Blog Listem

Aydınlık Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydınlık Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260403

📖 Karadeniz'in tabanı gerçekten doğal mı? Yoksa henüz keşfedilmemiş bir sır mı saklıyor?

Hayal edin... Karadeniz'in tüm suyunu boşaltsaydık, karşımıza sıradan bir deniz tabanı değil, devasa ve derin bir çöküntü çıkardı. Öyle bir yapı ki, adeta insan eliyle kazılmış dev bir taş ocağını andırıyor.

Jeoloji bilimi, Karadeniz'in oluşumunu milyonlarca yıl süren tektonik hareketlerle açıklar.

Ancak deniz tabanının şekli bazı ilginç soruları

gündeme getiriyor:

• Keskin kenarlar,

• Ani derinlik farkları,

• Alışılagelmişin dışında jeometrik yapılar...

Bu noktada bazı alışılmadık teoriler ortaya atılıyor:

Bölge büyük bir felakete mi sahne oldu? Eski bir medeniyetin izleri olabilir mi?

Șu ana kadar bu fikirleri destekleyecek somut kanıtlar bulunmasa da, Karadeniz'in tabanındaki bu "düzenli karmaşa" bilim insanlarının ve meraklıların ilgisini çekmeye devam ediyor.

Sonuç olarak Karadeniz, dünyanın en gizemli su kütlelerinden biri olmaya devam ediyor. Belki de derinliklerinde hem jeolojik hem de tarihi sırlar saklıdır...


Alıntı: Arkeoloji Tarihi (Facebook)

Karadeniz’in jeolojik evrimi

Dünya’nın en büyük iç denizlerinden biri, Karadeniz. binlerce yıllık tarihe ev sahipliği yapan bu büyük su kitlesi hem tarih boyunca ona atfedilen değerlerle hem geçirdiği büyük jeolojik değişimlerle oldukça merak uyandıran bir konumda olmuştur.

08 Haziran 2025
Aydınlık Avrupa
Editor

TUNAHAN SÖNMEZTÜRK

Bugünkü Karadeniz tabanı, başlarda büyük Tetis Okyanusu’nun bir parçası konumunda bulunmakla birlikte yavaş yavaş kıtalararası plakalarda yaşanan değişimlerin de etkisiyle artık Paratetis dediğimiz Dünya tarihinin bilinen en büyük göllerinden birine dönüşmüştü. Adriyatik’ten Aral Gölü’ne kadar uzanan bu büyük göl, yine kıtalararası yaşanan değişimler sonucu birçok parçaya bölünecekti. Bu parçalardan biri de Karadeniz’di.

Karadeniz, Buzul Çağı’nın önemli tatlı su göllerinden biriydi ve muhtemelen günümüzden 6 bin yıl önce yaşayan insan topluluklarını da kıyılarında barındırmıştı. Yaklaşık M.Ö. 5600 dolaylarında bugünkü İstanbul Boğazı’nın oluşumunu sağlayan tektonik hareketler Karadeniz’i bambaşka bir forma büründürecekti. Akdeniz’den aşağı yukarı 100-150 metre daha alçak bir su seviyesine sahip konumda olan Karadeniz, Akdeniz’in tuzlu suyunun gelişiyle oldukça büyük bir ekosistemsel tahrip yaşamış ve artık yapısı da bir deniz formuna evrilmişti. Tuzluluk oranında yaşanan bu değişimse Karadeniz’de tatlı su canlısı olarak yaşayan birçok deniz canlısının ölümüyle sonuçlanmış, bu ölülerse Karadeniz tabanına metan gazı birikimi olarak negatif bir etki bırakmıştır.


