Rus Devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rus Devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20250916

🎞️🗣️🎙️Röportaj: İlk İsyan - Attillâ İLHAN

Attilâ İlhan'ın anlatımları temel alınarak, Serkan Koç tarafından hazırlanan bu belgesel yapımda; Attilâ İlhan     Dünya  'da beyaz, Hıristiyan ve batılı emparyalizme karşı ilk isyan hareketleri, Avrasya  'dan geliyor. Biri Rusya  dan, biri Türkiye  'den, biri Çin'den, Bundan evvel tarihte emparyalizme karşı böyle örgütlü isyan yok, savaş yok, zafer yok. Rusya   da Bolşevikler, Türkiye  'de Kemalistler, Çin  'de Koumintang bu işi başarıyorlar.     diyerek, o günkü tarihsel dönemi günümüze de ışık tutacak biçimde derinlemesine ele alıyor.

Attilâ İlhan  'ın daha once hiçbir yerde yayınlanmamış ve ilk defa izleyiceğiniz analizleri ve yorumları, emparyalizme karşı Bolşevik, Kemalist ve Koumintang isyanlarının tarihsel görüntüleriyle sunuluyor.

📑VİDEODAN ALINTI:

....bu aslında Sivas'ta başlıyor Bu macera Sivas Kongresi sırasında Mustafa
Kemal Paşa bir gazete olsun istiyor ve orada irade-i Milliye çıkıyor
irade-i Milliye bir maceradır ve irade-i Milliye onlar Ankara'ya intikal ettikten
ve hakimiyet-i milliyeyi çıkardıktan sonra da devam etmiştir O yüzden adı sonradan hakimiyet-i Milliye olmuştur
Ankara'daki yoksa irade-i Milliye diye devam edecekti Muhtemelen fakat Sivas
ısrar etmiştir Biz bunu çıkaralım diye uzun süre devam etti irade-i Milliye ama
Gazi'nin gazete çıkarma fikri istanbul'dayken de vardı hatta bu yüzden bir miktar para yatırmış ve kaybetmiştir
Yani bir gazete çıksın bazı fikirler bazı şeyler söylensin istiyordu bu fırsat ancak şeyde
doğaba doğaba iradeyi milliyeyi örgütledi çıkardılar Tabii bunlar taşra
şartları içerisinde oradaki matbaaların imkanları nispetinde çıkan
gazeteler bundan ik sene kadar evvel adi Milliye üzerinde bir tez hazırlayan bir
genç hanım kızın dosyası benim elime geldi bir dramatik tarafı da var bu iş
için oradan oraya koştururken çeşitli vilayetlerden irade-i Milliye nushaları bulmaya çalışırken bir otobüs kazasında vefat etti o genç kız bir inkılap şehididir bir manada Eee o vesileyle ben
irade-i milliyenin de birçok şeyleri hakkında bilgi sahibi oldum neşriyatı hakkında Zaten orada da espri görülüyor
Ama hak çasa ararsanız zaten bu Espri Amasya tebliğinden itibaren görünür Yani
daha başlangıçta Amasya tebliğinde Hakimiyet bil kaydü şart milletindir
hissedilir oradan itibaren başlıyor o bakımdan hakimiyet-i milliyenin
düşünülmesi ve çıkarılmak istenmesi son derece normal irade-i Milliye diye hatta
çıkacaktı fakat sonra işte hakimiyyeti milliyi buldular Bence ikincisi daha iyi oldu hakimiyet-i milli irade-i milliye'den daha devrimci Evet Eee Öyle görünüyor Öyle bir e fakat zorluk çekiyorlar devamlı çıkaramıyor iki günde bir çıkıyor önceleri falan Sonra bir ara hiç yayınlayamıyoruz baş yazıları da benim araştırmalarıma
edindiğim bilgilere göre e Yunus Nadi Bey ile Hakkı beyi Bey daha
çok yazıyorlar ama Mustafa Kemal Paşa da bazı yazıları dikte ediyor ve onlara
yazdırıyor Bunlar imzasız çıkıyor bu baş yazılar fakat bütünüyle ele aldığımız
zaman hakimiyet-i milliyenin O zaman o günün şartları içerisinde
gerçekleştirdiği fikir Platformu son derece gerçekçi ve ilerici bir
platform hem Türkiye açısından çok gerçekçi hem dünya açısından çok
gerçekçi Bu bakımdan hakimiyet-i Milliye Gazetesi o dönemde çıkmış en hızlı gazetelerden bir tanesi Tabii bir tane de Eskişehir'de
çıkıyordu yeni dünya diye bir gazete ki o Aslında Mustafa supi Bey'in çıkardığı
yeni dünyanın aşağı yukarı bir benzeri olmaya çalışıyordu orada da Arif oruç Bey ve Nizamettin Nazif daha o zaman genç o vardı sanıyorum ama bunlar sonradan kendi aralarında ihtilafa
düşeceklerdir o bildiğimiz ihtilaftır meşhur Eee hakimiyet-i Milliye Bu bakımdan tam
bir nirengi noktası olarak görünür yani sınırlarını çok iyi çizmiştir Anadolu...

20191203

✍️ Türk ve Rus Devrimlerinin Etkileşimleri - Uğurcan Yardımoğlu

Uğurcan Yardımoğlu, Öncü Gençlik Genel Sekreteri

VE RUS DEVRİMLERİ OMUZ OMUZA

Geçtiğimiz ay insanlık tarihi açısından çok önemli ve içerisinde bulunduğumuz çağın niteliği bağlamında belirleyici bir olayın 100. Yıl dönümünü yaşadık. Yüzüncü yıl dönümünde arkada kalan tecrübeler ışığında değerlendirerek daha iyi anlamaya çalıştığımız bu olay Ekim Devrimi’dir. İnsanlığın sınıfsız toplum yolunda gerçekleştirdiği en büyük atılım olan Ekim Devrimi’ni Bolşeviklerin öncülüğüne ve Lenin’in liderliğine borçluyuz. Ayrıca bu devrimin, Türk Devrimi’yle ilişkileri incelendiğinde Türk devrimcileri olarak ayrıca bir borcun muhasebesini yapmak zorunluluğu duyuyoruz.

Türk Devrimi, geri kalmış bir Asya toplumunda imparatorluk mirasının örgütlenme birikimine yaslanarak ve 18. Yüzyıl Avrupasında gerçekleşen Fransız Devrimi’nin demokratik programına dayanarak yapılmıştır. Yeni Osmanlılarla başlayan, İttihatçılarla devam eden ve Kemalistlerle olgunlaşan bu devrimin programı demokratik ilkelere dayanmakla beraber ondan ciddi farklılıklar da arz eder. 

Birinci farklılık devrimin gerçekleştiği yer ve zamandan kaynaklanır. Demokratik devrimi gecikmiş olan Asya toplumları, Batı’da yükselen kapitalizmin emperyalizme dönüşmesiyle beraber iki yönlü bir mücadele vermek zorunda kalmıştır. 

