Blog Listem

vefat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vefat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20261006

🎞️📰 Issız Aşkın Kahramanları... Ayla Dikmen'in hayat hikayesi...




- Alıntıdır


 🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dikmen - Niksarın Fidanları




 🎞️ AYLA DİKMEN | Daha 46 Yaşındaydı | Ölümünden 20 Yıl Sonra Zirveye Oturan Yıldız... 




AYLA DİKMEN'İN HAYAT HİKAYESİ

Ayla Dikmen, 25 Mart 1944 tarihinde Kütahya’da Ali Rıza Dikmen ve Bedriye Dikmen çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi.  

Müzik dolu bir aile ortamında büyüyen Dikmen'in babası Ali Rıza Bey piyano ve ut çalarken, annesi Bedriye Hanım keman çalıyordu.  

Eğitim hayatına ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Aydın Lisesi'nde devam eden Dikmen, burada okul korosuna katıldı. Koro çalışmalarında müzik öğretmeninin derleyip kendisine yorumlatacağı türkülere solist olarak eşlik ederken, aynı zamanda yabancı radyolardan dinlediği İngilizce şarkıları da söylemeye başladı.  

Lise eğitimini tamamladıktan sonra Ankara Yüksek Ticari İlimler Akademisi’ne devam etti. Akademideki eğitimi sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde stenograf olarak görev yaparak profesyonel çalışma hayatıyla tanıştı.

Ancak, müzik aşkı ağır basmaya başlayacaktı. Tanınmış sanatçı İlham Gencer’in bir çay partisinde yeteneğini fark etmesiyle, Dikmen profesyonel müzik hayatına adım attı.  

Gencer'in yönlendirmesiyle İstanbul'da Yavuz Özışık ile iş birliği yapan Dikmen, bir radyo programında Şerif Yüzbaşıoğlu’nun orkestrasında "Parla Nur" takma adıyla solistlik yapmaya başladı. Başarıları kısa sürede fark edilen şarkıcı, Vasfi Uçaroğlu, Yurdaer Doğulu ve Kanat Gür’ün de yer aldığı orkestrayla birlikte 1964 yılında düzenlenen İkinci Boğaziçi Müzik Festivali'nde yılın en başarılı şantözü seçildi.  

Bir yıl sonra, 1965 Balkan Melodileri Festivali’nde "Niksar’ın Fidanları" adlı parçasıyla birincilik elde etti ve geniş bir kitle tarafından tanınmaya başladı. Ayla Dikmen’in peş peşe yayınladığı plaklar büyük ilgi görerek onu dönemin en önemli isimlerinden biri haline getirdi. 1970’li ve 1980’li yıllarda TRT'de yer aldığı pek çok müzik programı ile adını daha geniş çapta duyurdu.  

"Niksar’ın Fidanları", "Yanan Mum", "Anlamazdın", "Nereye", "Aşk Defteri" ve "Zehir Gibi Aşkın Var" gibi şarkılarıyla müzikseverlerin gönlünde taht kuran sanatçı, ne yazık ki 20 Ağustos 1990 tarihinde, henüz 46 yaşındayken rahim kanserine yakalanarak İzmir’de hayata veda etti.  

Sanatçının yayımladığı 45’liklerin listesi şu şekilde: Ay Kız Adın Yamandır / Niksar’ın Fidanları (1965), Mühür Gözlüm / Merdiven (1965), Antonio / Kötü Bende Kaldı (1966), Ayrılık Şarkısı / Seninleyim (1968), Sensiz Yaşayamam / Nereye? (1971), Gençlik Gençlik / Sakın Karşımda Ağlama (1971), Yanan Mum / Al Yanaklım (1972), Asker Mektubu / Of Aman, Aman (1972), Kime Ne Düştü? / Hadi Gidelim (1973), Bir Gölge Gibi / Sevmeden Kimse Seni (1973), Sus Arkadaş / Sonsuz Keder (1973), Aşk Defteri / Öpücük (1974), Yolcu Yolunda Gerek / Kalbime Kanımla Yazdım Adını (1974), Çoban Pınarı / Ay Ay Ay (1974), Yeniden Seveceğim / Kim Dinler Sizi? (1974), Hu Bismillah / Anlamadın mı? (1975), Benim Kaderim Bu / Hadi İçelim (1975), Onu Bunu Bilmem Kararlıyım / İlk ve Son Aşkımsın (1975). 

