mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20250727

🇦🇺Bir Anzak askerinin Çanakkale savaşı sırasında ailesine yazdığı mektup..

                                     

Bir Anzak askerinin Çanakkale savaşı sırasında ailesine yazdığı mektup..

Alistair John TAYLOR - GELİBOLU 1915

''Sevgili ve bir zamanlar mutlu ailem.

Gelibolu cehenneminden hepinize merhaba! Bu mektubu size yazmak niyetinde değildim. Aslında ben artık kimseyle konuşmak kimsenin, kimsenin yüzünü görmek istediğimden de emin değilim. Hem siz benim buraya cehennem dediğime bakamayın burası hakikaten güzel bir yer. Üzerleri toz toprakla örtülmeden önce zeytin ağaçlarının bolluğu, savaşa aldırmadan her yanda pıtır pıtır açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları yarımadayı kızıla boyayarak batan güneşin insanın içini acıtan güzelliği ve bir de Gelibolu bülbülleri. Gelibolu da hâlâ un ufak olmadan kalan küçük bir ruh parçam mevcutsa bunu bülbüller sağlamıştır. Eğer o sırada bir Türk öldürmüyor ya da Türkler tarafından öldürülmüyorsak, Gelibolu' nun muhteşem gurubunu seyrediyoruz. Ege Denizi' nin içine gömülen güneşin biraz önce Pasifik Okyanusu dan yükselerek Yeni Zelanda'daki ertesi günü aydınlattığını bilmek insanın canını acıtıyor. Fakat bu acı hissi çok kısa sürüyor, sonra yeniden katılaşıyorum. Artık saatlerce hiçbir şey hissetmiyor ve duymuyorum. Bu arada sadece bakıyor, saklanıyor, ateş ediyor, süngü takıyor, düşman öldürüyor, bit ayıklıyor, yemek diye verdikleri kuru bisküvi, kraker, kuru et parçalarını kemiriyor, zaman olursa yatıyor, çok ender olarak da uyuyorum. Ben artık sadece bir Anzak askeriyim. Ne sevdiğim şarkılar, yemekler, kokular ne de sevdiğim insanlar... Ben artık bir sayıyım. Yaşayan bir sayı. Ölürsem o zaman da bir sayı olacağım. Vatan uğruna kahramanca ölmüş bir sayı. Kahramanca ve vatan uğruna! Kahramanlık mı? Hadi yaa. Kahramanlık zorla olmaz. Vatana gelince... Burası Türklerin vatanı ve bu savaş bizim savaşımız değil. Bizler İngilizlerin de söyledikleri gibi sadece hevesli oğlan çocuklarıyız. Asıl kahraman olan Türkler. Johnny Türk dediğimiz Türkler vatanlarını savunmak için bize karşı çok ağır şartlar altında direniyorlar ve kahramanca ölen asıl onlar.

Geçen hafta ölüleri gömmek için karşılıklı ateş kes ilan edildiğinde ilk defa Türkleri yakından ve canlıyken gördük. Türkler bize anlatılan canavarlara benzemiyordu...Onlar da gözlerinde endişe ve keder olan genç insanlardı...Onlarında arkalarında bekleyen üzüntülü aileleri, yaşlı anne-babaları, karıları belki de sevgilileri vardı. Onlar da yaralanınca acı çekiyor, onlar da gencecik hayallerini bırakıp ölüyorlar. Türkler de insandı.

Bana sigara ikram eden iki Türk'e ben de konserve et verdim, ama kabul etmediler. Bu sığır etidir dediysem de inanmadılar. Aslında anlamadılar. O zaman ellerimle kafama boynuz yapıp öküz gibi böğürdüm. Güldüler. Ben de güldüm. Orada savaş meydanında etrafımız askerlerin cesetleriyle doluydu, biz düşmandık ve birbirimize gülüyorduk. Bana sigara ikram eden Türklerden bir sen no İngiliz diye şaşırarak sordu. Ben İngiliz değilim dedim. Sonra elini uzattı 'ben TÜRK' dedi. Bana uzatılan eli tuttum. Orada, Gelibolu'nun en kanlı savaşlarının yapıldığı o tepede, el sıkıştık. Ben artık bu adamla nasıl düşman olabilirdim? Ben bu adamla neden düşman olmuştum ki? Düşmanım o anda artık arkadaş Türk olmuştu.

Ben bu savaşta ölmeyi reddediyorum.

