Blog Listem

Batı Trakya Türkleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Batı Trakya Türkleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260930

📰✍️🇹🇷MÜSLÜMAN 🇬🇷YUNAN! - Atina Notları 3 - Gaffar Yakınca


✍️MÜSLÜMAN YUNAN! - Atina Notları 3

Bu kez Atina’nın daha önce hiç kalmadığım bir yerinde kaldım. 2000’li yıllardan itibaren sanat ve eğlence mekanlarına dönüştürülmüş eski bir endüstri bölgesi.

Taksi şoförü Yanni, tam mahallenin girişinde bir sokağa saptı, küçük bir meydana çıktık. Adeta duracakmış kadar yavaşladı, camları açtı.

“Bak” dedi, “burası Türk mahallesi”.

“Yeni gelenler mi” dedim, “hayır buralılar, uzun yıllardır burada yaşıyorlar” diye cevap verdi.

Masasını ve sandalyesini sokağa çıkarmış, serinlemeye çalışan bir teyze, Türkçe bağırarak koşturan çocuklar, parkta okey oynayan adamlar.

Civardakiler gerçekten de Türktü. Kafam karışmıştı, çünkü Atina’da bir Türk mahallesi olduğunu bilmiyordum. Kaynaklarda da böylesi bir topluluktan hiç söz edilmiyordu.

Acaba mübadele zamanı gelen birileri mi yoksa başka bir öyküleri mi var? Ertesi gün biraz iz sürmeye karar verdim.

***

Aynı akşam geç saatlerde civardaki bir lokantaya oturdum.

Yirmili yaşlarında eli yüzü düzgün bir delikanlı hizmet ediyor. Yunanca menüde “kebap anatolitiko (doğu usulü kebap)” yazan ürünü gösterip “bu ne etidir, içinde domuz var mı” diye soruyorum.

Sağ olsun, çok ilgi gösteriyor. “Kuzu etidir” dedikten sonra bir koşu mutfağa gidip dönüyor, “aşçıya bir kez daha sordum, kesinlikle %100 kuzu eti, başka karışım yok” diye ekliyor.

Müslüman olduğumu anladığından olacak ki “nerelisiniz” diye soruyor. “Türküm” deyince, Türkçe konuşmaya başlıyor. Hem de ne Türkçe, bizim burada konuştuğumuzdan neredeyse hiçbir farkı yok.

“Nereden öğrendin” diyorum,

“Annem babam Türkçe konuşuyor, dayım Türkiye’de yaşıyor” diye cevap veriyor.

“Ailen Türkiye’den mi göç etmiş” diye soruyorum

“Yok, buralıyız, ben Atina’da doğdum, annemler İskeçe’den gelmiş” diyor.

Hay sersem kafam, nasıl tahmin edemedim. Bu insanlar Batı Trakyalı Türkler; iç göç ile işçi olarak gelmişler…!

Garsona “e Türk’sün yani?” Diyorum.

“Hayır” diyor, “Türk değilim, Müslüman Yunanlar var ya hani, biliyor musunuz? Müslüman Yunanım” diye cevaplıyor.

Ağzım bir karış açık kalıyor. Çocuğun anadili Türkçe ve “Türk değilim Müslüman Yunanım” diyor! Öyle açık ve kararlı bir tonla konuşuyor ki herhangi bir şey söylemiyorum, soru da sormuyorum. “Öyle mi…” demekle yetiniyorum.

Çünkü konuyu zaten gayet iyi biliyorum…

Yunan devleti, Batı Trakya’daki Türk azınlığın Türk olduğunu asla kabul etmiyor. Asimilasyon politikasının bir uzantısı olarak onlara Müslüman Yunan diyor. Çok itiraz eden olursa da “Türkleşmiş Yunan” diye etiketliyor.

İskeçe Türk Birliği, Yunan makamları tarafından 1986 yılında kapatıldı. Gerekçe isminde Türk geçmesi idi. Yunan devleti, “Yunanistan’da Türk yok, bu ismi kullanmazsınız” demişti.

Türklerin, Avrupa mahkemelerine gidebilmesi için iç hukuk yollarının tükenmesi gerekiyordu. Yunanistan, fiili durumu kalıcı hale getirmek için dava sürecini tam 29 yıl boyunca uzattı. Üst mahkemenin kesin kararı 2005’te çıktı.

Aynı yıl Türkler konuyu AİHM’e taşıdı. 2008 yılında AİHM, Batı Trakya Türkleri lehine karar verdi. Aradan geçen 18 yılda Yunanistan AİHM kararı konusunda kılını bile kıpırdatmadı. İskeçe Türk Birliği üzerindeki yasağı kaldırmadı.

Türkler üzerindeki sosyal baskı ve ayrımcılık yıllar içinde artarak devam etti. Türkler, kamu hizmetlerinde çalışamıyorlar, askeri personel olamıyorlar, hatta ortaokuldan sonra tahsil yapmaları bile engelleniyor.

Asimilasyon için yapılan baskılar, meyvelerini veriyor. Pek çok insan “başına iş almamak için” toplum içinde Türk olduğunu söylemiyor, devletin istediği şekilde “Müslüman Yunan’ım” diyor. Bizim genç garsonum tavrı da aynı sebepten olsa gerek….

Yoksa milliyeti belirleyen ilk ve en önemli faktör anadilidir. Üstelik Yunan millet teşekkülü, -bizdeki gibi kültür milliyetçiliği üzerine değil- daha ziyade etnik köken üzerine kurulmuştur. Bizim hem eski hem modern yaklaşımımızda, Türk olmak için Türküm demek, kendini öyle hissetmek yeterlidir. Yunan milleti ise belirli etnik kökenler dışında katılımı kabul etmez. Hele Türkler, bırakın milletin bir parçası olmayı, “düşman unsur” olarak tasnif edilir.

Üstüne, Türklük ve Yunanlık milli kimlikleri, kendi dinleri ile iç içe geçmiştir. Yunanistan özelinde Yunan Ortodoks demektir, Türk ise Müslüman.

Tabii ki gerçek anlamda “Müslüman Yunanlar” da var. Ama bunlar ihtida etmiş üç beş kişiden ibaret. Ve bakın onlardan biri olan Dr. Stefanos Kefokeris ne diyor: “Müslüman olduktan sonra ayrımcılığa uğradım, çünkü Yunanistan’da insanlar Müslüman ile Türk’ü aynı şey olarak görüyor”.

Yani Türklere “siz Türk değilsiniz Müslüman Yunansınız” diyen Yunan devleti, aslında böyle bir şeyin mümkün olmadığını gayet iyi biliyor, bu insanları kültürel olarak yok etmek istediği için böyle bir kavram uyduruyor.

***

Ertesi akşam üstü, soluğu Yanni’nin Türk mahallesi dediği yerde alıyorum. Niyetim birkaç kişiyle sohbet etmek. Tam mahallenin ortasındaki küçük meydana doğru yaklaşırken bir gürültü kopuyor. Türkçe konuşan çocuk ve yetişkin sesleri, Türkçe küfürler havada uçuşuyor.

Durup uzaktan izliyorum…

Aslında bu, 9-10 yaşında erkek çocuklarının bir kavgası. Yetişkin bir adam elinde bira şişesi ile meydana çıkmış, Türkçe küfürler ederek mahalleye dışarıdan geldiği anlaşılan iki çocuğu kovuyor.

Çocuklar, hızlı adımlarla kaçıyorlar. Onlarla beraber sokağın öbür başındaki parka kadar yürüyorum. Kavganın asıl kahramanı dokuz yaşlarında toraman bir oğlan…. Suratı kıpkırmızı nefes nefese kalmış.. Ben sorunca kavgayı anlatıyor. Türkçe konuşuyoruz.

“Vallahi kalabalıktan ben de korktum” diyorum.

