Kerkük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kerkük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260405

🎞️Türkmeneli; Selçuklu ve Osmanlı’dan kalan Oğuz yurdudur.



Türkmeneli; Selçuklu ve Osmanlı’dan kalan Oğuz yurdudur.
Kerkük’ten Telafer’e uzanan Türk varlığı tesadüf değil. 
Türkmenler yüzyıllardır Türk-İslam kültürünü yaşattı, bugün de kimliğini savunuyor.
Alıntı:  İlbilge @ilbilgemedya

20260318

📰 “Çanakkale'nin kollarındaki 🇹🇷Türk çocukları

 

“Çanakkale'nin kollarındaki Türk çocukları

Çanakkale Muharebesi'nin tarihi zaferinin yıldönümünde, Güney Azerbaycan, Kaşkayur, Kerkük ve Kırım'daki Türk evlatlarının mezar taşlarının görüntüsü, tarih boyunca Türk milletinin kırılmaz, kanlı ve köklü bağını bir kez daha gözler önüne seriyor.

Çanakkale'nin büyük zaferi, Azerbaycan'dan Anadolu'ya, Irak'tan Kırım'a, Şiraz'dan Balkanlar'a kadar tarihin en zorlu günlerinde özgürlük ve onur için omuz omuza savaşan bir milletin azminin sembolüdür.”


Alıntı: Prof.Dr.Aygün Attar @aygunattar1


20171028

Kerkük canımız (1-2) - Arslan TEKİN


Kerkük canımız (1) - Arslan TEKİN

İslâmcılarımız "Kerkük" deyince irkilirler... Hele "Kerkük canımız" deyin, delirirler.
Dikkat ederseniz, "Kürt-Türk" ayırımına itibar etmem. Diyelim ki, "Kürtler", "Türkler" gibi ayırıcı ifadelere yer verdik... Neyi anlatmış oluruz?  Bu kadar tarih okuduk, üstelik kaç kitap yazdık, hemen bütün ulaştığım bilgilerde, Kürt-Türk ayırımını görmedim. "Kürt" varlığını "yok sayma" anlamında söylemiyorum, imtizaç etmiş, itilâf etmiş, uyuşmuş, kaynaşmış, birbiri içine girmiş, "bir" olmuş, bir "kavmî" hüviyet kazanmış teşekkülden bahsediyorum. Ad verilecekse, "Kürt" diyelim ama bunu ayırım için değil; aidiyet için kullanalım, Ayırım sun'î'dir, birilerinin çıkarınadır.
Mustafa Kemal'in Nutuk'taki "Kürtler"le ilgili söylediklerini -şimdilik- bir tarafa bırakıyorum, bir mektubundan bahsedeceğim. İstiklal Savaşımız sürerken, ABD, Büyük Britanya, Fransa, İtalya "Müttefik Kuvvetler Komisyonu" kuruyor. Bu komisyon, 1919-1921 yılları arasında, Anadolu'da "Yunan mezalimi"ni raporlaştırıyor. M. Kemal'in komisyona yazdığı bir mektup da yer alıyor.
Raporları "Dört Rapor" başlığı altında yayınlandı. (Derleyen: Necip Azakoğlu, Tarihçi Kitabevi, GSM: 0530 370 74 11).
Kitapta bilinmeyenleri okuyoruz. Raporlara, ileride yeri geldikçe temas ederim. Bugün Mustafa Kemal'in mektubundaki mevzumuzla ilgili bir tespitini ele vereceğim:



(Güçlü bir üslûba sahip M. Kemal'in Türkçesi elbette böyle değil. Keşke metnin aslı da konsaydı.)
Mustafa Kemal, Nutuk'ta bu Binbaşı Noel'den beş yerde bahseder ve melanetlerini ortaya döker, bu casusa kanan Cemilzadelerin, Bedirhanîlerin ihanetlerini sıralar.

Kürtçe, Farsçanın bir versiyonudur ama Farslar Kürtlerle uyuşmamışlar, Selçukluların daha öncesinden beri Oğuz boylarıyla iç içe geçmişlerdir.

Başta "Kerkük canımız" dedim, bir başka konuya girdim. Değil; Kerkük'le Erbil, Kerkük'le Diyarbakır ve diğer illerimiz arasındaki bağı size kuracağım. Kim ayırmak istiyor, kim ihanet ediyor göreceğiz.


Kaynak: Kerkük canımız (1) - Arslan TEKİN/ Yeniçağ




Kerkük canımız (2)

Ülkemizde "Barzanîciler" epey yekûn tutar. Etnik aidiyetlerini önce çıkarmak, mikro milliyetçilik içinde boğulup gitmek isteyenler, "birilerinin" umut aşılamalarıyla hep çıban başı olmuşlardır. O "birileri", dün belirttiğimiz gibi, İngiliz ajanı Binbaşı Noel gibileridir.

"Türk", "ırk" temeline asla dayanmaz. Aynı duygu ve düşünceleri paylaşmış bütün etnik gruplar "Türk" çatısı altında toplanmışlardır.  

Prof. Dr. Afet İnan, Atatürk'ün şu sözlerini nakleder:
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler (adlandırmalar) birkaç düşman aleti, mürteci, beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden (elem) başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunmaktadır." (Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları, Ankara 1969, s. 351'den nakleden: Orhan Türkdoğan, Kemalist Sistem: Kültürel Boyutları, İstanbul 1999, s. 95.)

Dün de yazdım... Türk-Kürt ayırımına meydan verilemeyecek derecede kaynaşılmıştır. Öyle bir kaynaşma ki, zamanla hangi grubun Türk, hangi grubun Kürt olduğu anlaşılamamıştır. Milliyetçi Hareket'in lideri Türkeş de, bu meseleyi çok araştırdığını ve ayrı bir etnik grup olarak çok az bir sayının çıktığını söylemiştir.

Osmanlı arşiv belgeleriyle de bu sabittir. Tarihçi ve Osmanlı arşivi uzmanı Cevdet Türkay, sabırla, on binlerce belgeyi inceleyerek son derece önemli tespitlerde bulunmuştur:
"Büyük Türk soyu, ilk ve eski ana yurdu olan Orta Asya yaylalarından Batı'ya doğru göç etmiş, birçok bölümlere ayrılmış, aynı anlama gelen boylar, oymaklar, aşiretler ve cemaatler meydana getirmiştir. Bunlar o kadar çoktur ki, daha önce belirttiğimiz gibi, toplam olarak sayısı binleri aşmış (7230) bulunmaktadır. (...) Sonuç olarak bütün bu toplulukların Türk asıllı olduklarını kabul etmek doğru olur. Öte yandan; Kürd, Kürdi, Kürdiler, Kürtler nam-ı diğer Murtana, Kürd Mahmudlu, Kürdikanlı, Kürd Mehmedli, Kürd Mihmatlı gibi çeşitli adlar altında belge ve defterlerde oymak, aşiret ve cemaatların bağlı olduğu topluluklar için Türkmen Ekradı, Konar-Göçer Türkmanı, Türkman taifesi denilmektedir. (...) Adları Kürd, Kürdler, Karacakürt, Kürmanç olan oymak, aşiret ve cemaatler bile Türkmen'dir. Yani Oğuz Türklerindendir. Acı olan, bunların bir kısmının benliklerini, daha doğrusu Türklüklerini unutarak veya unutturularak, kendilerini Türk'ten ayrı bir soy imiş gibi göstermeleridir." (Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğu'nda Oymak Aşiret ve Cemaatler, İstanbul 1979, s. 15-18).
Yeri geldikçe Kuzey Irak'ta yaşayanları "akrabalarımız" olarak gösterdim. Çünkü gittim, tanıdım, konuştum ve anladım. Aşiretçilik en büyük ayırımdır.
İç içe geçmiş cemiyetler, ne kadar farklılaştırmaya çalışırsanız çalışın bir an geliyor, sizinle bütünleşiyor.
 Neden "Kerkük canımız"? "Kerkük" bir sembol sadece... (Devam edeceğiz).

Kaynak: Kerkük canımız (2) - Arslan TEKİN

 
 


20171020

Kerkük, Anavatan Türkiye ve Irak Türkleri (Türkmenleri) için ne ifade eder? / Nefi Demirci

 Not: Yazı 2015 Şubat 6 tarihli

 
KERKÜK, ANAVATAN TÜRKİYE VE IRAK TÜRKLERİ 
(TÜRKMENLERİ) İÇİN NE İFADE EDER?

Nefi Demirci

nefidemirci@mynet.com

1 KERKÜK, 1926 Sınır ve Güvenlik anlaşmasından (Ankara anlaşması !) sonra İngiliz mandası altında ve 1.dünya savaşından önce Musul vilayetinin bir sancağı olan KERKÜK’E hep yan gözle bakılmış, topraklarında, dünya genelinin % 4-6 civarında ve başına ne geldiyse KARA ALTUNDAN gelen bir bölge veya sadece VİLAYET MERKEZİ DEĞİL:

KERKÜK denilince:
“ MEN ÖZÜM TÜRKEM” diyenlerin, inananların, tarihten önce, Sümerler, Akatlardan beri bugün Türkmeneli topraklarında yaşamış, yaşayan ÜÇ MİLYON TÜRK demektir.

2 Türklerin (Türkmenlerin) siyasi hareket yeri demektir.

Kerkük ( Telaferden Mendeliye kadar) taşıyla, toprağıyla, eserleriyle, ,mezar taşlarıyla, ERBİL’İN ATABEYLİK MÜHRÜYLA, ATALARININ kutsal kanlarıyla sulanmış, alın terleriyle yıkanmış, BABAGÜRGÜRÜN ışığı ile aydınlanmış, kutsal toprakları üzerinde DEVLETLER kurulmuş, kurmuşlar, Türk yurdunun kalbi, merkezi demektir.