Karadeniz’in bir deniz formuna gelmesi ile birlikte su seviyesi de bu döneme parelel olarak yükselmeye başlamıştı. Yükselen su seviyesi Kırım’ı bir yarımadaya çevirmiş, bugünkü Odessa’ya kadar Karadeniz’i genişletmiş ve Aral Denizi’ni ortaya çıkarmıştır. Su seviyesindeki bu hızlı değişim sadece Akdeniz sularından kaynaklanmamakla birlikte bu döneme parelel olarak Hazar Gölü’nün su seviyesinde yaşanan değişimlerden de kaynaklanmaktadır. İddialara göre Buzul Çağı sonlarında oldukça şişen Hazar, suyunu Don ve Volga gibi nehirler aracılığıyla Karadeniz’e boşaltmıştır. Karadeniz yaşanan bu değişimlerden sonra da ekosistemsel canlılığını yitirmemiş fakat yüzeyindeki oksijenli suyunu tabana yayamadığı için bölgedeki benzer yapıdaki Hazar gibi tabanında ölü alanlar yaratmıştır. Daha açık olursak, Karadeniz’in yüzeyinde bulunan ve oksijen zengini daha az tuzlu su, tabandaki oksijenden mahrum ve daha tuzlu suyla karışamamaktadır. Bunun Karadeniz’in yeterince soğumaması ve çevre nehirlerden gelen tatlı suyla da alakası vardır. Fakat sonuca baktığımızda Karadeniz’in yüzeyinden yaklaşık 170-180 metre sonra hiçbir canlının yaşamadığı, Güneş ışığının bulunmadığı ve Hidrojen Sülfür zengini bir su katmanı bulunmaktadır. Öyle bir katmandır ki burada oksijen soluyan hiçbir canlı yaşayamaz.

Bu durumun katkısı olarak Karadeniz’in dibindeki arkeolojik kalıntılara ilk günkü halindeymişçesine ulaşabilmekteyiz. Misal 2000 yılında, ünlü okyanus araştırmacısı Robert Ballard liderliğindeki bir ekip, Sinop’un yaklaşık 30 km açığında, 320 metre derinlikte “Sinop D” olarak adlandırılan antik bir gemi enkazı keşfetmiştir. Anoksik (oksijensiz) koşullar nedeniyle mükemmel bir şekilde korunmuş olan bu gemi, M.S. 410-520 yıllarına tarihlendirilmiştir. Gemi, güvertesi, direği ve hatta halatlarıyla birlikte tamamen sağlam bir şekilde bulunmuştur. Bu keşif sayesinde Karadeniz’deki deniz ticareti ve gemi inşa teknikleri hakkında önemli bilgiler edinebildik. Hatta bazı çevreler ilk tarımsal uygarlıkların Karadeniz çevresinde kurulduğunu fakat Karadeniz çevresinde yaşanan bu ani su seviyesi değişimleri sonucu yok olduklarını da iddia etmektedir. Bu soruların cevabınaysa Karadeniz yüzeyinde yapılan su altı arkeolojisi çalışmalarıyla ulaşabilme imkânımız mevcut. Fakat bugün konuşmamız gereken en önemli konu, Karadeniz’in akıbeti olacaktır.

Prof. Dr. Celal Şengör’ün de bolca ifade ettiği gibi her yıl düzenli şekilde yükselen Karadeniz’in tabanındaki Hidrojen Sülfür miktarını kontrol altına alamazsak, Karadeniz’de canlılığın bulunduğu alan hızlanarak daha az seviyelere gerileyecek ve eninde sonunda Karadeniz patlayacak. Bu patlamaysa ne yazık ki Karadeniz çevresinde böcekler dâhil hiçbir canlının yaşamana müsaade etmeyecek gibi görünüyor.

KAYNAKÇA

  • https://en.wikipedia.org/wiki/Sinop_D
  • https://en.wikipedia.org/wiki/Black_Sea_deluge_hypothesis
  • https://www.lyellcollection.org/doi/full/10.1144/sp464.15
  • https://www.youtube.com/watch?v=Bk-bMwNgl7U&t=1347s&pp=ygUUS2FyYWRlbml6IHBhdGxheWFjYWs%3D

20260315

📰✍🏻 Bize tarihi sevdiren hocam! - Akın Çavdarlı

Bize tarihi sevdiren hocam! - Resim : 1

Bize tarihi sevdiren hocam!

Dostoyevski'mi yoksa Tolstoy mu bize daha yakındır? Puşkin yoksa, afrikalı bir köle çocuğu muydu? Metternich'in diplomasi zekası Osmanlı imparatorluğuna nasıl yansıdı?

Her bir bilgi kırıntısıyla ekranlardan sıradan vatandaşın ilgisini çekmeyi başaran İlber Hocamız için boş konuşmak kadar saçma bir şey yoktu.. Onu o tonton sevecen ihtiyar haliyle sevenlerden biriyim. İşim karikatür çizmek ama onun tarih perspektifiyle kendi sanatıma renk kattığını itiraf etmem de hiç zor değil.