“Ne korkacam be yav, bunların hepsi bizim Türkler” diye cevap veriyor.

Çocuk, kendisinin de parçası olduğu Türklerin arkasız ve güçsüz bir topluluk olduğunu biliyor.

Nitekim, mahallenin hali de bunu doğruluyor. Atina’nın Türk mahallesi, bizde yoksul Romanların yaşadığı Dolapdere veya Selamsız’a benziyor.

Yunanistan’daki Türkler, sosyo-ekonomik olarak da alt kesim olmaya, orada kalmaya zorlanıyor. Sistematik ayrımcılığın hedefi, Türkleri yoksul ve eğitimsiz halde tutmak.

Diğer çocuğa “kaçıncı sınıfa gidiyorsun” diye soruyorum.

Mahcup bir şekilde “aslında likeoya (liseye) gidecektim” diye cevap veriyor.

Ve başka soru sormama izin vermeden bisikletinin pedalına basıp kaçıyor.

Belli ki okulu bırakmaktan utanıyor.

Hiç de aptal birine benzemeyen bu zavallı çocukcağız, Yunan eğitim sisteminin Türklere yaptığı ayrımcılıktan nasibini alan biri.

Türk çocukları ağızları ile kuş tutsalar liseden sonrasını okuyamıyor. Bazıları eğitimi ilk okuldan orta okuldan terk ediyor. Garsonluk, şoförlük, beden işçiliği hedeflenebilecek en yüksek kariyer oluyor.

Türkiye’de akrabası olanlar çocuklarını buraya eğitim almaya gönderiyor. Diğerleri ise kaderine razı oluyor. Lokantadaki garson delikanlı gibi.

Saat 10’a yaklaşırken dönüp tekrar Türk mahallesinden geçiyorum. Birkaç yaşlı kadın kapı önünde Türkçe sohbet ediyor. Dört amca parka masa kurmuş birbirlerine Türkçe laf atarak okeye devam ediyor. Meydana bakan apartmanın balkonlarından birinde TV açık, bir Türk dizisinin sesi duyuluyor. …

---

Gaffar Yakınca - Haber 7, 27 Eylül 2026

20260831

📰Batı Trakya Türk Cumhuriyeti /Garbi Trakya Müstakilesi’nin kuruluşunun 113. yılı kutlu olsun.

 

Garbi Trakya Müstakilesi’nin kuruluşunun 113. yılı kutlu olsun.

II. Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Edirne ve Kırklareli’yi kurtarmasının ardından Enver Bey’in talimatıyla o dönemde nüfusunun yaklaşık yüzde 85’i Türklerden oluşan Batı Trakya bölgesine 116 kişilik bir müfreze görevlendirilmiştir. Kısa bir süre sonra bu birliğe ileride Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanlığı yapacak olan Süleyman Askeri Bey de dahil olmuştur. Yöre halkının desteğiyle Hasköy, Kırcaali, Mestanlı, Gümülcine ve İskeçe’yi Bulgarlardan kurtaran bu birlik, bölgenin Bulgarlara verilmemesi için Garbi Trakya Müstakilesi’ni (Batı Trakya Türk Cumhuriyeti) kurmuştur.

Bağımsız bir devlete özgü kurumlarını tesis eden Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, 58 gün varlığını sürdürmüştür. Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında yapılan İstanbul Antlaşması ve İstanbul’dan yapılan çağrı üzerine bu devlet, lağvedilmek durumunda kalmıştır.

Bu kısa ömürlü Devletimiz hafızamızda ve gönlümüzde ayrı bir yere sahip.❤️‍🩹

Alıntı: Kader Özlem @kaderozlemtr


20260819

📰 🇬🇷Yunanistan’da Mora’daki 🇹🇷Türklere ne oldu?


Her Türk, 1821 Mora Katliamı'nı bilmeli ve anlatmalıdır. 

"Cumadan pazara kadar hava çığlık sesleriyle doluydu. Bir Yunan 90 kişiyi öldürdüm diye övünüyordu. Mora'daki soykırım ancak öldürecek başka Türk kalmadığında sona erdi!"
Alıntı: Arkeoloji ve TÜRK Tarihi @ArkeolojiveTurk



Cem Zülfikar @denkatelier_

Bunlar planlı programlı ve sadece bir etnik grubu yoketmeyi hedefleyen katliamlar olduğu içim SOYKIRIM kavramı daha uygun bir kavramdır.

20260730

🎞️🇹🇷🗣️🎙️Batı Trakya Türklüğüne Adanan Hayat - Dr. Sadık Ahmet

  🎞️🇹🇷🗣️🎙️Batı Trakya Türklüğüne Adanan Hayat - Dr. Sadık Ahmet Özel Yayını - TRT Avaz (2017)



Batı Trakya Türklüğüne Adanan Hayat - Dr. Sadık Ahmet Özel Yayını 

Çiğdem Özdemir'in sunumuyla 24 Temmuz 2017 tarihinde gerçekleştirilen özel yayınımızda konuklarımız: 
  • Yrd. Doç. Dr. Halim Çavuşoğlu
  • Dr. Sadık Ahmet'in Eşi Işık Ahmet
  • Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi Başkanı Mustafa Ali Çavuş

 🎞️🇹🇷🗣️🎙️ Batı Trakya Türkleri'nin Lideri Merhum Sadık Ahmet - Ay Yıldızın İzinde - TRT Avaz



 🎞️🇹🇷🗣️🎙️  Efsane Lider Dr. Sadık Ahmet Kimdir?


Batı Trakya Türklerinin Yunanistan'da yaşadığı problemlerin gündeme gelmesi ve çözüme kavuşturulması için bir siyasi mücadele veren Doktor Sadık Ahmet'in hikâyesi, şimdi ise 🎥beyaz perdeye taşınıyor. Turgay Aydın'ın başrolde oynadığı, Hakan Yonat'ın yönetmen koltuğunda oturduğu film, 5 Ocak 2024’te de sinema izleyicisi ile beyazperdede buluşacak… Filmin tanıtım etkinliğine konuk olan Dr. Sadık Ahmet'in oğlu ve kızı Levent Sadıkahmet ve Funda Sandıkahmet, hikayenin gerçek tanıkları olarak Haberler.com mikrofonuna özel açıklamalar yaptı.

00:00 Dr. Sadık Ahmet Kimdir?
03:39 "28 sene sonra beni babamla kucaklaştırdılar"
05:41 "Yunanistan'dan beni kurtarmak için Türkiye'den ambulans uçak gönderildi"
06:12 "Türkiye Cumhuriyeti Devleti bize sahip çıktı"
07:23 "Annem 'Ölecekse Türkiye'ye giderken ölsün evladım' demişti"
08:30 "Kalbimin derinindeki yaralara tekrar dokunuldu"
08:52 "Babamın gerçek bir kaza geçirdiğine kesinlikle inanmıyorum"
09:36 "Babam elimde rahmetli oldu"
10:01 "Babamın mahkemeye götürülme anı gözümün önünden gitmiyor"
12:00 "Dr. Sadık Ahmet, Batı Trakya'da sadece fiziksel yaraları iyileştirmemiş"
12:33 "Sadık Ahmet'in hayatında büyük bir kahramanlık var"


🎞️🇹🇷🗣️🎙️ Batı Trakya Türklüğü'nün Lideri: Doktor Sadık Ahmet 



20260626

🇬🇷Yunanistan'da, Batı Trakya'da görülen Çınar Camii davası, dört Türk'ün yargılanmasının çok ötesinde bir anlam taşıyor.


