Blog Listem

Adnan Menderes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adnan Menderes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260527

📰 Demokrat Parti’nin içinden 27 Mayıs günlüğü... 60 yıl sonra yayımlanan anılar

 

Demokrat Parti’nin içinden 27 Mayıs günlüğü... 60 yıl sonra yayımlanan anılar

Ekrem Alican 1950 ve 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’den milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. Bir süre sonra sert eleştiriler yaptı ve partisinden ayrıldı. Alican, çalkantılı dönemde anılarını gün gün not aldı. Yapı Kredi Yayınları 2021 yılında o notları yayımladı.


Ekrem Alican 1950 ve 1954 seçimlerinde Demokrat Parti (DP)’den milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. Bir süre sonra sert eleştiriler yaptı ve partisinden ayrıldı. Demokrat Parti’den kopan arkadaşlarıyla birlikte 1955 yılında Hürriyet Partisi’ni kurdu.

Alican, yakın dönem Türkiye siyasi tarih araştırmaları için çok önemli bir kaynak bıraktı: O çalkantılı dönemde anılarını gün gün yazdı. Yapı Kredi Yayınları 2021 yılında notları iki cilt halinde yayımladı.

1954 yılında başlayıp 1966 yılında biten günlüklerde; 
  • ihtilal yönetiminin içindeki tartışmalar, 
  • Anayasa’nın hazırlanması 
  • ve siyasi partilerin yeniden kuruluş 
sürecine ilişkin hiçbir yerde olmayan çok sayıda özel bilgi yer alıyor.

Bu yazıda, yıl dönümü olması sebebiyle, ülkemizin 27 Mayıs'a nasıl sürüklendiğini Demokrat Partili Ekrem Alican’ın günlüklerinden inceleyeceğiz.

ÖNCE SİYASİ OLGUNLUK SONRA TAHAMMÜLSÜZLÜK

27 Mayıs ihtilalinden altı sene önce 1954 yılında siyasi iklimin nasıl olduğunu anlamak bakımından Alican’ın 17 Mayıs notlarına bakabiliriz. Alican, DP iktidarının ilk yıllarının ‘siyasi olgunluk’ dönemi olduğunu belirtiyor:

“Hükümet icraatında görülen her aksaklık derhâl sözlü, yazılı sorularla Meclis’e intikal ettiriliyor, grupta ve meclis-i umumi heyetinde hemen her gün hükümet sual yağmuruna tutuluyor, tenkitler ardı arkası kesilmeden devam ediyordu.

İlk günlerde yukarıda bahsettiğim gibi hükümet ve bilhassa Hükümet Reisi Adnan Menderes bu sualleri, bu tenkitleri büyük anlayışla karşılıyor ve sorulan sualleri devlet adamlarına has olgunlukla cevaplandırmaktan geri kalmıyorlardı.”

ATATÜRK'E KARŞI OLUŞTURULAN İKLİM

Alican, 1954 yılındaki siyasi tartışmaları ise şöyle tarif ediyor:

“Gerek vatan sathında gerekse Meclis içerisinde Demokrat Parti’nin davasını büyük Atatürk’ün memlekete getirdiği inkılaplardan geri dönüş manasında anlayanların irticai körükleyici, inkılapları kötüleyici hareketleri de eksik olmuyordu.

Adnan Menderes’in yer yer yaptığı bazı konuşmaların bu hareketler üzerinde teşvik edici rolü olduğunu inkâra imkân yoktu. Onun bilhassa millete mal olmuş inkılaplar, millete mal olmamış inkılaplar vardır şeklindeki sözleri birçok münevver ve inkılapçı kimseleri ürkütüyor, mürtecileri dizginsiz, frensiz hareket etmeye büsbütün teşvik ediyordu.

İktidarımızın ilk yıllarında meydana çıkan ticani hareketleri, bere giyme, sakal bırakmaheykellere hücum mücadeleleri bu safhada atılan tohumların birer neticesinden başka bir şey değildi. Adnan Menderes’in ve hükümetin bu bakımdan hatalı olan hareketleri Malatya’da Ahmet Emin Yalman’a sıkılan irtica kurşunlarına kadar devam etmiştir.” (1. cilt s.19

"AĞIZ AÇABİLECEK BİR HAL KALMADI"

Alican, anılarında 1954 yılından itibaren DP içerisindeki tartışmalara da değiniyor. DP milletvekiline göre parti içerisinde farklı fikirler bastırılıyordu:


“Birçok mebuslar da teşkilatla aralarının kasten açılması, açtırılması dolayısıyla yaklaşan 1954 seçimlerinde genel kurulun ve onun başındaki Adnan Menderes’in lütuf ve atıfetine sığınmak mecburiyetini hissediyorlardı.

Devrenin son yıllarında bu ruh hâleti içinde bulunan Demokrat Parti Meclis Grubu’ndan, Adnan Menderes istediği kanunları çıkarabilecek hâle girmişti. Artık kimsede tenkitkâr söz söyleyecek, ağız açabilecek bir hâl kalmamıştır. Muhit tamamen onların tabiriyle bozgunculardan temizlenmiştir. Meclis grubunda tam bir tesanüt ve anlayış hâkimdir. (…) Genel kurul “veto” hakkını elinde bir kılıç gibi kullanmakta, istediği adayı silmekte, onun yerine istediğini koymakta idi. s.22

ANTİ DEMOKRATİK BİR ZİHNİYET

Parti içerisindeki baskıcı tavır, dışarıya dönük tutumlarda da görülmeye başladı. Alican bu durumu anılarında şöyle anlatıyor:

“Seçim kanununu daha demokratik bir şekle sokmak için elbet tadilat yapmak ihtiyacı vardı. Fakat getirilen tadiller bu kanunu daha demokratik bir şekle sokmak gayesini değil, tamamiyle aksi bir gayeyi gütmekteydi.”

“Bu hükümlerin bir kısmının haklı tarafları üzerinde tabiatıyla durulabilir. Fakat bu kanunun umumi havasıyla antidemokratik bir zihniyet taşıdığında şüphe yoktur. Demokrat Parti’nin başında bulunanların bu kanunla Meclis üzerinde tam hakimiyet kuracaklarını bilmem inkâra imkân var mıdır? (…) neylersiniz ki Demokrat Parti’nin başındakiler bu hükümleri çıkarmak suretiyle bütün seçim mekanizmasını ellerine almak istemişlerdir ve muvaffak da olmuşlardır. S.28

SOMUT UYGULAMA: MAĞDUR KIRŞEHİR

Osman Bölükbaşı’nın genel başkan olduğu Cumhuriyetçi Millet Partisi’nin seçim kazanmasının ardından Kırşehir’in ilçe yapılıp Nevşehir’e bağlanması, DP'nin muhalif illeri cezalandıracağı yönünde tedirginlik yarattı.

