Hunlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hunlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260409

📰 Ortodoks Hıristiyanlarda 'Paskalya yumurtaları' ve 'Paskalya çöreği'

 

Bugün Paskalya yumurtalarımızı boyuyoruz.

Yumurta boyama kültürü Hristiyanlıktan çok önce Türk kültüründe var olan bir gelenektir. İncil'de ya da hiçbir Kutsal Hristiyan metninde yumurta boyama ile ilgili bir şey yazmaz. Özellikle Hunlar, Avarlar, Hazarlar, Peçenekler, Kuman/Kıpçaklar gibi Türk halklarında Kızıl Yumurta geleneği çok yaygındı. Bugün özellikle Azerbaycan'da bu gelenek hâlâ sürüyor. İzletide Hristiyan Ortodoks Gagauz Türklerinin süslemelerini görüyorsunuz. Hristiyanlıkla yeni bir anlam kazanmış. Bundan 40-50 yıl önce Türkiye'de daha yaygın olan bu güzel Türk geleneğinin yeniden canlanması dileğiyle 🧺🥚❤️

Alıntı: Türk Ortodoks Topluluğu @TurkOrthodox


Paskalya çöreğine de "Çöreki" diyorlar (Τσουρέκι). "Çörek" sözcüğü etimolojik olarak Türkçedir. Kilisenin en önemli geleneklerinden birinde bu sözcük binlerce yıldır yaşıyor. Türkler nasıl bir mirasın taşıyıcısı olduğunu yeterince bilmiyor.



20260207

📚📖 Kitap: ALTAYLAR: ÖN TÜRK TARİHİ VE SANATINI TANIYALIM


 ALTAYLAR: ÖN TÜRK TARİHİ VE SANATINI TANIYALIM

Altay Dağları’nı yalnızca bir coğrafya değil, Türk tarihinin ve kimliğinin doğduğu ana yurt olarak ele alır. 

Kitap, Türklerin kökenini Hunlarla sınırlayan yüzeysel tarih anlayışını reddeder.

Eserde Ön Türklerin, devlet kurmadan önce bile yüksek bir kültür ve sanat bilincine sahip olduğu vurgulanır. 

Göçebe yaşam, ilkel değil; aksine doğayla uyumlu, düzenli ve sembollerle örülü bir medeniyet modeli olarak sunulur.

Altay bölgesindeki kaya resimleri, kurganlar, balballar ve mezar yapıları, Ön Türklerin ölüm, evren ve insan anlayışını yansıtan güçlü kanıtlar olarak incelenir. 

Bu eserler, sanatın sadece süs değil, bir inanç ve kimlik dili olduğunu gösterir.

Kitapta, Ön Türk sanatının temelini oluşturan hayvan üslubu, kurt, geyik, kartal ve at motifleri üzerinden açıklanır. 

Bu figürler gücü, özgürlüğü, kutsallığı ve gökle kurulan bağı simgeler.

Gök Tanrı inancı ve şamanizm, Ön Türk toplumunun merkezinde yer alır. Altaylar’daki sanat eserleri, insanın doğayla ve gökle kurduğu kutsal dengeyi yansıtan kozmolojik bir dünya görüşünü ortaya koyar.

Eser, Türk kültürünün yalnızca Orta Asya’ya sıkıştırılamayacağını; Altaylar’dan başlayarak geniş coğrafyalara yayılan bir kültürel süreklilik taşıdığını savunur. Anadolu’daki birçok motifin kökeni de bu Ön Türk mirasına dayanır.

Sonuç olarak kitap, Türk tarihinin Hunlarla başlamadığını; binlerce yıl öncesine uzanan derin bir kültür, sanat ve inanç birikimi olduğunu bilimsel ve görsel verilerle ortaya koyar.


Alıntı: Arkeoloji ve TÜRK Tarihi @ArkeolojiveTurk





20260105

📚📖Hunların Dünyası (2025) 'V. Yüzyıl Armenia müverrihlerinin Anlatımında'- Oder Alizade


Hunlar çoğunlukla savaşçı kimlikleriyle anılıyor, fakat bu kitap onların tarih sahnesindeki rolünü çok daha geniş bir çerçevede ele alıyor. Dr. Oder Alizade, Hunların sadece askerî güçleriyle değil, bölgesel siyaseti, dinî dönüşümleri ve kültürel etkileşimleri nasıl şekillendirdiğini titiz bir incelemeyle ortaya koyuyor.

Çalışma, V. yüzyıl Armenia müverrihlerinin Grabarca metinlerinde geçen Hun anlatılarını çözümleyerek Güney Kafkasya tarihine yeni bir bakış getiriyor. Hunlar, bu bağlamda Sasanilerle karşı karşıya gelen, Armenia’daki ayaklanmalarda hem müttefik hem de rakip olarak görünen bir güç olarak öne çıkıyor. Hazar’ın doğusu ve batısında farklı siyasi yapılarla varlık gösteren Hunlar, Güney Kafkasya’daki askerî ve siyasî dengelerin seyrini belirleyen kilit aktörler arasında yer alıyor.

Alizade’nin eseri yalnızca bir kaynak derlemesi değil, eleştirel tarih yazımı ve disiplinlerarası perspektifi buluşturan özgün bir araştırma niteliği taşıyor. Klasik anlatıların ötesine geçen metodoloji, Hun tarihine ilişkin yerleşik kabulleri sorguluyor ve yeni bir yorum alanı açıyor.

Bu çalışma, erken dönem Türk tarihi araştırmacılarından Kafkasya çalışmalarına ilgi duyanlara, dil ve din etkileşimlerini inceleyen akademisyenlerden farklı disiplinlerden okurlara kadar geniş bir kesime hitap ediyor. Hunların dünyasına dair derinlikli bir yolculuk arayan herkes için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olarak öne çıkıyor.

-----------

Künye: Oder Alizade – Hunların Dünyası: 5. Yüzyıl Armenia Müverrihlerinin Anlatımında, Kabalcı Yayınları, tarih, 390 sayfa, 2025


20250924

📚📖 Sadece Türklerde, İskitlerde, Hunlarda ve Göktürklerde olan özellikler


SADECE TÜRKLERDE İSKİTLERDE HUNLARDA ve GÖKTÜRKLER DE OLAN ÖZELLİKLER: 

Kadınların üstün konumu, Hakanlık yapabilme özelliği, kız çocuk doğunca tanrının armağanı kabul etme inancı, 

Kımız, Kam'lık İnancı, Kurgan kültürü, Atalar kültü, Ateş, Dağ, Orman kültü, ekoloji/doğa inancı, Yer-su iyeleri, 

Balbal ve Taşbaba dikme kültürü, 

 Runik yazı, Altın işçiliği, Hayvan Üslubu Sanatı, Dövme, Mumyalama, At ve koyun kurban etme, Kan Kardeşliği Andı, And kadehi, Saç Örme, savaş zamanı At 🐎 kuyruğu bağlama gibi pek çok özellik sayesinde birbirlerini tanıyorlardı... 

