Blog Listem

Anadolu hümanizması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anadolu hümanizması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260423

🎞️🇹🇷👤ANADOLU İNSANI: 🇹🇷Milli güreşçi Rıza Kayaalp'in annesi Sevgi Kayaalp: ''Biz bayrak için çalışıyoruz. Orası güreş yeri, dövüş yeri değil...''

 Milli güreşçi Rıza Kayaalp'in annesi Sevgi Kayaalp:


''Biz bayrak için çalışıyoruz. Orası güreş yeri, dövüş yeri değil. 
Benim oğlum da onlara vurabilirdi ama sabrıyla, şükrüyle kazandı. 
İki rakibi de oğluma vurdu, ben de anneyim, dayanamıyorum ama ona hep dua ettim. 
Onda duanın gücü, Türk gücü, Türk kanı var. Allah böyle evladı herkese versin.''


 



 

20260408

📰🇹🇷ANADOLU İNSANI: ''Sen gerçekten bakan mısın?''


Sen gerçekten bakan mısın?

Konya Tarım Fuarı’nda bir çiftçimiz ile Sudan Tarım Bakanı arasında geçen, samimiyetin zirve yaptığı o anlar. — "Sudan devletinin tarım bakanı, doğru mu?" — "Size bir çay ikram edebilir miyim?" Anadolu insanının o eşsiz misafirperverliği ve şüpheci yaklaşımı bir arada!
Alıntı: 📹:

🎞️ 🇹🇷ANADOLU İNSANI: Dışarıyı görmek isteyen oğlu için özel bir düzenek hazırladı. 📍Konya

 


 

20260407

📰🇹🇷ANADOLU İNSANI: “Uluslarası İyilik Ödülü” alan İÇİMİZDEN BİRİ

7 yıl kalacağı cezaevine girdiğinde henüz 18 yaşındaydı… Üzülmesinler diye ailesine Almanya'ya gittiği söylenmişti. Bu yüzden hiç ziyaretçisi de yoktu. Koğuştaki diğer mahkumları eğlendirmek için fıkraları canlandırıyor, kendince tiyatrolar oynuyordu. 25 yaşına geldiğinde suçsuz olduğu anlaşıldı ve siyasi düşünceleri nedeniyle girdiği cezaevinden; “Bir gün buraya tekrar geleceğim" diyerek çıktı. 1 yıl dolmadan "Gönüllü Tiyatrocu" olarak geri döndü ve cezaevlerinde tiyatrolar oynamaya başladı. İçeride gördüğü işkenceler yüzünden artık hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacaktı. O da tiyatro sayesinde tanıştığı mahkumların, dışarıda anasız babasız kalan çocuklarını sahiplenmeyi düşündü. Çünkü bu çocukların sokağa ve suça yönelmeye meyilli olduklarını fark etmişti. Önce o çocukları okutmakla başladı işe, sonra ihtiyaçlarını karşıladı ve evlerine erzak aldı. Çocukların sayısı giderek artınca tiyatrodan kazandığı para bunları karşılamadı ve o da pazarlarda limon, naylon torba ve çay sattı. 

Evet, okuduğunuz bu hikayede bahsettiğimiz kişi hepimizin oynadığı dizi ve filmlerden bildiği oyuncu Turgay Tanülkü'ydü. Toplamda 26 çocuğu evlat edinen Tanülkü'nün şimdilerde 11 çocuğu okullarından mezun olup yuvalarını bile kurdu. 8 tane de torunu olan ünlü oyuncu “Uluslarası İyilik Ödülü” ile de ödüllendirildi. 

Sokaklarda kaybolmak üzere olan çocukları okutup, karanlıkdünyalarından çekip çıkardığı ve en önemlisi de bunu yıllardır hiç reklam malzemesi olarak kullanmadığı için Turgay Tanülkü'yü alkışlıyoruz


-ALINTI
DENİZ_TOPRAK2
@Baha_Benhan

📷ANADOLU İNSANI: Aşık Veysel'in aziz hatırasına, 1970


 

20250322

📰 Anadolu hümanizmasının sesi, Âşık Veysel'i ölüm yıl dönümünde anıyoruz

Anadolu hümanizmasının sesi, Âşık Veysel'i ölüm yıl dönümünde anıyoruz. Âşık Veysel, şiirleriyle, sözleriyle, nükteleriyle, hatıralarıyla Anadolu’nun bağrında, dünya kültür mirası içinde yaşamaya devam edecek.

