Dîvânu Lugâti't-Türk. Türk Edebiyatı'nın en gözde eserlerinden. Peki DLT nasıl bulundu? Talat Paşa'dan Ziya Gökalp'e kadar. Buyrun:
Ali Emiri Efendi bir gün tesadüfen bir sahafta dağınık halde cildi bozuk bir kitap görür. Kendisi tam bir kitap kurdudur. Defterdarlıktan emeklidir. Eline aldığında fark eder ki o Katip Çelebi’nin Keşfü'z-Zunûn’da bahsettiği ama kimsenin varlığını bilmediği kitaptır. Kitabın değerinin anlaşılmaması için pazarlığa sıkı sarılır. Kitabı getirip teslim eden kişinin biçtiği fiyat, Ali Emiri Efendi’ye ağır gelir. Kitabı kadına bırakan Osmanlı Devleti’nin son Maliye Nazırlarından Nazif Paşa’dır. Darda kaldığında bu kitap sat demiştir. Kadın da en darda olduğu vakitte bu kitabı bir sahafa emanet edip satmasını istemiştir. Fakat söylenen rakam çok yüksektir. 30 Lira. Sahaf bu kitabı Maarif Vekaleti’ne götürmüş fakat kitabın değeri bilinmediği için istenilen para verilmemiştir. “O paraya kütüphane alırız” demişlerdir.
Fakat Ali Emiri Efendi kitabının değerinin farkındadır. Ali Emiri Efendi, kesin alıcı görünmemek, kitapçıyı şımartmamak amacıyla:
–Dağınık bir eser… Acaba tamam mı değil mi? Yazarı da Kâşgarlı adlı bir adammış… Kimdir, necidir, belli değil… Sarı çizmeli Mehmet Ağa… Ama ne de olsa bir eserdir… Encümen on lira teklif etmiş, ben de on beş lira veririm… der. Sahaf kabul etmez. Arkadaşlarından borç aramaya başlar. Borç alır, ardından 30 liraya kitabı alır. Heyecanlıdır, kitabın değerinin anlaşılmaması için aheste aheste dükkandan çıkmaya çalışır. Yavaş hareket eder. Çıkınca koşmaya başlar. Eve gidince yastığının altına kolay, günlerce onu sever. Ardından Kilisli Rıfat’ın bulunduğu bir kıraathane’ye gider. Kilisli: “Efendinin gelişinde o gün farklı bir hava vardır” der. Ali Emiri sorar: Dîvânu Lugâti't-Türk’ü duydunuz mu? Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir… Türkistan değil bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka bir parlaklık kazanacak. Arap dilinde Sibeveyh’in kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez… Bu kitapla Hz. Yusuf arasında bir benzerlik vardır. Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz üç liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem…''
Kitabın şöhreti İstanbul’da yayılır. Gazetelere, dergilere, kıraathane sohbetlerine konu olur. Fakat Ali Emiri Efendi kitabı kimseye vermez. Sadece düzenlenmesi için Kilisli Rıfat’tan yardım alır.
Bir gün Ziya Gökalp’e rastlar. İttihat ve Terakki’nin merkezi umumi azasıdır. Ziya Gökalp, Ali Emiri’nin hemşerisidir. Kitabı görmek için evine gitmiştir fakat ona da göstermemiştir. Ziya Gökalp, Kilisli Rıfat’a kitabın kendini çok heyecanlandırdığını ve Türk milletine mal edilmesi gerektiğini söyler. “-Rifat, ben sevda bilmezdim. Fakat bu kitaba tutuldum. Görmek için ne yaptımsa olmadı. Bu kitabı hem almalı hem de yayımlamalıyız. Bu hazinenin anahtarı senin elindedir. Gel bana yardım et, şu kitabı kurtaralım. Bütün Türklere armağanımız olsun.”
Ama Ali Emiri’nin kitabı kimseyle paylaşmayacağını bilmektedir. Akıllarına bir senaryo gelir… Aslında bir çaresini de bulmuştur Kilisli Rifat… Ali Emiri Efendi’nin Talat Paşa’yı çok sevdiğini, ricacı olması durumunda ona hayır diyemeyeceğini bilmektedir. Ama Koskoca Talat Paşa ayağına gidecek değildir.
Sonunda Ziya Gökalp ve Kilisli Rifat Bey şöyle bir plan yaparlar:
Ali Emiri Efendi, Adliye Nazırı İbrahim Bey’i de çok sevmekte, sık sık Koska’daki evine gitmektedir. Ramazan ayında oldukları için Adliye Nazırı İbrahim Bey’in, Ali Emiri Efendi’yi iftara davet etmesi, Talat Paşa’nın da o akşam iftardan bir saat kadar sonra birkaç arkadaşıyla İbrahim Bey’i görmeye gelmesinin sağlanması konusunda mutabakata varırlar. Bu planı gerçekleştirmek üzere hemen harekete geçerler.
İftar günü Talat Paşa gelir. Ali Emiri’yi bilmektedir. “üstadımuhterem” deyip elini öper. Beraberindekilerde öyle yapar. Ardından kitapla ilgili bilgi ister. Sonrasında şöyle konuya girer:
–Üstadımuhterem, huzurufaziletinizde söz söylemeye utanırım. Fakat müsaadenizle arz etmek isterim ki kitapların da insanlar gibi tabii bir ömrü vardır. Bir kitap binlerce sene yaşayamaz, çürür, fena bulur. Kitapları yaşatmak için eskiden istinsah usulü varmış. Fakat bunun da faydası mahduttur. Medeniyet bunun için yegâne bir çare bulmuş, o da tabı usulüdür. Tabı sayesindedir ki bir kitap bin olur, on bin olur, yüz bin olur. Mademki Dîvânu Lugâti’t-Türk büyük bir ehemmiyeti, kıymeti haizdir; o hâlde müsaade buyurun, bu kitabı her şeyden evvel bastıralım. Baş tarafına da namıâlinizi koyalım. Bütün dünyaya yayılsın. Cihan size minnettar olsun. Bu lütfu bizden esirgemeyin…
Ali Emiri, kitapla sadece Kilisli Rıfat’ın ilgilenmesi karşılığında bunu kabul eder. Talat Paşa kendisine bir çok yüksek mevki teklif eder. Kabul etmez. Ardından Talat Paşa 300 lira harçlık gönderir. Tüm parasını kitaba harcayan Ali Emiri kabul etmeyecek, kitabı milletine bağışlayacaktır. Kilisli Rıfat'ın elinden bugün bizim kütüphanelerimize uzanacaktır.
İşte bu, bu şaheserin hikayesidir. Allah nicesinden razı olsun.