  1. Birincisi, emperyalizme karşı vatanlarını savunmak ve bağımsız olmak zorundadırlar. Bu, Avrupa’da gerçekleşen demokratik devrimlerin gündeminde değildi çünkü, böyle bir olgu yoktu
  2. İkincisi, kendi içlerindeki feodal unsurlarla hesaplaşarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni kurmaları, kapitalizmi inşa etmeleri gerekiyordu. Ancak bu kapitalizm yine daha önceki demokratik devrimler gibi tamamen serbest rekabete dayanamazdı. Geri bırakılmış olan bu Asya toplumları kolektif örgütlenme geleneklerine de dayanarak devletçi bir hızlı kalkınma modelini tercih etmek zorundalardı. Dolayısıyla Asya’da gerçekleşen devrimleri daha solda ve sosyalizme açık hareketler olarak değerlendirmek yanlış olmaz.


İlk Etkileşim

Osmanlı Devleti’nin 19. Yüzyılda başlayan sömürgeleşme ve Batı’ya bağlanma döneminde ortaya çıkan Yeni Osmanlılar örgütü, Vatan ve Hürriyet sözcükleriyle özetlenebilecek demokratik devrimci bir programa sahipti. Türk Devrimi’nin iki yüz yıllık serüveni de onlarla başlar. Yeni Osmanlılar örgütünü kurdular. Yeni Osmanlılar, İttihatçıların ve Kemalistlerin atasıydı; ilk demokratik devrimimizi 1876 yılında başardılar. Fransız Devrimi’nden kuvvetle etkilenen bu program adım adım daha sol akımlara da yer açacaktır.

Yüzyılda Rusya’da gelişmekte olan halkçı (narodnik) hareketler, Osmanlı aydınlarını etkiledi. Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Gogol’ün romanları Osmanlı aydın çevrelerinde ilgiyle okunmaya başladı.

Bu dönemde yaşananlar sıkı bir ilişkinin değil, bir etkileşimin işaretlerini veriyor. Ayrıca 1. Meşrutiyet devriminin başarısız olmasının ardından gelen 2. Abdülhamit yönetimi döneminde bu etkileşimden dahi söz etmek mümkün olmayacaktır. Fakat, 1889 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıyla birlikte özellikle Rusya’da Narodniklerin gerçekleştirdiği eylemler Türk devrimcilerinin dikkatini çekmektedir.

1905 yılında gerçekleşen Rus Demokratik Devrimi, Türk devrimcilerine umut vermiştir. Çünkü; dünya çapında despotizmin kalesi olarak bilinen Çarlık önce Japon yenilgisiyle sonra da devrimle sarsılmıştı. Rusya’nın artık bir parlamentosu vardı. Bu, Türkiye’deki hareketi de ateşleyecektir.

23 Temmuz 1908 günü yapılan Hürriyet Devrimi, 2. Meşrutiyeti beraberinde getirmişti. Anayasal düzen artık öncü bir örgütlü güce ve halk hareketine dayanıyordu. Programı aşağı yukarı Yeni Osmanlılarınkine benzer olan İttihat ve Terakki süreç içerisinde daha net bir biçimde milliyetçileşecek; halkçılık ve laiklik konusuna daha berrak yaklaşacaktır. Bulanıklığı gidermek ve hareketin ideolojisini belirlemek için çalışan aydınların çoğu Rusya’dan gelmişti. Üç Tarz-ı Siyaset makalesiyle Türk Milliyetçiliğini yegane seçenek olarak sunan ilerici aydın Yusuf Akçura bir Tatar aydınıydı. Rusya’da Ceditçi olarak anılan halkçı-milliyetçi aydınlardan biriydi. Yine İttihat ve Terakki kurucularından olan Hüseyinzade Ali Bey de Ceditçilerdendi.

Vatan Savaşı ve Devrimci Dönem

Birinci Dünya Savaşı’na dek Türkiye, devrimci ve karşı devrimci güçlerin savaşımlarına sahne olmuştu. Türk devrimcileri yani İttihatçılar, iktidarı tam anlamıyla ele geçirdiklerinde siyasi ve iktisadi programlarını uygulamaya vakit bulamamışlardı. Çünkü ülkemiz bir savaşın eşiğindeydi.

Dünya Savaşı, Bolşeviklerin önderi Lenin’in tarifiyle kapitalizmin en yüksek aşamasına ulaşmış emperyalist devletlerin bir paylaşım mücadelesiydi. Bu paylaşımın konusunu ise sömürgeler oluşturuyordu. Söz konusu sömürgelerin ise en başında Osmanlı Devleti geliyordu.  Bu yüzden Lenin, emperyalist devletlerin paylaşım maksadıyla girdikleri bu savaşta, Osmanlı, İran ve Çin’in vatan savunması yaptıklarını belirtmiştir. [1]

Çanakkale Savaşı hiç kuşkusuz dünya savaşındaki en büyük başarımızdı. İstanbul nezdinde vatan savunması konusunda Türk askerinin yeteneklerini herkese kanıtladığımız bu savaşın ciddi bir sonucu olmuştu: İtilaf Devletlerinde ekonomik ve askeri gücüyle başı çeken İngiltere ve Fransa, Çarlık Rusya’ya yardıma gidememişti. Çarlık, ekonomik darboğazın askeri alana yansımalarını yaşamaya başlamıştı. Alman cephesinde ardı ardına gelen yenilgiler ve kitlesel açlık, halkı patlama noktasına getirmişti. 1917 Şubat Devrimi bu koşullarda gerçekleşti.

Genç Türklerin Ekim Devrimi’ne Bakışı

Genç Türkler yani İttihatçılar, Rusya’daki iç karışıklıkları çok yakından takip ediyordu. İttihatçı basın, büyük bir düşman ülkenin savaş dışı kalması anlamına gelebilecek bu olayı ümitle takip ederken patlayan Şubat Devrimi’ni sevinçle karşıladı. Ancak Rusya’da oluşan geçici hükümetin savaştan çekilme gibi bir politikasının olmadığı anlaşıldığında, Kerensky hakkında öfke dolu yazılar kaleme alındı. Lenin ve Bolşevikler hakkında ise sempatizanlık düzeyinde olumlu ifadeler kullanılıyordu. Bolşeviklerin “esaslı ve sağlam ihtilalciler” olduğu söyleniyor ve Lenin hakkında “şanlı ve etki sahibi bir şahsiyet” ifadeleri kullanılıyordu.[2]

Lenin’in ilhaksız ve tazminatsız barış ilkesi İttihatçıları kazanmıştı. Oluşan bu sempati, esas olarak bu ilkeye ilişkindi. Ayrıca, Lenin’in Ekim Devrimi’nin ardından Gizli Antlaşmaları açıklaması, Osmanlı ülkesi üzerindeki paylaşım planlarını ortaya çıkarması anlamına geliyordu. Bu paylaşım antlaşmalarını genç Sovyet Rusya’nın reddedişi ve İstanbul’un kesinlikle Türklerde kalması gerektiğini açıklamaları Türk devrimcilerinde vatan savunmasına ilişkin umutları yükseltmiştir. Sovyet Rusya’nın kurulmasıyla, doğuda yapılan Erzincan Ateşkesi ve ardından gerçekleştirilen Brest-Litovsk Barış Antlaşması Osmanlı Devleti açısından ciddi kazanımlarla doluydu. Sovyet Rusya sözünü tutmuş barışı, Lenin’in ilkesine göre yapmıştı.

