Blog Listem

dinci yobazlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dinci yobazlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20210627

Neyzen Tevfik’in hatırasına...

"Saz aynı saz bir varsa tel değişti
Yumruk aynı yumruk bir varsa el değişti.”
diyen koca Neyzen her daim rahmetle ve sevgiyle hatırlıyoruz Seni.
Hele ki o dönemin vekillerinin bazıları için yazdığın dörtlükler hala yerini koruyor 
"Seni kime sorduysam kimi berduş kimi ayyaş kimi deyyus dediler
Künyeni almak için partiye ettim telefon 'bizdeki kayda göre O şimdi mebus' dediler..

-Alıntı: sosyal medya

....

Gayet mütevazidir Neyzen Tevfik.

Birgün Hocapaşa Camii’nin tabutluğuna gidip bir tabutun içine girer kapağını üzerine örter ve uyur.

Dünya malına zerre tamahı yoktur. Kimseye minneti de yoktur.

“Dünyanın en yüksek tahtına da çıksan yine aynı götle oturacaksın” 
der.

Geçmiş günlere yananlara şöyle seslenir:

“Geçen gençlik günlerine yanmayan
Yok gibidir bense bakar geçerim.
Yoku vara varı hiçe gömerek
Her solukta bir gam yakar geçerim.”


İlk çıkardığı şiir kitabına da “Hiç” adını vermiştir. Kendisine memuriyet teklif eden Talat Paşa’ya "memur olunca sonunda ne olacağım"diye sorar.

Talat Paşa memuriyet silsilelerini saydıktan sonra son kademeye gelir ve en son kademeyi şöyle söyler: "Hiç..!"

Neyzen,Paşaya döner ve şöyle der: “İşte ben bugün de hiçim!”

1940’lı yılarda Bakırköy Akıl Hastanesi’nde 21 numaralı koğuş O’na ayrılır. Hem doktoru hem de dostudur ünlü sinir uzmanı Mazhar Osman. İstediği zaman gider kalır sonra canı istediğinde çıkar.

Gençliğinde hem Mevlevi hem de Bektaşi dergahlarında kalmış pek çok kişiden de feyz almıştır. Ancak hiçbir tarike bağlı kalmamıştır.

Öyle ki; İstanbul’a medrese eğitimi için geldiği yıllarda sarık ve cübbe taşımadığı için medreseden; namaz kılmadığı ve abdest almadığı için de mevlevihaneden kovulur.

Savaş vurguncularından birinin dedikodusu yapılmaktadır.

“Tonla parası var… Herifin bir eli yağda bir eli balda… Nereye gitse hemen yol açıyorlar!” diye.

Neyzen “Gerçekten kenara çekiliyor mu herkes?” diye sorar

“Çekiliyor.” cevabını alınca; “Demek cebindeki pisliğe bulaşmak istemiyorlar…” diye yapıştırır cevabı.

Bir gün Neyzen’e sorarlar: “Neyzen çalarken mi neşelenirsin yoksa neşeli olduğun zaman mı çalarsın?”

Maliye Bakanı hakkında yolsuzluk dedikodularının dolaştığı bir dönemdir.

Neyzen: “Maliye Vekili değilim ki çalarken zevk alayım” der.

İkinci Meşrutiyet döneminde nazırlığa getirilen bir zat çok geçmeden yeğeninin vali olarak atanmasını sağlar.

Karşılaştıklarında Neyzen “Maşallah kardeşinizin oğlu tıpkı fasulyeye benziyor.” deyince adam “Genç yasta vali oldu neden fasulyeye benzesin?” diye sorar.

Neyzen de verir cevabı: “İşte ben de onun için benzetiyorum ya fasulye de sırığa sarılarak büyür.”

Hayatı yoksullukla geçmiş Neyzen Tevfik yüreği insan sevgisiyle dolu biridir. Dünya malına hiç değer vermez..