Alıntı: Gercekedebiyat.com 

 

🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dikmen - Aşk Defteri 

 

🎞️🎶🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dikmen - İlk ve Son Aşkım Sen Olacaksın 

 

🎞️🎶🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dikmen - Sevmeden Kimse Seni 

 

🎞️🎶🎞️🎶🗣️🎙️ Ayla Dİkmen - Nereye 

20261003

📰✍️Şiir: Son Er Polat Öldü mü! - Hüseyin Haydar

 


✍️Hüseyin Haydar

10 Nisan 2021


Son Er Polat Öldü mü! 

Son Er Polat Öldü mü!

Alp Er Tunga öldü mü

Issız acun kaldı mı

Ödlek öcün aldı mı


Şimdi yürek yırtılır

Gördün mü başımıza geleni, ey halk, ey yaratan?

Son Er Polat demir aldı, çıktı gitti limandan,

Demir attı aynı emirle ruhumuza, derin bilincimize.

Biz şimdi ne yaparız, ne ederiz, demeyeceğiz.


Pusulamız var: Vira namus, vira emek, vira vatan!

Alnımızda parlayan Çoban Yıldızı yeter bize…

Birlikte geçeceğiz fedailerin geçtiği zorlu yoldan.

Şimdi ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, demeyeceğiz.


Rotamız belli: Destanlarımız var, türkülerimiz var.

Kan ağlıyor içimiz, fakat al bayrağın kanı bu,

Yanıp yakınmıyoruz, dertlenmiyoruz, işimiz güçtür.

Yaş dolsa da gözlerimize, ağlamayacağız,

Akdeniz’de abdest alıp yürüyeceğiz nöbet yerine,

Yaşayarak göğsümüze devrilen şad olmuş acıyı.


Bak şu başımıza gelene ey Millet, ey Cumhuriyet?

Doyamadık aklına, coşkusuna, sıcaklığına.

Son Er Polat sancak açtı Mavi Vatan’ın koynuna.

Nasıl aşacağız kabaran dalgaları, hangi güçle,

Ne diyeceğiz şimdi çocuklara, analara, ezilen halka,

Nasıl yürüyeceğiz onsuz, partiye giden yolda?

Dara düştük kardeşim, can yoldaşım, atadaşım,

Fakat ağlamak, ağıtlanmak, sızlanmak yok.

Çünkü varıyla varlandık, canıyla canlandık yolda,


İşimiz var, gücümüz var, gün durmaya gelmez,

Dağları, kayaları yarıp kavuşacağız hedefine tam,

Gireceğiz Vatan saflarına, neferi neferine…

Gördün mü başımıza geleni ey Avrasya, ey vatan?

Baktık, ama doyamadık gözlerinin nuruna,

Yüzü göründü, kayboldu, buluttan geçen ay gibi,

Cemali arınmış gönül deryasının suyuyla…


Peki, nasıl bakarız yüzüne sabah güneşinin şimdi,

Ne diyeceğiz Van Gölünün gümüş balığına?

Karadan yürüyen gemiler uğurluyor engine onu,

Kaptanı Derya silahlarıyla donanmış beden.

Gömülürken güneşimiz umudun kızıl ufkuna doğru,

Naralanıyor, Atlantik bendini yıkan dalgalar.

Yükseliyor uğultusu sefere çıkan kutlu donanmanın.

Karşılıyor Barbaros yürek köşkünde torununu:

Emek, namus, vatan yolunda düşmanın ne canı var?


Asya’nın derininden geldi ses, bilge Sun Tzu’dan:

Düşmanın şah damarını tutan er kimse,

Yüreği hâkimse insan kudretine, pusula ondadır.

Soğuk demir gibi sakin, ateş gibi kaynayan komutan,

Aklımı saat gibi kuran, ruhumun kimyası…

Hücrelerim acıyla doldu, Son Er Polat öldü dediler.

Peki, kardeşlerim, yoldaşlarım söyleyin bana,

Dümen başında dimdik duran, rota tutan adam kim!


Alıntı: AYDINLIK GAZETESİ  - 2021

20261002

📰 Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı ve Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu Onursal Başkanı filozof İoanna Kuçuradi, 89 yaşında vefat etti...

 Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı ve Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu Onursal Başkanı filozof İoanna Kuçuradi, 89 yaşında tedavi gördüğü Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yaşamını yitirdi.


Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD) @ckdgenelmerkez_

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’yi kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.

Yaşamı boyunca aklın, bilimin ve insan onurunun değerini savunan kıymetli bir düşünce insanıydı.

Cumhuriyetimizin yetiştirdiği değerli kadın aydınlardan biri olarak bıraktığı miras, gelecek kuşaklara ışık tutmaya devam edecektir.