Bu özellikler İskitlerde, Hunlarda ve Göktürklerde de devam ediyor ve bunlar Hint-Ari yani İranilerde yok. 


Bütün dünya bilginleri Sakalar/İskitler Türk diyor

Almanlar İskitler büyük atalarımız diyor. 

Bulgar, Slav aslımız İskit diyorlar. Ruslar tarihini İskit-Sarmat-Messaget'e bağlıyor...

Atilla'nın sarayında ak giysili kızlar İskitçe şarkılar söylüyor.

Büyük Türk Kağanlığı (Kök Türük-Göktürkler) Doğu Roma İmparatoruna( Bizans) İskitçe mektuplar gönderiyor. 

Bizans elçisi Göktürk diye bildiğimiz devlete İskit Türk Devleti diyor. 

Fransız Filolog J. Oppert, Med Yazıtlarını okuyup Med Dili Sakaca İskitce Türkçedir diyor(Paris, 1879).

İrlanda tarihi yazarı Prof. JOHN O’HART ,”Cennetin dili İskitçedir” diyor.

İskoçlar Papalığa başvurup köklerinin İskit olduğunu Vatikan'a onaylattırıyorlar (Tarih 1320). 

İskandinav mitolojisinde Odin bir İskit Kralı. İskitlerin en eski belgeleri Tevrat ve İncil ayetlerinde var. 

Ukraynalı yazar Oleg Yermekov Birleşik Alan Teorisini tarihe uyguluyor ve “Evrenden Dünya'ya gelen yaşam: Bütün sayesinde bir parça yaşıyor, bu dünya her şey sayesinde yaşıyor, Dünyamızın ilk kabilesi İskitlerdi diyor.  Ay'dan gelen insanlar; onların ay dili her şeyin köküdür....Bütün dillerin kökünde İskitçe vardır.” diyor.

Gördüğünüz gibi neredeyse bütün dünya bilginleri Sakalar/İskitler Türk diyor, Turani diyor, hatta  bizde İskit bizde Türk'üz diyor ama bizim akademideki mankurtlar İskitleri yıllarca ağzına bile almadı. 

Garip ama gerçek. ⤵️⤵️🔽

Ekten, 

Prof Dr Osman Karatay hocamızı dinleyin lütfen 🌿🌿🌿🧿 



Wikipedia 7 ay uğraştırdı ama sonra İskitlerin Türk olduğunu kabul etti. 

Wikipedia İskitler Genetik Araştırmalar: 🔽

mtDNA incelemeleri

Y-DNA haplogrubu analizlerine göre daha kolay olması nedeni ile Tunç Çağı ve Demir Çağında inşa edilen kurganlarda bulunmuş İskitli bedenlerinden alınan pek çok mitokondriyal DNA (mtDNA) örneği bulunmaktadır.

İlk çalışmalar genetik olarak çok derin ayrımlar verememiş ve sadece Doğu Avrasyalı ve Batı Avrasyalı gibi geniş gruplar içinde örnekleri sınıflandırmışlardır. Örneğin 2002 yılında yapılmış bir çalışma Kazakistan'da bulunan bir kurgandaki bir kadın ve bir erkeğin kafataslarından alınmış örnekleri incelemiş ve genetik olarak yakınlık bulamamıştır. Erkek bireyde bulunan HV1 mitokondriyal sekansı günümüzde Avrupalılarda yaygın olan Anderson sekansına benzemekle birlikte, kadın bireyin sekansının Asya toplumlarına daha yakın olduğu ortaya konmuştur.[92]

2004 yılından daha detaylı bir analiz günümüzde Altay Cumhuriyetinde bulunan bir kurganı incelemiş ve İskit-Sibiryalı bir erkek bireyden mtDNA örnekleri almıştır. Araştırma bireyin Batı Avrasya kökenli N1a maternal haplogrubuna sahip olduğunu ortaya koymuştur.[93] Aynı araştırma grubu 2 İskit-Sibiryalı iskeletleri üzerinde çalışmış ve Avrupalı-Asyalı karışımları olabileceği fikrine varmışlardır. Bir bireyin F, diğer birey ise D maternal haplogrubuna sahip olduğu da bulunmuştur. Bu iki grupta Doğu Avrasya toplumlarında yaygındır.[94]

Başka bir mtDNA çalışmasına göre İskitlerin Altay bölgesinden gelmiş olabileceği ihtimali vardır.[95]

Y-DNA incelemeleri

2009 yılında ise ilk Y-DNA çalışması gerçekleştirilmiş ve Sibirya'da bulunmuş M.Ö. 2. milenyum ve M.S. 4. yüzyıl aralığında yaşamış İskit ve Sarmat bireylerden alınan örnekler analiz edilmiştir. Neredeyse tüm bireylerin R-M17 haplogrubuna ait olduğu bulunmuştur. Bu araştırmacılarında desteklediği o zamanlar Tarım havzasında da yaşayan İskitlerin ve Andronovo kültürünün üyelerinin mavi veya yeşil renkli gözlere, açık renkli saçlara ve açık bir tene sahip oldukları fikrine büyük bir kanıt oluşturmaktadır. Aynı zamanda bu araştırma İskitlerin genetik olarak Orta veya Güney Asya toplumları yerine modern Doğu Avrupa toplumlarına daha yakın olduğunu ortaya koymuştur.[96] Y-DNA'larındaki R1a haplogrubunun (hem Türk[97] hem de Hint-Avrupa halkları arasında yaygındır) İskitler arasındaki baskınlığı mtDNA profilleri arasındaki çeşitliliğe tezatlık oluşturmaktadır.

R1a haplogruplarının daha detaylı incelenmesi daha sonraki araştırmalarda Doğu Avrupalılar veya Güney Asyalılar yerine (R1a'nın en sık bulunduğu bölgeler) en yakın Y-DNA benzerliğinin Orta Asya'da yaşayan ve İrani diller konuşan topluluklar ile Batı Asya ve Doğu Avrupanın kuzey kesimlerinde yaşayan halklarının R1a profilleri ile olduğu sonucu bulunmuştur.[98][99][100]

Britanya'nın Nature Communications dergisinde yayımlanan bir DNA analizine göre İskit kurganlarından çıkarılan insanlar üzerinde yapılan bir DNA testine göre İskit DNA'sı en çok Orta Asya Türk'ü DNA'sına benzemektedir.[1] Benzer bir DNA testi Science Advances dergisinde de yapılmıştır ve sonuç yine İskitler'in Türklüğüne işaret etmektedir.[101] Eurogenes Blog'un yaptığı Avrasya stepleri'deki kurganlarda bulunan kişilerin naaşları üzerinde son yapılan genom ve mitokondriyal DNA çalışmaları sonuçlarına göre, kurganlarda bulunan Saka naaşlarına genetik yakınlık gösteren kişilerin hepsinin günümüz Türki halklara mensup olan bireyler oldukları görülmektedir.[102] Antik İskit mumyalarından alınan DNA testlerine göre İskitler Türk halkıdır.[103] 

