Blog Listem

Gaffar Yakınca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gaffar Yakınca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260121

📰 Namusumuz Olan Bayrak - Gaffar Yakınca

Namusumuz Olan Bayrak

İnsan namusunun pazarlığını yapmaz. Namusa sahip çıkmanın güç hesabı, bürokrasisi, emir komutası olmaz. Böylesi durumlarda bunların yerine milletin kendi doğal kanunları devreye girer.

Amerikalılar bayraklarından havlu, bornoz, don gibi şeyler yapıyorlar. İngilizler de öyle….

Avrupa felsefesi ise uzunca bir süredir ulusal bayrakların nihayetinde bir bez parçası olduğu fikrini açık açık konuşuyor. Zaten Avrupa genelindeki her yerde, milli bayraklar yanlarında gayri-milli bir projeyi temsil eden Avrupa Birliği bayrağı ile beraber dalgalanıyor.

Bizde ise bayrağın yeri hayli farklı.

Üzerinde beyaz ay yıldız bulunan al bayrak, yani Türk bayrağı, bizim için namus ve izzetinefis demek. Evet, bu kadar sade, bu kadar net.

Dolayısı ile biz Türkler, bayrağımıza yapılan bir hakareti namusumuza yapılmış sayar, ona göre yanıt veririz. Bayrak, esneme imkanı olmayan kırmızı çizgimizdir.

Bayrağa yönelik türlü alçaklıklar, türlü hakaretler görülebilir ama, hiçbiri bayrağın vatan toprağında dalgalandığı bir yerden indirilmesi kadar feci olamaz.

Çünkü, bizim için vatan da bayrak gibi bir namus simgesidir. Ve vatanı alelade bir toprak parçasından ayıran işaret, üzerinde al bayrağımızın dalgalanmasıdır.

Yani bir vatan toprağında bayrağın indirilmesi hem bayrağa, hem vatana hakarettir. Milletin namusuna iki kez kast etmektir.

Zerre abartmadığımı biliyorsunuz. Salt bayrak için kan dökmüş, can vermiş bir milletiz. En zayıf zamanımızda, 1919’un karanlığında bile bayrağa sahip çıkmayı bilmişiz….

Çünkü insan namusunun pazarlığını yapmaz. Namusa sahip çıkmanın güç hesabı, bürokrasisi, emir komutası olmaz. Böylesi durumlarda bunların yerine milletin kendi doğal kanunları devreye girer….

Yüzyıl önce Maraş’ta, Antep’te, Aydın’ın, Balıkesir’de veya otuz yıl önce de Kıbrıs - Derinya’da olduğu gibi…. Türk’ün vatanında Türk’ün bayrağına uzanan el cezasız kalamaz.

Vazifeli ve sorumlu olduğu halde milletin harimiismetini koruyamayanlara gelince…

Sebep ne olursa olsun, böylesi bir aymazlık kabul edilemez.

Tarihte öyle anlar gelir ki bir insan nizamnamelere, emir komutaya, kurulu düzene değil doğrudan millete karşı sorumlu olur. Bu sorumluluğun yükünü taşıyamayan kişi -her kim olursa olsun- değeri bordrosuna eşit zavallı bir varlığa dönüşür.

Bir millet düşünün ki Ömer Halisdemir gibi kahramanlar yetiştirmiş…

Kimse o milletten sıradan memurlar ile yetinmesini; izzetini bürokrasi boşluklarına, siyaset hesaplarına teslim etmesini bekleyemez.

Gaffar Yakınca - 21 Ocak 2026, Haber7


20241117

📰✍️ Çok güzelsin ama, kimse seni sevmiyor - Gaffar Yakınca

 

Bu bayram Bursa’dan Balıkesir’e oradan İzmir’e kadar köy köy gezme imkanım oldu. Tarife gelmeyecek kadar güzel manzaralar gördüm, yaşadığım ülkeye bir kez daha aşık oldum.

Türkiye’nin her mevsimi güzel ama, baharın yeri bir başka. Çünkü bahar, geçiş mevsimi ve Türkiye de bir geçiş coğrafyası. Yani çeşitliliğin üzerine bir kat daha renklilik ve çeşitlilik biniyor.

Başka milletler çok daha kısır coğrafyalarını parlatmak için ellerinden geleni yapmışlar. İsviçre’nin, Çekya’nın, Yunanistan’ın, İtalya’nın hatta Hollanda’nın bile doğal güzellikleri, çok özel mucizelermiş gibi algılanıyor. Bizim cennet doğamız ise ancak köye gidince görülebilen “şaşırtıcı bir sürpriz” olabiliyor.