1952 yılında Şehir Komedi Tiyatrosu’nda jübilesinin yapılacağı gün bir arkadaşına telefon açar kendisine bir takım elbise göndermesini ister. Arkadaşı elbiseyi gönderir.

Jübile bitince sahnenin arkasında o elbiseyi çıkartıp oradaki garsonlara verir sonra eski elbiselerini giyer. Bana vereceğiniz parayı da yoksullara dağıtın der.

Nice abdalların bulmak için nice yıllar yanıp tutuştuğu aptalların ise dünya malında bulmayı umduğu o son mertebeyi ne de güzel izah etmiştir Neyzen.

Hiçtir.

Bu yüzden 28 Ocak 1953’de verdiği son nefesinde o “Hiç”i uğurlamak için binlerce insan akın eder Barbaros Bulvarı’na.

En yüksek derecede devlet memurlarından kılıklarına çeki düzen vermeye çalışan sarhoşlara, üniversite profesörlerinden,sokak dilencilerine kadar binlerce insan…

Hiçlik mertebesine erişmiş Neyzen’i “hep” birlikte uğurlarlar…🖤

Alıntı: Sosyal medya

20200424

🎞 Şiir: '...Ne çıkar'

 

20200115

Osmanlı neden geri kaldı? Türklükten kopuş

''16.yüzyıl biterken Fen/Felsefe medreseden atılıyor. Bu bozulmayı Katip Çelebi yazmış. Oysa Avrupa baskı kitap ve yaygın eğitim ile hızla ilerlemekte, aramızda makas böyle açılır.
Fatih'in kurmak istediği Rasathane 100 yıl sonra kurulur ama 1580'de batıl inançlar sonucu yıktırılır!''


16.yy sonu gelen bağnazlıkla eğitim bozuluyor; kendi Rasathanemizi yıkıyoruz. Avrupa'da ise 100'den Fazla üniversite.


300 yıl süren öyle bir karanlıktan geçiyoruz ki 
Yabancı : "Türk yokoluyor" diyecek hale gelmiş


Alıntı: Sosyal Medya    🇹🇷TC.tarih  @okuSalar

20181225

Atatürk'ün 1923'te Ulucami'de namaz çıkışında söyledikleri

Atatürk'ün "Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.” sözünü söylediği 16 Mart 1923 cuma günü Ulucami namaz çıkışı...


20181030

Nutuk'tan alıntılar: İslâm tarihi içerisinde "laik cumhuriyet" ve "demokrasi" rejimine -Atatürk Türkiye'si


....
1400 yıllık İslâm tarihinin ortaya vurduğu gerçek odur ki insan varlığını kutsal değer olarak yeryüzü yaşamının kıstası yapan, özgürlüğü hem araç hem de amaç sayan demokrasi rejimi, İslâmiyet'in uygulandığı hiçbir ülkede ve hiçbir dönemde var olamamıştır. Olamayışının nedenlerinden bazılarına bu kitapta değindik ve gördük ki İslâm tarihi içerisinde "laik cumhuriyet" ve "demokrasi" rejimine ilk olarak yönelen Müslüman ülke Atatürk Türkiye'si olmuştur. Diğer bazı İslâm ülkeleri, yarım yamalak tedbirlerle, açık ya da gizli yollarla Atatürk'ün yaptıklarını taklide çalışmışlardır. Ancak hiçbiri, Atatürk'ün Türkiye halkına ve Türk aydınına aşıladığı ve muhakkak ki tohumlarını yavaş yavaş da olsa mutlaka verecek olan "insanlık ideali" fikrine aşina değillerdir. Çünkü İslâm ülkelerinin hiçbirinde hiçbir lider, şimdiye kadar devleti din temelinden ayırmak ve yurttaşlarının dünya yaşamını laik ilkelere dayandırmak, bütün bunlardan daha da önemli olmak üzere tüm insanları "insanlık sevgisi" ve "tek bir dünya kardeşliği" ideali içerisinde yetiştirmek gibi asil girişimlerde bulunmamıştır.