DP’yi seçmediği için Kırşehir’in başına gelenler de Ekrem Alican’ın notlarında yer buluyor:

“1954 seçimlerinde Kırşehir’de seçimleri Millet Partisi kazanmıştı. Getirilen kanunla Kırşehirliler cezalandırılıyordu.

Birçok mebuslar da rey vermemek için Meclis’ten kaçtılar. Kanaatimce Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçim kanunu tadilatı ve Kırşehir kanunuyla kendi idam fermanını kendisi imzalamıştır.

Kırşehir kanunu hakkındaki mütalaaları yazarken unuttuğum bir hususu burada kaydedeyim. Bu kanunun umumi heyette müzakeresi sırasında hükümetin ve hükümet yardımcısı mebusların aldıkları tavır cidden Türk demokrasisi için şayan-ı teessüftür. S.29

Demokrat Parti Meclis Grubu Kırşehir ve seçim Kanunları ile idam ipini boynuna kadar getirmişti. Yeni kanun çıkarsa öyle zannediyorum ki grup kendi kendine idam etmiş olacaktır. Ondan sonra “Hakimiyet kayıtsız şartsız Türk milletinindir” sözünün “Hakimiyet kayıtsız şartsız Demokrat Parti Genel Başkanı’ndır” şekline sokulması anayasanın hakikati ifade etmesi için şart olacaktır. s. 123

"DP KÖTÜ, FENA ÇİZGİYE GİRDİ"

Alican bu satırlardan bir sene sonra 19 Ekim 1955 tarihinde Demokrat Parti’nin nasıl bir yola girdiğini şu çarpıcı cümlelerle anlatıyor:

“…Demokrat Parti idarecilerinin siyasi ahlak hatta şahsi ahlak bakımından redaetleri (kötülük, fenalık) bu memlekette 1946 seçimlerini yapan insanların ahlaki redaetlerinden daha ileriye gitmemiştir. Bu adamların 1958 seçimlerini nizam içerisinde ve kanunlar hükümleri dairesinde yapacaklarına dair itimadım kalmamıştır.” S.119

Ekrem Alican günlüğünün 1 Aralık 1955 tarihli sayfasına Adnan Menderes’in meşhur cümlesini not ediyor: ‘Adnan Menderes siz bu memlekette hilafeti saltanatı dahi ihya edebilirsiniz diyecek kadar küçülmüştür.’

ESKİ DP'Lİ: İSTİBDAT REJİMİ KURULUYOR

Alican bir grup Demokrat Partili arkadaşıyla birlikte eleştirilerini artırdı ve bir süre sonra Hürriyet Partisi’ni kurmaya karar verdi. Parti’nin kuruluş sürecinde DP iktidarını “istibdat rejimi” olarak adlandırıyor:

“Bize daha önce 'ayrılın efendiler gidin partinizi kurun' diyen Adnan Menderes, parti kuruma hazırlıkları ciddiye girdikten sonra aman parti kurmayın demeye başladı. Allahım sen ne büyüksün... Ya vazifemizi yapıp memleket üstüne çökmeye başlayan istibdat rejimini def edecek yahut mukadderata boyun eğerek gerekirse bu yolda canımızı dahi verecektik artık zarlar atılmıştı." sayfa 150.

KÜLHANBEYİ EDASIYLA KONUŞANLAR

Alican’ın tonu 11 Nisan 1956’da daha da sertleşiyor:

“Adnan Bey’in bugünlerde söylediği nutuklar siyasi tarihimiz için cidden ibretle okunacak siyasi vesikalardır. Adamcağız bir devlet adamı gibi değil, muvazenesini külliyen kaybetmiş bir külhanbeyi edasıyla muhalefet ve matbuata her türlü hakareti savurmaktan çekinmiyor.

Devlet Reisi de o bu küfürleri yaparken onun yanında alkış tutanlar arasında bulunuyor. İnsan bu hâlleri gördükçe 1946-1950 mücadelesinin şahsi ihtirasları tatmin için yapılmış murai, ikiyüzlü bir mücadele olduğu yolundaki kanaatini büsbütün artırıyor. Allah bu çeşit ikiyüzlülükleri elbet cezalandıracaktır. Bu hatıraları bir gün okuyacak olanlara Adnan Bey’in nutuklarını da beraber okumalarını tavsiye ederim.

Günlüklerin 1 Ocak 1957 tarihli sayfasında Ekrem Alican ‘demokratik zihniyetten yüzde yüz vazgeçildiğini' belirtiyor:

“Memlekette artık partizan idare alabildiğine bir sürat içerisinde yürümekte. Adnan bey geçen yıl dördüncü kabinesini kurarken müdafaa eder göründüğü demokratik zihniyetten yüzde yüz dönmenin ve üçüncü Menderes kabinesinin fikirlerine adet etmenin bütün imkanlarını yeniden ele geçirmiş vaziyette” (İkinci cilt sayfa 25

9 Kasım 1957 tarihinde de farklı seslere tahammül edilmediğini yazıyor:

Menderes geçen devre 60 muhalife tahammül edemiyordu bu sefer karşısına 200'e yakın adam çıktı elbet tahammül edemez bazı tedbirler alacağı muhakkaktır. Bu tedbirleri de önümüzdeki birkaç gün içerisinde öğreneceğiz” İkinci cilt sayfa 56

İSMET İNÖNÜ'YÜ VURMA EMRİ

İsmet İnönü’nün 1959 Uşak gezisinde aracına saldırılması, ziyaretinin engellenmeye çalışılması ve tren istasyonunda taşlanarak başından hafif yaralanması infial yarattı. Ekrem Alican 20 Aralık 1959 tarihinde Uşak’ta İsmet İnönü’yü vurma emrinin verildiğini yazıyor:

demokratlar Uşak hadiseleri dolayısıyla bir fiyasko verdiler ve Uşak hadiselerinin Halk Partisi tarafından tertip edildiği iddiasıyla mahkemeye sevk edilen Halk Partili şahıslar mahkemeden beraat kararı aldılar.

Bu arada mahkemede ifade veren eski Uşak emniyet müdürü ile jandarma komutanının validen inönü'yü vurma emrini aldıkları meydana çıktı müdür ve komutan bu emrin kendilerine verildiğini beyan ettiler.

Vali bu beyanları kabul etmede gazetelere gönderdiği tekziplerle müdürün ve komutanın Halk Partisi'ne satılmış kişiler olduğunu iddia etti.