Milli Mücadele Başlarken

Osmanlı Devleti’nin savaştan yenik çıkmasıyla başkent İstanbul işgal altına alınmıştı. Genç Türk kadrolarının başını çektiği yerel örgütler Anadolu’da İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı direnmeye başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda başarılı hizmetlerde bulunan Mustafa Kemal Paşa da Mondros Ateşkesi’nin ardından başkente gelmiş ve Anadolu’da milli bir merkez yaratmak için çalışmalara başlamıştı. O’nun hedefi, bağımsızlığın kazanılması ve Osmanlı sistemini yıkarak yeni bir milli devlet kurmaktı. Bolşeviklerle ilk temas da bu bağlamda İstanbul’da kuruldu. Sovyet Rusya adına İstanbul’a gönderilen Şalva Eliava, Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla temas kurarak Türkiye’nin ulusal bağımsızlığının yanında olduklarını bildirmiştir.[3]

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geçerek mücadelenin merkezini Anadolu’ya taşıması Milli Mücadele açısından dönüm noktası olmuştur. Sovyet Rusya tam bu sırada Mustafa Kemal Paşa ile ilk yarı resmi görüşmeyi gerçekleştirmiştir. Albay Budiyeni yönetimindeki Sovyet heyetiyle Havza’da buluşan Mustafa Kemal, Sovyetlerden ilk defa askeri yardım sözünü almış ve iki tarafın birbirinin iç işlerine karışmaması ilkesi kararlaştırılmıştır.[4]

Bu süreçte Mustafa Kemal’in Kazım Karabekir’e çektiği telgraf özel bir önem taşır; “Bolşevizmin anlayış ve ortaya çıkış şekli bir daha müzakare edilerek, bunun memleket için bir sakıncası olmayacağı düşünüldü.”[5]

Devrimin İki Merkezi

Erzurum ve Sivas’ta yapılan Kongrelerin ardından Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, mücadelenin öncü örgütü olarak inşasını tamamladı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasının ardından devrimci bir devlet yaratıldı. Artık iktidar odağı İstanbul’daki İngiliz işbirlikçisi hükümet değildi. Mustafa Kemal, bu mücadelenin başarıya ulaşması için doğuda bir dayanak noktası yaratmanın gerekliliğine inanıyordu. Ayrıca doğuda emperyalizme karşı savaşan Sovyet Devrimi onun doğal müttefikiydi. Sovyet dostluğu savaşın içerisinde gelişti.

Mustafa Kemal, meclisin açılmasından kısa bir süre sonra Moskova’ya Lenin’e bir mektup göndererek hem askeri yardım talep etmiş hem de diplomatik ilişkinin kurulmasını istemişti. Bu mektupta Mustafa Kemal, “Rus Bolşevikleriyle bütün çalışmalarımızı ve askeri harekatımızı birleştirmenin zorunluluğunu kabul etmekteyiz” demekteydi.[6] Sovyet Dış İşleri Bakanı Çiçerin, bu mektuba verdiği yanıtta iki ülke arasında dayanışmanın önemine vurgu yapıyor ve diplomatik ilişkilerin kurulması için ilk adımların atılması gerektiğinin altını çiziyordu. Mustafa Kemal’in görevlendirdiği bir Türk Heyeti Moskova’ya doğru yola çıkarken, Sovyet Heyeti de Türkiye’ye geliyordu. Devrimin iki merkezi birbirine omuz vermişti.

Ankara’da Milli Mücadele’nin yayın organı olarak çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi bu konuya ilişkin şu belirlemeyi yapıyordu: “Doğu İhtilali’nin bir merkezi Moskova, bir Merkezi Ankara’dır.”[7]

Hakimiyet-i Milliye devrimin yayın organı olarak Ankara’nın siyasetlerini de sütunlarına taşıyordu. Bu gazetenin bazı yazılarını Mustafa Kemal’in yazdığını diğer yazıları da kontrol ettiğini biliyoruz. Gazete özetle şu tespitleri yapıyordu:
  • En büyük düşman kapitalizm ve emperyalizmdir.
  • Dünya sosyalizme doğru ilerliyor.
  • Dünya kapitalistler ve mazlumlar olarak ikiye bölünmüştür.
  • Dünya’nın bütün mazlum milletleri Bolşeviklerle birleşeceklerdir.
Bu yazılardan çıkan sonuçların en önemlisi, Ankara Hükümeti’nin emperyalizm kavramıyla siyasi bağlamda da tanışmış olmasıdır. Yoksa cephelerde yıllardır çarpıştıkları güçler emperyalist güçlerdi, ancak artık onu bir sistem sorunu olarak bütüncül biçimde göreceklerdir. Bununla beraber emperyalizmi var eden kapitalist düzene düşman kesilmeleri de anlamlı ve bir o kadar da ileri bir tavırdır. Mustafa Kemal, Lenin’e yazdığı mektupta şunu söylüyor; “emperyalistlerin işlediği suçlar dünya emekçilerince kavrandığı gün burjuvazinin hakimiyeti son bulacaktır.”[8]

Kemalistler, dünyanın sola yani sosyalizme doğru gittiğini de tespit etmişlerdir. Ancak önlerinde duran görevin demokratik devrim olduğunu da pekala biliyorlardı. Bu açıdan her toplumun önündeki sorunu çözmesi gerektiği gerçeğinin de altını çiziyorlardı. Tüm bunlara ek olarak dünyanın ezen-ezilen çelişkisi bağlamında iki kampa ayrıldığını görmeleri de Türk Devrimi’nin mazlumlar dünyasının önünü açacak bir gelişme olduğunu kavramalarını sağlamıştır. Kemalistlerin doğu dünyası için bir model yaratma motivasyonu yükselmiştir.

Halkçılık Programı ve 1921 Anayasası

B.M.M açılmış ve savaş düzenine girmişti ancak bu savaşın siyasal hedeflerini içeren bir programdan hala yoksundu.Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ve B.M.M’nin programı Mustafa Kemal tarafından 13 Eylül 1920 tarihinde meclise sunuldu ve meclis tarafından kabul edildi. Program, Ekim Devrimi’nin etkilerini açıkça taşıyordu.İlk maddesiyle emperyalizme ve uluslararası kapitalizme savaş açılıyordu.B.M.M’nin karar haline getirdiği bu program Ankara Hükümeti’nin düşmanını resmen tanıyordu.

Halkçılık Porgramı, zaferden sonra izlenecek ekonomik siyasetin de özel kar dürtüleriyle yönlendirilemeyeceğini, halkın çıkarlarının dikkate alınacağını söyleyerek kamu ağırlıklı bir ekonominin de işaretlerini veriyordu.

Meclis, ülkede hala geçerli olan 1909 Anayasası'nın yerine yeni bir anayasa hazırlamayı da önüne görev olarak koydu. 1921 Anayasası olarak kabul edilen bu metinde konumuzla ilgili olan kısım idari düzenlemelerdir. Mustafa Kemal, ülkenin sovyetik bir idare sistemiyle yönetilmesi gerektiğini belirttiği anayasada Sovyet kelimesi yerine “Şuralar İdaresi” tanımını kullanıyor ve bunun “hakiki halk idaresi” olduğunun altını çiziyordu. Zaferden sonra Türkiye’de böyle bir sistem kurulmamıştır. Bunun sebebi ülkemizin demokratik devrimini henüz tamamlayamamış olmasıdır. Yerel şuralara verilecek yetkilerin feodal unsurlar tarafından gasbedileceğini gören Kemalistler bundan vazgeçerek merkeziyetçi bir yönetim anlayışını yeğlediler.