Yunanistan'da, Batı Trakya'da görülen Çınar Camii davası, dört Türk'ün yargılanmasının çok ötesinde bir anlam taşıyor. Dava, Yunanistan'daki Türk azınlığın dini temsil, kimlik ve örgütlenme hakları etrafında yıllardır süren tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. İskece'de adliye önünde oluşan geniş katılım, davanın bireysel değil toplumsal bir mesele olarak görüldüğünü ortaya koydu. Azınlık temsilcileri ise uluslararası kamuoyuna, Batı Trakya Türklerinin hak ihlallerine daha fazla dikkat gösterilmesi çağrısında bulundu.


20260613

🎞️ "Bin cihana değişmem şu öksüz 🇹🇷Türklüğümü..." | Dr. Sadık Ahmet

 Yüzyıllardır yaşadığı topraklarda kimlikleri ve hakları yok sayılan, yıldırma politikalarına maruz kalan bir halkın Batı Trakya Türklerinin tam da içinden bir lider…

Doğduğu toprakların havasını teneffüs etmiş, Batı Trakya’yı karış karış dolaşmış halkından hiç kopmamış, canı pahasına Rusya’da, ABD’de halkının haklarını yüksek sesle savunmuş bir dava adamı…

Geriye davasını ve mücadelesini devam ettirecek bir siyasi parti ve “Türk’üz” demekten çekinmeyen bir halk bırakan ileri görüşlü bir fikir adamı…

O, Batı Trakya Türklerinin yıllarca açık bir yara gibi kanayan varlık mücadelesine merhem olmaya çalıştı, yaraları sardı; çünkü her yarayı saracak bir doktor vardı.

Doğumunun 75. Yılında Dr. Sadık Ahmet’i rahmetle anıyoruz…


🎞️ Sadık Ahmet'in Hayatı - Türk Dünyasının Enleri - TRT Avaz 

🎞️ Dr. Sadık Ahmet Belgeseli

 

🎞️ 🗣️Batı Trakya Türk toplumu lideri Sadık Ahmet'in mücadelesini ailesi sürdürüyor 


🎞️🗣️Işık Sadık Ahmet: Hiçbir zaman davamızdan vazgeçmedik 

🎞️🎥 Rize'de şu anda bir açık hava sineması gecesi düzenleniyor ve "Doktor Sadık Ahmet" filmi gösteriliyor.

🎞️ Sadık Ahmet | Fragman  

Rize'de şu anda bir açık hava sineması gecesi düzenleniyor ve "Doktor Sadık Ahmet" filmi gösteriliyor.

Batı Trakya Türklerinin lideriydi ve şüpheli bir trafik kazasında şehit oldu.

Gerçekten de ölümsüzlüğe doğru yürüdü. Asla unutulmayacak!

 

Sadık Ahmet kimdir, nereli, nasıl öldü? Doktor Sadık Ahmet'in hayatı film oluyor

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB)

Kasım 15, 2023

Doktor Sadık Ahmet’in hayatının anlatıldığı, “Sadık Ahmet” filmi Aralık ayında vizyona girecek. Filmin tanıtımının yayınlanmasının ardından Doktor Sadık Ahmet'in hayatı merak konusu oldu. Peki, Sadık Ahmet kimdir, nasıl öldü? İşte, o konu hakkında detaylı bilgiler

Sadık Ahmet, 7 Ocak 1947’de Gümülcine’ye bağlı Küçük Sirkeli (Agra) köyünde dünyaya geldi ve kendisine Değirmenci lakabıyla tanınan dedesinin ismi verildi. Dedesi Değirmenci Sadık Efendi, Küçük Sirkeli köyünün ileri gelenlerindendir. Sadık Ahmet’in babası, Değirmenci Sadık Efendi’nin Ahmet isimli oğludur. Sadık Ahmet’in baba tarafı aslen Gümülcine’nin Değirmendere (Darmeni) köyündendir.

Sadık Ahmet’in annesi Fehime Hanım’ın ailesinin kökleri Gümülcine’nin Mehrikoz (Kehros) nahiyesine bağlı Ürpek köyüne (Kaypak Mahalleye) dayanır. Anne tarafından büyük dedesi Şişman Molla, 1900’lü yılların başında Büyük Sirkeli (Filira) köyüne yerleşir. Fehime Hanım, Küçük Sirkeli’ye gelin gitmiştir. Sadık Ahmet ailenin en büyük ve tek erkek çocuğu olup, Hatice (1949) ve Fatma (1954) isimli iki kız kardeşi vardır.

Sadık Ahmet, Yunanistan’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra vuku bulan, 185.000 kişinin hayatını kaybettiği iç savaş (1946-1949) döneminde dünyaya geldi. Bu dönemde Batı Trakya köyleri zaman zaman çetecilerin saldırılarına uğramış, bu saldırılardan Büyük Sirkeli ve Küçük Sirkeli köyleri de nasiplerini almıştı. Çeteciler tarafından dağa kaçırılanlar, hatta öldürülenler olmuştu. Çeteciler tarafından öldürülenlerden biri Küçük Sirkeli köyünden Sadık Ahmet’in yakınıdır. Bu sebeple Türk köylüleri şehirlerdeki yakınlarının ve dostlarının yanına sığınmışlardı. Sadık Ahmet’in ailesi de bir dönem Gümülcine’de bir aile dostlarının evinde kalmıştı. Sadık Ahmet’in babası geçimini çiftçilikle ve köydeki iş yerinde at arabalarına tekerlek yaparak sağlardı.

Sadık Ahmet’in de çocukluğu köyde geçti, bir köy çocuğu olarak ailesine her işinde yardımcı oldu. Sadık Ahmet 1954-1960 dönemindeki Küçük Sirkeli köyündeki ilkokul eğitiminin ardından, 1960 yılında Batı Trakya Türklerinin tek orta öğretim kurumu olan Celal Bayar Ortaokul ve Lisesi’nde eğitim almaya başladı. Söz konusu ortaöğretim kurumu 2 Aralık 1952 tarihinde açılmış olup, Türk-Yunan dostluğunun bir kanıtı olarak okula açılışında da bulunmuş olan Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ismi verilmişti. Okul ilk mezunlarını 2 kız ve 25 erkek olarak 1959 yılında verdi. Bu gençler, yarım asırlık bir aradan sonra liseden mezun olabilen ilk Batı Trakyalı Türk gençleridir. Çünkü Batı Trakya’daki rüştiyeler ve bir mülkî idadî, 1923 öncesinde kapatıldı.


20260419

📖 🗺️1912 Balkan Harbi, büyük bir travma…

1912 Balkan Harbi, büyük bir travma… 

Kaybedilen topraklar, dağılan hayatlar. 

Rumeli Muhacirin-i İslamiye Cemiyeti’nin bastırdığı haritanın üzerinde açıkça “İNTİKAM” yazıyor. 

Bu, sadece bir kelime değil; bir dönemin hafızası.

Alıntı: FiiTarih @FiiTarih

20260131

🎞️ Dr. Sadık Ahmet’in, Batı Trakya Türklerini ‘Türk değil Müslüman Yunan’ olarak tanımlayanlara verdiği tarihi cevap.

 1990’da, Türk olduğunu söylediği için yargılanan Dr. Sadık Ahmet’in, Batı Trakya Türklerini ‘Türk değil Müslüman Yunan’ olarak tanımlayanlara verdiği tarihi cevap.



 

20190604

🥘 Türk mutfağı: Trakya'da ilginç bir gelenek 🍰

---Şaşıranlar, "tatlının yanındaki beyaz içecek ne ola? Süt mü?" diye soranlar oluyor: Ayran arkadaşlar. Ve evet, Trakya'da tatlı (özellikle ev baklavası) yanında ayran içilir (ayran da ev yapımı olmalı). Başka yerlerde var mı bilmiyorum ama bize çok normal ve güzel geliyor :)---

Alıntı: Sosyal Medya Trakya_Balkan‏ @TrakyaBalkan

20181030

Bağımsızlık hareketinin tohumu Trakya’da atıldı - Yalçın Bayer

Bağımsızlık hareketinin tohumu Trakya’da atıldı

Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti 100 yıl önce kurulmuştu...