Tabii onun bu iddiası mesnetsiz kaldı ve memleket efkarı valinin bu emri verdiğine inandı. İktidar buna rağmen valiye dokunmadı. Çünkü Vali emri yukarıdan almıştı. Bu Hadise Demokrat Parti için pek müspet bir şey olmadı. sayfa 113

Ve 27 Mayıs ihtilaline bir ay kala, 24 Nisan 1960'ta günlüğe yazılan uyarılar:

Milletin hissiyatının da her gün, hatta her an Demokratlar aleyhine dönmekte olduğu artık bariz bir hâl almıştı. Çok kimse Demokratlardan iğrenerek bahseder duruma girmeye başlamıştı.

Demokrat liderler bu şartlar içerisinde iktidarda kalabilmek için 1954’ten beri başvurmaya devam ettikleri baskı tedbirlerini bir merhale daha ileriye götürmenin kendileri için bir mecburiyet olduğu neticesine vardılar ve gruplarından aldıkları bir karar ile Demokrat Parti Grup Başkanı Bursa Mebusu Mazlum Kayalar, Başkan Vekili Denizli Mebusu Baha Aksit imzalarıyla Meclis’e Cumhuriyet Halk Partisi ve basın hakkında meclis tahkikatı açılması için bir takrir verdirdiler.

Bu takririn metni evrakım arasındadır. Grubun bu mevzuda neşrettiği tebliğler de evrakım arasındadır. Demokratların bu takrirlerine karşı Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu da bir başka takrir vererek 20 küsur maddeden dolayı Hükümet Reisi Adnan Menderes’in Divan-ı Âliye sevkini istedi. Bu takririn metni de evrakım arasındadır.

Demokrat Parti Meclis Grubu adına verilen takrir 18 Nisan 1960 Pazartesi günü Meclis’te görüşüldü ve kabul edilerek 15 kişilik bir tahkikat encümeni teşkil olundu.

Bu müzakerelerde Halk Partisi’nin görüşünü İnönü açıkladı. İnönü yaptığı iki konuşmada “Şartlar zaruri kıldığı takdirde milletin ihtilale gitmesinin dahi meşru olduğu” fikrini müdafaa etti ve kurulacak tahkikat encümeni anayasaya aykırı olduğu için, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kanunlar hükümlerinden gayrı herhangi bir hükmü dinlemeyeceğini açıkça ifade etti.

Tahkikat encümeni kurulur kurulmaz bu mevzuda Meclis’te yapılan müzakerelerin neşrinin yasak olduğunu bir tebliğ ile umumi efkâra bildirmişti. Bu itibarla gazetelerin pek çoğu o gün Meclis’te yapılan müzakereleri sayfalarına almamışlardı. Sadece Ulus, Dünya ve Demokrat İzmir gazeteleri bu müzakereleri neşretmişti. Fakat bu gazeteler de polis tarafından toplatılmıştı. Turan Güneş bana bir Ulus getirmiş, onu İsmail Özüt gelip almıştı. S.119

Ekrem Alican 1960 ihtilalinden sonra Cemal Gürsel başkanlığında kurulan hükümette Maliye Bakanı olarak görev yaptı. İhtilalci subaylar CHP'li görüntü vermek istemedikleri için adeta Alican'ın peşinde koştu. Bir süre sonra siyaseten yeniden serbest bırakılınca Ekrem Alican arkadaşlarıyla birlikte Yeni Türkiye Partisi'ni kurdu ve genel başkanı oldu.

KAPSAMLI DERSLER İÇİN KARŞILAŞTIRMALI OKUMA

16-17 Eylül 1961 tarihlerinde Adnan Menderes ile birlikte İmralı Adası'nda Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. Türk milleti bu acı olayı unutamadı. O günden bu yana siyasi saflaşmada herkes kendi duygularına hitap eden metinleri okumaya odaklandı. Sadece kendi duygu ve düşüncelerine seslenen eserleri okuyanlar karşı görüşleri anlama fırsatından mahrum kaldı. Halbuki böyle sarsıcı olaylardan, kapsamlı dersler çıkarabilmemiz için karşılaştırmalı okuma yapabilmeliyiz. Ekrem Alican’ın günlükleri tam da bunu sağlayabilecek güçlü bir metin.

Mustafa İlker Yücel

Odatv.com



Alıntı/kaynak: 

https://www.odatv.com/guncel/demokrat-partinin-icinden-27-mayis-gunlugu-60-yil-sonra-yayimlanan-anilar-120148644





📰 27 Mayıs İhtilali 66 yaşında





Menderes yönetimine karşı yapılan 27 Mayıs 1960 İhtilali 66 yaşında. Müdahale sonrası yürürlüğe giren 1961 Anayasası; özerk TRT, AYM ve DPT gibi kurumları kazandırarak özgürlükçü bir dönem başlatırken, süreç Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın idamlarıyla sonuçlanan yargılamalara sahne oldu.

Ata Uysal Özen



Adnan Menderes yönetimine karşı gerçekleştirilen 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin bugün 66’ncı yıldönümü.

İhtilal sonrası yürürlüğe giren 1961 Anayasası; özerk TRT, özerk üniversite, Anayasa Mahkemesi ve Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumları devlet yaşamına kazandırırken, sosyalist partilerin de önünü açan kurumsal ve özgürlükçü bir dönemi başlattı.


1950 yılında iktidara gelen Celal Bayar ve Adnan Menderes yönetimi, Sovyetler Birliği’nden gelen tehditleri gerekçe göstererek ABD merkezli Batı blokuna yakınlaşmış ve Türkiye’nin Atatürk dönemindeki bağımsızlıkçı, bölge merkezli dış siyasetini terk ederek NATO’ya girmiştir.


Aynı süreçte, Meclis kararı olmaksızın BM çağrısıyla Kore Savaşı’na asker gönderilmiş; ardından girilen genel seçimlerde Demokrat Parti (DP) çoğunluğunu korumuştur.

Ancak 1957 yılına gelindiğinde eldeki kaynakların tükenmesi, dış yardımların azalması, döviz ve tüketici fiyatlarının yükselmesiyle ekonomik sıkıntılar tırmanışa geçmiştir.


  • 1959’dan itibaren derinleşen ekonomik kriz gençlik kesimini sokağa dökerken, 
  • DP iktidarı ana muhalefet partisi CHP’nin üzerine gitmiş; 
  • Meclis Tahkikat Komisyonu’nun kurulması, 
  • CHP’nin mal varlığına el konulması, 
  • aydınlara yönelik baskılar 
  • ve toplumu bölen Vatan Cephesi 
gibi uygulamalarla gerilimi tırmandırmıştır.


Dönemin önde gelen aydınları, bu anayasa dışı uygulamalar sebebiyle DP yönetiminin meşruiyetini kaybettiğini belirtmektedir.

Bu gelişmeleri ve halktan gelen tepkileri değerlendiren ordu içindeki bir grup, ihtilal girişimini hızlandırarak 27 Mayıs 1960 gecesi yönetime el koymuştur.