Kimilerine göre ise, hocamız aslında tarih bilimini popüler kılarken aslında tarih dedikodularıyla da bilgi hazinesini süslemeyi pek sever görünürdü. Olsun! Ne gam Allah aşkına. Höt-zöt'lerle orta-lise gençliğine tarih tekerrür ederek, memuriyetini dolduran gelişememiş bazı tarih öğretmenlerin kıt notları altında ertesi yıl unutacağımız geçmiş zaman terennümleri yerine; bin kere İlber Hoca'mızı tercih etmeyelim de taşa mı dönelim yani.

Milletin 'herşeyolog' nişanını papyonunun kenarına iliştirmiş asperger hastası jeoloğumuz Celal bey ile birlikte yaptıkları programlar dikey ve yatay ekranlarda bol, bol yer almakta.. Dereden tepeden başlayan sohbetlerini kroşendolara taşıyan çokca kahkahaları halen kulaklarımdadır. Kalamıştan " bir tatlı hüzün " alır gibi başvurduğum tarih, bilim, hayat ve memat kayıtları arkadaşlık etmiştir; belediye otobüslerinin can sıkıcı seyahatları esnasında zatıma.. Sanırım bu derya birikimlerin sessel nidaları epey zaman daha tatlı arkadaşlarım olacaktır..

Birisi "çok yönlülük" mü dedi? Hemen aklıma İlber Hoca gelir; Eski Kırım prens soyundan gelerek, almanca , ingilizce, fransızca, farsça ve rusçayı konuşabilmek ayrıca türkçeyi de en az bir edebiyatçı kadar bilerek nakşedercesine yazıp çizmek her "çok yönlü"ye nasip olamayacak kadar biricik bir özellik olsa gerek.. Hocamız kaç kere kıtayı ziyaret etmesine rağmen orada hocalık yapan kankası Celal beyin aksine 'Abede' den hiç hazetmezdi. Fırsatlar ülkesinin içinde bulunduğu kuşağın aptallıklar çağında olduğunu mealen ifade ettiği bir çok anektodlar kayıtlarda yerini almıştır. İran kültürü hakkında ise öve, öve bitiremez bu kadim farsi topluluğu.. Almancayı ise gençler için keyfe keder öğrenmelerini salık verirdi, miyadını dolduran almanca yerine latinceyi bir üst seçeneğe almaları manasında yaklaşırdı. Rusça, Çince, İngilizce, Farsça ise evrensel kültür, edebiyat, tarih ve bilim kaynak mukayeseleri için öğrenilmesinin faydaları hakkında bir çok yaklaşımları vardı.

Turistik geziler hakkında profesyonel rehberler ve kendini edebiyatçı sanan gezi simsarlarına inat coşkulu boğaz ve kültür seyahatları hakkında yazılar, kitaplar ve bir fiil yeraldığı turları vardı. Yaz yaz bitmezsin sen hoca.. iyi ki vardın ve kültürel mirasımızda, kitap, söyleşi, dijital, analog her alanımızda olmaya da devam edeceksin. Güle, güle nur içinde yat, Allah rahmet eylesin, toprağın huzurla dolsun inşallah.

Alıntı/kaynak:  https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/bize-tarihi-sevdiren-hocam-569945

20251123

📰 ✍️ Sümerbank’ın kurucu ilk genel müdürü bir Aydınlıkçı - Hakan Topkurulu



Sümerbank’ın kurucu ilk genel müdürü bir Aydınlıkçı

15 Ocak 2020

Şevket Süreyya Aydemir, Cumhuriyet Gazetesi'nin 8 Ekim 1973 s.2 tarihli nüshasında yazdığı "Tarihi Bir Hesaplaşma" adlı köşe yazısında özetle; 
"1930 yılındaydık. Dünya iktisat buhranı en şiddetli safhaları ile bizi de sarsmıştı... Evvela paramızın istikrarı sağlanmalıydı. Bir konsorsiyum kuruldu. Bunun başına NURULLAH ESAT’ı getirdiler. İstanbul’da Bankalar Caddesi’nde bir dairede çalışacaktı. Ve yabancı bankalar da dâhil olduğu halde bütün transferleri o vize edecekti. (Sermaye hareketleri kontrolü yapılıyor.) Bu yabancı bankaların başında 1856’dan beri çalışan, daha doğrusu devleti kontrol eden OSMANLI BANKASI vardı. O Osmanlı Bankası ki umum (Genel) müdürü sadrazamlara bile pek gitmezdi. Maliye Nazırı ile sadrazamla ancak müşaviri tercümanı vasıtası ile konuşurdu. Nurullah işinin başına geçince bütün bankaların transfer evrakını toplayan dosyaların her gün bizzat umum müdürler tarafından kendisine getirilmesi usulünü koydu.