I. DÜNYA Savaşı’nın yenilgi ile sonuçlanması ve 30 Ekim 1918 Mondros Bırakışması ile Trakya’nın geleceği belirsiz bir sürece girdi. 2 Kasım 1918’de bir avuç vatansever olası bir dış müdahaleye karşı direnişi organize etmek için ‘Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurdu. Ulusal bağımsızlık hareketimizin Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinde başladığı göz önüne alındığında, yerel bir hükümet gibi algılanan Trakya’daki bu cemiyet öncü bir kuruluş niteliği taşımaktadır.

Trakya’nın işgalden kurtulmasında ve Türkiye sınırları içinde kalmasında başrolü üstlenen bu cemiyetin kuruluşunun 100. yılı 2018 Kasım’ına denk geliyor. Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucularından olan Eski Edirne belediye başkanlarından M. Şevket Dağdeviren’in torunuB. Cem Altınel,saptadığı 53 kişilik kadrodan 20’sinin yaşamöyküsünü akıcı bir dil ve bolca fotoğraf eşliğinde yöntembilimsel bir disiplinle kitaplaştırmış. Edirne Belediyesi’nin basımını üstlendiği, ‘Kuruluşunun 100. Yılında Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Yöneticilerinin Yaşam Öyküleri’başlıklı kitapta cemiyetin tarihçesi dışında dört kurucu Şevket Dağdeviren, Şeref Aykut, Faik Kaltakkıranve Kasım Yolageldiliile dönemin renkli kişiliklerinden Dr.Rifat Osman Tosyavizade, Hafız Rakım Ertürve Cafer Tayyar Eğilmezde bulunuyor. Cumhuriyet döneminin bakan ve bürokratlarından Şakir Kesebir, Şefik Bicioğlu, Seyfi Tülümen, Galip Bahtiyar Göker, Hilmi Ergeneli ve Ali Galip Peker’de bilinmeyen yönleri ile bu kitapta anlatılmış. Yerel kahramanlar Ahmet Muhtar Merter, Şevket Ödül, Şevket Dingiloğlu, Müftü Osman Hilmi Efendi, Ekrem Demiray ve Hayrettin Belli’nin yanı sıra 150’liklerden Mustafa Neyyirde kitapta yerlerini almış.

19. yüzyılın önemli fotoğrafçılarından Dimitri Michailides’in Ömer M. Koç’un koleksiyonunda bulunan Edirne vilayeti albümünde yer alan 30 fotoğrafı da ÖmerBey’in izniyle dönemin Edirnesi hakkında fikir vermesi için kitaba katılmış.

Yazar Altınel,biyografilerini oluşturduğu bu kişilerin ulaşabildiği torunlarıyla birebir söyleşiler yapmış, elde ettiği bilgi ve fotoğrafları diğer kaynaklarla harmanlayarak tarihin bu pek az bilinen dönemine ışık tutmuş.

Tarihimizi iyi bilmezsek geleceğimize doğru yön veremeyiz. Bu çok önemli cemiyetin kuruluşunun 100. yılı nedeni ile Trakya belediyeleri, valilikler ile Edirne Trakya, Kırklareli, Tekirdağ Namık Kemal ve Çanakkale Onsekiz Mart üniversitelerinin bir dizi etkinlik yapması bekleniyor.

...
...


Alıntı / Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yalcin-bayer/bagimsizlik-hareketinin-tohumu-trakyada-atildi-40996462?fbclid=IwAR1Wt7arshhBFptWGmlsD5JHzjRFGxX_zsH1BGfnU0_MaED36YgQIIfDaPA

20170627

YUNANİSTAN'DAKİ HRİSTİYAN TÜRKLER NİYE RUMLAŞMIYOR?

YUNANİSTAN'DAKİ HRİSTİYAN TÜRKLER NİYE RUMLAŞMIYOR?

13 Kasım 2010 Cumartesi
 27.03.2010 14:33

Perperoglou ismini ilk kez duyduğumda televizyonda Türk Telekom’un Panionios ile oynadığı maçı seyrediyordum. Maçı anlatan kişi oyuncuyla ilgi olarak her hangi bir açıklama yapmıyordu, ‘perperouglu’na bir kez bile ‘berberoğlu” demedi, isim benzerliğine dikkat çekmedi, ancak BERBEROĞLU ismi ağzıma pelesenk olmuştu.

Panionios’da geçen üç sezonun ardından Yunanistan ile Avrupa basketbolunun ünlü kulüplerinden Panathinaikos’a transfer olan Berberoglu’nun ilk adından dolayı Batı Trakya Türklerinden olamazdı.

Ancak, kimdi bu Türkçe soyadlı basketbolcu?

1924’teki Türk-Yunan nüfus değişiminde dinin esas alındığını, Anadolu’daki Ortodokslar ile Batı Trakya ve Rumeli’deki Müslümanların konuştukları dile bakılmaksızın karşılıklı olarak göç ettirildiklerini okumuştum.

COGİTO OSMANLI ÖZEL SAYISI

İlk işareti, başucu kitabına dönüşen COGİTO’nun Yaz 1999 tarihli Osmanlı Özel Sayısı’nda gördüm. Ahmet Kuyaş ile konuşan Cemal Kafadar’ın aşağıdaki açıklaması Ortodoks Karamanlılar üzerine ilgimin yoğunlaşmasına neden oldu.

“…Mesela Karamanlılar (Karamanlides)… genel olarak söylenen, onların dil açısından Türkleşmiş, Anadolulu Ortodoks Hıristiyanlar olduğuydu. Bunu kabul etmeyenlerin tavrı son zamanlarda biraz daha ön plana çıktı. Yani “ belki de Karamanlılar tam olarak Müslümanlaşmadan Anadolu’ya gelmiş ve burada Ortodoks Hıristiyan olarak din değiştirmiş olabilirler ” görüşü bence önemli. Bu soruyla uğraşmak gerekir. Mesela Kıpçak Türkçesi konuşan Ermeni kilisesine mensup cemaatlar de var. Bugün Polonya’da ‘Ermeno-Kıpçak’ diye bir hadise var. Bu Karamanlılara çok benziyor. Oğuzca konuşan Ortodoks Hıristiyanlar ve Kıpçakça konuşan Ermeniler… Bu konuyu yorumlamakta o kadar aceleci olmamak gerektiği kanısındayız şimdilerde.”

Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’a destek olan Türk Ortodoks Patriği, 2002’de ölen üçüncü patrik Selçuk Erenol ve onun açıklamaları, Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini başlıklı kitabıyla tanıdığım İngiliz yazar Louis de Bernieres’in Kanatsız Kuşlar adlı kitabına mekan olan yerler ile Ergenekon kapsamında göz altına alınan Sevgi Erenol…

Merak bir kez depreşmişti, mutlaka karşılanmalıydı.

Mülkiye’nin arka bahçesinedki café-kitapçıyı gezerken Yonca Anzerlioğlu’nun 2003 basımı Karamanlı Ortodoks Türkler kitabını görünce kırk yıllık dostuma rastlamış gibi oldum. Kapağı kahverengi birinci hamura kağıda basılmış, fotoğraflarla bezenmiş kitabın daha nelerin kapısını çalacağını tahmin bile edemiyordum.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hıristiyan Batı ve özellikle Protestan Amerikalılarca Anadolu’da yürütülen asimilasyon çabalarıyla ilgili beş bulgu ile kapıyı aralayalım.