İskitler - Vikipedi https://tr.m.wikipedia.org/wiki/%C4%B0skitler 

Yazdım, 5 milyon kişiye okuttum, ezberleri bozdum, gerisi akademilerin görevidir. ⏬ 


*****

Ahmet Haşim'in 1919 Anadolu'sunun İçler Acısı Halini Anlattığı Mektubu

Ahmet Haşim'in 3 Eylül 1919 tarihinde dönemin Manisa milletvekili Refik Şevket Bey'e gönderdiği mektubunu her türk vatandaşının defalarca okuması gerektiğini düşünüyorum.⤵️ 



ARZU GÜVEN

@arzuguvennet

20190929

'Türklerin zafer sembolü'

Batı Göktürk Kağanlığı dönemine ait bir lahite işlenmiş kabartma. Eserin üzerinde Göktürk Alpleri tasvir edilmiştir. Öndeki figür eliyle "Bozkurt" işareti yapmakta. Bu işaret Türklerin zafer sembolüdür. 
(MS 582-659)

Alıntı: Sosyal Medya

20190826

✍️ 🧿Avrasya kültürünün mitolojik kökleri: 🇹🇷Türk kültüründe 'ejder'in 'evren'selliği - Mehmet Ulusoy

Avrasya kültürünün mitolojik kökleri: Türk kültüründe 'ejder'in 'evren'selliği
Mehmet Ulusoy

aydinlik.com.tr, 30.5.2019

Türk kültürünün mitolojik, tarihsel köklerini incelerken, özellikle kutsal dağ, kutsal ağaç/Hayat Ağacı, Huma Kuşu/Umay, Sungur Kuşu, Kartal, Ejder/yılan (Evren) gibi Türklerin kültürel değer ve inançlarını simgeleştiren ve bunları günümüze taşıyan doğa varlıkları ile karşılaşırız. İnsanın insanlaşma evriminin en yakın 100 bin yıllık sürecini düşündüğümüzde, onu bile çok az bildiğimiz tarihsel dönem en fazla 5-6 bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu çok sınırlı bilgiyle, özellikle ruhsal oluşumu açısında insanı ve toplumları her yönüyle açıklamak olanaksızdır. İnsan davranışlarının şifreleri, ilk örnekleri ya da kök hücreleri mitolojik çağlarda saklıdır. On binlerce yılı kapsayan bu dönem, insanlığın ya da toplumların, çok küçük bir bölümünü bilincin oluşturduğu, ruhsal, bilicaltı dünyasıdır.


Toplumsal bilinçaltı dünyası günümüze, tabularla, törelerle, efsanelerle, çeşitli inanç biçimleriyle, nedeni açıklanamayan tepkisellikler, değer yargıları, sezgiler ve hayalgücüne yansıyan büyük düşünsel ve ruhsal enerji patlamaları biçiminde taşınmıştır. İnsanlaşmanın temel hedefi bunları bilince yükseltmektir. Kuşkusuz bu binlerce yıllık kültürel-insani enerji birikiminin çağdaş dışavurumlarının en belirgin biçimleri sanat ve edebiyattır. Sanat ve edebiyatımızın ulusal devrimci niteliğini yükseltirken ulusal kimliğimizin mitolojik köklerinden gelen simge, imge ve değerler hâlâ büyük ölçüde gizemini korumaktadır. Ejder ya da evren imgesi ve simgesi bu birikimin en önemli ögelerindendir.

Türk mitolojisi ve kültürü üzerine, geçmişe göre çok daha zengin, yeni kaynaklara, yeni bilgilere dayanan ve Türklerin tarihte oynadıkları siyasal ve kültürel rolü, bütün Batı merkezli yalan ve çarpıtmalara rağmen gözler önüne seren bilimsel, gurur verici çalışmalar var önümüzde. Bunlardan biri de, bu alanda önde gelen bilim insanı, Türkçülüğün önderlerinden Ahmet Ferit Tek'in kızı Emel Esin'indir. Onun, “Türk Kozmolojisine Giriş”, “Orta Asya'dan Osmanlı'ya Türk Sanatında İkonogratik Motifler” ve “Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu” başlıklı üç ciltlik kapsamlı yapıtı, bu konuda en ciddi, en geniş ve güvenilir kaynaklardan biridir. Yazımızda özellikle Esin'in yapıtlarından temel kaynak alarak yararlanacağız.


EVRENSELCİ GÖKSEL MOTİFLER VE ÇİFT BAŞLI EJDER/EVREN

Emel Esin'in vurguladığı gibi, Türklerin ve Çinlerin ortak mitolojik-kültürel geçmişini, elimizdeki verilere dayanarak, MÖ. iki binli yıllarda oluşan ve kurucularının Türk kökenli olduğu vurgulanan Chou (Çu) uygarlığı ve kültüründen başlatabiliriz. Bu kültürün felsefi temelini, evrendeki her şeyin ve olayın, birbirini tamamlayan iki karşıt ilkenin, -Çinlerde Yang-Ying, Türklerde Yaruk-Kararıg (aydınlık-karanlık)- mücadelesi tarafından belirlendiğini ileri süren Taocu düşünce oluşturuyordu. Başka deyişle, Marks ve Engels'in, tarihsellik boyutunu katarak en son ve evrensel niteliğini verdiği karşıtların birliği ve mücadelesine dayanan Diyalektik Maddecilik, daha ilkel ve kaba olmakla birlikte Taoculukta da, çatışan karşıtların bir bütünün parçaları olarak birbirlerini tamamlaması biçiminde ifade edilmekteydi. Gerek İskitlerde, gerek Hunlarda ve Göktürklerde, yani İslam öncesi Türklerde egemen düşünce biçimi ve sanat üslubu bu doğacı/maddeci diyalektiğe dayanıyordu.

Yani diyebiliriz ki, doğacı Çin felsefesi olarak bilinen bu diyalektik düşüncenin, kökensel kaynakları esas olarak Çin'de değil, İç ve Orta Asya'da, Turan coğrafyasındadır. Ne var ki, en az ikibin beşyüz yıllık kesintisiz varlığını sürdüren ve böylece tarihsel ve düşünsel bilgi birikimini günümüze kadar taşıyan Çin uygarlığı, haklı olarak Taoculuğu daha sonra da geliştirerek bir Çin felsefesine dönüştürmüştür. Ancak kökeni ne olursa olsun Taoculuk Asya toplumlarının en yaygın düşünce biçimlerinden biridir.