Türk Dünyasının ayrılmaz koparılmaz bir parçası, Anadolu’nun Uzantısı demektir KERKÜK.

Kerkük denince, Telaferden Mendeliye kadar uzanan ATA toprağının Türklüğü, kimliği uğruna sonsuza dek kanının son damlasına kadar akıtan, akıtmaya hazır – 3 – milyonu AKINCI ruhlu TÜRK GENÇLERİ demektir.

Kerkük ULU ATATÜRK’ÜN buyurdukları gibi: Anavatanımızın Güney sınırları içersinde bulunan Türk topraklarıdır. Türk toprakları demektir.

Yüce ATATÜRK: “ Mütareke akit olunduğu gün ordularımız fiilen bu hatta hâkim bulunuyordu. Bu hat İskenderun Körfezi Cenubundan Antakya’dan Halep ile Katma İstasyonu arasında Cerabulus Köprüsü cenubunda

3 Fırat Nehri’ne mülaki olur (ulaşır, birleşir), oradan Deyrizor’a iner, ondan sonra Şarka uzanarak MUSUL

KERKÜK, SÜLEYMANİYEYİ ihtiva eder”. Tarif etmişler, belirtmişler ve üzerinde ısrarla durmuşlardır.

1933 yılında ABD’nin Genel Kurmay Başkanı General Mac. Arthur’a: Allah nasip ederse, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım, Selanik dâhil Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içine katacağım. Diyen Atatürk ne yazık ki ömrü vefa etmemiş. Türkmenler yok olma aşamasına gelmişken, Türkiye nelerle uğraşıyor yüce ATAM.

Türkmenler, Atatürk’ün Mac. Arthur söylediklerini, bugün içinde bulundukları siyasi gelişmeleri, Türkiye’yi yönetenlere 19 Mayıs 1919’da buyurduğu aydınlığı gösteren ışığı bir an önce görmelerini beklemektedirler.

“ Sessiz, durgun, başı eğik kalmayınız.
Uyanınız.
Milli bağımsızlığınız çiğneniyor.
Haklarınızı savunmak için birleşiniz.
Toplantılar yapınız.
Mitingler, yürüyüşler yapınız.

4 Sesinizi bütün dünyaya duyurunuz.
BEN TÜRKÜM.
Bağımsızlık bana ATALARIMDAN miras kalmış.
Onu sana ve de kimseye vermem.
Haykırınız ve sesinizi ANAVATAN ÜZERİMDEN DÜNYAYA DUYURUNUZ….”

Türkmenler yani KERKÜK sessiz kalmamalı, kalmıyor. Sünni, Şii ayırımının olmadığını, Telaferden Mendeliye kadar uzanan topraklarda Bağdat’ta toplanan KERKÜK (ÇALIŞTAYI ), yalnız dar anlamda merkezi Kerkük şehri dışındaki bütün Türk soyundan olanları tek bayrak altında toplamaya, alınan, aldıkları iyi ve bilinçli kararın bütün dünyaya duyurulması, UMUT VERİCİDİR.

Artık şu bir gerçektir ki Türkmenler, Topraklarını, Kimliklerini ne pahasına olursa olsun AY YILDIZLI GÖK BAYRAKLARI altında, AY YILDIZLI AL BAYRAKARI eşliğinde AKINCI ruhuna bürünerek, şahlanarak koruyacaktır.

İstemek elde etmek zorundadırlar.

Görev ve yardımlaşma ATA diyarı dışında yaşayanlara ve Kimliği için şehitlerin yattığı kutsal topraklarda Milli Mücadele veren SİYASİ Teşkilatlara düşmektedir.

5 TÜRK KERKÜK MİLLETİ bunu beklemektedir.
Amaca yönelik, bütün şahsiyetlerin katılımı ile bir toplantının kısa sürede gerçekleştirilmesi yararlı olacağı gibi, ortada dolaşan değişik çözüm ve sunulan çelişkili önerilerin önü de önlenmiş olur.

Kanaatimize göre var olan Siyasi oluşuma destek vermek kadrosuna tayinle değil seçimle ehli şahsiyetlerin alınması faydalı olur.

KERKÜK, ANAVATAN TÜRKİYE için ne anlama gelmektedir, bunu tarafsız olarak irdelersek:

1990 yılından bugüne kadar Türkiye bu konuda gerçek, kalıcı, sonuç alıcı milli bir politika ortaya koymadı, koyamamış. Kırmızı ÇİZGİLERİMİZ, Bir Mart Tezkeresinin reddi ve başımıza geçirilen ÇUVAL ile Yok olduğu gibi yön değiştirdi.

Bugün ortada olan gerçekleri görmezlikten gelinerek hala Irak’ın olmayan toprak ve siyasi bütünlüğü TÜRKMENLER yok sayılarak savunulmakta.

Seçimlerde (30.Nisan.2014) Türkmenlerin haklı tarafları olmasına rağmen istenilen başarı elde edilmemesi bazı yetkililer tarafından, bir önceki seçimde söylendiği gibi “ yine başaramadılar”. Denildi, dediler…

6 Ve Türkiye’nin Irak politikası Bağdat’tan geçer (yani: ABD ve Kürtlerin onayından geçer?), Kerkük’ün kaderini, 2003 yılından sonra yasal olmayan yollardan gelenler düşünülmeden, Kerkük’te yaşayanlar belirler denilmektedir.

Peşmerge işgali ve koruması altında olan Merkezi Kerkük şehrini,Türkiye başta ABD ve Dünya kamuoyunun gözleri önünde yok edilen ve halkı dağıtılan TUZ, TELAFER şehirlerinden ve diğer Türk bölgelerinden ayırarak, DÖRDE BÖLÜNMÜŞ, Kerkük şehri için özel STATU önerilmekte, istenmektedir.

İTC. Ve diğer Siyasi Partiler, yanlış ve sadece Kürtlere yarayan bu gerçek dışı politika terk edilmeli, Anavatana sakıncaları anlatılalı.

Türkmenler Irak’ın bugünkü siyasi durumuna uygun Milli bir politika izlemeli, siyasi haklar yerine hep kültürel ve diğer haklar üzerinde duruldu, durmaları telkin edildi ve istenildi.

Varsa yoksa PKK denildi, Peşmerge göz ardı edildi, bir yerde dost ve hami kabul edildi.
Sayın Başbakanım, Başbakan olarak IRAK ziyaretlerinde, her zaman olduğu gibi Türkmenlerin yanında olduklarını İNSANİ YARDIMLARIN devam edeceğini buyurduklarından sonra beraberlik tavsiye

7 ederek ERBİL’E giderek, TÜRK ASKERİ TARAFINDA EĞİTİLEN PEŞMERGE KAMPLARINI ZİYARET ETTİKLERİN, verdikler beyanatta duyduğumda kulaklarıma inanmamıştım.

15.1.2015 tarihinde Diyarbakır’dan sonra BATMANA giden Sayın Başbakanımızın konuşmasında: Kobani’ye selam gönderiyorum, oradaki kardeşlerimin alnından öpüyorum sözleri yüreğimi yaktı.

Türkmenlere insani yardım, Peşmerge- ki içinde PKK- ye EĞİTİM ve DÖNANIM…..

Türkmeneli toprakları Anavatanımızın GÜVENLK sınırıdır. AKINCI RUHU ve gücüyle ayakta durmaları sağlanırsa, sağlansaydı, ne PKK kalırdı ve nede TÜRKÜN kanıyla, alın teriyle, ULU ÖNDERİN öncülüğünde TÜRKLERİN kurduğu ve sonsuza dek yaşayacak şanlı Cumhuriyetimiz, Türkiye’de yaşayan nadan, şımarık, VATAN HAİNLER, siyasi Kürtçüler ve hempaları bu denli aşikâr hale gelmezlerdi. Barzani’nin eli kolu bu denli uzun olmazdı.

SONUÇ OLARAK:

Türkmenler, bir an önce şahlanmalı, siyasi haklarını anayasal zemin içersinde elde etmek için Yüce Atatürk’ün buyurduğu gibi birlikte ayni amaç doğrultusunda birleşmeli ve istenmelidir.

8 Bu birleşmeden doğan KUVVETLE Irak’ta yaşayan diğerlerine verildiği gibi silahlı kuvvetleri ile haklarına kavuşurlar, kavuşulabilinir.

Aksi takdirde kuvvetli olanlar, silahlı gücü olanlar haklıda olsanız kimse gözyaşlarınıza bakarak hakkınızı vermez, vermek istemez. Nitekim verilmemiştir.

Türkiye, Bağdat’ta toplanan(ÇALIŞTAY) Türkmenlerin Güç birliği ve beraberliğinin adımlarından olan bu toplantıyı ve yayınlanan sonuç bildirisini, BAŞKA ALTERNATİFLER ORTAYA KOYMADAN desteklemelidir.

Unutulmamalı Türkiye’mizin, GÜVENLİĞİ, TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜN KORUNMASI, KERKÜKTEN, TÜRKMENELİNDEN GEÇER.

Tanrım Anavatanımı, Türk Milletini, Kerkük’ümü, koru, yücelt ve GÜÇLÜ KIL.

Alıntı Kaynak: http://www.bizturkmeniz.com/tr/index.php?page=article&id=31720
 

Dünkü Kerkük / Nefi Demirci

 Not: Yazı 2016 tarihlidir.