Halk desteğiyle gerçekleştirilen ve çok partili yaşamı yeni bir faza taşıyan bu müdahale, devlet mekanizmasında demokratik ve özgürlükçü sınırları genişleten yeniliklere zemin hazırlamıştır.


İhtilal sonrasında ilan edilen 1961 Anayasası ile birlikte Türkiye’de özgürlüklerin alanı genişletilmiş ve çağdaş devlet organları inşa edilmiştir.






Özerk TRT ve Özerk Üniversiteler:



Bilimsel ve yayıncılık alanında bağımsız yapılar oluşturuldu.


Anayasa Mahkemesi (AYM):

Yasaların anayasal denetimi sağlanarak hukukun üstünlüğü güvence altına alındı.

Devlet Planlama Teşkilatı (DPT):

Ekonomik ve sosyal kalkınmanın planlı bir zeminde yürütülmesi sağlandı.



Cumhuriyet Senatosu:

Çift meclisli sistemle yasama faaliyetleri daha geniş bir tabana yayıldı.


Yeni Seçim Sistemi:

Getirilen yeni nispi temsil ve seçim modeliyle sosyalist partilerin meclise girmesinin ve siyaset sahnesinde önlerinin açılmasının yasal altyapısı oluşturuldu.


Bu kurumsal dönüşümler ve özgürlükçü adımlar sebebiyle 
27 Mayıs günü, 
12 Eylül 1980 ASKERİ DARBESİne kadar 
Türkiye genelinde resmi olarak "Hürriyet Bayramı" adıyla kutlanmıştır.


İhtilal sonrasında Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve DP yöneticileri Yassıada’da kurulan mahkemelerde yargılanmıştır.

Çok sayıda DP’li bakan, milletvekili ve idareci de farklı sürelerde hapis cezalarına çarptırıldı.
Milli Birlik Komitesi (MBK) bünyesindeki bir grubun iktidar gücünü idame ettirme yönündeki duruşu ve tavrı neticesinde; Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan hakkındaki idam cezaları 16 ve 17 Eylül 1961 tarihlerinde infaz edildi.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın idam kararı ise yaş haddi ve benzeri gerekçelerle ömür boyu hapse çevrildi.

İdam kararlarına MBK lideri ve Devlet Başkanı Emekli Orgeneral Cemal Gürsel ile CHP Genel Başkanı İsmet İnönü net bir şekilde karşı çıkmıştır.

İnönü, siyasi sebeplerle idamlara karşı yürüttüğü bu muhalif tutumunu ve ilkeli yaklaşımını ilerleyen yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam sürecinde de sürdürmüş, ancak bu girişimler infazları durdurmaya yetmemiştir.


Alıntı/Kaynak: 
https://www.aydinlik.com.tr/fotogaleri/27-mayis-ihtilali-66-yasinda-578281?sayfa=23

20190619

✍️ 🗺 İstanbul’a ihanetin tarihi - Sinan Meydan



İstanbul’a ihanetin tarihi
Sinan Meydan

“Bir vakitler, şekilleri, boyları ve renkleri tespit edilen binalarla süslenmiş yedi tepenin efsanevi manzaraları artık silinmek üzeredir… İstanbul gelecek asırlarda yedi tepesi seçilemeyen, mimari anıtları görülemeyen, cüce ve dev beton yapılar şehri olmak tehlikesi içindedir.”
(Haluk Y. Şehsuvaroğlu, Cumhuriyet, 1952)
21 Ekim 2017'de AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan aynen şöyle demişti: “İstanbul müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik. Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum.”

Erdoğan çok haklı! AKP döneminde İstanbul ranta, betonateslim edildi. Ancak “İstanbul'a ihanet” yeni başlamadı; “İstanbul'a ihanetin” bir tarihi var.

23 Haziran İstanbul seçimleriöncesinde “İstanbul'a ihanetin tarihini”okumaya ne dersiniz?

ANKARA'NIN İMARI

Atatürk, başkent Ankarabaşta olmak üzere tüm Türkiye'yi planlı kentlere kavuşturmak istiyordu.

1928'de Hermann Jansen tarafından hazırlanan Ankara İmar Planı (Jansen Planı)1932'de uygulanmaya başlandı. Jansen,Ankara'yı planlarken çağdaş bir başkentintemel ihtiyaçlarını esas aldı. Yeni Ankara'yı kurarken eski Ankara'nın tarihi dokusunu da korumayı amaçladı. Yeni Ankara'yı –Atatürk'ün isteğiyle-Çankaya-Ulus yönünde gelişecek biçimde planladı. Ticaret merkezi Ulus'ta,yönetim merkezi Yenişehir'de olacaktı. Plana göre geniş bulvarları, en fazla üç katlıçağdaş binaları ve Atatürk Orman Çiftliği gibi bolca yeşil alanlarıylabozkırın ortasında modern bir Ankarayükselecekti.

Ankara, Atatürk döneminde, bir başkente yakışır biçimde planlı ve çağdaş bir kent olarak gelişti.

Tek parti döneminde İstanbul'un imarı


Atatürk, İstanbul'un imarı için 1936'da M. Henri Prost'u görevlendirdi. Prost, iki yıl içinde İstanbul'un imar planını hazırladı: Büyük parklar, kent içi kara yolları, Sirkeci'den başlayan bir banliyö tren hattı, Yedikule-Eminönü-Karaköy-Taksim metro hattı, Yenikapı'da büyük bir liman ve bir aktarma istasyonu planladı.

Prost, İstanbul'un tarihi dokusunu korumak için 40 rakımın üzerine inşa edilecek yapılara 12.50 metre yükseklik sınırı koydu. Sarayburnu ile Küçükayasofya arasındaki alanı “Arkeolojik Park Alanı” ilan etti ve burada bodrum kata izin vermeden yapı yüksekliğini 2 katla sınırlandırdı. Prost, her ne kadar eski eserleri korumayı esas almışsa da 10 yıllık uygulama sırasında maalesef çok sayıda tarihi eser yıkıldı.

1940'ta İsmet İnönü döneminde, İstanbul'un Vali-Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, Prost'un planı çerçevesinde İstanbul'un imarına başladı. Önce, Taksim Topçu Kışlası yıkılarak yerine 38 bin m2'lik “İnönü Gezisi” (Taksim Gezi Parkı) adlı bir yeşil alan oluşturuldu. (1942). Spor ve Sergi Sarayı, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu, Atatürk Köprüsü, Atatürk Bulvarı,  Maçka Parkı, Yıldız ve Emirgan Koruları,  Abbasağa Parkı yapıldı. Dolmabahçe Sarayı Ahırları yıkılarak Beşiktaş İnönü Stadı inşa edildi (1947).