Zahirdeki sebebi basittir: Onlar ülkelerinin güzelliğini anlatmak için destanlar, şiirler yazmaktan, filmler çekmekten, resimler heykeller yapmaktan bir an bile vazgeçmiyorlar. Bizde ise bırakın bir sanat eserinin ülkemizin güzelliklerini anlatmasını, bunların kazara bir yapıtın içine girmesi bile mümkün olmuyor. Anadolu, kırk yıldır edebiyatımızda güzellikleri ile yer bulamıyor, sinemamız taşrayı anlatırsa sadece sıkıntısını anlatıyor, doğamız bestecilerimizin aklına gelmiyor, müziğe konu olamıyor… Plastik sanatlara ise hiç girmiyorum… En küçük ulusların bile yüzlerce pastoral ressamı varken bizim coğrafyamızı anlatan ressamlarımızın isimleri bile bilinmiyor.


Bir ülkenin sevilmesinin yolunun turizm reklamlarından geçtiğini zannetmemiz ne acı! Türkiye, her yıl turizm tanıtma faaliyetlerine yüz milyonlarca lira para harcıyor. Şüphesiz bunlar da çok gerekli işler ama sadece tanınmanıza yarıyor, sevilmenize, özlenmenize, imrenilmenize hizmet etmiyor. Bu saydığım ikinciler için coğrafyanızın fotoğrafını videosunu göstermeniz, havalı reklam filmleri çekmeniz yetmiyor, başka bir şeyler gerekiyor.

O “başka bir şey” ise aslında çok basit bir formüle dayanıyor: Önce siz ülkenizi ne kadar çok sevdiğinizi anlatmayı başarabilmelisiniz. Resimleriniz ile, edebiyatınız ile, sinemanız ile memleketinize duyduğunuzu aşkı anlatmalı, ülkenin taşından toprağından önce bu eserleri tanıtmalısınız. Bunu yapmayı başarabilirseniz, anlattığınız hisler yabancılara da geçiyor.

İnsanların Paris sevgisi sadece tanıtımdan mı ileri geliyor sanıyorsunuz? Paris’e dair yazılan sayısız şiir, roman, öykü, piyes, sayısız resim, onlarca beste, ve yüzlerce film sayesinde Paris, Paris oluyor. Fransız sanatçılarının, Fransız entelektüellerinin kendi şehirlerine duydukları aşk, tüm dünyayı saran bir duyguya dönüşüyor. İnsanlar en özel günlerinde Paris’te olmak istiyor, üzerinde Paris yazan giysiler giyiyor, hatta onu görmeyen kişiler bile onun hayalini kuruyor.



Turizmi ve kültürü, ticarete ait marka vb. kavramlar ile izah etmeye çalışan bir zihnin yapısı, işin bu tarafını kavrayamıyor. Çok reklam yapılırsa çok turist gelir deyip defteri kapatıyor. Oysa sorun çok turist gelmesi değil, çok para kazanmanız da değil. Dünya üzerinde olabildiğince çok sayıda insanın kalbini kazanmanız.

Tabii kalbini kazanmamız gerekenler sadece yabancılar değil. Kendi insanımızın da bu coğrafyayı sevmesini sağlamamız gerekiyor. İnsanımız, gördüğü doğal güzellikler karşısında hayrete düşüyor, “ne kadar güzel bir yer” diyerek hayranlığını dile getiriyor. Ancak bir süre konakladığı o güzel yerleri bırakıp evine dönerken çöpünü, pisliğini arkasında bırakıyor. Sevse bunu yapar mı sanıyorsunuz? Acı gerçek şu ki insanımız, ülkemizin doğasından etkileniyor ama onu sevmiyor. Memleketin toprağına, ağacına, hayvanına aşk beslemiyor. Onu kullanıp atılacak değersiz bir eşya gibi görüyor.

İhtimal, bunun da altında estetik eğitiminin ve sanat üretiminin yetersizliği yatıyor. Ülkemizin doğal güzellikleri hangi dolayımlar ile halka ulaşıyor dersiniz? Ya TRT’de belgesel olarak veya yol yapımı, baraj yapımı sırasından bir ihtilafa konu olduğunda! Aydınlar, sanatçılar memlekete aşk ile yaklaşan işler üretmiyorsa, memleketi yüceltip baş tacı etmiyorsa halk ne yapsın?

Aydınlık, 15 Nisan 2024

Twitter : @GaffarYakinca
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram : Gaffar.Yakinca
YouTube: Gaffar Yakınca
http://www.gaffaryakinca.com/2024/04/14/cok-guzelsin-ama-kimse-seni-sevmiyor/

20230205

📰✍️Müslüman kentin sakinleri olarak köpekler - Gaffar Yakınca

  

Müslüman kentin sakinleri olarak köpekler

Tarih boyunca İstanbul’a gelen tüm Batılı gezginlerin notlarında aynı tespit dikkat çeker: İstanbul, başka tüm özgünlüklerinin yanı sıra, insanlar ve köpeklerin bir arada yaşadığı bir şehirdir.