Kendisine rahmet, ailesine ve sevenlerine  başsağlığı diliyoruz.


 İonna Kuçuradi Kimdir?

Değer felsefesini temel alan bir yaklaşımın öne çıkmasını sağlayan Kuçuradi, 4 Ekim 1936’da İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini İstanbul Merkez Rum Ortaokulu’nda, ortaöğrenimini ise Zapyon Rum Kız Lisesi’nde yaptı. 

1954’te girdiği İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden 1959 yılında mezun oldu. Aynı yıl Takiyettin Mengüşoğlu’nun asistanı olarak bu bölümde göreve başladı. Ancak bir yıl sonra görevden ayrıldı. 

1965’te hazırladığı “Schopenhauer ve Nietzsche’de İnsan Problemi” adlı çalışma ile doktorasını tamamladı.

1965-68 yıllarında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Felsefe ve Latince dersleri verdi. 

1968’de Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Eğitim Bölümü’ne geçti. 

1969 yılında yeni kurulan Felsefe Bölümü’nün başkanlığına getirildi. 1970’te “İnsan Felsefesi Bakımından Değer Problemi” adlı teziyle doçent; 1978’de ise “Aristoteles’in Ousia’sı ve Substans Kavramı” adlı çalışmasıyla profesör oldu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün kuruluşundan bu yana başkanlığını yapmaktadır.

İonna Kuçuradi, 1970’li yılların ortalarından itibaren ve özellikle de 1980’lerden sonra felsefenin ne işe yaradığını gösterebilmek için önemli faaliyetlere girişti. 

1973 yılında Varna’da gerçekleştirilen XVI. Dünya Felsefe Kongresi’ne ilk kez katıldığı sırada edindiği izlenim sonucunda Türkiye’nin ülke olarak bu kongrelerde temsil edilebilmesi için gereken bir mesleki örgütün kurulması ihtiyacından hareketle 1974 yılı başlarında Ankara’da “Felsefe Kurumu” adıyla kurulan derneğe öncülük etti. Felsefe Kurumu’nun adı 1979’da Bakanlar Kurulu kararıyla “Türkiye Felsefe Kurumu” olarak değiştirildi. 

Bu değişiklik, aynı yıl içinde kurumun Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu’na (FISP) üye olmasını sağladı. 

Türkiye Felsefe Kurumu’nun 1980 yılına kadar genel sekreterliğini yürüten Kuçuradi, o yıl Nusret Hızır’ın ölmesiyle başkanlığa getirildi. 

1982’de Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu’nun yönetim kurulu üyeliğine seçilerek 1988’de genel sekreter oldu. 

1998’de ise federasyonun başkanlığına getirildi.Türkiye Felsefe Kurumu, Kuçuradi’nin gerek genel sekreterlik döneminde gerekse bugüne kadar süren başkanlık döneminde, özellikle Hacettepe Felsefe Bölümü’nün öğretim üyelerinin katkı ve çalışmalarıyla yurt içinde hem yayın olarak değerli ürünler vermiş hem de seminerler, konferanslar, paneller, anma toplantıları gibi çeşitli önemli etkinlikler gerçekleştirmiş; yurt dışındaki çeşitli etkinlikler ve kongrelere katılmada da öğretim üyelerine yardıma olmuştur. 

İoanna Kuçuradi, felsefi antropoloji alanındaki çalışmalarını “yüzyılımız felsefesi antropolojisine bir katkı” olarak değerlendirdiği hocası Takiyettin Mengüşoğlu’nu Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde özellikle felsefi etik açısından izlemiş bir felsefeci olarak dikkati çekmektedir. Yalnız hocasının çalışmalarını izlemekle kalmamış; aynı zamanda felsefi bilginin ancak gerçekliğe bakarak üretilebileceği noktasında felsefe anlayışı bakımından da Mengüşoğlu’nun etkisinde kalmıştır.

