Blog Listem

devrimci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devrimci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260917

📰🇹🇷ANADOLU İNSANI: Rüzgâra göğüs geren Jön Türk: Tarık Akan

Rüzgâra göğüs geren Jön Türk: Tarık Akan

Tarık Akan’ın Yeşilçam yıldızlığından halkçı sinemaya, Silivri barikatlarına ve bağımsız Türkiye mücadelesine uzanan yaşamı anlatılıyor.

17 Eylül 2026

Editor

GÖZEN ESMER

Türk sineması onu 1970 yılında Ses dergisinin yarışmasıyla tanıdı. Ataköy plajlarında gazoz satan, işportacılık yapan, makine mühendisliği öğrencisi Tarık Tahsin Üregül, kısa sürede Yeşilçam’ın “Kartpostal Çocuğu”na dönüştü. Hababam Sınıfı’nın Damat Ferit’i, salon filmlerinin gamsız aşığı olarak milyonların sevgilisi oldu. Ancak o, kendisine sunulan bu konforlu, ışıltılı sarayda oturmayı reddetti. Aramızdan ayrılışının 10. yılında, Tarık Akan’ı bir sinema efsanesinden, ülkenin en önemli aydınlarından birine dönüştüren şey, işte bu reddedişin ta kendisidir.

SALON FİLMLERİNDEN ATEŞ HATTINA

Tarık Akan, 1977 yılında kariyerinde çok keskin bir viraj aldı. Yapımcıların “Seni bitireceğiz!” tehditlerine boyun eğmeyerek yüzünü Anadolu’ya, işçi sınıfına döndü. Maden, Sürü ve Yol filmleriyle halkçı sinemanın sembolü oldu. Kameranın önündeki bu isyanı sokağa da taşıdı. 1977’de Yeşilçam’ı sansüre karşı Ankara’ya yürüten büyük eylemin mimarlarındandı. Yavuz Özkan ve Vedat Türkali ile gizlice örgütlediği bu yürüyüş için DİSK’e bağlı sendikaları tek tek dolaşmış, hapse girmeyi göze alarak o tarihi eyleme öncülük etmişti.

12 EYLÜL HÜCRELERİNDEN SİLİVRİ BARİKATLARINA

Türk sineması onu 1970 yılında Ses dergisinin yarışmasıyla tanıdı. Ataköy plajlarında gazoz satan, işportacılık yapan, makine mühendisliği öğrencisi Tarık Tahsin Üregül, kısa sürede Yeşilçam’ın “Kartpostal Çocuğu”na dönüştü. Hababam Sınıfı’nın Damat Ferit’i, salon filmlerinin gamsız aşığı olarak milyonların sevgilisi oldu. Ancak o, kendisine sunulan bu konforlu, ışıltılı sarayda oturmayı reddetti. Aramızdan ayrılışının 10. yılında, Tarık Akan’ı bir sinema efsanesinden, ülkenin en önemli aydınlarından birine dönüştüren şey, işte bu reddedişin ta kendisidir.

SESSİZ ASALET VE ATATÜRK SEVDASI

Akan, emperyalizmin kurguladığı 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini eleştirirken Türkiye düşmanlığına hiçbir zaman izin vermedi. “TSK bu ülkenin gözbebeğidir!” diyerek, Cumhuriyet kurumlarına sahip çıkan, 13 Aralık 2012’de kendi doğum gününde Silivri barikatlarını yıkanların en önünde yürüyen bir Jön Türk’tü. “Atatürksüz Anayasa’ya karşı köy köy dolaşırım.” diyecek kadar kararlıydı. Bu iradesinin içinde müthiş bir asalet de barındırıyordu.

‘VATAN ELDEN GİDİYOR SEN BENİ SORUYORSUN’

Tarık Akan Silivri’de barikatların en önündeydi.

Tavizsiz geçen bir ömrün son demleri de ülkesi için endişeyle geçti. Amansız bir hastalıkla mücadele ettiği, hastanede kemoterapi gördüğü o zor günlerde 15 Temmuz ... Darbe Girişimi yaşandı. O gece telefonla arayıp sağlığını soran 52 yıllık çocukluk dostu Zeki İrfanoğlu’nu şu sözlerle azarlamıştı: “Beni bırak sen! Vatan elden gidiyor, sen beni soruyorsun!”

Kendi can derdine düşecekken bile memleketin derdine düşen bir aydındı Tarık Akan.

16 Eylül 2016’da aramızdan ayrılan Tarık Akan, sadece filmleriyle değil, “Sanatçıysanız zaten tarafsınız!” diyerek hayatı boyunca savunduğu bağımsız ve aydınlık Türkiye sevdasıyla yaşamaya devam ediyor.

Alıntı: Aydınlık Gazetesi



Zeynep Küçük @Avzkucuk:

Gerçek Türk aydını ...

O günlerde bunları söyleyebilmek büyük cesaret işiydi....

 

20250424

📖 Taçsız Kral Metin Oktay'ın aziz hatırasına

 

80li yılların ortaları..

İzmir'de Güneş Gazetesinde çalışıyorum..
Bir hafta sonu O'nunla birlikte Denizli'de maça gidiyoruz..
Uçağın olmadığı yıllar..
Mecburen karayolu..
Otoban da yok..
4 x 4 de..
4 saat gidiş, 4 saat dönüş..
O arkada, ben önde şöförün yanında..
Yol boyu futbol, gırgır, şamata..
Birara bağırdı..
"Sağa çek abi"
Çektik..
Bir çiçekci dükkanı..
Dışarıda yüzlerce saksıda çeşit çeşit çicek..
İndi..
Çiceklerin hepsine tek tek baktı..
Ama birini uzun uzun inceledi..
Kokladı..
Toprağını yokladı..
Sonra dükkan sahibini çağırdı..
"Bu çicek sulanmamış abi" dedi..
"Bu çiceği sula..Dönüşte bakacağım"
Dükkan sahibinin şaşkın bakışları arasında tekrar yola koyulduk..
Denizli'de maçı izledik.
Gazeteye yorumlarımızı yazdırdık..
Dönüşte yine uğradık çicekciye..
Yine baktı o çiçeğe..
Yine dükkan sahibini çağırdı..
"Sulamışsın abi" dedi..
Sonra sordu..
-Evli misin?
-Evet..
-Al bu parayı, bu akşam karına çicek götür..
-Estağfurullah!.. Olur mu öyle şey abi..
-Olur abi..Ben ne diyorsam sen onu yap..
Zorla bir miktar parayı çicekcinin cebine koydu..
Tekrar yola koyulduk..
Arkaya oturdu..
"Sevdim bu çicekciyi abi" dedi..