1552’de Türklere esir düştüğü için İstanbul’da zorunlu ikamet eden İspanyol entelektüeli Pedro, 1555’te Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın daimi elçisi olarak İstanbul’a gelen Busbecq, 1655’te şehri ziyaret eden Fransız seyyah Jean de Thevenot, 18. Yüzyıl başında İstanbul’da kalan Fransız Botanikçi Tournefort, 1806’daki seyahati sırasında İstanbul’a uğrayan yazar Chateaubriand, şehri 1790’da ziyaret eden Antoine Oliver, 1843’de gelen Gerard de Nerval, “İstanbul 1874” kitabının yazarı İtalyan edebiyatçı Edmondo de Amicis ve birçok irili ufaklı hatıralar, bazı dergilerde, gazetelerde yayınlanan haberler....

Beş yüz yıl boyunca İstanbul’u ziyaret eden herkes aynı şeyi anlatır: Şehirde sokak hayvanları halkla iç içe yaşamaktadır. Köpekler ise adeta “şehrin ikinci

halkıdır”. “Türklere göre hayvanlara iyilik etmek büyük sevaptır, evde pişen yemeklerden köpeklere, kedilere ve kuşlara da bir şeyler artırırlar, bunların artmamasını büyük günah ve uğursuzluk sayarlar.”

 Sokaklarda, cami önlerinde, her yerde köpeklerin su içmesi için özel kaplar, doğum yapan hayvanlar için saman ve bezlerden yapılma döşekler ve kara kışta sığınsınlar diye yuvalar bulunmaktadır. İçi saman dolu hayvan kulübeleri adeta bir tür sivil hayvan hastanesi işlevi görmekte, buralara sığınan hayvanlara gönüllü hemşirelik eden insanlar göze çarpmaktadır.

Oliver, halkın köpeklere gösterdiği ihtimamı anlatırken, yüzyıllar boyunca yaşamış bir eski İstanbul mesleğinden, “mancacılıktan” ve köpeklere vakfedilen miraslardan da söz eder: “Sokaklarda uzun bir sırık üzerine dizilmiş ciğer, yürek, vesaire gibi sakatatı taşıyan adamların dolaştığı görülür. Mahallenin köpeklerini sevindirmek isteyen zenginler bunları satın alıp köpeklere verirler. Köpeklerin dişilerinin ve yavrularının barınmaları için evlerinin kapısında küçük kulübeler yaptıranlar, içini samanla döşeyenler, her gün ekmek ve et verenler de yok değildir. O kadar ki bazılarının öldüklerinde belirli sayıda köpeğin beslenmesi için para vasiyet ettikleri de olur.”

MÜSLÜMAN YAŞATIYOR, YABANCI ÖLDÜRÜYOR

Amicis’e göre köpekler, şehrin ikinci halkıdır. Köpeklerin varlığı sebebi ile İstanbul’da zaman ve mekan Batıdaki şehirlerden farklıdır. Müslüman Türk, hayvanlar ile ilişkisini Batı’dakinden çok farklı bir şekilde inşa etmiştir. Bunun için Levantenlerin yaşadığı, Batılı hayat tarzının egemen olduğu Pera ve Galata’nın köpeklere yaklaşımı, şehrin geri kalanından farklıdır. Amicis, Pera ve Galata’da köpeklerin yiyecek bulamadığını yazar. Hatta zengin Levantenlerin para ile tuttuğu bazı eczacı ve doktorlar geceleri sokaklara zehirli et bırakarak hayvanları öldürmektedir.

O dönem Pera’da yaşamış olan İngiliz yazar Dorina Neave, günlüklerinde şöyle yazmaktadır: “Türkler onları öldürmemizi önlüyorlardı. Bu dertten kurtulmak için uyguladığımız usullerden biri, parayla kayıkçı tutup köpekleri karşı kıyıya bırakmasını sağlamaktı.”

  KÖKTEN BATICILAR

19. Yüzyılın sonlarında Batılı bakış ile Müslüman Türk bakışı köpekler üzerinden de çatışıyordu. Ancak Batıcılık, Türk aydınları arasında da çokça tarafta bulmaya başlamıştı. Batıcı modernleşmecilere göre, sokak köpekleri, geri kalmış Müslümanlığın bir sonucuydu. Batı medeniyetini adeta bir din gibi kabul edip, “İslam terakkiye manidir” sloganını benimseyenler, köpekleri geri kalmışlığın bir sembolü olarak gördüler.

Tıpkı bugünkü hayvan düşmanları gibi, “Batı şehirlerinde sokaklarda hayvan yok, medeniyet bunu gerektirir” diyorlardı. Batılıların yaptığı gibi tüm hayvanların toplatılıp öldürülmesini isteyenlerin çıkması da uzun sürmedi.

Bunların en bilineni marjinal Batıcı fikirleri ile tanınan Abdullah Cevdet’tir. 1909’da yayınladığı “İstanbul ve köpekler” isimli risalesinde köpeklerin toptan imha edilmesini savunur. Bu fikirler, hızla modernleşmenin sihirli formüllerini arayan İttihat Terakki iktidarı için bulunmaz nimettir. Köpeklerden kurtulmanın “çağdaşlaşmanın” önünü açacağını zanneden bir avuç ahmak, 1910 yılında o meşum köpek katliamını organize eder.