Bu benim savaşım değil.

Fakat yaşamak için de hiç isteğim kalmadı.

Tanrım günahlarımı affet.

Hepinizi çok seviyorum.

Ebediyen sizin oğlunuz...''


Alistair John TAYLOR
GELİBOLU 1915

20200426

✍️🇹🇷 Tarihi değiştiren mektup 100 yaşında - Amiral Cem Gürdeniz

26.04.2020, 09:21 

Tarihimizde devlet kaderini etkileyecek öyle mektuplar vardır ki, yeni rotalar belirlemiş, yeni fırsatlar çıkarmış kısacası bugünümüzü şekillendirmiştir. Bunların içinde şüphesiz en önemlisi Mustafa Kemal (Atatürk)’ün Rusya lideri Lenin’e yazdığı 26 Nisan 1920 mektubudur. Büyük Millet Meclisinin açılışından 3 gün sonra Meclis Başkanı sıfatı ile Mustafa Kemal, TBMM’nin Moskova Hükümetine Birinci Teklifnamesi mektubunu imzalar. Bu belge milli iradenin resmi ilk dış politika girişimi, aynı zamanda Meclisin ilk görüştüğü konulardan biridir. Milli hükümet (İcra Vekilleri Heyeti) 4 Mayıs 1920’de kurulur. 5 Mayıs’taki ilk toplantısının birinci gündem maddesi Rusya ile ilişkiler konusudur. 26 Nisan mektubu emperyalizme karşı girişilecek ortak mücadeleden bahisle Rusya’dan 5 milyon altın, silah, cephane ve malzeme talep eder. Mektuba cevap, 3 Haziran 1920'de Dış İlişkiler Komiseri Georgiy Çiçerin imzasıyla gelir. Böylece emperyalizm ile eş zamanlı mücadele eden iki ülke arasında ilk resmi ilişki başlamış olur.

MEKTUP VE ANADOLU’NUN BEKA SORUNU

Mektubun Meclisin açılışından 3 gün sonra çok büyük bir öncelikle gönderilmesi ve bakanlar kurulunun (icra vekilleri heyeti) kurulduktan bir gün sonra Rusya ilişkileri gündemiyle toplanmasının pek çok nedeni vardır. Ancak en büyük neden ‘Beka’dır. Hayatta kalma gereğidir. Aynı sorun, Rusya için de geçerlidir. Zira iç savaş ve işgal altındadırlar. Her iki devletin birbirine ihtiyacı vardır. Emperyalizm Ankara’yı hem batıdan hem doğudan sıkıştırmaktadır. Anadolu topraklarında emperyalist devletlere ait 100 bin üzerinde bir işgal ordusu mevcuttur. Her coğrafi sektörde istila ve zulüm başlamıştır. Bu güçlerin yanında Damat Ferit’in Kuvayı İnzibatiyesi, millicilere karşı isyanlar ile Ermeni, Rum çeteciler Ankara’yı sıkıştırmaktadır. Meclis’in toplanması bile sonradan Mustafa Kemal’e isyan ve ihanet eden Çerkez Ethem gibi düzensiz çete gücünün taktik başarısı sayesinde mümkün olabilmiştir. Doğuda ise Kafkas Seddi vardır. Durum ümitsizdir. Batıda savaşmak için, doğuya sırtını yaslamak isteyen Mustafa Kemal, Kafkas Seddini yıkmalıdır. Doğu sınırları halledilmelidir. Komutanlara çektiği 5 Şubat 1920 tarihli telgrafında, “Kafkas Seddi’ni Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp bu seddi İtilaf Devletleri’ne yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz” demişti.

ERMENİSTAN’A ABD DESTEĞİ

1920 yılının Nisan ayında emperyalizm acımasızca ilerliyordu. Büyük Ermenistan için düğmeye çoktan basılmıştı. 23 Nisan 1920 yani TBMM’nin ve milli iradenin dünyaya ilan edildiği gün, ABD Ermenistan hükümetini resmen tanıdığını ilan etmişti. Halbuki Ermenistan, Taşnak Partisinin iktidarında 28 Mayıs 1918’de kurulmuştu. Ancak ABD özellikle bugünü seçmişti. Mustafa Kemal’in Lenin’e mektup gönderdiği 26 Nisan 1920 tarihinde de San Remo/İtalya’da toplanan Müttefik Güçler Yüksek Konseyi ABD Başkanı Woodrow Wilson’a Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis’i içine alan ve denize çıkan Ermenistan sınırlarını çizme sürecinin hakemliğini yapma görevini teklif etmişti. ABD Başkanı, bu görevi 17 Mayıs 1920'de kabul etti. Birinci Dünya Savaşı sonrası yorgun ve zayıflamış Avrupa emperyalizmi, Ermenileri koruma ve kollama görevini ABD’ye vermişti. Wilson, 24 Kasım 1920’de bu görevi yerine getirdi. Osmanlı hanedanının imzaladığı Sevr Anlaşmasının hükümleri en büyük gerekçesiydi.