Oysa ki Atatürk'ün özlem duyduğu ideal bir devlet anlayışı vardır ki insanlar arası kardeşlik duygusuna oturtulmuştur. Öyle bir anlayış ki bir milletin, bir ırkın ya da bir toplumun diğer milletlere, ırklara ve toplumlara üstünlüğü iddialarını reddeden ve her toplumun kendine özgü millî meziyetleri içerisinde gelişerek dünya topluluğuna ve kardeşliğine katkıda bulunabilecek bir insanlık sevgisine dayalıdır. Bu konudaki görüşlerini "Nutuk" adıyla yayımladığı kitabında sergilemiştir. Bir milletin diğer milletlere üstünlük taslayamayacağını ve başkalarını egemenliği altında tutamayacağını savunurken, kendimizden örnek vermekteydi. Türkiye'nin liderliğinde bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmanın mümkün olamayacağını ve olmaması gerektiğini anlatırken şöyle demekteydi:
"...bütün Müslümanları kapsayan bir devlet tesis etmek vazifesiyle mükellef tahayyül edilen bir halifenin vazifesini yapabilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tabi tutulamaz. (...) Bir an için farz edelim ki, dedim, Türkiye söz konusu vazifeyi kabul etsin... Bütün İslâm âlemini bir noktada birleştirerek sevk ve idare etmek gayesine yürüsün ve muvaffak dahi olsun! Pekâlâ ama tabiiyet ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler, derlerse ki, bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat biz bağımsız kalmak istiyoruz. Bağımsızlık ve hâkimiyetimize kimsenin müdahalesini uygun görmeyiz! Biz kendi kendimizi sevk ve idareye muktediriz! (...) Görülüyordu ki bir hırs ve heves için, bir kuruntu ve hayal için, Türkiye halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilafet ve halifeye vazife ve salahiyet vermek fikrinin mahiyeti bundan ibaretti. Efendiler, halka sordum: Bir İslâm devleti olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin bağımsızlığını, milletinin hâkimiyetini ihlal eder. (...)"(1)
Atatürk hem kendi mensup bulunduğu topluma ve hem de insanlığa öylesine samimi bir sevgi ile bağlıdır ki, hiçbir milletin bir diğer millete üstün olmadığını açıklarken şöyle der:
"...kendimizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi, dünyanın vaziyetini tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! (...)"(2)
Bu sözleriyle Atatürk, 20. yüzyılın bir Pericles'i gibi parlamaktadır. Fakat onu daha da saygın yapan bir şey vardır ki, o da insanlığa karşı duyduğu sevgidir. Çünkü o, yeryüzü insanlarının tek bir dünya devleti halinde ve tek bir dünya dinine bağlı olarak yaşamaları özlemi içerisindedir. Bu konuda İngiliz tarihçilerinden Wells'in görüşlerine sarılır ve şöyle der:
"Wells, 'Bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa dünya mahvolacaktır' diyor ve 'Hakiki devlet, asrî hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği dünya birleşik hükümetinden başka bir şey olamaz. Muhakkaktır ki insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse, er veya geç birleşmeye mecbur olacaklardır. (...)"(3)
Wells'in bu görüşlerini aktardıktan sonra Atatürk, kendisine özgü ve gerçekten son derece ilerici ve insanlık sevgisi ile dolu şu sözleri söyler:
"(...) Efendiler, bütün insanlığın tecrübe, malumat ve düşüncede yükselmesi ve olgunlaşması; Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak hale konulmuş dünya çapında saf ve lekesiz bir dinin kurulması ve insanların şimdiye kadar kavgalar, pislikler, kaba arzu ve iştihalar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen iltihap tohumlarına galebe etmeye karar vermesi gibi şartların doğmasını lüzumlu kılan bir 'dünya çapında birleşik hükümet' tahayyülünün tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz. (...)"(4)
Söylemeye gerek yoktur ki bu tutum ve davranış, İslâm devleti zihniyetine tüm olarak ters düşen ve onu reddeden bir nitelik taşımaktadır; çünkü İslâm'a göre yeryüzü "Dar-ül İslâm" ve "Dar-ül harb" olmak üzere ikiye ayrılmış olup, birincilerin ikincileri kendi içlerine alacakları zamana kadar savaş yapmaları gerekir. Oysa ki Atatürk, bu zihniyetin tam zıddı olan insancıl görüşlere sarılmakla bu ülkenin halkını yeryüzü kardeşliğine sürüklemek istemiştir.
Denilebilir ki teokratik devlet anlayışından kurtulup demokratik devlet anlayışına yönelmek suretiyle giriştiğimiz en kutsal aşama, işte böylesine bir "insan sevgisi, insan değeri ve dünya kardeşliği duygularına alışır olmamızdır."
İlhan Arsel
Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına/Şeriât Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e, Kaynak Yayınları, 6. Basım Ocak 2018, s.676-678. (1. Basım Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1975.)
_______________________________
Dipnotlar
1 - Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Kaynak Yayınları, 3. Basım, İstanbul, 2016, s.542, 545.
2 - age., s.545.
3 - age., s.545.
4 - age., s.546.