****. *. ****

Bir saat falan yol aldık, karnımız acıktı..
"Aç ayı oynamaz abi" dedi..
Yol üstü bir salaş meyhanede durduk..
Köfte,piyaz ve rakı..
Demlenirken içeriye bir milli piyangocu girdi..
Baktı piyangocuya..
***"Bana onluk bir seri ver abi"dedi, ***
"Ama param yok,sonra veririm"
Piyangocu "Canın sağolsun kaptan.Senden para isteyen mi oldu?"diye cevap verdi..
Yüzünde bir tebessüm belirdi..
"Seni denedim ben abi"dedi..
Biletleri aldı,parasını ödedi.
Sonra piyangocuyu masaya oturttu..
Hal hatır sordu..
Bir duble rakı ve köfte ikram etti..
Adamı uzun uzun dinledi.
Sonra birden..
"Meyhanede herkese benden birer piyango bileti ver abi"dedi..
Piyangocu biletleri,O da paraları verdi..
Yedik,içtik,güldük..
Karnımız doydu,tekrar yola koyulduk..
Arkaya oturdu..
"Piyangocuyu sevdim abi" dedi..

****. *. * ***

Sonra uyumaya başladı..
Arabayı aynı zamanda foto muhabirliğimizi yapan Mustafa Yurt sürüyordu.Ben bir yandan Mustafa ile sohbet ederken , bir yandan arkada uyuyan O'nun çicekci ve piyangocuya yaptıklarını düşündüm yolboyu. İzmir'e vardığımızda hala uyuyordu.
Evine bıraktık..

****. *. ****

O güzel adamdı...
Adam gibi adamdan öte..
O özel adamdı..
O halkıyla yaşayan, halkıyla sevinen, halkıyla üzülen adamdı..
Kimse korkudan etliye sütlüye karışmazken, 
O Deniz Gezmişler için imza toplayan adamdı..
O bir kraldı..
Bugünün yaldızlı yıldızlı şeytanlarına örnek ola
Alıntı
Görsel : Futbolcu Metin Oktay 
Antrenör Gündüz Kılıç

Alıntı sosyal medya...

20250315

📰✍️📖 Devrimci, Alçakgönüllü, Nazik ve Cesur... Talât Paşa - Feyziye Özberk

Devrimci, Alçakgönüllü, Nazik ve Cesur... Talât Paşa

Talât Paşa, 15 Mart 1921 günü, Ermeni bir katil tarafından, Berlin’de evinin bulunduğu sokakta vurularak şehit edildi. 

Talât Paşa’nın katledildiği haberini aldığında Atatürk’ün gözleri doluyor ve 

'Memleket büyük bir evladını kaybetti' diyor.

15 Mart 2025

Feyziye Özberk yazdı! 

Devrimci, Alçakgönüllü, Nazik ve Cesur... Talât Paşa

Feyziye Özberk

Paşa, şehit edildiğinde çoğu zaman yaptığı gibi tek başına korumasız yürüyor. Çevredekiler tarafından suçüstü yakalanan katil yargılanıyor. Alman yetkili makamları, katilin mutlaka cezasını göreceğini belirten demeçler veriyor. Fakat Türklerin gösterdiği savunma tanıkları dahi dinlenmeden –“Ermeni kurtuluş hareketinin” bir gösteri alanına dönüştürülen– mahkemede, katil beraat ettiriliyor.

Bu ölüm yıldönümünde Talât Paşa’nın; niteliklerini, devrimci kişiliğini anlatmak istiyorum. Paşa kişilik olarak her bakımdan örnek alınacak büyük bir değerimizdir.

AYAKLARIN BAŞ OLMASI

23 Temmuz 1908’de Hürriyet’in ilanından sonra, o tarihe kadar yalnızca İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri arasında; Selanik ve çevresinde tanınan Talât Bey’in adı, ülke çapında duyuluyor. Aralık 1908’de Edirne milletvekili seçiliyor. 23 Aralık 1908’de 215 oydan 116’sını alarak Meclisi Mebusan’ın Birinci Reis Vekili oluyor. Birinci Reis, yine İttihatçıların adayı olan ve o günlerde daha çok tanınan Ahmet Rıza Bey’dir. Talât Bey, 1917 yılına kadar birkaç kez Dâhiliye ve Posta ve Telgraf nazırlığı yapıyor.

Tam adıyla Mehmet Talât Bey, 4 Şubat 1917’de Sadrazam oluyor ve Paşa unvanını alıyor. Osmanlı’da paşa unvanı yalnızca askerlere özgü değildir; sadrazam olanlara da paşa unvanı veriliyor. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez, halk tarafından seçilen bir milletvekili, bir dönem posta memuru olarak çalışmış, halktan biri, bu göreve geliyor. Yaşanan siyasal ve toplumsal bir devrimdir.

O güne kadar yaşanılanın, alışılmışın dışındaki bu gelişme, bir halk deyişiyle “ayakların baş olması,” toplumda şaşkınlık yaratıyor. Anonim birçok taşlamaya konu oluyor:

“Sen yakışmaz dersin emma kel başa şimşir tarak,
Sadrazam oldu Talât, cilve-i takdire bak.”

Halk ayaklar baş oldu derken, aslında bilgece bir anlatımla devrime işaret ediyor. Yaşanan bir altüst oluştur. Talât Bey onlardan yani halktan biridir. Nasıl olur da sadrazam olur? Onlar bu konumu kendine, kendinden birine, dolayısıyla Talât Bey’e yakıştırmıyor. Yıllar yılı bu duygu, halkın kendini aşağı görmesi, kafalara nakşedilmiştir. İttihat ve Terakki örgütü liderleri de uzun süre bizzat iktidar olmaya cesaret edemiyor. Eski devrin paşalarını yönlendirmeye, iktidarını bu yöntemle yürütmeye çaba harcıyor. Tabii amaçladıkları hedeflere bu yöntemle ulaşamıyorlar. İttihat ve Terakki’nin yaptığı en önemli hatalardan biri, belki de budur.

Talât Paşa da bu hatayı kabul ediyor. Le Temps’in muhabiri M. Jean Rodes’e verdiği demeçte bunu belirtiyor: “Yalnız bir şeye yeriniyorum. O da, vaktiyle işlerin yönetimini ele almamızdır. Çünkü böyle yapsaydık, irtica olayı yapılmayacaktı. (31 Mart gerici ayaklanması) Ama dünyaya karşı kendimizin bir çıkar düşüncesiyle hareket etmediğimizi göstermek istiyorduk.” Hatalarının temelinde yatan duygu bile yanlış anlaşılmamak isteği…

İttihat ve Terakki’nin 1908-1918 toplam on yıllık iktidar döneminden, (üstelik tam bir ittihatçı hâkimiyetinden de söz edilemezken), denilebilir ki “yüz yıllık tarih” ve siyaset çıkmıştır. Çünkü bu on yıl, hem dünyanın hem de Osmanlı’nın altüst olduğu yıllardır.

VATANIN TALAT'I

Cemiyet’in Merkez-i Umumi üyeleri gizli çalışma nedeniyle açıklanmadığı için 1908’in sonbaharında Talât Paşa, İstanbul için yeni ve bilinmeyen bir isimdir. Meclisi Mebusan’da, ilk Meclis Reisleri seçileceği gün Mektebi Hukuk’ta “İlmi-i Servet” (ekonomi) hocası olan Cavit Bey, Tanin gazetesi Başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın’a: “Talât’a oy ver” der. “Kim Talât?” sorusuna, Cavit Bey’in verdiği yanıt: “Bizim Talât” olur. Hüseyin Cahit Yalçın, bu sözden hareketle şunları yazıyor: “İşte bu ‘bizim Talât’, yavaş yavaş sadece kendi saf ve samimi hizmetleri, yararlılıkları sayesinde hepimizin Talât’ı oldu, memleketin Talât’ı oldu, vatanın Talât’ı oldu.”