TOPLANTI TALİMATININ DETAYLARI

Mustafa Kemal strateji dehası idi. Henüz 4 yıl önce Birinci Dünya Savaşında Muş ve Bitlis’in geri alınmasında Çar Ordularına karşı savaşan Mustafa Kemal, bu kez devrim sonrası Bolşevik Rusya’dan destek talep ediyordu. Neticede mektuptan 15 gün sonra 11 Mayıs’ta Dışişleri Vekili Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet, Moskova’ya hareket etti. Ancak 19 Temmuz 1920 tarihinde varabildiler. Yanlarında 8 Mayıs 1336 (1920) tarihli 7 maddelik bir Toplantı Talimatı vardı. Bu gizli talimatın iki nüsha yazıldığını ve bir nüshasının Doğu Cephesi Komutanı (Eski adıyla 15. Kolordu) Kazım Karabekir Paşa’da kaldığını 1960 yılında yayınlanan İstiklal Harbimiz isimli hatıratından (Türkiye Yayınevi, Sayfa 769) öğreniyoruz. Talimatın lafzı ve ruhu, o dönem Türk-Rus ilişkilerinin omurgasını çatan Mustafa Kemal, Kazım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy) Paşalar ile Dışişleri Vekili Bekir Sami ve İktisat Vekili Yusuf Kemal’in gelecek günlerde Türkiye’nin kaderini belirleyecek ilişkiye bakışının teorisini vermektedir. 7 madde içinden üç madde dikkat çekicidir. İkinci madde: “Türkiye’nin isteği, milli sınırları içinde iç ve dış tam bağımsızlık içinde yaşamak ve bu temel isteğin sağlanması şartıyla Rusya ile kader ve gelecek birliğini (Tevhid-i Mukadderat ve İstikbal) kurmaktır.” Dördüncü Madde: “Boğazlardan yararlanma tüm Karadeniz ülkelerine serbest olacaktır. Bunu sağlamak için İstanbul Boğazına tahkimat yapılmamak, İstanbul’a Rus Donanmasının gelmesinin bizim takdir ve isteğimize bağlı olmak üzere Çanakkale Boğazı tahkimatını Ruslarla birlikte savunmamızdır. Bu koşullardan daha fazlası Rusların Çanakkale tahkimatını bağımsız ellerinde bulundurmaları ya da İstanbul’a istedikleri zaman donanma göndermeleridir ki her iki durum da İstanbul’un elimizde bulundurulması kuralını bozar. Ruslara boğazların tam serbestiyetini anlaşma ile sağlamak ya da boğazların savunma ve denetimini Karadeniz sahildarlarının ortak meselesi olarak kabul ettirmek iyi bir çözüm yoludur.”
Altıncı Madde: “Dışarıdan yapılacak yardım: Para, savaş araçları, makineler, gerekirse askeri birlikler (indelhace kıtaat-ı askeriye)”

KARABEKİR’İN YAKLAŞIMI

Karabekir hatıratında talimatın ikinci maddesini eleştiriyor. “Burada en göze çarpan ikinci maddedeki Rusya ile kader ve gelecek birliği konusudur. Eksikliği aranan madde de doğu sınırlarımızın durumudur. Kader birliği meselesi pek kapsamlı ve karmaşıktır. Heyette bulunan iki vekilin de kafası karışıktır. Bana şunu sordular: Her neye mahal olursa olsun batı devletleri ile mi anlaşmalı? yoksa Bolşeviklerle mi birleşmeli? Yani açıkçası batı devletlerinin idaresine mi girmeli? Yoksa Bolşevik olup Sovyet hükümeti ile mi birleşmeli? Bu da Rusların idaresine girmek demektir. Kendilerine ne o ne de öteki dedim. Meselenin iki değil, üçüncü yolu vardır. Her iki şekil de bağımsızlığımızı kaybetmek, yani ölmektir. Ölümün hançerle mi? Tabanca ile mi tercih olunmalıdır diye münakaşası faydasızdır…. Ruslarla yapılacak şey, madem ki ikimizin de düşmanı müşterektir şu hâlde tabii dostuz ve müttefikiz. Aramızda hudutlarımızı ve yapabileceğimiz işleri tespit edelim maddi manevi mütekabil yardımları taahhüt altına alarak, zaten ayrı ayrı başladığımız işlerimizi yürütelim. Bizim ihtiyacımız para, savaş malzeme ve araçlarıdır. Yapabileceğimiz ise dindaşlarımızın üzerine tesir ve Ermeni engelini kaldırmaktır.”