Teori Dergisi 

 

20250210

''Barış Manço'yu müftü yapmalı...''

BARIŞ MANÇO"yu MÜFTÜ YAPMALI!

"Kayseri de bir şubat gecesi. 

Dışarıda kar ve soğuk var. Annem aralıklarla sobaya odun atıyor. Üzerinde demlenen çay kokusu bütün odaya yayılıyor. Odanın bir köşesinde babam, diğer köşesinde rahmetli Mehmet amcam oturuyor. Mehmet amca uzaktan akrabamız olur, babamın arkadaşı. Sık sık bize gelir. O akşam da yine bizde. İyi tiryakidir ama hiçbir zaman hazır sigara içmez, tütününü yanında taşır.

Odada bulunan bizler TRT televizyonunda İzzet Öz’ün hazırladığı programı izlerken Mehmet amca ve babam kendi aralarında sohbet ediyorlar. Programın konuğu Barış Manço. Barış Manço sözü kesip müziğe başlıyor. Mehmet amcam tütün sarmak için elinde tuttuğu tabakayı yere bırakıyor müziğin etkisiyle. Odada bir sessizlik oluyor. Barış Manço;

“Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi?

Yaz dostum, selam almayana yiğit denir mi?

Yaz dostum, altı üstü beş metrelik bez için.

Yaz dostum, boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?

Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kitabı

Sarı çizmeli Mehmet ağa bir gün öder hesabı”

Mehmet amcam, dirsekleri bağdaş kurmuş vaziyetteki bacaklarının üzerinde, iki eli iki yanağında, gözlerini ekrana mıhlıyor sanki sözler kendisine söyleniyormuş gibi isminin geçmiş olmasından mı bilmem pür dikkat Barış Manço’yu dinliyor.

Yaz dostum, yoksul görsen besle kaymak bal ile

Yaz dostum, garipleri giydir ipek şal ile

Yaz dostum, öksüz görsen sar kanadın kolunu

Yaz dostum, kimse göçmez bu dünyadan mal ile

Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kitabı

Sarı çizmeli Mehmet ağa bir gün öder hesabı

Şarkı bitiyor odada sessizlik devam ediyor. 

Mehmet amca doğruluyor, babama dönerek “bu uzun saçlıyı Kayseri’ye müftü yapmak lazım” diyor.

Bir Anadolu insanı ilk defa dinlediği Barış Manço’yu gönlünde müftülüğe layık görüyor.."

"Yıllar sonra tanıştığımızda Barış Manço’ya “sizin için musiki nedir” diye soruyorum. O “musiki benim için bir araçtır” diyor. Ben “amacınız nedir” diyorum. O “amacım musiki formu ile bu milletin değerlerini yediden yetmişe aktarmaktır” diyor."

-Hüseyin Emin Öztürk


🎞️ Anadolu İrfanı'nda Ali Ekber Çiçek ve Şemsi Yastıman | Ekrem Ataer'le Hasbihal | B:13

 

  • Anadolu İrfanı; aşk, bilim ve sanatın harmanıdır
  • Sıdkı Baba'dan
    Namadır Mustafa Kemal-i kudret
    Sabr-ü sebat ile buldu çok Nusret
    Dergah-ı Ali'den giyindi kısmet
    Oldu bu devranın baş pehlivanı.
  • Evrensellik iddiası aslında çok sesliliğin tek taraflı tarifidir!
  • Öyleyse yeniden Ulusal Müzik Devrimi'
  • Ulusal değerlerimizin yarattığı uluslararası heyecan
  • Ne büyük zenginliktir Anadolu İrfanı!
  • Geçmişini inciten nesiller yetiştirmeyi medeniyet zannettik!
  • Halk dilinde 27 Mayıs Destanı
''Bu kültür hazinelerimizi unutmayız, unutturmayız!''
Ekrem Ataer ile Hasbihâl


20230531

Anadolu İnsanının Bilgeliği: Boru Kısa Geldi

 

Bir arkeolog, bir fizikçi, bir teolog, bir sanat tarihçisi araştırma için yola çıkmışlar. Yolda kar fırtınasına yakalanmışlar ve kaybolmuşlar. Tam donarak öleceklermiş ki bir köylü onları bulmuş. Bunları almış köye, evine götürmüş. 3’ünü gürül gürül yanan sobanın başına alan köylü bunlar açtır diye bir şeyler hazırlamak için çıkmış.