Taocu felsefedeki karşıt-bütünselci (zıtların birliği) ilkelerin niteliklerini açarsak, Türk kültüründeki bazı kavram ve motifleri de daha iyi anlayabiliriz. Yukarıda sözünü ettiğimiz Yang ve Yaruk ilkesi şu unsurlarda simgeleşmekte ya da görünüm kazanmaktaydı: Güneşin zirvede göründüğü gün ortası, öğle saati, yaz mevsimi, ateş unsuru, kızıl renk, tek sayılar, hükümdarın kişiliği, erillik kavramı... Yang ve Yaruk ilkesinin astrolojik simgeleri, güneş ve Türkçe Kızıl Sagızgan (Saksağan), Çince Kızıl Kuş denen takımyıldızıdır. Gök ibadeti bu gibi simgelerle yapılırdı. Ying ve Kararıg ilkesinin en üst noktası ise, yer-suların dibinde, Türkçede tağdın (dağ yönü) denen kuzey yönünde, gece ve kış mevsiminde, su unsurunda, kara renkte, çift sayılarda, dişilik kavramında kendini gösteriyordu. Kararıg ilkesinin astrolojik simgeleri, ay ve Türkçede karayılan, Çincede kaplumbağa ve yılanadını taşıyan takımyıldızıdır.

Burada, Türk ve Çin mitolojilerindeki ejder ya da yılan, olumsuzu/düşmanı simgeleyen bir varlık değil, tam aksine, toprak ananın, üretimin, bereketin, ölümün ve yeniden dirilişin (hem öldüren hem sağaltan), yani evrensel sonsuz döngünün (evrilme) simgesidir. Bilindiği gibi, ejderin ya da yılanın döngüsel sonsuzluğu ifade eden özelliği, yılanın yılda bir deri değiştirip kendini yenilemesiyle somutlaştırılır; ölürken aynı zamanda dirildiği, yeniden doğduğu anlatılmak istenir. Böylece yılan, ejder (evren), yaruk-kararuk (aydınlık-karanlık) ikili bütünlüğünün birbirine dönüştüğü sonsuz döngüselliğin simgesel varlıkları oluyor.

Anadolu efsanelerinden çok bilinen Şahmaran (Yılanların şahı) efsanesi, Türk mitolojisindeki yer-su dünyasının, yeraltının ve suların egemen varlığı ejder/yılan inancının, tipik bir devamı niteliğindedir. Özellikle Güney ve Güneydoğu Anadolu'da yaygın olarak bilinen, sevilen, hatta bereket, uğur getirmesi umuduyla evlere resimleri asılan bir efsanevi yaratık olması, onun mitolojik kutsallığını kanıtlamaktadır. Ejderhaya olumsuzluk yükleyen Batı Asya dinsel inançlarına karşı, ona uğur ve şifa getirici olumluluk yükleyen bu kutsallığı koruyabilmek için, Türk halkı, Orta Asya hayvan sanatında uygulanan Grifon üslubuyla, gövdesi yılanken başını dünyalar güzeli ve iyi yürekli bir kıza çevirmiştir.

Anadolu kültüründe, ejder-ha ile evrilme ve evren arasındaki bu mitsel-düşünsel ilişki, Şeyh Nasurüddin Mahmut El Hoyi'nin (Nasrettin Hoca) “Ahi Evren” lakabında simgeleşir. Debbağların piri ve Ahiliğin kurucusu Ahi Evren, aynı zamanda Tıp bilgisine de sahiptir, yani tabiptir ve yılan zehirinin çok zararlı ve aynı zamanda çok yararlı ikili karakterini bilmektedir. Debbağhanesinin mahzeninde yılan beslemesi ve yılan zehirinden ilaç üretmesi nedeniyle Evren (ejder) lakabı verilmiştir kendisine.(1)

Türk mitolojisi ve kültürünün temel simgesel motiflerinden olan Hayat Ağacı'nın koruyucusu ve tamamlayıcısı, birbirine dolanmış (yang-ying karşıtlığı ve özdeşliği) çift başlı ejder-ha (evren) ya da yılandır. Bunun diğer versiyonları, Hayat Ağacı'nın iki yanında yer alan çifte boğa -daha doğrusu boğa ve inek- ile Selçuklu, Osmanlı ve genellikle bütün Türk süsleme ve armalarında, halılarda yer alan Çift başlı ejder ve kartal motifleridir. Kartal'ın yerini, daha efsanevi bir kuş olan, bazı yorumlara göre, genellikle kuş donunda gözüken Umay'ın bir görüntüsü olarak Sungur kuşu almaktadır. Hemen belirtelim; çift başların biri dişi biri erkektir; böylece dişi ve erkek, birbirini tamamlayan karşıtlar olarak evrensel bütünlüğü, birliği simgelemektedir.

Anadoluda bu düşüncenin sanata yansımalarına bakalım: 
  • Erzurum Çifte Minareli Medrese'de hayat ağacı ve ejder, 
  • Çankırı Darüşşifa'da kabartma olarak çift başlı ejder, 
  • Ahlat Selçuklu mezar taşlarında çok sayıda çift başlı ejder 
motiflerine rastlarız.
 

Ayrıca değişik ejder motiflerine, Kırşehir / Kesikköprü Han, Ani Kalesi, Burdur / Susuz Han, Erzurum / Emir Saltık Kümbeti, Kayseri / Karatay Han ve çok sayıda Anadolu çeşmesinde, (su tanrısı olarak) ağzından su fışkırtan ejder başlı oluk motifleri ile karşılaşırız. Diyarbakır Artuklu Hükümdarının ambleminin çift başlı ejder olduğunu da unutmayalım.(2)

Bilindiği gibi Tıbbın simgesi, birbirine sarmalanmış çift başlı yılandır. Çünkü, yılan (ejder), ikili özelliğiyle ölümün ve yeniden doğumun, dolayısıyla evrensel bütünselliğin, sonsuz yaşam döngüsünün simgesidir. Bu anlamda, solucandan Gök Ejderine kadar değişiklikler gösteren ejder/yılan, Yer Ana kültüne bağlı en eski inançlardaki doğum-ölüm-yeniden doğum... sarmal diyalektik döngüsünün, üremenin, çoğalmanın kaynağı yer/yeraltı tanrısıyla bütünleşen, onu simgeleyen bir kutsal varlıktır.

SONSUZ GÜÇ, DEVLET/EGEMENLİK VE BEREKET SİMGESİ OLARAK EJDER

Türkler sadece gök kürenin Kutupyıldızı etrafında döndüğüne değil, aynı zamanda yuvarlak kavramına karşılık gelebilecek, yıldızları taşıyan bir tekerleğin, “gök çarkı”nın döndüğüne de inanıyorlardı. Kutadgu Bilig'te, gök çarkının dönüşünün evren'in (ejderin) sarılma hareketiyle (evrilmek) meydana geldiği belirtilir. Bir gök ejderi olan evren, Chou'lar, Doğu Hunları ve Türklerin (Kök Türkler ve Uygurlar) inancına göre, gök kubbenin ve yağmurun simgesi olarak kabul edilen Gök Ejder (Kök Luu) takımyıldızıyla özdeşleşmektedir. Kök Türk ve Uygur kağanları, dikili taşlar üzerinde çift başlı gök ejderi biçimindeki Kök Luu olarak betimlenen simgesel figürlerle gökten kut (kutsanmış onay) alırlardı. Hunların merkezlerinin Ejder şehri olarak anılması da, güç, kuvvet sembolü olarak ejderin Türklerde yüksek bir değere sahip olduğunu gösteriyordu.(3)

Orhun anıtlarında, Kül-tegin anıt mezarında “Kil duvarlar üzerinde ejderha meskeleri bulunmaktadır. (...) Başın üzerinde beş dişli bir taç, onun üzerine ise, kartala benzeyen bir kuş resmi tasvir edilmiştir.”(4) Burada, hem İslam öncesi Türk kültüründe ejderhanın kutsallığı, hem de “kartala benzeyen kuş”la Umay'ın tanrısallığı görülmektedir.