 
DÜNKÜ KERKÜK

Nefi Demirci
 
Yıllarca unutulmuş, kaderleriyle baş başa bırakılmış, anavatanda pek az kişi ve kurum tarafından bilinen, Milli Eğitim Bakanlığımızın müfredat kitaplarında adları dahi bulunmayan, yetkililerimiz tarafından adlarından tedirginlikle söz edilen, Anavatanda olanlara “Siz Türkçeyi nereden öğrendiniz” diye sorulan ve bugün ortasından geçen kurumuş Hasa çayı ile, bir yakasında tarihi yıkılmış kalesi, diğer tarafında alev, alev Türklük kokan, motifleriyle ufkunda, görüntülen BABSI: BABA GÜRGÜRÜ olan, bir zamanlar “MEN ÖZÜM TÜRKEM” gururla diyenlerle dolup taşan, TÜRKÜN her harfinin yüceliğine inanan ve ululaştıran, dil, anane, töre ve özünü korumak için yıllar yılı tek başına direnen, sonunda acı gerçekler karşısında yenik düşen, düşürülen, zaman zamanda PETROL uğruna feda edildiğini geçte olsa anlayan, ESANE ŞEYDİR KERKÜK.

KERKÜK, bugün yalnız, tenha, küçük kolu kanadı kırılmış, yabancılaştırılmış bir ŞEY haline gelmiş, getirilmiş, öz evladı dağınık, perişan, akan KARA ALTUN BULAĞINI sömüren yabancıların keyif ve sefasının şaşkınlığı içersinde.

Tenha, çünkü öz evladının elinden alınmıştır tarlası, toprağı, evi barkı, gülünecek kira bedeli karşılığı verilmiştir kanını emen ve gözü O topraklarda olanlara.

Türkmenler OTAĞI olan Kerkük küçültülmüştür, 1975’lere kadar 20.000 km kare’den fazla olan TÜRKLÜK kokan topraklar 1976, yani bir içersinde yarısından fazlası gasp edilmiş. 1923’ten 1976 yılına kadar 6 ilçesi ve 23 bucağı olan Kerkük 1976 yılında 2 ilçe ve 11 bucak haline SADDAM tarafından getirilmiştir. Neden bu kadar haksızlığa uğruyordu Kerkük? Neden ve neydi başına gelen ŞEY? Türk oluşu, Türklüğünü kimliğini koruması, töresini sürdürmesi, bütün baskılara canı pahasına göğüs gererek dilini, özüne bağlı kalması ve hepsinden önemlisi de hala Türk’ten korkanlarla yaşamayı ayakta durarak sürdürebilmesidir...

Bugün yağma her yanı özünün olmayan YALEYLİ, YALEYLİDEN sonra DALAYLO, DALAYLOLLAR tarafında TAŞI TOPARAĞI gasp edilmiş, biri gitmiş, giderilmiş, diğerleri gelmiş…..

KERKÜK’ÜN DÜNÜ VE BUGÜNÜ:

DÜNKÜ KERKÜK
Büyük babamın Divan Hanesinde
Acı Kahve içerlerdi
Hemşeriler gelirdi
Akşamları.
Sona gölü
Musallanın bir köşesinde
Toplanırdı delikanlılar
Önlerinde kadehleri
Sohbet ederlerdi.
Molla Abdullah tepesinden
Yanık bir ses
Duyulurdu
İçi yanık, aşıl olan
Birisi
Hoyrat çağırırdı.
Gelirdi komşu illerden
ERBİL’DEN
Yarışan HOYRAT’çılar
Otururlardı karşılıklı
Meraklılar önünde
İçlerini dökerlerdi.
Alimusallası geldi
Kadınlar hazırlanırdı
Neleri varsa aparır
Yumurtadan, Sazik’ten, Şalgam turşudan
Toplanırlardı yer, yer
Akşam evlerine dönerlerdi
Toplanış delikanlılar
Uzaktan dikiz ederlerdi
Kimisi âşık olur
Eve dönen
Anlatırdı annesine
Sonra, sonra bir kız gelin olurdu.
Ramazanda SİNİZARF
Bayramda LELUKDİBİ
İŞTE O’ZAMANKİ KERKÜK’TE
Bunlar vardı.

ve
BU GÜNKÜ KERKÜK
Her yerden bir ses
May, Av
Taş köprü başında
Avber, avber(1).
Tam yanında
ZAKELSOB, Zakelsob(2)
Durmadan bağırıp çağırıyorlardı
Tuhaf mı? Bu Öyleyse dinle, buda bir başkası
Dalaylo, dalaylo(3)
Yaleyli, yaleyli ile bağdaşıt
Kerkük’ün ufkunu kirletiyorlardı.
İçimden derin yanık bir ses
AMAN, AMAN
Kerkük’üm
Altın bağlar Kerkük’üm
Bastuv incittuv 0’nun
Yığlar nazlı Kerkük’üm
Aman, Aman, Aman
Kerkük’üm
Yılmaz menim KERKÜK’ÜM.
Topla Tüfenk’le gelsv (gelsen)
Dimdik durar (durur)
Kerkük’üm
Aman, aman, aman
Yığlamaz, O’ yığlamaz ( ağlamaz )
Toptan tüfenkten korkmaz,
Baş alsav gitsev buradan( baş alıp gitsen buradan)
Taşı toprağı yılmaz.
Tam burada:
Yalın ayak
Başı açık
Yüzü açık
Başında bir sepet
Bir eliyle sepeti
Diğer eliyle çocuğunu
Sakız çiğneye, çiğneye
Gözüm kararmış
Başım dönmüştü
Eski hatıralar
Bütün çıplaklığıyla
Canlanmıştı
Çizme(5) giymiş
Örtülü
Caddeden geçemeyecek kadar mahcup
Bir şimşek gibi parlamıştı kafamda.
Donuk bir ses
Dimdik bana bakıyordu
Hüngür, hüngür ağlayan arkadaşım
Kolumu tuttu
Silkti
Bir anda açılan avuçlarımız
Tanrıya yalvarıyorduk
Dalaylo, dalaylo ile
Sarsılmıştık
Boğuluyorduk.
ULU TANRIM:
Kurtulmak, kurtulmak,
Silkinip, uyanmak
İstiyorduk
Boğulmadan ÖNCE.
VE
TÜRKÇÜLÜİK ÜLKÜSÜYLE YÜRÜYENLERD
TUTSAK İLLERİN ARAYANLARA
TÜRKLÜĞÜ CİHANDA KORUYANLARA
ÇAMUR ATAN, DİL UZATAN ER MİDİR?
HAİNLER DURMADAN DÖNDÜRÜR ÇARKIN
TÜRK OLMAMDIR BENİM EN BÜYÜK FARKIM
TANRI ” TURAN “ DEMİŞ YURDNA TÜRKÜN
KULAKLAR PASLIMI, GÖZLER KÖR MÜDÜR?
TÜRKÇÜLÜK ÜLKÜSÜYLE YÜRÜYENLERE
TUTSAK İLLERİN ARAYANLARA
TÜRKLÜĞÜ CİHANDA KORUYANLARA
ÇAMUR ATAN, DİL UZATAN ER MİDİR?
**************************
1.Avber= Karşı yaka(Kürtçe)
2. Zakelsop( Arap’ça)m
3.Dalylo Kürtçe şarkı, Yaleyli Arap’ça şarkı. Türkçe de AMAN, AMAN, olduğu gibi.
5. Erbil’ de Türkmen hanımları Sarı, kısa çizme giyerlerdi
Dr. Nefi Demirci

Alıntı kaynak: http://www.bizturkmeniz.com/tr/index.php?page=article&id=32840

Türkmenelinden Anavatan / Nefi Demirci

Not: Haziran 2016 tarihli yazı


ITC. Başkanı ve Türk KERKÜKÜN TÜRK Milletvekili Sayın ERŞET SALİHİ, son günlerde karanlıklar içerisinde yalpalayan IRAK’IN AYDINLIK YÜZÜ TÜRKMENELİ TV. DE verdiği demeçleri her TÜRKMENİN canla başla dinlemesi ve düşünmesi gereken bir nevi talimatlardır.
Şöyle ki:

1. Türkler (Türkmenler ) arasında mezhep farkı, ayırımı yoktur ve olmamıştır. Biz hepimiz MİLLİ KİMLİK altında birleşmeliyiz. Kimliğimiz bizlerin birleştirici unsurudur. Ayrımcılığı toplumumuza sokanlar, bizleri KİMLİĞİMİZDEN ve TOPRAĞIMIZDAN edip, parçalamak isteyenlerin işidir. Kimse buna kanmasın. 

Evet, Sayın Başkanımızın buyurduğu gibi Telafer’den, Mendeli’ye kadar uzanan Türkmenli topraklarında yaşayan TÜRKLER (TÜRKMENLER) arasında ne dün ve nede bugün iddia edildiği gibi mezhep ayırımı olmamıştır. Olmamalıdır.
Yaşlılar bilirler, Kerkük’te Yahudi Mahallesi vardı, bu mahallede Türkçe konuşan Yahudiler vardı. Adetleri, gelenekleri hemen, hemen Müslüman Türklerin aynısı idi. Çocukları aynı okullarda okur, çalışanları diğer Kerküklüler gibi çalışıp ayrım yapılmadan çalışırlardı. Sorulduğu zaman DİNDEN önce kimliklerini söylerler, ben Türküm derlerdi. Kerkük’te aynı zamanda Yahudi Okluda vardı, Müslüman ve Hıristiyan çocukları ’da O’ okullarda Yahudi çocukları ile beraber okurlardı.
İsrail Devleti kurulduktan sonra bunların çoğu 1946-1947 yıllarında göç etti veya ettirildi. Aynı zamanda KALEDE Hıristiyan Türkler yaşardı, Müslüman Türklerden hiçbir ayrımları yoktu, kiliselerinde Türkçe ayının yanı sıra içlerinde şair, edebiyatçı, okullarda öğretmen olanların sayısı azımsanmayacak kadardı.
Okulda beraber okuduğumuz gayri Müslim arkadaşlarımızla daha sonraki yıllarda dostluklarımız devam etmişti. 