ZORLUKLARIN DAYATMASI

Diğer yandan 4. ve 6. Maddeler milli güçlerin kurtuluş savaşını devam ettirebilmek için ne denli zor durumda olduklarının göstergesidir. Çanakkale’nin tahkimatının gerekirse birlikte yapılmasının düşünülmesi donanma yokluğunun ve 1,5 yıl önce biten Birinci Dünya Savaşında yaşananların kurucularımız üzerinde yarattığı psikolojinin bir sonucudur. (Mondros’tan 3 gün sonra 3 Kasım 1918’den itibaren boğazdaki mayınların taranması, tüm bataryaların imhası başlamıştır.)

SAĞLAM TEMELLER

Birinci ve 1921 Ocak ayındaki ikinci görüşmeden sonra artık sağlam temeller atılmıştır. Her iki taraf da aklın, karşılıklı saygı ve erdemin gereği bir nevi Karabekir’in üçüncü yoluna sadık kalır. Rusya, Türkiye’de Bolşevizm hareketlerini desteklemez. Türkiye, Sakarya’nın doğusuna çekilecek kadar zor durumda kalsa da emperyalizmle mücadeleden ödün vermez. Dişi ile tırnağı ile savaşır. 16 Mart 1921’de Moskova’da Türk-Sovyet Antlaşması imzalanır. 16 Mart tarihi bilhassa seçilmiştir. Şehzadebaşı Katliamı ve İstanbul işgalinin yıldönümüdür.

ÇOK ÖNCEDEN BAŞLATILAN YARDIMLAR

Diğer yandan anlaşmanın imzalanmasından 9 ay öncesinde Rusya, milli güçlere ilk deniz sevkiyatını başlatır. Bu bile iki devrimci liderin birbirine olan güveninin bir işaretiydi. Rusya’dan 300 bin tona yakın silah ve cephane taşıyan sevkiyatlar büyük taarruza kadar devam etti. “Gözüm Sakarya’da Kulağım İnebolu’da” diyen Mustafa Kemal’in süvarileri, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girdi. Savaş bitmişti. Mustafa Kemal büyük zaferden emin olarak 8 ay önce, 4 Ocak 1922’de Lenin’e son mektubunu yazar. Şöyle der: 
“Türkler ve Rusların, tarihi, yüzyıllarca süren kanlı savaşların gürültüsüyle doldurduktan sonra, bu kadar çabuk ve bu kadar bütünsel bir şekilde uzlaşmaları, öteki milletleri şaşkınlığa uğratmıştır. Bu anlamda da Türkiye, Rusya’ya, bilhassa son birkaç ayın Rusya’sına Batı Avrupa’ya olduğundan çok daha yakındır… Türkiye, Sovyet Rusya’ya karşı takip ettiği siyasetten geri adım atmayacaktır ve bu konuya dair yayılmış bütün söylentiler katiyen yanlıştır… Yine aynı şekilde sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karşı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir anlaşmaya ve ittifaka dâhil olmayacağız.”