Bankalar, Ankara’dan yeni gelen bu adamın emrine uydular. Ama Osmanlı Bankası diretti. Ve tabi ki transferlerde yapılamadı. Ankara’ya müracaatlar hiç netice vermedi. 1856’dan beri bizzat devlet olan Osmanlı Bankası ve onun umum müdürü evvela işi sekreterler, şube müdürleri, nihayet umum müdür yardımcıları ile idare ederim sandı Fakat sonunda umum müdür, Türkiye’de bir şeylerin değiştiğini anladı. Dosyasının koltuğunun altına aldı. Konsorsiyum başkanının odasının kapısına geldi...

Ben bu hikâyeyi o zaman Nurullah beyden dinlemişimdir. Ve bu kısa sahnede, ta 1856’dan beri Türk devletine yapılan küçümsemelerin, yalvartmaların, hatta hakaretlerin tarihi bir hesaplaşmasını görürüm.

Fakat iş bu şekli alınca, yabancı sermayenin temsilcileri ve bir takım Osmanlı paşalarının eski efendileri, bu sefer alıştıkları başka bir yolu seçtiler. Metre Salem isimli, Yahudi asıllı bir banka aracısı ile Nurullah’a eski usule dayanarak önemli bir menfaat teklif ettiler. Nurullah bir defa bu ağın içine düşünce o zaman her şey düzelecekti. Düşünmeli ki o günlerde bir umum müdürün aylığı 300 liradan ibaretti. Nurullah, usta bezirgânı sükûnetle dinledi. Yumuşak yüz gösterdi. Gün tayin edildi ve Metre Salem bu sefer daha teklifsizce çantasını açtı. Fakat para demetleri elinde kaldı. Çünkü tertibat alınmıştı. Dolap kapakları açıldı. Baskın tam zamanında yapıldı. Ve bu işlerde pişkin Metre Salem sınır dışı edildi! ..."


SOYADINI ATATÜRK VERDİ

Nurullah Esat SUMER 31 Mart 1899 yılında İzmir Fettah (Basmane civarı) mahallesi, Dibek sokak (Şimdi Oteller sokağı) no: 6’da dünyaya gelmişti. Sumer soyadını Atatürk vermişti. Yükseköğrenimini 1917 yılında başladığı Berlin Yüksek Ticaret Okulu'nda yaparken Almanya’da tanıştığı sosyalist akımların etkisinde Şefik Hüsnü önderliğinde kurulan Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkasına katılır. Burayı da Vedat Nedim Tör’den dinleyelim;
"Erzurum ve Sivas kongrelerinden geçerek Ankara’ya kadar uzanan ulusal şahlanışın yankıları Berlin Türk Kulübünde kader birliği yapan gençlerin iradesini bir çelik banyosu gibi güçlendiriyordu. Bütün bir düşman dünyaya karşı, yokluklar ve düşmanlıklar içinde savaşan Anadolu’nun masal kahramanları gibi ulu liderine, Mustafa Kemal’e dostluk elini uzatan tek devlet Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği olmuştu. Bu davranış Berlin’de ki yükseköğrenim gençliğini adeta büyüledi: Nurullah Esat Sumer, M.Nermin, Mümtaz Fazlı Taylan, Vehbi Sarıdal, Nizamettin Ali Sav, Sadık Ahi ve daha şimdi adlarını hatırlamadığım birkaç arkadaş Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkasını kurduk." 
(Yıllar böyle geçti 2010 YKYK S.13)
MİLLİ SANAYİNİN MİMARI

Nurullah Esat Sumer, 1934 yılında, Cumhuriyetin ekonomik atak yaptığı yılların İktisat Vekili (10 Kasım 1932-1937 yılları arası, 1937 yılında Başbakan oluncaya kadar), Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Celal Bayar’ın ataması ile Sümerbank’ın kurucu genel müdürü olur.

Nurullah Esat Sumer, Cumhuriyetin emperyalizmin esaretinden kurtulması yıllarında, birçok kritik görev alır. Osmanlı borçlarının yapılandırılması, Ali İktisat Meclis Genel Sekreterliği 1930’lu yılların, ekonomik bağımsızlık kazandığımız döneminde, en kritik ekonomik görevlerde genç yaşına rağmen bulunmuştur. Hasan Aslan Akpınar’a, Nurullah Esat Sumer’i tanıtan, İş Bankası Yayınları tarafından basılan "BİR CUMHURİYET AKINCISI Türkiye’de Milli Sanayinin Mimarlarından Nurullah Esat Sumer" adlı kitabı kazandırdığı için teşekkür ederim.