 


Müslüman Türklere gelince onlar arasında kesinlikle mezhep ayrımı yoktu, birçoğu akraba idi, birleştikleri nokta KİMLİKLERİ İDİ, hangisine sorulsa hiç tereddüt etmeden Kimliğini, yani TÜRK olduğunu söylerdi. “MEN ÖZÜM TÜRKEM” derdi.
Bugün gelinen nokta ne yazık ki sadece Türkler (Türkmenler) arasında değil, Irak’ta ve diğer Müslüman ülkelerde de mezhep ayrılıkları artmış, kan dökülecek aşamaya gelmiş.
Irak’ta Araplar arasındaki ayrımcılık kan davası haline gelmiş. Arap toplumu İKİYE bölünmüş, Şİİ ARAP, SÜNNİ ARAP.
Irak’ta Araplık mezhep ayrımcılığına dönüşerek toprak bütünlüğünü ortadan kaldırmıştır.
Bölünmüş Irak, yarın resmi olarak bölünmüşlüğü gerçekleşir ise ki bu her gün biraz daha yaklaşmaktadır. Irak Anayasasında yazıldığı gibi, Arap ve Kürt değil, Sünni, Şii ve Kürt olarak bölünecektir.
Irak’taki Türk varlığı, bu durum böyle devam ederse, edeceğe benziyor, yok sayılacak veya küçük bir azınlık olarak, Kürt veya Sünni bölgesine bağlı olarak gösterilecek.
İşte mezhep ayrımcılığının sonuçları….
2. Sayın ITC. Başkanının haklı olarak üzerinde ısrarla durduğu Konu:
İnsan kaçırmaların, öldürmelerin, evlere resmi hüviyetli sıfatıyla girip yağmalamaların olduğunu, bunları önlemenin veya en aza indirmenin yolu, SİLAHLANMADIR, bunu istemeleri, mahalle gençlerinin bu konuda titiz olmaları ve her evde kendilerini korumak amacıyla SİLAH bulundurmaları, geçte olsa farkına varılması iyi bir gelişmedir.
3. Türkmenler isteklerinin ne olduğunu aleni ve açık olarak istemelidirler. Bunun zamanı gelmiş, geçmiş bile.
Daha öncede bir yazımızda bu konuyu yazmıştık, demek oluyor ki Sayın Başkan artık başka çare kalmadığını görerek, milletini sokaklara, Caddelere ve yetkililerin kapısına çağırmaktadır.
Doğru bir karar ve çok doğru bir uyarı. Dilerim ve temenni ederim ki Türkmen (TÜRK ) milleti başkanlarının gösterdiği yolda yürürler. Bağdat’taki gösteriler de örnek alınır.
4. Çok önemli bir konuda KURULTAY konusudur.
Gelen haberler, ITC. Yönetim kurulu ve diğer siyasi partiler arasında sıcak bir iletişim yok. Sahada, yani Türkmeneli topraklarında çalışanlara büyük saygı ve takdirlerimiz var. Ama bir teşkilat veya bir Parti veya Dernek içinde özellikle çalışanlar arasında, iletişim, dayanışma ve fikir birliği içinde olmaları ve bir arada çalışmaları elzemdir. Ayrı, ayrı tellerden çalınması, milletin diline, toprağına sahip çıkmamak anlamına gelir…..
Onun için hiçbir yerden, yardım veya talimat almadan bir an önce Kurultaya gitmeli, halkın iradesine uymalı.
Meclis, hiçbir partiye veya kuruluşa bağımlı olmayan toplumların sesidir, isteklerini, düşüncelerini kamuoyuna ve yetkili makamlara ileten, duyurandır, dolayısıyla Türkmenlerinde meclisi olmalı, örnekleri çoktur, Suriye Türkmenlerinin meclisi ve başkanı vardır, zaman, zaman basında, TV. Ve toplantılarda Suriye Türkmenlerinin acı dramını anlatıyor.
Ama gel, gelelim Irak Türkmenleri bu gibi fırsatlardan mahrum, ancak Türkiye’de veya Avrupa’da bulunan bazı şahsiyetlere fırsat verilirse oda kapalı toplantılarda dertler dillendiriliyor, oda yetersiz.
Genişletilmiş Türkmen Meclisi aynı zamanda söz birliğini ile aldığı kararlarıyla uygulamaya koyar ve her kuruluşunda buna uyması zorunlu olur.

Üzerinde düşünülmesi gereken bir önemli konuda, Türkmeneli coğrafyasının özellikle KERKÜK’ÜN ayrı özerk bir yönetim haline getirilerek, Kerkük halkı tarafından yönetilmesidir.
Kerkük halkı, kim, kimlerdir bu HALK.
Asıl sahipleri TÜRKLER ise:
Bu istek ve temenni, toprağını seven, kimliğine bağlı olan her Türkmen, HAYALDE olsa, RÜYASINI kurmak ister.
İSTER, AMA NASIL VE NE YAPILMASI GEREKİR:
Yukarda içtenlikle ve uzun hayat deneyimlerimize dayanarak ve inanarak bazı önerilerimizi daha öncede yazdıklarımız yazılarımızda, konferanslarda ve bire bir görüştüğüm yetkililerimize anlatmaya çalıştım….
Şİİ Lider, kendisine inananları, düşünce ve mezhep inançlarına ters gelindiği zaman halkını BAĞDAT CADDELERİNE, SOKAKLARINA döküp yığmaktadır.
Türkmenlerde, TOPRAĞININ BÜTÜNLÜĞÜNÜ, TÜRK KİMLİĞİNİ, ARALARINDA HİÇ BİR AYRIMIN OLMADIĞINI, her mahfilde, yılmadan, usanmadan dile getiren, savunan Sayın ERŞET SALİHİ, yarın bu konuda bir çalışmaya başlasalar, eminim ve içten inanıyorum, TÜRKÇE DUALARLA atalarımızın yattığı topraklarını, O Topraklarda gözü olanlara, vermemek duygusuyla bu çağrıya koşar adımlarla katılırlar.

VE:

KERKÜK TÜRKTÜR TÜRK KALACAK, NİDALARIYLA, HEM MERKEZİ HÜKÜMETE, HEMDE ITC’NİN BÜYÜK PARALAR KARŞILIĞINDA AÇILAN SÖZÜM ONA DÜNE KADAR TÜRK ŞEHRİ OLAN ERBİLE DE DUYURMUŞ OLUNUR.
Görev, bazı siyasilerimizin yazdığı, dediği gibi yakınlarının cenazelerine bile katılamayan, özellikle Türkiye’de yaşayanların fikir ileri sürmelerinin genel anlamda bir kıymeti yokmuş…… Doğru, 1950’li yıllarında Irak Türklerinin (Türkmenleri ) varlığını tanıtan bir avuç öğrencinin hakkının verilmediği gibi bugün ATA DİYARI dışında yaşayanlar olmasaydı hangi ülke başta TÜRKİYE olmak üzere, Türkmenleri tanır, kenardan, köşeden de olsa biz varız ve yanınızdayız derdi.
Yukarda Sayın Başkanın gerçek anlamda söylediklerine atıfla anlatmaya çalıştığım konuları SAHADA BİRLİK İÇERSİNDE bir karara varılmazsa, ne yazık ki dış ülkelerde yaşayanlar dışlanır ve Türkmeneli toprakları ERBİLİN ŞEFAATINA sığınarak aranır veya bazı siyasetçilerin Kerkük Valisinin kehanetine dayanarak, SEKİZ YIL bazı siyasilerimizin ise, ÜÇ YIL, ÖZEL STATÜ, ondan sonra KERKÜK halkına müracaat edilir KEHANETİ.

İyide son seçimler ne tez unutuldu, İKİ MİLLETVEKİLİ KARŞILIĞINDA SEKİZ MİLLETVEKLİĞİNİ KİM, KİMLER KAZANDI.
Cennet mekân MÜNİR KÂFİLİ NİÇİN ŞEHİT EDİLDİ. Boş kalan yerine kimler yerleşti!
Vilayet Meclisi ve diğer resmi kurum ve kuruluşların birçoğu gözü TÜRK TOPRAKLARINDA ve Kimliğinde olanların kontrolünde, hâkimiyetinde iken, REFERANDUMA gitmek veya onu önermek, gel beni yönet veya himayesine girmek, bağlanmak değil midir de nedir….
Çok önemli, hem Anavatan Türkiye’nin hem de Türkmenlerin, üzerinde düşünmeleri gereken bir konuda, PYD’NİN ve Abdullah Öcalan’ın yakını olan Salih Müslim denen kişinin, Kerkük’e gelmesi (13.6.2016) ÖZEL STATÜ ve daha sonra Referandum isteyen ve Kerkük’ün Kürdistan bölgesinde olduğunu ısrarla iddia eden Kürt, Kürtçü valiyi ziyaret etmesidir.
Türkiye bu ziyareti görmedi, duymadı, zaten bilindiği gibi bu şahıs daha önce iki veya üç defa Türkiye’ye gelmiş, tıpkı Barzani gibi izzet ve ikram ile karşılanmıştı…
Bütün bu gelişmeler ne anlama gelmekte ve neyin hazırlığı yapılmaktadır.
Siyasilerimizin affına sığınarak, bir gün önce, yukarda önerdiklerimizi ve gençlerimizi dinlemenizi, toprağımızı korumanızı, hakkımız olan haklarımızı elde etmek için GÜÇ OLUŞTURMASI GEREK.
ITC’YE BÜYÜK VE TARİHİ GÖREV DÜŞMEKTEDİR.