Hayırsız Ada katliamı, modernleşmeyi falan sağlamadığı gibi şehre dair hiçbir sorunu da çözmemiş, üstelik Müslüman halkı korkunç bir suçluluk duygusu ile baş başa

bırakmıştır. Katliamın ardından memleketin başına gelen pek çok facia, halkın kolektif şuurunda köpeklerin ahını almış olmaya bağlanır.

....

Alıntı/Kaynak: http://www.gaffaryakinca.com/2023/02/04/musluman-kentin-sakinleri-olarak-kopekler/


20200127

✍️ Felaket, ihanet ve millet olmak - Gaffar Yakınca

Felaket, ihanet ve millet olmak
Gaffar Yakınca
Aydınlık Gazetesi, 27.1.2020

Milletin çağdaş tanımı içinde yer bulan bir kavram "duygu birliğidir." Birlikte yaşayan insanların, az çok ortaklaşmış bir geçmiş ve ortak bir gelecek hayaline sahip olmaları onları bir duygu birliğine götürür. Aslında "millet olmak, temelde bu duygu birliğinden başka bir şey değildir" desek çok da abartmış olmayız.

FELAKET VE MİLLET

Büyük felaket anları, insani duyguların da son raddeye ulaştığı zamanlardır. Korku, endişe, merhamet, öfke, üzüntü vb. insana mahsus her duygu, en uç şekilde kendini gösterebilir. Felakete uğrayanları kendileri ile kardeş görenler, bir dayanışma arzusu ile bir araya gelirler. O kritik anda insanları kenetleyen şey, kendilerini aynı toprağın ve aynı geleceğin çocuğu saymaları, bir millet olma duygusundan nasiplerini almış olmalarıdır.

Mensup olduğumuz Türk milleti, bu konuda eşine az rastlanır bir örnektir. Son üç yüz yıl içinde pek feci felaketlere maruz kalmış, hepsinden de insanlığın yüz akı bir sicil ile çıkmıştır. Belki gidenleri geri getirmek mümkün olmamıştır ama, yaşadığımız her felaketin ardından ağzımızda millet olmanın, kardeş olmanın, bir kuru ekmeğe paydaş olmanın tadı kalmıştır. Hele Cumhuriyet tarihimiz, milletimiz dışındaki mazlumların da yardımına koştuğumuz sayısız örnekle doludur. Bileğimizi bükülmez, yüreğimizi yıkılmaz yapan, bu yüksek insani karakterden başka bir şey değildir.

Yüksek insani karakter demişken, alçaklıktan da söz etmek gerekiyor. Merzifonluların güzel bir sözü var "Dost kazanmaya bak, düşmanı anan da doğurur" derler. İhanet, insan soyunun eski mesleğidir, her milletin içinden hainler çıkar. Ancak, büyük milletlerin, hainleri de bol olur. Bir millet nasıl geleceğine dair olumlu duygular etrafında kenetleniyorsa, hainler de ihanetin çevresinde toplanırlar. Beslendikleri kötülüğün tadı onları bir arada tutar, her zaman örgütlüdürler. Ve tıpkı en yüce duygular gibi, en alçakça hisler de yine böyle felaket anlarında ortaya çıkar. Devletin yanlış işlerini eleştiriyor gibi görünen aklı selim bir muhalif, bir yazar, bir televizyoncu, tiyatrocu vs. bir anda ölü bekleyen leşçil bir çıyana, zayıf anınızda dişlerini çıkaran bir vampire dönüşür.

BİR FELAKET İKİ İNSAN

Elazığ depremi vesilesi ile iki insan tipini de gördük. Bir yanda Emine Kuştepe’nin dirayetinde simgeleşen kahramanlar, diğer yanda insanlıktan nasiplerini yitirmiş ölüm tellalları. Bir yanda ‘ne yapabilirim’ kaygısı ile kıvranan milyonlarca ‘sıradan’ insan, diğer yanda "ne tür kirli bir laf etsem de dikkati üzerime çeksem" diyen sözde aydınlar, şöhret sahibi sosyal medya cazgırları.

Bu ikinci grubun muhaliflerden ve özellikle de sol mahalle içinden çıkıyor olması ibretliktir. Hatırlayın, Gölcük depreminden sonra İslamcıların bir eyleminde densiz bir provokatör tarafından "7,2 yetmedi mi" şeklinde bir pankart açılmıştı. İşte bugün benzer bir çirkinliği solcu olduğunu söyleyen bazı insanlarda görüyoruz. O gün o sözü edenlere nasıl tepki gösterdiysek bugün bizi bölmeye çalışan bu sözde aydınlara da öyle tepki göstermemiz gerekir. Depremin üzerinden daha bir dakika geçmemişken, insanlar can pazarındayken aklına ilk gelen şey "Tivit atmak" olan bir insandan ne ülkeye ne dünyaya zerre hayır gelmez. Korkunç bir felaketin tam ortasında "hükümete çakmayı" düşünen kimse, ruhen ve fikren çöptür, insanlığın safrasıdır.

