Blog Listem

Alevilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alevilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260529

📰 İstanbul'un fethinde görev yapan Bektaşi dergâhı

İstanbul'un fethinde görev yapan Bektaşi dergâhı

Bugün İstanbul'un fethinin 573. yıl dönümü. İstanbul'un fethi, çağ açıp çağ kapamanın yanı sıra, tarihe mazlum milletler lehine yön veren devrim niteliğinde büyük bir zafer.

Fethin tarihteki devrimci ağırlığını anlamak isteyenler, Türk solunun kolon isimlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın bu konudaki değerlendirmesini okuyabilirler.

İstanbul'un fethi, önceki denemelerden de çıkarılabileceği üzere rastgele bir hareket değildir. Çok koldan girişilmiş planlı bir askeri harekâttır.

Bu kollardan birini de Bizans yoksulları ve ezilenleri içinde Osmanlı’yı yayma faaliyeti oluşturur.

Horasan Erenlerinden Es-Seyit Muhammed Eryek, fetihten önce Orhan Gazi ile birlikte İstanbul'a gelir. Bursa'nın fethine katılan gazi erenlerdendir. 12 İmamlardan yedincisi olan İmam Musa Kazım'ın soyundandır.

Surların dış dibinde, Yedikule'deki Altınkapı yakınında, Bizans ötekilerinin içinde dergâhını kurar. Burada irşad faaliyetine başlar. Hem Türklerden, hem Hristiyanlardan hem de Musevilerden talipler kazanır; talip olmayanların da sevgi ve saygısını kazanır.

Eryek Dergâhı, fetih öncesi akınlarda gizli bir ileri karakol ve istihbarat merkezi işlevi görür. 

Eryek'in yolu haleflerince de sürdürülür. Ve büyük gün geldiğinde, hem gazi erenler olarak fethe katılırlar hem de dergâhı bir lojistik ve sıhhî üsse dönüştürürler.

Fetihten sonra da irşad ve irfan faaliyetlerine devam ederler.

Tarihî belgelerde de Kazlıçeşme’ye ordugâhların kurulması ve burada fethe destek olan bir tekkenin varlığından söz edilir. İşte bu tekke, bugün Erikli Baba Cemevi olarak bilinen Es-Seyit Muhammed Eryek’in dergâhıdır.

Ayrıca Fatih Sultan Mehmet’in komutasında Akbıyık Sultan, Karyağdı Baba, Gözcü Baba, Sancaktar Baba gibi Alevi-Bektaşi alplerinin de savaştığı bilinir. Onların da İstanbul'un muhtelif noktalarında dergâhları vardır.

Gel zaman git zaman, söyleyiş kolaylığı ve galat-ı meşhurun etkisiyle; yaz-kış bahçesinde taze erikler yetişmesinin kerametiyle; Eryek, Erikli Baba olmuş.

Eryek Baba Dergâhı, 2. Mahmud döneminde, 2. Bayezid’den sonra bozulan Osmanlı-Alevi-Bektaşi ilişkilerinin kurbanı olsa da, baba ve dedeler ile kanaat önderlerinin kararlı mücadeleleri neticesinde hala faaliyetlerini sürdürüyor.

Es-Seyit Muhammed Eryek’in naaşı bugün hala Erikli Baba Cemevi’nin bahçesinde. Dergâha hizmet eden diğer erenlerin de mezarlarının bulunduğu bir türbe vasfındaki cemevini Erikli Baba Eğitim ve Kültür Vakfı yönetiyor.

Dergâh, Millî Mücadele döneminde de Teşkilat-ı Mahsusa’nın içinden çıkan Mim Mim grubu ile ortak hareket etmiş. İstanbul’dan Ankara’ya kaçırılan silah ve mühimmatlar dergâhtaki mezarlar arasına kazılan tünellerde saklanmış.

Fatih Sultan Mehmet ve ordusu ile Es-Seyit Muhammed Eryek ve erenlerine saygıyla.

Ruhlarına el-Fatiha...

****

Hikayeyi ilk olarak dergâhta hala dedelik vazifesi yürüten Baba Mansur Ocağı evlatlarından Binali Doğan'dan dinlemiştim.

Cemevinin bahçesinde bulunan Es-Seyit Muhammed Eryek'in türbesi başında Binali Doğan ile...

Aykut Diş @aykutdis1

-Alıntı


20260409

📖 Aleviliğin Yedi Ulu Ozanı 🇹🇷Türktür

Ahmed Yesevî Türk'tür.

Hacı Bayram Veli Türk'tür.
Hacı Bektaşi Veli Türk'tür.
Şeyh Şabani Veli Türk'tür.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Türk'tür.
Kul Nesimi Türk'tür.
Pir Sultan Abdal Türk'tür.
Kaygusuz Abdal Türk'tür.
Şah İsmail Türk'tür.
Yunus Emre Türk'tür.
Ali Şir Nevai Türk'tür.
Kul Himmet Türk'tür.
Şeyh Bedrettin Türk'tür.
Abdal Musa Türk'tür.
Virani Türk'tür.
Fuzuli Türk'tür.
Dadaloğlu Türk'tür.
Köroğlu Türk'tür.
Dedemoglu Türk'tür.
Saru Saltık Türk'tür.
Kalenderoğlu Türk'tür.
Baba İlyas Türk'tür.
Aşık Dertli Türk'tür.
Gevheri Türk'tür.
Teslim Abdal Türk'tür.
Kazak Abdal Türk'tür.
Karacaoğlan Türk'tür.
Aşık Veysel Türk'tür
 
Bu Türk erenlerinin hepsi Türkçe konuşmuş, Türkçe yazmış, Türk kültürünün tarihi değerleri olarak yerini almıştır. Asırlar öncesinden yazdıkları öz Türkçe deyişleri hala türkü olup kulaklarımızda çınlıyor. Türk kültürü engindir. Alevi-Bektaşi inancı içerisinde sayısız yol önderleri çıkmıştır. Bu kamil ve bilge insanlar dönemi içerisinde topluma rehberlik yapıp, yollarına ışık olmuşlardır. Aynı zamanda Türk Halk kültürüne ve edebiyatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Çeşitli zaman dilimleri arasında yaşayan ve Alevilikte yedi ulu ozan olarak anılan Seyyid Nesimi, Şah Hatayi, Fuzuli, Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet büyük Türk Ozan ve Şairleridir. Alevi Bektaşi Cem ibadetlerinde bu ozanların deyişleri, nefesleri söylenir. 1-SEYYİD NESİMİ: Bağdat'ın Nesim Kasabasında yetişmiş Diyarbakır yöresine yerleşen Azerbaycan Türküdür. Oğuzların Bayat Boyuna mensuptur. Azerbaycan kaynaklarına göre Azerbaycan'ın Şamahı kentinde doğmuştur. 14. yüzyılın en büyük Türk şairlerinden biri olan Seyyid Nesimi Alevi Bektaşi Cem ayinlerinin bir öğesi olan ''Nesimi Darı'' ile kendisine olan sevgi, bağlılık ve özlem ifade edilmiştir. Şah Nesimi ve Can Nesimi diye de anılmaktadır. 2-ŞAH İSMAİL: Güney Azerbaycan Erdebil kentinde doğmuştur. Annesi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın kızı Alemşah Begüm Sultandır. Şah İsmail Azerbaycan Türküdür. Safevi Kızılbaş Türkmen Devletinin kurucusudur. Türkmen liderliği, devlet kuruculuğu yanında büyük bir Türk Şairidir. Alevi Bektaşi Cem ibadetlerinde nefes ve deyişleri en çok okunan ozandır. 3-FUZULİ: Asıl adı Mehmettir. Kerkük'te Bayat Türkmen Boyunun Karyağdı soyundandır. Yaşadığı yüzyılda Türk Edebiyatın en büyük şairi olan Fuzuli aynı zamanda dünyanın en büyük lirik şairidir. Eserleri yüzyılar boyu bütün Türk Ülkelerinde okunmuş pek çok şair kendisini taklit etmiştir. 4-YEMİNİ: Tuna Irmağı Bölgesinde yaşamış Türkmen Ozanıdır. Faziletname isimli Türkçe eserin sahibidir. Bu eser 7300 beyitten oluşmaktadır. 5-VİRANİ: Eğriboz adasında doğmuştur. Balkanlarda Demir Baba'dan babalık icazeti almış Türkmen Bektaşi ozanıdır: Şah İsmail ve Pir Sultan Abdal'dan sonra nefesleri cemlerde ve dost meclislerinde en çok okunan şairlerdendir. 6-PİR SULTAN ABDAL: Sivas Yıldızeli ilçesi Banaz köyündendir. Asıl adı Haydar'dır. Devşirilen Osmanlıya karşı, devlet kadrolarından uzaklaştırılan, horlanan, aşağılanan, ezilen, adaletsizliğe uğratılan Türk/Türkmen Halkının isyan ve direnişinin Türkçe sesidir. 7-KUL HİMMET: Tokat ili Almus ilçesi Varsıl yeni ismi Görümlü köyü Türkmenidir. Oğuzların Bayat Boyuna mensuptur. İyi bir tekke eğitimi almıştır. Şah İsmail ve Pir Sultan'dan sonra üçüncü büyük ozandır. 
(Türkmen Aleviler sayfası)
Alıntı: Bahtiyar Aydın-Eski Çağ Tarihi Uzmanı-Yazar