BEŞ BULGU

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Anadolu’yu mesken tutan ABCFM American Board of Commissioners for Missions üyesi olan Amerikalı Protestan misyonerlerin hedefinde Grek, Ermeni ve Asuriler bulunuyordu. Cahil ve sözde Hıristiyan olan bu topluluklar içinden Gregoryan Ermeni azınlığın protestanlaştırılması faaliyeti Ermeni cemaatini bölüp kargaşaya sürükler, aralarından ayrılıkçı unsurlar çıkar.(1)


2. ABCFM’nin Arapgir şubesinden Dunmore’in Ekim 1854 tarihli mektubunda “…Gerçekten de olağanüstü insanlar ve ilgimizi hak ediyorlar. Her ne kadar Müslümanlar onları kendilerinden saysalar da onlar Muhammet’in takipçisi değiller. Onlar Tanrı’nın oğlu İsa’ya inanıyorlar, en azından bilebildikleri kadarıyla... Hiçbir zaman ya da hemen hemen hiçbir zaman Müslümanlar gibi namaz kılmıyorlar, oruç da tutmuyorlar. Kendilerine özgü insanlar ve İncil’in mesajına açıklar... Bazı tuhaf inanışları ve putataparlıkla alakalı uygulamaları var. Mesela küçük siyah bir odun parçası bulduklarında bir evliyanın ya da atının kalıntısıdır diye ona tapınmaya başlıyorlar…Türkler onları da Kürtler gibi beş para etmez sapkınlar (heretics) olarak görüyor ve hiç umursamıyorlar ve sanırım hepsi açıkça gerçeği [Hıristiyanlığı] kucaklasalar bile o taraftan [Türklerden] ciddi bir güçlükle karşılaşılmaz” 

ifadeleriyle yer alan Kızılbaşlar, Dunmore’un alandan ayrılmasıyla yerini alan Perry’e 1880’de “Hıristiyan bir uygarlığın parçası olmaları durumunda İmparatorluğun en mükemmel ırklarından olacak bu insanlar halihazırda dini ve ahlaki etkilere pek de açık görünmüyorlar” mektubunu yazdırtır.(2)

3. Amerikalı prostestanların uğradığı başarısızlığın benzerini aynı dönemde Türkçe konuşan Karamanlı Ortodoks Türklere Yunanca öğretmeye çalışan Atina destekli Patrikhane’nin eğitmenleri de yaşar: J.Jonanidis 1914 tarihli salnamenin yazılışı sırasında “Hemşehrilerimizin bazıları, Anadolu dilini terk etmemizi ve bu salnameyi Yunanca yayınlamamızı tavsiye ediyor. Onlara şu soruyla cevap veriyoruz. Yunancayı yeterince bilenler yüzde kaçtır bilmeyenler kaç? Bu türden bir eseri anlamak içinse iyi Yunanca bilmek gerekir. Vaktiyle okullarımızda Yunanca öğrenmiş olanlardan hangisinin aklındadır bunlar?” demiştir.(3)

4. 1778 yılına kadar Kırım’da Kırım hanlığı idaresinde altında yaşayan Urumlar(Türkçe konuşan Ortodokslar), Rus İmparatoriçesi II. Katerina döneminde diğer Hıristiyan topluluklar, Ermeni ve Yunanlılar ile birlikte Kırım’dan çıkarılıp Donetsk havzasında iskan edilirler. Resmi kayıtlarda Grek-Yunanlı olarak adlandırılan Urumlar, kendilerini asla Yunanlı olarak görmemekte ve Yunanlılardan dini inançları hariç tamamen farklı olduklarını açıkça vurgulamaktadırlar. Urumlar kendi aralarında bizces dedikleri dillerini konuşmaya devam ettikleri ve genç kuşaklara aktarmaya başarılı oldukları söylenebilir. Konuştukları dil tam anlamıyla Türkçe’dir.(4)

5. 1990’da Ukrayna topraklarında yaşamakta olan tüm Urum ve Yunanlıları bir çatı altında toplamak amacıyla kurulan ve doğrudan Yunaniştan bağlantılı olan Grek Federasyonu özellikle Türkçe konuşan Urumlar aslen Helen soyundan geldiklerini kabul ettirmeye çalıştıkları, Yunanca öğretip Yunan vatandaşlığına geçirmeye çabaladıklarından federasyon parçalanır(5).

Asimilasyon çabaları yalnızca Ermeniler üzerinde sonuç verir ve onlar da Osmanlı’ya karşı cephe gerisinde terör ve Türk katliamlarına başvurmalarının sonucunu tehcirle öderler. Ne Kızılbaş Türkler ne de adlarına Gagavuz, Urum denilen Türkçe konuşan Ortodokslar asimilasyona cevap verirler. Asimile etme çabası 19. yüzyılda Anadolu’da, 21. yüzyılda Ukrayna’da sonuçsuz kalır.


Anzerlioğlu’nun, düğünleri, oyunları, yemekleri, büyüğe saygı, yardımlaşma, misafirperverlik, türküler, maniler, yaşanılan mekanlar, bugün dahi folklor oynarken ve özel günlerde giyilen kıyafetler ve soy isimlerdeki öz Türkçe isimleriyle Gagavuz ve Müslüman Türklerle ortak nitelikler sergileyen Karamanlı Ortodokslar Türklerin basılı eserlerine ilişkin verdiği bazı detaylar özellikle Aleviler açısından önem taşımaktadır.

Türkçe konuşan Karamanlı Türklerin kendilerine ait olan veya ağırlıkla onlara hitap eden Yunan harfleriyle basılmış eserler arasında din dışı olanlar kategorisinde, Halk Diliyle Atasözleri, Bilinen Köroğlu Hikayelerinden, Nasrettin Hoca hikayelerine ilaveten 1909’da Şah İsmail ve Aşık Garip hikayelerinin yayınlandığı belirtilmektedir.(s.179)

TELLİ KURAN
Aleviliğin yedi ulu ozanından biri olan Şah İsmail Hatai ile birlikte ismi geçen Aşık Garip hakkında internette yapılan ufak bir araştırma 16. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen bu halk şairinin Alevilerin ‘telli kuran’ dediği sazla ilgili KOLUNA BAĞLADIM TELİ adlı şiirini buraya almamızı gerektirdi.

Garip: 1

Koluna bağladım teli
Konuşurdun yetmiş dili
Unuttun mu sazım beni
Konuş sazım benim ile


Saz: 2

Vasf-ı halimden bilmedin
Sen gideli ben gülmedim
Yedi yıl haber almadım
Konuşamam senin ile


Garip: 3

Koluna bağladım perde
Sen uğrattın beni derde
Yedi yıldır Garip nerde
Konuş sazım benim ile

Saz: 4


Sinem duvara yaslandı
Kolumda teller paslandı
Garip ölmüştür seslendi
Konuşamam senin ile


Garip:5

Garip kurbandır soyuna
Sanem'in selvi boyuna
Gidek Sanem'in toyuna
Konuş sazım benim ile


Sez: 6

Kar kuşandı gönül dağı
Çürüdü sinemin bağı
Sanem'in destinde ağu
Konuşamam senin ile


Aşık Garip kendisine küsen sazına dil dökmektedir. Saz ona niçin küsmüştür? Bırakıp gittiği, onu eline alıp türküler söymediği için mi? Peki, nereye gitti acaba? 16.Yüzyıl halk şairi Aşık Garip nereye gitmiş olabilir? Şah İsmail’in ordusuna katılmak için Azerbaycan ya da İran’a gitmiş olabilir mi?