20180227

Sinan Meydan: ''Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığında sınır tanımıyorlar.''

20171212

Atatatürk diyor ki: ''Din kisvesi altındaki küfür ve alçaklıklar....''

 
"Bizi yanlış yola sevk eden alçaklar, 
biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir..."
Mustafa Kemal Atatürk

20171120

Mustafa Sabri'nin İhanet dosyası - Sinan Meydan


Mustafa Sabri’nin ihanet dosyası

“Ey kahraman askerler… Mustafa Kemal, Ali Fuat, Bekir Sami gibi hainlerin, zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız? Elinize aldığınız fetva-i şerif ki Allah'ın emridir. Okuduğunuz hattı münif ki halifemizin, padişahımızın bir fermanıdır. Siz Allah'ın emrine, halifenin fermanına uyarak bu canileri, bu katil canavarları daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz…” (Teali İslam Cemiyeti'nin bildirisinden, Ağustos 1920)

Geçtiğimiz hafta, Tokat'ta bir imam-hatip lisesine Milli Mücadele'nin hain şeyhülislamı “Mustafa Sabri” adının verildiğini öğrendik. Tepkiler çığ gibi büyüyünce okulun adı değiştirildi.


Şeyhülislam Mustafa Sabri
Bu sırada büyük bir pişkinlikle Mustafa Sabri'nin “vatan haini olmadığını”savunanlar oldu. “Hain” olduğunu itiraf etmekle birlikte kelime oyunlarıyaparak, tarihsel gerçekleri saklayarak veya çarpıtarak Mustafa Sabri'nin ihanetini hafifletmeye çalışanları gördük…Bu kadarına da “pes” dedik!

İşte Tokat'ta bir okula adı verilen Mustafa Sabri'nin “ihanet dosyası”, üstelik sansürsüz!

İHANET CEMİYETLERİNİN BAŞKANI

1869 Tokat doğumlu din adamı Mustafa Sabri, Ocak 1919'da Hürriyet ve İtilaf Fırkası'ndan Tokat mebusu seçildi.

Milli Mücadele'nin başlarında 19 Şubat 1919'da İskilipli Atıf, Tahirül Mevlevi, Bediüzzaman Said-i Kürdi gibi arkadaşlarıyla “Müderrisler Cemiyeti”ni kurdu.

Müderrisler Cemiyeti, 24 Aralık 1919'da “Teali İslam Cemiyeti” adını aldı. Bu cemiyetin başkanı İskilipli Atıf, ikinci başkanı Mustafa Sabri'ydi. Cemiyet, Damat Ferit'in Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın paralelinde, ona bağlı bir yan kuruluş gibi çalışıyordu. İttihatçılara ve Müdafaa-i Hukukçularadüşmandı. İstanbul Hükümeti'nin ve Padişah Vahdettin'in “İngilizlerin merhametine sığınma” politikasına uygun hareket ediyordu.