GÜNÜMÜZE DERSLER

Atlantik sistemin ve Washington Konsensüsünün derinden çatırdadığı, Asya yüzyılının başladığı, Kovid-19 sonrası yeni küresel sistemin oluşmaya başladığı günümüzde, tam tamına 100 yıl önce bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin imkânsız gibi görünen kurtuluş ve kuruluşunu mümkün kılacak süreci başlatacak bir mektubun yazıldığı yakıcı ve öldürücü koşulları düşünürsek, bugün umutlu ve ümitli olmak için pek çok nedenimiz vardır. Devletlerin ebedi düşman veya dostları yoktur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun 16 kez, Mustafa Kemal Atatürk’ün ise 1916 Mart’ında savaştığı Ruslarla, cumhuriyetin kuruluşunun yolunun taşlarının döşeneceğini kim düşünebilirdi? Demek ki tarihin yaratıcılığı insanın önünde. 23 Nisan 1920 koşullarında sorulsa, mecliste sadece bir kişi bugünleri hayal edebilirdi. Yaşayan kuşaklar 100 yıl öncesinden ders almalı, Atatürk’ün bağımsız Türkiye’yi kurarken verdiği mücadeleyi hatırlamalıdır. Onun stratejik zekâsı ve jeopolitik aklının ürünü olan Moskova ile pragmatik işbirliğinin en sonunda kendine özgü ulus-devlet modeline hayat verdiği gerçeği geleceğimize rehberlik etmelidir.

Aydınlık Gazetesi

20171101

1804–Latin harfiyle ilk Türkçe metinlerden biri.


1804–Latin harfiyle ilk Türkçe metinlerden biri. III.Selim'in kardeşi Hatice Sultan'ın Mimar A.Ignace Melling'e yazdığı mektup. #HarfDevrimi

20170827

Zeki Velidi Togan’ın Mustafa Kemal’e yazdığı mektup

Zeki Velidi Togan’ın Mustafa Kemal’e yazdığı mektup


Cumhurbaşkanlığı Arşivinde 01018843 numara ile kayıtlı bulunan ve Celil Güngör’ün yayıma hazırladığı mektubun imla ve uslübuna hiçbir müdahalede bulunmadan tam metnini ilk defa yayımlıyoruz.

Celil Güngör – Dünya Bülteni/DÜBAM
Zeki Velidi Togan’ın 1932 yılında toplanan Birinci Türk Tarih Kongresinde egemen tarih görüşüne karşı çıkan tebliği sonrasındaki tartışmalardan ve kendisine uygulanan linç kampanyasından dolayı İstanbul Üniversitesindeki tarih muallimliği görevinden istifa edip Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmasının ardından Mustafa Kemal Atatürk’e Viyana’dan yazdığı mektubun tam metnini ilk kez yayımlıyoruz.

Cumhuriyet dönemi resmi tarih görüşünün temellerinin atıldığı bu kongrede Türklerin ve Anadolu’nun tarihini İslam, Selçuklu ve Osmanlı kültüründen soyutlayarak yapay bir tarih tasarımını kurgulayan tebliğler sunuldu.

Zeki Velidi Togan, bu tezlerden bazılarına tarihsel gerçekleri yansıtmadığı için karşı çıktı.Reşit Galip, Şemsettin Günaltay ve Sadri Maksudi tarafından resmi tarih görüşüne bilimsel gerçeklere uymaması sebebiyle karalamalara, itibarsızlaştırmalara maruz bırakıldı.

Cumhurbaşkanlığı Arşivinde 01018843 numara ile kayıtlı bulunan ve Celil Güngör’ün yayıma hazırladığı mektubun imla ve uslübuna hiçbir müdahalede bulunmadan tam metnini ilk defa yayımlıyoruz.


Milletin sadık oğlunun feryadı

Cumhuriyet Türkiyesinin resmi tarih anlayışının şekillenmesi ve bir eğitim aracı olarak tarihin nasıl ve hangi muhtevada okutulacağı ile ilgili belirlenen temel tezlerin üniversite ve orta öğretim tarih muallimlerine aktarılacağı bir bir kurs olarak tasarlanan ve sonradan Birinci Türk Tarih Kongresi adı verilen toplantı 2-11 Temmuz 1932’de Ankara Halkevinde yapıldı.

Kongreye Türk Tarih Kurumu üyesi 25, üniversite öğretim üyesi 10, Güzel Sanatlar Akademisi öğretmeni 1, lise ve ortaokul öğretmeni 196 kişiden oluşan 232 kişi iştirak etmiştir.
Kongreye katılanlardan 33’ü tartışmalara iştirak etmiş, 15’i bildiri sunmuş, diğerleri de dinleyici olarak bulunmuştur. Türk Tarih Tezi’nin ana kaynağı olarak hazırlanan Türk Tarihinin Anahtarları adlı eser ve dört ciltlik Tarih kitabı kongreden önce kimi tarihçilerin incelemesine sunulmuş ve onlardan bir rapor istenmiştir.