Ayrıca İstanbul'un her iki yakasında elektrik ve su şebekeleri geliştirildi. Tramvay ve telefon ağları genişletildi. Yeni mahalleler ve yeni yollar inşa edildi. İstanbul'un tarihi camileri onarıldı. KapalıçarşıBabıaliMısır Çarşısı, müzeye dönüştürülen Topkapı Sarayı ve Ayasofya restore edildi.

1950'de Demokrat Parti (DP) iktidara geldi. Yüksek Mimar Doğan Hasol'un ifadesiyle, “1955'ten itibaren Başbakan Adnan Menderes'in tutkulu imar hareketleri İstanbul'un altını üstüne getirdi.”

İstanbul'un imarı mı? İstanbul'un fethi mi?


1864'te İstanbul'da ilk belediye (şehir emaneti) kurulduktan sonra zaman zaman “imar”adı altında yıkımlar yapıldı.

İstanbul'daki en acımasız yıkımlar,  1955-60 arasında, DP dönemindeyapıldı.
Başbakan Adnan Menderes, Haussmann özentisiyle (III. Napolyon'un 1853-1870 arasında Paris'in imarıyla görevlendirdiği vali) İstanbul'da geniş yollar ve caddeler açmak istedi.
15 yıldır İstanbul'un imarını yürüten H.Prost, 1951'de İstanbul'dan ayrılmıştı. DP, 1956'da Alman Hans Högg'ü Türkiye'ye çağırdı.

Menderes, 25 Eylül 1956'da “İstanbul'u yeniden fethetmek” sloganıyla imar çalışmalarını başlattı. Amaç, İstanbul'da trafiği rahatlatmak, yeni yollar ve meydanlar açmak, şehri güzelleştirmekve tarihi yapıları korumaktı. Ancak “tarihi yapıları korumak” lafta kaldı. Öyle ki DP, eski İstanbul'u bir an önce yıkmak için kanunlar çıkardı: 9 Temmuz 1956 tarihli yeni imar kanununa göre yıkılması istenilen yapılar, Yüksek Kurul onayı alınmadan hemen yıkılacaktı. 8 Eylül 1956 tarihli istimlâk kanunuyla da istimlâk yetkisi belediyelere verildi.

1 Nisan 1958'de İstanbul İmar ve Planlama Müdürlüğü kuruldu. Müdürlük, İtalyan Luigi Piccinato yönetiminde İstanbul'un nazım planınıhazırladı.

Ancak uygulamada “plan”değil, “plansızlık” hüküm sürdü. Önce Belediye Meclisi kararıyla Menderes'e “FahriBelediye Başkanı”nişanı ve beratı verildi. Sonra Menderes'in istediği yerlerde caddeler açıldı, çok geniş yollaryapıldı, tarihi binalaryıkıldı. Plansız programsız istimlâkler yapıldı. 1958'e gelindiğinde belediye, istimlak borçlarını ödeyemez duruma geldi. 1958–1960 arasında İstanbul'da istimlâklere harcanan 536 milyon lira o yıl Türkiye'deki tüm belediyelerin toplam bütçesiniaşmıştı. Zamanla istimlak bedelleri azaldı, ödemeler aksadı. Mal sahiplerine uzun vadeli bonolar verildi. 1961'de Yassıada'da görülen davalardan biri “İstimlak Yolsuzluğu” davası olacaktı.

Menderes'in İstanbul'u yıkıp yeniden yapmaya çalıştığı o günlerde Türkiye çok ağır bir ekonomikrizin pençesindeydi. 4 Ağustos 1958 devalüasyonuyla Dolar 2.80 TL'den 9.00 TL'ye yükselmişti. O ekonomik koşullarda artan maliyetlere rağmenimar çalışmalarına devam edildi.

DP döneminde İstanbul'daki imar çalışmaları sonunda Vatan Caddesi, Millet Caddesi, Fevzi Paşa Caddesi, Londra Asfaltı, Sirkeci-Florya Sahil Yolu, Eminönü-Unkapanı Yolu, Barbaros Bulvarı, İstinye-Tarabya-Büyükdere Yolu, Karaköy-Beşiktaş Yolu, Karaköy-Azapkapı Yolu, Kemeraltı Caddesi, Divanyolu, Edirnekapı-Beyazit-Aksaray Yolu ve Bağdat Caddesi yapıldı. Beyazıt Meydanı defalarca yıkılıp yeniden yapıldı.

DP'nin 1953'teki “imar affı” ve Menderes'in gecekondulara izin vermesi İstanbul'a büyük zarar verdi. Öyle ki, 1960'a gelindiğinde İstanbul'daki gecekondu sayısı 60 bine çıkacaktı. DP döneminde, bir taraftan gecekondular, diğer taraftan yüksek binalar İstanbul'un çehresini bozmaya başladı. 1953'te bir yarışma sonunda inşa edilen İstanbul Belediye Sarayı, Prost'un “İstanbul Yarımadası'nda 40 rakımın üzerinde 12.50 metreden yüksek yapı yapılamaz” kuralını delen ilk bina oldu. DP, İstanbul'un nefes almasını sağlayan “İnönü Gezisi”ni de Hilton Oteli'ne kurban etti.

DP döneminde yok edilen tarih


19. Yüzyıl'da Art Nouve tarzında inşa edilmiş Karaköy Camisi, Menderes döneminde, 1958'de yol genişletilirken yıkıldı. Ancak caminin yerinden yol geçmediği gibi hemen yanındaki Ziraat Bankası binasına da dokunulmadı.

DP döneminde İstanbul'un imarı nedeniyle aralarında çok sayıda tarihi yapının daolduğu toplam 7289 bina yıkıldı. Bizzat Lütfi Kırdar'ın verdiği bilgiye göre Tek Parti döneminde, 1939-1948 arasındaki imar faaliyetleri sırasında İstanbul'da yıkılan bina sayısı ise 1148'di.  

DP'nin çıkardığı kanunlarla Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu devre dışı bırakılarak tarihi eserler fotoğrafları bile çekilmeden yıkıldı.