İskilipli Atıf ve Mustafa Sabri'nin Teali İslam Cemiyeti, İngiliz ajanları Sait Molla ve Papaz Fru'nun “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”yle çok sıkı bir işbirliği içindeydi. Öyle ki Teali İslam Cemiyeti'nin üyesi ve ikinci başkanı Mustafa Sabri, aynı zamanda İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin de fahri başkanıydı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti Başkanı Sait Molla, Rahip Frew'e gönderdiği 26 Ekim 1919 tarihli 8. mektupta Teali İslam Cemiyeti'nin en etkili isimlerinden Mustafa Sabri ile görüşüp anlaştığını belirtiyordu. (Fethi Tevetoğlu, Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar, s.87, 130).

Kuvayı Milliye'nin oluşumunda büyük katkıları olan Albay Şefik Aker, Teali İslam Cemiyeti'nin, İngilizlerin kontrolünde bir “fesat cemiyeti” olduğunu ve “uğursuz işler yaptığını” yazıyor. (M. Şefik Aker, İstiklal Harbi Başlangıcında 57. Tümen ve Aydın Milli Cidali, C.3, s. 89-102).

Teali İslam Cemiyeti'nin vatana, millete zararlı olduğunu fark eden Atatürk,12 Şubat 1920'de 12. Kolordu Komutanlığı'na, Konya Valiliği'ne ve Merkez Kurulu'na gönderdiği yazıda Teali İslam Cemiyeti'nin yok edilmesiniistemişti.

İHANET FETVASI VE MUSTAFA SABRİ

Mustafa Sabri, Sadrazam Damat Ferit'i, Kuvayı Milliye'ye karşı yeterince sert olmamakla eleştiriyordu. Anadolu hareketini bastırmak için “silahın” ve “dinin” kullanılmasını istiyordu. Sonunda bu düşünceleri karşılık buldu: Damat Ferit Hükümeti, 18 Nisan 1920'de Kuvayı Milliye'ye karşı Kuvayı İnzibatiye'yi (Halifelik Ordusu)'nu kurdu ve bir hafta önce de 11 Nisan fetvasını yayımladı. Yani bu ihanet fetvasının fikir babalarından biri Mustafa Sabri'ydi.

İngilizlerin baskısı, Sadrazam Damat Ferit'in isteği ve Padişah Vahdettin'in onayıyla Atatürk ve silah arkadaşlarının öldürülmelerinin “dinen caiz” olduğunu belirten (5 parçalık) ihanet fetvası, 11 Nisan 1920'de o zamanki Şeyhülislam Dürrizade Abdullah imzasıyla yayımlandı. (Takvim-i Vakayı, 11 Nisan 1920).

Dönemin tanıklarından Celal Bayar'a göre fetvayı hazırlayan bizzat Mustafa Sabri'ydi. Celal Bayar aynen şöyle diyor: “Mustafa Sabri Efendi (…) İngiliz himayesine girmekten başka kurtuluş yolu olmadığını iddia edenlerdendir. Milli Mücadele'nin şiddetli düşmanıdır. (…) KUVAYI MİLLİYECİLERİN KATLİ VACİPTİR FETVASINI YAZAN ODUR, İMZA EDEN DÜRRİZADE'DİR…” (Celal Bayar, Ben de Yazdım,C. 8, s. 142).
Dürrizade Abdullah'tan önce şeyhülislamlığa getirilen Haydarizade İbrahim Efendi, bu ihanet fetvasını yayımlamak istemediği için görevden ayrılmıştı. (Eşref Edip, Sebilürreşad, C. 10, S. 238, s. 2).