Bu yeni tarih tezinin ana hedefi tarihin sıfırlanması ve geçmişten özellikle Selçuklu Osmanlı geçmişinden radikal bir kopuş ve ırkçılık yönü ağır basan bir milliyetçilikle şekillendirilmiş yeni bir bilinç oluşturmaktadır.

Ayrıca Avrupa medeniyeti karşısındaki komplekslerin de dürtüsü ile Anadolu’nun Türklüğünün kökenlerinin on binlerce yıla dayanan bir sürece sahip olduğu ve bu topraklardaki Türklüğün kadimliğini ispat etmek, Türklerin de Avrupalılar gibi beyaz ırka mensup olduğunu, dolayısı ile Avrupalılığının tartışılmazlığını ispat etmek ve en önemlisi İslam’dan ve Osmanlı’dan kopuş çabalarına tarihsel bir dayanak ve meşruiyet bulmak olarak ifade edilebilecek bu tarih tezi tarih eğitimine de ilk adımını 1930’un başlarından itibaren atmıştır.

Maarif Vekili Esat Bey Kongreyi açış konuşmasında Türklerin anayurtları olan Ortaasya’da Yontmataş Devrini milattan 12000 sene evvel geçirdikleri halde Avrupalılar ancak 5000 sene daha sonra bu devirden kurtulabildikleri, insanlar daha kaya kovuklarında yaşarken Türklerin Ortaasya’da kereste ve maden medeniyetini geliştirmiş olduklarını ifade ederek kongrenin gayesini ve yeni tarih anlayışının ipuçlarını da veriyordu.

Yeni Türk Tarih Tezinin fikir babalarından Yusuf Akçura da “büyük davamız” diye nitelediği Tez’in ana fikrini şöyle açıklıyordu:
“Türklerin eski ve Orta kurunda (çağda) ancak göçebe ve müstevli olarak yaşayan ve yüksek medeniyet seviyelerine erişemeyen, ikinci derecede insanlardan olmayıp, beşer tarihinde ilk medeniyet kuran ve en eski zamanlarından beri muhtelif devirlerde medeniyet mücadelesi meşalesini ellerinde taşıyan insanlar olduğu davasıdır.”

Kongreye Türk tarihçiliğinin o dönem temsilcilerinden Şemsettin Günaltay, Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Ahmet Refik, Sadri Maksudi Arsal, Afet İnan ve Reşit Galip gibi isimler de katılmışlardır.

Kongrenin en tartışmalı konuları Fuat Köprülü ile Afet İnan, Zeki Velidi Togan ile Sadri Maksudi, Şemsettin Günaltay ve Reşit Galip arasında cereyan etmiştir.

Köprülü özellikle Afet İnan’ın bildirisine karşı çok naif ve üstü kapalı tenkitlerde bulunarak, tarihin yöntem ve kaynaklarının uygulama ve yorumlama biçimlerine karşı daha dikkatli olunmasını tavsiye etmiştir. Birinci el kaynakların kullanılması, tenkitli kaynak kullanımının önemi gibi eksikliklerle bir tarih tezi inşa edilemeyeceğini, henüz Avrupa’da yeni ve sonuçlandırılmamış çalışmaların kullanımında dikkatli olunmasını teklif etmiş, bu teklif ve yumuşak tenkitleri dahi bir muhalefet olarak algılanmış, şiddetli tenkitlere maruz kalmıştır. Mesela Hasan Cemil Bey “Şimdi vesikaların nakafi yani bu ilimlerin kendi tabiri vechile henüz çocuk olduğu fikrine temas edelim. Muhterem profesörün müsadeleri ile hatırlatalım ki ilmin her safhasında yeni hakikatler meydana konduğu vakit bu hakikatler çocuk sayılırdı. Marifet doğan hakikatin kıdemine değil, kıymetine atfı nazar edebilmektir. Biz Türk medeniyetinin ve Türk menşeinin asıl mahiyeti hakkında en son keşiflere istinad ediyoruz. Keşiflerin en son olması yahut çocuk olması iddiamızın zaafı değildir, kuvvetidir.” diyerek hamaset yüklü bir tenkit yapar.

Köprülü bu ve benzeri sert tenkitlere yanlış anlaşıldığını, bazı cihetleri iyi anlatamadığını, yeteri kadar sarih olamadığını belirterek alttan almış ve muhalif damgasını yememeye itina göstermiştir.
Kongre sonrası Köprülü’ye neden bu kadar uysal davrandığı sorulduğunda “Ne yapayım, benim evim sırtımda değil ki.” şeklinde cevap verdiği, bundan göçmen olarak gelen Zeki Velidi’yi kastettiği, onun kadar cesur olamadığını belirttiği söylenir.