20200721

Bilge Kişi Hacı Bektaş Veli


Bilge Kişi Hacı Bektaş Veli
“Hararet nardadır sacda değildir,Keramet baştadır taçta değildir Her ne arar isen, kendinde ara,Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değildir.” 
Bilgelik; bugünden geleceği düşünmektir, insanın eğitim öğretimine önem vermektir. Varsıl iken yoksulluğu akıldan çıkarmayarak zamanı ve ortamı kollayıp yoksullara iyilik etmektir. İnsanlar arasında ayrıma gitmeyip birlik yolunda usanmadan bitimsiz uğraş vermektir. Hacı Bektaş Veli, 13.yüzyılda Nişabur’da yaşama gözlerini açtığında Anadolu insanının tinsel güneşi de doğmuştur. İnsanlık ateşi ile yanan yüreği, O’nu Anadolu’da Sulucakarahöyük’e kadar getirmiştir. 

Türk halkını birleştirip kaynaştırma ereğiyle gelmiş olup varsıl yoksul ayrımı yapmamış, toplum ve ülke birliğini sağlama yönünde uğraş vermiştir. Dahası, “Kadınlarını okutmayan uluslar yükselemezler.” demekle, eğitimin kadınlara da yönelik olmasını istemiştir. 

Sulucakarahöyük, Hacıbektaş hümanizminin merkezi ve devrinin ekin noktası olmuştur. Hacı Bektaş Veli, öğretileriyle topluma yön veren bir halk adamı işlevinde, toplumculuğu ve devrimciliği doğrultusunda ; din adamı, reformcu, düşünür, sosyolog, dilci ve gerçek bir Türkçü olma işlevinde bulunmuştur. Özgün düşünceleriyle Anadolu insanının gözünde ve gönlünde yükselip doruklaşmıştır. 

O’na göre: “Her şeyin en büyüğü iki şeydir: Bilim ve dayanç(sabır). Bilim ile Hakk’a yol bulunur. Dayanç ile halka varılır. Sevgi ve acıma insanlığın, şehvet ve hiddetse hayvanlığın simgesidir.” 

Ulu bilgenin kimi toplumcu tümceleri şöyle: “Kişiler toplumsuz yaşayamazlar. Toplum, kişilerden birinin eksikliğini öteki ile tamamlar. İnsanlar bir araya toplanıp, her biri diğerinin gereksinimlerini karşılayarak birbirlerine yardım etmedikçe kişi tek başına yeteneklerini geliştiremez. İsteklerini gerçekleştiremez. Bunun sonucu olarak kişi, çıkarından çok toplumun çıkarını yeğlemelidir.” 

Hoşgörünün, insan değeri bilirliğin, ezilen halkın derdini dert edinmenin uğraşını vermiştir. Güçsüzü korumuş ve yardımda bulunmuştur. Öz varlığını eğitmek ereğiyle bir yıl Çilehane’de acı yaşamı tatmıştır. Kentte oturma yerine köyde yaşamayı yeğlemiştir. Halkına halkın diliyle seslenmiştir. Kucağında ceylan ve aslan gibi iki hayvanı birlikte tutmakla: “Türklerin ceylan örneği suskun, dokunulursa aslan gibi yırtıcı olacağı” düşüncesini yansıtmıştır. O’ nun: “Yolumun dayandığı temel, eline-diline-beline sahip olmaktır. Hırsızlık eden, başkasının namusuna göz diken ve yalan söyleyen, kesin olarak aramızdan kovulmalıdır.” özdeyişi; sayrılara sağlık, gezginlere kılavuz, bilgisizlere ışık ve toplumu yönlendiren aydınlıktır. 

Bu yıl da 16-18 Ağustos günlerinde; eskinin Sulucakarahöyük’ünde, şimdinin Hacıbektaş’ında düzenlenen bilim ve kültür etkinlikleriyle anılmaktadır. Anmanın işlevi; düşünce bağnazlığından ve düşün suçluluğundan ötelerde bir özlemi canlı tutmaktır. “Yaratılmışların içinde insandan ulusu yoktur. İnsan, bilimin-erdemin simgesi ve özcesi her şeydir.” diyen Hacı Bektaş Veli, günümüzü de aydınlatmıyor mu ? 

O ulu bilgenin yedi yüzyıl öncesinden türküleşen soluğunu duymamız gerekir. Yine onun sözcükleriyle: “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu! ” Yeri aydınlık olsun. 


Muhsin DURUCAN

Alıntı/Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/muhsindurucan 

20200424

🎞 Şiir: '...Ne çıkar'

 

20190919

🍛 🇹🇷 Türk mutfağı: Aşure


Aşure Nedir? Aşure Niçin Yapılır ve Dağıtılır?

Yazan: Zeynep Değirmenci

Aşure, tarihsel süreçteki anlamının yanı sıra, onu güzel kılan başka anlamlara da sahiptir. Birçok farklı malzemenin bir araya gelmesiyle oluşmuş olması aslında bir toplumu da simgeler. Toplumları veye çeşitli grupları oluşturan bizler, insanlar, aynı karakterlere ya da fiziksel görünüşlere sahip değiliz. Fakat her birimizin farklılığı bir araya geldiğinde ortaya çok güzel bir ambiyans çıkabiliyor. Tıpkı bir aşure gibi.




Aşure Nedir?

Aşure, Türk Dil Kurumu’nun yaptığı tanımına göre, buğday, nohut gibi baklagil taneleri ile kuru yemişlerin bir araya getirilip şekerle kaynatılması sonusunda yapılan bir tatlı türü anlamına gelmektedir. Alaca Aş olarak da bilinen Aşure, etimolojik olarak incelendiğinde İbranice kökenli bir kelimedir. Bu kelimenin orijinali “aşura olarak da bilinmektedir.

Aşure, aynı zamanda sayı olarak on anlamına gelen bir kelimedir. Bu anlamı, Hicri takvimdeki Muharrem ayının onuncu gününe denk gelmesinden kaynaklanmaktadır. Her yıl Muharrem ayının belirli bir haftasında ise aşureler yapılıyor ve dost, komşu, aile vb. ile paylaşıyor.
Aşure Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Aşurenin ilk ortaya çıkışı ve yapılması hakkında anlatılan ve de en yaygın olan olay Nuh peygamber ile ilgili olan olaydır. Anlatılanlara göre, Nuh peygamberin içinde tüm canlarlarından bir dişi ve bir erkek bulunduran gemisi Ağrı Dağı’nda karaya oturduktan sonra, tufandan kurtulmayı kutlamak amacı ile özel bir yiyecek yapılmak isteniyor. Fakat bu yiyeceği yapmak için kullanılabilecek malzeme çeşidi ve sayısı da yok denecek kadar az. Bunun üzerine onlar da kalan yiyecekleri toplayıp, karıştırıp ardından da pişirip bu tatlı çorbayı yapıyorlar. Tatlı çorba denilen yiyecek, o günden itibaren her yıl pişiriliyor, dağıtılıyor, paylaşılıyor ve bu bir gelenek haline geliyor.


 

Aşure Günü nedir? Aşure Günü Ne Zaman?

Aşurenin tarihteki yeri de oldukça önemlidir. Aşure haftasında özellikle Muharrem ayının onuncu gününde tarih boyunca oldukça önemli olaylar gerçekleşmiştir. Örnek vermek gerekirse, Hz. Adem ve Hz. Havva’nın tövbe duası bu günde kabul edilmiştir. Diğer bir olay ise İbrahim peygamberin Nemrut’un ateşinden kurtulmasıdır. Bu olayda Hz. İbrahim putları paramparça eder ve bunun üzerine ateşe atılır. Fakat tam ateşe atılırken Allah’tan yardım diler ve Allah onu kurtarır.