Pazırık'ta çıkan bir betimden anlıyoruz ki, evren, aynı zamanda baharda göğe çıkarken eril, kışın yerin altındayken dişil, karma bir varlık olabilmektedir. Buradaki sözkonusu evren betimlemesinde, insan başlı, boynuzlu, pars gövdeli, kuş kanatlı bir varlık olabilmektedir. Pars gövdesinin üzerindeki benekler Çatalhöyük'te çift çift yapılan pars kabartmalarının üzerindeki beneklerle tıpa tıp aynıdır. (5)

Evrenin bütün tezahürlerini gök ve yer-sub'un (yer-su: yeryüzü) temsil ettiği birbirine karşıt, fakat birbirini tamamlayan iki evrensel “nefes”ten oluşmuş olarak kabul eden sistem, proto-Türk ve Türklerin en eski ve öz kozmolojisidir (evrenin oluşumu, dünyanın ve insanlığın yaratılışı ile ilgili düşünce). Doğu Asya tarihçisi Eberhard'ın, çoğunluğunu Türk olarak değerlendirdiği Chou (Çu)'lardan (MÖ: 1059-249) önce, bugünkü kuzey Çin'e egemen olan Şang sülalesi döneminde, Ti denilen gök tanrısına, doğa güçlerine ve atalara ibadet ediliyordu. Çu'lar bu kozmolojiyi anavatanları olan İç Asya'dan getirmişlerdi.(6)

Ayrıca Çu'larla başlayan evrenselcilik Çin'de gelişirken, bir yandan da Çinlerin Hu dediği ve Çin'in kuzeyi ile batısında yaşayan Çinli olmayan kavimler, yani Türkler, Çu'ların diğer mirasçıları olarak aynı kozmolojiye sahip bulunuyorlardı. İlkel doğacı diyalektik dediğimiz bu Taoculuğun ilkeleri bütün Hu'larda yaygındı. “Kök-Türklerin Kağan soyu, Çinlilerin As-hi-na [Asena] dediği boy, IV.-V. yüzyıllarda tarih sahnesine ilk çıktığı zaman Yaşıl-ögüz (Hoang-ho) Irmağı'nın batısındaki Ding-liang'da, bir Taoist türbe olan dağın civarına yaşamaktaydı. Batılıların 'despotik' dediği Merkeziyetçi devlet felsefesi ise, gerek Hsiung-nular [Hunlar], gerekse Kök Türkler tarafından kabul edilmekte, fakat kendilerine göre yorumlamaktaydılar.”(7)

Hükümdarların evrene boyun eğmesi ve böylece hanedan arması niteliği belirginleşen çift evren motifi, taht motifi olduğu gibi, bayrak ve tuğların üzerinde de yer almaktadır. Oğuz Türkçesinde Evren'in bir anlamı da Alp'tir.(8)

Kuşkusuz, birbirine sarmalanmış çift başlı ejder ve çift başlı yılan da, doğanın sonsuz döngüsel evrimini, diyalektik karşıt ilkelerin mücadelesini ve birliğini anlatmaktadır. Evrensel bütünlük, bir, yaratılışta (kozmogoni) gök ve yer olarak ikiye bölünmüştü. Ejder bu ikiliği iki biçimde evrensel bütünlüğe bağlamaktadır: Birincisi, bir çok efsaneye yansıyan (eril ve dişil) çift başlı ejder (yılan) motifiyle; ikincisi, tek bir ejderin (evren) kuyruğunu ısırarak (yakalayarak) oluşturduğu dairesellik ya da döngüsellikle. Başın kuyruğu tutması, sonun aynı zamanda baş, yani başlangıç olduğunu göstermektedir. Demek ki, İç Asya'da doğacı Türk-Altay kültürünün bir devamı olarak Taocu diyalektik maddeci düşünce, Heraklitos'tan çok daha önce Asya'nın merkezinde ortaya çıkmıştı.

MISIR-AKDENİZ KÜLTÜRÜNDE VE İSLAMDA EJDER/EVREN NEDEN DÜŞMANLAŞTIRILDI?

İslam öncesinde Türklerde bereket, refah, güç ve kuvvet simgesi olarak kabul edilen bu efsanevi yaratık, İslamiyetle birlikte Batı Asya ve Akdeniz kültürleriyle ilişkiye geçildiğinde, sözkonusu olumlu özelliklerini yitirmiş, daha çok kötülüğün simge olmuştur. Çünkü, Türklerin hayvanlar, dağlar ve ağaçlar-ormanlar üzerinden imgeleştirdiği, ve ister istemez olumlu-olumsuz iki yanın birliğini benimseyen doğacı maddecilik, büyük ölçüde düalist yanı ağır basan Mısır-Akdeniz merkezli dinlerce savunulamazdı.

Türklerde İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte mitolojik tarih yeniden biçimlendirilmekte ve keza Araplarda ve İran'da, kahramanlığın ölçütü ejderhayı öldürmek haline gelmektedir. Diyebiliriz ki, 
Akdeniz merkezli, Yunan, Roma Bizans, İbrani-Arap, İran uygarlıklarının mitolojilerinde, daha sonra İslam tarihi ve kültüründe ejderhanın baş düşman olmasının, ona “barbar” Türkler için kullanılan “Yecüc-mecüc” deyiminin eklenmesinin nesnel ekonomik-toplumsal temeli vardı. Kuşkusuz bu temeli, yükselen ve dünyanın merkezi İpek Yolu'na egemen olan “barbar” Türk ve Çin gücüne karşı ekonomik-siyasi savaş oluşturuyordu.

Hint mitolojisinde de ejderha bütün kötülüklerin kaynağıdır, uygarlığın düşmanıdır. Orada suları “bağlayan”, güneşi “tutan”, evrenin kaostan düzene, uygarlığa geçişi engelleyen güç olarak simgeleştirilir. Hint mitolojisinin savaş tanrısı İndra'nın en büyük mücadeleleri, kahramanlıkları yer altı canavarı ejderhaya karşıdır.