Talât Paşa’nın daima muhafazakâr ve ileri unsurlar arasında uzlaşma adımlarıyla yürüdüğünü yazan Hüseyin Cahit Yalçın, Paşa’nın vatanseverliğini ve cesaretini vurguluyor: “Vatanı için hayatını feda etmek lüzumu ile karşılaşsa idi katiyen eminim ki bu cezri hareketi memnuniyetle, tereddütsüz göze alırdı. Fakat siyasi hareketlerde onu radikal, cüretkâr ve çok ileri adımlara sevk etmek kabil değildi.”

Bu açıklama biraz eleştiri koksa da bize Paşa’nın içinde bulunduğu kitleyi kucakladığını ondan kopmamaya çalıştığını da gösteriyor. Ayrıca Paşa’nın, vatanın kaderi söz konusu olduğunda Bâb-ı Âli Baskını gibi radikal, çok cesur bir harekete önderlik ettiğini de biliyoruz.

Kendi de İttihat Terakki üyesi olan İsmet İnönü, 1969 yılında bir söyleşisinde Talât Paşa’yı Meşruiyetin ilanından evvel tanıdığını belirtiyor ve kusursuz denebilecek kişiliğine dikkat çekiyor: “Vaktiyle posta memuru oluşunun hatırlatılması rakiplerinin kendisinde kolay kolay kusur bulamayışlarındandır. Talât Paşa siyasi kariyerine ufak bir memur olarak başlamış, on sene zarfında siyasi hayatın en yüksek kademesine Sadrazamlığa kadar ilerlemiştir, daha önemlisi İttihat Terakkinin fikriyatını, politikasını nihayetine kadar sadakatle ve sebatla takip eden zümreye örnek olmuştur.”

Hasan Babacan, Paşa’nın önder ve etkin kişiliğini belirtiyor: “Talât Paşa, son dönem Osmanlı devlet adamları arasında, üzerinde müspet veya menfi olarak çok şey yazılan ve söylenen bir devlet adamıdır. Çünkü o, kurucuları arasında bulunduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetleriyle ki en önemli faaliyeti II. Meşrutiyetin ilanıdır, 23 Temmuz 1908’den 30 Ekim 1918’e kadar geçen on yıllık bir dönemin hâkimi durumundaki kişidir. Üzerinde çok şey yazılan ve konuşulan böyle bir dönem…”

Onu bir yabancı gözüyle tahlil eden Bernard Lewis de, Talât Paşa’nın şahsiyetini takdir ederek, “Triomviranın üçüncüsü ve hepsinin çok ötesinde daha yetenekli olan Talât Paşa, süratli ve nüfuz edici bir zekâ sahibi, gerektiği zaman şiddetli fakat hiçbir zaman fanatik ve kindar olmayan bir adamdı. Çağdaş bir Avrupalı gözlemciye göre Türk Devriminin Danton’uydu” diyor.

Halil Menteşe’nin kitabında Paşa’nın bir yönetici olarak, hayati durumlarda çalışma arkadaşlarına nasıl davrandığını yansıtan hoş bir anı var. Sakız ve Midilli adalarının iade edilmemesi, Kasım 1913 barış anlaşmasına rağmen, İstanbul için savaş anlamına geliyor. Bu nedenle donanmayı güçlendirmek için büyük gayret sarf ediliyor. Bir Fransız bankasından kötü şartlarda alınan kredi sayesinde Brezilya üzerinden İngiliz yapımı bir zırhlı geminin satın alınması mümkün oluyor. Halil Bey’in aktardığına göre Maliye Nazırı Rıfat kredi anlaşmasını imzalamakta tereddüt edince, “Talât Bey onu kucaklayıp, ‘Beyim adaları alacağız, santim düşünecek zamanda değiliz’ diye bağırdı. Onu okşayıp sakalını öpmek suretiyle tatlılıkla baskı uyguladı. Kendisini bankacının beklediği odaya götürdü ve imzalamaya mecbur etti.”

ÖRGÜT USTASI BİR LİDER

Talât Paşa usta bir örgüt lideridir. O aynı zamanda iktidar mücadelesinin en önemli aracının siyasal bir örgüt (parti) olduğunu bilen, buna inanan bir önderdir. Siyasi yaşamında örgütlü olmaya ve örgütüne büyük bir özen göstermiştir.

İttihat ve Terakki, çok karışık ve nazik bir örgüttür. Ömer Nâci’nin ifadesiyle “kırk türlü ‘mecnun’dan mürekkep” bir kuruluştur, İttihat ve Terakki… Aralarında eşitlik var. Liderliği reddediyorlar. Hepsi “kardeş.” İtaat edecek olanlar, bu itaatin gerekliliğine ikna olmalılar. “Vatan sevgisi” konusunda anlaşıyorlar. Ancak hükümet biçiminden yönetim tarzına, sosyal önlemlere kadar herkes farklı düşünüyor. Aralarında çok büyük ayrılıklar var. Bu durum dikkate alındığında, örgütte bir uyumsuzluk olmadan işleri yürütebilmek için faal, yumuşak, insan duygularını ve ihtiraslarını ölçebilmekte usta bir zekâ ve kişiliğe gereksinim var. Talât Paşa da bu tekniğin en büyük ustası. Alçakgönüllü, nazik ve cesur... Ona göre küçük ve sıradan entrikalar, yalan ve iftiralar düşmana karşı bile bir silah olarak kullanılmaz. En büyük düşmanına bile açıktan, cepheden hücum edebiliyor. Çıkarcı değil. Seviliyor, sayılıyor, sözü dinleniyor. Daima çevresindekileri sabırla dinlemeyi ciddiye alıyor. Merkezi Umumi ile ilişkilerini hep sıcak tutuyor.

Tekrarlarsak İttihat Terakki örgütünde, liderliği doğru bulmayan bir anlayış egemen… Bu anlayışa karşın, zorluklar karşısında sürekli çözüm arayan, gelecekte ulaşılacak başarıya olan inancında ısrarlı, umudunu hiç kaybetmeyen, mücadeleci ve esnek kişiliği, Talât Paşa’nın liderliğini tartışmasız kılıyor. Cavid Bey, Talât Paşa’nın vazgeçmeyen yapısını şöyle tanımlıyor: “Bugün kazanamadığımı yârin kazanırım, der ve işe başlar.”

Doğu Perinçek, Talât Paşa’nın “öncelikle büyük bir devrimci” olduğunu vurguluyor. “Büyük teşkilatçıdır. İttihat Terakki, Türk devrim tarihinin çok önemli kök teşkilatıdır. Hatta dünya devrim tarihinde yeri olan bir partidir. Talât Paşa işte o partinin önderidir. Büyük bir ahlak ve fedakârlık örneğidir. Büyük devlet adamlarımızdandır.”

Talât Paşa’yı bu kıymetli devrimci önderi saygı, sevgi ve minnetle anıyorum.