‘Yetmiş veya yetmiş iki konuşmak’ ya da ‘yetmiş iki milleti bir bilmek’ birbirlerinin yerine geçmiş deyimler mi, yoksa iki farklı durumu mu anlatıyorlar? ‘Yetmiş iki dili konuşmak’ tan kasıt nedir diye sorduğumda, Ahmet Yaşar Ocak soruma şöyle karşılık verdi: “Benim bildiğim, yetmiş iki dil bilmekten çok yetmiş iki milleti bir bilmektir. Bu biliyorsunuz genelde tasavvufun bir yaklaşımıdır: Ama yetmiş iki dili bir bilmek deyimindeki dili, bildiğimiz anlamda değil, Farsçadaki "gönül" anlamında düşünürseniz, aynı kapıya çıkar.”

Ocak’ın Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri Başlıklı kitabının Ayin-i Cem’i anlatan 175.sayfasında Menakıbu’l Kudsiye ile Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli’den alıntısında yetmiş iki rakamına rastlıyoruz: “…Baba İlyas’ın Amasya yakınlarındaki Çat Köy’üne yerleşmesinden itibaren geçen üç yıl içinde kadınlı erkekli yetmiş iki bin müridi olduğu, bunların birbirlerine karşı asla nefis lezzeti duymadıklarını, bir arada bulundukları halde, birbirlerinin kadın mı, erkek mi olduklarının farkına varmadıkları ifade edilmektedir.”

Yetmiş iki buçuk millet tanımına bir kez de Baha Said’in Türkiye’de Alevi-Bektaşi, Ahi ve Nusayri Zümreleri adlı kitabında rastlıyoruz; “Resmi devlet erkanı Latin, Hırvat, German, Grek, Ermeni, Çerkes, Gürcü, Arnavut vb. yetmiş iki buçuk milletten türemişti. Onlar Türk’ün omuzunda, Türk’ün kılıcında ekmek bulmuşlar ve yine onu tahkire özenmişlerdi. Osmanlı padişahları bu binbir çeşit süt ve kandan türemişti. Türklüğü değil ‘tac ve taht’ ı seviyordu. Ecdadının kendilerine hazırladığı ellerin hudutlarını çizen Türk kemiklerini unutmuşlardı. O kemiklerin fosforuyla ışıldayan taçların elmasları, esirlerin gözleri, şimdi o kana o kemiğe nankör gözle bakıyorlardı.”(s.166) 

Aşık Garip yedi yıl ayrı kaldığı sazıyla hitap ettiği yetmiş gönül arasında Karamanlı Ortodoks Türkler de var mıydı? 

Konu sazdan açılınca, saza en büyük anlamlardan birini yükleyen, onda şeytanı arayana ‘behey insanın teresi’ diye seslenen 18.yüzyıl halk şairi Dertli’ye ve onun o ünlü taşlamasına değinmeden geçmek olmaz.
Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler, ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde?
Abdest alsan aldın demez
Namaz kılsan kıldın demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde?
Venedik'ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allahın şaşkın kulu
Şeytan bunun neresinde?
İçinde mi, dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde?
Dut ağacından teknesi
Girişten bağlı perdesi
Behey insanın teres'i
Şeytan bunun neresinde?
Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?


Karamanlıca eserleri dil bakımından inceleyen J.Eckmann, onu iç gruba ayırır; halk unsurları ile az çok karışık bir yazı dili ile yazılan eserler kategorisinde, yalnızca Karamanlıca yazılanlar içerisinde yardımcı fill olarak edilmek, olunmak yerine olmak ekinin kullanıldığı kelimeler olduğunu belirtir; cem olmak, icra olmak.

Sazını yetmiş dilde konuşturan Aşık Garip ve Şah İsmail Hatai’yi okuyan Türkçe konuşan Karamanlı Ortodokslar kiminle cem olmuştur?

Tekrar Cemal Kafadar’a dönmek gerekiyor;

“Genel olarak, 11-15.yüzyıllar arasında “ iki cihan aresinde” yeni bir medeniyet yaratırken “taş ü toprak aresinde bile yapılan” insanları anlamaktan çok uzağız gibime geliyor. Şöyle bir sahneyi anlıyor muyuz gerçekten: “Kafir iman getirdi Müslüman oldu. Balı çörekle yediler. Ayağa kalktılar, üç kez semah tuttular” Bunları yaşayan insanlar “sekiz uçmak içindeki köydenim” derse, gönüllerinin “ha deyince hayran olduğunu “ söylerse, onlara inanılır elbette. Onların kapısına taşlar da gider, kuşlar da. Zamane insanı kendini çok dilli çok kültürlü olmakla ortaçağlılardan çok daha ileri sayarken aceleci davranıyor galiba. O yüzyılların “kamuoyu önderleri” unutmayalım, “dört kitabı ve yetmiş iki” dili öğreniyorlar büyürken( Melik Danişmend, Sarı Saltuk,vb). Ihlara Vadisi’nde bir duvar resmi vardır, gözümün önünden gitmez: külah giymiş def çalan keşişler. İşte o keşişlerle düşüp kalkan, onlarla İsa’yı Musa’yı tartışan, birlikte ‘caz yapan’ insanlar.”

KAVİMLER GÖÇÜ
Atilla’nın önderliğinde MS 370-375 yılları arasında İdil nehrini geçip batıya doğru yönelerek kavimler göçünü başlatan Hun Türklerinin yerleştiği alanlar Hazar Denizi’nin kuzeyi ve batısı, Karadeniz’in kuzeyi ve batısı ile Balkanlar ve Doğu Avrupa’dır. Yerleştikleri alanlarda ise ister istemez bu bölgeleri yakından izleyen Bizans ile muhatap olmak, gereğinde savaşmak, gereğinde işbirliği yapmak zorunda kalmışlar ve ‘Bizans Oyunu’ denilen yöntemlerin etkisiyle kaybolup gitmilerdir. Anzerlioğlu, kitabında bu Türk kabilelerin ismini tek tek sayar; Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman Kıpçaklar. Kitabın 33.sayfasında, 915 yılında imparator Konstantin Porhyrogennetos tarafından oğluna hitaben kaleme alınan ve Bizans siyasetinin el kitabı olarak adlandırılan De Administrando Imperio (Devlet İdaresi) adlı eserde imparator Peçeneklerle barış yapmanın faydalarından bahseder .

“ Peçeneklerle barış içinde olmak onlarla dostluk anlaşmaları imzalamak, her yıl hediyelerle birlikte diplomatik heyetler göndermek Roma İmparatorluğu’nun lehinedir. Aynı şekilde onlardan gelen heyetleri tanrının koruduğu bu şehirde… denetim altında tutmak ve İmparatorluğu’nun yararınadır…
Roma İmparatorluğu Peçeneklerle barış içinde olduğu sürece ne Ruslar ne de Türkler(Macarlar) Roma topraklarına saldıramazlar, barış bedeli olarak büyük miktarlarda para alamazlar. Çünkü onlar Roma İmaparatorluğu’nun kendilerine karşı çevirebileceği bu milletin gücünden korkarlar. Çünkü Peçenekler, eğer imparatorluğa barış içindeyseler ve hediyelerle kendi tarafına kazanılmışlarsa, Rusların ve Türklerin (Macarların) ülkelerine saldırıp kadın ve çocukların esir edip ülkelerini harabeye çevirebilirler ”

Türkleri ‘Bizans oyunu’ ile birbirine karşı kullanan, savaştıran, asimilasyonla hıristiyanlaştıran Doğu Roma İmparatorluğu batıya doğru yola çıkan başka bir Türk kavmin, Oğuz Türklerinin elinde son nefesini verir. Oğuz Türkleri Bizans’ı ortadan kaldırırken Türk akrabalarının intikamını almış olduklarının farkında mıdır? Soruyu tersten sorar isek, 1453’de son nefesini veren, 1919’a kadar bizim öyle sandığımız Bizans bunları unuttu mu?

Unutmadığını, Amerikalı protestan misyonerlerin Gregoryanlar ile başlayıp Kızılbaşlara da varan misyonerlik faaliyetlerine paralel olarak doğrudan Atina’ya bağlantılı olan Ortodoks Rum din adamlarının Türkçe konuşan Türk asıllı Ortoksları Helenleştirme çabalarından anlaşılıyor.