Soba yerden 1 metre kadar yüksekte taşların üzerine yerleştirilmiş. Bu durum sıcak sobanın başında kendine gelen 3 bilim insanın dikkatini çekmiş. 

Köylü neden sobayı taşlarla bir metre kadar yükseltmiş?

Arkeolog atılmış; “Bu taşlar sıcağı içine alıp uzun süre muhafaza edebilir. Köylü bu yüzden odayı daha uzun sıcak tutmak için yapmış olabilir.” demiş.

Fizikçi; “Hayır demiş. Sobayı odanın tan ortasına koymuş ve bir metre yükseltmişki odanın her tarafını eşit bir şekilde ısıtabilsin.” demiş

Teolog; “Hayır demiş. Köylünün eski inançlarından kaynaklı ateşe duyulan bir saygı vardır. Bu yüzden ateşi yüksekte tutarak saygısını göstermiş.” demiş.

Sanat tarihçisi; “Hayır demiş. Bu bölgenin tarihinden kaynaklanan bir konu. Taşlarla çeşitli eserler yapmak bu bölgede yüzlerce yıl öncesinden beri devam eden bir gelenektir.” demiş.

Bu dört bilim insanı hararetle tartışırken köylü ellerinde yemek tepsisi ile içeri girmiş. 

Tezinde iddialı fizikçi atılmış. Niçin böyle yaptığını köylüye soralım. Tamam demiş diğerleri.

Kardeşim neden sobayı taşların üzerinde yaklaşık bir metre kadar yükseğe yerleştirdin?

Köylü bu dörtlüye bakmış: ''BORU KISA GELDİ. KIŞI GÖRDÜNÜZ. KÖY YERİ HER VAKİT ŞEHRE İNİP ALIŞVERİŞ YAPMA İMKANI YOK O YÜZDEN.’’  demiş.



20230122

📰✍️ Aşık Veysel Filizofça-Doğan Göçmen


AŞIK VEYSEL FİLOZOFÇA 

Doğan Göçmen

 

Aşık Veysel, ülkemizin 20. yüzyılda yarattığı en büyük insanlık değerlerimizdendir. Ozan bu yıl UNESCO’nun kararıyla ölümünün 50. yıl dönümünde dünya çapında anılacaktır. Ozan, yarım yüzyıl önce 21 Mart 1973 tarihinde aramızdan ayrılmıştı. Geride bugüne kadar hakkı verilememiş büyük ve derin bir külliyat bırakmış ve felsefenin ve bilimlerin araçlarıyla araştırılmayı bekleyen çok yönlü ve son derece zengin bir gelenek yaratmıştır. Aşık Veysel, bu geleneği çok uzun bir ozanlar geleneğini yeniden canlandırarak yaratmıştır.

 

Ozan, “Göz Gezdirdim Dört Köşeyi Aradım” başlıklı şiirinde “Karaca’oğlan Derdli Yunus soyum var”derken içinden geldiği geleneğe açıkça işaret eder. Bu bakımdan filolog Vahap Bahtiyarzade, Bahtiyarzade, Yunus açısından bakınca son halka olarak Aşık Veysel’e işaret ederken, Aşık Veysel açısından bakınca da ilk halka Yunus Emre’dir. Bahtiyarzade, Aşık Veysel’i uzun Yunus Emre geleneğine yerleştirmekle çok isabetli bir yargıda bulunmaktadır. Düşüncelerinde tutarlılığına vurgu yapmak için Veysel, tutum olarak kendisini Hallâc-ı Mansûr’a benzetir. “Mansur’a benzeyen bazı huyum var” diyor aynı şiirinde başka bir dizede. Şiirinin son dörtlüğünde Veysel kendisini Hayyam ve Neyzen ile kıyaslar ve Thales’i andırırcasına, doğada “Gaffer” diye adlandırdığı hareket ettiricinin kendisine “görünür mevcud herşeyde” der.