Siyasi ve Askeri İlişkiler Gelişiyor

İki devrimin önderleri olan Lenin ve Mustafa Kemal’in samimi ifadelerle mektuplaşmaları ilişkileri geliştirmişti. Sovyetler ciddi miktarda tüfek, fişek, top ve top mermisi yüklü yardımları göndermeye başlamıştı.Ayrıca yüzbinlerce altın rublelik para yardımları da geliyordu. Moskova’da yeni Türkiye’nin, Ankara’da da genç Sovyet Rusya’nın diplomatik misyonları bulunuyordu.

Devrimci Türkiye ile devrimci Rusya arasında yer alan İngiliz işbirlikçisi  Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan yönetimleri de her iki devletin işbirliğiyle devrilmişti. Kafkas Seddi olarak adlandırılan bu yapıların yıkılmasıyla milli ordu ve Kızıl Ordu el sıkışmış oluyordu. Her iki devrimin güvenliği açısından elzem olan bu harekat başarıyla tamamlanmıştı. Türkiye, daha önce kaybettiği Kars, Ardahan, Artvin ve Iğdır’ı topraklarına katmıştı. Rusya ise Batum’u sınırlarına dahil ediyordu.

1921 yılında Moskova’da imzalanan Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması’yla ilişkiler çok önemli bir boyut kazanmıştı. T.B.M.M, ilk defa büyük bir devlet tarafından tanınmış oluyordu. Misak-ı Milli, Sovyetler tarafından resmen tanınıyordu. Sovyet Rusya ise güney kanadında güvenilir bir müttefik kazanıyordu. Kafkasya’da yeni kurulan Sovyet Cumhuriyetleri’yle de Kars Antlaşması imzalanıyor, Ukrayna’dan Ankara’ya gelen Kızıl Ordu komutanı ve Ukrayna temsilcisi General Frunze ile Ukrayna-Türkiye Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması yapılıyordu.

Yeni Türkiye ve Sovyet Rusya arasındaki ilişkiler Milli Mücadelemizin savaş boyutunda bir silah arkadaşlığı görünümü arz etmiştir. Bu iki ülke arasında yaşanan bir ilktir. Kurtuluş Savaşı’nı zafere götürecek planları Mustafa Kemal, Sovyet elçisi Aralov’a açmaktan çekinmemiştir. Daha sonra 1928 yılında Taksim’e yapılan Cumhuriyet Anıtı’na Aralov da konulmuştur. Büyük Tarruz sırasında cepheyi gözlemleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın hemen arkasında bir Sovyet subayının bulunması da önemli bir ayrıntıdır. [9]



Kurulan İlişkilerin İdeolojik Niteliği

Her iki devrimin kendi özgün şartlarının ürünü olduğu ve önündeki sorunları çözme iradesi bulunduğu hem Mustafa Kemal, hem de Lenin tarafından kabul edilmişti. Rusya ve Türkiye birbirlerinin iç işlerine karışmayacaklardı. Özellikle Ankara hükümeti bu noktada oldukça titiz davranmıştır. Mustafa Kemal, Türkiye’de komünist hareketlerin kurulup gelişmesine sıcak bakmamış hatta böyle bir gelişme yaşanmasın diye tedbirler almıştı. Çünkü bir ülkede devrimin iki merkezi olmazdı. Çerkez Ethem ve arkadaşlarının Yeşil Ordu adlı girişimine karşı silaha başvurması bu açıdan oldukça önemlidir. Komünistlerin Ankara dışında bir merkez yaratmaması için Mustafa Kemal’in girişimiyle resmi bir komünist parti bile kurulmuştu.

Bütün bu gelişmelerin yanında Mustafa Kemal, Sovyet Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olmanın önemini kavramıştı. İki devrim esas olarak birbirine yaslanarak yükselmiştir. Atatürk’ün cumhuriyet döneminde de izlediği dış poitikanın esası Sovyet dostluğu olmuştur. Ölümünden sonra bu politikanın sürdürülmesini tavsiye etmiştir.

Türk ve Rus Devrimlerinin birbiriyle ilişki içerisinde gelişmesi kadar önemli olan bir konu da aralarındaki ideolojik ilişkidir. Rus halkçılığı gibi Ekim Devrimi’nin yaydığı düşünceler de Türk Devrimi’ni etkilemiştir.

Türk Devrimi açısından en önemli etkileşim noktaları şunlar olmuştur:

Emperyalizm karşıtlığı gelişmiştir.
Asyalı kimliği benimsenmiştir. Yeni Türkiye, bazılarının iddia ettiklerinin aksine kendisini batıda değil doğuda mazlumlar dünyasının öncüsü olarak tanımlamıştır.
Arasız Devrimler tanımı, Mustafa Kemal tarafından, devrimin sürdürülmesi gerektiğine ilişkin bir siyasal hedef olarak hem 6 Ok’un hem de 1937 Anayasa’sının içine “devrimcilik” olarak yerleştirilmiştir. Lenin’in kesintisiz devrim tanımlamasının Türkçeleştirilmiş halidir.

Aşamalı devrim teorisi de her toplumun kendi önünde duran sorunları çözerek ilerleyeceğine ilişkindir. Merdivenler basamak basamak çıkılmalıdır. Yere, zamana ve koşullara en uygun hamleleri yapmak devrimciliğin gereğidir.
Halkçılık-devletçilik ilkeleri, 6 Ok içerisinde bariz bir biçimde sosyalizmden ve Ekim Devrimi’nden etkilenerek Türkiye’nin koşullarına uygun biçimde geliştirilerek belirlenmiştir. Türk Devrimcileri kendilerini halkçı olarak tanımladılar. Talat Paşa’dan Mustafa Kemal’e kadar devrimin liderleri devlet sosyalizmi vurguları yaptılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomisi devletçiliğe ve planlı ekonomiye dayanıyordu. 30’lu yıllarda yapılan planlamalar Sovyet uzmanlarından yardım alınarak yapılmıştır. Kurulan kamu iktisadi teşekküllerinin de pek çoğu Sovyet desteğiyle inşa edilmiştir. Sovyet dostluğu politikasını Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan bir oportünizme indirgemek isteyenlere, zaferden sonra cumhuriyet döneminde yapılan bu işbirliği örnekleri çok önemli birer cevaptır.

Atatürk’ün Çağdaş Uygarlık Hedefi

Türk-Sovyet ilişkilerinin Milli Mücadelenin zaferle tamamlanmasının ardından güçlenerek sürdürüldüğünü belirtmiştik. İdeolojik etkinin boyutları cumhuriyet devrimleri gerçekleştirilirken de artarak devam etmiştir. Atatürk’ün devrimin hedefi olarak belirlediği çağdaş uygarlık düzeyi herkes tarafından farklı biçimde tanımlanmaktadır. Bu tanımı, Batıcılıkla tarif edenler çoktur. Ancak Atatürk’ün yaptığı işlerden Batıcılık çıkarmak da bir o kadar zordur. Keza, devrimin önderi Kemalizm’i “Türk Devriminin yaptığı işler” olarak tanımlıyordu. O’nu anlamak için pratiğine bakmamız gerekiyor.