İlber Ortaylı bazı Bulgar ve Hıristiyan Arnavutlar ile Anadolu’nun Karamanlı denen Türk asıllı Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanlarının tarihlerini Helen olarak kapamak zorunda kaldığını yazar, COGİTO’ya 1999’da.

MÜBADELE
Bu nasıl oldu? Bu insanlar nasıl Helenleşti? Cevabı bulmak için 1924 nüfus mübadelesine gitmek gerekiyor. Anzerlioğlu’nun kitabının 285.sayfasına dönmek gerekiyor.

“…Anadolu’nun orta bölgesinde yüzyıllardır Müslüman Türklerden sadece dini açıdan farklılık sergileyen ve aslen kendilerinin Türk olduklarını beyan ile bunu gerek adet, gelenek ve görenekleri ve gerekse tarihi veriler ışığında ortaya koyarak Anadolu’da yaşamakta olan Rum Ortodoks nüfustan farklı olduklarını ve onlarla bir tutulamayacaklarını vurgulamaya çalışsalar da, sonuçta Ortodoks Türkler de bu zorunlu nüfus mübadelesine tabi tutulmaktan kurtulamamışlardır…”

Ruhani liderleri Papa Eftim önderliğinde Anadolu’nun işgali sırasında Yunan kuvvetleriyle işbirliği yapan Fener Rum Patrikanesi’ne karşı çıkıp Mustafa Kemal’in yanında yer alan, bunun neticesinde Fener’den kopup kendi patrikliğini kuran Ortodoks Türkler, Lord Curzon’un 12 Aralık 1922’de, Türk Ortodoksları kast ederek sayıları 50.000’i bulan Osmanlı Rumlarının Anadolu’da kalacağını belirtmesine ve buna cevaben İnönü’nün 31 Aralık 1922 tarihli açıklamasında “Türk Ortodokslarına gelince, bunlar her hangi bir konuda Müslüman yurtdaşlarının yararlandığı işlemden başka türlü bir işlem görmeyi hiç bir vakit istememişlerdir; böyle bir istek ileri sürmeleri de asla beklenmeyecek bir şeydir ”demesine rağmen mübadeleden, Yunanistan’a gönderilmekten kurtulamazlar.

Neden?

Anzerlioğlu, Papa Eftim ve yakın ailesinin onlara mahsus bir düzenlemeyle Yunanistan’a gönderilmekten kurtulduğunu belirtir.

Ya gönderilseydi?

Gönderilip de orada Mustafa Kemal’ın yanında yer aldığı için yargılasaydı, idama mahkum edilip cezası infaz edilseydi?...

Anzerlioğlu, Başbakanlık Osmanlı Arşivini, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivini, Amerikan Milli Arşivini ve yayınlanmış belgeleri inceler, ancak “NEDEN GÖNDERİLDİLER” in cevabını bulamaz.

Bulamaz mı, yoksa bulup da yazamaz mı?...

Papa Eftim ile akrabalığı bulunan, Selanik’te yaşayan Anastasia Hacıtedoridou Yunanistan’a geldiklerinde kendilerine hor bakıldığını söyler ve ekler…

“ Yunanistan’ı biz yükselttik. Ustalık mı dersin…zanaatçılar…Bir yandan kıskanırlardı. Korktular. Aman bunlar ekmeğimizi elimizden alacaklar. Zenginlik getirmedik ama zanaat zenginliği getirdik Benim babam mülklerinizi satın çocuklarınızı okutun, derdi. Ne yapacaksanız yapın çocuklarınızı okutun. Yalnız okumaylan Yunannistan’I elimize alacağız “ 

Rumca bilmeyen Ortodoks Türklere hor bakılır, aşağılanır, Türk tohumu anlamında Türkosporoi diye adlandırılır, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı 25 Mart’ta düzenlenen kutlamalarda dedelerinin eski elbiseleri alınıp Türkü simgeleyenlere giydirilir.

1923’de Türkiye’nin nüfusu 13 milyondur. Ortodoks Türkler ise yaklaşık 50 bin. Nüfusun binde 38’i kadarlar. 2007 itibariyle nüfusumuz 70 milyon, kalsalardı Ortodoks Türkler 270 bin kişilik bir nüfusa sahip olacaklardı. Yani, Türk Ortodoks Patriği’nin 270 bin ikişilik bir cemaati olacaktı.

MÜBADELEDE BİZ NELERDE ISRAR ETMİŞTİK?

1. Türk uyruğu Rumların İstanbul’dan çıkarılması,
2. Son üç yıl içinde Türkiye’ye karşı düşmanca davranışlar içinde bulunan Rum derneklerinin ve birliklerinin İstanbul’dan çıkarılması,
3. İstanbul Rumlarına tanınan ayrıcalıktan yalnızca Beyoğlu, İstanbul ve Üsküdar Rumlarının yararlanması,
4. Evrensel Patrikliğin bütün kurulları ve organlarıyla İstanbul’dan uzaklaştırılması.

Yalnızca dini konularda faaliyet bulunması kabul edilen evrensel patriklik yerinde kalır. İkinci maddenin yerine getirilmesini Yunanistan kabul eder. Diğerleri ise zamana bırakılır.

Karamanlı Ortodoks Türkler’in en çok söylediği ve hemen hemen herkesin bildiği türküler Konyalı ile Çanakkale İçinde Vurdular Beni’dir. Anonim bir kahramanlık türküsüdür Çanakkale İçinde Vurdular Beni.
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı kimimiz evli
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara gömdüler beni
Of gençliğim eyvah! 


Yakın bir zamanda Moskova’da düzenlenen fuardaki Türkiye standını ziyaret eden ve hristiyan olduğundan çekinerek yaklaşan Gagavuz Türkü muhabbet uzayınca ‘Size bir Türkü okuyayım mı?’ deyip ayağa kalkar ve ...

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa
Askerin milletin bayrağınla çok yaşa

Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Al da bayrağın düşman üstüne

Cephede süngüler ayna gibi parlıyor
Azeri Türkleri bayrak açmış bekliyor

Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Al da bayrağın düşman üstüne

Parlayan yıldızın alemi tenvir eder
Cumhuriyet bayrağı semalar içre süzer

Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Al da bayrağın düşman üstüne


Gagavuz Türkü’nün düzenlemesi Muzaffer Sarısözen’e ait Azeri türküsünü okuyup dinleyenleri göz yaşına boğması, aradan neredeyse bir asır geçmesine rağmen Yunanistan’a zorla yolladığımız Ortodoks Türklerin Çanakkale türküsünü söylemesi nasıl yorumlanmalı?

Oğlan oğlan kalk gidelim
Oğlan da oğlan kalk gidelim
Cıgarayı feneri yak gidelim
Cıgarayı feneri yak gidelim
Ne güzel oğlan, boynuma dolan
Ne güzel oğlan, boynuma dolan


Sezen Aksu, Hadise’nin 2008’de Türkiye’yi kasıp kavuran DELİ OĞLAN şarkısındaki ‘ hadi deli oğlan, hadi belime dolan’ nakaratını yazarken yukarıda bir bölümü verilen, Karamanlı, Gagavuz ve Anadolu Türkleri’nde ortak olanYalabık Çoban türküsünden mi esinlendi?

Kayseri Çukur köylü Sultan Arslanoğlu, 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan söyleşide; “ gelirlerdi bizim oraya. Unaşı yirlerdi, çaman yirlerdi, hoşaf yirlerdi. Orda ayrı yoğudu. Bu kapı Müslümandı…şo kapı benimdi. Çocuğu mocuğu ağladı mıydı birbirlerine gidip emziriyorlardı. Orda olsam ben de yapardım belki…” diye anlatır Yonca Anzerlioğlu’na.

