diye bir şey var değil mi? Sahici aydın Günyol, daha sonra çıkaracağı Yeni Ufuklar dergisinin 1955 yılı Kasım sayısında Bölmeli Kafalar başlıklı bir başyazı kaleme alır. Burada, bugün bile kendine aydın diyen (insanın kendini böyle tanımlamasındaki trajedi Macbeth’e eşdeğer) kitleye nefis “ayar verir.” Vegan köfteden (vegansak neden köfte), sahildeki pet şişeye dek akla gelen her konu, her “katliam”, “soykırım” için harekete geçerken yani imza toplarken (başka şey yapamazlar), Azerbaycan’da Ermeni ordusunun katlettiği sivillere dair tek söz etmemiş bu kişilere ne denebilir?
Bu kalabalığın meşhur sloganı “hepimiz Ermeniyiz” olduğu için mi Azerbaycan’a ses etmediler? Sanmam. O slogandaki inceliği görmüyor değilim. Peki bu yanda ölenler? Memleketin aslan evladı Hrant Dink için canı yanan insanın, Azerbaycan’da katledilen iki aylık bebe için ses çıkarmaması mümkün mü? Diyeceksin ki herkes her şey hakkında konuşmak zorunda mı? Değil tabii efendim. Sorumluluktan, somutun sınavından, gerçeğin çölünden tüymenin en güzel yolu da budur zaten. Oysa gizli ve neredeyse sözsüz bir anlaşmayla bizde çoğu aydın her zaman “bir taraf”ın insanıdır, düşüncenin değil. Bir şehit ailesi için tek laf etmemiş usta yazar, hayatını “gerilla” için konuşmaya, Türkler onun bunun malına çöktü tarzı tapu kaydı solculuğuna harcar durur!
Günyol da tam bu durumu özetler işte. Kendilerine aydın diyenlerin bir kısmının en büyük sorununu. Bu kimselerin kendine ait bir “duyarlı olunacak konular” listesi var, doğru. O listenin dışına çıkan “insani” sorunlar, ciddi sükut suikastıyla karşılanır. Bak Günyol’a, ne diyor: “Adına aydın dediğimiz kişiler var, birbirleriyle uzlaşmaz düşüncelere kafalarında yer vermeyi düşünce özgürlüğü sayıyorlar.” Oysa, “kültürlü bir kafanın övünebileceği biricik şey, birbiriyle uzlaşmaz düşüncelere yer vermemek, çelişmezlikleri ortadan kaldırmak, kısaca, düşüncelerini bir düzene sokabilmek yetkisi değil mi?”
Aydın olabilmek, düşünceleri metot üzere toplamayı gerektiriyor. Hayata bakarken perspektif oluşturabilmek. Berkin Elvan’a üzüldüğün kadar Eren Bülbül’e; Ali İsmail’e üzüldüğün kadar Aleyna öğretmene de yanabileceğin bir düşünce sistemi... Çocuk ölümü ya da genç ölümü, siyaset tanımaz şeydir. Aydının sistemi, insanlık olmalı. Ermenistan’dan, AB’den gelecek üç kuruşluk fon ya da PKK’lı “yoldaşlar” kızmasın diye sıkı sıkıya kapanmış dudaklar, kendine aydın adını takanlara yakışmaz. Düşüncesini söylemekten caymayan, düşüncesi için özür dilemeyen; fobik derler, faşist derler diye çekinmeyen kişidir oysa aydın.
Örnek mi gerek. Duyarlılık hastalığına, empati marazına kapıldığından değil, anası Ermeni olduğundan sahici Ermeni olan Cem Karaca’nın, Karabağ adlı şarkısına kulak ver. Şarkı 1992 yılında yayımlanan Nerede Kalmıştık albümünde. Söz müzik, Cem ustaya ait... Almanya sonrası Türkiye'ye dönüşünde çalıştığı müzisyenler Cahit Berkay ve Uğur Dikmen'in yardımlarıyla hazırlanıyor albüm. Pop müziğin patladığı sıralarda çıkış şarkısı da yine politik göndermeli Raptiye Rap Rap’tı, hatırla. Karabağ’a döneyim. Aydın namusunu hatırlar belki kimileri: “Karabağ'da talan var / Ak gerdana saldıran var / Demirsen durun gedim / Gözü yolda kalan var / Demirsen durun durun gedim / Gözü yolda kalan var / Şeyh Ahmet Yesevi'nin yaktığı ateş / Ateş değil sanki şerbet iç dolu dolu / Şeyh Ahmet Yesevi'nin yaktığı ateş / Ateş değil sanki şerbet iç dolu dolu / Bin bir nakış söyler yerde kilimler / Ata yurttan Balkan'a ille Anadolu, ille Anadolu / Bu asla bir turan değil muhteşem bir tufandır / Kavuşan elâlem değil Can ile Canan'dır / Şimdi türkü söylemenin işte tam zamanıdır / İki gözüm bu işin yok sağı solu, yok sağı solu...”
Haydar Aliyev, altmışlarda yurtdışında yapılan toplantıda anısını anlatıyor; “Karabağ'da,” diyor “soyunup nehre girdim, bir Ermeni de gelip kıyafetlerimi çaldı.” Oradan bir aydın (!) arkadaş tepki gösterip o zamanlar Karabağ'da Ermeni yoktu diyor. Aliyev’in cevabı net: “İşte ben de size tam bunu anlatmaya çalışıyorum!” Durum biraz böyle işte. Kaldı ki Dağlık Karabağ Özerk Cumhuriyeti, etrafındaki işgal altında diğer bölgelerle birlikte, Azerbaycan topraklarının %20’sidir ki burayla birlikte Ermenistan topraklarının %60’ını oluşturur. Varsın görmesinler!
Dünyanın ABD destekli en büyük grubu soykırım lobisinin işi olacak, Ermenistan’ın Hocalı katliamıyla bölgeden Bakü’ye sürdüğü binlerce Azeri’den hiç söz edilmez. Tarihin cilvesi olmalı. Hocalı vardır tabii. Hiç konuşulmaz aydınlar tarafından. Evet, aydın namusudur, ben Sumgayıt’ı da anabilirim korkmadan ama dilinden soykırım düşürmeyenlerin Hocalı dediğini, Bosna dediğini hiç göremem. Ne bileyim, o kadar rahat biri hiç olamadım. Tiksindim bu aydınlardan ben!
Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/haber/hepimiz-azeriyiz-222194
20200421
20200311
20200121
20200109
20191228
20191225
20191215
✍️ Esma Çevik Astsubay ya da Hangi Kadının Adı Yok - Onur Caymaz
Esma Çevik Astsubay ya da Hangi Kadının Adı Yok
Aydınlık
Onur Caymaz
Sonra mı? Sonra Şırnak’a hiç gitmedim. Bitlis’i bir sabah gördüm, askerdim, kasabalar uykudaydı. Van’ı biraz bilirim; Gevaş’a gezmeye gidilecekti, askerdim, bölük komutanı bırakmadı, çarşı iznim falan dedim, otur yahu biraz konuşuruz diye yakınıp iki saat Sezen Aksu anlattı. İhtimal, yalnızdı. Ortalık sakinleyince sanki kendi isteğimle kalmışım gibi gitmediğin iyi oldu Caymaz, deyivermişti. Bizimkiler o sıra bir lokantada, kebapların başındaydı.
Sonra Dağlarca’nın şiiridir: “Şehit olmuştur / Yok yüzü // Benzer ovaların dağ olduğuna / Yalnızlıkla soluk yüzü // Güneş doğar doğmaz parladı / Geleceğe dönük yüzü // Şehit olmuştur daha / Daha çok yüzü...” Böyle. Bizim çocuklar sadece izne değil, dağa da gitti: Somkaya’ya... Beni yine göndermediler. Kısa dönemler gitmiyordu, üniversiteliler... Alt ranzada bir çocuk vardı. OHAL bitmektedir, yıl iki bin, yaz. Sabahları dağlardan soğuk bir rüzgâr... Yaz, dağların karını taşıyor onuncu piyade tugayına. Alt ranzadaki çocuk dağdan geri dönmedi. O yüzbaşı da dönmedi bir daha. Saçları kısa, yeşil gözlüydü. İzmirli miydi ne? Bir daha görüşemedik, Sezen Aksu’dan konuşamadık bir daha.
Sonra Esma Astsubay Şırnak’ta öldürüldü. Otuz yaşındaydı. Lise yıllarında, yazın, oturduğu semtte güzellik malzemeleri üreten bir atölyede çalışıp harçlığını çıkardı. Şehir dışında hukuk fakültesini kazandı sonra. Bitiremedi; annesi babasından ayrılınca geri döndü. Sonra askeri okul. Derken Ankara. Ankara’yı bilirim de hiç gitmedim Şırnak’a: Cudi ile Namaz Dağı arasına, başı sıkışmış, çaresiz bakan bir düzlükmüş Şırnak. Dağlarında taşla yapılmış bayrağımız vardır. Tugayda, “bu bayrağın en büyüğünü yapanlara teskere veriyorlar” diye söylenti çıktıydı. İlgisi yok, vermiyorlardı. Sonra batıda Gabar Dağı var. Civarı kömür yatakları. Oralarda öldürüldü Esma. Onat Kutlar da Taksim’de öldürülmüştü, aynı terör örgütü tarafından. (Yok öyle değil, onu IBDA-C yaptı diyen de var. Gel gör ki rahmetli Cüneyt Cebenoyan, PKK’yı katil diye gösteriyordu. Zira, ablası Yasemin de aynı yerde öldürülmüştü. Aybüke Öğretmen de katledilmişti mesela (ismi çok Türk gibi duruyor diye entelektüel eleştiri getirilmişti). Bu olaylarda katilin kimliği önemli mi? Aybüke, Yasemin, Esma. Kadın hep giden. Ceren ya da Şule, ismi hangi dilde olduğu, mesleği önemli mi? Bugün yaşamıyor bu kadınlar.