📖 Kaynak:

  • Feyziye Özberk, Talât Paşa İttihat Terakki Tarihi/Posta Memurluğundan Devrim Önderliğine, Kırmızı Kedi Yayınevi, Ekim 2021, İstanbul.
Alıntı: AYDINLIK GAZETESİ 


20201106

📚Kitap: 🖋Şiir: Doğu Tabletleri - Hüseyin Haydar


Biz kollarımızı veriyoruz, kollarımızın ikisini de.

Sizden istiyoruz iki öküzün birisini.

Biz ciğerlerimizi veriyoruz, kimse istemeden.

Veriyoruz ciğerlerimizin akını karasını.

Körük istiyoruz sizden ve kükürtün yarısını.
HÜSEYİN HAYDAR




20200427

🎞 ✍️ Deniz Gezmiş’in son arzusu; Rodrigo'nun Gitar Konçertosu


DENİZ GEZMİŞ VE CONCİERTO DE ARANJUEZ...


Deniz Gezmiş’in son arzusu neden bu konçertoyu dinlemek olmuştur acaba? Şimdi siz çalınması çok zor olan bu muhteşem gitar konçertosunu, dünyada tam anlamıyla yorumlayabilen tek üstat olan Paco de Lucia’dan dinlerken, ben de anlatayım size neden…

Joaquin Rodrigo Virde 1901 yılında İspanya'da, Valencia - Sagunto'da doğar. Henüz üç yaşındayken difteriye yakalanır ve görme yetisini kaybeder. Sekiz yaşında solfej, piyano ve keman eğitimine başlar. Sonunda piyano virtüözü olur, birçok da klasik müzik eseri yazar ve uluslararası ün kazanır. Ancak tüm dünya Rodrigo'yu, Concierto de Aranjuez (Rodrigo'nun Gitar Konçertosu) adlı eseriyle tanır. 

Rodrigo, 1933’te, üç yıldan beri birlikte olduğu, Kamhi ailesinin kızı Türk piyanist Victoria Kamhi ile evlenir. Sonrasında Kamhi piyano kariyerine son verip, gözleri görmeyen kocasının asistanlığını yapar ve onun birçok dile çevrilmiş “De la mano de Joaquín Rodrigo: Historia de nuestra vida (Joaquin Rodrigo'yla el ele: Maestro'nun yanında hayatım) adlı biyografisini yazar. Çift Hitler Faşizminin en vahşi dönemlerinde, Fransa ve Almanya’da yaşarlar.


1936 yılında İspanya'da Hitler ve Mussolini destekli, General Franco komutasındaki askeri faşist güçler, seçimle işbaşına gelen sosyalistlerin "Halk Cephesi" koalisyonuna karşı ayaklanır. Ve İspanya, tüm dünyanın gözü önünde korkunç bir iç savaşa sürüklenir. Avrupa ülkeleri Hitlerden çekindikleri için, halka karşı yapılan bu kalkışmaya “İspanya'nın iç meselesi” diyerek sessiz kalırlar. Ancak birçok ülkenin devrimcileri, sosyalistleri ve anti-faşistleri “Enternasyonal Tugaylar” oluşturarak İspanya halkının yanında saf tutarlar. Üç yıl süren İç Savaş, maalesef Halk Cephesi’nin yenilgisiyle sonuçlanır ve İspanya'da Franco'nun -1975 yılında ölümüne kadar kırk yıl sürecek olan- diktatörlük dönemi başlar.

Rodrigo'nun 1939 yılında, gözleri görmediğinden eşine bölümler halinde yazdırdığı “Concierto de Aranjuez”, işte bu iç savaş ortamının eseridir. Konçerto altı yüz bin kişinin öldüğü bu iç savaşı, cephelerde faşizme karşı direnen devrimcilerin umutlu coşkusunu ve sonrasında yönetimi ele geçiren diktatör Franco'nun kendi halkına yaşattığı acıları ve yaptığı zulümleri anlatır. 
Rodrigo 1999 yılında, karısı Kamhi’nin ölümünden iki yıl sonra, 98 yaşındayken vefat eder. 

DENİZ’İN SON ARZUSU

İşte 68 kuşağının lideri Deniz Gezmiş, kırk beş yıl önce 6 Mayıs 1972'de gece yarısı idam sehpasına götürülmeden önce, son arzusu olarak demli bir çay ve sigara eşliğinde Rodrigo'nun Gitar Konçertosu'nu, bu nedenlerle dinlemek istemiştir. Konçerto bitip o idam sehpasına doğru yürürken, Ulucanlar Cezaevi'ndeki tüm tutuklular da ıslık ile konçertoyu yeniden çalar. O günden beri de gençliğin dilinden hiç düşmez.

Bize bu konçertoyu ezberlettin ya Deniz, Can Yücel üstadımızın deyişiyle “Acıyorsam sana anam avradım olsun, ama aşk olsun sana be çocuk, aşk olsun!” 

Haydi, rastgele tüm Rodrigo severlere! 

Ethem Gönenç (AYDINLIK Gazetesi)


20200109

Cemal Süreya Ölümünün 30. yılında İlk kez kendi çizimleriyle anıldı


İlk kez kendi çizimleriyle anıldı

10.1.2020 02:00

Türk şiirinin büyük ustası, devrimci aydın Cemal Süreya, ölümünün 30. yılında kendi çizimlerinin ve günümüz sanatçılarının eserlerinin yer aldığı özel bir sergi ile anıldı. Süreya’nın kız kardeşi ve yeğenlerinin de katıldığı serginin açılışında usta şairin şiirleri müzikle buluştu.

Küçükçekmece Belediyesi tarafından şair Cemal Süreya’nın vefatının 30. yılına özel hazırlanan “Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor, Cemal Süreya’yı Anlamak” sergisi, Atakent Kültür ve Sanat Merkezinde sanatseverlerle buluştu.

Süreya’nın yaşamının ve eserlerinin ele alındığı sergide, usta şairin kendi çizimlerinin yanı sıra fotoğraf, resim, video, enstalasyon ile seramik alanında 32 sanatçının eserleri de yer alıyor.

Süreya’nın yeğenleri ve kız kardeşi Perihan Bakır’ın katıldığı etkinliğin açılışında açıklamada bulunan serginin küratörü Erkan Doğanay, üç yıl önce Cemal Süreya’nın evinin hemen yanında bulunan Galeri Mod’ta usta şairi anmak için bir sergi projesi hazırladıklarını belirterek, her yıl da bu projeyi farklı sanatçılarla beraber yapmaya devam ettiklerini söyledi.