Muharrem ayının onuncu gününde gerçekleşmiş diğer bir olay ise Hz. Musa’nın kavmini Kızıldeniz’i otadan ikiye ayırarak Firavun’un zulmünden kurtarmasıdır. Verebileceğimiz birçok örenk vardır; Yunus peygamberin balığın karnından kurtulması, Eyüp peygamberin dertlerine şifa bulup yaralarının iyileşmesi, Hz. Yakub’un oğlu Hz. Yusuf’a kavuşması ve gözlerinin açılması gibi. Saydığımız tüm bu olaylar Muharrem ayınıncı onuncu gününde yani aşurenin dağıtıldığı ve yapıldığı günde gerçekleşmiştir.

İşte bu gün, 2018 yılında 20 Eylül’de gerçekleşmiştir. Peki Aşure Günü 2019 yılında ne zaman? Bu yıl Aşure Günü 9 Eylül 2019 tarihinde olacaktır. Gelecek yıl ise 29 Ağustos 2020 tarihinde olacaktır.


 

Aşure Niçin Yapılır ve Dağıtılır?

Aşurenin yapılış amacı ve nedenleri hakkında düşünüldüğünde karşımıza çıkan ilk kavram, ilk terim Alevilik kültürü oluyor. Alevilik kültüründe, aşurenin yapılmasının ve dağıtılmasının en temel sebebi Kerbela Olayı’na dayanmaktadır. 680 yılının Muharrem ayının onuncu gününde, Kerbela Kerbela Olayı gerçekleşmiştir. Hz. Hüseyin (Hz. Muhammed’in torunu) bu katliamda şehit edilmiştir. Bu olayın Muharrem ayının onuncu gününde gerçekleşmesi aşureyle olan bağlantısını açıklamaktadır.

Aşure’de hiçbir hayvansal gıda içermeyen bir tatlıdır ve Muharrem ayında dağıtılır. Dağıtılmasının temel sebebi ise Ali Zeynel Abidin isimli imamın Kerbela Olayı’ndan kurtuluşunu kutlamak ve bu kurtuluşa duyulan sevinci göstermektir.


Aşure Orucu Nedir?

Aleviler, bu Muharrem ayında toplam 15 gün oruç tutarlar. İlk üç gün tuttukları oruca Masum-u Pak denir. Bu üç günden sonra 12 gün süren Muharrem Orucu tutulur. Muharrem ayı boyunca tuttukları oruç sadece yemekle alakalı da değildir. Bu ay boyunca eğlence yapmak ve düzenlemek, düğün, kına, nişan gibi eğlence içeren törenler yapmak, kesici aletlere dokunmak, kurban kesmek, su içmek, sakal tıraşı olmak ve en önemlisi et yemek yasaktır.

Tüm bunları yapmalarının sebebi, Kerbela’da şehit düşenlerin savaş esnasında ve sonrasında çektikleri acıyı anlamaya ve empati kurmaya çalışmaktır. Bu orucu 12 boyunca et tüketmeden yapmalarının sebebi şiddete ve kan dökülmesine karşı bir nevi protesto yapmaktır.
Aşure Nasıl Yapılır? Aşure Tarifi
Malzemeler:

3 bardak pişmemiş tam taneli buğday ya da arpa
1 can bardak konserve nohut, durulanır ve süzülür
1 ½ bardak konserve donanma fasulyesi, durulanır ve süzülür
¼ fincan pişmemiş pirinç
3 çorba kaşığı kurutulmuş kuş üzümü
3 çorba kaşığı çam fıstığı
8 kuru kayısı, parçalar halinde kesilmiş
8 kuru incir, parçalar halinde kesilmiş
3 bardak şekeri
2 tarçın çubukları
1 portakal rengi (isteğe bağlı)
1 limonun kabuğu (isteğe bağlı)
2 çorba kaşığı gül suyu (isteğe bağlı)

Yapılışı:
  • Bir gece önce buğdayı ya da arpayı bol su dolu büyük bir tencereye koyup bekletin.
  • Kaynatmaya başlayın, ısıtın ve ısıyı azaltın. Yaklaşık on dakika boyunca yavaşça kaynatmasına izin verin.
  • Ocağı kapatıp ve tahılı soğumaya bırakın ve bir gece boyunca ıslatın.
  • Ertesi sabah, tahıl hepsini olmasa bile çoğunu emmiş olmalı. Nohut, fasulye, pirinç, kuru meyve, şeker ve isteğe bağlı gül suyu ya da portakal ve limon kabuğu rendesi ekleyin.
  • Gerekirse sadece malzemeleri kaplamak için su miktarını daha artırın. Karışımı kaynatın.
  • Karışımı, kıvamı koyulaşıncaya kadar bir tahta kaşıkla hafifçe karıştırarak pişirin.
  • Ocaktan alın ve küçük tatlı kaselerine ya da büyük bir servis kasesini yaptığını aşurenizle ile doldurun.
  • Bir kez soğuduktan ve üzerine kapatın soğutun.
  • Servis yapmadan önce aşureyi taze nar taneleri, ceviz, ince doğranmış kuru meyveler ve yer fıstıkları ile süsleyebilirsiniz.
  • Bazıları aşureyi daha sulu yemeyi tercih eder, bazıları daha koyu kıvamda olmasını tercih eder. Daha koyu kıvamlı tercih ederseniz, aşureyi yaparken bir çay kaşığı ya da iki pudra jelatin ekleyin. Bu, soğuduktan sonra size daha yoğun bir kıvam verecektir.

Alıntı: https://www.aktuelbilgiler.com/asure-yapilisi/

20190220

🎞 Kayıp Türkler: Kürtleşen Türkmen Aşiretleri - Ali Rıza Özdemir - PANKUŞ-17



Kayıp Türkler: Kürtleşen Türkmen Aşiretleri - 
Araştırmacı Yazar Ali Rıza Özdemir - Erdem Atay
PANKUŞ-17  - Veryansın TV

Araştırmacı Yazar Ali Rıza Özdemir'in anlattıklarından kısa notlar...
-Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki 1500 aşiretten 200 tanesi Osmanlı arşivlerine Türkmen olarak kaydedilmiş. Bu aşiretler de dededen, babadan kalan bilgilerle Türkmen olduklarını ifade etmişler.
-Kürtçe konuşan ailelerin kurdukları Türkmen dernekleri var.
-Kayıp Türkler dediğimiz, Çaldıran Savaşı'ndan önce, Zazaca ve Kürtçe öğrenen Türkmen aşiretleri
-Çaldıran Savaşın'dan önceki kayıtlarda bile var; aslında bunların Türkmen oldu ama Türk diye kaydedildiği ve dil değiştirdiği biliniyor.
-Bu konuda, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki Çaldıran Savaşı bir milat oldu. Bu büyük savaştan sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu tamamen Osmanlıların eline geçmiş.
-O zamana kadar, Diyarbakır Akkoyunların başkentiydi ve orada çok geniş bir Türkmen nüfusu vardı. Kayıtlardan ve tahlillerden bu anlaşılıyor.
-Çaldıran'dan önce orada bir çok Türkmen kuruluşları, teşekkülleri vardı. Bunlara ne oldu? 
-Bu Türkmenlerin bir kısmı  Çaldıran Savaşı'nda katledildi. Bir kısmı da İran'a göçtü. Bu göçler engellenmeye çalışıldı. Çünkü boşalan köylerden devlet vergi ve asker alamıyordu. Bölge kurak ve çorak bir yer haline geliyor. Ama devlet bu göçü önleyemiyor. 
-Önüne geçmek için, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman,  Safevi (Şah İsmail'in ülkesi) sınırı ile Osmanlı sınırı arasında bir tampon bölge oluşturuluyor. Güney kesimlerden Zagros bölgesinden, Irak'ın kuzeyinden getirilen pek çok Kürt aşiretini, Batum'dan Basra Körfezi'ne uzanan bir hat şeklinde Anadolu'ya yerleştiriyorlar. 
-M.S. 1,500'lü yıllara kadar Van'da, Diyarbakır'da, Muş'ta, Şanlıurfa'da, bu bölgelerde fazla bir Kürt nüfusu yok. Varsa bile hep küçük aşiretler var. Cizre, Hakkari, El Cezire denen bölgede Kürt aşiretleri yoğunlukla var. Ama yukarı kuzeye doğru çıktıkça bunlar azalıyordu.
-Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında kurulan tampon bölgede Kürt aşiretleri bir duvar gibi, bir sur gibi yerleştirilerek, Türkmen nüfusun İran'a göçüne engel olunmak amaçlanıyordu. Daha sonra Osmanlı Devleti eskiden Türkmen beylerinin elinde olan bölgelerde Kürt Sancakları kuruyor ve siyasi gücü Kürt beylerine verdi. Çünkü Kürtler Çaldıran Savaşı'nda Yavuz Sultan Selim'İn yanında Şah İsmail'e karşı savaştılar. Yavuz İdris Bitlisi kanalıyla Kürtlere çok büyük imtiyazlar verdi. O bölgede 20-25 civarı ekrat sancağı oluturuldu. Ve bunların hepsi tamamen Kürt beylerinden oluşuyor. Ve Osmanlı Devleti Türkmen aşiretlerini parakente haline getiriyor, yani, parçalıyor. Örneğin; 10 bin kişilik bir Türkme aşiretini 500'er kişilik 10 parçaya ayırıyordu. Farklı farklı bölgelere ve ilçelere onları iskan ediyor ve onları iskan ettikleri bölgedeki Kürt beyinin emrine veriyordu. Ve onlardan bütün askerlik ve vergi işlemlerini Kürt beyi üzerinden yapmasını istiyor.
(video-dak 8:19 / 24.07)













20181104

Aşık Veysel Şatıroğlu: 🇹🇷'Türküz türkü çağırırız...'