Alıntı-Kaynak: 
https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/sumerbankin-kurucu-ilk-genel-muduru-bir-aydinlikci-199832



20251109

📰 ''Atatürk’ün ölmediği doğrudur'' - Dr. Doğu Perinçek

 

Doğu Perinçek: Atatürk’ün ölmediği doğrudur

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün aramızdan ayrılışın 87'inci yıldönümünde paylaştığı mesajında

 "Tarihin ertelediği büyük davalar, eninde sonunda insanlığın önüne çıkar ve başarıya ulaşır. Bu nedenle Atatürk’ün ölmediği doğrudur." dedi.

09 Kasım 2025,

Türk Devrimi'nin lideri, cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım milli vicdânda önemli bir yere sahip.

10 Kasım 1938 tarihinde dünyaya gözlerini kapayan Gazi, üzerinden 87 yıl geçmesine rağmen dünyada eşi görülmemiş bir saygıyla anılıyor.

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ise 'Atatürk'ün ölmediği doğrudur' başlığıyla yayınladığı '10 Kasım' mesajında Gazi'nin Asya Çağı'nın seçkin önderleri arasında yerini aldığını vurguladı.

Perinçek, mesajında şu ifadelere yer verdi:

"Mustafa Kemal Atatürk, Türk Devriminin doruğundaki Büyük Devrimci Önderdir. Türk Milletinin başına geçerek dünya ölçeğinde büyük bir işe önderlik etmiştir.

1876 Meşrutiyet Devrimiyle, 1908 Hürriyet Devrimiyle ve Birinci Cihan Savaşında başlayan Kurtuluş Savaşımızla sürüp gelen Türk Devrimi, Kemalist Devrimle doruğa çıktı.

Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Kemalist Devrim, emperyalizmin zincirini kırdı, Sultanlığı yıktı, Ortaçağ bağımlılıklarına ağır darbeler indirdi. Bütün Dünyada Mazlum Milletlerin kurtuluş savaşlarını ateşledi.

Atatürk, Mazlum Milletlerin yepyeni bir dünya kuracaklarına kesin kanısını vurgulayarak, Yükselen Asya Çağının eylemine önderlik etti ve haberini verdi.

Atatürk, Türk Devriminin doruğundaki önder olmanın ötesinde, Asya Çağının önderleri arasında seçkin bir konumdadır.

Şimdi Türkiye ve Gelişen Ülkeler, 20. Yüzyıldan kalan büyük insanlık işini kesin zafere ulaştırmanın eşiğindedir.

Atatürk’ün Türk milletine bıraktığı bir iş var: Millî Demokratik Devrimimizi emekçi sınıfların önderliğinde tamamlamak, Üreticilerin Millî Hükümetini kurarak Yükselen Asya Uygarlığının öncü konumlarında yer almak!

Yine Atatürk, Bolivar, Lenin, Mao Zedung, Lumumba, Bin Bella gibi Asya Çağı öncülerinin insanlığa bıraktıkları büyük bir iş var: Köhneyen Emperyalist Kapitalist Sisteme son vermek ve Asya Uygarlığını inşa etmek!

'TARİH HİÇBİR İŞİ YARIM BIRAKMAZ’

Tarih, hiçbir işi yarım bırakmaz. Tarihin ertelediği büyük davalar, eninde sonunda insanlığın önüne çıkar ve başarıya ulaşır. Bu nedenle Atatürk’ün ölmediği doğrudur.

Şimdi Türk milleti, iki yüzyıllık Türk Devrimini kesin zafere ulaştırmanın eşiğindedir.

'TÜRK DEVRİMİNİ TAMAMLAYACAĞIZ’

Türkiye, A B D ve İ s r a i l merkezli tehditlere Türk Devrimini tamamlayarak yanıt verecektir. İşçilerle, çiftçilerle, kamu emekçileriyle, esnafla, zenaatkârla, millî sanayici ve tüccarla Üretenlerin Türkiyesini kuracağız. Çarşılarımıza bereket ve şenlik getireceğiz.

Türkiye, Atatürk’ün demokrasi tanımında olduğu gibi, “Şeyhler, dervişler, müritler ve cemaat mensupları ülkesi olmayacaktır.”

KIBRIS VE DOĞU AKDENİZ VURGUSU

Türk de biziz Kürt de biziz, hepimiz Türk Milletiyiz. İki yüzyıllık Türk Devriminin Türkiye Cumhuriyeti’nde ve Türk Milletinde bütünleşme hedefi önümüzde ve ellerimizdedir.