Doğanay, projede sanatçıların usta şairin bir fotoğrafından ya da bir şiirinin dizesinden yola çıkarak eser hazırladıklarına işaret ederek, “Bu sergi de ortaya çıkan sonucun bir dökümü. Eserlerin bir bölümü burada sergileniyor ve ilk kez de Cemal Süreya’nın kendi el çizimiyle yapmış olduğu portre resimler burada.” dedi. Cemal Süreya’nın Türk şiiri içerisinde önemli bir isim olduğunun altını çizen Doğanay, şöyle devam etti: “Adı duyulduğunda sanatçıların ‘Onun adına mutlaka ben de bir şey yapmalıyım’ dediği bir insan Cemal Süreya. Bu yüzden sanatçılar projeye ilgili ve gayretli. Yarın yine Galeri Mod’ta da bir sergi açılışımız olacak. Orada da tamamı yeni olan sanatçılarla hazırlanılan bir sergi. Böylece biz şairi unutmadan, yaşatmaya, hatırlatmaya ve genç kuşaklara onun hem yüzünü hem çalışmalarını göstermeye çalışıyoruz.”

Serginin açılışına katılan Cemal Süreya’nın arkadaşlarından ressam Nevhiz Tanyeli de 1960’lı yıllarda akademide öğrenciyken eşinin aracılığıyla İkinci Yeni şairleri ile tanıştığını dile getirerek, “O dönem haftanın belli bir akşamı tiyatrocular, ressamlar, şairler evimizde toplanırdı. Cemal de onlardan biriydi. Edebiyat üzerine konuşuluyordu. Dostluklar pekiştiriliyordu. Öylesine bir süreç yaşadık Cemal’le” diye konuştu.

ÖZ GEÇMİŞİYLE İLETİŞİM KURMAK İSTEDİ

Tanyeli, hayat koşullarından dolayı Cemal Süreya ile 1960’lardan sonra bir süre kopukluk yaşadıklarını, fakat 1980’li yıllarda tekrar bir araya geldiklerini şu sözlerle anlattı:

“Altıneller diye bir galeri vardı. Ben orada bir sergi açtım. Cemal de oraya gelip, gidiyordu. Tekrar görüşmeye başladık. Güzel bir iletişimimiz vardı. En son Kadıköy’de Cemal, Behçet Necatigil adına bir konuşma yapacaktı. Orada Cemal konuşuyordu ama hiç Behçet Necatigil’den söz etmiyordu. Sürekli kendi öz yaşamından bahsediyordu. Konuşma böyle sürdü. İzleyicilerden biri hatırlatacak gibi oldu ama Cemal hiç pas vermedi. Böylece konuşma bitti. Sonra bir mekana geçtik arkadaşlarla sohbetler falan. Orada Cemal, sık sık İstanbul’u bırakıp, Güney’e yerleşmek istediğinden söz etti. Bu onu son görüşümmüş. O konuşması sırasında gerçekten çok kötü görünüyordu. Çok kısa bir zaman sonra da Cemal’in ölüm haberi geldi. Benim için çok acı bir anı. Konuşma sırasında demek ki bir zorluk çekiyordu. Kendini ifade edemedi ve anlaşılan sadece öz geçmişini anlatarak bizimle iletişim kurmak istedi.”

BABAZULA SAHNE ALDI

Serginin açılışında ayrıca Babazula’nın kurucusu Murat Ertel, Esma Ertel ile şair, yazar, oyuncu Orhan Alkaya, ortak performansları ile Süreya’nın şiirlerini müzikle buluşturarak katılımcıların beğenisine sundu.

Aralarında Ara Güler, Bahar Oganer, Cemil Ergün, Çağdaş Erçelik, Deniz Gökduman, Devabil Kara, Devrim Erbil, Fırat Bingöl, Fırat Neziroğlu, Görkem Dikel, Güneş Acur, Halime Türkyılmaz, Hülya Sözer, Hüseyin Işık, Hüseyin Rüstemoğlu, İpek Şenel, Mehmet Kavukçu, Nazan Azeri, Nezihe Bilen Ateş, Reşat Başar, Selahattin Yıldırım, Zafer Erkan, Ragıp Basmazölmez, Balkan Naci İslimyeli, Turgay Kantürk, Serdal Kesgin, Raziye Kubat, Şevket Sönmez, Nevhiz Tanyeli, İpek Tekil ve Metin Üstündağ’ın eserlerinin yer aldığı sergi, 9 Şubat’a kadar ziyaret edilebilecek.

Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/ilk-kez-kendi-cizimleriyle-anildi-kultur-sanat-ocak-2020

20191202

‘Vatan ve hürriyet şairi’ Namık Kemal’in vefatının 131. yılında anılıyor


Veryansın TV

Yurtseverlik, hürriyet, millet kavramlarına bağlı Yenişehirli Mustafa Asım Bey ile Fatma Zehra Hanım’ın oğlu Namık Kemal, 21 Aralık 1840’da Tekirdağ’da dünyaya geldi.

NAMIK KEMAL KİMDİR?

Annesi Fatma Zehra Hanım’ı 1848 yılında kaybettikten sonra çocukluğunu dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında, Rumeli ve Anadolu’da geçiren Namık Kemal, dedesinin farklı kentlerde görev yapması nedeniyle düzenli bir eğitim alamasa da gittiği özel kurslarda Arapça ve Farsça öğrendi.

Dedesinin Afyonkarahisar’daki vali yardımcılığı görevinin ardından İstanbul’a babasının yanına gelen Namık Kemal, burada 3 ay Bayezid Rüştiyesine ve ardından 9 ay Valide Mektebine gitti.

Dedesinin Kars’a sancak yöneticisi olarak atanmasıyla 1,5 yıl burada kalan Namık Kemal, Karslı şair ve müderris Vaizzade Seyid Mehmet Hamid Efendi’den divan edebiyatını öğrendi.

Babasının 1855’te Bulgaristan’ın Filibe kentine mal müdürü olarak atanması ve dedesinin Sofya Kaymakamlığına atanması ile Sofya’ya giden Namık Kemal, Kars’ta öğrendiği aruz ve hece vezinlerini burada pekiştirdi.

Sofya’da evlerine ziyarete gelen dedesinin arkadaşı şair Binbaşı Eşref Bey, şiirlerini okuduktan sonra asıl adı “Mehmet Kemal” olan usta edebiyatçıya katip anlamına gelen “Namık” ismini verdi.

Sofya’dan 1857’de İstanbul’a dönen Namık Kemal, 1863’ten itibaren 4 yıl yeniden Tercüme Odasında görev aldı ve edebiyatta batılılaşmanın ilk adımlarını atan İbrahim Şinasi ile tanıştı ve “hak, millet, vatan, hürriyet, millet meclisi” gibi kelimeleri daha sık kullanmaya başladı. Tasvir-i Efkar gazetesinde fıkra ve tercüme yazıları kaleme aldı.

Komşuları Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızı Nesime Hanım ile evlenen edebiyatçının bu evlilikten Feride ve Ulviye adını verdikleri iki kızı, Ali Ekrem adını verdikleri bir oğlu oldu.

GAZETESİ KAPATILINCA FRANSA’YA GİTTİ

Şinasi’nin 1865’te Tasvir-i Efkar gazetesini kendisine bırakarak Fransa’ya gitmesi üzerine, gazeteyi tek başına çıkarmaya başlayan Namık Kemal, Sağırahmetbeyzade Mehmet Bey, Menapirzade Nuri Bey, Kayazade Reşat Bey, Mustafa Refik Bey, Suphipaşazade Ayetullah Bey ve Ziya Bey ile İttifak-i Hakimiyet Derneğini kurdu.