 Alıntı Kaynak: http://www.bizturkmeniz.com/tr/index.php?page=article&id=99983

Atatürk ve Kerkük / Nefi Demirci

Not: Bu yazı 2006 tarihlidir.
 
Atatürk ve Kerkük

Nefi Demirci

Her evde boy boy resimleri, heykelleri bulunurdu, çocuklar bu resim ve heykellerinden tanırdı O'nu. Aileler çocuklarına Türk milletinin atasını bu şekilde tanıtır, millî inançlarına onun sevgisini katarak
yetiştirirlerdi.

Onun içindir ki, her Kerküklü evvelâ ve evvelâ Türktür, Türk kalmak için de yalnız varını yoğunu değil, canını bile vermekten kaçınmaz, yeter ki, kimliklerine dokunulmasın.

Ataya yemin edenlerin, yeminin doğruluğundan şüphe etmek ihanetlerin en büyüğü sayılırdı. Cüzdanında Mustafa Kemal'in resmi ile ay yıldızlı bayrağı bulunduranlarla, çeyiz sandıklarında şanlı bayrak ile Kuran-ı Kerim'i saklayan Türkmen kızları Türk olmanın gururunu ve yüce Atatürk'ün sevgisini tadarak, hissederek büyürlerdi.

Türk demek, Türk olmak Türk doğup Türk gibi büyümek, anavatanı Türkiye'yi, Mustafa Kemal'in Türkiyesini görüp havasını teneffüs etmek mutluluğuna erişebilmek için büyütürlerdi, büyürlerdi. Erişilmez Türklük şuuru ile dolu yüce insan, oradaki Türklerin Turan fikriyatını bilmekte idi ki, siyasî sınırlarımız dışında kendilerine
sorulmadan bırakılmalarından çok önceleri, 1926 Ankara Antlaşması'ndan önce: 1 Mayıs 1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki nutkunda1 hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan, hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz İskenderun'un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtava eder. İşte HUDUD-U MİLLÎMİZ BUDUR demiştir.

Atatürk 1920 ve de 1927'deki büyük nutkunda millî sınırlarımızın nerelerden geçtiğini, bizim olmasının gerektiğine işaret etmesine rağmen, tarihçi sayın Cemal Kutay Bey'in dedikleri gibi Atatürk'ün dönemi onun vefatı ile bitmiştir. Yalnız dönemi değil sayın hocam, düşüncesi de, önerileri de, Türk millî politikası da bitmiştir. Bitmiştir ki, 1990 yılında Körfez Savaşı sonunda millî menfaatlerimize hizmet etmeyen, zedeleyen oyunların tezgâhlanması sonucu, o dönemin siyasî iktidarı zamanında ABD ile yapılan müzakereler sonucunda, reddedilen Sevr Antlaşması'nda belirlenen sınır benimsenmiş, hayâl edilen Irak Kürdistan'ının sınırı çizilmiş, Irak'taki Türk varlığı ikiye bölünmüş, az bir kısmı güvenli, yani plânlanan ve korunan, bugün alt yapısı tamamlanmış oluşumun içinde bırakılmış, öz olan çoğunluktaki Türkler Allah'a emanet, Irak'la bütün ilişkiler kesildiği bir zamanda kuzuyu kurda teslim eder misâli, güvensiz bölgede güvencesiz bırakılarak erimelerine, tehcir edilmelerine, bugünkü durumun ortaya çıkmasına neden olunmuştur. Türk milletinin millî sınırlarını belirleyen Atatürk'ün "Ahval ve Şerait" uygunluğu, plân ve fikirleri bir kenara itilmiş, ilkeleri, düşünceleri unutulmuş, unutturulmuştur. Hâlâ biz Atatürkçüyüz demekte olanlar, ata yurtlarında toprakları için kanları akan şehitlere ne cevap verecekler? "Ahval ve Şerait" uygun oldu ama biz beceremedik, 3 milyon Türkün erimesine vesile olduk, oluşum oluştu ve vatanımızın belli kesimini büyük tehlikelere maruz bıraktık. Seni dinlemedik, bizi affet mi diyecekler? Eminim 40 yıldan beri siyaset yapanlar bir şey olmamış gibi öğütlerine devam edecekler, bir toplum eridi, hem de öz be öz Türk, şairin dediği, "Ki ben Türk oğlu Türküm, Türk için terki hayat ettim". Türklüğü için hayatı terk etmekten sakınmayan
yüce milletimizin bir parçası olan Kerküklüler erimektedir, ulu önderim başına yemin edenlerin hâlini kalk da bir gör, öfkelenmek yerine mutlaka benim gibi ağlarsın.

1 Ağustos 1925 yılında Seyyid Muhammed Cebarîye yazdığı mektupta Musul2 ahalisinin kurtuluş günlerinin yakın olduğunu, aşağıda okuyacağımız yazıda bildirmiştir:

"Mücahid-i muhterem Sadatdan Seyyid Muhammed ve akrabalarına:3 Memleketin bir cüz'î hayenfekki olan Musul'un ahalisinin kariben halas bulacağına itikad ve itimad olunarak öteden beri devam eden mücahedatınızda berkarar olmanızı selâmet ve saadet-i atiniz namına hamiyyeti malûmumuzaterk eylerim.

Türkiye Hükûmetinin şefkatini ve Musul'un hükûmetimize karşı yüksek bir cidal ile münevver bir istikbal temin olunması din kardeşlerimizin huzur ve saadeti için kıymetdardır. Halas günleri karibdir. Şems-i istihlasın
tulüuna4 kabürane müterakkib bulunulmasını hatırlatır, Cenab-ı Vacib-ül-vücud'dan cümleye muvaffakiyetler temenni eylerim."

1 Ağustos 1925.

Mustafa Kemal

"Layenfek" ayrılmaz bir bütün olarak yüce Atatürk ve Meclis-i Mebusan tarafından kabul edilen bu toprakların kurtuluşu ele geçen fırsatlar değerlendirilmediği için gerçekleşemedi, 3 milyon Türk sabırla Atatürk'ün vaad ettiği "Güneşin" doğmasını beklemektedir.

Fakat gerçek olan bir şey varsa, bu insanlar, ister anavatanda isterse yaşadıkları topraklarında, pek güç durumdadırlar. Atatürkçü bir politikanın özlemini yıllardan beri çeken, bekleyen Kerküklüler yaşam kavgalarında, mücadelelerinde yalnızlığın bedelini çok pahalı ödemektedirler, kimliklerinin yok edilmesi için her yola başvuranların karşısında, ölüm kalım arasında direniyorlar, ne mutlu Türküm nidalarının Babagurgurun alevleriyle ufuklarında birleşmesini, ebedîleşmesini, tarihin bu haksız sayfasının kapanmasını, albayrak üstünde güneşlerinin bir an önce doğmasını istemektedirler. Bugünlerin yakınlığına inanmak istiyorlar, Tanrı Dağı'nda bir elinde ay yıldızlı bayrak, diğer eliyle Bozkurdun başını tutan Atatürk'ün önünde dizilen Kerkük'ün kahraman şehitleri, kanları ile sulanan ata topraklarına kavuşacakları günü ümitle beklemektedirler.

DİPNOTLARI

1. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri. Atatürk Araştırma Merkezi yayınları, 1989. s. 75.

2. Musul vilâyeti imparatorluk zamanında. Musul, Erbil, Kerkük ve Süleymaniye'yi kapsamakta idi. Kerkük, Erbil ve Musul vilâyetinin bir bölümü Türktü.

3. Tarih Dergisi. Sayı 10. Kasım 1972. Dr. Fethi Tevetoğlu.

4. Kurtuluş güneşinin doğmasını, Kerküklüler bugüne kadar hep beklediler,
beklemeye sabırla ve inançla devam ettirmektedirler.


Alıntı Kaynak: http://www.bizturkmeniz.com/tr/index.php?page=article&id=8264

20171017

Kerkük'te Türkmenlerin 'çok anlamlı' sevinç gösterileri



 

 

20170923

Irak Türkmenleri: '🇹🇷Türk milletine fedayız'



Türk milletine fedayız

MEHMET KIVANÇ / KERKÜK
Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani'nin sözde 'bağımsızlık referandumu'nda ısrarı bölgede gerilimi artırıyor. Özellikle Iraklı Türkmenlerin yaşadığı bölgelerde provokatif faaliyetlerde bulunan Barzani ve Talabani'ye bağlı güçler, Türkmenlere saldırıyor, şehirde gövde gösterisi yapıyor.

Aydınlık referanduma 1 gün kala bölgenin nabzını tutmaya devam ediyor. Irak Türkmen Cephesi Kerkük İl Başkanı Kasım Kazancı, Musalla bölgesi Irak Türmen Cephesi Sorumlusu Talil Fettah ve Türkmen askerler referandumun daha yapılmadan saldırıların başladığını belirterek, endişelerini anlattı. Bölge ülkelerini yardıma çağıran Türkmenler Aydınlık'ın sorularını şöyle yanıtladı:
 

'KURŞUNLA REFERANDUM YAPAMAZSIN!'
* Referandum kararından sonra Kerkük'teki son durum nedir?
Irak Türkmen Cephesi Kerkük İl Başkanı Kasım Kazancı: Her şeyden önce sizlere teşekkür ederim. Burdan selamlarım bütün Türk dünyasınadır. Tabi referanduma niye karşıyız, niye boykot ediyoruz? Çünkü biz biliyoruz referandumun neticesi çok kötü yerlere gidecektir. Fitneye yol açar, kargaşaya yol açar. Daha referandumun neticesi çıkmadan, burda bir grup Kürt, yanlış işlere başladı. Zaten biz demokrasiye inanan bir milletiz. Biz gerçekten boykot ediyoruz. Referandum için propaganda yaparsan uygar yollarla yaparsın. Asayişi, emniyeti bozmakla, yani kurşunla propaganda yapamazsın.
Zaten biz bunun için referandumu boykot ediyoruz. İki gün önce, gece vakti 20-30 arabalık grup 'Kürdistan' bayraklarıyla Kerkük'ün caddelerinde dolaştı. Maalesef bu Türkmen bölgelerinde özellikle yapıldı. Türkmen Milliyetçi Hareketi'nin binasının önünde binaya kurşun sıktılar. Oradaki korumalar karşılık verdi. 3-4 kişi yaralandı, bir kişi de öldü. Biz bunu temenni etmezdik. Bu yanlışlığın sebebi o insanlardı. En kötüsü il başkanlığına yaptıkları saldırıydı, burda bir çok bina zarar gördü. Kerkük Valisi Necmeddin Kerim'in de suçları var. Bizi provoke ediyorlar ama biz sabrımızı korumaya çalışıyoruz. Fitne çıksın istemiyoruz.