Kızılbaş Türkmen Deyişleri- 
Bilirsem Türklüğüm Var Kıymetini
(Aşık Veysel)



Bir küçük dünyam var içimde benim 

Mihnetim ziynetim bana kâfidir 
Görenler dar görür geniştir bana 
Sohbetim ülfetim bana kâfidir 

İstemem dünyanın saltanatını 
Süslü giyimini Arap atını 
Bilirsem Türklüğüm var kıymetini 
Vatanım milletim bana kâfidir 

İsterdim hayatta düşmanla savaş 
Milletime kurban olaydı bu baş 
Nasip değil imiş şehitlik kardas 
İmanım niyetim bana kâfidir 

Dünya geniş olsun ister dar olsun 
Yeter ki kalbimde iman var olsun 
Her zaman milletim bahtiyar olsun 
Rutbemle mesnedim bana kâfidir 

Içimde beslerim bir büyük ordu 
Çiğnesin düsmanı yükseltsin yurdu 
Azmi zihniyeti Veysel'in derdi 
İşte bu niyetim bana kâfidir.

'Âşık Veysel Şatıroğlu da Şah İsmail Hatayî'nin geleneğinden gelir ve Türkçüdür'


1) Şah İsmail Hatayî Türkçeci idi; Türk demek Türkçe demek olduğundan Türkçüydü. "Yavuz" ise bugüne uzanan gericiliği Osmanlı'ya taşıyan bir Arapçacı-Farsçacı idi. Halk O'na "Yavuz" dedi. O günlerdeki anlamını bilen bilir.
2) Dil düşünceyi, düşünce de eylemi belirler. Bugün Türkiye'de ve dünyada Oğuz Türkçesi konuşuluyorsa; Türk dili usları aydınlatmayı sürdürüyorsa; Türk kültürü yaşıyorsa, bunda önemli bir payı Hacı Bektaş Veli'ye olduğu gibi Şah İsmail Hatayî'ye de borçluyuz.
3) Yüz yıllar boyu Anadolu, İran, Irak, Suriye ve Balkan Türkleri, Şah İsmail Hatayî'nin düzeniyle 'cem' oldu. O'nun ve izinden giden ozanlarımızın deyişleriyle Türk kültürünün özü olan âşıklık geleneği bugünlere aktı.

Suriye Türkleri cem olmuş deyiş okuyor. Elbette Türkçe ve elbette kadınlı-erkekli.
Muhtemelen Humus ya da Lazkiye.
----
Oğuz Türkmenidirler. Dilleri Oğuz Türkçesidir. Kendilerine aynı zamanda Kızılbaş derler. Bu videoda da kadınlı-erkekli Cem yapıyorlar. Şah İsmail Hatayi, Pir Sultan Abdal, Seyyid Nesimi, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, 7 Ulu Ozan'dan deyişler söylerler. Mezopotamya coğrafyasında yaşayan Alevi-Bektaşiler, Türktür. Homs (Humus), Lazkiye'de yaşarlar.

6) Selâm olsun sana Türkün büyük ozanı, büyük hakanı Şah İsmail Hatayî! Dünya durdukça, Türk, senin deyişlerini okuyacak 

7) Âşık Veysel Şatıroğlu da Şah İsmail Hatayî'nin geleneğinden gelir. Ve tabi ki Âşık Veysel Şatıroğlu da Türkçüdür 
8) Ehl-i Beyt kazansaydı gerçek İslam yani ilim ve barış hüküm sürecekti: Oysa ticareti ele geçirmek için Müslümanmış gibi yapan tüccar yobazlar kazandı ve dünya büyük bir şansı yitirdi.O sömürgen yobazlığın devamı ise yeryüzünün önemli bir bölümünde o günden beri hüküm sürmekte. 
9) Şah İsmail Hatayî o dönem Osmanlı hanedanını yenseydi; Türk devrimi 400 yıl erken yapılmış olurdu. Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bugünün yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğmuş olurdu. Dünya, bugün, yaşadığı bu rezilliği yaşamazdı. 
10) Karamanoğulları Osmanlı hanedanını yenseydi de Türk devrimi 700 yıl önce yapılmış olurdu. O günden gerü, hiç gimesne; divanda, dergahda, bergahda, mecliste, meydanda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemezdi. Araplaşma, gericilik, yobazlık olmazdı.
''Türkler şereflidir! Türkler, Türk olduklarını; doğru olduklarını; çalışkan olduklarını söyler; Türklükleriyle; Anadolu'nun Türk yurdu oluşuyla ve sonsuza kadar öyle kalacağıyla göğüslerini gere gere övünürler!''
Alıntı: Gazi Şimşek #Andımız 🇹🇷 
@GaziSimsek

20180913

Alevi Türkmenler ve Kadim Türk İnançları




Alevilik bir "kürt" inancı değildir. Alevi inancı "Kadim Türk Kültür ve İnancının" İslam ile harmanlaşarak oluşmuş, günümüzde de yaşayan devamıdır. Bu tarih, göçler, süreç, kültür ve inançtan yoksun olan kürtler bu inanca ancak sonradan dahil olmuşlardır. Bu da Osmanlının son zamanlarındaki kürtleştirme politikasının ve 38'den sonraki tüm hükümetlerin Türkiyemizde uyguladığı; "doğuyu tarihsiz bırakma (ve batıya, kürtlere, ermenilere peşkeş çekme), Türkleri yalnız, sahipsiz bırakma (ve başkalaşımlarına sebep olma)" politikasının bir sonucudur. Zamanla başkalaşarak kendini kürt sanan bazı "Türkmen boylarının" vasıtasıyla "sözde kürt alevileri" ortaya çıkmıştır. Bu saçmalıkta; ermenilerin bir kısmının sürgün zamanında, Anadolu da kalmak ve kendi hayatlarını kurtarmak için "biz kürtüz, aleviyiz" demelerinin de etkisi büyüktür. Alevi "Al Evi" yada "Alev-i" demektir. Nasıl ki, izlenti de kadim Türk tamgalarından UÇ'un ve Salur boyu Tamgasının İslam sonrasında "Allah Muhammed Aliye" çevirildiğini gördük, işte Alevi sözcüğüne de "Hz. Ali" anlamı verilerek bu şekilde anlamlandırıldığını görüyoruz. Yine Kadim Ateş kültünün de devamını oluşturmaktadır. Alevi Türkmenler günümüz inançlarını, kadim Türk kültüründe ve inancında yaşayarak ve yeniden anlamlandırarak korumaktalar. - Kürşad BAYTOK

 http://onturk.wordpress.com/ ılgın özer

 Alevilik Şiiliğin Türk töresiyle harmanlanmış halidir Aleviler öz be öz Türkmendir alevi kürt olarak geçinenlerin ya kökü Türktür ya da Alevi Türkmenler tarafından asimile olmuştur Şah Ismail öz be öz Güney Azerbaycan Türküdür yani Türkmendir.Alevi değilim sunniyim keşke alevi olsaydım, bir Yörük Türküyüm benim için Türk'ün dini tarikatı önemli değildir, her Türk benim karındaşım kanımdır.

20180120

Horasan'dan, Anadolu'ya bir yol Hikayesi-12 ALEVİ TÜRKLER

HORASAN’DAN, ANADOLU’YA BİR YOL HİKAYESİ-12 (ALEVİ TÜRKLER)

Yayin Tarihi 17 Aralık, 2009 
Horasan’dan Anadolu’ya bir ‘YOL’ hikayesi-12
SELCAN TAŞLI

ALEVİ TÜRKLER

Tımar hatrı için ere kılıç çekilmez


Kardeş kavgası yapmak istemeyen Türkmen sipahiler tımardan vazgeçerek savaşa katılmayı reddettiler. Çaldıran arifesinde, Osmanlı ordusunda hâlâ “Anadolu’ya dönmeyi” teklif eden paşalar bulunuyordu

Çaldıran Savaşı’na gerekçe olarak ne Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim’in padişahlığını kutlamaması, ne Diyarbakır Beylerbeyi’nin Osmanlı Sarayı’na hediye olarak gönderdiği kaydedilen  “kadın elbiseleri”, ne de Şehzade Ahmet’in oğlu Murat’ın, Şah İsmail’e sığınması sayılamaz. Bunlar ancak  “sudan sebepler”dir.