FELAKETTEN BİZE KALAN

Bunun için biz, çoğunluğa, ‘kendimiz gibi olanlara’ bakacağız. Yitirdiğimiz kardeşlerimizin hatırasına hürmeten, bizde kalan insanlık öykülerine sahip çıkacağız. Muhtaçlara koşan askerimize, polisimize, UMKE ekiplerine, AFAD görevlilerine, Kızılay çalışanlarına, felaketin hemen ertesinde tüm yönetim kadrosu ile orada olan TGB’ye, acil yardım hatları kuran Ülkü Ocaklarına, Osmanlı Ocaklarına bakacağız. En önemlisi, Emine Kuştepe gibi, görevini en iyi şekilde yapan gerçek kahramanlarımıza bakacağız. Milletimizin bağrından böyle evlatlar çıktığı için gurur duyacağız. Yaralarımızı, bu en acı günün bize hatırlattığı en güzel duygu ile, millet olma duygusu ile saracağız.

Alıntı/ Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/felaket-ihanet-ve-millet-olmak-gaffar-yakinca-kose-yazilari-ocak-2020

20200120

✍️ 🇹🇷Türk yalnızlığı kurt yalnızlığı - Gaffar Yakınca


Türk yalnızlığı kurt yalnızlığı 
Gaffar Yakınca
Aydınlık Gazetesi, 20.1.2020 


En medeni Avrupa memleketlerinin en medeni meclislerinde sıkça başıma gelmiştir: Sosyal meseleler hakkında fikir alışverişi ile başlayan konuşma ilerleyip derinleştikçe kendinizi her milletten insana karşı Türkiye’yi ve Türklüğü savunur halde bulursunuz. Kökleri tarihe uzanan pek çok önyargı, insanların zihninde hâlâ aktif haldedir. Türklüğe yönelik kara propaganda en aklı başında sandığımız insanları bile etkilemiştir.
MİLLETLERİN HAYVANLARI

Milletlerle beraber anılan, onların sembolü olarak görülen kimi hayvanlar vardır. Fransızları horoz ile anarlar. Rusları ayı, Persleri aslan, Almanları kartal ile. Türk’ün sembolü ise Bozkurt’tur. Efsaneye göre Türkler bir dişi kurttan türemiştir. Ergenekon’dan çıkmak istediklerinde de onlara yolu bir Bozkurt göstermiştir.

Kurt karizmatik bir hayvandır. Özgürlük simgesi olarak görülür, tek başına ayakta kalabilen, dik başlı özgür insanlara “yalnız kurt” denilir. Türk olmak da bir bakıma yalnız kurt olmak gibidir. Yalanlarla, kara propagandayla şekillenmiş bir dünyaya rağmen hayatta kalabilmektir.

Mitoloji ve efsaneler hepimizin az çok hoşuna gider. Ancak yaşamın gerçekleri efsanelerdeki kadar güzel olmayabilir. Yalnız ve özgür olmak, gurur duyulan bir şey olsa da böylesi bir yaşam hiç de kolay değildir.

SÜRÜ VE KURT

“Sürünün gücü kurttur ve kurdun gücü de sürüdür” diye yazmış Rudyard Kipling, Orman Kitabında. Gerçekten de öyledir. Kurt, sürüden ayrılırsa güçsüz düşer. Dünyanın en önemli kurt araştırmacıları sayılabilecek Mech ve Gase, 1969-89 arasında yirmi yıl boyunca yüzlerce kurtu gözlemledikten sonra sürüden ayrılan “yalnız kurtların” çok zor bir yaşamları olduğunu ve ömürlerinin de genellikle daha kısa sürdüğünü tespit etmişler.

Bunun altındaki en önemli etken, doğada her canlının gözetmek zorunda olduğu bir verimlilik esasıdır: Avlanmak için harcanan enerji avdan elde edilen besinle kazanılan enerjiden daha çok olmamalı. Kurt yalnız olunca, en önce bu denge bozuluyor.

Çünkü kurtlar sürü halindeyken bir avlanma stratejisi geliştirip ona göre hareket ediyorlar ve kendilerinden çok daha büyük ve güçlü hayvanları avlayabiliyorlar. Plan ve işbirliği sayesinde avlanan bir geyik, sürüye günlerce yeterken yalnız kurt bir küçük tavşan yakalayabilmek için günlerce koşturmak zorunda kalıyor. Dayanışma ve örgütlülük olmayınca beslenmek ciddi bir soruna dönüşüyor, yalnız kurt yorgun düşüyor, zayıflıyor...