Atina’daki büyükelçiliğimizde çalışan bütün diplomatlar, gitmeden önce Yunanlılara karşı dostça bir tavır içindedirler. Ancak, dört yıl kalınca tavır ve bakışları değişir, hepsine nefret hakim olur.

“ Bu kapı Müslümandı…şo kapı benimdi. Çocuğu mocuğu ağladı mıydı birbirlerine gidip emziriyorlardı. Orda olsam ben de yapardım belki…”

deki ‘Müslüman’ kelimesinin yerine ‘Hıristiyan’ yazalım.

“Bu kapı Hiristiyandı…şo kapı benimdi. Çocuğu mocuğu ağladı mıydı birbirlerine gidip emziriyorlardı. Orda olsam ben de yapardım belki… “

Türkçe konuşan Ortodoks Türkler çoklukla Müslümanlar ile birlikte yaşıyorlardı; Kayseri Çukurköy, Sivas-Kayseri yolu üzerindeki Karacaören, Nevşehir Başköy…

NEJAT BİRDOĞAN’dan(6)…

2001’de aramızdan ayrılan Nejat Birdoğan’ın ‘Anadolunun Gizli Kültürü: Alevilik’ adlı kitabının Oğuzlar Anadolu’da başlıklı bölümünde, Hacı Bektaş’ın Vilayetnamesi’ndeki ‘Rum fethi üç kez oldu ey aziz’ satırından yola çıkarak Anadolu (Rum)’ya Oğuz akınlarının 963-965 yılları arasında başladığını belirtir.

“İki yüz yıla varan göçler Anadolu’da sağlam, erimeyen ve çözülmeyen bir Oğuz kütlesi bıraktı. Bu nedenle Melikşah’ın ölümünden sonra Selçuklu İmparatorluğu parçalanırken kurulan Anadolu Selçuklu devleti, oldukça sağlam temellere dayanıyordu…(s.42)

…Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulan Türkmen beylikleri şunlardı: Artuklular (Mardin, Hısn-Keyfa, Harput ve sonra Amid), İnallılar (Amid), Toğan-Araslanoğullları (Bitlis-Erzen), Saltuklular (Erzurum), Mengücüklüler (Erzincan)…(s.42)

…Ön Asya’ya gelen bu Oğuzlar, kültürlerini bu nedenle yarı Müslüman inançlarından, yarı da Türk geleneklerinden seçmişlerdi. Ancak, göçebeler, bu İslam kurallarının kendilerine uygun olanını alıyor, işlerine gelmeyenleri önemsemiyorlardı. Örneğin, namaz kılmıyorlardı. Buna karşılık Şaman geleneklerinden olan içki olayı yaşıyordu. 
Türkiye’nin güney bölgesinde 11. ve 13.yüzyıllarda Arap unsurları güçlü idi. Bu nedenle, buralardaki Türklerin dili Araplaşıyordu…(s.45)

…Anadolu’ya gelen Oğuzların ve (yerleşik) Selçukluların yanı sıra, yeni topraklara İranlı Tacikler de geldi. Bunlar kısa sürede sayıca Arapları geçtiler. Bu Tacikler, ırk olarak İranlı(Fars) idiler. Öyle ki, bu durum Mevlana’da bile “Tat, Rum ve Türk” diye geçiyordu. Giderek iç karışıklıklarda ve uçlardaki Türklerin üzerine gönderilen Selçuklu askerinin içindeTacikler çoğunluğu alıyordu…(s.46)

…O dönemin tarihçisi Aksaraylı Kemaleddin Mahmut, Türkler için “Hunhar köpek ve kurt gibidirler. Fırsat bulurlarsa yağma ederler. Düşman güçlü ise kaçarlar” dmektedir. Gerek bu etmenlerin, gerekse sahipsiz kalan Türkmenlerin bir kesimi Moğollar geldiğinde Farslaşmış bulunuyordu. Senceri, Tülek, Salgur, bir kesim Ağaçeriler hep böyle idiler. 

Mezopotamya’daki Bayatlar Araplaşıyor; Şul, Kücat, Halaç, Ilaç, Avşar, Beğdeli uyrukları ise Kürtleşiyordu. Bu iki-üç kuşak boyunca tamamlanıyor ve güzelim Türkçeden iz kalmıyordu. Bu durum, Hıristiyanlığa karşı böyle olmuyordu. Bu da Hıristiyanlığa tepeden bakmanın, onu beğenmemenin sürekliği ile açıklanabilir….(s.46) 

…Sünni olmayan tarikatların şeyhleri, dervişleri tekkelerini Anadolu’da terk edilmiş ya da güçsüzleşmiş manastır ve kiliselerin yerine veya yakınlarına kuruyorlardı. Bundan amaç, eski dinin yöreyi etkilemek için kullandığı yöntemleri olduğunca kullanıp o din veya tarikatların yerine geçmekti. Bu oldukça doğru sonuçlar Verdi. Bu yol gösterici dervişler, yeni yerlerinde buldukları Hıristiyan söylencelerini, kendi yorum ve eklerini katarak İslam kılığına sokuyor ve yore Hıristiyan halkına etki edip onların gönüllerini kazanıyorlardı..”

Cemal Kafadar ne demişti?


Şöyle bir sahneyi anlıyor muyuz gerçekten: “Kafir iman getirdi Müslüman oldu. Balı çörekle yediler. Ayağa kalktılar, üç kez semah tuttular” 

Sanırım anlıyoruz.

İman getiren o kafir, Türkçe konuşan Ortodokslar idi. 

Kafir müslüman ile aynı dili konuşuyordu. Çünkü onlar ayin-i cem’ e katılmış, kafirin kullandığı deyimle cem olmuşlardı. Balı çörekle, yani ekmekle yediler ve kalkıp semah döndüler.

Semah ayin-i cem’in bir parçasıdır. Dertler anlatılır, sorunlar çözülür. Cem, Türklerin islam öncesi inançlarındandır ve bugün Alevilerin ibadetidir. Cem’in dili Türkçedir. Şah Hatai’yi, Aşık Garip’i Yunan harfleriyle basıp okuyan, Ç, Ş, Ü, Ö, İ gibi türkçe karakterleri alfabeye dahil eden Ortodoks Türkler’in Müslüman komşuları günümüzün Alevileri, geçmişin Babaileri, Kızılbaşları idi.

Ancak, onlar birbirlerinin çocuklarını emzirirlerdi. Çünkü onlar, yetmiş iki milleti bir biliyorlardı.

Bu nedenle mi, istemedikleri halde zorunlu göçe tabi tutuldular? 

“ Bıktık artık sizden (Yunanlılar için söylüyor) 75 senedir bıktık artık sizden, yeter artık, biz orada doğduk, orada büyüdük, bir kardeş gibi büyüdük”Anastasia Hacıteodoriou, Selanik, 27.10.2000

Yukarıdaki açıklama, İlber Ortaylı’nın iddiasının aksine Ortodoks Türklerin Helenleşmediğini gösteriyor.


Hasan Ali Eldem
Odatv.com

 

Dipnotlar
1. İlber Ortaylı, COGİTO Osmanlı Özel Sayısı
2. Ayfer Karakaya Stump, Alevilik Hakkındaki 19. Yüzyıl Misyoner Kayıtlarına Eleştirel Bir Bakış ve Ali Gako’nun Öyküsü
3-4-5. Yonca Anzerloğlu, Karamanlı Ortodoks Türkler
6. Nejat Birdoğan, Anadolunun Gizli Kültürü: Alevilik



http://www.odatv.com/n.php?n=yunanistandaki-hristiyan-turkler-niye-rumlasmiyor-2703101200

En Çok Okunanlardan...