Şehzadeliği döneminde Yavuz’un Alevi Türkmenlerle kurduğu yakın ilişki hatırlanınca Osmanlı padişahının bir sabah  “Kendi soyumdan olan insanların kanını akıtayım” hevesiyle uyandığını söylemek de abartılı olur.

Trabzon valisiyken Türkmenler’e hitaben  “Yüce Hak ben kuluna devlet bağışlarsa iyilik bahşeden bakışlarım halk çocuklarınadır”  diyen ve Türkmen ozanlarının sazlarıyla “Yürü Sultan Selim devran senindir” diye benimsediği ilk padişah olan Yavuz’u, bu savaşa götüren “asıl” neden önemlidir.

Devşirmelerin cezasını çektiler

Dünyada ticaret yol ve yöntemlerinin değişmeye başladığı bir dönemde, yeni düzenin dışında kalmaya başlayan Osmanlı’nın, alarm veren bütçesine “gelir”  getirecek kervan güzergahlarına hakim olması için yüzünü  “doğu”ya dönmek ve Safeviler üzerinden Basra’ya ulaşmak mecburiyeti vardır. Ama bu mecburiyetin oluşmasının müsebbibi o güne kadar Balkanlar’a yapılan bütün sefer maliyetlerini “vergi” olarak Türkmenlerin omzuna yükleyip halkı devletten soğutan, öngörüsüzlükleriyle deniz ticaretinden geri kalınmasına neden olan devşirme yönetim zümresidir.
Nitekim Yavuz da şehzadeliği döneminde  “saray erkanı”nı “Atalarımın yanında bulunan hünersiz yan kesiciler, mal ve mülke düşkünler, bağış ve hediyyeye tapınanlar,  halk çocuklarını devamlı ileri gitmekten el çektirenler, beceriksizler, pinti ve alçaklar...” olarak tanımladığına göre Osmanlı’nın esas  “sorunu”nu kavramış olmalıdır. Dolayısıyla devleti içine düştüğü darboğazdan kurtarmak “mecburiyet”i duymuş olması, “yediden yetmişe varınca ol yaramazlardan idüğü saptanan eşkıyanın adları defter olunub mutlu kapuya bildirilmesine” diyerek Türkmen katliamına ferman çıkarmasını “haklı” bulmayı sağlamaz.

Halk da, asker de karşıydı

Herşeyden önce dinen ve hukuken  “bir Türk Devleti” ne savaş açması için uygun şartlar oluşmamıştır. O da bu şartları oluşturmak için “siparişle fetva” verdirme yöntemine başvurur. Kemal Paşazade ile Müftü Hamza’nın yayımladığı iki fetva Türk tarihi açısından önemlidir. Çünkü Aleviler’le ilgili yalan yanlış ve düşmanca bir çok fikir için en önemli veri kaynakları aşağıda bir bölümüne yer verdiğimiz bu  “fetva”lar olmuştur.

Yavuz’un hocalardan aldığı  “izin ve yetki”  belgesi ne halkta, ne de yarısı Bektaşi kültürüyle yetişmiş Yeniçerilerden, yarısı da o belgenin “katli vaciptir” buyurduğu Kızılbaş Türkmenlerden oluşan Osmanlı ordusunda karşılığı yoktur. Kaldı ki Yavuz sadece, geçeceği yolları boşaltarak yiyecek tedarikine destek vermeyen Türkmenleri değil, emrindeki kimi askerleri de öldürtmüştür. Sefer esnasında “Anadolu’ya dönmeyi” teklif eden Hemdem Paşa ile “asi” Kazasker Cafer Çelebi, İkinci Vezir İskender Paşa ve Sekbanbaşı Osman Ağa bunlardandır.

Dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı, Yavuz’a yegane desteğin Kürt beylerinden gelmiş olmasıdır.  Yavuz’un elinden kurtulmak isteyen Türkmenlerin kendilerini Kürt gibi göstermelerine, Kürtçe öğrenip, Kürt gibi yaşamalarına neden olacaktır.

Osmanlı ordusu çaldıra geldiği gün yapılan bir oylama da ibret vericidir. Yavuz, yirmi dört saatlik bir istirahattan sonra savaşa başlamayı öneren vezirlerin teklifi, Piri’nin “askerlerin büyük kısmının düşmanın mezhebinden olduğu ve düşünme vakti bulurlarsa Şah İsmail’in tarafına geçme ihtimalleri bulunduğu” nu hatırlatınca reddedilir.

Yavuz’un mektubu

Savaş öncesinde Yavuz’un gönderdiği mektuplarla İsmail’i tahrik etmeye çalışması, ne hazin ki “kendi kendini ikna etme çabası”nın da yansımasıdır. İşte Yavuz’un savaş için “neden” yaratmaya çalıştığı o mektuplardan sonuncusundan bölümler:
“İsmail Bahadır. Allah durumunu ıslah etsin.
…düşmanını avlayan sayısız askerle senün kasdına, doğu ülkelerine şanlı yönelişi eyledik.
(…)Hak sübhaneu ve talanın çızdığı yol ve kararı neye yönelik olmuş ise ortaya çıka deyu buyurmuştum. Pes bundan amaç şu idi ki, birkaç ay ve gün önürdiden sen de uyarlanasun. Tedarükin idesin. Gafil bulundum. Elim altındaki askeri toplamağa el virmedi deyü özür ve bahane itmeyesin. Ama uzun bir süre ve epeyce bir vakittir ki, dökülen at nallarından yer yüzü demire bürünmüş, dizginlerin şakırtısından cahanın kulağı çınlayıp dolmuştur. Bu arada, gizli, açık, iyi yada kötü senden cesareti belirtir bir davranış görülmedi. Ola ki, şimdiki halde gökleri andıran Azerbaycan yöresinde olan dağ ve tepeler muzaffer ordunun katırları nallarıyla hilallerle doğmuş, göğe benzemişken senden ne ad, ne san peyda olmuş, ne de varlığından bir iz ortaya çıkmıştır.


(…) Selamet duygusuyla perde gerisinde oturmayı seçenlere erlik adı hatadur. Ölümden korkan kimselere ata binmek ve kılıç kuşanmak yaraşuk değildir.

(…) Eğer özünde her ne çeşitten gayret ve yiğitlikten iz varsa, gelüp zaferleri kovalayan askerime karşu olasın. Ezelden yazılu olan her ne ise gün yüzüne çıkmış ola…”

Şah İsmail’in cevabı

Şah İsmail’in Yavuz’un hakaretlerini alttan alarak, Türk birliğine verilecek zararla ilgili kaygı ve ikazlarını dile getirmiş olması manidardır:
 “…Şerefli mektuplarınız yetişti. Onların mevzusu kin ve düşmanlık bildirse de cüret ve metanet ifade ettiği için bize lezzet verdi. Lakin bilemedim ki, bu düşmanlığın başlangıcı ve kökeni ne ile ilgilidir.

(…)Eğer özellikle hakimiyet davası için gelmiş ise, ne yapalım öyle olsun. Ancak igeşkenlik, sözü öyle bir yere çıkarır ki, eski dostluğun da temelini berbat eder.

(…) Bizim o tarafa gelmememizin iki sebebi vardı: birincisi bulunur ki, o diyarın sakinlerinin askeri bizim yüksek nesepli babalarımızın müritleridirler… İkincisi de, sizin mukaddes yürüyüşlü hanedanınıza olan muhabbetim idi. İstemiyordum ki, Timur zamanınkine benzer bir karışıklık, beklenilmez bir halde o memlekette meydana gelsin. Bunu şimdi de istemiyorum. Vaziyetin böyle bir hal almasından da kırılmıyorum. Niye de kırılayım? Hükümdarlar arasında kin ve düşmanlık eski bir adettir…

…hiç kimsenin sözüne uymadan meselenin aslı konusunda düşünülse daha iyi olur. Çünkü sonuncu pişmanlık fayda vermez… Eğer iş harbe çekerse ertelenmesin. Lakin uzakgörenlik yolu ile hareket edilsin.”