Reklamdan sonra devam ediyor
Taksim’i bilirim fakat Şırnak’a gitmedim. Esma Astsubay Şırnak’ta öldürüldü. Barut kokusuydu parfüm yerine... Az sayıda kadın bomba imha uzmanlarımızdan biri, jandarma. Ülkesini sevdiğinden oradaydı. Geçinmek için. İşi bu olduğundan, işini yaparken mızmızlanmadığından, şikâyet etmek yerine değiştirmeye çalıştığından. Ne kolay söylemesi: Oradaydı, bugün yok artık. Bir ayet var Kuran’da, Bakara suresi olacak; “ölüdür demeyin, diridirler, fakat siz bilmezsiniz” der. Edip Cansever’in de bir şiiri: “Ölü mü denir şimdi onlara” diye başlayan. Şırnak, İdil - Midyat arası, Sarıköy kırsalı, Pisikayası Tepesi bölgesinde öldürüldü. Hepsinin adı var ne güzel. Ölümün yok yalnızca.
Bunları yazarken ekranın köşesine fotoğrafını açtım Astsubay Esma’nın. Gözlerine baktım hep. Yüzünden hikâyesini çıkarmaya çalıştım. Onca erkek arasında direnip kadın olarak var olmak. Mutlu olunacaksa ne iyi, “bayan” değil bak, kadın dedim, sorunlar çözüldü. Sorunlar ne küçük değil mi! Bir zamanlar varmış diyeceğiz onun için. “Siz bilmezsiniz.” Varmış. Bir varmış bir yokmuş. Kim bilir ne zordur erkek meslekleri kadın olarak sürdürmek. Nasıl direnç gerektirir. Masal olmuş Esma Astsubay. Dağlarca’nın şiirindeki gibi, yüzü yok olup gitmiş aramızdan. Gözleri neler gördü acaba? Neler yaşadı? Die Welt, özgürlük savaşçısı diye hiç anmayacak onu. Can Dündar, hakkında bir Tweet bile atmadı, ne gerek! Hak hukuku dilinden düşürmeyen Hayko Bağdat, güçlü kalemini konuşturmadı bile onun için (öyle diyorlar, güçlüymüş kalemi, ben anlamıyorum, o kadar yazarlığım yok demek ki). Esma’nın ölümünü protesto etmek için sokaklara çıkıp dans bile etmedi “kadınlar”.
PKK’nın katlettiği “kadınlar” için kimi kadınların yahut okumuş çevrelerin sessizliği, ölenleri ataerkil düzenin kölesi gördükleri için mi acaba? Ölen, YPJ’li kadın teröristse feminist kahraman (öyle ya, oradaki J, kadından, jineolojiye -kadın bilime- dek gider); ülkesinin güvenliği için uğraşan kadın askerse erke tabi anti-feminist, militarist herhalde. Zira memleketin etnik siyaset odaklı kimi kadın hareketleri, kendilerini “ayrımcılık karşıtı, eşitlikçi; hetero-normatif, homo-fobik ve trans-fobik olmayan ve anti-militarist diye tanımlıyor. Doğal olarak ölen astsubay, bu durumda kadın da olsa bu pek sayın kişilerin ilgi alanına girmiyor. Bu kadınlar var, bir de o kadınlar! Efendilerimiz seçiyor.
Ekşi Sözlük’te anmışlar. Ankara’da duruşma salonu. Tarifsiz. Tamamı kadın tutuklulardan oluşan bir terör dosyası var. Cezaevi jandarma komutanı da Esma. Terörün yetim bıraktığı çocukları, mahkemeyi izleyenlerin arasından alıp ifade sırası bekleyen annelerine taşıyor kucaklayıp. Kadın, hep sıcacık el işte. Kadın şefkat. Kadın, askerken de kadın. Gül diyor Stein, adı ne olursa olsun sürdürür gül olmayı. Fakat ekmek ve gül diye yola çıkanlar es geçer Esma’yı. Kadın cinayetleri politik değil mi? Demek Esma, uymuyor o politikaya. O da en az Gezi’deki fularlı kadın kadar “kadın savaşçı” ama dur orada! Demek savaştaki taraflar önemseniyor, kadınlar değil! İki taraftan da olmayanlarsa kaynıyor arada. Bir kez daha anlaşılıyor ki kadının adı yok değil, tabii var. Ama sadece seçilen kadınlar. Öyle galiba.
Aydınlık
Onur Caymaz
Sonra mı? Sonra Şırnak’a hiç gitmedim. Bitlis’i bir sabah gördüm, askerdim, kasabalar uykudaydı. Van’ı biraz bilirim; Gevaş’a gezmeye gidilecekti, askerdim, bölük komutanı bırakmadı, çarşı iznim falan dedim, otur yahu biraz konuşuruz diye yakınıp iki saat Sezen Aksu anlattı. İhtimal, yalnızdı. Ortalık sakinleyince sanki kendi isteğimle kalmışım gibi gitmediğin iyi oldu Caymaz, deyivermişti. Bizimkiler o sıra bir lokantada, kebapların başındaydı.
Sonra Dağlarca’nın şiiridir: “Şehit olmuştur / Yok yüzü // Benzer ovaların dağ olduğuna / Yalnızlıkla soluk yüzü // Güneş doğar doğmaz parladı / Geleceğe dönük yüzü // Şehit olmuştur daha / Daha çok yüzü...” Böyle. Bizim çocuklar sadece izne değil, dağa da gitti: Somkaya’ya... Beni yine göndermediler. Kısa dönemler gitmiyordu, üniversiteliler... Alt ranzada bir çocuk vardı. OHAL bitmektedir, yıl iki bin, yaz. Sabahları dağlardan soğuk bir rüzgâr... Yaz, dağların karını taşıyor onuncu piyade tugayına. Alt ranzadaki çocuk dağdan geri dönmedi. O yüzbaşı da dönmedi bir daha. Saçları kısa, yeşil gözlüydü. İzmirli miydi ne? Bir daha görüşemedik, Sezen Aksu’dan konuşamadık bir daha.
Sonra Esma Astsubay Şırnak’ta öldürüldü. Otuz yaşındaydı. Lise yıllarında, yazın, oturduğu semtte güzellik malzemeleri üreten bir atölyede çalışıp harçlığını çıkardı. Şehir dışında hukuk fakültesini kazandı sonra. Bitiremedi; annesi babasından ayrılınca geri döndü. Sonra askeri okul. Derken Ankara. Ankara’yı bilirim de hiç gitmedim Şırnak’a: Cudi ile Namaz Dağı arasına, başı sıkışmış, çaresiz bakan bir düzlükmüş Şırnak. Dağlarında taşla yapılmış bayrağımız vardır. Tugayda, “bu bayrağın en büyüğünü yapanlara teskere veriyorlar” diye söylenti çıktıydı. İlgisi yok, vermiyorlardı. Sonra batıda Gabar Dağı var. Civarı kömür yatakları. Oralarda öldürüldü Esma. Onat Kutlar da Taksim’de öldürülmüştü, aynı terör örgütü tarafından. (Yok öyle değil, onu IBDA-C yaptı diyen de var. Gel gör ki rahmetli Cüneyt Cebenoyan, PKK’yı katil diye gösteriyordu. Zira, ablası Yasemin de aynı yerde öldürülmüştü. Aybüke Öğretmen de katledilmişti mesela (ismi çok Türk gibi duruyor diye entelektüel eleştiri getirilmişti). Bu olaylarda katilin kimliği önemli mi? Aybüke, Yasemin, Esma. Kadın hep giden. Ceren ya da Şule, ismi hangi dilde olduğu, mesleği önemli mi? Bugün yaşamıyor bu kadınlar.
Reklamdan sonra devam ediyor
Taksim’i bilirim fakat Şırnak’a gitmedim. Esma Astsubay Şırnak’ta öldürüldü. Barut kokusuydu parfüm yerine... Az sayıda kadın bomba imha uzmanlarımızdan biri, jandarma. Ülkesini sevdiğinden oradaydı. Geçinmek için. İşi bu olduğundan, işini yaparken mızmızlanmadığından, şikâyet etmek yerine değiştirmeye çalıştığından. Ne kolay söylemesi: Oradaydı, bugün yok artık. Bir ayet var Kuran’da, Bakara suresi olacak; “ölüdür demeyin, diridirler, fakat siz bilmezsiniz” der. Edip Cansever’in de bir şiiri: “Ölü mü denir şimdi onlara” diye başlayan. Şırnak, İdil - Midyat arası, Sarıköy kırsalı, Pisikayası Tepesi bölgesinde öldürüldü. Hepsinin adı var ne güzel. Ölümün yok yalnızca.
Bunları yazarken ekranın köşesine fotoğrafını açtım Astsubay Esma’nın. Gözlerine baktım hep. Yüzünden hikâyesini çıkarmaya çalıştım. Onca erkek arasında direnip kadın olarak var olmak. Mutlu olunacaksa ne iyi, “bayan” değil bak, kadın dedim, sorunlar çözüldü. Sorunlar ne küçük değil mi! Bir zamanlar varmış diyeceğiz onun için. “Siz bilmezsiniz.” Varmış. Bir varmış bir yokmuş. Kim bilir ne zordur erkek meslekleri kadın olarak sürdürmek. Nasıl direnç gerektirir. Masal olmuş Esma Astsubay. Dağlarca’nın şiirindeki gibi, yüzü yok olup gitmiş aramızdan. Gözleri neler gördü acaba? Neler yaşadı? Die Welt, özgürlük savaşçısı diye hiç anmayacak onu. Can Dündar, hakkında bir Tweet bile atmadı, ne gerek! Hak hukuku dilinden düşürmeyen Hayko Bağdat, güçlü kalemini konuşturmadı bile onun için (öyle diyorlar, güçlüymüş kalemi, ben anlamıyorum, o kadar yazarlığım yok demek ki). Esma’nın ölümünü protesto etmek için sokaklara çıkıp dans bile etmedi “kadınlar”.
PKK’nın katlettiği “kadınlar” için kimi kadınların yahut okumuş çevrelerin sessizliği, ölenleri ataerkil düzenin kölesi gördükleri için mi acaba? Ölen, YPJ’li kadın teröristse feminist kahraman (öyle ya, oradaki J, kadından, jineolojiye -kadın bilime- dek gider); ülkesinin güvenliği için uğraşan kadın askerse erke tabi anti-feminist, militarist herhalde. Zira memleketin etnik siyaset odaklı kimi kadın hareketleri, kendilerini “ayrımcılık karşıtı, eşitlikçi; hetero-normatif, homo-fobik ve trans-fobik olmayan ve anti-militarist diye tanımlıyor. Doğal olarak ölen astsubay, bu durumda kadın da olsa bu pek sayın kişilerin ilgi alanına girmiyor. Bu kadınlar var, bir de o kadınlar! Efendilerimiz seçiyor.