Cumhuriyet Devrimlerinin hedefi açıkça feodalizmin tasfiyesi ve siyasal alanda bir halk yönetiminin kurulması, toplumsal alanda aydınlanma değerlerinin hayata geçirilmesi, ekonomik anlamda ise kamu ağırlıklı bir modelle hızlı kalkınma idi. Atatürk, devrimin olduğu yerde kalmayacağını gördüğü için bir gün bu hedeflerin de eskiyeceğini ortaya koymuş ve Türk Devrimcilerine çağdaş uygarlığı yakalama hedefi koymuştu. Çağdaş uygarlığı ise Atatürk’ün bazı konuşmalarından sınıfsız toplum olarak anlamak mümkündür. Sınıfların ve sınırların kalktığı bir işbirliği ve uyum dünyasına işaret eden Atatürk dünyanın sola doğru gittiğini biliyor ve insanlığın uzak dönemli özlemlerine atıf yapıyordu. 

Önemli Kemalistlerden ve Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Yakup Kadri, “Atatürk’te gerçekten sosyalist bir görüş vardı. O, sınıfsız bir toplum düzenine ulaşmak istiyordı. Sınıfsız toplum tabi ki sosyalist bir idealdir.” [1]

Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından Mahmut Esat Bozkurt’un Ekim Devrimi değerlendirmesi de hayli önemlidir. Bozkurt, devrimi şöyle açıklıyor: “Halk bakımından eski rejimle kıyaslanmayacak kadar ekonomik bir yenilik, proleterlik bakımından iyiliğe doğru bir yenilik”tir.

Kemalist Devrimin ders kitaplarında da Ekim Devrimi çok olumlu ifadelerle anılıyor. Kurtuluş Savaşı’nın silah arkadaşlığı cumhuriyet döneminde kader ortaklığı olarak sürdürülmüştür. Her iki devrimin geri dönüş sürecinin başlama tarihi dikkate alınırsa bu kader ortaklığı daha net biçimde görülecektir.

Kemalist Devrim’in duraklamaya başladığı 1940’lı yıllar Sovyet dostluğundan da vazgeçildiği bir dönemdir. Atatürk’ün dış politika mirası reddedilmiş 50’li yıllarda Türkiye kendisini Atlantik kampında bulmuştur. Sovyet Rusya ise 1956’da Stalin’in ölümünden sonra sosyalizmden geri dönüş sürecine girmiştir. Her iki ülke birbirinden vazgeçmeye başladığında devriminden vazgeçmiş oldu. Ancak günümüzde birbirine yakınlaşan Türkiye ve Rusya Federasyonu eski silah arkadaşlığını hatırlayarak dostluk politikasının bir zorunluluk olduğunu günümüz şartlarında yeniden kavramışlardır. İki ülkenin dostluğu emperyalizme karşı mücadelede Asya halklarına başarı kapısını açacak bir anahtar görevi görecektir. Biz Türk devrimcileri açısından bağımsızlık ve çağdaş uygarlığa ulaşma hedefi güncelliğini koruduğuna göre Rusya dostluğunun önemi de yakıcı bir ihtiyaç olarak ortaya konulmaktadır.


“Tekamülün gayesi insanları birbirine benzetmektir; dünya birliğe doğru yürümektedir; insanlar arasında sınıf, derece, ahlak, elbise, dil, ölçü farkı git gide azalmaktadır. Tarih, yaşama kavgasının din, ırk, hars, terbiye yabancıları arasında olduğunu gösterir. Birliğe doğru yürüyüş sulhe doğru da yürüyüş demektir.”
-Gazi Mustafa Kemal Atatürk

KAYNAKÇA

  • Doğu Perinçek, Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları
  • Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları
  • Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Kaynak Yayınları
  • Komüntern Belgelerinde Türkiye, Kaynak Yayınları
  • Rem Kazancıyan, Bolşevik-Kemalist-İttihatçı İlişkileri, Kaynak Yayınları
  • Yavuz Aslan, Mustafa Kemal-Frunze Görüşmeleri, Kaynak Yayınları
  • Sadi Borak (der.) Atatürk’ün Özel Mektupları, Kaynak Yayınları
  • Dimitır Vandov, Atatürk Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri, Kaynak Yayınları
  • Teori Dergisi, 334. Sayı, Kasım 2017
  • Bilim ve Ütopya Dergisi, 281. Sayı, Kasım 2017

DİPNOTLAR

[1] Perinçek Doğu, Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 2. Basım, syf.108
[1] Perinçek Doğu, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 4. Basım, syf. 40
[2] Kars H. Zafer, İttihat ve Terakki’nin Yayın Organında Bolşevik Devrimi, Teori Dergisi, sayı 334, syf. 13
[3] Vandov Dimitır, Atatürk Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri, Kaynak Yayınları, 1. Basım, syf. 45
[4] Vandov Dimitır, Atatürk Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri, Kaynak Yayınları, 1. Basım, syf. 47
[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, c3, syf. 114
[6] Borak Sadi (der.), Atatürk’ün Özel Mektupları, Kaynak Yayınları, 4.Basım, syf.166
[7] Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Kaynak Yayınları, 1. Basım, syf 113
[8] Borak Sadi (der.), Atatürk’ün Özel Mektupları, Kaynak Yayınları, 4.Basım, syf.167
[9] Perinçek Doğu, Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 2. Basım, syf.101
[1] Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Kaynak Yayınları, 1.Basım, syf. 90

Alıntı/Kaynak:  

20190519

Devrimlerin birbirlerine etkisi


Tarihçi Dr. Mehmet Perinçek, Sputnik’e demecinde, Kurtuluş Savaşı döneminde Atatürk ile Sovyet lideri Lenin güçlerini nasıl birleştirdiyse bugün de Türkiye ile Rusya’nın ortak tehditlere karşı elbirliği yaptığını söyledi.


Atatürk’ün Kurtuluş mücadelesini Samsun’da başlatışının 100. yıl dönümüne ilişkin Sputnik’e demeç veren tarihçi Mehmet Perinçek, "19 Mayıs, Türk milletinin olabilecek en güç koşullardayken, işgal altındayken bağımsızlığa duyduğu arzuyu ortaya koymuş olan bir tarihtir" saptaması yaparak şöyle devam etti:

"Bu tarih, Rusya-Türkiye ilişkilerinde de önemli bir rol oynamıştır. O dönem, eski savaşlar defteri kapanmış işbirliği yolu açılmış, temeli atılmıştı. Bu tarih bugün de ülkemizin, karşısında duran zorluklara karşı koyma kararlılığını sembolize eder."

... Perinçek, Kurtuluş Savaşı döneminde SSCB lideri Vladimir Lenin’in Atatürk’e verdiği desteğe gönderme yaparak şunları söyledi:

"Türkiye ile Rusya, Atatürk ile Lenin arasındaki ilişkileri örnek alarak, tıpkı 100 yıl önce olduğu gibi ortak tehditlere karşı el ele seferber olmuştur."

Alıntı / Kaynak: sputniknews.com



Amur Gadjiev

Rusya’nın parlamentosu Devlet Duması adına Rusya-Türkiye Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkan Yardımcısı Dmitriy Savelyev, 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ve tüm Türk halkına tebriklerini iletti.