Çaldıran’dan sonra Yavuz’u ayaklarının altına halılar sererek karşılayan Farsların tavrı, hepimizi, kazananın kim olduğu konusunda düşünmeye sevk etmelidir. Çaldıran’ı o güne kadar yaptığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Şah İsmail’in yenildiğini söylemek güçtür. Çünkü o sonuç ne olursa olsun  “Türkler” in yenileceğini bildiği bu savaşta  “haremiler gibi kervan kesmem” diyerek, kazanmak için eline geçen fırsatları değerlendirmeyi reddetmiştir.

Kemal Paşazade’nin Çaldıran Fetvası

Şerif Fırat’ın “hilafetin zehiri”  derken neyi kastettiği, Zeki Velidi Togan’ın Mısır fethinden sonra Anadolu’ya getirilen yabancı din adamlarının tavrıyla ilgili şu tespitini okuduktan sonra iyi anlam kazanır:
Bunlar Doğuda Cengiz ve Temür zamanında yaşatılan nizama ve Şiilik temayüllerine karşı müthiş bir düşmanlık beslemişler ve belki de Doğu’dan gelen her şeyi Şiilik telakki etmişlerdir.” Anadolu’ya doğudan gelen en önemli şeyin Türk kültürü olduğunu hatırlatmaya bilmem gerek var mıdır?

Türk birliği içine hâlâ kapanmayan bir yara açan, Kemal Paşazade’nin aşağıdaki fetvasının etkisi de sonradan gelecek olanlarınkinden az olmamıştır:  “…Şah İsmail’in rezil ordusunun, Alevi ve Şi’i taraftarlarının kafirliği her tarafa yayılmıştır.

(…) Onların kafirlikleri, irtidatları konusunda hiçbir şüphemiz yoktur. Onların ülkesi darü’l-harb’tir. Gerek erkekleri ve gerekse kadınları ile evlenmek ittifakla bağlıdır. Onlardan doğan çocuklardan her biri veled-i zinadır. Onlardan birinin kestiği şey yenmez. Onlara özgü olan kızıl takkeleri herhangi bir zaruret olmadan giyenin küfründen korkulur. Bunlar çoğunlukla küfür ve inkarın açık alametlerindendir. Onlar hakkındaki hüküm mürtetlere uygulanan hükümlerdir. Harp diyarı olan ülkelerinde yenilgiye uğratılmaları halinde malları, kadınları ve çocukları Müslümanlara helaldir. Erkeklerin katli vaciptir. (…) Aynı şekilde onlara karşı cihad, onlarla savaşmaya gücü yeten tüm ehli İslam üzerine farz-ı ayandır.

(…) Onlara üstün gelmemiz halinde iki seçenekten birini seçmek zorundadırlar: Ya Müslüman olmak ya da Arap müşriklerle yapıldığı gibi kılıç. (…) Tüm bu sözler sahihtir ve Müslümanların sultanı üzerine Yüce Allah’ın ” Ey peygamber! Kafirler ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert ol. Onların varacağı yer cehennemdir. Orası ne kötü bir sondur. Tüm bu işler Allah’a döndürülecektir. “ Buyruğunda olduğu gibi, bu kafirlerle cihad etmesi vaciptir.”

Müftü Hamza’nın fetvası da Kemal Paşazade’ninkiyle örtüşür:  “kafirler ve dinsizler topluluğu olduğuna dair fetva verdik. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kafir ve dinsizlerdir. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların vazifesidir. Bu arada Müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri cenneti ala’dır. O kafirlerden ölenler ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır.”

SELCAN TAŞÇI / YENİÇAĞ
Alıntı: YENİÇAĞ


20171116

Tahtacılar: Tahtacı Türkmenleri - Anadolu Türkmenleri

Tahtacılar | Anadolu Türkmenleri



Anadolu Türkmenlerinin bir parçası olan Tahtacı Türkmenleri, zengin kültürel özellikleri ve inanç ritüelleri ile dikkat çekmektedir. Bilindiği gibi, Tahtacı Türkmenleri Anadolu’da İzmir, Manisa, Aydın, Muğla, Denizli, Burdur, Isparta, Antalya, İçel, Maraş, Gaziantep ve Toroslar’da yaşamaktadır (Kalafat, 1995, s. 75). İçel’de Aydıncık, Çamlıyayla ve Gülnar dışında bütün ilçelerde Tahtacı Türkmen köyü ya da mahallesi bulunmaktadır.

Tahtacıların Kökeni ve Ağaçeriler

Tahtacıların etnik köken olarak Türk/Türkmen, inanç olarak da Alevî bir topluluk oldukları tespit edilmiştir. Ancak, Tahtacıların Türk olduklarının kabul edilmesinin ardından bir başka tartışma konusu ortaya çıkmış, bu kez de, Tahtacıların hangi Türk boyundan geldiği konusuyla ilgili olarak çeşitli tezler ileri sürülmüştür.
İleri sürülen bu tezlerin çoğunluğunun ortak noktası, Tahtacıların atalarının “Ağaç-Eriler” olduğu ve onların da “Türk” olduğudur. Tahtacıların atalarının Ağaç-Eriler olabileceği görüşü, her iki topluluğun da Oğuz boyundan olmaları, ormanlık alanlarda yaşayıp ağaç işçiliğiyle uğraşmaları, aynı inançtan olmaları ve Tahtacıların ortaya çıkışından itibaren yazılı kaynaklarda Ağaç- Erilerden bahsedilmemesi gibi sebeplere dayandırılmaktadır.
İsmail Engin’in aktardığına göre, Anadolu’da “Tahtacı” adına ilk kez 16. yüzyılda ve “Cemaat-ı Tahtacıyan” olarak rastlanmaktadır. Bundan önce Anadolu’da “Ağaç-Eri” kavramı vardır ve bu kavram 16. yüzyılda “Cemaat-ı Tahtacıyan”a dönüşmüş, bu yüzyıldan sonra Ağaç-Erilere “Tahtacı” denmiştir.
Bununla beraber, Ağaç-Erilerin ve dolayısıyla da Tahtacıların bir Oğuz boyu mu, Oğuzlardan ayrı bir Türk boyu mu, yoksa Oğuz boylarından bir kesim ile diğer Türk boylarından bazılarının bir araya gelerek oluşturdukları bir topluluk mu oldukları konusunda araştırmacıların görüş birliği içinde olmadıkları anlaşılmaktadır.
Bunların yanı sıra, değişik yörelerde yaptığımız alan çalışmaları sırasında kendileriyle görüştüğümüz Tahtacıların, sözleşmişçesine
 “Aslımız Horasan’dan gelmişiz. Tahtacı diye bir millet yoktur, Tahtacılık bir zenaat, Anadolu’da çeşitli nedenlerle bu zenaatla uğraştığımız için böyle diyorlar, biz Türkmeniz” 
demeleri de onların Türk/Türkmen kökenli oldukları görüşünü destekleyen bir başka husustur.

Tahtacıların Tarihi ve Yerleşim Yerleri


Tahtacılar, Batı Anadolu ve Güney Anadolu’nun dağlık bölgelerinde, ormanlık yerlerinde kereste işi ile uğraştıklarından ötürü bu adı almışlardır. Bir meslek adı olan Tahtacılık, zamanla bir mezhep zümresini de ifade eder olmuştur. Osmanlı Devleti zamanında, Tahtacıların toprağa yerleştirilmeleri ile ilgili pek çok vesika mevcuttur. Bunlardan sadece birini nakledelim. 1126 tarihli (1710’lar) bir fermanda, “Yörükân taifesinden Çıblaklı ve Çaylaklû” oymaklarının Kıbrıs’a sürgün edildikleri, fakat bunların bir kısmının gemi kaptanlarını öldürerek, geri kaçtıkları ve Aydın, Menteşe, Teke dağlarına sığındıkları kaydedilmekte ve başka bir fermanda da bu sürgünden vazgeçildiği anlatılmaktadır. Adı geçen bu oymaklar, Tahtacı oymaklarıdır. Kayıtlarda “Yörük” oldukları açıkça belirtilirken Tahtacılar, kendilerine “Türkmen” derler. Tahtacılar, kendi içlerinden yetişen bir araştırıcının verdiği bilgiye göre, “belli başlı şu beş büyük kısımda toplanırlar: Çaylaklar, Enseliler, Cingözler, Aydınlılar, Üsküfler. Çaylaklar 6 koldur: Eseli, Elemeti, Danabaş, Yağdı, Göğceli, Hay…
Tahtacıların bir oymağının, Yörüklerin keçe çadırlar nın ağaç parçalarını yaparak geçindikleri anlaşılıyor:
“Bu çadırı bütün aşirete Evciler Oymağı adındaki bir oymak hazırlar. Muhitimizde Tahtacı diye anılan Alevî Türklerin eski oymak adlarının Evciler olduğunu yine kendilerinden işittim.”
Türkmen, Sıraç, Kızılbaş, Alevî, Nalcı vs. adı verilen ve Türkiye’nin her yerine dağılmış olan Alevî-Bektâşî köylerinin üç yüz kadarının adını tespit ettik. Tamamı hakkında kesin bir şey söyleyemeyeceğiz. Ancak Türkiye’de 6-7 milyon kadar Alevî-Bektâşî olduğunu tahmin ediyoruz.