 

Aşık Veysel’in dilinde “Gaffar” Tanrı anlamına gelmektedir. Felsefenin kurucusu olarak kabul edilen Thales de mıknatısın çekim gücüne işaret ederek, bunun içinde Tanrı var, demiştir. Bu sözlerinden dolayı Thales, yeterince düşünülmeden panteist olarak tanımlanmıştır. Bugün bunun gerekçesiz olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde Aşık Veysel de “Gaffar” bana “görünür mevcud herşeyde” dediği için çabucak panteist olarak tanımlanmamalıdır. Thales teolojik anlamda ne kadar az bir panteist ise; Aşık Veysel de o kadar az bir panteisttir.

 

Thales’ten Epikürosçulara ve Stoacılara kadar tüm antik filozoflar ve Bruno ve Spinoza’ya kadar tüm Rönesans ve modern filozoflar gibi Aşık Veysel de her şeyi doğaya içkin olarak kavrar ve dünyanın sırrını çözmek için doğayı incelemeye davet eder. Bahtiyarzade’nin haklı olarak vurguladığı gibi, 20. yüzyılda Anadolu halk bilgeliğinin billurlaştığı ozanımız “Bizim Eller Yaylâsına Yürümüş” başlıklı şiirinde dünyanın sırrını açıklamak için “tabiata soralım” der.

 

En dindar halinde bile Veysel doğaya sadıktır, doğaya sadakate ve doğayı incelemeye ve işlemeye çağırır. “Kader” başlıklı şiirinde “Oku çalış öğren ölene kadar” der. Ünlü Kara Toprak” şiirinde “Dileğin var ise iste Allah’tan” diye önerdikten sonra Allah’tan dileneni almak için doğaya bağlılığı telkin eder ve der ki dileğini “Almak için uzak gitme topraktan”, çünkü “Hakk’ın hazinesi gizli toprakta”, yani gerçek doğada gizlidir ve hakikat insanın doğayı emek vererek işlemesiyle, dönüştürmesiyle, doğanın ve insan emeğinin sentezi olan kültür yaratmasıyla oluşmaktadır. İşte bu nedenle ozan, “Her kim ki olursa bu sırra mazhar”/”Dünyaya bırakır ölmez bir eser” diye önerir.

 

Aşık Veysel’in bu bağlamda “mazhar” sözcüğünü kullanıyor olması konumuz bağlamında son derece önemlidir. O, bu bağlamda bu sözcüğü kullanmakla bakışımızı ve düşüncemizi sekülerleştirmekle kalmaz; o, bu sözcüğü doğa bağlamına taşımakla aynı zamanda Tasavvuf geleneğinde de önemli bir sekülerleştirme eylemine giriştiğini görüyoruz. Görüntü, belirti gibi anlamlara gelen ve Arapça kökenli olan sözcük, derin felsefi anlamlara sahiptir. Eski Yunancada zuhur eden, görünen, bir niteliğinde kendisinde göründüğü nesne anlamına gelen “phainómenon” sözcüğüne karşılık olarak kullanılmıştır. Tasavvuf geleneğinde mazhar olmak, insanın, Allah’ın insana olan hitabına ulaşması anlamında kullanılmıştır ve bu ancak ‘ruhlar âleminde’ mümkün olmaktadır.

 