Türkiye Cumhuriyeti ve birleşen Türk Milleti, A B D ve İ s r a  il’in İkinci İ s r a i l planlarını bozacak, Doğu Akdeniz’i ve Kıbrıs’ı Emperyalistlere ve S iy oni stlere asla teslim etmeyecektir.

Atatürk’ün devrimci pratiği, arkamızda kalan bir hatıra değil, bize Bağımsız, İnsancıl, Halkçı, Devletçi, Paylaşmacı, Aydınlanmacı ve Devrimci Türkiye hedefini gösteren ışıktır.

Atatürk’ün ölmediği doğrudur.

Atatürk, Türk milletinin zafere ilerleyen Devrimci mücadelesinde bizimledir ve yine devrimci karakteriyle milletimizin yol göstericisidir."

Kaynak: Aydinlik.com.tr - HABER MERKEZİ

https://www.aydinlik.com.tr/haber/dogu-perincek-ataturkun-olmedigi-dogrudur-555168


20251014

🎞️ Ata Pelvanoğlu ile Aydınlık Hafıza | B:1


''Ulusal Kanal Arşiv ekibiyle birlikte hazırladığım, "Aydınlık Hafıza" Cumartesi, saat 18.00'de Ulusal Kanal'da! 1921'den itibaren bugüne doğru adım adım Aydınlık arşivini Ata Pelvanoğlu'nun sunumu ile sizlere açıyoruz. Koskoca bir tarihi size ulaştıracak olmanın gururunu yaşıyorum. Arkamda müthiş bir emek... Bu daha başlangıç... Pek yakında bu birikime Aydınlık gazetemiz ve Kaynak Yayınları da dahil olacak. Hafızamız onurumuzdur! Emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Haydi ekran başına''

Ece Ataer 
https://www.facebook.com/reel/1129009502629672

İlk Örnek:





20251009

📰✍️ Türkçemizi temiz tutalım - Şule Perinçek


Türkçemizi temiz tutalım

Yayınlanma: 09 Ekim 2025

Şule Perinçek


Türkçemiz güzel dilimiz.

Bizi biz yapan en önemli özelliğimiz.

Öylesine renkli öylesine yaratıcı ki…

Bazen dinlemeye, okumaya doyamazsınız.

Her sözcükte mutlaka bir yaşanmışlık vardır.

Sizi alır götürür çağlar öncesine…

Bir bakarsınız dört nala Asya’dan at üstündesiniz

Bir bakarsınız Rumeli’nin türküsünde, Ege’nin zeybeğinde, Karadeniz’in dalgalarında, Anadolu erenlerinin dilinde

İşte onun için dilimizi anamızın sütü gibi tertemiz korumalıyız.

Bin yılların emeği.

Bir soluklanalım istedim bu hafta.

Sık kullandığımız ama yanlış kullandıklarımızı aklıma geldikçe ya da gördükçe not ettiklerimi, oradan buradan derledim.

Aklıma getirenler haklarını helal etsinler.

Ekleyecekleriniz varsa, beklerim…

Ucu açıktır.

ANA GİBİ YAR GÜZEL DE DOĞRU DEĞİL

- “Göz var, nizam var” değil, “göz var, izan var.”

İzan “kavrayış” “anlama yeteneği”. Nizam ise “düzen, kural” demektir. Açıkça belli olan, hem gözle hem akılla gerçekleri belirtmek için kullanılır.


-“Aptala malûm olur” değil “Abdala malûm olur”.

Abdal”, eren veya ermiş demek.

-“Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz” değil, “Ane gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!”Ane, Bağdat’a giderken kervanların yanından geçtiği çok dik bir uçurum. Uçurum anlamındaki “yar”ın üzerine bir şapka konunca “sevgili” anlamına geliyor.

-“Bir hoş oldum” değil, “Bîhûş oldum.”

Yani aklım başımdan gitti. “Hûş” akıl, fikir, zekâ demek; “bî” ise, –siz / -sız eki.

KARDEŞİM EŞEK

-“Eşek hoşaftan ne anlar” değil, “eşek hoş laftan ne anlar”.

Burada farklı fikirler var. Eşeğin önüne hoşafı koyunca tanelerini bırakır suyunu içermiş. Doğruyu saptamak için denemeye değer. Burada yeri gelmişken çocukluğumdan bu yana, hatta devrimci olduktan sonra daha da çok beni üzen bir gerçeğe değinelim.