Tahtacıların Sosyo-Ekonomik Durumları

Tahtacıların, 17. yüzyıldan Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar, genel olarak, ağaç kesimi ve kereste (tahta) işi ile geçimlerini sağladıkları bilinmektedir. Ancak, Orman İşletmesi’nin kurulması ve ardından çıkan “orman kanunu” ile birlikte ormanda ağaç kesimi işi devlet eliyle yapılmaya başlayınca, Rıza Yetişen’in deyimiyle, Tahtacılar, “suyu kesilmiş değirmenci gibi şaşaladılar.”  Bu durum, Tahtacıları zorunlu olarak diğer iş kollarına yönlendirmiştir.
Narlıdere’de Ali Rıza Erdem ve Özer Yetişen’den aldığımız bilgilere göre, söz konusu yasağın ardından, kırsal alanda yerleşenlerle kentsel alanlarda imkân bulabilenler daha çok tütüncülük ve ziraata yönelmişlerdir.
Bugün, Tahtacılar, zeytincilik, narenciye üreticiliği, sebze ve meyve yetiştiriciliği, seracılık ve bağcılık gibi işlerle geçimlerini sağlamaktadırlar. Tarım ve hayvancılık ise, daha çok kırsal alanlarda yaşayanlar tarafından ve ancak kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek oranlarda yapılmaktadır.
Bunların yanı sıra, günümüzde, kentlerde yerleşenlerden ticaretle uğraşanlar, kamu kurum ve kuruluşlarında memur ve işçi olarak çalışanlar ve mevsimlik işçiler de bulunmaktadır.

Tahtacıların Eğitim Durumları

Tahtacılar, yerleşik hayata geçtikten sonra eğitim ve öğretime önem vermeye başlamışlardır. Günümüzde, Tahtacı nüfusunun okur-yazar oranında ciddi bir artış söz konusudur.
Resmi istatistikler de bu artışı belgelemektedir. Buna göre, Tahtacıların yaşadığı bölgelerde okur-yazar oranının nüfusa oranı bugün yüzde 85 in üzerindedir. Lise ve üniversite mezunu Tahtacıların sayısında da ciddi bir artış olmuştur.

Tahtacı İnancı ve Ritüelleri

A) Şekil – Don Değiştirme

Şekil değiştirme genellikle üstün bir güç, yerine göre Allah, sihirbaz, cadı, evliya tarafından, ya yapılan bir iyiliğe karşılık mükafat veya kötülüğü ceza olarak gerçekleştirilmektedir. Çoğu defa bu motifle, bir ağacın, hayvanın yahut cansız bir nesnenin şimdiki haline nasıl geldiği açıklanmaya çalışılır. Şekil değiştirmeyi ifade için Türk menkıbe, masal ve efsanelerinde donuna girmek deyiminin kullanıldığı görülür: Geyik donuna girmek (geyik olmak), güvercin donuna girmek (güvercin olmak)gibi.

Şamanların yaptığı hemen her ayinde mutlaka hayvan yer almaktadır. Bir bakıma Şaman, insan-hayvandır. Düşman ruhlara karşı hayvan kılığına girerek savaşır; gökyüzüne yaptığı seyahati hayvanlar aracılığıyla yapar. Bu itibarla geyik kılığına giren Türk dervişlerinin bu menkıbeleri Şamanizm’le ilgilidir; Budizm’le alakasını düşünmek çok uzaklara gitmek olur.
Geyiğin bilhassa Bektaşi ve Kızılbaş zümrelerinde mukaddes bir hayvan kabul edilmesiyle alakadardır. Temelinde hiç şüphesiz Buda-geyik münasebetinden geliştirilen evliya-geyik ilişkisi bulunan bu telakki, Anadolu’da ortaya çıkmış olmayıp İslam öncesine dayanmaktadır. Bu inancın sonucu, geyiğin avlanması kesinlikle yasaklanmış görünüyor. Bütün Tahtacı ve Yörük aşiretlerinde, geyik vuran avcıların başlarına mutlaka bir felaket geleceği inancının mevcudiyeti dikkati çekiyor ve bu konuda sayısız olaylar naklediliyor.

B) Ağaç Kültü

Evliya Çelebi’nin “ağaca ibadet eden ademi kavmi” diye hayretle zikrettiği Karakoyunlu Türkmenleri, takdis ettikleri ağaçların etrafında kalabalık sayıda mum yakarak ayin yapmakta, ağaçlara demir parçalan asmaktadırlar. İnançlarına göre, kim ağaca demir takarsa, ağaç ona büyük faydalar sağlayacak, cehennemde yanmaktan korunacaktır.
Ağaç kültü muhtelif Kızılbaş toplulukları içinde daha ziyade Tahtacılar ve Yörüklerde yayılmış görünüyor. Tahtacılar, adlarından da anlaşılacağı üzere, geçimlerini ağaç kesmekle sağlayan kimselerdir. Bununla birlikte, onların ağaçlara büyük bir saygıları ve bağlılıkları vardır. Muharrem ayında ağaç kesmek şiddetle yasaktır. Hafta içinde salı günleri de ağaç kesilmez.
Yılın belirli zamanlarında, mesela temmuz, yahut ağustos ayı içinde Kurmançlara mensup çeşitli Kürt toplulukları, bayramlık elbiselerini giyerek kadınlı erkekli gruplar halinde, ilahiler ve dualarla bu ağaçları ziyaret etmekte, ayinler yapmaktadırlar.


C) Tenasüh (Reenkarnasyon, Metampsikoz) İnancı

Genel ve kaba bir tarifle, öldükten sonra insanın ruhunun başka bir bedene intikal suretiyle hayatını sürdürmesi şeklinde ifade edilebilecek olan tenasüh inancı, eski dünyanın bazı yerlerinde değişik biçim ve anlayışlarda görülmüş çok eski bir telakkidir.
Hacı Bektaş’a ait menkıbede ise, Hz. Ali’nin Hacı Bektaş olarak yeniden dünyaya geldiği belirtilmektedir.
Bektaşiler ve Kızılbaşlar, Hz. Ali’nin birçok kalıplarda her devir ve zamanda yeryüzünde mutlaka mevcut olduğuna inanmaktadırlar.
Bugün Tahtacılarda ve Kızılbaş Kürtlerde tenasüh inancı bütün cepheleriyle yaşamaktadır. Tahtacılarda, iyi bir insanın ruhunun, öldükten sonra başka bir insan bedeninde, kötü bir insanın ruhunun ise kötülüğünün derecesine göre bir hayvan bedeninde cezasını tamamlayıncaya kadar hayatını devam ettireceğine inanılmaktadır. Kızılbaş Kürtlerde de, Hak Muhammed Ali’ye iman edip de mürşide ikrar vermeyenler, dünyaya meyledip insanlara fenalık yapanlar, öldüklerinde hayvan donuna girip azap görürler.
Bu itibarla daha İslam öncesi devirde Budizm kanalıyla Türklere giren tenasüh inancının, atalar kültü ile kolayca bağdaşan bir nitelik taşıması sebebiyle tutunduğunu söylemek herhalde mümkündür. Bazı araştırıcılar, özellikle hayvan kalıbına girme telakkisini göz önüne alarak Türklerdeki tenasüh inancını Totemizme bağlamakta ve bunun çok derin izler bırakarak Şamanizm’in en kuvvetli unsurlarından biri haline geldiğini söylemektedirler.

KAYNAKÇA
TAMAY S. “TAHTACI SEMAHLARI ve MENGİ (İnceleme ve Metinler)” EGE ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ Türk Dünyası Araştırmaları Anabilim Dalı Türk Halk Bilimi Bilim Dalı, Yayımlanmamış Doktora Tezi.
TOR G. “İÇEL AĞIZLARI İÇİNDE TAHTACI TÜRKMEN AĞZININ YERİ *” Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 15, Sayı 2, 2006, s.441-460
OCAK A. Y. “Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri”
ERÖZ M. “TürkIye’de AlevîlIk-BektâşîlIk”

Alıntı Kaynak

20171014

Ahilik nedir? Ahilik Nasıl ve Neden Ortaya Çıkmıştır.

Ahilik nedir?

Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır


Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahi Evran’a Ahi Baba da denir. 