Yalnız kurdun kısa yaşamasının bir başka sebebi de kendisine saldıran hayvanlara karşı savunmasız olması. Düşmana karşı tek başına direnemeyen yalnız kurt kolayca öldürülebiliyor. Hem de en çok kimler tarafından biliyor musunuz? Onu tehlikeli bir yabancı olarak gören başka kurt sürüleri tarafından.

TÜRK YALNIZ KALMAMALI

Siyaset arenası da az çok tabiattaki yaşam mücadelesine benziyor. Dünyanın en güçlü devletlerinin bile diğer güçleri yok sayarak tek başına ayakta kalmaları mümkün değil. Hele Türkiye gibi henüz “ortanın üstü” bir ülke iseniz, bu denge stratejileri en iyi bilmeniz gereken şey haline geliyor. Tarihimizin en başarılı dönemlerine baktığımızda da böylesi akılcı stratejiler göze çarpıyor. Bugün de Türkiye, Batı’nın tek taraflı menfaatler üzerine kurduğu bir tür sömürü çarkından kurtulmaya çalışıyor. Türkiye’nin yeniden bağımsızlaşması diyebileceğimiz bu dönemde hem Batı ile hem de Doğu ile ilişkilerimizin normalleşmesi gerekiyor. Batı ile ilişkilerimizde üç yüz yıldır Batılılar kazanıyor biz kaybediyoruz, bu ilişkilerin eşitlik ilkesi ile yeniden düzenlenmesi lazım. Bunun en önemli şartı ise Batı karşısında yalnız kalmamak, dünyanın diğer tarafından, Doğu’dan yeni dostlar yeni müttefikler edinebilmek.

Evet, bugün Batının bize hissettirdiği Türk yalnızlığı, biraz kurt yalnızlığına benziyor. Ama yalnız bir kurt gibi güçsüz düşmemek için efsaneden ziyade yaşamın gerçeklerine odaklanmamız, yeni ittifaklar için uyanık, yapıcı ve akılcı olmamız gerekiyor.

Alıntı / Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/turk-yalnizligi-kurt-yalnizligi-gaffar-yakinca-kose-yazilari-ocak-2020

20190419

✍️ 🇹🇷 Dil emperyalizminin kökenleri - Gaffar Yakınca


Dil emperyalizminin kökenleri
Gaffar Yakınca
Aydınlık Gazetesi

Daniel de Foe’nun 1719 tarihli kurgu eserinde Robinson Crusoe, “Yeni arkadaşımı faydalı ve kullanışlı bir hale getirmek, ama özellikle de konuştuğumu anlamasını ve benimle konuşabilmesini sağlamak için, hemen onu eğitmeye koyuldum” der. Dikkat buyurun, bay Crusoe, Cuma’nın lisanını öğrenmeye çalışmaz, ona kendi lisanını öğretir. Hatta tüm öykü boyunca Cuma’nın konuştuğu bir dili yokmuş gibidir. İfade gücüne sahip bir dile sahip olmak Batılılara özgü bir medeniyet göstergesidir ve Batı medeniyetinin bir parçası olan Bay Crusoe, bu ayrıcalığı kölesi Cuma’ya bahşetmektedir.
Robinson ve Cuma’nın öyküsü Batılıların sömürdükleri halka dillerini dayatmalarına dair elimizdeki ilk örnektir. Ancak en acı olanı değildir.

DİLDE VE RUHTA ‘FRANSIZLAŞMAK’

Fransızlar “medeniyet getirmek için” Cezayir’i işgal ettiğinde Cezayir’deki kent nüfusunun okuma yazma oranı yüzde 40’tı. 1962 yılında, yüz otuz yıllık sömürünün ardından ülkeyi terk ederlerken bu oran yüzde 10-15 düzeyine düşmüştü. Bunlar Fransız hükümetinin kendi resmi kayıtlarıdır.

Fransız Eğitim Bakanı Rambaud’un 1897 yılında sarf ettiği şu sözler kayda değerdir: “Cezayir’i ilk fethedişimiz askeridir ve 1871’de Kabiliyeler silah bırakınca gerçekleşmiştir. İkinci fethimiz yerlilerin bizim idari yapımızı ve adalet sistemimizi kabul edişi ile ilgilidir. Üçüncü fetih ise okullar yolu ile gerçekleşecek. Bu fetih, dilimizin (Fransızca’nın) yerel diller üzerindeki üstünlüğünü sağlamalı, Müslümanlara Fransa’nın ve onun dünyadaki rolünün ne olduğunu benimsetmeli ve cehaletin yerine Avrupa biliminin basit ama kesin fikirlerini koymalıdır.”
Eğitim müfettişi Foncin’in 1910 tarihli sözleri ise şöyledir: “(Cezayirlilerin) psikolojik bağlanmaları için dilde, düşüncede ve ruhta Fransızlaşmaları ve öyle kalmaları gerekir.”