'EMNİYET GÜÇLERİ MÜDAHALE ETMİYOR'
* Burada ne oldu, ne yaşandı? Bir saldırı oldu buraya, bize anlatabilir misiniz?
Reklamdan sonra devam ediyor 
Kerkük'e bağlı Musalla bölgesinden Fazıl Elçi Bürosu ve Irak Türkmen Cephesi'nin Sorumlusu Talil Fettah: Bizde emniyet gücünün zayıflığı var. Emniyet gücünün gözü önünde bize roket atıyorlar. Emniyet güçleri müdahele etmiyor. Üstüne üstlük bizi sorguluyorlar, 'Sizden kim silah sıktı' diye, Kerkük'te emniyet çok zayıf. Bizi kendimizi savunmak zorunda bırakıyorlar fakat bizim kendimizi savunmamızı da kabul etmiyorlar.
* Size kim füze attı?
Kürtlerden bazı muhtelef insanlar var, onlar yaptı. Biz gözümüzle gördük, emniyet güçlerine söyledik ama emniyet aldırmadı. Emniyet güçleri bizim katledilmemize göz yumuyorlar.

'ŞEHİTLERİMİZİN FOTOĞRAFLARINI YIRTIYORLAR'
*Bu referandumdan sonra ne bekliyorsunuz? Size yapılan taciz atışları artabilir mi?
Referandumdan önce böyleyse referandumdan sonra ne olacağını merak ediyoruz. Bizim Türkmen okullarımızda devlet kendi dilini okuma ve yazma hakkı vermiş. Kürt kardeşlerimiz daha şimdiden gelip okullardaki afişlerimizi söküyorlar. Bayraklarımızı yırtmaya başladılar. Bizim Türkmen şehitlerimizin fotoğraflarını yırtmaya başladılar. Bu nasıl haksızlık? Hem referandumu bitirmiyorlar hem de bize baskı yapıyorlar. Bütün komşu devletlere diyoruz; Türkmenlerin hali burada kötüdür, herkes bunu bilmelidir. Mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz. Türkmen bölgesindeki herkes bu referanduma karşıdır.
* Bölge insanları arasında bir sorun görüyor musunuz?
Günlük yaşamda her ırktan iyi insanlar var onlar da bu işe karşıdır. Burda polis var ama adı polis. Hiçbir işe karışmıyorlar. Bizim özümüz Kerkük, Türkmen'in yeridir. Bizim burda güç kurmamıza karşı çıkıyorlar. Bizi kabul etmiyorlar, öz toprağımızda bizi yabancı bırakıyorlar. Mesajımız Türk dünyasınadır; gelsinler bize destek olsunlar. Irak Hükümeti eğer bize destek olmazsa, komşu devletlerden destek bekliyoruz. Irak devletinden sürekli destek istiyoruz bunu bize sağlamıyorlar. İnşallah gelecek günlerde komşu devletler bize destek verecek. Biz de kendi ayaklarımız üzerinde dik duracağız. Biz de öz toprağımızı, öz vatanımızı, güzelim Kerkükümüzü kendimiz koruyalım. Türkmen Kerkükünü Türkmenler korusun, yabancılar gelip bizi korumasın.

CANIMIZLA SAVUNACAĞIZ!
Saldırı sırasında nöbet tutan Türkmen askeri: Bundan iki gün önce Kürtler gelip küfrettiler. Bayrağımızı yere atıp havaya ateş açtılar. İstiyorlar ki Kerkük'te fitne yaratılsın. Biz bunlara karşıyız. Irak'ın bölünmesine karşıyız. Biz burda Türk insanıyız, Türkmeniz. Hiçbir güç bizi zorlayamayacak. Canımızla, kanımızla; bayrağımıza, Kerkükümüze, Türk milletine fedayız. Kimse bizi korkutamaz. Yaşasın Kerkük Türk dünyası. Sizler de buraya geldiniz çok sağ olun!

Kaynak:

1926 Ankara Anlaşması ve Lozan Anlaşması'ndaki maddeler neler? Türkiye Musul ve Kerkük'e girebilir mi?

IKBY'de yapılması planlanan bağımsızlık referandumu 1926 Ankara Anlaşması ve Lozan Anlaşması'nı gündeme getirdi. Peki sıklıkla tekrarlanan 'ikili anlaşmalardan doğan' hak nedir? Bu anlaşmalar Irak'ın toprak bütünlüğünün bozulması halinde Türkiye'ye Kerkük ve Musul'a girme hakkı verir mi? İşte ayrıntılar...





23 Eylül 2017 Cumartesi 10:56
Samsun Son Haber  

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) 25 Eylül'de gerçekleştireceği bağımsızlık referandumuna 48 saatten az bir süre kalmışken, Türkiye'de de sıcak saatler yaşanıyor. Geride bırakılan zaman diliminde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Bakanlar Kurulu'nda ele alınan konu ile ilgili Erbil yönetimine net mesajlar verildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım tarafından da direkt olarak Başkan Mesud Barzani'ye yapılan çağrılarda sıklıkla "ikili anlaşmalar" vurgulanıyor ve "Türkiye'nin bu anlaşmalardan doğan hakkını kullanacağı" belirtiliyor. Peki nedir bu anlaşmalar ve haklar?

İşte ayrıntılar:

ANKARA ANLAŞMASI

Türkiye ile Irak arasındaki sınırı belirleyen ve komşuluk ilişkilerini düzenleyen Ankara Antlaşması, 05 Haziran 1926 tarihinde, Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalandı. Antlaşmanın 1. Maddesi ile Türk-Irak hududu, Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihinde kararlaştırdığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşti. Kuzey Irak'ta bağımsız bir devlet kurulması halinde 1926 Ankara Antlaşması ile Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihli kararı ortadan kalkmış olacaktı. Böyle bir durumda statüko ante'ye dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Kuzey Irak bölgesi yeniden Türk toprağı olacaktı.

1926 ANKARA ANTLAŞMASININ MADDELERİ
-Musul vilayeti Irak'a ait olacak.
-Türkiye ve Irak arasındaki ateşkes hattını belirleyen Brüksel Hattı sınır olarak kabul edilecek.
-Irak Musul'dan elde ettiği petrol gelirinin %10'unu 25 yıllık bir süre için Türkiye'ye verecek.
-Türkiye bu parayı 4 yıl boyunca almış, kalan 21 yıllık hakkından ise 500.000 Sterlin'e İngiltere lehine vazgeçmiştir.


İşte anlaşmanın ilk beş maddesi:

1. MADDE: 'KESİN' SINIR
Türkiye ile Irak arasında sınır, Milletler Cemiyetinin 29 Ekim 1924 günlü oturumunda kararlaştırılmış çizgiye uygun olarak, aşağıdaki biçimde kesinlikle belirtilmiştir. (Brüksel Sınır Çizgisinin Tanımı) Bununla birlikte, sözkonusu bu sınır Aşuta ve Alamun güneyinde, bu iki yeri birbirine bağlayan yolun Irak topraklarından geçen kesimini Türk toprakları içinde bırakmak üzere, değiştirilmiştir.

2. MADDE: METİN İLE HARİTA ARASINDA AYKIRILIK GÖRÜLÜRSE 'METİN' GEÇERLİDİR
Son Fıkrası saklı kalmak üzere, 1. Madde ile belirlenen sınır çizgisi iş bu Andlaşmaya bağlı 1/250.000 ölçeğindeki harita üzerinde gösterilmiştir. Metin ile harita arasında aykırılık görülürse metin geçerli olacaktır.

3. MADDE: SINIR KONUSU
Birinci Maddede tanımlanan sınır çizgisini toprak üzerinde işaretlemek üzere bir Sınır Komisyonu kurulacaktır. Bu komisyon Türkiye Hükümetince atanacak iki ve Britanya ve Irak Hükümetlerince ortaklaşa atanacak iki yetkili temsilci ile, kendisi kabul ederse, İsviçre Cumhurbaşkanınca İsviçre uyruklu bir başkandan oluşacaktır. Komisyon en kısa sürede ve en geç bu Ândlaşmanın yürürlüğe koyulmasından başlayarak 6 ay içinde toplanacaktır. Komisyonun kararları çoğunlukla alınacak ve buna tüm Bağıtlı Yüksek Tarafların uyması gerekecektir. Sınır Çizimi Komisyonu, her durumda, işbu Ândlaşmadaki tanımları en yakın biçimde izlemeğe çalışacaktır. Komisyonun giderleri Türkiye ve Irak arasında eşit bölüşülecektir. İlgili Devletler, Komisyonun görevini yapabilmesi için, gerekli yerleşme, işçi, gereçler (kayıklar, işaret taşları) ile ilgili tüm konularda, gerek doğrudan doğruya, gerek yerel makamlar eliyle, yardım etmeği yükümlenir. Sözkonusu Devletler, bundan başka, Komisyonca koyulacak nirengi noktalarına, sınır işaretlerine, kazık ve öbür işaretlere uymayı yükümlenir. Sınır işaretleri birinden öteki görünebilecek biçimde koyulacak ve üzerine sayısı yazılacaktır. Bunların yerleri ile sayıları bir harita üzerinde gösterilecektir. Sınırın belirlendiğini gösteren kesin tutanak ve ona ekli haritalar ve belgeler üçer örnek olarak düzenlenecek ve bunlardan ikisi sınırdaş devletleri hükümlerine, üçüncüsü ise, aslına uygunluğu onaylanmış örnekleri Lozan Andlaşması imza eden devletlere sunulmak üzere, Fransız Cumhuriyeti Hükümetine verilecektir.