Savelyev’in kutlama mesajında şu ifadeler yer aldı:
"Saygıdeğer Cumhurbaşkanı! Müsaadenizle bizzat sizlerin ve şahsınızda tüm dost Türk halkının 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlarım! 
Cumhuriyetin bağımsızlığı için mücadelenin başladığı Türkiye tarihinin bu en önemli gününü kutlama geleneği, Türklerin özgürlüğü seven ve güçlü ulusal karakterini canlı bir şekilde ortaya koyuyor. 
Gençlerle çalışmak, her ulusun öz bilincinin oluşumunda belirleyici bir faktör olup, söz konusu faktör Türkiye'de en üst düzeyde bulunuyor.
Siz, parlak, yetenekli bir politikacı ve deneyimli devlet adamı olarak, sadece ve sadece ülkenin ulusal çıkarlarına dayanarak dost Türkiye’yi kalkınma ve refah yolunda yürütüyorsunuz. 
Bu günde her Türk aileye içtenlikle mutluluk, refah, evde huzur ve esenlikler dilerim!"

20190418

📚 📖 ✍️ Atatürk ve Lenin’in kurduğu tarihi dostluk...- Ercan Dolapçı


Ercan DOLAPÇI - 21 Ocak 2015 
Aydınlık Gazetesi

Atatürk ve Lenin’in kurduğu tarihi dostluk...

Sovyetler Birliği kurucusu ve Bolşevik Devrimi lideri Vladimir İlyiç Ulyanov Lenin’in
ölümünün 91. yılındayız. Atatürk ve Lenin arasında, Kurtuluş Savaşı yıllarında başlayan ve bugünlere kalıcı izler bırakan ilişki, her iki ülkeyi de düzlüğe çıkardı. Kadim dostluk; Lenin’in 21 Ocak 1924’te ölümüyle son bulmadı, Atatürk’ün yaşamı boyunca sürdü. Ölümünden sonra da sürdürülmesi için yakınlarına vasiyette bulundu. Tarihi dostluk, Soğuk Savaş yıllarında bile kolay kolay bozulmadı. Bugün, Putin’in adımlarıyla sürüyor. İşte zorlu yıllardaki dostluğun öyküsü.

DEVRİM KARDEŞLİĞİ...

Çarlık döneminde birçok kez karşı karşıya geldiğimiz Rusya’da, Cihan Harbi’nin bitimine doğru 1917’de Bolşevik Devrim oldu. Yeni yönetim, Çarlık yönetiminin politikalarını bıraktı. Türkiye’nin parçalanma planlarını açığa çıkardı. Türkiye ile iyi ilişkilere önem verdi. Dostluk elini uzattı. Kars-Ardahan’ı bize bıraktı. Ankara’daki devrimci yönetim de ilk temaslarını Sovyet Rusya ile yaptı. TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, 26 Nisan 1920 günü Sovyet Devrimi lideri Lenin’e ‘dostluk ve işbirliği’ mektubu gönderdi. Buna 2 Haziran 1920 günü Dışişleri Bakanı Çiçerin üzerinden cevap verildi. Karşılıklı güven ve işbirliği dileklerinden sonra somut adımlar da atıldı. 11 Mayıs 1920 günü Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığında bir heyet Moskova’ya gönderildi. 4 Ekim 1920 tarihinde Ankara’ya Müsteşar Y.Y. Umpal-Angarskiy’in başkanlığındaki Rus diplomatik misyon görevlileri gelerek Mustafa Kemal Paşa ile görüştü. 19 Şubat 1921 günü Ali Fuat Paşa, Moskova’ya elçi olarak gönderildi. 16 Mart 1921 günü de Dostluk Anlaşması’nı imzaladı.

KARS ANTLAŞMASI...

13 Ekim 1921 günü Kars’ta, Rusya’nın katılımı ile bir taraftan Türkiye, diğer taraftan Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan arasında Dostluk Antlaşması imzalandı. Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti Hükümeti ile yapılan bir anlaşmaya göre yardım ve danışmada bulunmak üzere 13 Aralık 1921 - 5 Ocak 1922 döneminde Ukrayna Hükümeti’nin askeri-diplomatik misyonu M.V. Frunze başkanlığında Ankara’ya geldi. Atatürk’le geniş görüşmeler yapıldı. Sıcak ve dostane havada geçen görüşmelerden sonra, Sovyet Hükümeti’ne, Türkiye’ye yardım sağlamak için ilave imkânların seferber edilmesi ısrarla tavsiye edildi. 2 Ocak 1922 günü Dostluk Antlaşması imzalandı. Sovyet Elçisi Semyon İvanoviç Aralov, 28 Ocak 1922 günü Ankara’ya geldi. 30 Ocak günü Mustafa Kemal Paşa’ya itimatnamesini verdi.

SOVYETLERİN İLK ELÇİSİ ARALOV...

Lenin, Türkiye ilişkilerinin kurulması ve geliştirilmesi için Dışişleri Komiseri Çiçerin’e talimat verir. Çiçerin tarafından da diplomatik kabiliyeti bilinen Milli Savunma Bakanlığı Harekât Şube Başkanı ve Litvanya elçisi S. İ. Aralov bu göreve uygun bulunur ve teklif edilir. Aralov bu teklifi kabul eder. Yola çıkmadan önce Çiçerin’in kendisine “Konuşmamızda, yeni Türkiye’nin bağımsızlık için yaptığı savaşın ve bu kurtuluş savaşında Mustafa Kemal’in oynadığı önemli rolün bir tablosunu çizdi” dediğini aktarır. (S.İ. Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. İstanbul, 1997, s.20)

LENİN: BÜYÜKLÜK TASLAMAYINIZ...
Aralov yola çıkmadan önce Lenin’le görüşür ve ondan şu tarihi direktifleri alır: “Mustafa Kemal Paşa tabii ki sosyalist değildir. Ama görülüyor ki iyi bir teşkilatçı. Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılabımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte sizin işiniz budur. Türk hükümetine, Türk halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız.” (Aralov, s.46-48)

ANLAMLI YARDIM...

Sovyetlerin Türkiye’ye yardımı para ve silah dışında Eylül 1920’de yaşanan bir olayla somut bir şekilde görüldü. Hayrettin Reis, Preveze ve Şahin isimli savaş gemileri, Padişah yönetimine katılmak istemez. İngiliz savaş gemileri tarafından Sinop açıklarında yakalanır ve silahtan arındırılır. 150 kişilik mürettebat, gemileri İngilizlerin elinden kaçırmayı başarır. Ankara’nın ricası üzerine Sovyet yönetimi devreye girer ve Lenin’in emri üzerine Karadeniz’deki Kızılordu filosu harekete geçer. Gemiler güvenli şekilde Novorosiysk Limanı’na çekilir. Personelinin her türlü ihtiyacı karşılanır ve uzun süre burada ağırlanır. Daha sonra silahla donatılır ve 1921 yılı başında da güvenli bir şekilde Türkiye’ye uğurlanırlar. Atatürk, bu yardımdan ötürü teşekkürlerini iletir. (Aralov, s.22-23) Sovyetler, milli mücadeleye silah ve para yardımında da bulundu. Cumhuriyetin ilanından sonra da sanayi yatırımlarımlarında teknik destekle Türkiye’nin yanındaydı.