Ahilik sözcüğünün kökeni

 Bu konuda esas olarak iki iddia mevcuttur. İlk iddiaya göre kelime Arapça kökenlidir. Buna göre "Ahi" kelimesi Ahiyye’nin tekili olan "ah&" kelimesine birinci tekil "ya"sı ilave olunarak &ahi" şeklinde telaffuz olunmuş halidir. Bu fikre göre ahi’nin sözlük manası "kardeşim" demektir. Bu iddianın güçlü yanı, Ahiliğin ilk olarak Araplarda Fütüvvet Teşkilatı adıyla çıkması, dolayısıyla Ahilik ile ilgili terimlerin Arapça olması gereğidir. Ancak bu kanıt yeterli değildir. İkinci iddiaya göre Ahi kelimesi Türkçe Akı kelimesinin zamanla değişimi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu görüşün haklılık payı oldukça yüksektir. Zira bu kelimenin Ahi birlikleri içinde zaman zaman Ahi Baba şeklinde ifade edildiğini görüyoruz. Buna göre kelimenin Arapça manası ile düşünüldüğünde "Kardeşim Baba" diye bir tabir uygun düşmüyor. Fakat Divânu Lügati’t-Türk’te akı, eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden Akı kelimesiyle düşünüldüğünde "Ahi Baba" tabiri daha mantıklı görünüyor.


Ahi Evran ve Ahilik Teşkilatı’nın kuruluşu 

Orta Asya’da hüküm süren Oğuz Yabgu Devleti yıkılınca, Oğuz Türkleri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu’ya göç etmeye başladı. Ekseriyeti göçebe olan Oğuzlar, kopup geldikleri Orta Asya steplerine benzediği için daha çok Orta Anadolu kırsalını mesken olarak tercih ediyorlardı. Dolayısıyla Orta Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşması hızlı olurken, şehirlerde bu dönüşüm yavaştı. İslam dini de, yerleşik hayatı gerekli kılıyordu. İşte bu sebeple, göçebe Türkmenlerin İslamlaşma sürecini hızlandırmak, Anadolu’yu Türk yurdu haline getirmek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle Ahi teşkilatı Anadolu’da kuruldu. Kısacası Anadolu’da Ahiliğin şekillenmesi ve köylere kadar teşkilatlanması politik ve sosyo ekonomik bir mecburiyetin ürünüdür. 

Ahiliğin kuruluşu ve Anadolu’da yayılışı 

Bazı araştırmalar Ahiliğin Kırşehir’de ortaya çıktığını ileri sürer. Diğer bir görüşe göre, Bağdat’ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evran, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek, 1205’te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. Ahiliğin kuruluşu ve Anadolu’da yayılışı Bazı araştırmalar Ahiliğin Kırşehir’de ortaya çıktığını ileri sürer. Diğer bir görüşe göre, Bağdat’ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evran, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek, 1205’te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. 

Ahilik Teşkilatı"nın sonuçları 

Ahilik, Anadolu’da köylere kadar yayılarak Anadolu’nun daha kısa sürede Türkleşip İslamlaşmasını sağlamıştır. Göçebe Türkmenler yerleşik hayata geçirilerek hem İslami uyum kolaylaşmış, hem de Türk şehirciliği hız kazanmıştır. 13. yüzyılın ikinci yarısına kadar çoğunlukla Türk olmayan yerli halkın elindeki sanat ve ticaret işlerine Müslüman Türkler de katılmış ve hızlanma kazandırmıştır. Türk esnaf ve sanatkarları arasında sağlanan dayanışma ve yardımlaşma sayesinde Ahilik önemli bir güç haline gelmiş, hız kazanmış, asayişin bozulduğu zamanlarda kendi otoritesini yürütmüştür. 

Ahiliğin 7 kuralı 

Ahi olmak ve peştemal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir; 
1-) Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak 
2-) Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülâyemet kapısını açmak 
3-) Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak 
4-) Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak 
5-) Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak 
6-) Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, marifet kapısını açmak 
7-) Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak 

Ahilik teşkilatının özellikleri 

Ahilik Teşkilatı, Selçuklular döneminde ekonomik ve ticari faaliyetlerinin yanı sıra, askeri ve siyasi faaliyetlerde de bulunmuş, aynen Bektaşi ve Yeniçeri Ocaklarında olduğu gibi Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda ve güçlenmesinde de etkin rol oynamışlardır. 

Aşıkpaşazade Derviş Ahmet, Osmanlı’nın kurulmasında etkin olan dört unsur arasında Ahiliği de belirtmiştir. İlk Osmanlı padişahlarının ve vezirlerinin çoğu Ahi Teşkilatı’na mensup şeyhlerdir.

Alıntı kaynak: http://www.akasyam.com/ahilik-nedir-141813/

Ahilik nedir? Ahilik Nasıl ve Neden Ortaya Çıkmıştır.


Anadolu’da Selçuklu döneminde başlayan ve Osmanlı döneminde kurumsallaşmasını tamamlayan çok önemli bir sistemdir. Anadolu’da sanat ve ticaretle uğraşan veya uğraşmak isteyen halkın mesleki açıdan yetişmesini sağlayan, ahlaki noktada disipline eden, iş yaşamında iş ahlakı sahibi ve iyi insan meziyetlerini kazanmış insanlar yetiştirmeyi ve böylelikle ekonomik hayata kalite ve standart kazandırmayı amaç edinmiş toplumsal yapının önemli unsuruydu. Kendi içinde kurum ve kuralları olan Ahi teşkilatının kurucusu Ahi Evran’dır. Ahilik sisteminin günümüzdeki karşılığı esnaf ve sanatkarlar odalarıdır. Ahilik sosyal ve ekonomik yönleri olan güzel ahlakın, doğruluk, kardeşlik ve yardımlaşma gibi meziyetlerin gelişmesine hizmet etmektedir.

Oğuzlar Orta Asya’daki gücünü kaybedip yıkılınca Anadolu’ya doğru göçe başlamışlar ve Selçuklu hakimiyetini kabul etmeye başlamışlardır. Ağırlıklı olarak Orta Anadolu’ya yerleşmişlerdir. Orta Anadolu’da yoğunlaşan ve islamlaşan Türk nüfusu İslamın’da yaşantı tarzına uygun olarak yerleşik bir hayat benimseyerek göç ebe alışkanlıklarını bıraktılar. Anadolu şehirlerinde yaşayan yerli halk olan rum ve ermeniler ile ticari hayatta mücadele edebilmek adına Ahilik Sistemini kurdular. Ahiliğin kurulup organize olması ve köylere kadar yayılması aslında bir zaruretin sonucuydu.
Ahiliğin kurucusu Ahi Evran Azerbaycan’ın hoy kasabasında doğmuştur. 1205 te Anadolu’ya gelmiş ve ilk ahilik sistemini Kayseri’de kurmuştur. Ahi Evran’a manen bağlı bu teşkilatlar Onun koyduğu kurallar doğrultusunda hareket etmiş ve teşkilatlanmışlardır. Birbirine organik bir bağla bağlı Ahilik teşkilatı Anadolu’nun her köşesini sarmış ve halka halkla hizmet etmiştir.

Ahiler Osmanlının kurulup güçlenmesinde etkili olmuşlardır. Osmanlı’nın ilk padişah ve vezirleri genellikle Ahilik sisteminin şeyhlerindendi. 17. Yüzyıla kadar ahilik Müslümanlara hizmet eden bir kuruluş olmakla birlikte  bu tarihten sonra devletin sınırlarının büyümesi ve farklı azınlıkların devlet yapısına dahil olmasından sonra bu yeni oluşan yapıya gedik denmiştir. Ahilikte üç dereceli bir sistem vardır.

Yiğit       kalfa      halife
Yamak    usta       şeyh
Çırak       ahi         şeyh-ül meşayıh

Kişinin Ahiliğe kabul edile bilmesi için bir Ahi tarafından önerilmesi ve yedi kötü hareketten kurtulup, yedi güzel hareketi benimsemesi gerekir. Gayri müslimler, hakkında kötü zan olanlar ve kötü düşünülenler, zina yaptığı ispatla şamil olanlar, insan ve hayvana kast edenler, hırsızlık hükmü olanlar, dellal, cerrah, avcı ve vergi memurları, dolandırıcılar Ahi olamazdı. Kadınlar da Ahi olamazdı.

-Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak
-Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, bilim ve mülâyemet kapısını açmak
-Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak
-Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak
-Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak
-Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, Marifet kapısını açmak
-Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak

Alıntı kaynak: http://www.guncelsayfam.com/ahilik-nedir-ahilik-nasil-ve-neden-ortaya-cikmistir.html




En Çok Okunanlardan...