Aşık Veysel ise, Thomas Hobbes’un Tanrı kavramını kullanışını andırırcasına, Tanrı’yı doğanın içine, görünmezcesine arkasına gömüyor. Hobbes’a göre, doğa, Tanrı’nın bir sanat eseridir ve bu eserin kendisi de sürekli sanat eseri yaratmaktadır. Bir sanatçı olarak Tanrı doğayı yaratmıştır, onda düzeni kurmuştur ve geri çekilmiştir. Bu bakımdan Tanrı doğada, doğanın eserlerinde tezahür eder. Dolayısıyla doğanın eserlerini araştırmak, doğanın eserlerinde Tanrı’nın zuhur edişini araştırmak, doğanının eserlerini, onlarda işleyen yasaları bilmek, doğa dolayısıyla Tanrı’nın eserlerini, yasalarını bilmek anlamına gelmektedir. Fakat Veysel açısından doğayı bilmek aynı zamanda doğanın kendisini bilmek demektir, çünkü doğa yaratılışından sonra kendi başına olmuştur ve kendi başına eser üretmektedir. Ozan, “Mimar” başlıklı şiirinde Tanrı’yı dünyanın mimarı olarak betimler ve onu dünyanın düzeninin kurucusu olarak anlatır. Tanrı dünyada “Bu nizamı böyle kurmuş” diye belirttikten sonra “Kendi çekilmiş oturmuş” diye tamamlar sözlerini. Veysel’in “Gaffar” bana “görünür mevcud herşeyde” deyişi “Hakk’ın hazinesi gizli toprakta” deyişi ile beraber ele alınırsa yakalanan anlam budur. Kurulan doğa ve dünya kendisine konmuş olan düzene göre kendi başına işlemektedir. 

 

Doğan Göçmen


Alıntı/Kaynak: https://m.facebook.com/photo.php?fbid=10161009792563888&id=551148887&set=a.10153862248128888&eav=AfbOON5fVWJ5hClZhivC_aSPuEZFwOYVKpxeGrV89Ez47jXPMKP7r9PPXYLe_7Sec90&paipv=0&source=48


20210627

Neyzen Tevfik’in hatırasına...

"Saz aynı saz bir varsa tel değişti
Yumruk aynı yumruk bir varsa el değişti.
diyen koca Neyzen her daim rahmetle ve sevgiyle hatırlıyoruz Seni.
Hele ki o dönemin vekillerinin bazıları için yazdığın dörtlükler hala yerini koruyor 
"Seni kime sorduysam kimi berduş kimi ayyaş kimi deyyus dediler
Künyeni almak için partiye ettim telefon 'bizdeki kayda göre O şimdi mebus' dediler..

-Alıntı: sosyal medya

....

Gayet mütevazidir Neyzen Tevfik.

Birgün Hocapaşa Camii’nin tabutluğuna gidip bir tabutun içine girer kapağını üzerine örter ve uyur.

Dünya malına zerre tamahı yoktur. Kimseye minneti de yoktur.

“Dünyanın en yüksek tahtına da çıksan yine aynı götle oturacaksın” 
der.

Geçmiş günlere yananlara şöyle seslenir:

“Geçen gençlik günlerine yanmayan
Yok gibidir bense bakar geçerim.
Yoku vara varı hiçe gömerek
Her solukta bir gam yakar geçerim.”


İlk çıkardığı şiir kitabına da “Hiç” adını vermiştir. Kendisine memuriyet teklif eden Talat Paşa’ya "memur olunca sonunda ne olacağım"diye sorar.

Talat Paşa memuriyet silsilelerini saydıktan sonra son kademeye gelir ve en son kademeyi şöyle söyler: "Hiç..!"

Neyzen,Paşaya döner ve şöyle der: “İşte ben bugün de hiçim!”

1940’lı yılarda Bakırköy Akıl Hastanesi’nde 21 numaralı koğuş O’na ayrılır. Hem doktoru hem de dostudur ünlü sinir uzmanı Mazhar Osman. İstediği zaman gider kalır sonra canı istediğinde çıkar.

Gençliğinde hem Mevlevi hem de Bektaşi dergahlarında kalmış pek çok kişiden de feyz almıştır. Ancak hiçbir tarike bağlı kalmamıştır.

Öyle ki; İstanbul’a medrese eğitimi için geldiği yıllarda sarık ve cübbe taşımadığı için medreseden; namaz kılmadığı ve abdest almadığı için de mevlevihaneden kovulur.

Savaş vurguncularından birinin dedikodusu yapılmaktadır.

“Tonla parası var… Herifin bir eli yağda bir eli balda… Nereye gitse hemen yol açıyorlar!” diye.