TÜRK HAYVANSAL SANAT ÜSLUBUNDAKİ ÖZGÜNLÜKLER

Bilindiği gibi, İslam öncesi Türk sanatında özellikle Grifon (gövdesi ve başı farklı hayvanlardan oluşan sanat) ve çift başlı ağırlıklı hayvan motifi benzersizdir ve çok derin bir tarihsel-kültürel anlama sahiptir. bnda sıklıkla görülen çift evren, veya dört yönü gösteren dört evren betiminin ikonografisi çok eskidir. Her ikisi de Altay kökenli olan iki kültürde; Sümer sanatının çift yılan motifi, Sind havzasında çift evren olarak karşımıza çıkmaktadır. Hindistan'daki Harappa mühürlerinin biri üzerinde, yılan bedenli, at başlı, tek boynuzlu bir çift ejder ağaca sarılmaktadır. MÖ. VII.-V. yüzyıllarda, Asya göçebe sanatında, Ordos, Sibirya ve Luristan'da çift başlı ejder motifi yaygın haldedir.

Çin, Hint ve diğer Asya kültürleri Türklerin evren motifine etkide bulunmuşlarsa da, üslup bakımından Türk santçıları kendi özgünlüklerini korumuşlardır. Çinlerde eğri çizgilerden oluşmuş, adeta yazıya benzeyen evren betimi, Türk sanatında yoktur. Hint sanatındaki evren betimleri de farklıdır. Türkler, alplik işareti olan evren motifini ateşte ısıtılıp suya batırılan yatağan, pala ve kılıç kabzalarında Avrasya göçebe kültüründen devraldılar. Proto-Türk jonkların, kükreyen evren şeklinde oyulmuş boynuz boruları üfleyerek evren sesi çıkardıkları gibi, Türk erenler de evren şeklinde boznuzdan yapılmış, ağzı olan “Yuf Borusu” çalıyorlardı.

Türk sanat üslubunun en önemli ve belirleyici özelliklerinden biri, soyut biçimleri gerçeği kadar canlı gösterme arzusudur; yani maddecidir, gerçekçidir. Çinler veya İranlılar, süslemeli veya biraz basmakalıp çizgilerle ejderi betimlerlerken, Türk sanatçısı canlı bir canavar göstermek ister; bunu da belli ölçüde başarmıştır. Bunun sırrı şudur: Türk sanatçısı, karma bir hayvan olarak gösterilen evren'in vücudunun her ayrı kısmını doğadan esinlenmiş olarak betimlemektedir. Uygur ve Osmanlı ressamları timsah-evrenlerin yapışkan ve pullu derisini, pars-evrenlerin benekli tüylerini, geyik-evrenlerin boynuzlarını doğal bir biçimde çizmeye özen göstermişlerdir.(9)

(1) Ahi Evren, Tasavvufi Düşüncenin Esasları, tercüme, inceleme ve Araştırma: Prof. Dr. Mikail Bayram, NKM Yayınları, Konya, 2008, s. 25, 26 vd.

(2) Bkz. Emel Esin, Türk Sanatında İkonogratik Motifler, “Rersimler” bölümü, s. 330 vd.

(3) Yaşar Çoruhlu, Orta Asya'dan Osmanlıya Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yayınevi, ikinci basım, İstanbul, 2006. s. 137.

(4) L. N. Gumilev, Eski Türkler, Selenge Yayınları, dördüncü baskı, İstanbul, 2003, s. 400.

(5) Yıdız Cıbıroğlu, Türk Sanatında Gizli Yüz, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2008, s. 116.

(6) Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2001, s. 19 vd; Emel Esin, Türk Sanatında İkonografik Motifler, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2004, s. 16-54, 120-121.

(7) Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, s. 21.

(8) Emel Esin, Türk Sanatında İkonogratik Motifler, s. 134, 135 vd. (9) Emel Esin, age, s. 141, 142.

20190527

Hunlar Döneminde Türk Müzik Kültürü

Hunlar Döneminde Türk Müzik Kültürü

Hun İmparatorluğu da bir göçebe imparatorluktur ve imparatorluklarda bir budunsal bütünlüğün olabilmesi elbette söz konusu değildir... 2. Dünya Savaşı yıllarında Ankara Üniversitesi'nde de görev almış, Uzakdoğu tarihi uzmanı değerli Prof. Eberhard'ın da belirttiği gibi "Hunlar Türktü" demek de hem olanaksız, hem yanlıştır. Nitekim, tarihçilerin de neredeyse bir biçimde belirtikleri gibi, Atilla Hun İmparatorluğu, "Fin, Fin-Ugor, Uygur, Moğol, Türk-Moğol ve Türk" budunlarının bir araya gelmesinden oluşmuş bir topluluktur.

Altaylardan itibaren ziraat kültürüne giren Türk'ün müziği, işlevselliği açısından yeni bir oluşumu da doğurur. Dolayısıyla ziraat kültürünün yansıdığı müzik, insan-toprak (doğa) özdeşliğiyle yeniden biçimlenmekte, ritmik bir ezgi yoluyla çalışma sürecini düzenleştiren, toplu iş gücünü artıran, örgütleyici bir rol alma özelliği taşımakta ve toplumun yapısıyla birlikte, müzik yapma davranış ve alışkanlıklarını da değiştirmektedir. Toplum yapısı ile müzik yapısı arasında mutlak bir ilişki vardır.

Uzun zaman bağılın (sihir) etkisinde ve işlevinde olan müzik, örgütlenerek, kurumlaşarak Hun Kağanlığı'na bağlı ilk "askeri müzik topluluğu" olarak tuğ takımı görüntüsü aldı. "Türk hükümdarlarının egemenlik belirtisi olarak davul ve sancak kullanmaları töresi, Türkler aracılığı ile İslam devletlerine yayılmıştır.

Özellikle savaşta "askeri müzik takımı" ile davullar ile hakani kös, ordunun hareketine bir düzen verme görevini üstlenmişlerdir.

Orhun-Türk yazıtları (730 -735) ve Şine-Usu yazıtında, "külpüğe" ve "tuğ" çalgılarının adlarından söz edilmektedir.

Yine Divan-ı Lügati't-Türk'te, küvrük, tuğ, borguy ve çeng adlı çalgıların adları geçmektedir.

Bu dönemde, Türk müziği ses sistemi beş tam ses aralıklı (pentatonik) yapıya ulaşmıştır. Bu dönemin bir diğer özelliği, Çin ve İran müzik kültürleriyle etkileşimdir ki, bunda ve diğer kültürlerle olan karşılıklı etkileşimde özellikle ipek yolu etkin ve önemli bir rol oynamıştır.
İpek yolu uygarlıklarla, sanatla, müzikle, edebiyatla, etnografyayla, kültürlerle yüklü bir yoldur.