İşte bu ortamda yapılan Türk Tarih Kongresinde Zeki Velidi Togan “Orta Asya’da Kuraklık Meselesi” başlıklı tebliğinden sonra İstanbul Üniversitesindeki görevinden ayrılıp Viyana’ya gitmek zorunda kalması, sonrasında kendisine yapılan haksız isnat ve iftiralara cevap vermek zorunda hissetmesi neticesinde Mustafa Kemal Atatürk’e 3 Mart 1933 tarihinde Viyana’dan bir mektup yazar.
Cumhurbaşkanlığı Arşivinde 01018843 numara ile kayıtlı mektubunda Zeki Velidi kendisine yapılan haksız isnat ve iftiralara karşı cevap veriyor. Aşağıda bu mektubun tamamını yayınlıyoruz.
Kendisine kongredeki tebliği dolayısı ile isnat edilen; mehaz sahtekarlığı, hıyanet-i milliye ve Avrupa alimleri muhitinde milli tarih sahasındaki faaliyetlere karşı propagandada bulunduğu suçlamalarına cevap verdiği bu mektubunda kendisini kimlerin ve ne maksatla suçlayıp karaladıklarının sebeplerini izah ederek, Türk ilim dünyasına ve Türkçe yazarak eser verme hizmetine mani olunmasından duyduğu üzüntüyü ifade eder.

Kongrede Ortaasya’da kuraklık ve göç meselelerinde tıp doktoru Reşit Galip’in Ortaasya’da göçün kuraklık sebebi ile meydana geldiği ve bu kuraklığın Ortaasya’da süreklilik arz ettiği görüşünün sağlam delillere dayanmadığını ispat etmeye yönelik tebliği dolayısı ile Zeki Velidi her yönden tenkit ve istiskale maruz kalmıştır.

Göçün sadece kuraklık sebebi ile değil, pek çok iktisadi ve siyasi sebepleri olduğunu, bu konuda Elbiruni’yi ve dönemin tarih bilgini Barthold’u kaynak göstermesi de kongrede itiraz ve istiskallerin önüne geçememiştir. Reşit Galip Barthold’u ve eserlerini materyal itibari ile zengin fakat tez itibarı ile bir kıymetinin olmadığını, Zeki Velidi’nin ona kaside yazmış olmasının da bizi alakadar etmediğini, esasen Barthold’un Türklerin Ortaasyadaki mevcudiyetlerinin çok yeni zamanlara ait olduğunu, asılsız ve nesilsiz bir kavim olduğunu ispat için çalışmış bir adamdır diyerek küçültme çabasına girişmiştir. Bundan cesaret alan bir orta mektep muallimi de “Doğrudur, Barthold alelade bir Türk düşmanıdır.” diye laf atmıştır. Elbiruni de aynı derecede Reşit Galip tarafından önemsizleştirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca bu tartışmalara dahil olan ve Zeki Velidi’ni mektubunda tarih kongresinde kendisi ile eski siyasi hesaplarını görmek isteyen Rusyalı bir şarlatan dediği Sadri Maksudi Arsal ile kendisinden evvel Darülfunun’da İslam Tarihi tedris etmiş ve şimdi Türk Tarihi Kürsüsü’ne göz dikmiş olan esbak bir sarıklı olarak nitelediği Şemsettin Günaltay’ın hakkında çıkardıkları şayialardan müşteki olduğunu belirtir.

Ayrıca benzer şikayetler Atatürk’e daha önce de yapılmıştır. İstanbul Darülfunun’unda verdiği Timur ve Nakşibendilik dersinde Timur’un çıkışını hazırlayan ortamı ve fikir dünyasını anlatırken Bahaeddin Nakşibendi ve menakıbından söz etmiş, bir talebesi de mebus olan babasına durumu anlatmış o da Atatürk’e muzır kitapları kaynak olarak kullanıyor diye jurnal etmiş ve soruşturmaya maruz kalmıştı.