Neyzen “Gerçekten kenara çekiliyor mu herkes?” diye sorar

“Çekiliyor.” cevabını alınca; “Demek cebindeki pisliğe bulaşmak istemiyorlar…” diye yapıştırır cevabı.

Bir gün Neyzen’e sorarlar: “Neyzen çalarken mi neşelenirsin yoksa neşeli olduğun zaman mı çalarsın?”

Maliye Bakanı hakkında yolsuzluk dedikodularının dolaştığı bir dönemdir.

Neyzen: “Maliye Vekili değilim ki çalarken zevk alayım” der.

İkinci Meşrutiyet döneminde nazırlığa getirilen bir zat çok geçmeden yeğeninin vali olarak atanmasını sağlar.

Karşılaştıklarında Neyzen “Maşallah kardeşinizin oğlu tıpkı fasulyeye benziyor.” deyince adam “Genç yasta vali oldu neden fasulyeye benzesin?” diye sorar.

Neyzen de verir cevabı: “İşte ben de onun için benzetiyorum ya fasulye de sırığa sarılarak büyür.”

Hayatı yoksullukla geçmiş Neyzen Tevfik yüreği insan sevgisiyle dolu biridir. Dünya malına hiç değer vermez..

1952 yılında Şehir Komedi Tiyatrosu’nda jübilesinin yapılacağı gün bir arkadaşına telefon açar kendisine bir takım elbise göndermesini ister. Arkadaşı elbiseyi gönderir.

Jübile bitince sahnenin arkasında o elbiseyi çıkartıp oradaki garsonlara verir sonra eski elbiselerini giyer. Bana vereceğiniz parayı da yoksullara dağıtın der.

Nice abdalların bulmak için nice yıllar yanıp tutuştuğu aptalların ise dünya malında bulmayı umduğu o son mertebeyi ne de güzel izah etmiştir Neyzen.

Hiçtir.

Bu yüzden 28 Ocak 1953’de verdiği son nefesinde o “Hiç”i uğurlamak için binlerce insan akın eder Barbaros Bulvarı’na.

En yüksek derecede devlet memurlarından kılıklarına çeki düzen vermeye çalışan sarhoşlara, üniversite profesörlerinden,sokak dilencilerine kadar binlerce insan…

Hiçlik mertebesine erişmiş Neyzen’i “hep” birlikte uğurlarlar…🖤

Alıntı: Sosyal medya

20210218

✍️ Anadolu Hümanizması: Tasavvuf Kültürü üzerine bir yazı - Doağna Cücenoğlu yazmış

DOĞAN CÜCELOĞLU'nun KALEMİNDEN..

 ANADOLU HUMANİZMASI: Tasavvuf Kültürü

(*Altına ben de imzamı atarım...
Yukarıdaki başlık bana ait.
Ruhu şad olsun, ışıklar içinde uyusun...)
Alp İçöz ✍🤔

''Ben Amerika'da 25 yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum. Amerika'da hiç eğitim görmemiş bir insanla aynı odada kalmaktan korkarım. Beş dolar için gırtlağını kesebilir. Eğitim orada gerçekten bir fark yaratıyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe, uygar, olgun, sorumluluk sahibi, verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor. İstisnalar kesinlikle olabilir ama genellikle böyle.

Türkiye'ye gelip baktığımda iki faktör görüyorum. Şehirleşme ve eğitim. Türkiye'de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum. Kesinlikle insafsız, kendinden ve kendi yakınlarının çıkarından başka bir şey düşünmüyor. Bu son derece kuvvetli bir duygu bende. İliğini sömürür bitirir, hiç acıma duygusu yoktur.

Ama şehirleşmemiş, okumamış, saf köylü olarak kalmışsa, onda değerler bilinci çok yüksektir. Sanki eğitilmiş Amerikalı.... Burada çok önemli bir gözlem var. Bunun üzerine düşünmek lâzım.

Benim analığım yörüktü. Annem öldükten sonra babam yeniden evlendi. Biz ona anne demedik, Ayşe teyze dedik. Ben daha on yaşındayım, sapanla vicik dediğimiz küçücük bir kuşu vurmaya çalışıyorum. 'Vurma oğlum' dedi. Ben, sen ne bilirsin Yörük karısı tavrı içinde, 'Ne var parmak gibi küp küçücük kuş' dedim.