Ekşi Sözlük’te anmışlar. Ankara’da duruşma salonu. Tarifsiz. Tamamı kadın tutuklulardan oluşan bir terör dosyası var. Cezaevi jandarma komutanı da Esma. Terörün yetim bıraktığı çocukları, mahkemeyi izleyenlerin arasından alıp ifade sırası bekleyen annelerine taşıyor kucaklayıp. Kadın, hep sıcacık el işte. Kadın şefkat. Kadın, askerken de kadın. Gül diyor Stein, adı ne olursa olsun sürdürür gül olmayı. Fakat ekmek ve gül diye yola çıkanlar es geçer Esma’yı. Kadın cinayetleri politik değil mi? Demek Esma, uymuyor o politikaya. O da en az Gezi’deki fularlı kadın kadar “kadın savaşçı” ama dur orada! Demek savaştaki taraflar önemseniyor, kadınlar değil! İki taraftan da olmayanlarsa kaynıyor arada. Bir kez daha anlaşılıyor ki kadının adı yok değil, tabii var. Ama sadece seçilen kadınlar. Öyle galiba.
20191118
✍️ 🇹🇷 ✈️ 👩🦰 Uçan kızlarımız... - Onur Caymaz
Uçan kızlarımız...
Onur Caymaz
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 1954 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde haberi var; dört gün önce, Adana semalarında bir yolcu uçağımız yanmış; uçağın hosteslerinden Güler Karaduman hanımefendi vefat etmiş. Allah gani gani rahmet etsin diyelim, ne denir. Fakat Emin Bayrakdaroğlu hostes unvanından yola çıkarak başka şeyler diyor: “Göklere saldığımız aziz ve cesur kızlarımıza bu kadar yabancı bir unvan vermesek olmaz mı” diye soruyor mesela; “uçak kızı” demek varken diye belirtiyor... Hostes yerine uçak kızı önerisinde bulunmuş; kim ola ki Emin Bayrakdaroğlu? Canım çok iyi tanırsın aslında, bir ara da yazacağım: Nihad Sami Banarlı...
Güler Hanım, hosteslik ederken vefat etmiş. Bir de pilot koltuğunda oturan kızları var Türkiye’nin; hem de yüz yıl önce neredeyse! İlk hava şehidimiz Mefharet Hakkı Hanım var. 27 Ekim 1927, on yedi yaşında. Babası Kırklareli Jandarma Kumandanı, Hazinedarzade İsmail Hakkı... Mefharet, Trakya düzlüklerinde mecburi iniş sırasında engebeli tarlada tekerlekler kırılıp uçak takla atınca sürükleniyor ölüme. Kırklareli Şehitliği’nde yatar.
İkinci kişi Eribe Kartal Hürkuş... Eribe Hanım da Mefharet’ten dokuz yıl sonra, 24 Ekim 1936’da (yine ekim) bir deneme uçuşu yapıyor. Başarıyla tamamlanıyor uçuş. Hazırlık yapılmaktadır; beş gün sonra Cumhuriyet Bayramı. Ülkemiz on üç yaşına basacak. 29 Ekim günü, Ankara’daki son deneme atlayışını yapacağı Caudron 59 marka uçağıyla havalanıyor. Ne kadar denese de paraşütü açılmayacaktır. Düşüş...
Olay yerine Türkkuşu Başöğretmeni Vecihi Hürkuş, ardından planör öğretmeni Emrullah Ali Yıldız ve sağlık memuru yetişecek hemen. Vecihi Bey, yerde hareketsiz yatan paraşütçünün üstüne kapanacak; dayısıdır. Fakat kız onu babası bilmekte. Eribe’nin gerçek babası Binbaşı Bedri Bey, Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçtiğinde şehit olmuş; anası Remziye Hanım da Eskişehir 12 Ocak 1921’de Yunan tarafından bombalanınca göçüp gitmiş dünyadan. Eribe kız, iki yaşından beri anneannesi Zeliha Niyir’i ana, Vecihi Bey’i baba bilerek büyümüştür.
Vecihi Bey’den de kısaca bahsetmeli. Daha uzun yazmak gerekir, ayrıca yazacağım bir ara... Birinci Savaş’ta Ruslara esir düşünce Hazar Denizi’nin Azerbaycan kısmında bulunan Nargin Adası’ndan yüzüp İran üzerinden yurda dönerek 1918 yazı başında Yeşilköy’de bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü’nde görev alır gökyüzüne tutkun bu adam.
Kurtuluş Savaşı’na katılır, özellikle İnönü ve Sakarya savaşları sırasında başarılı keşif ve destek uçuşları yapar, bir Yunan uçağı düşürür. Milli Mücadele’nin ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir hava meydanına ilk giren kişi. Kırmızı şeritli İstiklal Madalyası var. Ayrıca TBMM tarafından üç kez takdirname alır, üç takdirname verilen tek kişi.
İlk uçağını 1923’te ganimet olarak Yunanlardan ele geçen motorlardan yararlanarak üretmiş, VECİHİ K-VI adını verdiği bu arkadaşı 28 Ocak 1925’de uçurmuştur. 1930’da Kadıköy’de bir keresteci dükkânı kiralar, üç ayda ilk Türk sivil uçağı, ikinci uçağı VECİHİ XIV’ü inşa eder; 27 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de kalabalık karşısında büyük bir uçuş yapar. Derken önce Yeşilköy’e, sonra Ankara’ya uçacaktır. Sertifika için İktisat Bakanlığına başvurur, 14 Ekim 1930’da “tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını alır. Macerası uzun... Arkadaşım Orhan Bahtiyar romanını da yazmıştı.
Eribe’ye döneyim, kızımız 1932 - 1933 senelerinde, Kadıköy Kız Ortaokulu’nda öğrencidir. Bu okul, 2. Abdülhamid’in Maarif Nazırı Zühdü Bey’in Kızıltoprak’ta yaptırdığı, adıyla anılan caminin az ilerisindeki köşktür. Daha sonra yıkıldı tabii. Bugün orada apartmanlar var. Eribe öğrenciyken dayısının Sivil Tayyare Mektebi’ne devam eder. Dayı, 1936’da Türkkuşu için Ankara’ya göçünce Eribe de Ankara Kız Lisesi’ne kaydolur. Neden Ankara, Türkkuşu nedir diyorsan, onu da anlatırım. Benim işim bu zaten.
Gazi Paşa 1935’te Türk Kuşu’nu açınca Vecihi Bey’i Ankara’ya çağırır; parasız eğitim veren, motorlu motorsuz uçuş ve paraşütçülük öğreten bir cumhuriyet kurumu. Yolcularına asla Aydınlık Gazetesi’ni layık görmeyen THY’nin uçuş adlarının TK ile başlamasının nedenidir Türk Kuşu. Baş harflere bak, anla.


Eribe’ye dönelim: O ki eşi dostu hep bu gencecik çocuk için yeryüzünden çok gökyüzüne ait o dermiş. Yere çakıldığında yüzü siyaha yakın. Denediğini ama paraşütünün açılmadığını sayıklar. Sağlık memuru kıza hemen iğne yapar. Ardından cankurtaran gelir. Bir araçla hızla hastaneye yetiştirilir. Ameliyatı bir saat elli dakika sürer. Bir böbreği alınır. Dalak, karaciğer ve bağırsaklar birçok yerinden dikilir. Genç bünye ölümle mücadeleye başlamıştır. O sıralardaysa hipodromda cumhuriyetimizin on üçüncü yılı kutlanmakta. Gencecik insanlarımız, arkadaşlarının durumuna ağlarken inançlarından, havacılık aşkından bir şey kaybetmemiş Türk Kuşu öğrencileri olarak halkın alkışları arasında göklerden hipodroma süzülür.

Eribe’ye, ilk planör pilotumuz Naciye Toros’un yazdığı şiirle bitsin: “Bir yıldız akışıyla kaydın göklerden / Ölüme pek erken atılış neden? / Neden hıçkırıyoruz yokluğun için? // Bizden uzaksın da güneşe yakın / İlk kızımız diye tarih övecek seni / Yavru kartalların aziz şehidi / En büyük destana yazılı hakkın. // Seni gönüllerimizde yaşatacağız / Erişirsek gayene çok bahtiyarız. / Göklerde rüzgârla ederken yarış / Seni de beraber uçuracağız. // “Ankara” beşiğin, rahatça uyu / Ninniler söylesin sana Türk Kuşu.”
Not: Haftaya pazar Ankara’da, Yakup Kadri, cumhuriyet edebiyatı, otuzlar Türkiyesi anlatacağım biraz... Bilgi için info@akademinar.org
Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/ucan-kizlarimiz-onur-caymaz-kose-yazilari-kasim-2019
Onur Caymaz
Aydınlık Gazetesi
7 Nisan 1954 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde haberi var; dört gün önce, Adana semalarında bir yolcu uçağımız yanmış; uçağın hosteslerinden Güler Karaduman hanımefendi vefat etmiş. Allah gani gani rahmet etsin diyelim, ne denir. Fakat Emin Bayrakdaroğlu hostes unvanından yola çıkarak başka şeyler diyor: “Göklere saldığımız aziz ve cesur kızlarımıza bu kadar yabancı bir unvan vermesek olmaz mı” diye soruyor mesela; “uçak kızı” demek varken diye belirtiyor... Hostes yerine uçak kızı önerisinde bulunmuş; kim ola ki Emin Bayrakdaroğlu? Canım çok iyi tanırsın aslında, bir ara da yazacağım: Nihad Sami Banarlı...
Güler Hanım, hosteslik ederken vefat etmiş. Bir de pilot koltuğunda oturan kızları var Türkiye’nin; hem de yüz yıl önce neredeyse! İlk hava şehidimiz Mefharet Hakkı Hanım var. 27 Ekim 1927, on yedi yaşında. Babası Kırklareli Jandarma Kumandanı, Hazinedarzade İsmail Hakkı... Mefharet, Trakya düzlüklerinde mecburi iniş sırasında engebeli tarlada tekerlekler kırılıp uçak takla atınca sürükleniyor ölüme. Kırklareli Şehitliği’nde yatar.