Namık Kemal, yeni bir anayasa ve parlamenter bir yönetim kurulmasını amaçlayan derneğin görüşleri doğrultusunda yazılar yazdı.

“Şark Meselesi” üzerine yazdığı bir makale, usta yazarın gazetesinin 1867’de kapatılmasına ve kendisinin Erzurum Vali Muavini olarak atanmasına sebep oldu.

Namık Kemal, hükümet tarafından gönderildiği Erzurum’a gitmek yerine Ziya Paşa ile Paris’e gitti. Fransız hükümetinin Genç Osmanlılara ülkeyi terk etmelerini söylemesi üzerine Londra’ya geçen Namık Kemal ve arkadaşları burada Hürriyet gazetesini çıkardı.

Bir süre sonra arkadaşları ile arası bozulan Namık Kemal, gazeteyi çıkarmaktan vazgeçti ve 1870’de Sadrazam Ali Paşa ile barışıp yurda döndü.

Siyasetten uzak durmak, yazı yazmamak koşuluyla affedilmiş olan Namık Kemal, İstanbul’a döndükten sonra mizah dergisi “Diyojen”de imzasız fıkralar yazdı.

Sadrazam Ali Paşa’nın ölümünden sonra 1872’de İbret gazetesini çıkaran Namık Kemal’in, muhalif yazılar yazdığı için gazetesi kapatıldı ve mutasarrıf olarak Gelibolu’ya atandı. Usta yazar burada “Vatan yahut Silistre” oyunu ile “Evrak-ı Perişan” adlı eserini tamamladı.

Gelibolu mutasarrıflığı görevinden alınan Namık Kemal, 1872’de İstanbul’a döndü. Burada İbret gazetesinin tekrar başına geçen Namık Kemal, bir makalesi nedeniyle hakkında soruşturma açılıp gazetesi kapatılınca kendini tiyatroya verdi.

1 Nisan 1873 gecesi İstanbul’da Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda sahnelenen “Vatan Yahut Silistre” oyunu, sahnelenen ilk tiyatro eseri oldu.

Oyun sonunda çıkan olaylar nedeniyle Kıbrıs’a, oradan da Midilli’ye sürgün edilen Namık Kemal, sürgün sonrası geldiği İstanbul’da Hürriyet Kasidesi adlı eserini kaleme aldı.

2. Abdülhamit tarafından ilk Osmanlı Anayasası için kurulan komisyonun üyeliğine seçilen Namık Kemal, padişahın aleyhine bir tehdit beyti yazıp, bunu mecliste okuyunca mahkemede yargılandı.

Asayişi bozduğu gerekçesiyle suçlu bulunup 6 ay hapis cezasına çarptırıldıysa da sonradan beraat eden Namık Kemal, Girit Adası’nda ikamete mecbur edildi daha sonra ikameti Midilli Adası’na çevrildi.

1879’dan itibaren 5 yıl Midilli mutasarrıfı olarak görevlendirilen adalarda yaşayan Türk ahalisinin sorunlarını dile getiren bir rapor hazırlayıp Babıali’ye sundu.

“Vaveyla”, “Murabba”, “Vatan Mersiyesi” gibi şiirlerini burada yazan usta edebiyatçı, Kıbrıs’ta yazmaya başladığı Celaleddin Harzemşah adlı eserini de burada tamamladı.

Okunmak için yazılmış olan ve 15 perdelik tarihi bir oyun niteliği taşıyan bu eserde yazar, Harzemşahlar Devleti’nin son hükümdarı Celaleddin Harzemşah’ı ve İslam birliği düşüncesini işledi. 2. Abdülhamit, bu eserinden ötürü Namık Kemal’e bala rütbesi (mülki rütbe) ile ödüllendirdi.

Midilli’den sonra 1884’te Rodos mutasarrıfı olan Namık Kemal buradaki çalışmalarından dolayı imtiyaz madalyası ile ödüllendirildi.

Daha sonra Sakız Adası’na mutasarrıf olarak görevlendirilen Namık Kemal, burada 2 Aralık 1888 günü 48 yaşında hayatını kaybetti.

Adada bir mezarlığa defnedilen “Vatan ve Hürriyet şairi”nin naaşı şair arkadaşı Ebüziyya Tevfik’in isteğiyle ve 2. Abdülhamit’in talimatıyla Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine bağlı Bolayır köyüne taşındı.

EDEBİ DİLİ VE ÖZELLİKLERİ

Tanzimat döneminin en önemli düşünce, sanat ve siyaset adamlarından biri olan Namık Kemal, eserlerinde “Toplum için sanat” anlayışını benimsedi.

Eserlerini halkın anlayabileceği sade bir dille kaleme alan usta edebiyatçı, divan edebiyatının süslü-sanatlı dili yerine, belli bir düşünceyi iletmeyi amaçlayan yeni bir dil kullandı.

Gençliğinde Divan Edebiyatı tarzında şiirler yazan Namık Kemal, Avrupa’ya gittikten sonra yeni edebiyatı benimsedi ve bu tarzda eserler üretti.

Fransız edebiyatını örnek alan ve romantizmin etkisinde kalan usta yazar eserlerinde yurt, ulus, özgürlük gibi konuları işledi.

Osmanlı mimarisiyle 19. yüzyılda Tekirdağ’ın Süleymanpaşa ilçesinde yapılan Namık Kemal Evi’nde de usta yazarın eserlerinin ve gazetelerinin bulunduğu hatıraları yaşatılıyor.

Namık Kemal’in oyun türünde “Vatan Yahut Silistre”, “Zavallı Çocuk”, “Akif Bey”, “Celaleddin Harzemşah”, “Kara Bela”; roman türünde “Cezmi”, “İntibah”; şiir türünde “Hürriyet Kasidesi”, “Vaveyla”, “Murabba”, “Vatan Mersiyesi”; eleştiri türünde “Tahrib-i Harabat”, “Takip”, “Renan Müdafaanamesi”, “İrfan Paşa’ya Mektup”, “Mukaddeme-i Celal”; tarihi kitap alanında da “Devr-i İstila”, “Barika-i Zafer”, “Evrak-ı Perişan”, “Kanije”, “Silistre Muhasarası”, “Osmanlı Tarihi” ve “Büyük İslam Tarihi” eserleri öne çıkıyor.

Alıntı/Kaynak: https://veryansintv.com/vatan-ve-hurriyet-sairi-namik-kemalin-vefatinin-131-yilinda-aniliyor/

20191104

Devrimci aydın ve siyasetçi Doğan Avcıoğlu'nun 36. ölüm yıl dönümü.

Bugün, Türkiye tarihine iz bırakan devrimci aydın ve siyasetçi Doğan Avcıoğlu'nun 36. ölüm yıl dönümü. Avcıoğlu, 57 yıllık ömrüne, 100 yıl geçse de unutulmayacak eserler bırakmıştır. 4 ciltten oluşan ''Milli Kurtuluş Tarihi'', geçmişi ve bugünü anlamak için başucu kitabıdır.