Analığımın cevabı:'Yavrum! Canın küçüğü büyüğü olur mu? Allah her birine bir can vermiş. Vurma yavrum günah.' dedi.

Şu derinliğe bakın. Okuma yazması yok bu kadının. Yıllar Sonra bunun anlamını anladım. Anladığım zaman ağlamaya başladım.

Konferanstayım, böyle gözyaşı dökerek ağlıyorum. Yanımdaki Amerikalı kadın, ne oluyor bu adama diye meraklanmaya başladı. Ne oluyor dedi. O kadar mutluydum ki, 'çok mutluyum' dedim ağlayarak. Kendi kendime 'Ya Rabbi! Çok şükür. Sağken bunun farkına vardım.

Biz bütün insanlar kardeştir deyince sanki çok şey söylüyoruz. Kadın bunları aşmış. Canlardan oluşan bir aile, büyük küçük yok. Hepsi birbirine eşit. Onur eşitliği var. Canın büyüğü küçüğü olur mu? Allah hepsine can vermiş. Şu bilinci görüyor musunuz? Nereden geliyor bu?

Bu, tasavvuf kültüründen geliyor. Bu yayılmış. Eğer şehirleşme ve eğitim ele geçirmemişse, hâlâ bu mayamızda var. Ben zamanım olsa, hiç şehir yüzü görmemiş hiç okumamış köylülerin, özellikle yaşlı kadınların arasında zaman geçirip, onlardan bilgelikler öğrenmek isterim.

Bu topraklarda neler birikmiş. Ne insanlık deneyimleri var. Bir de doğadan kopmamış. Sürekli doğayla haşır-neşir içerisinde o bilgelikler bilenmiş. Kitap bilgisi değil. Farkına varmış ve bir yere oturtmuş.


Doğan Cüceloğlu

20200721

Bilge Kişi Hacı Bektaş Veli


Bilge Kişi Hacı Bektaş Veli
“Hararet nardadır sacda değildir,Keramet baştadır taçta değildir Her ne arar isen, kendinde ara,Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değildir.” 
Bilgelik; bugünden geleceği düşünmektir, insanın eğitim öğretimine önem vermektir. Varsıl iken yoksulluğu akıldan çıkarmayarak zamanı ve ortamı kollayıp yoksullara iyilik etmektir. İnsanlar arasında ayrıma gitmeyip birlik yolunda usanmadan bitimsiz uğraş vermektir. Hacı Bektaş Veli, 13.yüzyılda Nişabur’da yaşama gözlerini açtığında Anadolu insanının tinsel güneşi de doğmuştur. İnsanlık ateşi ile yanan yüreği, O’nu Anadolu’da Sulucakarahöyük’e kadar getirmiştir. 

Türk halkını birleştirip kaynaştırma ereğiyle gelmiş olup varsıl yoksul ayrımı yapmamış, toplum ve ülke birliğini sağlama yönünde uğraş vermiştir. Dahası, “Kadınlarını okutmayan uluslar yükselemezler.” demekle, eğitimin kadınlara da yönelik olmasını istemiştir. 

Sulucakarahöyük, Hacıbektaş hümanizminin merkezi ve devrinin ekin noktası olmuştur. Hacı Bektaş Veli, öğretileriyle topluma yön veren bir halk adamı işlevinde, toplumculuğu ve devrimciliği doğrultusunda ; din adamı, reformcu, düşünür, sosyolog, dilci ve gerçek bir Türkçü olma işlevinde bulunmuştur. Özgün düşünceleriyle Anadolu insanının gözünde ve gönlünde yükselip doruklaşmıştır. 

O’na göre: “Her şeyin en büyüğü iki şeydir: Bilim ve dayanç(sabır). Bilim ile Hakk’a yol bulunur. Dayanç ile halka varılır. Sevgi ve acıma insanlığın, şehvet ve hiddetse hayvanlığın simgesidir.” 