İkinci kişi Eribe Kartal Hürkuş... Eribe Hanım da Mefharet’ten dokuz yıl sonra, 24 Ekim 1936’da (yine ekim) bir deneme uçuşu yapıyor. Başarıyla tamamlanıyor uçuş. Hazırlık yapılmaktadır; beş gün sonra Cumhuriyet Bayramı. Ülkemiz on üç yaşına basacak. 29 Ekim günü, Ankara’daki son deneme atlayışını yapacağı Caudron 59 marka uçağıyla havalanıyor. Ne kadar denese de paraşütü açılmayacaktır. Düşüş...
Olay yerine Türkkuşu Başöğretmeni Vecihi Hürkuş, ardından planör öğretmeni Emrullah Ali Yıldız ve sağlık memuru yetişecek hemen. Vecihi Bey, yerde hareketsiz yatan paraşütçünün üstüne kapanacak; dayısıdır. Fakat kız onu babası bilmekte. Eribe’nin gerçek babası Binbaşı Bedri Bey, Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçtiğinde şehit olmuş; anası Remziye Hanım da Eskişehir 12 Ocak 1921’de Yunan tarafından bombalanınca göçüp gitmiş dünyadan. Eribe kız, iki yaşından beri anneannesi Zeliha Niyir’i ana, Vecihi Bey’i baba bilerek büyümüştür.
Vecihi Bey’den de kısaca bahsetmeli. Daha uzun yazmak gerekir, ayrıca yazacağım bir ara... Birinci Savaş’ta Ruslara esir düşünce Hazar Denizi’nin Azerbaycan kısmında bulunan Nargin Adası’ndan yüzüp İran üzerinden yurda dönerek 1918 yazı başında Yeşilköy’de bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü’nde görev alır gökyüzüne tutkun bu adam.
Kurtuluş Savaşı’na katılır, özellikle İnönü ve Sakarya savaşları sırasında başarılı keşif ve destek uçuşları yapar, bir Yunan uçağı düşürür. Milli Mücadele’nin ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir hava meydanına ilk giren kişi. Kırmızı şeritli İstiklal Madalyası var. Ayrıca TBMM tarafından üç kez takdirname alır, üç takdirname verilen tek kişi.
İlk uçağını 1923’te ganimet olarak Yunanlardan ele geçen motorlardan yararlanarak üretmiş, VECİHİ K-VI adını verdiği bu arkadaşı 28 Ocak 1925’de uçurmuştur. 1930’da Kadıköy’de bir keresteci dükkânı kiralar, üç ayda ilk Türk sivil uçağı, ikinci uçağı VECİHİ XIV’ü inşa eder; 27 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de kalabalık karşısında büyük bir uçuş yapar. Derken önce Yeşilköy’e, sonra Ankara’ya uçacaktır. Sertifika için İktisat Bakanlığına başvurur, 14 Ekim 1930’da “tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını alır. Macerası uzun... Arkadaşım Orhan Bahtiyar romanını da yazmıştı.
Eribe’ye döneyim, kızımız 1932 - 1933 senelerinde, Kadıköy Kız Ortaokulu’nda öğrencidir. Bu okul, 2. Abdülhamid’in Maarif Nazırı Zühdü Bey’in Kızıltoprak’ta yaptırdığı, adıyla anılan caminin az ilerisindeki köşktür. Daha sonra yıkıldı tabii. Bugün orada apartmanlar var. Eribe öğrenciyken dayısının Sivil Tayyare Mektebi’ne devam eder. Dayı, 1936’da Türkkuşu için Ankara’ya göçünce Eribe de Ankara Kız Lisesi’ne kaydolur. Neden Ankara, Türkkuşu nedir diyorsan, onu da anlatırım. Benim işim bu zaten.
Gazi Paşa 1935’te Türk Kuşu’nu açınca Vecihi Bey’i Ankara’ya çağırır; parasız eğitim veren, motorlu motorsuz uçuş ve paraşütçülük öğreten bir cumhuriyet kurumu. Yolcularına asla Aydınlık Gazetesi’ni layık görmeyen THY’nin uçuş adlarının TK ile başlamasının nedenidir Türk Kuşu. Baş harflere bak, anla.


Eribe’ye dönelim: O ki eşi dostu hep bu gencecik çocuk için yeryüzünden çok gökyüzüne ait o dermiş. Yere çakıldığında yüzü siyaha yakın. Denediğini ama paraşütünün açılmadığını sayıklar. Sağlık memuru kıza hemen iğne yapar. Ardından cankurtaran gelir. Bir araçla hızla hastaneye yetiştirilir. Ameliyatı bir saat elli dakika sürer. Bir böbreği alınır. Dalak, karaciğer ve bağırsaklar birçok yerinden dikilir. Genç bünye ölümle mücadeleye başlamıştır. O sıralardaysa hipodromda cumhuriyetimizin on üçüncü yılı kutlanmakta. Gencecik insanlarımız, arkadaşlarının durumuna ağlarken inançlarından, havacılık aşkından bir şey kaybetmemiş Türk Kuşu öğrencileri olarak halkın alkışları arasında göklerden hipodroma süzülür.

Eribe’ye, ilk planör pilotumuz Naciye Toros’un yazdığı şiirle bitsin: “Bir yıldız akışıyla kaydın göklerden / Ölüme pek erken atılış neden? / Neden hıçkırıyoruz yokluğun için? // Bizden uzaksın da güneşe yakın / İlk kızımız diye tarih övecek seni / Yavru kartalların aziz şehidi / En büyük destana yazılı hakkın. // Seni gönüllerimizde yaşatacağız / Erişirsek gayene çok bahtiyarız. / Göklerde rüzgârla ederken yarış / Seni de beraber uçuracağız. // “Ankara” beşiğin, rahatça uyu / Ninniler söylesin sana Türk Kuşu.”
Not: Haftaya pazar Ankara’da, Yakup Kadri, cumhuriyet edebiyatı, otuzlar Türkiyesi anlatacağım biraz... Bilgi için info@akademinar.org
Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/ucan-kizlarimiz-onur-caymaz-kose-yazilari-kasim-2019
20191111
🎞 Hayatın Teorisi: Atatürk ve 10 Kasım
Hayatın Teorisi- 10 Kasım 2019-
Onur Caymaz- Emrah Maraşo- Cemil Gözel
- Ulusal Kanal
Konu başlıklarından bazıları:
- Atatürk ve 10 Kasım
- Atatürk ve Edebiyat
- Türkçe Edebiyat nereden çıktı?
- Türk Edebiyatı ve Millicilik
20190915
✍️ Türkiyeli Sol ve Diyarbakır Anneleri - Onur Caymaz
Türkiyeli Sol ve Diyarbakır Anneleri
Onur Caymaz
Aydınlık Gazetesi
Victor Hugo, vicdan bizde doğuştan bulunan bilgi miktarıdır der. Yirmili yaşlarım, Radikal gazetesi yılları, ağır abilerle solculuk öğreniyoruz; herkes vicdan diyor! Her ezilenle empati kurulmakta. Marcos’a kimliği sorulunca Avrupa’da Asyalı, İspanya’da anarşist, İsrail’de Filistinli, Almanya’da Yahudi der ya; öyle erdemli şey sol... İnsan hakkı, barış, demokrasi, özgürlük hep bu yakada. Kimse “öteki” değil. Her zalime karşı, her mazlumla yan yana!
Gün oluyor Emek Sineması yıktırılmıyor, Beyoğlu’nda yerlere iftar sofrası kurup herkes kucaklanıyor; gün oluyor ODTÜ’de kesilen ağaçlar için ortalık birbirine katılıyor (zaten ODTÜ epeydir sadece ağaçla ilgili ortalığı birbirine katmakta), bildiri suretiyle konu homofobiye bile vardırılıyor. Kaz Dağları’nda doğa katliamı olmuş, iki rap parçasıyla konu kapatılıyor. Bu kadar! Kimsenin hayatına internet dışında dokunamayan bir zümre. Ama hakkaniyetli, haysiyetli ve devrimci! Biraz Lenin, biraz Cihangir, az biraz Hardt ve Negri, tatlı olarak da eko-feminizm. Kahvemizi Guardian’da yayınlanan güzel gözlü terörist hanımla alabiliriz; aman dikkat, o militarist değil, militarist olan Mustafa Kemal’in askeri!
Sonra yol ayrımı. Mazlumla zalim yer değiştiriyor. Kızının yanında araçtan indirilip PKK tarafından kaçırılan Sedat’ın solunum hastası eşi Ünzile; 1995’te öldürülen astsubay Murat’ın eşi Yıldız; düğünden dönerken kaçırılan Vedat; depremde eşi ölünce Diyarbakır’a taşınan, oğlunun peşindeki Meryem; inşaat işçisi Celil; on aydır evladını arayan kanser hastası Ayşegül bu kez “öteki” olamıyor. Konu P K K olunca Bursa’da havlucu Recep’e, Karabük’te tesviyeci Hasan’a ve ezcümle hepimize düşman bir zalimlik...
Ağaç konusunda uzman bu zalimlik. En son İzmir’de PKK’lı bir grup orman yaktı. Grup, biz yaktık dedi; bizimkiler buna bile inanmadı. Kibarca dudak büzdüler. Sustular çünkü oraları PKK yakıyor diyerek başkaları otel dikiyordu; hem neredeydi PKK’nın oteli! Aslında bu işleri hep devlet yapıyordu. Zaten onlarla olmayan herkes devletçi, hep AKP’li, bir onlar AKP’sizdi. Susuyorlardı çünkü susunca bir yanlış diğer yanlışı örterdi. Susuyorlardı, taraf olmak zordu. Susuyorlardı çünkü yıllarca ekmeğini yeseler de halen hakikatten alacaklı çıkmayı umuyorlardı. Oysa insan hakikate sadece borçlu olurdu. Kendisi gibi düşünmeyen elli kişiye bile dokunamamış riyakârlık, susuyordu. Çünkü üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı derdi Wittgenstein. Ağaç, çiçek, kadın, yaşlı ancak onların tarafındaysa vardı. Ellerindeki mor bayrağın sınırı, Beyoğlu Küçükparmakkapı’ya kadardı! Diyarbakır’da bir siyasi partinin önünde bekleşen insancıklar... Ah dur, İnsancıklar mı dedin, Dosto’nun başarısız bir romanıydı!