Tarih Kongresi ve sonrasında yaşadığı ilim ve tarihçilik haysiyeti ile bağdaştırmakta güçlük çektiği bu tahammülsüzlüğe daha fazla dayanamaz ve Viyana’ya doktorasını tamamlamak için gider.
Ancak Türkiye ile ilgisini kesmez ve ilmi çalışmalarını yapabileceği ortamın bir gün müsait hale gelmesi ümidini hep canlı tutar. Bu konuda her fırsatı değerlendirir ve Türkiye’de ki üniversitede ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti bünyesindeki çalışmalarda bulunabilmesi için yardım ve destek ister.
1937 yılında Bonn’da bulunduğu sırada Cenevre’de bulunan Afet İnan’a yazdığı bir mektupta Atatürk nezdinde tavassutta bulunarak vatanda çalışma imkanı verilmesini, milleti içinde çalışmak için yetiştiğini, yabancı ellerde yabancı bir dilde çalışmanın kendisine çok ağır geldiğini ifade ederek, Türkçe eser vermeyi ve oradan geniş bir okuyucu kitlesine hitap edebileceği ortamı özlediğini, buna benzer bir mektubu da Şükrü Kaya’ya yazdığını belirtir. Fakat bu girişimleri olumlu bir karşılık bulmaz.

Bu mektup Zeki Velidi’nin 1933’de olayın hemen ardından bir ilim adamının yaralanmış ilim ve fikir haysiyetini savunmaya ve korumaya yönelik karşılıksız bırakılmış bir feryadıdır.

İşte mektubun tam metni:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Ahmet Zeki Velidi Togan kimdir?

1890 Rusya’da olan Başkırt topraklarında doğdu. Babasından Arapça, annesinden Farsça öğrendi. Köyüne yakın bir köyde medrese eğitimini tamamladı. Arap edebiyatı dersleri aldı, Rusça öğrendi. Daha sonra Kazan’da Kasımıye Medresesinde okudu. Rus şarkiyatçılarla tanıştı, Türk tarihi ile ilgilenmeye başladı.
Rusya Meclisinde mebuslara Müslüman halkların sorunları konusunda yardımcılık yaptı.
1917 Sovyet İhtilalinden Lenin, Troçki, Stalin’le görüştü. Başkırtların geleceği konusunda müzakereler yürüttü. Bolşeviklerle mücadele etti. İran, Afganistan ve Avrupa’ya çıktı. Dönemin Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanriöver’in daveti ile 1925 yılında Türkiye’ye geldi. Bir süre Ankara’da Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti üyeliği yaptı, daha sonra da İstanbul Darülfunun Edebiyat Fakültesi Tarih muallimliğine getirildi. 1932 yılında Türk Tarih Kongresindeki tebliği üzerine yapılan tartışmalardan sonra aynı yıl görevinden istifa edip, Viyana’ya gitti. 1935’te doktorasını tamamladı, Bonn ve Göttingen Üniversitelerinde hocalık yaptı. Eylül 1939’da Türkiye’ye döndü, vefatına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi olarak çalıştı. 1970’te vefat etti.
Zeki Velidi Togan’ın hayatı, siyasi çalışmaları ve akademik çalışmaları konusunda;
• Zeki Velidi TOGAN, Hatıralar, TDV Yay. Ankara, 2002
• Tuncer BAYKARA, Zeki Velidi Togan, Ankara, 1989
• Zeki Velidi TOGAN’a Armağan, TTK Yay. Ankara, 2010
• Hüsnü ÖZLÜ, Afet İNAN’ın Cenevre Günleri ve Tarih Çalışmaları, ÇTTAD, X/22, İzmir, 2011
Türk Tarih Kongresi, Türk Tarihi Tezi konusunda;
• Birinci Türk Tarih Kongresi, Konferanslar, Müzakere Zabıtları, TTK Yay. Ankara, 2010
• Zeki Velidi TOGAN, Tarihte Usül, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1985
• Nadir ÖZBEK, Zeki Velidi TOGAN ve Türk Tarih Tezi, Toplumsal Tarih C.8-45, İstanbul, 1997
• Şefik Taylan AKMAN, Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmi Tarih Yazımının İdeolojik ve Politik Karakteri, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi 1, Ankara, 2011
• Nevzat KÖKEN, Cumhuriyet Dönemi Tarih Anlayışları ve Tarih Eğitimi (1923-1960) Yayınlamamış Doktora Tezi, SDÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2002

Kaynak : http://www.dunyabulteni.net/turkiye/298287/zeki-velidi-toganin-mustafa-kemale-yazdigi-mektup

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...