ÖDÜNÇ DİL, ÖDÜNÇ BİLİNÇ

Sömürülen ülkelere yönelik dil politikası Fransızlara özgü değildir. Virgilio Enriquez ve Elizabeth Protacio-Marcelino, Amerikan dilinin kullanımının Filipinler’e etkisi üzerine bir kitap yazdılar. Aşağıdaki satırlar bu kitaptan:
“Amerikalılar Filipinlerde eğitim dili olarak İngilizce’yi dayattılar. Filipinliler sadece İngilizce’yi değil aynı zamanda yeni bir yaşam tarzını da öğrendiler, iyi İngilizce konuşmak eğitimli insan olmanın göstergesi oldu. İngiliz dilinin empoze edilmesi ile ülke, Amerikan ideolojisinin ve çıkarlarının taşıyıcısı olan bu dile bağımlı hale geldi. Bu ödünç dile bağımlılık yabancı teorilere ve yöntemlere bağımlılığı getirdi, bunun doğal sonucu ise ödünç bir bilincin oluşmadı idi. Halkın değerleri ulusal çıkarlarla yabancı çıkarları eşitleyecek şekilde kolayca dönüştürülebilir hale geldi. Bunun sonucu Filipin halkının daha kolay sömürülmesi oldu.”
(Yeni Sömürgeci Politikalar ve Filipinlerde Dil Mücadelesi - 1984)

Amerikalıların Guam Adası’ndaki uygulamaları da başka bir trajedidir. Adanın yerel dili Çamoro 1922 yılında yasaklanmıştır. 1974’te bu yasak kalksa da artık Guam Amerikanca konuşan, Amerikanca düşünen bir ülke haline gelmişti.

BİTMEYEN BAĞIMLILIK: DİL BAĞIMLILIĞI

Pakistanlı gazeteci ve araştırmacı Zübeyde Mustafa, 2011 yılında yazdığı “Eğitimde Dil Zulmü” adlı kitabında eğitim dilinin İngilizce olmasının ülkesinin çocuklarına verdiği zararı ve toplumda yarattığı tahribatı anlatmıştı. (Pakistan’ın genel entelektüel düzeyi bizden daha yüksek olmalı ki kendisine “hıyar” ya da “gerizekalı” diyen “gazeteciler” çıkmadı). Mustafa’nın tespitlerine göre İngiliz dilinde eğitim, sadece eğitimin kalitesini düşürmekle kalmıyor, ülkenin sosyal temellerini zayıflatıyor, Urdu dilinin küçümsenmesine, dolayısı ile kültürel geri kalmışlığa da yol açıyor.

Dil, ulusal bilincin temel enstrümanı olduğu için onun üzerinde yapılan tahribatın kalıcı olduğunu, “bağımsızlık” dönemlerinde bile bu bağımlılıktan kurtulmanın pek kolay olmadığını görüyoruz.

Bugün tüm dünyada İngiliz dilinin egemenliğinden söz edebiliriz. Pratik çıktıları dışında, bu durumun, ideolojik ve politik bir anlamı bulunuyor. Tıpkı entelektüel emperyalizm gibi dil emperyalizmi kavramından da söz edebilir miyiz? Kökenini sömürgecilik tarihinde bulan bu olgu, çağımızda ne anlam ifade ediyor? Sanatçı Kıraç’ın Türkçe ile ilgili haklı çıkışı bu dosyayı açmamıza vesile oldu. Gelecek yazılarımızda devam edeceğiz.

Alıntı/ Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/dil-emperyalizminin-kokenleri-gaffar-yakinca-kose-yazilari-nisan-2019

20181226

Birinci Dünya Savaşı'nın en önemli nedeni neydi?







✍️ Türkiye’nin ve Avrupa’nın çözümü: Atatürkçülük - Gaffar Yakınca


Türkiye’nin ve Avrupa’nın çözümü: Atatürkçülük

Gaffar Yakınca
Aydınlık Gazetesi, 27.12.2018


Birinci Dünya Savaşının en önemli sebebi Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerindeki paylaşım ve nüfuz savaşı idi. Kaybeden tarafta yer alan ülkeler, son derece ağır bedeller ödemeye mahkum edildiler. Mağlupların arasında kendine biçilen kefeni yırtıp atabilen tek ülke Türkiye oldu. Bu dönemin önderi Atatürk, rehberi ise mücadele boyunca inşa edilmiş olan Atatürkçülük idi. Türk milletinin kurtuluş ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş fikriyatı olan Atatükçülük, özellikle “zor koşullar altında hayatta kalmanın ve ilerlemenin ideolojisidir” desek abartmış olmayız.

Dünyanın süper güçleri tarafından ölüm fermanı imzalanmış, teknik ve mali anlamda yıkık bir ülke -üstelik millet “fakr u zaruret” içinde iken- hem hayatta kalmayı başarmış, hem de 15 yıllık bir süre zarfında 200 yılla eşit bir kalkınmanın altına imza atmıştır. Üstelik Avrupa, 30 yıl içinde ilkinden daha yıkıcı bir savaşın içine sürüklenirken, Türkiye Cumhuriyeti, bu büyük felaketten uzak durmayı da başarmıştır. Atatürkçülük, Türk milleti için tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açık bir galibiyetin ve başarının düşüncesi olmuştur. Çünkü zor zamanlarda gözetilmesi gereken dengelerin muhteşem bir uyumu ile kurulmuş, son derece sade bir ilkeler zincirinden oluşmaktadır.