İşlerine gelmeyen her şey provokasyondu. Her şeyi onlar biliyordu. Elli yıldır hikmetinden sual olunmayan bu zalimlik, her yere yetişirken Diyarbakır’daki yoksul kadınların sesi niye duyulmuyordu. Sakine Cansızlara selam gönderip İstanbul’u yeniden fetheden devrimci kadınlar, bu kadınları kadın yerine mi koymuyordu? Devrimcilik, insan edinmek değilse neydi? Diyelim kadınlar umudu kesti devletten, çocuklarını HDP’den soruyor, neden bu partinin kadın kolları, madem öyle gelin şu çocukları birlikte arayalım demiyordu?
Türkiyeli solun boka saplandığı bu yerde yoksullar bile geçersizdi. Ah tabii, kaybolan çocuklar da özgür iradelerini kullanacak yaştaydı değil mi, kaybolmasalardı. Diyarbakır’daki eylem pratiğine karanlık eller uzanmıştı onlara göre; Yüksel Caddesi miydi orası! Acısı yüzünden okunan, bir anne bile olsa rol yapıyordu. Evlat acısı en iyi, Kadıköy’de biraz içtikten sonra anlaşılırdı. Daha saçlarını kızıla boyattıktan sonra AB fonlarıyla burs alıp Alman gazetelerine memleket kötüleyecek yaştaki gencecik kadınların, kaybolacak yaşta yetişkin çocukları vardı... Fakat adam sen de! Eylem sırasında kamera kapandıktan sonra bu mağdurlar gülüyordu. Açlık grevi yapanlara geceleri yemek yiyorlar diyen umarsızlıktı artık Türkiyeli sol. Artık bizi felaket bile birleştiremiyordu.
Daima amasız sev diyenler, bu kadınlarda şaibe arıyordu. Doksanlarda, Türk askeri doğuda orman yakıyor demek kolaydı; şimdi, zamanında vekil kaçırmış P K K ’ya adam kaçırmış demek zordu! Hem bu kadınlar nasıl öyle aniden ortaya çıkmıştı. Gerçi aynı isyan 2014’te de tekrarlanmıştı ama ne olacak, ormanda düşüp kimsenin görmediği ağaç, düşmemiş sayılırdı. Niye bu kadınların haberlerini AA veriyordu mesela? Böyle salvolarla geçiştirmek mümkündü! Demek söz değil, önemli olan sözün söylendiği yerdi. Biz de yıllarca bu bayalığın içinde hakikat aradık öyle mi!
Hem niye anaları sadece AKP yanlısı ünlüler sahipleniyordu (sen sahiplenmediğin için olmasın). Polis dayağı yemeyeceğini bilerek eyleme gitmek kolay, herkes o yüzden oraya gidiyor diyen küçük Che’ler bile türedi. Hem o kadınların yemeğini bile polis getiriyordu; öyle değil ama diyelim öyle: Acının niteliği değişiyor muydu? Büyü de baban sana idamlar alacak diye acılandığımız çocukları, P K K öldürünce mi dert edilmiyordu?
Mazluma dini milleti sorulmazdı ama mazlumla zalim yer değiştiriyordu. Her türlü hayvan, çiçek, böcek için imzacı olanlar; ellerindeki pankartlarla asla yalnız yürümeyenler yoktu bu kez ortada. Aklına estikçe Cezayir Salonu’nda açıklama yapan aydın ve yazarlar suspustu. Fakat bu kez ağırdı sınav. Ötekini seçerken kendine evrensel değer değil, daima siyaset biçimini referans alan bayağılık, bu kez insanlıktan sınıfta kalıyordu. Latinler şöyle der: “İnsanlar, inanmak istedikleri şeylere inanıyordu.”
Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/turkiyeli-sol-ve-diyarbakir-anneleri-onur-caymaz-kose-yazilari-eylul-2019
Onur Caymaz
Aydınlık Gazetesi
Victor Hugo, vicdan bizde doğuştan bulunan bilgi miktarıdır der. Yirmili yaşlarım, Radikal gazetesi yılları, ağır abilerle solculuk öğreniyoruz; herkes vicdan diyor! Her ezilenle empati kurulmakta. Marcos’a kimliği sorulunca Avrupa’da Asyalı, İspanya’da anarşist, İsrail’de Filistinli, Almanya’da Yahudi der ya; öyle erdemli şey sol... İnsan hakkı, barış, demokrasi, özgürlük hep bu yakada. Kimse “öteki” değil. Her zalime karşı, her mazlumla yan yana!
Gün oluyor Emek Sineması yıktırılmıyor, Beyoğlu’nda yerlere iftar sofrası kurup herkes kucaklanıyor; gün oluyor ODTÜ’de kesilen ağaçlar için ortalık birbirine katılıyor (zaten ODTÜ epeydir sadece ağaçla ilgili ortalığı birbirine katmakta), bildiri suretiyle konu homofobiye bile vardırılıyor. Kaz Dağları’nda doğa katliamı olmuş, iki rap parçasıyla konu kapatılıyor. Bu kadar! Kimsenin hayatına internet dışında dokunamayan bir zümre. Ama hakkaniyetli, haysiyetli ve devrimci! Biraz Lenin, biraz Cihangir, az biraz Hardt ve Negri, tatlı olarak da eko-feminizm. Kahvemizi Guardian’da yayınlanan güzel gözlü terörist hanımla alabiliriz; aman dikkat, o militarist değil, militarist olan Mustafa Kemal’in askeri!
Sonra yol ayrımı. Mazlumla zalim yer değiştiriyor. Kızının yanında araçtan indirilip PKK tarafından kaçırılan Sedat’ın solunum hastası eşi Ünzile; 1995’te öldürülen astsubay Murat’ın eşi Yıldız; düğünden dönerken kaçırılan Vedat; depremde eşi ölünce Diyarbakır’a taşınan, oğlunun peşindeki Meryem; inşaat işçisi Celil; on aydır evladını arayan kanser hastası Ayşegül bu kez “öteki” olamıyor. Konu P K K olunca Bursa’da havlucu Recep’e, Karabük’te tesviyeci Hasan’a ve ezcümle hepimize düşman bir zalimlik...
Ağaç konusunda uzman bu zalimlik. En son İzmir’de PKK’lı bir grup orman yaktı. Grup, biz yaktık dedi; bizimkiler buna bile inanmadı. Kibarca dudak büzdüler. Sustular çünkü oraları PKK yakıyor diyerek başkaları otel dikiyordu; hem neredeydi PKK’nın oteli! Aslında bu işleri hep devlet yapıyordu. Zaten onlarla olmayan herkes devletçi, hep AKP’li, bir onlar AKP’sizdi. Susuyorlardı çünkü susunca bir yanlış diğer yanlışı örterdi. Susuyorlardı, taraf olmak zordu. Susuyorlardı çünkü yıllarca ekmeğini yeseler de halen hakikatten alacaklı çıkmayı umuyorlardı. Oysa insan hakikate sadece borçlu olurdu. Kendisi gibi düşünmeyen elli kişiye bile dokunamamış riyakârlık, susuyordu. Çünkü üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı derdi Wittgenstein. Ağaç, çiçek, kadın, yaşlı ancak onların tarafındaysa vardı. Ellerindeki mor bayrağın sınırı, Beyoğlu Küçükparmakkapı’ya kadardı! Diyarbakır’da bir siyasi partinin önünde bekleşen insancıklar... Ah dur, İnsancıklar mı dedin, Dosto’nun başarısız bir romanıydı!
İşlerine gelmeyen her şey provokasyondu. Her şeyi onlar biliyordu. Elli yıldır hikmetinden sual olunmayan bu zalimlik, her yere yetişirken Diyarbakır’daki yoksul kadınların sesi niye duyulmuyordu. Sakine Cansızlara selam gönderip İstanbul’u yeniden fetheden devrimci kadınlar, bu kadınları kadın yerine mi koymuyordu? Devrimcilik, insan edinmek değilse neydi? Diyelim kadınlar umudu kesti devletten, çocuklarını HDP’den soruyor, neden bu partinin kadın kolları, madem öyle gelin şu çocukları birlikte arayalım demiyordu?
Türkiyeli solun boka saplandığı bu yerde yoksullar bile geçersizdi. Ah tabii, kaybolan çocuklar da özgür iradelerini kullanacak yaştaydı değil mi, kaybolmasalardı. Diyarbakır’daki eylem pratiğine karanlık eller uzanmıştı onlara göre; Yüksel Caddesi miydi orası! Acısı yüzünden okunan, bir anne bile olsa rol yapıyordu. Evlat acısı en iyi, Kadıköy’de biraz içtikten sonra anlaşılırdı. Daha saçlarını kızıla boyattıktan sonra AB fonlarıyla burs alıp Alman gazetelerine memleket kötüleyecek yaştaki gencecik kadınların, kaybolacak yaşta yetişkin çocukları vardı... Fakat adam sen de! Eylem sırasında kamera kapandıktan sonra bu mağdurlar gülüyordu. Açlık grevi yapanlara geceleri yemek yiyorlar diyen umarsızlıktı artık Türkiyeli sol. Artık bizi felaket bile birleştiremiyordu.
Daima amasız sev diyenler, bu kadınlarda şaibe arıyordu. Doksanlarda, Türk askeri doğuda orman yakıyor demek kolaydı; şimdi, zamanında vekil kaçırmış P K K ’ya adam kaçırmış demek zordu! Hem bu kadınlar nasıl öyle aniden ortaya çıkmıştı. Gerçi aynı isyan 2014’te de tekrarlanmıştı ama ne olacak, ormanda düşüp kimsenin görmediği ağaç, düşmemiş sayılırdı. Niye bu kadınların haberlerini AA veriyordu mesela? Böyle salvolarla geçiştirmek mümkündü! Demek söz değil, önemli olan sözün söylendiği yerdi. Biz de yıllarca bu bayalığın içinde hakikat aradık öyle mi!
Hem niye anaları sadece AKP yanlısı ünlüler sahipleniyordu (sen sahiplenmediğin için olmasın). Polis dayağı yemeyeceğini bilerek eyleme gitmek kolay, herkes o yüzden oraya gidiyor diyen küçük Che’ler bile türedi. Hem o kadınların yemeğini bile polis getiriyordu; öyle değil ama diyelim öyle: Acının niteliği değişiyor muydu? Büyü de baban sana idamlar alacak diye acılandığımız çocukları, P K K öldürünce mi dert edilmiyordu?