Görüldüğü gibi 11 Nisan ihanet fetvasını, Mustafa Sabri'nin değil, Dürrizade Abdullah'ın yayımlamış olması, Mustafa Sabri'yi aklamaz. Birincisi, (bu fetvayı Mustafa Sabri'nin hazırladığı iddiası bir yana), Mustafa Sabri bu fetvaya asla karşı çıkmadı. İkincisi, Mustafa Sabri, bu fetvayı yayımlayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın bir üyesiydi. Fetvanın altında imzasının olmamasının tek nedeni, o sırada şeyhülislam olmamasıydı. Üçüncüsü, Mustafa Sabri, Eylül 1919'da ve Ağustos 1920'de Müderrisler Cemiyeti ve Teali İslam Cemiyeti adına, bu ihanet fetvasını destekleyen üç ihanet bildirisi yayımladı.

Dahası, Mustafa Sabri, Teali İslam Cemiyeti'nin Ağustos 1920'deki birinci ihanet bildirisinden açıkça “fetva-ı şerife” olarak söz ediyordu. Ayrıca bu bildirileri yayımlarken aynı zamanda şeyhülislamdı.

MUSTAFA SABRİ'NİN İHANETLERİ
Damat Ferit'in 5 hükümetinin 4'ünde şeyhülislam Mustafa Sabri'ydi. Üstelik sadece şeyhülislamlık yapmamıştı. Bir ara Ayan üyeliğine, bir ara da Şura-i Devlet Reisliği'ne (Danıştay Başkanlığı'na) getirilmişti. Damat Ferit hükümetlerinden sadece birinde şeyhülislam olamamasının nedeni de o dönemde sadrazam olmak için çevirdiği dolaplardı.

Mustafa Sabri, şeyhülislamken, Atatürk'ün yanında vatan ve namus mücadelesi veren Kuvvacı müftüleri görevden aldı.

10 Nisan 1919'da idam edilen, “milli şehit” Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in idam fetvasını imzaladı. (A. Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 204-206. Bilal Şimşir, Malta Sürgünleri, s 101). Kemal Bey'in son sözü şuydu: “Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet.” (Taha Niyazi Karaca, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Olayı, s. 273 vd).

6 Temmuz 1919'da Mustafa Sabri'nin başkanlığındaki hükümet,padişahın iradesi olmadan asker ve bağış toplayan kumandanların görevden alınıp yargılanmalarına karar verdi. Nitekim 7/8 Temmuz 1919'da Atatürk'ün görevden alınması kararını imzalayan üç kişiden biri Mustafa Sabri'ydi. (Diğer iki kişi, Padişah ve Harbiye Nazırı'ydı).

30 Ağustos 1919'da Elazığ Valisi Ali Galip'ten, Sivas Kongresi'ni dağıtıp Atatürk'ü tutuklamasını isteyenlerden biri de oydu.

Mustafa Sabri, Türk Milleti'nin idam fermanı Sevr Antlaşması'na da tamdestek verdi. Sevr Antlaşması'nı imzalayan hükümetin şeyhülislamı oydu. Sevr'i görüşmek için 22 Temmuz 1920'de Yıldız Sarayı'nda toplanan Saltanat Şurası'nda, Dürrizade Abdullah'la birlikte Sevr'in imzalanmasını kabul etti. O gece Mustafa Sabri'nin eşi Ulviye Hanım'ın, “Sen Allah'tan korkmadın mı? Peygamberden utanmadın mı? İzmir'in Yunanlılara verilmesine nasıl razı oldun? İstifa etseydin de kabul etmeseydin!” diye çıkıştığı ileri sürülür. (Abdulkadir Altunsu, Osmanlı Şeyhülislamları, s. 256-257).
10 Ağustos 1920'de hükümetin ve padişahın emriyle Reşat Halis, Rıza Tevfik ve Hadi Paşa, Sevr Antlaşması'nı imzaladılar.

Mustafa Sabri'nin, Sevr'i imzalayan Osmanlı heyetinde yer almaması,Sevr'i kabul etmediği anlamına gelmez; Saltanat Şurası'nda Sevr'i o da kabul etmişti.