Eşek insana en çok yardımcı olan, “yükünü” çeken “emekçi” bir hayvandır. Dilde hakkı çok yenir. Küfürlerde bile baş köşededir… “Eşek gibi”ye de çok yanlış anlamlar yüklenir. “Eşek gibi çalışmak” neden ayıp olsun. Çok çalışmak yani… İnsan, çalışkan olmaktan gurur duymalı…

AYDIN HAVASI

-“Kısa kes Aydın havası olsun” değil, “Kısa kes Aydın abası olsun.”

Aba bir giysidir. Aydın efesinin abası, kısa ve dizleri açıktır. Ege’de erkeklerin giydiği kıyafetlerdeki “dizlik” ya da “zeybek donu” denize kıyısı olan illerde kısa, iç Ege illerinde ise uzun paçalıdır. Yani İzmir ya da Aydın zeybeği, şortu andıran kısa paçalı kıyafet giyerken Uşak, Kütahya, Afyon gibi illerdeki zeybekler pantolon benzeri uzun paçalı kıyafet giyer.

SU UYUR MU?

-“Su uyur, düşman uyumaz” değil, “Sü uyur, düşman uyumaz”

Sü, “asker” “güç, kuvvet.”

“Oguz tapa ledim ilki taşıkmış erti ‘kin ebde erti üç oguz si basa kelti yadag yabız boldı tep algalı kelti sıñar süsi ebig barkıg yulgalı bardı sıñar süsi süñüşgeli kelti.” 

(Köl Tigin Yazıtı D-32).

“Oğuz’a doğru ordu yürüttüm. İlk (birinci) ordu dışarı çıkmıştı. İkin(ci) ordu evde/yerleşik idi. Üç Oğuz ordusu basıp geldi. (Bizim için) yaya, kötü oldular deyip yenmeye geldi. Ordunun yarısı evi barkı yağmalamaya gitti. Ordunun yarısı da savaşmaya geldi.”

Runik harfli metinlerde ‘asker’ kavramına karşılık gelen terimler sü, er, eren ve çerig’dir. ve çerig aynı zamanda ‘ordu’ kavramını da ifade eder; ancak, er ve er’in ‘düzensiz’ çoğul biçimi eren’in ‘ordu’ anlamı yoktur. 

On iki miñ er üküş timiş ‘On iki bin er(den oluşan) ordu, (gereğinden) çok ordu demiş’ örneğinde erasker’, ise ‘birlik, ordu’ karşılığındadır.

Çerig ve Uygurca ve Karahanlıcada çerig sü veya sü çerig dizilişleriyle de kullanılır: 

yime bu çerig sü er at ma kamag
‘Bir de bu ordu ve askerin nasıl toplanacağını...’,

‘üküş sü çerig erse başsız bolur ‘
(Gereğinden daha) kalabalık asker ve ordu başsız olur (birliğin komutanı yetersiz kalır)”.

(Bkz. Yrd. Doç. Dr. Süer Eker, “Sü ve sü ile yapılan tarihî askerî terimler üzerine disiplinler arası bir inceleme”, Türkbilig, 2006/12: 104-133.


YIKANMAK SAĞLIKTIR

-“Saatler olsun” değil, “sıhhatler olsun.”

Sıhhat: Sağlık. Yıkanmanın sağlıklı olması.


-“Elinin körü” değil, “ölünün kûru”.

Kûr: Mezar, “gömüt”


-“Sıfırı tüketmek” değil, “zafiri tüketmek.”

Zafir: Soluk. Nefesim, soluğum tükendi.


-“Eninde sonunda” değil, “önünde sonunda.”


GÜZELE BAKMAK

-“Güzele bakmak sevaptır” değil, “güzel bakmak sevaptır.”

Her ne kadar “atasözleri” genellikle “erkek ağızlı” olsa da, erkek atalarımız “sevap” konusunda böyle bir öğüt vermez. Elbette yakışığı insanları seviniz, başkalarına güzel bakınızdır.

Bu daha sonraları bir kocanın, karısının yanında başka bir kadına bakarken yakalandığı durumda yaptığı bir uyarlamadır. (Bu son cümleyi ciddiye almayın, benim mizah katkımdır. Bilimsel bir değeri yoktur.)


ASLAN YATAĞINI TOPLAR MI

-“Aslan yattığı yerden belli olur” değil, “Aslan yattığı yerden bellidir.”