20191012

✍️ Çağdaşlaşma ve Kemalist Devrim - Utku Reyhan

Alıntı: Utku Reyhan'ın
Attila İlhan, Ataol Behramoğlu ve Batıcılık başlıklı yazısından
aydinlik.com.tr, 26.10.2017

....
“BATI” SORUNU
Türkiye’nin “Batılılaşma”, “Çağdaşlaşma”, “Modernleşme” gibi kavramlarla ifade edilmeye çalışılan Milli Demokratik Devrim ya da Kemalist Devrim süreci çok sayıda aydınımız tarafından tartışılagelmiştir. Niyazi Berkes, Hilmi Ziya Ülken, Cemil Meriç, Attila İlhan bu isimlerden bazıları. Biz, Ataol Behramoğlu’na “Batıcılık” cevabını, büyük vatansever şairimiz Attila İlhan ve önemli eseri Hangi Batı üzerinden vereceğiz.
Attilâ İlhan Hangi Batı’ya Mustafa Kemal’den aktardığı cümlelerle başlamaktadır. 20 Mart 1923 tarihli konuşmasında Mustafa Kemal, aydın-kitle çelişkisine dikkat çekiyor ve İlhan’ın yapıtı boyunca temel dayanak noktası olacak olan sorunu olduğu gibi ortaya döküyor.
Buna göre Türkiye’de aydınlar, ilerletmek istedikleri çoğunluğun dışındadırlar. O’nun gerçekliğine uzak ve yabancıdırlar. Başka toplumların modellerine sürekli öykünmekte ve bu tutumlarından ötürü çoğunlukla çatışmaktadırlar. Öyle ki, aydın kesim telkinle kabul ettiremediği “hakikati”, cebren bile olsa çoğunluğa kabul ettirmek azmindedir.
MİLLETİN RUH VE VİCDANI
Mustafa Kemal bu çelişkinin sorumluluğunu aydınlara yükler. Çelişki, aydınların sahip olduğu mefkûrelerin milletin “ruh ve vicdanından”alınmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Hatta onlar neredeyse bütün dünyayı tanırlar ancak kendi ülkelerinden habersizdirler.
Mustafa Kemal her türlü bilim ve ilerlemeden istifade etmekle birlikte çözümün, “asıl temeli kendi içimizden çıkarmak” olduğunu belirtir.
Her iki görüş birleştirilmelidir. Bu birleştirme fikri, Attilâ İlhan’ın eseri boyunca işleyeceği “ulusal bileşim” fikrinin de temel dayanak noktası olacaktır. Birleşilecektir ama Mustafa Kemal’e göre bu birleşmenin tarihsel sorumluluğu da aydınlara aittir. Aydınlar halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak göreviyle karşı karşıyadır.
BATIYA GÖRE “BATICILIK”
Mustafa Kemal’in kitabın önsözü niteliğindeki sözlerinin ardından Niyazi Berkes’ten alıntılanan giriş cümleleriyle karşılaşıyoruz. Berkes, Mustafa Kemal’in bahsettiği yabancılaşmanın adını koymuştur: Batıcılık. Bizdeki olumlu anlamının aksine sözcük, Batı’nın kendisinde Batı’ya boyun eğme anlamına gelmektedir. Bu yüzden Batı’ya göre Kemalizm, boyun eğmediği için Batı karşıtıdır. Üstelik kimi aydıncıkların “Batıcılık” olarak adlandırdığı Kemalizm, Batı için “kötü bir ulusçuluk” tan başka bir şey değildir.
İlhan, Hangi Batı’da Paris’te geçirdiği yıllarda edindiği çok sayıda tecrübeden ve sahip olduğu sayısız gözlemden yola çıkarak batıcılıkla hesaplaşmaktadır. Batı’nın sanatımızdan sosyal yaşantımıza kadar toplumumuzu belirleyen merkezi konumunu eleştiri süzgecinden geçirmiş ve ilerlemeye ilişkin kendi çözümünü de bu eleştiriyle birlikte geliştirmiştir.
ATATÜRK SONRASI ATATÜRKÇÜLÜK YA DA “NATOTÜRKÇÜLÜK”
İlhan’a göre çağdaşlaşmayı batılılaşma yapanlar Atatürk sonrasının aydınlarıydı. Kendisinin de okul yıllarında bu Atatürk sonrası “Atatürkçülüğü”nün kalıplarında sıkışıp kaldığını belirtir.
Fakat onca gezip gördükten sonra İlhan’a göre çağdaşlaşma, “çağdaş yöntemlerle ulusal uygarlık bileşimi” yapmaktır. Yoksa batıcıların önerdiği gibi batılılaşmak değildir. İlhan özellikle kendi dil ve sanat dünyamızdan yola çıkarak bunlara Batı usulü gömlekler giydirilmesini eleştirmektedir. Kendi gerçekliklerimizden çıkan akımlar yerine modern açıklamalara girişmeyi alaycı bir dille yerer.
Üstelik Batı’nın hayal ettiğimiz yer olup olmadığı da İlhan’a göre şüphelidir. Bütün dünyanın gıpta ile baktığı Paris’in aslında büyük oranda bir yanılsamadan ibaret olduğunu öne sürer. Ve aslında gerçek Paris olan “Parisçik”i anlatmaya koyulur.
İlhan, biz özeneduralım, Batı’nın kendisinin ulaştığı düzeyden memnuniyetsiz olduğunu belirtir. Yani İlhan’a göre ne Batı bizim zannettiğimiz gibi bir yerdir ne de Batı’nın ulaştığı nokta özenilecek bir noktadır.
ÇAĞDAŞ OLMAK, BATILI OLMAK MIDIR?
İlhan’ın tartıştığı soru modern olmak mı Batılı olmak mı sorusudur: Cevabı ise eski bir Fransız sömürgesi olan Senegal’den Paris’e gelmiş siyahi teknisyen üzerinden verir: “Senegal’in modern bir ülke olmasını isterim elbet, ama Batılı değil.”
Batı, Attilâ İlhan’a göre evet, Goethe’yi ya da Mozart’ı yaratan coğrafyadır. Ama aynı zamanda bütün zenginliğini dünyanın geri kalanını haraca bağlayarak edinmiş bir emperyalist bloktur da. “Hangi Batı” sorusunu Attilâ İlhan tam da bu noktada sorar. İlhan’ın Batı’sı, ikincisi gibidir. Batı’nın emperyalist niteliğini sayfalarında sık sık hatırlatır.
İlhan, Mozart’ın Itri’den, Leonardo’nun Mimar Sinan’dan, Dante’nin Mevlana’dan büyük olmadığını bize hatırlatarak, divan edebiyatına burun kıvırıp, kötü çevrilmiş yabancı klasikleri baş tacı ederek kültür emperyalizminin ilmeğini boynumuza geçirdiğimizi anlatmaya çalıştı.
TAKLİTÇİLİK
40 ve 50 kuşağı sanatçı ve aydınlarının muhasebesini yapan İlhan, bunların yeni olmayı, kendilerini Türk kılan geleneklerle bağları koparmakla karıştırdıklarını belirtir. Toplumsal gerçekçi sanat da, varoluşçu sanat da bizde kötü kopyalardır. Hem Avrupa’nın özel iktisadi ve toplumsal koşullarında ortaya çıkan akımları taklit etmenin anlamı nedir?
İlhan’a göre bu bir ezilmişlik duygusudur. Üretim güçlerini, teknolojiyi oldukça geriden takip ederken, buradaki açığı kültürel taklitlerle kapamaya çalışmaktır. Batılılaşma, gerçek anlamda bir modernleşme değil, taklit sürecidir. Ülkeyi kültür emperyalizminin saldırılarına açık hale getiren bir süreç.
Attilâ İlhan’ın 1972’de yayınladığı Hangi Batı çok sayıda soruyu da beraberinde getiriyor. İlhan, “Hangi” soru zarfıyla başlayan diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de mevcut anlayışla kendi görüşlerini karşı karşıya konumlandırıyor.
MİLLÎ OLMAK
Böyle bakıldığı zaman İlhan’ın ezber bozma olarak nitelendirilebilecek bir görev üstlendiğini söyleyebiliriz. O’nun özellikle bu iki eserinden yola çıkarak siyasal görüşlerinin temel niteliklerini şöyle sıralayabiliriz:
  • Millî
  • Yerli
  • Çağdaş
  • Kemalist
Anılan bu dört özelliğin toplamı Attilâ İlhan’ın ömrünün son dönemlerinde sürdürdüğü “Devrimci-Türkçü” diyaloğunun da kavramsal altyapısını oluşturmaktadır.
İlhan Hangi Batı’da Türkiye solunun başarısızlığının faturasını kendi toplumunun değerlerinden kopuk olmasına bağlar:
“Siz bir kere içtenlikle ondan yana olduğunuza onu inandırmaya bakın; şiirinizde, müziğinizde, resminizde bin yıllık sesini, çizgisini, deyişini bulabilsin. Laikliğin, bilimciliğin onun yüzyıllardır uğruna gık demeden öldüğü, kılıç üşürüp at kopardığı kavramların üzerine işemesin. Önce Türk olsun, Türk!..”“Yoksa, Allahın günü dinlediği müziğe söv, ezberinde çağdan çağa taşıdığı ozanları karala, eğlencesini kına, töresini aşağıla, kısacası kişiliğini yok say, sonra da seni soyuyorlar, kurtarsam kurtarsam ben kurtarırım diye bangır bangır bağır, sesin kof kof dağlardan döner, görüp görebileceğin rahmet budur.Bu sözüme mim koyun.”
....
...
Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/attila-ilhan-ataol-behramoglu-ve-baticilik-utku-reyhan-kose-yazilari-ekim-2017