4. MADDE: TÜRKİYE'NİN HAKKI SAKLIDIR
Birinci madde uyarınca Irak'a bırakılan topraklardaki halkın uyrukluğu sorunu Lozan Andlaşmasının 30-36. maddelerine göre çözüme kavuşturulacaktır. Bağıtlı Yüksek Taraflar Lozan Andlaşmasının 31., 32. ve 34. maddelerinde öngörülen seçme hakkının bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe koyulduğu günden başlayarak iki ay süre için geçerli olabileceğini kararlaştırmışlardır. Bununla birlikte, Türkiye sözkonusu halktan seçme haklarını Türkiye uyrukluğu için kullananların işbu haklarını tanıma konusunda serbestliğini saklı tutar.

5. MADDE: SINIRLARI DEĞİŞTİRME GİRİŞİMDEN SAKINILMALI
Bağıtlı taraflardan her biri 1. maddede belirlenen sınır çizgisinin kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek, bunu değiştirmeği amaçlayan her hangi bir girişime geçmekten sakınmayı yükümlenir.

LOZAN ANLAŞMASI

Lozan Anlaşması, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace'ta imzalandı.

Türkiye, Lozan Konferansı'nda Musul ve Kerkük'ün Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer aldığını söyleyerek İngiltere'den Musul'un kendisine bırakılmasını istedi. İngiltere, bu bölgenin Milletler Cemiyeti'ne götürülmesi kararlaştırıldı.

Musul sorununun çözümlenmesi için İngilizlerle ilk kez 1924 yılında İstanbul'da Haliç Konferansı'nda görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde İngilizler'in Musul Vilayeti'nin yanısıra Hakkari'yi de talep etmelerinden ötürü anlaşmaya varılamadı.
Bunun üzerine, 1926 yılında Musul Sorunu Milletler Cemiyeti'ne götürüldü. Sorun burada da çözümlenemeyince Yüksek Adalet Divanı'na verildi. Burada da olumlu bir sonuç alınamadı. Nihayet, İngilizlerle Ankara'da bu konu üzerinde yapılan görüşmeler bir anlaşma ile sona erdi.
Sonuç olarak 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara Antlaşması imzalandı.

HUKUKİ HAK ANKARA ANLAŞMASINDAN KAYNAKLANIYOR
Yani Türkiye'nin müdahale için hukuki hakkı Ankara'ya sağlayan 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması.
Lozan Anlaşması'nda ise Türkiye'nin sınırları ve sınır güvenliğiyle ilgili şu maddeler yazıyor;


 


Kaynak:  http://www.samsunsonhaber.com/genel/1926-ankara-anlasmasi-ve-lozan-anlasmasi-ndaki-maddeler-neler-h36580.html



 BU KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZI:

91 yıllık sigorta: ANKARA ANTLAŞMASI

Sinan Meydan



91 yıllık sigorta: ANKARA ANTLAŞMASI


1926 Ankara Antlaşması her şeyden önce Türkiye-Irak sınırının değiştirilemeyeceğini hükme bağlamıştır. (Madde 5). Bu antlaşma Irak sınırının sigortasıdır.  

Ancak AKP hükümeti bu sigortayı kendi elleriyle gevşetmiştir.
30 Mart 2011'de Başbakan R. Tayyip Erdoğan, Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani'yi ziyaret etti. Böylece Türkiye, Bölgesel Kürt Yönetimi'ni fiilen tanımış oldu. Barzani, bu ziyareti “cesur bir adım” olarak niteledi.
Barzani, 16 Kasım 2013'te de Türkiye'yi ziyaret etti. Başbakan Erdoğan'la birlikte Diyarbakır'da halka bir konuşma yapıp açılıma destek verdi.
10 Aralık 2015'te Barzani bir kere daha Türkiye'ye geldi. İlk defa devlet protokolüyle ağırlandı. Çankaya Köşkü'nde Türk bayrağının yanına ilk kez Kürdistan bayrağı konuldu.
Geçtiğimiz hafta, 27 Şubat 2017'de Barzani yine Türkiye'deydi. Bu sefer, havaalanından itibaren bağımsız ülke liderlerine uygulanan resmi protokolle karşılandı. Havaalanında göndere ilk kez Kürdistan bayrağı çekildi. Barzani, Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan'la görüştü.
Eleştirilere sinirlenen Başbakan Binali Yıldırım, “Irak Anayasası'na göre Kuzey Kürdistan Bölgesel Yönetimi özerk bir yapıdır. Dünya da bu şekilde tanınır!” dedi.
Olup bitenleri anlamak için 1920'lere gitmeliyiz!

YÜZ YILLIK BİR EMPERYALİST PROJE
Irak'ın kuzeyinden Türkiye'nin güneyine uzanan Kürdistan Projesi en az 100 yıllık bir emperyalist projedir. Özerklik bu projenin ilk ayağıdır. Asıl amaç bağımsızlıktır. Nitekim Milli Mücadele yıllarından itibaren ayrılıkçı Kürtler ve onları destekleyen İngiliz emperyalizmi, önce özerk sonra bağımsız Kürdistan planları yapmıştır. İngiliz arşivi bu yöndeki raporlarla doludur. Örneğin, 26 Mart 1920'de İngiliz Amiral Sir F. de Robeck'ten Lord Curzon'a gönderilen bir raporda “Kürdistan Türkiye'den tamamen ayrılıp özerk olmalıdır…” denilmişti. (Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, 3.bas., İstanbul, 2009, s. 247).
SEVR'İN KÜRDİSTAN MADDELERİ
10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması'nın “Kesim III, Kürdistan” başlığını taşıyan 62-64. maddeleri, Türkiye'nin güneyinde, Irak'ın kuzeyinde aşamalı olarak önce özerk sonra bağımsız bir Kürdistan kurulmasını hükme bağlamıştı.
62. maddeye göre Sevr Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden sonraki 6 ay içinde İstanbul'da İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinden üçer kişilik bir komisyon toplanıp “Suriye, Irak ve Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün olduğu bölgelerin yerel özerklik planını” hazırlayacaktı. 63. maddeye göre Türkiye, bu komisyonların “Özerk Kürdistan” kararını, kendisine bildirildikten sonra 3 ay içinde yürürlüğe koymayı kabul edecekti. 64. maddede ise açıkça “Bağımsız Kürdistan”dan söz edilmişti. Maddenin devamında da “Bağımsız Kürdistan” kurulduğunda Musul'daki Kürtlerin de kendi istekleriyle bu devlete katılmalarına Müttefik devletlerin hiçbir şekilde karşı çıkmayacakları belirtilmişti.
Sevr Antlaşması'nın 145-148 maddelerinde de “ırk ve dil azınlıkları”ndan söz edilmişti.
Milli Mücadele kazanılınca 433 maddelik “idam fermanı” Sevr Antlaşması tarihin çöp tenekesine atıldı.
LOZAN'DA ÇARPIŞAN TEZLER
Türkiye, Lozan Konferansı'nda Türklerin ve Kürtlerin “kaderleri ortak bir millet” olduğu tezini savundu. Bu tez, bir yıl kadar sonraki 1924 Anayasası'nın 88. maddesinde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denir” şeklinde ifade edilecekti.
İngiltere ise tam tersine Kürtlerin Türklerden ayrı bir millet olduğunu belirterek “Özerk Kürdistan” tezini savunuyordu.
Lord Curzon, 23 Ocak 1923'te Lozan'da, “Güney Kürdistan” dediği Musul vilayetinde, yani Kuzey Irak'ta İngiltere'nin Kürtlere özerklik vereceğini, Kürtçe eğitim veren okullar açacağını, Kürtçeyi yazı dili haline getireceğini anlatmıştı.
(Seha Meray, Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, C.1, İstanbul, 1993, s. 350).
ATATÜRK'ÜN KARŞI HAMLESİ
Atatürk o günlerde, 16 Ocak 1923'te İzmit basın toplantısında bir soru üzerine Kürtlük konusuna değinerek, “Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır (…) Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir” demişti. Ayrıca Kürtlere “ayrı bir sınır çizmenin” doğru olmadığını belirtmişti. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C 14, s. 273, 274).
 