Mazluma dini milleti sorulmazdı ama mazlumla zalim yer değiştiriyordu. Her türlü hayvan, çiçek, böcek için imzacı olanlar; ellerindeki pankartlarla asla yalnız yürümeyenler yoktu bu kez ortada. Aklına estikçe Cezayir Salonu’nda açıklama yapan aydın ve yazarlar suspustu. Fakat bu kez ağırdı sınav. Ötekini seçerken kendine evrensel değer değil, daima siyaset biçimini referans alan bayağılık, bu kez insanlıktan sınıfta kalıyordu. Latinler şöyle der: “İnsanlar, inanmak istedikleri şeylere inanıyordu.”
Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/turkiyeli-sol-ve-diyarbakir-anneleri-onur-caymaz-kose-yazilari-eylul-2019
20190704
20190128
✍️ 🎼 Fazıl Say ve yeni bir tarikat - Onur Caymaz
Fazıl Say ve yeni bir tarikat
Yeni tarikat dediysem, beş altı yıl oldu. Dini değil! Kimi meyhaneler dışında dergâh falan da yok buluştukları, asıl mekânları sosyal medya, internet. Somut etkinlikleri olmasa da her yerde her şeyin en iyisini onlar bilir. Özellikleri bu. Her yerde konuşur, işe gelince kaçarlar. Kesin yargılarla beslenirler. Kimsenin okumadığı dergilerde sayfalarca yazı... Oturdukları yerden sızlanmaları bitmez. İnsanların, doğuştan kusurlarıyla bile alay edecek kadar korkunçlar. Hiçbir şeyi sevmedikleri açık.
Şükrü Erbaş röportaj verir Sabah’a, devrimciyim ama muhafazakâr okur kitlem de var, der. Aydın intiharı diye ağlarlar (ele güne sol pazarlamaktan, muhafazakâr okuru dönüştürecek inançları kalmamıştır). Erbaş’ın bugüne dek yazdığı, “farklı” tek şiirini okumamışlardır. Herkes hakkında, herkesin bildiği kadar bilirler. Kül Uzun Sürer, paralanmamıştır ellerinde.
Bülent Ortaçgil demeç verir, düşerler defterden. Düşmeleri neyse de bunun Ortaçgil’in umurunda olmadığını bilmezler. Erdal Beşikçioğlu, Dağlıca’da askerken nöbet tuttuğunu anlatır, insanlık düşmanı ilan ederler. Yıllardır önüne yattıkları uyuşturucu satıcısı terör örgütünden Beşikçioğlu hoşlanmaz çünkü; silerler. Oyunculuğunun değeri yoktur, kendi renklerinden oyuncu olmasını isterler.
Hep, çok ilerde bir gün kazanacaklardır ama şu sıralar biraz kaybetmektedirler. Bildiklerini yarım bildiklerinden, dini eğilimini ilk kez duymuş olacaklar, Mazhar Alanson bir şeyler söyler. Delirirler. Sözde klasik müzik severler ama dinledikleri ustaların çoğu inançlıdır; bilmezler. Mazhar inanıyorsa kötüdür ama Cohen’in Hallelujah’sına bayılırlar. Ucuzdurlar. Fiyatının olmadığını reklam eden herkes gibi ucuza alınıp satılırlar. YAPILAN İŞ, önemsizdir onlar için. Dergileri, kapanınca; yayınevlerini, batınca; sanatçıları, ölünce severler. Bir tür gizli düşman!
İnsanın geçiciliği ne, zaman niye sonsuz, bilmezler. Sözde sevdikleri Nâzım’ın insani gelgitlerinden, geldiği yerden bile haberleri yoktur! Atlılar ve rüzgâr kanatlılar, o kadar. Ağa Camii şiirini duymamışlardır. Bu yıvışık tarikata göre insan dümdüzdür. Boyuna liyakat derler; İlber Ortaylı Kültür ve Turizm Bakanlığı danışmanı olunca köpürürler. Aynı göreve bakkal Mahmut Amca atansın, layık değil diye ona da köpürürler. Onları mutlu edecek tek şey var. Onu da burada ben söyleyemem.
Herkesin yazdığı konuda yazmayı sevmem ama bu tarikat bir haftadır mesaide. Türkiye’nin dünyaca tanınan değeri Fazıl Say’ın Truva Sonatı’nın prömiyerine Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı katıldı. Ortalık karıştı. Katılmasa, yine karışırdı. Katılınca da karıştı. Bunca doğal şeyden ortalık karıştırmak onlara düşer.
Say, dünyası müzikle dolu naif adam. Türkiye’yi müzikle dönüştürme derdi var. O kadar muhalif. Ne yapsın, onlar gibi devrimci falan değil! Yılın neredeyse tümünü konserlerde geçirir, Anadolu’ya gider çalar, Paris’e gider çalar; hangi ülkeye gidip vatandaşlık istese kabul görecek ama rakısını Burgazada’da içer. Kalan zamanda beste yapar, arada sosyal medyadan sevdiği ressamları paylaşır, kısacası İŞİ vardır Fazıl’ın. Yıpratılmasının sebebi budur. İşini “kendi halınca” iyi yapıp başarılı olanla asalakların farkını gözümüze sokar...
Say’ın var oluş amacı müzik yapmak, onlar gibi AKP’yi devirmek değil (on altı yıldır beceremediler de). Say, normal bir insan, savruluşları var, etten, kemikten. Ona dokunabilirsiniz ama ötekilerin yanına varılmaz kibirden. Bu cumhuriyetin dâhi çocuk projelerinde yetiştiği için bile kimi liberal çevreleri zamanında rahatsız eden biri Say. Ulaşılabilirliği, özel yaşamı, kalbi elinde oluşu; alışık olduğumuz şeyler değil. Biz pusuyu severiz, Fazıl düello insanı!
Hükümetle arası uzun süre kötüydü Say’ın. Ardından annesini kaybetti. Cenaze namazına gitti adam. Nasıl gider, diye bağrıştılar bu kez, namaz falan! Bir cenazede olsun, doğru dürüst tabut omuzladıkları görülmemiştir. Cami avlusunda daima sırık gibi durup bakınırlar. Derken hükümetin tepesinden o acılı günde telefon gelir Say’a. Cumhurbaşkanı hattadır, başsağlığı diler. Say reddetmez konuşmayı. Çünkü ölüm her şeyden üstün, ders verir, her şeyi çözer. Felaketlerde buluşmayan, hiçbir şeyde buluşmaz çünkü. Vatan, buluşabilen insanların yeridir. Buluşmak zorunlu mu; ölümde sorulmaz. Öldürülenler vardı derler, Say öldürmedi kimseyi. Adam müzisyen.
Derken Erdoğan’ın jestine samimiyetle karşılık verdi Say. Uzun süre sonra hükümet, kendinden olmayan ama ülkenin en muteber adamlarından biriyle buluştu. O gece cumhurbaşkanının ekibinde bulunan ABD’li bay da Truva’yı dinledi, İzmir Marşı’nı alkışladı böylece. Orada ne işi vardı bilemem, Amerikalı değilim. Şu tarikata sorun, belki onların PKK’lı arkadaşları bilir. Amerika ile hepsinin arası iyidir. Yine de senatör, Gazi Paşa’nın, intikamını aldım dediği Hektor’u hatırlamıştır en azından. Say, selam verirken eğilmiş dediler, İzmir Marşı çalmasıyla alay ettiler! Bu tarikatta herkes işine bakar ey okur, ekmek peşindedirler. Çoğu ağzını açmamıştır, Demirtaş zamanında Erdoğan’ı alkışlarken.
Bu hafif yakınlık, kültür hayatımıza olumlu sonuçlar getirebilir. Yeni operamızın sanat danışmanlığını bıyıklı amcalar yerine Fazıl Say’ın yaptığını düşün. Sonunda AKP gider mi? Bilemem, Fazıl Say politikacı olsa oy verdiğimiz için ona hesap sorardık. Fakat adam işini yapıyor. Devrim, işini iyi yapmakla başlar.
İŞ deyince, tüm karmaşada ilk kez dinleyiciyle buluşan Truva Sonatı hakkında, kimsenin tek satır yazmadığına da dikkat lütfen. Ne dedik, onlar, iş yapan insana düşmandır; Nâzım’ın dediği gibi tam!
Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/fazil-say-ve-yeni-bir-tarikat-onur-caymaz-kose-yazilari-ocak-2019
20190124
📺 🎞 Yeni Ufuklar- Sosyal Medyada Edebiyat ve Türkçenin kullanımı
Yeni Ufuklar- 20 Ocak 2019-
Konuk: Onur Caymaz-
Şule Perinçek- Ulusal Kanal
Tartışılan bazı konu başlıkları
- Sosyal medyada edebiyat
-Türkiye'de Kültür-Sanat anlayışı
-Türkçenin yetersiz ve yanlış kullanımı
-Türkiye'de yayıncılık sorunu
-Sosyal medyada sahte edebiyat
-
20180930
✍️ Biz Eskiden... - Onur Caymaz
Biz Eskiden...
Onur Caymaz / Aydınlık Gazetesi
Yirmi iki yaşındayken eşiyle gittiği Kamboçya’da, bir tapınaktaki heykeli parçalara ayırıp hacılamayı denerken tutuklanan Andre Malraux’un, nedense sol matbuatımızın yanaşmadığı, bir kitabıdır Batı’nın İğvası. Kitapta kahramanlardan Çinli Ling, Amerikalıya Doğu Batı farkını anlatırken şöyle der: "Sizde zamanı siz yapıyorsunuz, bizde zaman bizi yapar..." Doğunun sonsuz zamanından söz ediyor olmalı. Hani Şark oturup beklemenin yeri, der ya Tanpınar... Şark köşesi bile var değil mi oturmak için. Fakat orada otururken Doğulu nerelere gider, ne eder acaba... Astral seyahatçiden tut da Neyzen Tevfik’e dek hep uçmuşlar, oturdukları yerden.