İoanna Kuçuradi’nin “değer” ve “değerler”e olan ilgisi de Mengüşoğlu’nun Nietzsche üzerine verdiği derslerle başlamıştır. “Max Scheler ve Nietzsche’de Trajik” adlı çalışmasında Scheler’den hareketle bir “insan fenomeni”, bir “yaşam fenomeni” olarak trajiğin “özü”nü belirlemeye çalışırken, onun “her zaman değerler ya da değer karşılaştırmalarıyla ilgili” olduğunu, “mekanik bir dünyada trajik” olanın ortaya çıkamadığını vurgulayarak trajedinin günlük hayatla olan ayrılmaz ilişkisine değinir. Yaşanan hayatın olup bitmeleri içinde sanatın ve felsefenin bir araya getirildiği bu çalışmasında, bir fenomen olarak insanın trajik durumunu temellendirmeye çalışır. D

oktora aşamasında değer felsefesine doğrudan doğruya eğilmeyen Kuçuradi, Mengüşoğlu’nun felsefi antropolojiyi esas alan yaklaşımını Schopenhauer ve Nietzsche’de insan problemini araştırırken de sürdürür. Kuçuradi için daha sonra giderek belirginleşen ve vurgulanan bir görüşe, “moral” ile “etik”i birbirinden ayırma konusuna ilk kez değinmesi itibariyle Schopenhauer’un onun felsefesinde ayrı bir önemi vardır. 

İoanna Kuçuradi’nin felsefi antropolojiden etiğe doğru yol alan düşünce gelişiminin en önemli basamaklarından biri, aslında doçentlik tezi olan “İnsan ve Değerleri”dir. Her ne kadar tezin adı “İnsan Felsefesi Bakımından Değer Problemi” olsa da felsefi antropoloji burada artık yalnız bir yaklaşım biçimidir. Temel sorun önceki çalışmalarında olduğu gibi bir fenomen olarak insan problemini araştırmak değil, bir fenomen olarak değer problemini ortaya koymaktır. Böylece felsefi etiğe giden yolda önemli bir problemi açıklığa kavuşturmak amaçlanır. Ancak Kuçuradi burada da Mengüşoğlu’ndan hareket etmiştir. Mengüşoğlu, “Değişmez Değerler ve Değişen Davranışlar -Felsefi Ethik İçin Kritik Bir Hazırlık-“ adlı eserinde etik fenomenleri antropolojik-ontolojik bir yaklaşımla ortaya koymaya çalışırken, araştırmasını “değişen davranışlar”la değil “değişmez değerler”le temellendirmek isterken, antropolojik-ontolojik bir etik kurma amacındadır. Kuçuradi’nin yaptığı da hocasının bu girişimini daha sınırlı bir alanda, “değer problemi” çerçevesinde gerçekleştirmektir. Onun da vurgusu, değerlerin ve değerlendirmelerin değişmesine karşılık, “değer” in değişmez olduğu üzerinedir.Böylelikle Kuçuradi etik ile ahlâkı birbirinden ayırma amacında oldukça önemli bir mesafe kaydetmiş olur. Öte yandan onun değer problemiyle ilgilenmesinde artık salt felsefi bir kaygı değil, aynı zamanda bugünün fenomenlerini kavrama, “çağı” arılamayı antropolojik bir değer felsefesi çerçevesinde ele alırken bir yandan da yaşanan hayattaki değer problemlerini “aydınlatma” da söz konusudur. Kuçuradi, soyutlamayı esas alan geleneksel etikteki kavram analizi yerine, bugünkü etikte fenomen analizinin değer problemini ortaya koymak bakımından daha uygun bir yaklaşım olduğunu belirtir ve etikle antropoloji arasındaki ilgiyi özellikle vurgular. Değer konusunda antropolojiyi temele aldığı kadar zaman-üsrü ve evrensel olmaya da önem veren Kuçuradi, hareket ettiği Scheler ve bir ölçüde Hartmann’ın ve dolayısıyla da Mengüşoğlu’nun görüşlerinden ayrılarak ahlâk yasasını evrensel bir ölçü olarak alıp “numen”in metafiziğini temellendiren Kant’a yönelir. Fakat Kuçuradi, her çağa özgü niteliklerin değer probleminde dikkatten uzak tutulamayacağını da göz ardı etmez. Hatta bu durumu insan gerçekliğinin değerlendirilmesindeki çağdan çağa değişen insan anlayışlarını işleyen sanat eserlerinden örneklerle açıklar. Ancak yine de çağın insan anlayışının ve buna dayalı olarak yapılan değer biçmelerin “antik” bir temelden yoksunluğunu dikkate almak gerektiğini vurgular. Çünkü Kuçuradi için bütün insanları aşan ama tek tek kişilerin haklarını ve değerini ortaya koyacak bir etiğin kurulması esas amaçtır. Bu amaçla kurulacak bir değer felsefesinin başarabilecekleri can alıcı önemdedir.Kuçuradi’nin eserlerinde karşılaşılan insan-değer-çağ üçlemesi, onun felsefe yolculuğunda oldukça önemli kavramlardır. Öyle ki irdelemelerinde felsefe tarihi bilgisinden çok “çağ”a ilişkin problemleri dile getirmeye çalıştığı, felsefe tarihine ait bilgilere genellikle bugünü anlamak için başvurduğu görülür. Nitekim hazırladığı Hacettepe Felsefe Bölümü’nün lisans programındaki hemen hemen tüm sistematik derslerin tanımında, ilgili felsefe problemlerinin tarih içindeki gelişimi yanında “bugünkü durum”u da vurgulanmaktadır.Gerçekten de Kuçuradi’de felsefeye salt kuramsal bir yaklaşım ya da düşünce cambazlığı gözüyle bakılmaz. Onda “felsefi bilgi”ye dayanarak, “yaşanan hayat”ta “yapılanlar veya olan bitenler ile değerler bilgisi arasındaki aykırılığı” görme anlamında kazanılacak “problem bilinci” aracılığıyla “çağın olayları”nı anlamak, temel hedef olarak belirginleşmektedir. Böylece onun düşünüşünde felsefenin bu hedef adına işe koşulması gibi bir amaçla karşılaşılır. Onun felsefeye sanat felsefesiyle başlayıp felsefi antropoloji ile devam ettikten sonra etikte karar kılmasında bu amacının önemli bir etkisi vardır. Kuçuradi’nin felsefe eğitimi anlayışı da böyle bir felsefe anlayışına dayanır. Bu anlayışta “felsefi bilgi” aracılığıyla “felsefi bakış”ı kazanmak, böylelikle de “çağın olayları”nı ve başta değerlendirmeler olmak üzere her günkü fenomenleri anlamak temel amaç olmaktadır.Başta Goethe Madalyası olmak üzere birçok uluslararası ödülü olan İonna Kuçuradi, 2003 yılında düzenlenen 21. Dünya Felsefe Kongresi’nin Türkiye’de yapılmasına öncülük etti. UNESCO, 21. Dünya Felsefe Kongresi’nin başarılı bir şekilde yapılmasına büyük katkısından ve bu alanda yaptığı bilimsel çalışmalardan dolayı, İoanna Kuçuradi’nin, 2003 Felsefe Ödülü’ne layık görüldüğünü bildirdi.Üye Olduğu Kuruluşlar:

– Türkiye Felsefe Kurumu (1979dan beri Başkan)

– Klasikçağ Araştırmaları Kurumu

– Türk Sosyal Bilimler Derneği

– Unesco Türkiye Millî Komisyonu, İnsan Bilimleri Komitesi (Mart 1997ye kadar)

– Alman Kültür Merkezi (Ankara)

– Fédération Internationale des Sociétés de Philosophie (1983ten beri Yönetim Kurulu Üyesi, 1988-1998 yıllarında Genel Sekreter, Ağustos 1998den beri de Başkan)

– Afro-Asian Philosophy Association (Asya için Başkan Yardımcısı)

– Greek Philosophical Society (Ömür boyu üye)

– Institut international de philosophie (Paris)

– Humboldt Bursiyerleri Derneği

– Birleşmiş Milletler Türk Derneği

– Atatürkçü Düşünce Derneği

– Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı

– T.C. Başbakanlık İnsan Hakları Başmüşavirliği, İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu (Kurulduğu Ekim 1994ten, kaldırıldığı Mart 1996ya kadar Başkan)

– International Council for Philosophical Inquiry with Children

– World Futures Studies Federation

– International Academy of Humanism

– Centre de Recherches Interdisciplinaires en Bioéthique (Onursal Komite Üyesi, Brüksel)

– Türkiye İnsan Hakları Vakfı Etik Komitesi (Başkan)

– İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi (Başkan)

20260903

📖 ATATÜRK’ün zehirleyerek şehit ettirilmesinde M A S O N'ların rolü!

 

ATATÜRK’ün zehirleyerek şehit ettirilmesinde M A S O N'ların rolü!

Dünyayı değiştiren bir insan ölüyor, ama otopsisi yapılmıyor. Üstelik bu otopsi çok istenmesine rağmen yapılmıyor.
Atatürk'ün ölümünden sonra düzenlenen 
❶birinci raporda "ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması" olarak gösterilirken, ❷ikinci raporda ise "alkolle ilgili karaciğer iltihabı" neden olarak gösterilmektedir.
Atatürk, mason localarına karşı büyük bir savaş veriyor. Yıl 1935. Atatürk, Mahmut Esat Bozkurt'a Masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitap verir ve der ki;
-"Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver, gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve grupça kapanmasına delalet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır.”
Böylece Bozkurt, Paşa'nın istediğini yaptı, "Masonlara ölüm" naraları altında, mecliste locaları kapatma kararı çıktı. 
Mustafa Kemal Atatürk, 10.10.1935 tarihinde Ankara'da Çankaya köşkünde Doktor Mim Kemal Öke"ye hitaben: 
"Mason cemiyetinin faaliyetini inkilâplarıma muarız (karşı çıkan) gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz. Ve bir daha diriltmeye teşebbüs etmeyiniz.” 
demişti. 