Alıntı/ Kaynak: http://piyanist26.blogspot.com/2011/05/hunlar-doneminde-turk-muzik-kulturu.html

20190227

Atilla Destanı özeti

Atilla Destanı özeti
Atilla Destanı özellikleri
Atilla Destanı nedir



Atilla 




Kimse titretemedi Hunlar kadar Roma’yı Roma ki Akdeniz’i bir iç göl yapmış üç kıtaya hâkim ileri karakolları Tuna’dan Ren ve Fırat’a Oradan Sahra ve Lud Havzasına ulaşan Bir dünya emperyali Hiçbir kuvvet korkutamadı Hunlar kadar Roma’yı.

Hunlarla ittifakı reddeden Gotlar, Trakya- İtalya’ya, Vizigotlar Güney Fransa’ya, Vandallar Kuzeybatı Afrika’ya sürüldü. Zenci köle ticaretini Roma’nın ekonomik öğesi yaparak Roma’ya boyun büktüler. Uranus oğullarını Olympos’a gömmeyi başaran İsa, bu yabanıl kavimleri de kanatlarının altına almayı başaralı iki yüz yıl olmuştu Pagan Greko- Latin uygarlığı Hıristiyanlaşalı. Ve İsa asılıp Konsül, Hıristiyanlığı resmi din ilan edeli beri, Roma İsa’yı asıp sosyal ve kültürel ihtişamını koruyacağını düşünmüştü. Oysa İsa’nın gölgesiyle acze düşmüştü. 

Hunlarla Cermenler aynı amaçla birleşince, Atilla’nın amcası Ruga Kuzey Avrupa’da bir tehdit odağı olmuştu. Başbuğ Ruga Orta Asya’dan getirdiği töre ve törenlere sadık kalıp Kendi kültüründen geri bir kültüre sahip Cermenleri etkisi altına aldı. Hunların giyim kuşamları Pusat ve donanımları at ve araba koşumları Romalılardan ileri düzeydeydi. Örgüt yapıları da öyle. Hunların dinsel inançlarından da etkilenip Şaman tapınma törenleri yekten Cermen kültürünün temeli oluşturdu. Hunların etki ve itkisiyle ilkel Cermen toplulukları Greko-Latinlere kafa tutar hale geldi.Ruga, Hunları ve Cermenleri aynı bayrak altında toplayıp görevi tamamlanınca göğe uçtu. Atilla’nın eli amcasının kanına bulaştı. 


II 

Atilla’nın babası Muncuk sağ olmasa da Cermen anası Yulaağabeyi Bleda’yı ve Atilla’yı Analık görevini yapıp Hun törelerinde İyi bir bahadır olarak yetiştirdi. Bleda çok genç ve gözü pekti. Batı Roma’ya akınlar düzenledi. Hun ve Cermen silahlı güçlerini yeniledi. Ardından geniş bir coğrafya üzerinde hiçbir muhalif odak bırakmadı. Uyruğundaki halkalara dirlik ve düzenlik güvencesi verdi. Hun ve Cermen ittifakı öç ve yağma üzerine kurdu. Doğu ve Batı Roma İmparatorluğuna alternatifi oldu. Greko-Latin uygarlığı, step uygarlığının atları altında ezildi. 

Atilla’nın karısı Albız boş durmadı Atilla’nın içine şer tohumları ekildi “İki kılıç bir kına sığmaz!” diye fısıldadı. Atilla aldırmadı “Dünya iki başbuğa dardır” diye mırıldandı, Atilla umursamadı. “Senin akıbetini Bleda tayin edecek!” diye bağırdı “Bleda mı? Olmazdı, Olamazdı. Niçin olamasındı? Olur, olurdu elbet.” Atilla’nın kardeş sevgisiyle yanan kalbi birden öfkeyle kabardı, hınçla bilendi, sağ kolu Arpad’ı yanına çağırdı. Bleda’nın kesilmiş saçı iki hafta sonra Atilla’nın tolgasına sorguç oldu. Diriyken esirgediği kutluğ (1) değeri başının üstünde tuttu. Kendisine katil gözüyle bakanlara “Yeter!” diyordu Çığlık gibi yırtıcı sesiyle “Saygısızlık etmeyin Bleda benim öz karındaşım, ağabeyimdi. Alplik nedir o öğretti bana. Kendisini öldürtmem gerektiğini de.” Sonra sırtını bir ağaca dayayıp uzak bir Sungura (2) bakıyormuşçasına gözlerini kısıp ihanetini ve sebeplerini anlatıyordu. Ve sonucu şöyle bağlıyordu “Ağabeyim Bleda’nın malum akıbeti mevcut koşulların ve doğa yasalarının bir gereğiydi. Gerçekte o ölmedi, ruhen benim içimde. Gücünü bana bahşetti. Ondan önce saftım, gözüm açıldı. Bleda’nın uçmağa varışından itibaren Uslamlama gücüm arttı” 

III 

Tolgasıyla kılıcıyla Çıkık elmacık kemikleri Sakal bırakmış yüzü Kısa boyuyla Bir at çobanına benziyordu. Ne Bayındır Han kadar ihtişamlı ne Oğuz Kağan gibi bilge Yarı Cermen yarı Hun Sürekli tetikte sürekli dikkatli bir at çobanı Kısık çekik gözleri bir step ejderi gibi kızıl diliyle tıslayarak gülüyordu “Ben Roma İmparatorluğunun baş belasıyım, Mağdur ve mazlum halkların öç mızrağı” Tepeden tırnağa insanı titreten bir sesi vardı Burhan-haldun dağının alnacında ulayarak yedi düele seyrü sefer eden Cengiz Han’dan el aldı. Seyr ü sefer eyleyip köle ticaretinden büyük gelir sağlayan Burgondları kılıçtan geçirdi . Viking ve Saksonları hükümranlık alanlarından kovdu Kuzey Avrupa’yı tümden ele geçirdi Kendini kağan ilan edip Şaman kâhinlerinin elinden taç giydi Atilla kağan olur olmaz Step törelerini kesintisiz yürürlüğe koydu Uyruğundaki halkların Dinler mozaiğine saygılı davrandı Balkanlara Hunlardan önce gelen Hıristiyanlaşan Türk kabilelerine Romalılarla Hunlar arasında ezilmesinler diye Özel önlemler aldı Tebaasındaki karındaşlarına Talan ve yağma ganimetlerini eşit paylaştırdı Ne var ki kağanlığına bağlı Kâhinler Kurulu Yeterli bilgi ve bilgeliğe sahip değildi Step törelerinin temelindeki adalet anlayışı Onlar elinde dehşet kan ve gözyaşına döndü. En büyük müttefiki Cermenler akıl almaz tüyler ürpertici cezalar aldı. Tarihe acımasız bir hükümdar olarak geçti Oysa aşk ve adalet anlayışını bu ilkel insanlara aşıladığını sanıyor, kendi suretine bürünmüş korkunun kol gezdiğini fark etmiyordu. O büyük ideallerin ve Tanrısal aşkların adamıydı. Tek amacı yeryüzünü bir Hun cenneti yapmaktı. Bu kutluk ideali uğruna kelleyi koltuğa almış gerçek bir step bilgesiydi 