Peki bugünkü Doğu, Malraux’nun hayran kaldığı Doğu mu? Yıllar sonra tekrardan Kızılok ile Ortaçgil’in muazzam şarkısı Pencere Önü Çiçeği’ni dinlerken koca Doğu’nun yoksul zarafetini düşündüm. Rezidans balkonuna çamaşır asmak yasak ama Osmanlı zamanındaki pencere önü çiçekleri geldi aklıma...
Dışarıda sarı çiçek varsa hastamız var, sokaktan geçerken bağırıp rahatsız etmezseniz iyi olur demekti. Kırmızıysa çiçek, evde evlilik çağında kız vardı; yoldan geçen gençler konuşmalarına dikkat etsin, efendi olsun, hanımefendi mahcup olmasındı.
Yitik zarafetten, ecdadından sadece nargileyi alabilmiş bugünün insanına nasıl geldik? Sadece çiçekler mi zarif yahu! Ayakkabı kullanımına bak: Ev sahibi, iyi ki geldin demek için eve gelenin ayakkabısının burnunu sofaya çevirirdi; buyurun hanemize demekti. Kahvenin yanında su ikram edildiğinde gelen açsa suyu toksa kahveyi alırdı. Suyu alan ev sahibi durumu kavrar, sofra kurup misafiri doyururdu; az çok, evde ne varsa...
Kulaklıktan dinlediği berbat müziği tüm otobüse dinletenin ecdadı zamanında çarşıya inerken büyüklere hürmet için yaşlının yanından geçip gitmez, o zat "geç evlat ben yavaş yürüyorum" diyene dek beklerdi. Bugünün hız insanına garip gelir. Öğüt veriyor değilim, hiç de sevmem. Öğürmek gibi öğüt. Eskiden Taksim’e kravatla çıkılırdı diye de üzülmüyorum; evde kravat var, Taksim de duruyor henüz; takar çıkarım. Derdim geçmişin kültürel duyuşlarından çıkarak vardığımız nokta.
Ölümün bunca anlamsızlaşmadığı Doğu’dan söz ediyorum; kaderle kederin akrabalığından... Mahallede biri öldüğünde cenaze evine, ilk önce kıble yönünde oturan komşudan olmak üzere bir hafta yemek yollanan, acılı insanlara işittirecek tarzda kimsenin gülüp eğlenmediği bir tarihten...
Bir köpeğin dört bacağını birden kesen Yeni Türkiye insanının ecdadı, kışın yiyecek bulamayan kuş için kar üzerine darı bırakmakla memur vakıf kurmuştu. Sakat leyleklere kurulan hastaneyi kim hatırlar? Bu kültür sentezini kuramasaydı Batı akılcılığına Doğu zarafetini katmış Haldun Taner güzelim hikâyesi İznikli Leylek’i; Ahmet Haşim, Gurebâhâne-i Laklakan’ı (garip leylekler) nasıl yazacaktı? Leylekler için hastane kuran neslin torunu, bana bak! Edebiyat diye sana sunulan laf salatalarını bırak da ayağa kalk! Kültürel olarak çöle dönmüş bu iklimde sana her sözü mucize diye pazarlayanlara diklen!
Amsterdam’a gidip her şeye hayran kalan insanımıza neyi yeterince anlatabildik? Örnekse Doğu’nun (Bağdatlı) çocuğu Haşim’in Laklakan’ını ya da Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ni doğru okusalar ne düşünürlerdi? Bugün bir yağmurda çamura bulanan canım İstanbul’un kuş saraylarını, serin yalılarını, yaşlanmaz çarşılarını, kıyı köşe müzelerini, izlerle dolu meyhanelerini, şarkısını, inceliğini "o kafalar bu kafalar" diye konuşan Yeni Türkiye insanına...
Pencere kenarında çiçeklerimle düşünüyordum. Eylülü uğurluyoruz, ekim... Kış geliyor, yorucu, zor günler kapıda. Böyle zamanlarda kitaplar hep sığınak. Bizim Akademi Nar’da edebiyat eğitimleri devam ediyor.
Bilgi için info@akademinar.org
20180121
Mustafa Kemal’in Askeri / Onur Caymaz
Mustafa Kemal’in Askeri
Aydınlık Gazetesi, 21.1.2018
Onur Caymaz
İlk kez Türkan Saylan’ın cenazesinde duydum; Teşvikiye’den Zincirlikuyu’ya doğru coşku ve hınçla bağırıyordu insanlar. Önce kimin aklına geldi bilmiyorum bu üç kelime; gel gör ki bir ürperti yakaladı ruhumu. İlk anda anlamak zordur, kavrasan da anlamak çoğu zaman sonradan: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye bağırıyorlardı; ne demek olduğunu sonradan yakaladım.
Zor iştir böyle şeyi anlamak, ürperti gerek; olan biteni ruhunda, saç diplerinde, burnunun kemiğinde duymalısın. Düşün ki İngiliz dayanmış İstanbul’a, denize bakıyorsun, gemiler karanlık. O sol göz hep öyle şehla; bakıyorsun. Trablusgarp’ta bir İtalyan uçağından düşen bomba yüzünden, harabeler arasında yıkılan sütundan fırlayan taş, şiddetle patlamış gözünde... Ürperti gerek, yoksa nasıl anlayacaklar! Bu, büyük bir korodur, çok eski tragedyalardan; bir çocuk anlar da anlamaz onlar. Açık tribünde, binlerle birlikte İzmir Marşı söylemediysen ne fayda, anlamazlar! Omzunun, yanındaki omza değmesi gerek. Bir dalgaya düşmelisin titreyerek. Esir Şehrin Mahpusu’nda, ikinci bölümde bir un kurabiyesi hikâyesi vardır; kahramanımız Kâmil Bey’e, bir mahkum Millici Abi diye seslenir finalde. Öteden, karanlıktan gelen bu ses, romandan çıkıp aleve dönüşmüyorsa içinde, zor! Resmi tarihle yüzleşme uzmanları, fonlu ezber bozucular nasıl anlayacaklar!
Geçen 10 Kasım, dokuza on var; Zincirlikuyu’ya yürüdüm, caddeye. Görmek istiyordum. Araçlar normal seyrinde, hayat akıyordu. Tuhaf. Ne olacak diye bekledim, ses yok. Dokuz oldu. Tabii dedim, bitmiş, bu halktan bir halt olmaz. Dokuzu iki geçe. Üç geçe... Uzaklar uğuldamaya başladı gümbürtüyle.
Kimsenin umursamadığı dört beş kişilik eylemler düzenledikleri “şanlı” Nevizade ya da Sakarya Caddesi mücadele hattında, ona lider kültü, buna ulusalcı diye çemkirip ömründe hiçbir şeye aşkla inanmamışlar ne anlayacak! İzlediği kanala, aman kapanmasın diye maaşından artırıp üç yüz lira ayıran emekli öğretmenlerin e-postayla yolladığı dekontları gördüm ben. Coşkudan elleri titreyen bu insanlarla bir zamanlar Kemalist Teyze, cumhuriyet eliti diye alay ediyordu ülkemizde “büyük devrimciler.”
10 Kasım’a döneyim, dokuz sıfır dört. Başladı sokaktakiler hazırola geçmeye! Nasıl militaristler bak hele! Bankaya, plazaya, sıcak kahvesine koşturanlar, tek tek durdu yolda. Sanki bir ruh işliyordu birinden diğerine, duruyorlardı öyle. Sonra araçlar başladı durmaya. Dokuzu dört geçe. Hiçbiri, hayatında bir randevu olsun bunca dakik değilken duruyorlardı. Az ötedeki adam, bıyıklarını ısırarak ağlıyordu gizliden. Sirenler. Yanımdaki kadının gözleri kan çanağı. İnsanın, insan olduğu yerler sızlayacak önce yoksa bu işler çok militarist gelir ekolojik solcuya. Gömleği ateşten olacak insanın; Halide Edip’in o kâğıt karası çarşafının altında kalmış küçücük yüzüyle, Sultanahmet Mitingi’ndeki haykırışını bir kez olsun duymalısın göğsünde...
Anlamazlar, Mustafa Kemal’in askeri, A. Kadir’in, “ağzımda bal gibi bir türkü, kazanırım çocuklarıma ekmek parası” şiirindeki askerdir işte. Omzu yıldızlarla dolu asker değildir o sadece. Sivil kavramı da üniformayla değil, devlet erkini kullanıp kullanmamakla belirlenir.
Mustafa Kemal’in askeriyse “kavgadan önce Kartal’da bahçıvandır, kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan”, Kartallı Kâzım’dır o.
O, Karakol Cemiyeti’nden Yenibahçeli Şükrü’dür.
Süleymaniyeli Şoför Ahmet’tir.
İzmir Marşı’nda, “öksüz yavruları bağrıma bastım” dizesinde canı yanandır.
İmalat-ı Harbiye’den Eyüp veya Tayyar Rahime...
Falih Rıfkı’nın Çankaya’sının o mavi kapaklı baskısıdır...
Köşeleri, suikasta uğramasın diye hep açıktan dönen bir yoksul çocuğunun mavi gözleridir Kemal.


Onun askeri olmak, Türk Tarih Kurumu’nu, Tercüme Bürosu’nu anlamak; Tarama Sözlüğü nüshaları, Belleten dergileri, Verem Savaş, Kimsesizler Yurdu’dur onun askeri olmak; antiemperyalist tavır; ulusal gururdur; kendine yetebilen bir ülkeyi anlamak! Sümerbank’ın ilk motoru çalıştığında “Efendiler, dinleyin, bu bir musikidir” cümlesini söyler Gazi Kemal. Her şeye sahip bir ülkeye her şeyi ithal etmek değil, o ülkenin ilk on beş yılında kâğıttan kumaşa, şekerden silaha, “Her fabrika bir kaledir” diyebilmektir Kemal’in askeri... Yeni harfler, yeni garlardır, bira bahçeleri, telgrafhaneler, birlikte kutlanan bayramlardır. Bir yanık toprağı yeniden yurt eylemektir Kemal’in askeri; Türkiye’nin büyük kültür devrimi... Azimdir, fedakârlıktır, gözlerdeki alev, yalnızlığını bilerek çıktığın yol. “Burada olmaz, basıp giderim yurtdışına, kendimi sağlama alayım” diyen değil, terk etmeyendir. Hamile bırakılan çocuklar değil, kızlarımızın onurlu adıdır Kemal’in askeri, gençlerimizin onuru, asaleti. Yoldur, yorgun kılıçlar, durmayan saat, doru attır; mahzun söğütlerdir yoksul Anadolu’da, inattır...