Yüksek dereceli bir mason olan Avram (İbrahim, Abraham) Benaroyas, Türkiye Mason Cemiyeti'nin kapandığını Moskova'da bir toplantı sırasındayken öğrendi ve şöyle dedi:
-"O sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır!” 
(Laiki Foni "Halkın Sesi" gazetesi, Yunanistan, 1948.)
Atatürk öldükten sonra, İsmet Paşa'nın cumhurbaşkanlığı sırasında, Kanun-u mahsusla localar kapanmadı! ''Tekrar açmaya hakkımız var!" diyen Masonların müracaatı üzerine, tekrar localar açılıp faaliyete başladılar…

Ceyhan Mumcu'nun 16.10.2005 tarihinde Mahiye Morgül'e anlatımından bir alıntı yapalım: Bir deniz tabip albayının Atatürk'ün ölümü hakkında yapmış olduğu bir doktora tezi var. Orada Atatürk'e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır. Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk'e sıtma tedavisi yapılmış, aşırı "Kinin" yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından(büyüklerinden) Doktor Mim Kemal Öke’dir.
Atatürkçü" bilinen Celal Bayar ise 1952'de, Ahmet Gürkan'ın teklif ettiği ve Masonların localarını kapatmak istediği kanun teklifini ret ederek bu suretle localarını kanunla pekiştirdi. Celal Bayar, kendisi de bir masondu.
İşin özü, Atatürk, zehirlendiğini anlamıştı artık. Afet İnan'a yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu;
- "Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir. Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger'i getirtti."

Atatürk'ün kovduğu ve "ben hayatta olduğum sürece Türkiye'ye gelemezler" dediği Rotheschild ve Rockefeller aileleri Türkiye'ye çörekleniyorlar. Sonra, İsrail kuruluyor. Atatürk düşmanlarıyla İsrail, ne kadar gurur duysa az!
"Atatürk, içkiden öldü!" yalan ve iftirasını yayanlar, bunun hesabını asla veremezler. Peygamberimizin zehirlenerek şehit edildiğini dahi bilmeyenler, Atatürk'ün zehirlenerek şehit edildiğini, nereden bilsinler!
Atatürk'ün ilaçlarının alındığı eczanenin kayıtlarına baktığımda, o dönemlerde sıtma tedavisi için kullanılan 'KİNİN' ilacının 43 şişe kullanıldığını gördüm. Bu kadar Kinin kullanıldığında karaciğerinde onarılmaz yaralar açacağını her hekimin bilmesi gerektiği ama bunun sanki bilinçli kullanılmış olduğu izlenimi edindim.
Atatürk'ün tedavi amaçlı verildiği diğer ilaç 'PİREMİDON'dur. İnsanlar üzerinde toksin 'zehirli' etkisi olduğu kesinlik kazanmıştır.
'CİVALI DİURETİK' olan 'SALYGRAN' isimli ilacın ise 3 Ağustos 1938 tarihinde yapılan konsültasyondan önce kullanımının tehlikeli olacağı bilindiği halde bu ilacın kullanılmasına devam edilmiştir.
Eppinger, Bergman, Dr.Fissinger, hekimlik görevlerini bilinçli bir şeklide eksik yaptıkları kanısı bende hâkim olmuştur.

*YZ’dan Alıntılar...