Ulu bilgenin kimi toplumcu tümceleri şöyle: “Kişiler toplumsuz yaşayamazlar. Toplum, kişilerden birinin eksikliğini öteki ile tamamlar. İnsanlar bir araya toplanıp, her biri diğerinin gereksinimlerini karşılayarak birbirlerine yardım etmedikçe kişi tek başına yeteneklerini geliştiremez. İsteklerini gerçekleştiremez. Bunun sonucu olarak kişi, çıkarından çok toplumun çıkarını yeğlemelidir.” 

Hoşgörünün, insan değeri bilirliğin, ezilen halkın derdini dert edinmenin uğraşını vermiştir. Güçsüzü korumuş ve yardımda bulunmuştur. Öz varlığını eğitmek ereğiyle bir yıl Çilehane’de acı yaşamı tatmıştır. Kentte oturma yerine köyde yaşamayı yeğlemiştir. Halkına halkın diliyle seslenmiştir. Kucağında ceylan ve aslan gibi iki hayvanı birlikte tutmakla: “Türklerin ceylan örneği suskun, dokunulursa aslan gibi yırtıcı olacağı” düşüncesini yansıtmıştır. O’ nun: “Yolumun dayandığı temel, eline-diline-beline sahip olmaktır. Hırsızlık eden, başkasının namusuna göz diken ve yalan söyleyen, kesin olarak aramızdan kovulmalıdır.” özdeyişi; sayrılara sağlık, gezginlere kılavuz, bilgisizlere ışık ve toplumu yönlendiren aydınlıktır. 

Bu yıl da 16-18 Ağustos günlerinde; eskinin Sulucakarahöyük’ünde, şimdinin Hacıbektaş’ında düzenlenen bilim ve kültür etkinlikleriyle anılmaktadır. Anmanın işlevi; düşünce bağnazlığından ve düşün suçluluğundan ötelerde bir özlemi canlı tutmaktır. “Yaratılmışların içinde insandan ulusu yoktur. İnsan, bilimin-erdemin simgesi ve özcesi her şeydir.” diyen Hacı Bektaş Veli, günümüzü de aydınlatmıyor mu ? 

O ulu bilgenin yedi yüzyıl öncesinden türküleşen soluğunu duymamız gerekir. Yine onun sözcükleriyle: “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu! ” Yeri aydınlık olsun. 


Muhsin DURUCAN

Alıntı/Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/muhsindurucan 

Hacı Bektaş Veli'nin Aslan ve Ceylanlı Resminin Anlamı

Hacı Bektaş Veli'nin Aslan ve Ceylanlı Resminin Anlamı

"Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız!" 
diyen Hacı Bektaş Veli; Anadolu’nun sosyal, siyasal, ekonomik, etnik ve dinsel yapısını dikkate alarak, sevgi ve hoşgörü kültürünün temellerini atmıştır. Uygarlıklar beşiği Anadolu’nun zengin kültür mozaiğini bozmadan; parçalamadan; farklılıklarıyla; sevgi ve hoşgörü temelinde biraraya getirerek ve tasavvufla yoğurarak, Anadolu Alevi ve Bektaşiliği'nin doğmasına öncülük etmiştir. Farklı dillerden, farklı kökenlerden ve kültürlerden gelen insanları bir bilen; ceylanla arslanı dost olarak kucaklayan bu anlayıştır. Bu anlayışın, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinde ifade edilen düşüncelerin temeli olduğu; günümüz insanının, hala bu anlayışa ulaşma çabası içinde olduğu yadsınamaz.

Hacı Bektaş Veli (1352-1429)
13.yüzyılda yaşamış ünlü mutasavvıftır.
Bektaşiliğin kurucusudur.
Türkistan’ın Nişabur şehrinde doğdu.
Bilinen en önemli yapıtı Makalat'tır. Sohbetler, sözler anlamına gelen bu yapıt Ahmet Yesevi'nin Fakr-name adlı yapıtının açıklaması gibidir.
Şiirlerinden çok mutasavvıf kişiliğiyle ünlüdür.

Eserleri:
Makalat: Kısa hikayeler ile Allah aşkı anlatılır. Ahmet Yesevi’nin Fakirname eserinin açıklaması gibidir.

Alıntı: http://www.edebiyatfatihi.net/2017/10/hac-bektas-velinin-aslan-ve-ceylanl.html

En Çok Okunanlardan...