30 Ağustos 1918 günü uğradığı suikast sonucu yaralanan ve felç olan Lenin, 21 Şubat 1924 günü 53 yaşında hayatını kaybetti. Lenin’in ölümü, Türkiye’de de büyük üzüntü yarattı. Türkiye yayımladığı mesajlarla Sovyet halkının yanında olduğunu açıkladı. Atatürk de 23 Ocak günü Sovyet lideri Kalanin’e gönderdiği taziye mesajında “Ölümü ziyadesiyle üzücü olan Lenin’in şahsında Rusya’nın uğradığı elem verici kaybın hasıl ettiği hakiki üzüntülerimi kabul buyurmanızı rica ederim” dedi. (ATABE, C. 16, Kaynak Yayınları, 2005, s.202)

‘LENİN, NAZİK VE MÜTEVAZIYDI’

Mayıs 1921- 25 Ekim 1922 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığı yapan Yusuf Kemal Tengirşenk, TBMM’nin ilk resmi heyetinde yer alır ve 14 Ağustos 1920 günü Moskova’da Lenin’le görüşür. Ve Türk-Sovyet dostluğunun ilk anlaşmasının temelini atar. Tengirşenk, 1967 yılında Sovyetler Birliği’nin Novoe Vremya dergisinin muhabiri İ. Andronov’la, İstanbul’da görüşür. Türk- Sovyet dostluğunun nasıl kurulduğunu ve Lenin’le yaptığı görüşmeyi anlatır:

“Lenin bize karşı çok kibar, nazik ve lütufkârdı. Eminim ki, o, dünyadaki en güzel insanlardan biriydi. Lenin yüce bir insandı! Karısı, Nadejda Kurupskaya ile tanıştığım zaman, onun devlet hizmetlisi olarak çalıştığını ve çok emek harcadığını öğrendim. Onlar, az rastlanır mütevazılığa ve yüce bir asil ruha sahiptiler! Ve ben Moskova’da olduğum günlerde, kendimi vatanımdaymış gibi hissettim. (...) Biz sonsuza kadar dost olmak zorundayız. Atatürk böyle düşünüyordu. Mayıs 1921’de Moskova’dan döndükten sonra Atatürk, beni Dışişleri Bakanı olarak atadı.” (Mehmet Perinçek, Türk-Rus Diplomasisinden Gizli Sayfalar, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, 322-323)

İNÖNÜ: DOSTLUĞU VASİYET ETTİLER...

Novoe Vremya dergisinin 15 Eylül 1967 tarihli sayısındaki haberde İsmet Paşa’nın görüşlerine de yer verilir. Atatürk’ün Başbakanı İsmet İnönü, Sovyet dostluğuna ilişkin şunları söyler: “Türk-Sovyet ilişkilerinin yeni kurulduğu sıralarda, benim ülkem nerdeyse bütün dünyayla savaş halindeydi. Ve bu çabalar içinde Sovyet Rusya, mücadelemizde bizi haklı gördü ve Mustafa Kemal Atatürk’ün hükümetini tanıdı. Atatürk ve Lenin’in şahsiyetinde Türk-Sovyet ilişkileri kuruldu ve hepimize karşılıklı dostluğu vasiyet ettiler. Hemen hemen bütün devletler biz Türkleri güçsüz saydılar, ama siz, o günlerde bizim yanımızda yer aldınız. Lenin’in önderlik ettiği hükümet bize yardım etti. Bu o zaman için son derece önemliydi ve bize güç kattı.” (Perinçek, Türk-Rus Diplomasisinden Gizli Sayfalar, s. 326-327)

Aynı politikayı Rasih Nuri İleri, Kılıç Ali Bey’den naklen şöyle anlatır: “Dış politikamızın temeli, Sovyet dostluğudur; Sovyet dostluğuna zarar vermemek şartıyla İngiltere ile bir antlaşmanın faydası olur.” (Rasih Nuri İleri, Atatürk ve Komünizm, Anadolu Yayınları, 1970, s.318)

ATATÜRK’TEN LENİN’E...

Atatürk, ilk mektubu 26 Nisan 1920 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak Moskova Sovyet Hükümeti’ne gönderir. Lenin’e hitaben yazılan ‘Birinci Teklifname’ ismini alan tarihi mektupta şunlara değinilir:

“Emperyalist hükümetler aleyhine harekâtı ve bunların tahakküm ve esareti altında bulunan mazlum insanların kurtuluşu gayesini hedefleyen Bolşevik Ruslarla mesai ve harekat birliğini kabul ediyoruz. Evvela, milli topraklarımızı işgal altında bulunduran emperyalist kuvvetleri kovmak ve gelecekte emperyalizm aleyhine vuku bulacak ortak mücadelelerimiz için dahili kuvvetlerimizi şekillendirmek üzere, şimdilik ilk taksit olarak beş milyon altının ve kararlaştırılacak miktarda cephane ve diğer fenni harp vasıtaları ve sıhhi malzemenin ve yalnız Doğu’da harekât icra edecek olan kuvvetler için erzakın, Rus Sovyetler Cumhuriyeti’nce temini rica olunur.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 8, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2004, s.114)

İKİNCİ MEKTUP...

Atatürk, Frunze’nin gelişinin ardından Lenin’e gönderdiği 4 Ocak 1922 tarihli mektubunda da dostluğu şu ifadelerle dile getirir: “Türkiye Rusya’ya, bilhassa son birkaç ayın Rusyasına Batı Avrupa’ya olduğundan çok daha yakındır. Memleketlerimiz arasında bir diğer ve daha mühim benzerlik, bizim kapitalizm ve emperyalizme karşı mücadelemizde yatmaktadır. Sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karşı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir anlaşmaya ve ittifaka dahil olmayacağız.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.12, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s.209-211.)

Atatürk, 17 Mart 1931 günü Sovyetler Birliği Büyükelçisi Y. Z. Surits ile yaptığı görüşmede şu tarihi saptamayı yapar: “Türk-Sovyet dostluğu Misakı Milli’nin bir parçasıdır.” (Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri, Kaynak Yayınları, 2005, s.237, 409)

Ercan DOLAPÇI - 21 Ocak 2015 - Aydınlık
AyrıntılarKategori: Cumhuriyet11 Ağustos 2017 tarihinde oluşturuldu

✍️ Atatürk-Lenin dostluğu - Cem Gürdeniz


Atatürk-Lenin dostluğu
Cem Gürdeniz
Emekli Amiral
Aydınlık Gazetesi
17.12.2017

Küresel düzeni belirleyici koşulların her hafta kökten sarsıldığı büyük satranç tahtasında, gelişen ve değişen konjonktüre ulusal güç kapasitesinde cevap verebilmek, yeni stratejiler üretebilmek, yeni inisiyatifler yaratmak devlet refleksinin özünü oluşturur. Devlet refleksi iletişim gücü ile buluşunca dış politika hamleleri gerçekleşebiliyor. Günümüzün iletişim şartları hızlı satranca izin veriyor. Telgrafın yerini görüntülü telefonlar ve e-posta; tren ve geminin yerini uçaklar aldı. Yeni konjonktürde yükselen Avrasya Jeopolitiği, soğuk savaş sonrası oluşan tek kutuplu düzeni zorlamakta ve dünya siyaset arenası, çok kutuplu ve bölgesel ittifakların oluşabileceği bir rotaya doğru dönüş göstermektedir. Bu yükselişte Batı Asya’da Türk-Rus ve Türk-İran yakınlaşması küresel dengelerde büyük etki yaratıyor. Diğer yandan Çin’in siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda yarattığı yeni durum, Washington Konsensüsü yerine, Pekin Konsensüsü’nün küresel sistemde yerini almasını hızlandırıyor. Bu durum yeni uluslararası ilişkiler teorilerinin gelişmesini tetikliyor, güç kavramı yeniden değerlendiriliyor ve küresel sistemde yeniden 19. yüzyılın güç sistemine dönüş hızlanıyor.