DP'nin, “yol yapıyoruz, kavşak yapıyoruz, meydan açıyoruz“ diyerek 1950'lerde buldozerlerle yıkıp yok ettiği çok sayıda han, hamam, çeşme, türbe, cami ve mescit gibi tarihi eserlerden bazıları şöyle:
Murad Paşa Hamamı, Beyazid Hamamı, Fatih Külliyesi'nin Akdeniz Medreseleri, Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi ve Sıbyan Mektebi, Simkeşhane ve Hasanpaşa Hanı'nın bir kısmı, tarihi surların yola denk gelen bölümleri, Galata Sur Burcu, Karabaş Hamamı, Karabaş Camisi, Kılıç Ali Paşa Camisi Dükkânları, Müşirlik Dairesi, Tophane Çeşmesi, Sanayi Kışlası, II. Abdülhamit Çeşmesi, Mecidiye Kasrı, Nusretiye Camisi Sebili, Çivici Limanı Mescidi, Süheyl Bey Camisi, Hatuniye Mescidi, II. Ahmet Paşa Kütüphanesi, Ahmet Paşa Türbesi, Fındıklı Hamamı, Yusuf Paşa Sebili, Ebussud Efendi Çeşmesi, Ali Paşa Çeşmesi, Kabataş Limanı, Esad Mehmet Efendi Çeşmesi, Silahtar Yahya Efendi Çeşmesi, Saadettin Efendi Çeşmesi, Emin Ağa Sebili, Dolmabahçe Camisi'nin Avlu Muvakkithanesi, Dolmabahçe Tiyatrosu ve Istab-ı Amire, Şirmert Çavuş Camisi, Sirmert Çavuş Çeşmesi, Çavuş Çeşmesi, Tevekkül Hamamı, Yusuf Paşa Çeşmesi, Haftani Camisi, Murat Paşa Camisi, Aksaray Çeşmesi, Aksaray Karakolu, Horhor Hamamı, Oğlanlar Tekkesi, Çakır Ağa Camisi ve Çeşmesi, Ebubekir Paşa Mektebi, Camcılar Camisi, Valide Çeşmesi, Valide Türbesi, Baba Camisi, Ankaravi Mehmet Efendi Medresesi, İbrahim Paşa Hamamı, Gürcü Mehmet Çeşmesi, Ebul Fazıl Mahmut Efendi Medresesi, Ahmet Paşa Çeşmesi, Mimar Ayas Camisi, Sebil, Kırk Çeşmeler, Katip Çelebi Mezarı, Hasan Paşa Çeşmesi, Şücaeddin Camisi, Şebsafa Kadın Camisi, Yaver Ağa Çeşmesi, Beşiktaş Hamamı, Beyhan Sultan Sarayı… Liste uzayıp gidiyor.

Şu garipliğe bakın kibir taraftan İstanbul'un fetih kutlamalarını başlatan Menderes, diğer taraftan “İstanbul'u yeniden fethediyoruz” diyerek Osmanlı İstanbul'unu buldozerlerle yıkıyordu.

“İstanbul'a ihanet” DP sonrasındada devam etti, hâlâ devam ediyor.

Menderes'in yıktığı tarihi camiler

DP döneminde Karaköy'deki yıkımlar ve Karaköy Camisi'nin yıkılışı (1958)
Menderes, kendi döneminde İstanbul'da 86 caminin onarılmasıyla övünüyordu. Ancak aynı dönemde İstanbul'da 60 civarında caminin yıkılıp yok edildiğinden hiç söz etmiyordu.

DP döneminde İstanbul'da Tophane, Karaköy, Fatih, Eminönü, Saraçhane ve Beşiktaş'ta tam anlamıyla bir tarihi cami kıyımı yaşandı.

İşte Menderes döneminde İstanbul'da yıktırılan cami ve mescitlerden bazıları:
1-Murat Paşa Camisi
2- Oruç Gazi Camisi
3- Çakır Ağa Camisi
4- Kazasker Abdurrahman Camisi
5- Süheyl Bey Camisi
6- Karaköy Camisi/Mescidi
7- Nusretiye Camisi 
8- Alaca Mescidi
9- Karabaş Mustafa Ağa Camisi
10- Fatma Sultan Camisi
11- Mimar Ayas Camisi 
12- Hatuniye Mescidi
13- Sirmert Çavuş Camisi
14- Haftani Camisi
15- Çivici Limanı Mescidi
16- Camcılar Camisi/Mescidi 
17- Baba Hasan Âlemi Camisi
18- Karagöz Mescidi,
19- Şücaeddin Camisi, 
20- Şebsafa Kadın Camisi, 
21- Tüfenkhane Mescidi
22- Zeytinciler Mescidi

İnönü cami düşmanıydı ha!
.....
KAYNAKLAR:

1-F.C. Bilsel, P.Pinon “İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet'in Modern Kentine: Henri Prost'un İstanbul Planlaması (1936-1951)”, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2010.
2-Müge Ceyhan, İstanbul'da Tarihi Çevre Koruma ve Basın, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2006.
3-Burak Boysan, “Menderes Dönemi Belediyeciliği, Halkla İlişkiler Stratejisi Olarak İstanbul'un İmarı, Türk Belediyeciliğinde 60. Yıl Uluslararası Sempozyumu, Ankara, 1990.
4-Doğan Hasol, “Kentleşme ve İstanbul”, TMH,S.413, 2001/3.
5-Doğan Hasol, “İmar mı? Yıkım mı?”, Yapı Dergisi, S. 151, 1.06. 1994.
6-Sinan Meydan, El-cevap,2. bas, İstanbul, 2013.

Alıntı/Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/istanbula-ihanetin-tarihi-5171022/

20181107

Orhan Karaveli - Cumhuriyet kuşağı!

Orhan Karaveli 88 yaşında araştırmaya, yazmaya devam ediyor. Cumhuriyet kuşağı!
 

Orhan Karaveli Biyografisi


Orhan Karaveli : Orhan Karaveli gazeteci, yazar

1930 yılında Ankara’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Londra Politeknik Okulu’nda öğrenimini sürdürdü. Yeni İstanbul, Milliyet, Vatan ve Cumhuriyet gazeteleri ile çeşitli dergilerde yazdı.

Türk basınına 50 yılı aşkın süre hizmetleri nedeniyle 2004’te Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’ne değer görüldü. Basın Şeref Kartı sahibi. İstanbul’da yaşıyor. Evli, üç çocuk babası.

ESERLERİ:
  • Kişiler ve Köşeler
  • Sakallı Celâl 
  • Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği 
  • Tanıdığım Nâzım Hikmet 
  • Ziya Gökalp’i Doğru Tanımak 
  • Bir Ankara Ailesinin Öyküsü 
  • Ali Kemal 
  • Görgü Tanığı 
  • Kendi Heykelini Yapan Adam: İlhan Selçuk
  • Berlin'in Yalnız Kadınları
  • 46-99 Şiirler
HABER
  • Karaveli: Nazım Moskova'da mutlu değildi 
  • sondevir 4 Aralık 2013

Türkiye’nin darbeyle tanıştığı yıllarda uluslararası merkezlerde gazete temsilciliği yapan, Adnan Menderes’ten Nazım Hikmet’e kadar pek çok ünlü ismin en yakınında olmayı başaran gazeteci Orhan Karaveli, Cihan Medya Haber dergisine konuştu.