20260830

🎞️Hulki Cevizoğlu Atatürk'ün Ölümüyle İlgili Değişik zamanlardaki değerlendirmeleri

🎞️ Hulki Cevizoğlu Atatürk'ün Ölümüyle İlgili Hayrete Düşüren İhmalleri İlk Kez Anlattı (2026)

 

🎞️ Atatürk'ün tedavisi nasıl yapıldı? Prof. Bingür Sönmez ve Hulki Cevizoğlu'ndan önemli açıklamalar (2021) 

 

🎞️ Hulki Cevizoğlu: "Atatürk'ü ölümünden sonra 15 yıl bir eşya gibi köşeye attılar, unuttular!"(2021) 

 

🎞️ Doç. Dr. Hulki Cevizoğlu 10 Kasım'da Atatürk'e Uygulanan Tedavideki Yanlışları Gün Yüzüne Çıkardı (2025)

20260707

📰💐Ne Şişli'de bir 'apartımanı' oldu, ne iki tane otomobili: Ünlü oyuncu Zihni Göktay’ın 80 yıllık hayatı bakımevinde son buldu

 

Ne Şişli'de bir 'apartımanı' oldu, ne iki tane otomobili: Ünlü oyuncunun 80 yıllık hayatı bakımevinde son buldu

 Temmuz 06, 20210:074dk okuma

Türk tiyatro ve sinema dünyası, yeri kolay dolmayacak bir ustasını kaybetti. Daha doğrusu "ustaların ustasına" veda etti.

Çocukluk yıllarından başlayarak son nefesini verdiği ana kadar içindeki oyunculuk ateşi hiç sönmeyen Zihni Göktay, 80 yaşında bu dünyadaki serüvenini tamamladı.

Ondan geriye de sayısız tiyatro oyununda ve sinema filminde yarattığı unutulmaz karakterler kaldı.

Türk tiyatrosunda tuluat geleneğinin son temsilcilerinden biri olan Göktay, bir süredir kendi isteğiyle huzur evinde yaşıyordu.

TERZİ İBRAHİM BEY İLE KÜBRA HANIM'IN İKİNCİ ÇOCUĞUYDU

Tam adı Abdullah Zihni Göktay olan usta sanatçı, 2 Aralık 1945'te İstanbul'un Fatih semtinde dünyaya geldi. Bir terzi olan babası İbrahim Bey ile annesi Kübra Hanım'ın ikinci çocuğuydu. 

Sonradan anlattığına göre babası da gençlik yıllarında amatör olarak tiyatro ile ilgilenmişti. Bir başka deyişle onun içindeki bu tiyatro ateşi genlerinden geliyordu.

Göktay'ın tiyatro sanatına yönelmesinin temelinde, babasının ona çocukken hediye ettiği Karagöz ve Hacivat tasvirlerinin rolü var.



SOKAKTA FUTBOL OYNAMASINA İZİN YOKTU

Bir de başta babası İbrahim Bey olmak üzere ailesinin, o küçükken diğer arkadaşları gibi sokakta futbol oynamasına izin vermemesinin.

Bir röportajında anlattığına göre Göktay'ın babası onu hiç futbol maçına götürmedi, hatta sokakta arkadaşlarıyla futbol oynamasına bile izin vermedi.

Düşüp bir yerini kırmasından korktular. Bunun yerine babası onu sürekli olarak tiyatro oyunlarına götürürdü.

ÇOCUK OYUNLARINI İZLEYE İZLEYE İÇİNDE BİR ATEŞ YANDI

O sırada Darülbedayi'nin çocuk tiyatrosu Göktay'ın gönlünü çaldı. Orada sahnelenen oyunları izleyerek büyüdü ve 12 yaşına geldi.

O zamandan sonra da artık yetişkinler için sahnelenen, büyük ustaların eserlerini sahneye taşıyan oyunları izlemeye başladı.

Tiyatroya bu kadar tutkulu olunca da ilkokulda piyeslerde sahneye çıktı. Bitirdiği Pertevniyal Lisesi'nde de tiyatro kolunda çalıştı.

Liseden mezun olduktan sonra Eminönü Halk Evi'nde, 1960 ile 1964 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Milli Türk Talebe Birliği Gençlik Tiyatroları çalışmaları geldi. 

1964-1973 yılları arasında Ankara Meydan Sahnesi'nde kulis tozu yuttu.

25 LİRA YEVMİYE İLE FİGÜRAN KADROSUNDA İŞE BAŞLADI

Ama içindeki bu tiyatro yangını dinecek gibi değildi. Alevler giderek büyüdü. Sonunda Zihni Göktay da soluğu 1973 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları'nda aldı.

O dönemin yöneticisi olan bir usta, Vasfi Rıza Zobu "25 lira yevmiye ile figüran kadromuz var. İsterseniz gelin. İlerleyen zamanda sizi ana kadroya geçirme imkanımız olabilir" dedi.

İşte böylece Zihni Göktay için yeni ve artık çok daha ciddi bir dönem başlamış oldu.

İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahne tozu yuttuğu sırada İsmail Dümbüllü, Muammer Karaca, Vasfi Rıza Zobu, gibi ustalarla çalıştı.