BU SÜREÇTE TÜRKİYE ATATÜRK’Ü YENİDEN KEŞFEDİYOR

Zira dış ve iç koşullar gerek dış politikada gerek iç politikada onun kurduğu sistemin hayatta kalma, güvenlik, refah ve mutluluğumuz için ne denli vazgeçilmez olduğunu bizlere acı çektirerek, bedel ödeterek öğretiyor ve öğretmeye devam ediyor. 21. yüzyılda varlığımıza en büyük tehdidi teşkil eden P K K ve F E T Ö’nün ardındaki payandalar, bunları inşa eden, destekleyen ve akıl verenler Atlantik sistemin ürünleri. Ancak paradigma değişiyor. Türkiye kendisini tam üye kabul ettiremediği 70 yıllık Atlantik kulübünü sorguluyor. Zira kulüp doğudaki bu üvey üyesinin çıkarlarını asla gözetmedi. Kurucusu Mustafa Kemal’den uzaklaştırdı ve uzaklaşmasını teşvik etti. Türkiye’nin demokrasi söylemi altında ulus devlet, üniter yapısının örselenmesini; din ve vicdan özgürlüğü adı altında laik devletin sulandırılmasını destekledi. 1946 sonrası siyasi kadroların yozlaşmasını teşvik etti. Bu yozlaşmayı gerektiğinde kritik kararların alınması için şantaj silahı olarak kullandı.

SİSTEM ARTIK TIKANDI

Bilgi hızla el değiştiriyor. Gerçeği arayanlar artık ona erişebiliyor. Bugünün gerçeği, Türkiye’nin imparatorluk geçmişi ile Mustafa Kemal’i harmanlaması ve tarihsel sermayesini Avrasya gözlüğü ile yeniden değerlendirmesini gerekli kılıyor. Türkiye, Asya ve Atlantik arasında jeopolitik bir denge unsuru olarak öne çıkıyor. Devlet refleksi ve devletin hayati çıkarları bu terazinin kantarının konumunu mevcut konjonktüre göre belirleyecektir. Şimdilik görünen Avrasya ya da Batı Asyalı Türkiye kimliği ulusal çıkarlarını daha iyi koruyor. Unutulmamalıdır ki bu kantar Anadolu’ya kast edildiğinde daima doğruyu bulmuştur. 1918’de Osmanlı İmparatorluğu’nu sonlandıran Avrupa, bizi boğmaya geldiğinde Asya yardıma gelmişti.


STRATEJİ USTASI ATATÜRK

Atatürk, Türk-Sovyet dostluğu ile jeopolitik sürpriz yaratmıştır. Atatürk Balkan Antantı ve Sadabat Paktı girişimleri ile denge yaratmıştır. Atatürk Orta Asya’daki akraba topluluklarımıza yaklaşarak Türkçe dili ve ortak din bağları üzerinden yeni bir denge alanı açmıştır. 16 Mart 1921 tarihli, Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması ile Sovyetlerin Sevr Antlaşması’nı reddetmesi ve Misak-ı Milli sınırlarımızı tanıması Türkiye’nin Avrasya yönelişinin kapısını 96 yıl önce aralamıştır. Bu anlaşma sayesinde Rusya’dan gelen cephane ve para ile Kurtuluş Savaşı mümkün olmuştur. Stalin döneminde kuzeyindeki bu dev ülkenin jeopolitik ekonomik ve askeri gücünün büyüklüğüne rağmen akraba Türklerle yakınlaşmanın temellerini atmış, Türkiyat Enstitüsü’nü kurmuştur. Onun aramızdan ayrılışından sonra maalesef iki ülke birbirinden uzaklaşmaya başlamıştır. Bu uzaklaşma akraba Türklerle olan yakınlaşmaya da engel olmuştur. Geçmişte yaşanan başta notalar süreci Türk-Rus dostluğunu dinamitlemiş ve karşılıklı güvensizlik Türkiye’nin NATO üyeliği ile sonuçlanmıştır.

YENİ DURUM, YENİ FIRSATLAR

15 Temmuz 2016 darbe girişimi, Suriye krizi, Akdeniz’e açılması istenen Kürt koridorunun Rus jeopolitiğine etkileri, Türk-Çin yakınlaşması, Türk-İran işbirliği ve Türk-Rus ekonomik ilişkileri yepyeni bir Asya dönemini başlatmıştır. Bu dönem, her iki ülkedeki mevcut iktidarların siyasi bir seçiminin sonucu olmaktan ziyade jeopolitik arenadaki ölüm kalım savaşının gerekli kıldığı işbirliğinin ve siyasi coğrafyanın bir sonucudur. Türk-Rus yakınlaşması, iki önemli Avrasya devletinin güvenlik ve çıkarlarının karşılıklı olarak gözetilmesi sonucunu doğurmalı ve 21’inci yüzyıl güvenlik ve dış politikalarının belirleyici ana eksenlerinden birisi olmalıdır. Bu çerçevede Mustafa Kemal’in 4 Ocak 1922 tarihinde Lenin’e yazdığı mektubun aşağıdaki bölümü geleceğe ışık tutmalıdır. (Ercan Dolapçı, Devrimin İki Yüzü-Atatürk ve İnönü, Kategori Yayıncılık, 2017-Sayfa 119)


“Türkler ve Rusların, tarihi, yüzyıllarca süren kanlı savaşların gürültüsüyle doldurduktan sonra, bu kadar çabuk ve bu kadar bütünsel bir şekilde uzlaşmaları, öteki milletleri şaşkınlığa uğratmıştır. Pek çoğu bu dostluğun suni olduğu ve şartlar gereği sağlandığı zannına kapılmışlardır, hâlâ da bu inançtadırlar ya da öyle gözükmektedirler. Ancak, iki halkın ne ölçüde birbirleriyle anlaşmak ve birbirlerini sevmek için yaratıldıklarını ve geçmiş kavgaların yalnızca her ikisinde de yerleşmiş zalim iktidarların kışkırtmaları ile çıkmış olduğunu, son savaşta asker ve subayların birbirleriyle nasıl isteksizce savaştığını görmüş olanlar, birkaç sene önce oluşan yeni vaziyetin sürekli ve istikrarlı olduğunu söyleyeceklerdir. Zira bu vaziyet tabii olandır ve eski istibdat tarafından sürdürülen suni düşmanlık ise son nefesini vermiştir... Türkiye Rusya’ya, bilhassa son birkaç ayın Rusya’sına Batı Avrupa’ya olduğundan çok daha yakındır. Memleketlerimiz arasında bir diğer ve daha mühim benzerlik, bizim kapitalizm ve emperyalizme karşı mücadelemizde yatmaktadır... Türkiye hâlâ büyük devletlerin ve onların uydularının açık veya gizli, azgın saldırılarına hedef olmaya devam ediyorsa, bunun nedeni, her şeyden önce mazlum sömürge halklarına örnek olarak kurtuluşa giden yolu göstermesidir... Sizi temin ederim ki Sovyet Rusya’ya karşı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir anlaşmaya ve ittifaka dahil olmayacağız.”

Atatürk’ün bu sözleri iktidar ve muhalefetin gözü önünde olmalıdır.

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...