Demokrasiden vazgeçmeden cumhuriyetçi, ırkçı olmadan milliyetçi, halk dalkavuğu olmadan halkçı, otokrat olmadan devletçi, inanç düşmanı olmadan laik ve gelenekten kopmadan devrimci olmanın formülü Atatürkçülüktedir. Bağımsızlık, kalkınma, sosyal adalet ve demokrasi kavramlarının, aşırı uçlara kaçmadan, bu denli makul ölçülerle güvence altına alındığı bir başka düşünce sistemi daha yoktur. Bu bakımdan Atatürkçülük, bugünün sorunları içinde son derece kolay uygulanabilir, sade ve açık çözümler sunmaktadır. Üstelik bu çözümler sadece bizim için değil, dünyadaki pek çok ulusu için de işlevseldir.

Böyle söyleyince aklınıza ilk olarak az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinin geldiğini tahmin edebiliyorum. Evet, Atatürkçülüğün özellikle emperyalizm karşısında direnmeye çalışan uluslar için ilham kaynağı olduğu doğrudur. Ancak, önerdiği çözümler bu uluslar ile sınırlı değildir; Atatürkçülük, gelişmiş ülkeler için de pek çok özgün çözüm barındırmaktadır.

BAĞIMSIZLIĞINI KAYBEDEN AVRUPA

İngiliz World Histories dergisi akademisyenlere “Avrupa Birliği başarılı oldu mu” sorusunu yöneltmiş. Yanıtlar arasında ünlü tarih profesörü John Gillingham’ın sözleri dikkat çekiyor. Dünyanın 18. Yüzyıl endüstri devrimi ile kıyaslanabilecek derecede büyük bir politik dönüşüm sürecine girdiğini söyleyen Gillingham, “Bu dönenim motoru ABD ve Çin’deki devlerinin yönettiği teknolojik değişimdir” diyor. Gilligham’a göre artık Avrupa’nın kaderi kendi ellerinde değil, Pasifik ötesi güçlerin inisiyatifindedir.

Patentlere dair rakamlar, bilimsel çalışma istatistikleri ve sosyal göstergelerdeki eğilimler Gillingham’ın görüşlerini destekliyor. ABD’nin yedeğinde sürdürülen neo-liberal politikalar Avrupa’yı bir uçurumun eşiğine getirmiş gibi görünüyor. O zaman, belki de Avrupalı dostlarımıza bizi uçurumdan kurtaran formülü sunabilir, Atatürkçülükten ilham almalarını önerebiliriz.

  • Örneğin, Avrupa, milliyetçiliği Atatürkçü perspektifte yorumlayarak uygulamaya alabilse, hem göçmenlerin entegrasyonuna dair çözümler geliştirebilir hem de ırkçı yükselişin önüne geçebilir.
  • Liberal çokkültürcülüğün yerine konulabilecek Atatürkçü laiklik, Avrupa’da yükselen radikal dinci akımların önünü kesebilir.
  • Devletçilik ve halkçılık, yıkımın eşiğine gelmiş sosyal güvenlik ve sosyal adalet sistemlerini onarabilir. Yine devletçilik, Çin ve ABD karşısında Avrupa’nın yerleşik üretim gücünün onarılmasını sağlayabilir.
  • İnkılapçılık teknokratlara terk edilmiş temel Avrupa kurumlarını uluslar lehine çağdaş dönüşümlere zorlayabilir, böylelikle siyasi sarsıntıların önüne geçilebilir.
Örnekler, öneriler çoğaltılabilir. Görüldüğü gibi, Atatürkçü düşünce sistemi, geçmişte kalmış bir ideoloji değil, bugünün sorunlarına yanıtlar üreten canlı bir yapıdır ve sadece bizim için değil, başka uluslar için de önemli olanaklar barındırmaktadır.


TGB’NİN ATATÜRK SEMPOZYUMU

Bu olanakların ortaya çıkarılması ise daha çok tartışma ve daha çok düşünsel üretim ile mümkündür. TGB’nin 29-30 Aralık 2018 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesinde düzenlediği “Atatürk Sempozyumu” da bu açıdan son derece önemli bir girişimdir. Maalesef uzunca bir dönem yıkıcı liberal düşüncelerin odağı olmuş olan bu seçkin okulumuzda, Atatürkçü düşüncenin tartışılacak olması yepyeni ve aydınlık bir dönemin de işaretidir. Saygın bilim insanlarımızın, düşünürlerimizin ve gençlerimizin dikkatinin bu alana çekilmesi, hem ülkemizin hem dünyamızın sorunlarının çözümü açısından altın değerindedir.

En Çok Okunanlardan...