Temiz yüzlerden okunan iyiliktir Kemal’in askeri. Okul yüzü görmemiş köy çocuklarına enstitülerde eğit-bilim, toplum bilim, müzik, coğrafya tarih öğretmek; camlı kütüphanelerde ansiklopediler.
İlericidir, aydınlanmacıdır Kemal’in askeri; şeyh şıh heykeli dikip önünde solculuk namına eşelenmez; sümüklü hocaların boklu donunu biriktirmez! Sorumluluktur, görevdir, muhafaza ve müdafaa mecburiyeti... Nasıl anlayacak sabaha kadar içtiği için çok geç ayılan!
Yürek gerek, aydınlık gerek, terazi gerek! Nasıl anlayacak Kızılordu komutanı Lenin’e selam durup, komutan Che tişörtü giyip Mustafa Kemal’in askerini militer sayan.
Günü gelirse bu topraklarda, bir olmanın tek yolunun Kemal’den geçtiğini, anlatmak gerek...
Alıntı Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/mustafa-kemal-in-askeri-onur-caymaz-kose-yazilari-ocak-2018
Aydınlık Gazetesi, 21.1.2018
Onur Caymaz
İlk kez Türkan Saylan’ın cenazesinde duydum; Teşvikiye’den Zincirlikuyu’ya doğru coşku ve hınçla bağırıyordu insanlar. Önce kimin aklına geldi bilmiyorum bu üç kelime; gel gör ki bir ürperti yakaladı ruhumu. İlk anda anlamak zordur, kavrasan da anlamak çoğu zaman sonradan: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye bağırıyorlardı; ne demek olduğunu sonradan yakaladım.
Zor iştir böyle şeyi anlamak, ürperti gerek; olan biteni ruhunda, saç diplerinde, burnunun kemiğinde duymalısın. Düşün ki İngiliz dayanmış İstanbul’a, denize bakıyorsun, gemiler karanlık. O sol göz hep öyle şehla; bakıyorsun. Trablusgarp’ta bir İtalyan uçağından düşen bomba yüzünden, harabeler arasında yıkılan sütundan fırlayan taş, şiddetle patlamış gözünde... Ürperti gerek, yoksa nasıl anlayacaklar! Bu, büyük bir korodur, çok eski tragedyalardan; bir çocuk anlar da anlamaz onlar. Açık tribünde, binlerle birlikte İzmir Marşı söylemediysen ne fayda, anlamazlar! Omzunun, yanındaki omza değmesi gerek. Bir dalgaya düşmelisin titreyerek. Esir Şehrin Mahpusu’nda, ikinci bölümde bir un kurabiyesi hikâyesi vardır; kahramanımız Kâmil Bey’e, bir mahkum Millici Abi diye seslenir finalde. Öteden, karanlıktan gelen bu ses, romandan çıkıp aleve dönüşmüyorsa içinde, zor! Resmi tarihle yüzleşme uzmanları, fonlu ezber bozucular nasıl anlayacaklar!
Geçen 10 Kasım, dokuza on var; Zincirlikuyu’ya yürüdüm, caddeye. Görmek istiyordum. Araçlar normal seyrinde, hayat akıyordu. Tuhaf. Ne olacak diye bekledim, ses yok. Dokuz oldu. Tabii dedim, bitmiş, bu halktan bir halt olmaz. Dokuzu iki geçe. Üç geçe... Uzaklar uğuldamaya başladı gümbürtüyle.
Kimsenin umursamadığı dört beş kişilik eylemler düzenledikleri “şanlı” Nevizade ya da Sakarya Caddesi mücadele hattında, ona lider kültü, buna ulusalcı diye çemkirip ömründe hiçbir şeye aşkla inanmamışlar ne anlayacak! İzlediği kanala, aman kapanmasın diye maaşından artırıp üç yüz lira ayıran emekli öğretmenlerin e-postayla yolladığı dekontları gördüm ben. Coşkudan elleri titreyen bu insanlarla bir zamanlar Kemalist Teyze, cumhuriyet eliti diye alay ediyordu ülkemizde “büyük devrimciler.”
10 Kasım’a döneyim, dokuz sıfır dört. Başladı sokaktakiler hazırola geçmeye! Nasıl militaristler bak hele! Bankaya, plazaya, sıcak kahvesine koşturanlar, tek tek durdu yolda. Sanki bir ruh işliyordu birinden diğerine, duruyorlardı öyle. Sonra araçlar başladı durmaya. Dokuzu dört geçe. Hiçbiri, hayatında bir randevu olsun bunca dakik değilken duruyorlardı. Az ötedeki adam, bıyıklarını ısırarak ağlıyordu gizliden. Sirenler. Yanımdaki kadının gözleri kan çanağı. İnsanın, insan olduğu yerler sızlayacak önce yoksa bu işler çok militarist gelir ekolojik solcuya. Gömleği ateşten olacak insanın; Halide Edip’in o kâğıt karası çarşafının altında kalmış küçücük yüzüyle, Sultanahmet Mitingi’ndeki haykırışını bir kez olsun duymalısın göğsünde...
Anlamazlar, Mustafa Kemal’in askeri, A. Kadir’in, “ağzımda bal gibi bir türkü, kazanırım çocuklarıma ekmek parası” şiirindeki askerdir işte. Omzu yıldızlarla dolu asker değildir o sadece. Sivil kavramı da üniformayla değil, devlet erkini kullanıp kullanmamakla belirlenir.
Mustafa Kemal’in askeriyse “kavgadan önce Kartal’da bahçıvandır, kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan”, Kartallı Kâzım’dır o.
O, Karakol Cemiyeti’nden Yenibahçeli Şükrü’dür.
Süleymaniyeli Şoför Ahmet’tir.
İzmir Marşı’nda, “öksüz yavruları bağrıma bastım” dizesinde canı yanandır.
İmalat-ı Harbiye’den Eyüp veya Tayyar Rahime...
Falih Rıfkı’nın Çankaya’sının o mavi kapaklı baskısıdır...
Köşeleri, suikasta uğramasın diye hep açıktan dönen bir yoksul çocuğunun mavi gözleridir Kemal.


Onun askeri olmak, Türk Tarih Kurumu’nu, Tercüme Bürosu’nu anlamak; Tarama Sözlüğü nüshaları, Belleten dergileri, Verem Savaş, Kimsesizler Yurdu’dur onun askeri olmak; antiemperyalist tavır; ulusal gururdur; kendine yetebilen bir ülkeyi anlamak! Sümerbank’ın ilk motoru çalıştığında “Efendiler, dinleyin, bu bir musikidir” cümlesini söyler Gazi Kemal. Her şeye sahip bir ülkeye her şeyi ithal etmek değil, o ülkenin ilk on beş yılında kâğıttan kumaşa, şekerden silaha, “Her fabrika bir kaledir” diyebilmektir Kemal’in askeri... Yeni harfler, yeni garlardır, bira bahçeleri, telgrafhaneler, birlikte kutlanan bayramlardır. Bir yanık toprağı yeniden yurt eylemektir Kemal’in askeri; Türkiye’nin büyük kültür devrimi... Azimdir, fedakârlıktır, gözlerdeki alev, yalnızlığını bilerek çıktığın yol. “Burada olmaz, basıp giderim yurtdışına, kendimi sağlama alayım” diyen değil, terk etmeyendir. Hamile bırakılan çocuklar değil, kızlarımızın onurlu adıdır Kemal’in askeri, gençlerimizin onuru, asaleti. Yoldur, yorgun kılıçlar, durmayan saat, doru attır; mahzun söğütlerdir yoksul Anadolu’da, inattır...

Temiz yüzlerden okunan iyiliktir Kemal’in askeri. Okul yüzü görmemiş köy çocuklarına enstitülerde eğit-bilim, toplum bilim, müzik, coğrafya tarih öğretmek; camlı kütüphanelerde ansiklopediler.
İlericidir, aydınlanmacıdır Kemal’in askeri; şeyh şıh heykeli dikip önünde solculuk namına eşelenmez; sümüklü hocaların boklu donunu biriktirmez! Sorumluluktur, görevdir, muhafaza ve müdafaa mecburiyeti... Nasıl anlayacak sabaha kadar içtiği için çok geç ayılan!
Yürek gerek, aydınlık gerek, terazi gerek! Nasıl anlayacak Kızılordu komutanı Lenin’e selam durup, komutan Che tişörtü giyip Mustafa Kemal’in askerini militer sayan.
Günü gelirse bu topraklarda, bir olmanın tek yolunun Kemal’den geçtiğini, anlatmak gerek...
Alıntı Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/mustafa-kemal-in-askeri-onur-caymaz-kose-yazilari-ocak-2018
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
En Çok Okunanlardan...
-
Bu yazımızda Milli Edebiyat Dönemi'nin en önemli şairlerinden biri olan Mehmet Emin Yurdakul'un "Cenge Giderken" şii...
-
Ülkemiz yer şekilleri bakımından oldukça farklı özelliklere sahiptir. Yer şekillerindeki farklılık iklimlerin bölgelere göre değişiklik...
-
Amerika’da benzin istasyonunda durdum. Sonra arabama dönerken, bir kamyonet yanımda durdu.. Bir vatandaş arabadan çıktı ve gerçekten inanmad...
-
''İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: ha...
-
John Dewey’in Türk Maarifi Hakkında Raporu ve Türk Eğitim Sistemi Akın EFENDİOĞLU Çukurova Üniversitesi Hasan Güner BERKANT Kahramanma...
-
Kurtuluş Savaşı Cepheleri Kurtuluş Savaşı Cepheleri, Kurtuluş Savaşı boyunca üç cephede savaş yapılmıştır. Doğu, Batı ve Güney de savaş y...
-
'HERAKLES LAHİDİ' ARTIK ANTALYA MÜZESİNDE SERGİLENİYOR Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş: “Kültür ve Turizm Bakanlığı olar...
-
* Kün-Ay tamgası ile Türklerle ilgili Göbeklitepe'de T şeklindeki dikilitaşlarda görünen Kün-Ay tamgası, Türk kavimlerinin bayrakla...






