'LÜKÜS HAYAT' OPERETİNDE ÇEYREK ASIR SAHNEYE ÇIKTI

Sonrasında da İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun ana kadrosuna geçti...

Kurumun en çok izlenen ve en çok sahnelenen oyunlarından biri olan Lüküs Hayat operetinde 28 yıl boyunca rol aldı.

Ekrem Reşit Rey'in yazdığı, Cemal Reşit Rey'in müziklerini hazırladığı ve "Şişli'de bir apartıman, yoksa eğer halin yaman" diye başlayan şarkı sözleriyle birkaç kuşağın hafızasına kazınan eserde Rıza karakterine hayat verdi Zihni Göktay.

Zihni Göktay, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın rekortmen oyunu Lüküs Hayat'ta 28 yıl boyunca sahneye çıktı. 

"Şişli'de bir apartıman, yoksa eğer halin yaman, nikel-kübik mobilyalar, duvarda yağlı boyalar” 

sözleriyle başlayan şarkısıyla hafızalara kazınmıştı bu eser.

'BURADA NE UZARSIN NE KISALIRSIN'

Göktay'ın tiyatro serüveninin ardından doğal olarak sinema da geldi.

O sırada çok ünlü olmayan ama Göktay ile gençlik yıllarından tanışan Kemal Sunal, "Şehir Tiyatroları'nda ne uzarsın ne kısalırsın. Gel, film yapalım" deyince oyunculuğunu kamera karşısına taşımaya karar verdi Zihni Göktay.

1976'da Tosun Paşa ile başladığı sinema serüveni Atla Gel Şaban, Meraklı Köfteci gibi Sunal ile çalıştığı filmlerle devam etti. Sinemadan kazandığı para sayesinde eşi Sevinç Hanım ile evlendi.

Göktay'ın kamera karşısındaki oyunculuk serüveni 

  • Fahriye Abla filminde Fahriye'nin dayısı, 
  • Hababam Sınıfı Merhaba filminde edebiyat hocası Üçbuçuk Yusuf, 
  • Zaman Mekan Makinesi dizisinde Mucit, 
  • Kuruntu Ailesi dizisinde dedikoducu Safinaz'ın eşi Bayram Efendi, 
  • Bizimkiler dizisinde Muvaffak Bey, 
  • Koçum Benim dizisinde okul müdürü İsmail Bey 

rolleriyle sürdü.


Göktay, 1978 yılında evlendiği Sevinç Hanım ile onun son enfesine kadar evli kaldı. Bu evlilikten Zeynep adında bir kızı ve Ömer adında bir oğlu dünyaya geldi. Usta sanatçı karısını üç yıl önce kaybetti.

Zihni Göktay, İstanbul Fenerbahçe'deki evi geçen yıl kentsel dönüşüme girince kendi arzusuyla huzur evine taşındı.

Zihni Göktay, geçen yıl kasım ayında Hürriyet'e verdiği röportajda neden bakımevine taşındığını şöyle anlatmıştı: 

"Kentsel dönüşüm çıkınca buraya geldim. Kızım Zeynep ile konuştuk. Geçici bir süre için böyle daha uygun olacağına karar verdik. Feneryolu’ndaki ev yapılana kadar burada kalacağım. Sonrasına karar vereceğiz. Burası bana iyi geldi. Kalmaya devam ederim ama yanımda bir bakıcıya ihtiyacım var. Benim ilaçlarımı takip edecek, ilgilenecek. Evim 3 1 olacak. Kızım ‘Ev bitince gel otur, bir yardımcı tutarız’ dedi. Ev bitince karar vereceğiz.”

 

Alıntı: Hürriyet Kelebek

20260626

💐🎥Sinemamızda mertliğin temsilcisi, dürüst karakterin, namusun, kahramanlığın simgesi Kadir İnanır’ı kaybettik💐

'

 


'Sinemamızda mertliğin temsilcisi, dürüst karakterin, namusun, kahramanlığın simgesi Kadir İnanır'ı kaybetmenin büyük acısını paylaşıyoruz. O yalnızca mertliği, namusu, dürüstlüğü ve kahramanlığı oynamadı, kişiliğiyle, varlığıyla yaşadı. Belleklerimizdeki, bilinçlerimizdeki yeri her zaman aydınlıktır ve bize güç verecektir. Kadir İnanır'ın ailesine, sanatçı arkadaşlarına, bütün Türk milletine başsağlığı diliyoruz.''

Dr. Doğu Perinçek




En Çok Okunanlardan...