İşte ihanet bildirileri

Dikkat ediyorum! Mustafa Sabri'yi aklamak isteyenler, Dürrizade'nin ihanet fetvasından söz ediyorlar, ancak Mustafa Sabri'nin şimdi anlatacağım ihanet bildirilerinden hiç söz etmiyorlar.

Mustafa Sabri'nin Teali İslam Cemiyeti'nin yayımladığı ‘ihanet bildirilerinin' tam metinlerine bu kitaptan ulaşabilirsiniz. Bu belgelerin asılları Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi'ndedir.
Mustafa Sabri'nin başkanlığındaki Müderrisler Cemiyeti, 26 Eylül 1919'daAtatürk'e ve Milli Mücadele'ye yönelik ağır ithamlarla ve hakaretlerledolu bir bildiri yayımladı. Bildiride Kuvayı Milliyecilere “adi eşkıya” ve “kudurmuş haydutlar” deniliyor ve “devamlı delilik ve cinayetleri”yüzünden milletin varlığı ve yüceliğinin sarsıldığı belirtiliyordu. (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, C.2, s. 131,132). İkdam gazetesinde de yayımlanan bu bildiri, Anadolu'da Milli Mücadele karşıtı isyanlara neden oldu. (Ali Sarıkoyuncu, “Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nda Milli Varlığa Düşman Cemiyetlerden Teali İslam'ın Bir Bildirisi, Tarih ve Toplum, S.102, s.19-22).

Şeyhülislam Mustafa Sabri ve İskilipli Atıf'ın başkanlığındaki Teali İslam Cemiyeti de, Ağustos 1920'de Milli Mücadele karşıtı iki ihanet bildirisiyayımladı. Özellikle ilk bildiride, açıkça Atatürk ve silah arkadaşlarının “katledilmeleri” isteniyordu. (Sina Akşin, İç Savaş ve Sevr'de Ölüm, s. 203 vd.)

Teali İslam Cemiyeti'nin ilk bildirisinde, önce İttihat ve Terakki'ninOsmanlı'yı batırdığı iddia ediliyordu. Sonra söz Milli Mücadele'ye ve Atatürk'e getiriliyordu. “Şimdi de Anadolu'da Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliye maskaraları ortaya çıktı” deniliyordu. Atatürk ve silah arkadaşlarından “yankesiciler”, “eşkıyalar”, “hainler”, “Allah'tan korkmayan ve peygamberden utanmayan mahluklar”, “yalancılar”, “caniler”, “zalimler”, “katil canavarlar”, “alçaklar” diye söz ediliyordu. Bu bildirinin bir “fetva-i şerif” olduğu belirtilip Atatürk ve arkadaşlarının katledilmesinin “Allah'ın emri” olduğu şöyle ifade ediliyordu:
“Ey kahraman askerler… Savaş yıllarında sizi cephe cephe sürükleyen ve aç susuz süründüren ve din kardeşlerinizin, hemşerilerinizin beyhude yere ölmelerine sebebiyet veren birkaç kişi arasında Mustafa Kemal, Ali Fuat, Bekir Sami gibi zalimler de var idi. İşte bu hainlerin… Zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız? ELİNİZE ALDIĞINIZ FETVA-İ ŞERİF Kİ ALLAH'IN EMRİDİR. Okuduğunuz hattı münif ki halifemizin, padişahımızın bir fermanıdır. Siz Allah'ın emrine, halifenin fermanına uyarak bu canileri, bu katil canavarları daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz. Şu alçaklar ve hempaları bu cinayetleri hep sizin sayenizde yapıyor. Bunların vücutlarını tamamen dünyadan kaldırmak beşeriyet için, Müslümanlık için bir farz olmuştur…”

Teali İslam Cemiyeti'nin ikinci ihanet bildirisinde ise Sevr Antlaşması'nın “ehven-i şer” olduğu, devlet ve milletin gerçek çıkarının “Kuvayı Milliye eşkıyasının fesadını ortadan kaldırıp” memleketin güvenliğini sağlamak olduğu belirtiliyordu. (Bilidirler için bkz. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasi Partiler, C.2, s.387-397.Zekai, Güner-Orhan Kabataş, Milli Mücadele Dönemi Beyannameleri ve Basını, s. 218-223).