20190519

🎞 🇹🇷 Atatürk ve Devrimcilik : ''Devrimin kanunu bütün kanunların üstündedir.''


Atatürk ve Devrimcilik 
Doğu Perinçek - İzmir 1995
Atatürkçü Düşünce Derneği'ndeki konuşması
- Ulusal Kanal

''Devrimin kanunu bütün kanunların üstündedir.''
Mustafa Kemal Atatürk

''....'Devrimin kanunu bütün kanunların üstündedir.' demek, 'Halkın ihtiyaçları, yani, halk herşeyin üstündedir demektir...''
Dr. Doğu Perinçek

20190318

🎞 🗣🎙 'Konstantinapolis Nasıl İstanbul Oldu?' - Cengiz Özakıncı

''ATATÜRK BATI'NIN HAYAL BİLE EDEMEYECEĞİ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ.''




KONSTANTİNOPOLİS NASIL İSTANBUL OLDU? 
- CENGİZ ÖZAKINCI 
PANKUŞ-27 Veryansın TV

20181012

İki büyük değer... 🇹🇷 Türkiye'yi aydınlatan cesuryürek aydınlar...



İKİ BÜYÜK DEĞER

Ekim ayı içinde biri edebiyattan, diğeri tiyatrodan iki büyük değerimizin ölüm yıl dönümü idi. Atilla İlhan ile şahsen tanışmadım ama onu kaleminden tanıdım; eserlerindeki ideolojisini de sevdim, tam bir Türkiye ve Atatürk sevdalısı. Yer yer dünle bugün eleştirisi de eserlerine tat vermiş belli ki. Gerçek yurtsever bir aydın. Özellikle pek çok eserini okudum, yararlandım, seri olarak yayınlanan 5 romanıyla kaleminin gönül tahtına oturuverdi ve de benim yazarım oldu. 

Ne zaman İzmir'e gitsek, Karşıyaka sahilinde yürüyüşe çıksak "Atilla'ya gidelim" düşüncesiyle sahildeki büstünü ziyaret ederiz eşimle. Orada yazılı olan eserlerinden okuduklarımızı birbirimize anlatır, onu yad ederiz. Bizim için o bir nevi tafaf yerimiz. Bizi gören, ilgisini çeken gençler belli yaşlardakiler gelir, onlara "İzmir'in bu değerli yazarını, şairini" sorarız, her cevap düş kırıklığımızı attırır. Benden çok eşim bildiği kadar onlara Attilla İlhan'ı anlatır. Sonra bu denli vurdumduymazlıktan kırılmış halde evimize döneriz. Yıldızlara yoldaş olsun. 


Diğerine gelince siyah beyazla başladı ilk tanışıklığım. Ankara'ya geldiğinde öğrencilerimi topluca götürdüm oyunların izlemeye. Küçük kalemler, kendisine emeklerini sundu muhabir öğrenciler, röportaj bile yaptı, yayınladık. Şahsen tanışıklığım böyle başladı. Hayatta "keşkelerim" çok azdır benim. Bir keşkem var ki bugün bile üzülürüm "İstanbul'a gel, bizimle çalış" teklifini kabul edemediğim için. Ankara'da henüz yeni düzen kurmuştum, borçlanmışım epey, bir de İstanbul'da çok ürküttü beni, korktum düpedüz. Kabul edemedim anlayacağınız. Bu Atatürk ve Cumhuriyet sevdalısı bunu anlayışla karşıladı, sağ olsun ışıklara yoldaş olsun. Gidemedim, bir daha yüz yüze görüşümedik ama sıcak dostluğunu hep içimde taşıdım, anısı çok tazedir bende. Son nefesime dek de taşıyacağım güldürüleri gibi onu da. Hayata veda ederken "Atatürkle kalın, Cumhuriyetle kalın, dostça kalın." seslenişi asla unutulamaz. Rahat Uyu güldürünün duayeni Levent Kırca. Ne Atatürk'ü, ne Cumhuriyet'i, ne de seni bu millet unutamaz. Rahat uyu.


Amine Azboz
Em. öğretmen ve Yazar

20180921

Tarık Akan'ın hatırasına. Ölümünün 2. yılında saygıyla...

Silivri barikatlarındaki Jön Türk: Tarık Akan

'1971’de çektiği ilk filmiyle adını duyurdu, Türkiye’nin en önemli sanatçılarından biri oldu. Halka hiç burun kıvırmadı. Mustafa Kemal’e her zaman bağlıydı. Usta Oyuncu Tarık Akan 66 yaşında aramızdan ayrıldı. Son sözünde ‘Mücadele hiç bitmeyecek’ dedi. Ölümünün 2. yılında saygıyla...'

En Çok Okunanlardan...