IV 

Atilla bu idealle durmuyor Yeni seyr ü seferler düzenliyordu Doğu Romalılar “Atilla Konstantinopolis’e geliyor !” Diye Trakya bölgesini olduğu gibi step atlılarına terk ettiler Ve Marmara bölgesine çekildiler Atilla Konstantinopolis’e girmedi; Meriç Havzasında durdu. Marianopolis’le Serdice dâhil, yetmişten fazla kent zapt edildi. Şimdilik bu yeter dedi Zamanın sarkacı gidip gelirken öç duygusu Doğu Romalıların İmparator naibi Krysaphios’un Atilla’ya kininiyle birleşince Krysaphios kağanın başını onun sağ kolu Edekon’dan istedi. Ona bir servet teklif etti. Edekon Krysaphios’un teklifini kabul etti. Ve hemen yola koyuldu Atilla’yı katletmek şöyle dursun, Krysaphios’un girişimini Atilla’ya bizzat kendi anlattı. Atilla Krysaphios’un başını istedi Krysaphios Hunları hiç tanımamasının bedelini canıyla ödedi Çünkü elçi Edekon’un indinde Atilla Gök Tanrı’nın bir suretiydi. İstese de ona ihanet edemezdi. Kaldı ki, Atilla’nın erkanı Atilla’dan daha iyi koşullarda yaşamaktaydı. Atilla ihtişamını tebasından esirgemezdi de, Rahip Jordanes ve tarihçi Priskos bu tuhaf gerçekliğin tanıklarıydı. 

Trakya’nın ilhakından ve suikast olayından sonra Atilla kuzeye çekildi Doğu Roma – Batı Roma birleşip Atilla’ya saldırdı. Atilla antlaşmalar yapıp bekle gör politikası uyguladı. Ta ki Hororian’ın sesi ta Tuna kıyılarında yankılanınca Kendisine 25 yıl önce gönderilmiş Yüzüğe dudak büken Atilla, Hororian’ı kurtarmak için ant içti İmparator Constantius’un kızı ve varisi Hororian’u İmparator ölünce, İmparatoriçe Plancdia Hapse attırıp oğlu Valentinianus’u imparator yapmıştı. Atilla, Hororian’ın zindana kapatılmaması ve karısı olması için Batı Roma‘ya dünürcüler gönderip İmparatorluğun yarısını drohoma olarak istedi. İmparatorluk reddedince, bu isteğini Orleans’da Roma ve ittifakı Got ordularıyla Batı Hun savaşçıları göğüs göğüse çarpıştı. Kan su gibi aktı Gök Tanrı’nın kutluğ Alpleri Şaman bahadırlarının ümit ve cesaretle yoğrulmuş step atlıları Batı Roma ordusunu dağıttı. Kuzey Galya küçük krallıklar halinde parçalandı. Britanya’ya Saksonlar, Güney Galya ve İspanya’ya Vizgotlar, Jura ve Alp bölgesine de Burgonlar yerleşti. Step atlıları vadilerden ağır ağır Po ovasına aktılar; Po ovasında salgınkasırga gibi Atilla’nın ordusuna çullanınca, o görkemli Hun ordusu hızla eridi. Apeninler toynak sesleri yerine hasta askerlerin öksürüğüyle yankılandı Atilla Hıristiyanların Tanrısı’nın hışmına uğradığını düşünüp geri döndü. 


İçindeki ateş bir türlü sönmüyordu. Hororian’ın da, Roma’nın da Gök tanrı belasını versindi. Tekrar evlenmeye karar verdi. Kendisine İlekDengizikve İrmekadlı üç oğul veren Albızyoktu artık. İldiko adlı bir peri kızını sevdi. İldikokimdi nereliydi, kimse bilmiyordu. Yedi gün şenlik ateşleri yakıldı. Davullar vuruldu yedinci gün Atilla gerdeğe gencelip girdi. Ecel onu, nice savaştan yara almadan kurtulmuş steplerin bozkır kurdu, İldiko’nun göğ gözlerinde boğuldu, yok oldu. Atilla ölmüş, Atilla öldürülmüştü. Şaman kâhinleri bu kutluğ ve bilge hanı gömecek yer bulamadılar Tuna nehrinin kollarından birinin yatağını değiştirip Üç günlük yuğ(3)töreninden sonra Kızıl otağın önünden Beğümler(4)saçlarını yoldu Alpler sakalların yolup Beyler (5)hançerleriyle yüzlerini çizip Kızıl ateşlerin önünde sinsin oynadılar Bu nehir yatağına gömdüler ulu hakanları Definle görevli Yund kabilesi (6)töreleri gereği Batı Hun topraklarını terk edip atlarını bir daha dönmemek üzere Anadolu’ya doğru sürdüler. Atilla göğe uçup gitti Ulu bir sungurun kanadına takılıp… 

Mehmet ÖZGÜR 

(1) Kutluk: Tanrısal ve yüce değer ve bilgi 
(2) Sungur: Şahinden küçük bir yırtıcı bir kuş 
(3)Yuğ: ölüm ardında yapılan tören
(4)Begümler: prensesler
(5)Beyler: Prensler
(6)Yund Kabilesi: Ölüm

Alıntı

20171220

SİNEMA: ''Ordu '' Eski Türk Tarihini Yansıtıyor...

'' Ordu '' 
Eski Türk ve Orta Asya göçebelerinin yaşamını konu, konuşma, oyuncu ve sahne tasarımlarıyla gerçeğe yakın biçimde anlatan çarpıcı bir film. 14 yüzyıl’da Orta Asya… Türk-Tatar Hanı, kardeşi tarafından öldürülmüştür. Kraliçe Taydula Hanım ise körlük hastalığına yakalanmıştır. Moskova şehrinin yöneticisi Aziz Alexius, Taydula’nın hastalığını iyileştirir ve tüm Rusya için mucizevi bir insan haline gelir. 
(Dil: Karaçay-Balkar Türkçesi-Türkiye Türkçesi)

 


20171128

Malazgirt'ten Önce Türkler (Hunlar) Anadolu ve Ortadoğu'ya M.S. 395'te Kafkasya'dan Girmişlerdir



Malazgirt'ten Önce Türkler (Hunlar) Anadolu ve Ortadoğu'ya M.S. 395'te Kafkasya'dan Girmişlerdir B.İskender Derbent'te Buna Önlem İçin Çalışmıştr

 

20171028

''Her ulusun bir tarihi vardır....''


''Her ulusun bir tarihi vardır. Ama önemli olan, o tarihi kimin, nereye yazdığıdır.Ve o tarih ile ne yaptığıdır.
Binlerce yıldır dünya üzerinde var olan Türk ulusu için Gazi Mustafa Kemal Atatürk o tarihi Anadolu topraklarına Türkiye Cumhuriyeti olarak yazdı.'' 
Alp Icoz 
 

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...