Atatürk'ün burada “bir tür mahalli muhtariyetler” derken kastettiği, 1921 Anayasası'nın 11. maddesinde illere tanınan “mahalli işlerde” özerklikti. Bu, siyasi anlamda bir özerklik değildi. 1921 Anayasası 11. madde şöyle başlar: “Vilayetler mahalli işlerde manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir.” Ayrıca 1921 Anayasası'nın bu 11. maddesi, 1924 Anayasası'nın şu 90. maddesiyle kaldırılmıştı: “Vilayetlerle şehir, kasaba ve köyler, hükmü şahsiyeti haizdir.”
Görülen o ki Atatürk, o günlerde “Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir” diyerek İngiltere'nin Lozan'daki özerk Kürdistan tezini zayıflatmak istemişti.
ATATÜRK, MUSUL VE KÜRDİSTAN
Atatürk, İzmit basın toplantısında Musul'un öneminden de şöyle söz etmişti: “Musul bizim için çok kıymetlidir: Birincisi, civarında sonsuz servet teşkil eden petrol kaynakları vardır. İkincisi, bunun kadar önemli olan Kürtlük meselesidir. İngilizler orada bir Kürt hükümeti oluşturmak istiyorlar. Bunu yaptıkları takdirde bu fikir bizim sınırımız içindeki Kürtlere de sirayet edebilir. Bu fikre engel olmak için sınırı güneyden geçirmek lazımdır…” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C. 14, s. 269, 270).
 
Atatürk, Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürdistan'ın -Türkiye'deki Kürt nüfus nedeniyle- Türkiye'yi tehdit edeceğini düşünüyordu. Bu projeye engel olmak için sınırı Musul'u da içine alacak biçimde güneyden geçirmek istiyordu.
LOZAN SONRASI MUSUL SORUNU
Türkiye Lozan'da, İngiltere'nin özerk veya bağımsız Kürdistan planlarını bozdu, ama Musul'u alamadı. İsmet Paşa'nın tüm direnişine rağmen İngiltere, Musul'u Türkiye'ye vermedi.
Lozan Antlaşması'nın 3. maddesine göre Musul sorununun 9 ay içinde iki devlet arasında uzlaşmayla çözülmesine, olmazsa Milletler Cemiyeti Konseyi'ne başvurulmasına karar verildi.
Musul Sorunu, 19 Mayıs-5 Haziran 1924 tarihleri arasında İstanbul (Haliç) Konferansı'nda görüşüldü.
24 Mayıs oturumunda İngiliz temsilci Sir Percy Cox, Lozan'daki iddialarını tekrarlamaktan öte, Hakkâri, Beytüşşebab, Çölemerik ve Revanduz'un da Irak'a bırakılmasını istedi. Türk temsilci Fethi Bey buna şiddetle karşı çıkınca konferans dağıldı.
6 Ağustos'ta İngiltere konuyu Milletler Cemiyeti'ne götürdü. 7 Ağustos'ta Nesturiler, Hakkâri Valisi'ni pusuya düşürüp esir alarak Nesturi ayaklanmasını başlattı. Ayaklanmaya İngiliz uçakları da destek verdi.
Milletler Cemiyeti Konseyi, 30 Eylül 1924 tarihli oturumunda 3 üyeli özel bir komisyon kurulmasına karar verdi. Londra'da, Türkiye'de ve Bağdat'ta incelemeler yapan komisyon, 16 Temmuz'da hazırladığı raporu Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği'ne sundu.
29 Ekim 1924'te Brüksel'de olağanüstü bir toplantı yapan Milletler Cemiyeti Meclisi, Türkiye ile Irak arasında “Brüksel Sınırı” denilen geçici bir sınır belirledi. Bu, Musul'u Irak'a bırakan bir sınırdı.
13 Şubat 1925'te Şeyh Sait İsyanı çıktı. Bu isyan Türkiye'nin, Türk-Kürt birlikteliği tezini zayıflattı.
Sonuçta Milletler Cemiyeti, 16 Aralık 1925'te Brüksel Hattı'nın kuzeyini Türkiye'ye, güneyini ise Irak'a bıraktı.
Türkiye, Milletler Cemiyeti kararından bir gün sonra, 17 Aralık 1925'te SSCB ile bir dostluk ve tarafsızlık anlaşması yaparak tepkisini gösterdi.
SINIRIN SİGORTASI ANKARA ANTLAŞMASI
5 Haziran 1926'da Türkiye, Irak ve İngiltere arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Böylece bugünkü Türkiye- Irak sınırı çizildi. Antlaşmanın 1. maddesinde ve ekinde Türkiye-Irak sınırı çok ayrıntılı olarak tarif edilmişti. 5. maddesinde ise tarafların, 1. maddede belirlenen sınır çizgisinin “kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek bunu değiştirmeyi amaçlayan herhangi bir girişime geçmemeyi” kabul ettikleri belirtilmişti. Antlaşma, sınırlar konusunda süresizdi. Sınır değiştirilmemek üzere çizilmişti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra 29 Mart 1946'da Irak ve Türkiye arasında Ankara'da bir antlaşma daha yapıldı. O antlaşmanın 1. maddesine göre de “1926 Antlaşması ile belirlenmiş ve çizilmiş sınıra saygı” gösterileceği belirtilmişti. (İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, C 1, Ankara, 2000, s. 314-316.)
Evet, 1926 Ankara Antlaşması'yla Musul alınamadı; ama Türkiye-Irak sınırı kesinleşti.1926'daki bu “sınır rejimi” ile bir anlamda Türkiye ve Irak arasında özerk veya bağımsız Kürdistan kurulması önlendi. Bu anlaşma sınırın sigortası oldu.
1932'de Irak'taki İngiliz mandasının sona ermesiyle Türkiye-Irak arasında 1937'de Sadabat Paktı'yla sonuçlanacak iyi ilişkiler kuruldu.

Özerk veya bağımsız Kürdistan Projesi, 1990'larda BOP çerçevesinde bu sefer bir Amerikan projesi olarak gündeme geldi. Türkiye'nin bu projeye karşı büyük bir özenle Ankara Antlaşması'nın sınır rejimini ve Irak'ın toprak bütünlüğünü savunması gerekirdi. Ancak özelikle AKP hükümeti, Kuzey Irak'taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni tanımak için adeta can attı; 1926 Ankara Antlaşması'nın 90 yıllık “sınır rejimi”ni kendi eliyle bozdu.
 
MUSUL PETROL GELİRLERİ
Ankara Antlaşması okullarda bile yanlış öğretildi.
Güya Ankara Antlaşması'yla Türkiye, 500 bin sterlin karşılığında Musul petrollerinden alacağı paydan vazgeçmişti! Neredeyse bütün siyasi tarih kitaplarında yıllarca bu yanlış tekrarlandı.
Oysaki gerçek şuydu:
Ankara Antlaşması'nın 14. maddesinde Türkiye'nin, Irak'ın petrol gelirlerinden 25 yıl süreyle yüzde 10 pay alacağı belirtilmişti. Antlaşmaya ekli, 5 Haziran 1926 tarihli, İngiltere ve Irak yetkililerinin Türkiye'ye sundukları mektupta ise Türkiye isterse payını, 500.000 Sterlin nakit olarak da alabilecekti. Ancak Türkiye bu teklifi değil, 25 yıl süreyle yüzde 10'luk teklifi kabul etti.
Irak'ta 1927'de petrol çıkarılmaya başlandı. Petrol boru hattı da 1934'te tamamlandı.
1934'ten 1951'e kadar 18 yılın bütçe kanunları incelendiğinde, “Sözleşmesi Gereğince Musul Petrollerinden Alınan” başlığı altında, bu gelirin tahsil edildiği görülmektedir.
Petrol geliri 1955 yılına kadar bütçede gözüküyor. Hatta 1954'te yüklü bir ödeme var. 1955-1959 arasında ise ödeme yok. Anlaşılan, 1955'te Türkiye ile Irak arasında Bağdat Paktı kurulunca Menderes hükümeti alacakları tahsil etmedi. Nitekim Bağdat Paktı Meclis'te görüşülürken başbakan gülümseyerek, “Terazinin bir gözüne Irak'ın dostluğunu, diğer gözüne de alacağımızı koyuyoruz!” demişti. 1958'de Irak'ta General Kasım'ın bir darbeyle iktidarı ele geçirmesinden sonra Türkiye petrol gelirlerini tahsil edemedi.1959'dan 1985'e kadar petrol gelirleri bütçeye “alacak” olarak girdi. Ancak 1986'da Başbakan Turgut Özal o tarihe kadar bütçede biriken, Irak petrol gelirinden hukuken vazgeçti.
Peki ama Özal'ın vazgeçtiği bakiye neydi?
Türkiye'nin Irak petrol gelirinden alması gereken 25 yıllık pay yaklaşık 5.5 milyon sterlindir. Bunun 3.5 milyon sterlini alınmıştır. Yaklaşık 2 milyon sterlin alacak kalmıştır. Ancak Hikmet Uluğbay'ın iddiasına göre alacak
5.5 milyon değil, en az 29.5 milyon sterlindir. 1955 yılına kadar ödenen miktar ise sadece 3.5 milyon sterlindir. Bu durumda, Türkiye'nin Irak petrollerinden 2 milyon sterlin değil,en az 26 milyon sterlin alacağı vardır. Söz konusu alacağın oluştuğu tarihteki fiyatlara göre karşılığı ise en az 30.2 milyon varil petroldür. (Hikmet Uluğbay, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik, 3. Bas, Ankara, 2008).
  
OLMAYAN MADDE
90 yıldır unutulan Ankara Antlaşması, 2016 sonunda Türkiye'nin de katıldığı Musul Operasyonu sırasında birdenbire hatırlanıverdi! Ancak o da ne? Birileri antlaşmaya hayali bir madde eklemişti! Güya, Ankara Antlaşması'na göre Türkiye, “Irak'ın toprak bütünlüğünün sağlanması şartıyla” Musul'u Irak'a terk etmişti! Sosyal medyada paylaşım rekorları kıran bu yalan, ATV haber bülteninde bile tekrarlandı. Oysaki 1926 Ankara Antlaşması'nda bu veya buna benzer bir madde yoktu. Birileri yine halkı kandırıyordu.

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...