Bütün bunları köşe yazarı-muhabir olarak takip eden Karaveli, hem yaşamı hem de tanık olduğu olaylar itibariyle dikkat çeken özelliklere sahip. İşte İsveçli ilk eşinden sonra hayatını birleştirdiği ikinci eşi Serpil hanım ile huzurlu bir yaşam süren, “Görgü Tanığı” ve “Tanıdığım Nazım Hikmet” kitaplarının yazarı Orhan Karaveli’nin Cihan Dergi ile paylaştığı anıları:

HUKUK FAKÜLTESİNDEN GAZETECİLİĞE

Hukukta okuyordum ama bir yandan da gazeteciydim. Önce Yeni İstanbul'da sonra da 1954 yılında Galatasaray'dan arkadaşım Abdi İpekçi'nin başına geçtiği Milliyet'te. 1955 başlarında Milliyet adına Berlin'e gitmem kararlaştırıldığında Hukuk'tan diploma almak için sadece bir kaç sınavım kalmıştı. Ama Almanya ve İngiltere dönüşü canım Beyazıt'a gitmeyi istemedi.
Ben o günlerin gazetecisi olduğumdan bugünlerin gazete sahihlerini ve gazetecilerini pek anlamıyorum. Ahmet Emin Yalman'ların, Nadir Nadi'lerin, Selime Ragıp Emeç'lerin, Hüseyin Cahit Yalçın'ların, Velid Ebuzziya'ların, Necmeddin Sadak'ların, Zekeriya Sertel'lerin Sedat Simavi'lerin başyazılarını, birbirleriyle polemiğe giriştiklerinde o harika atışmalarını keyifle okur, etkilenir ve bir şeyler öğrenirdim.


27 MAYIS 1960 DARBESİ

27 Mayıs hareketini doğru değerlendirmek, 27 Mayıs öncesini doğru değerlendirmekten geçer. 27 Mayıs sabahı evlerin balkonlarından tanklara çiçekler atıldı. Bayraklar asıldı, halk genelde memnundu ama ben o sabah bomboş caddelerden geçerek gazetem Vatan'a giderken büyük üzüntüler içindeydim.
Hükümet keşke sokaklara dökülenlere daha yumuşak ve daha anlayışlı davransaydı diye düşünüyordum. Umarım kapanmıştır darbeler devri. Biz Vatan'da o kadar muhalefet ettik ama Menderes'in kişiliği, ailesiyle ilgili tek kelime yazmadık. Asılmaması için de bizim bütün yazarlarımız, ben de dâhil bunu sıcak bakmadık. Hiç tasvip etmedik, Hürriyet de etmedi, Milliyet'te etmedi, Tercüman da, Yeni Sabah da etmedi. Basında "Menderes değil misin, oh olsun!" havası katiyyen esmedi.


AMERİKA GEZİSİ

Adnan Menderes'e karşı hep muhalif oldum. O zaman 29 yaşındaydım. Tanışmamız derslerle doludur ve gazetecilik anlamında dönüm noktası olarak adlandırılsa da yeridir. Gazetem beni 1959 yılında uzunca bir süre kalmak ve yazı diziler hazırlamak üzere Amerika'ya göndermişti. Menderes, bir akşam Büyükelçilikte hiç düşünmediğim şekilde geziye benim de katılmamı istedi.

Bir toplantıda Menderes, büyük bir kalabalık önünde cebinden çıkardığı kağıtlardan okuyarak yaptığı konuşması heyetteki Genel Kurma y Başkanı Rüştü Erdelhun da dahil olmak üzere heyettekiler tarafından beğeniyle karşılanırken ben 'iyi olmadı Sayın Başbakan' dedim. Benim tutumuma heyettekiler hayli bozuldu, ama Menderes bir tepki vermedi. İki gün sonra bir başka konuşmasını güzel İngilizcesiyle doğaçlama olarak yaptı ve müthiş bir alkış aldı. Sonra da yanıma gelip 'teşekkür ederim Orhan' dedi.

Vatan'ın muhalif tavrından olacak, bana hep 'düşman gazeteci' diye hitap eder ama tatlı bir gülümseme ile gözlerimin ta içine bakardı. Uçakta, Menderes bana "Türkiye'nin gidişatını nasıl buluyorsun" diye sordu. Kısa bir girişten sonra "Sayın Başbakan belki bana kızacaksınız ama Türkiye'nin iyiye gittiği söylenemez" diyorum.

"Bu gidişin sonunda da belki en fazla acıyı çeken siz olacaksınız" diyorum... Buz gibi bir hava esiyor uçakta. Sarı ipek gömleğinin manşetlerinden fırlayan ellerini uzatıp neredeyse yüzüme dokunacak. Öylesine kızıyor, hatta bir ara İsmet İnönü için "Bu memleketi çişini bile tutamayan adama bırakamam." diyor...


RUSYA’DA NAZIM İLE…

Moskova’da Türkiye’deki 60 darbesinden sonra karşılaştık Nazım ile. Orada geçirdiğim iki hafta boyunca onun ruh halini öğrenme fırsatım oldu. O da şudur, Nazım, Rusya’da ilgi ile karşılanıyordu, şiirleri, tiyatro eserleri ilgiyle karşılanıyordu. Çok refah içinde değildi ama gördüğüm kadarıyla rahat ve iyi bir hayatı da vardı. İstediği ülkeye gidiyordu.

Ama onun ruh halini iki üç kelime ile anlatmak gerekirse, ‘Nazım Rusya’da bulunmaktan hiç memnun değildi’. Çünkü gurbette idi, sıladan gurbete çıkmış bir insan mutlu olabilir mi? Ben pişman mısın diye sormadım ona. Nazım’ın bazı konularda çok rahatsızlığı vardı. Mesela en önemlisi ölümünden kısa bir süre öncesine kadar Sovyet Komünist partisine almamışlardır. Sovyet pasaportu vermemişler, pasaportunu gidip Polonya’dan almıştır. 

Nazım beni Rusya'da, Ekber Babayev ve Ömer Sami Coşar’ı çok güzel bir Çin lokantasına götürdü. Bütün mobilyalar ve duvarlar kırmızı renkle kaplıydı. Bütün salon boş iken o sırada iki kişi geldi ve bizim tam yanımızdaki masaya oturdular. Nazım ne dedi biliyor musunuz? ‘Geldi benim köpekler’ dedi. Sonra o akşam ben gene sordum, ‘tanıyor musun adamları? diye, ‘yok bunlar gelirler, ben ne konuşuyorum diye dinlerler’ dedi.



Yine Rusya’da başka bir toplantı sırasında Nazım, hiddetli bir konuşma sonrası “Burada benim ülkemin toprakları konuşuluyor, ben ülkemin bir gram toprağı için damarlarımdaki bütün kanı dökmeye hazırım’ dedi. Nazım böyle deyince adamlar çok bozuldular, konuşmanın ardından biz Nazım ile bir lokantaya gittik. Nazım orada bir spazm geçirdi. ‘Oralarda öldüğüme yanmam, zaten öleceğiz ama buralarda gömerler ona yanarım’ dedi.