İskilipli Atıf ve Mustafa Sabri'nin başkanlığındaki Teali İslam Cemiyeti'nin bu ihanet bildirileri, 25, 30 Ağustos 1920'de Yunan uçaklarıyla Anadolu'ya atıldı. (Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, S. 51, s.1181, Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, C. 3, s. 187, 191, Akşin, age, s. 205).


Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı

Türk Orduları İzmir'i kurtarıp İstanbul'a yönelince Mustafa Sabri, Padişah Vahdettin'den sadrazamlık istedi. Bir “ihanet ordusu” kurup Türk Ordusu'na karşı savaşmak istiyordu. Ancak başarılı olamadı.

Milli Mücadele'nin kazanılması üzerine 150'likler listesine alındı. Yunanistan'a (Gümülcine) kaçtı. Oradan Mekke'ye ve Mısır'a geçti. Sonra da İtalya'ya geçip kaçak padişah Vahdettin'i ziyaret etti. Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik bazı ihanet faaliyetlerine karıştı.

Mustafa Sabri'nin İskeçe'de yazılar yazdığı ‘Yarın' gazetesi.
Şeyh Sait İsyanı'nın bastırılmasından sonra eski Dahiliye Nazırı Mehmet Ali'yle birlikte Türkleri “Müslüman barbarlar” diye adlandırdı. Türklerin Musul'da hiçbir hakkı olmadığını belirtti. Türklerin, Ermenileri ve Kürtleri imha etmek istediklerini yazdı. (Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri, C.2, s. 326).

Mustafa Sabri yurtdışında her fırsatta Atatürk'e, yaptığı devrimlere ve kurduğu Cumhuriyete saldırdı. Akıl almaz yalanlar söyledi. Atatürk'ünİngilizlerle anlaştığını, halifeliğin böyle kaldırıldığını, İzmir'i Yunanlıların kendiliğinden Türklere verdiğini yazdı.

Türklerden nefret ediyordu. Bir keresinde “Yarın” gazetesinde Türkleri Arap yapmaktan söz etti. Daha da ileri gidip “Türklükten istifa ettiğini” bile yazdı: “Yalnız Müslüman ve insan olarak kalmak üzere Türklükten şeref ve izzetimle istifa ediyorum… Tövbe Yarabbi, tövbe Türklüğüme! Beni Türk Milleti'nden addetme…” diyebildi.

Din alimliği

Mustafa Sabri, çok bağnaz bir din anlayışına sahipti. Öyle ki yazılarında, Darülfünun'da kızlarla erkeklerin bir arada ders yapmalarına karşı çıkıyor, Mütareke günlerinde Müslümanların içki satmasını, kadınların, erkeklerin çalıştıkları yerlerde çalışmalarını, kadınların erkeklerle sokağa çıkmalarını ve belirlenen kıyafet dışında kıyafet giymeleriniyasaklamayı düşünüyordu. (Akşin, age, s. 274). “Dini Müceddidler” adlı eserinde şapka giymeyi “dini ve milli küfür” olarak adlandırıyordu. Kadına ekonomik özgürlük vermeyi eleştiriyor, çok kadınla evliliği savunuyordu. İşte Mustafa Sabri'nin “din alimliği” de bu kadardı.

Demem o ki, gerçekleri çarpıtarak veya saklayarak Mustafa Sabri'yi aklayamazsınız! Mustafa Sabri, gırtlağına kadar ihanet çamuruna batmıştır. Mustafa Sabri gibi hainleri “kahraman” ilan etmek, her şeyden öncegeçmişimize ve geleceğimize ihanettir.

Atatürk'ün dediği gibi “yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtan bir hal alır.” Hiç kimsenin insanlığı şaşırtmaya hakkı yoktur.

En Çok Okunanlardan...