Beni havaalanından uğurlarken ‘bak Orhan’, dedi. ‘Benimle buradaki arkadaşlığınla ilgili uzun süre hiçbir şey yazamayabilirsin” dedi. O kehaneti de doğru çıkmıştır. Ben de tam 18 yıl hiçbir şey yazmadım, yazamadım. Kimse de bana yazma demedi. Ama hava buydu. Buna otosansür de diyebilirsiniz.

Ayrılırken dedi ki Nazım, ‘burada seninle bu kadar güzel bir arkadaşlık yaşadık, hiçbir şey yazmasan da olur, ama yanlış bir şey yazarsan, ya da benim söylemediğim bir şey yazarsan iki cihanda ellerim yakandadır’ dedi. Ben de hemen gazetecilik refleksiyle atladım tabi. ‘Nazım, bu cihanı anladım tamam da bu iki cihan ne oluyor’ dedim. ‘ O kadarını karıştırma’ dedi.

Alıntı/ Kaynak: https://www.turkcesozlukler.com/orhan-karaveli-kimdir

Orhan Karaveli - Biyografya

Şair, gazeteci, yazar. 25 Şubat 1930 (Nüfus kaydına göre 1 Ekim 1929), Ankara doğumlu. Galatasaray Lisesi (1949) mezunu. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi (1954) ve Londra Politeknik Okulunda (1957) okudu. Gazetecilik mesleğinde ilk röportajları 1948’de Her Haftave Kahkahadergilerinde çıktı. Milliyet gazetesinin Berlin ve Londra temsilcisi olarak görev yaptı. Vatan’ın yönetiminde bulundu, günlük dış politika sütununu hazırladı (1957-65). Cumhuriyet’te dizi yazı, röportaj ve yazıları (1970-2004) yayımlandı. Bu gazetelerdeki yazılarının yanında Yeni İstanbul gazetesinde de yazıları yer aldı. Kurucuları arasında bulunduğu Bilimsel Seksoloji (1949-54) ve İstanbul Haftası (1953-54) dergilerinde çalıştı. 1977 ve 1998 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödülü ile Burhan Felek Basın Hizmet Ödülüne layık görüldü (2004). Yaşamını İstanbul’da sürdürdü. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi ve Basın Şeref Kartı sahibidir.

Sakallı Celal’i, ‘cehaletin böylesi tahsil ile mümkündür!..’, ‘Türkiye, doğu’ya giden bir gemide batı’ya koşan insanların ülkesidir!..’ sözleri ile tanıyorduk. Ve, ‘Türkiye’de bilgililer ilgisiz, ilgiler bilgisiz!..’. Bu sözler dilden dile dolaşır; söyleyenin çok ilginç bir insan olduğu tartışma götürmezdi. Ama, Orhan Karaveli’nin kitabı yayınlanıncaya kadar tek satır yazmadan göçüp giden bu çarpıcı insanın çevresini, dostlarını ve yaşantısını bilmiyorduk. Karaveli, övgüye değer bir emek, araştırıcılık ve ustalıkla ortaya önemli bir eser koydu... Tarih, sosyoloji, felsefe ve metafizikten vukufla söz eden bu kronik bekârın sohbetinden yararlanmak için, seçkin arkadaş eşleri (onu) evlerine davet etmek için yarışırlarmış…Haldun Taner, Sakallı Celal için burjuva kalıplarına metelik vermeyen değeri  pek az insan tarafından anlaşılmış bir filozof diyor. Melih Cevdet Anday’a göre ‘bir eski zaman kahramanı’dır.   Bugünün neoliberal kapkaç ortamında anlaşılması olanaksız bir kahraman.” (Coşkun Özdemir)

ESERLERİ:
GEZİ-RÖPORTAJ: Kişiler ve Köşeler(1982).
ŞİİR: 46-99 / Şiirler(1999).
MONOGRAFİ: Bir Ankara Ailesinin Öyküsü(1999).

BELGESEL:
Görgü Tanığı(2001),
Tanıdığım Nâzım Hikmet(2002),
Sakallı Celâl (2004),
Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği(2005).

HAKKINDA:
Vitrindekiler (Cumhuriyet Kitap, 8.7.1999),
Hasan Pulur / Orhan Karaveli ‘Bir Ankara Ailesinin Öyküsü’nde Anlatmasaydı Kim Bilecekti Bunları? (Milliyet, 16.7.1999),
Oktay Akbal / Bir Ankara Ailesi (Cumhuriyet, 19.10.1999),
Yalçın Pekşen / Robot Yaparken Canavar Yaratmak (Akşam, 28.9.2000),
TBE Ansiklopedisi (2001),
Yarım Yüzyılın ‘Görgü Tanığı’ (Cumhuriyet, 23.5.2001),
Ali Sirmen / Görgü Tanığı (Cumhuriyet, 27.5.2001),
Hakkı Devrim / Cumhuriyet Tarihimiz (Radikal, 27.5.2001),
Nâzım Yılında Nâzım’ın Vasiyeti (Nokta dergisi, 6-19.12.2002),
İlhan Selçuk / Başı Dik Bir Türk: Nâzım Hikmet (Cumhuriyet, 22.12.2002),
Yalçın Bayer / Nâzım’ın Mezarı Getirilsin (Hürriyet, 22.12.2002),
Erhan Üstündağ / Başı Dik Bir Türk (Radikal Kitap, 24.1.2003),
Buket A. / Sakallı Celâl (Varlık Kitap, Kasım 2004),
Melih Aşık / Sakallı Celal Aydınlığı (Milliyet, 30.5.2004),
Celal Şengör / Sakallı Celal ve Aydının Görevi (Cumhuriyet Bilim Teknik, 3.7.2004),
Tufan Türenç / Bir Onurlu İnsan: Sakallı Celal (Hürriyet, 17.7.2004),
Kalemini Silah Gibi Kullanan Şair (Aydınlık dergisi, 2.8.2005),
Rahmi Turan / Yiyin Efendiler Yiyin…(Gözcü, 3.8.2005),
Doğan Hızlan / Babasının Mısraları ve Oğlu (Hürriyet, 20.8.2005),
Coşkun Özdemir / Sakallı Celâl (Cumhuriyet, 20.8.2005),
Halûk Şahin / Halûk Adının Sorumluluğu (Radikal, 21.8.2005),
Fikret ve Halûk (Cumhuriyet, 19.9.2005),
Konur Ertop / Fikret Âkif ve Ötekiler (Türk Dili Dergisi, Ekim 2005).


En Çok Okunanlardan...