Aslanın aslan olduğunu anlamak için ayağa kalkıp kükremesine gerek yoktur anlamında.

Yoksa yattığı yeri temiz ve düzenli tutmasından değil.

Bu daha çok annelerin özellikle erkek çocuklarına yaptığı uyarıya benziyor.


-“Haydan gelen huya gider” değil, “Hayy’dan gelen Hu’ya gider.”

Allah’tan gelen Allah’a gider. 'Hayy' ve 'Hu' Allah’ın sıfatlarıdır.


TDK’da anlamı “basit ve emeksiz elde edilen şeyler kolay harcanır ya da elden kolay bir şekilde çıkar anlamında kullanılan bir sözdür.

- “Azimle sıçan duvarı deler” değil, “azimli sıçan duvarı deler.”

-“Su küçüğün, söz büyüğün” değil, “Sus küçüğün, söz büyüğün.”

Kuşkusuz suda sıra her durumda susayan küçük çocuğundur. Ancak burada vurgulanan daha yaşlının ya da daha doğru ifadeyle daha çok yaşayanın deneyimi çoktur, önce onun sözüne kulak vermelidir.

-“Zürafanın düşkünü, beyaz giyer kış günü” değil, “Zürefanın düşkünü, beyaz giyer kış günü.”

ZÜRAFANIN BEYAZ ELBİSESİ

-“Zürafanın düşkünü, beyaz giyer kış günü” değil, “Zürefanın düşkünü, beyaz giyer kış günü”. Her ne kadar bizim coğrafyamızda “zürafa” hayvanı olmasa da elbise giymediğini biliyoruz. Düşkün “zürafa” nasıl olur onu ben de bilmiyorum. Atalarımızdan böyle bir bilgi gelmiş olması olanaksız. “Zürefa” “zarif” sözcüğünün çoğulu.

Zarif olmaya pek düşkün olanlara bir eleştiri. Soğukta bile zarif olacağım diye beyaz giymelerine gönderme yapıyor. “Zemheri zürefası” da aynı. Zemheri kışın en soğuk, en şiddetli zamanı demek. Aralık ayının sonundan (22’sinden) Ocak ayının sonuna kadar. İncecik tiril tiril gezinen özentilere söylenir

EN YAKIŞIKSIZI

-“Baldız baldan tatlıdır” değil, “Daldızın baldan tatlıdır” deniyor… Ne kadar doğru bilemiyoruz. Sanki biraz “ayıp ve yakışıksız” bulunup düzeltilmiş gibi.

Daldız sözcüğü TDK’da anlamı şöyle verilmiş:

  • “Marangozların kullanmış olduğu ağaç oymayı sağlayan oluklu demir yapılı alet
  • “Ağaçtan oyulmuş olan arı kovanı
  • “Ağaçtan oyulmuş olan yayık
  • “Petekten bal alabilmek için kullanılan demir kepçe ya da demir bıçak.”

Atasözlerinin ve deyimlerin içerdiği anlamlar ve değer yargıları toplumların gelişmelerine bağlı olarak değişebiliyor. Geçmiş dönemde doğru olan bugün geçerli olmayabilir. Köken ve zaman araştırması da yapmak gerekir.

Bu “baldız” meselesi sonradan bir “katkı” olabilir.

Kullanmayın… Kaybolup gitsin!

Alıntı / Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/diyalektik-68846


Yorumlar (9 yorum)

Oya doğan

09.10.2025 19:41

Ayrıca zürafanın düşkünü değil, GUREBANIN (GARİBANIN) DÜŞKÜNÜ BEYAZ GİYER KIŞ GÜNÜ doğru söz budur.


Osman TOKLU

09.10.2025 14:06

Çok güzel bir yazı fakat bazı şeyleri gözden kaçırıyoruz buradaki hataların kaynağını bilerek yada bilmeden orasını da ben açıklayayım dilin tarihsel birikimini gözden uzak tutarak hakikati yakalayamayız bahse konu kelimeler arapça yada farklı dillerden dilimize, zaman içinde kullana kullana bizim olmuş kelimeler bunları birden dilden uzaklaştırınca böyle hatalı kullanımlar ortaya çıkmış oluyor onun için bu yapılan devrimsel hatalarla yüzleşmeden dilimizin geçek zenginliğinden istifade edemiyor.

20250315

📰✍️📖 Devrimci, Alçakgönüllü, Nazik ve Cesur... Talât Paşa - Feyziye Özberk

Devrimci, Alçakgönüllü, Nazik ve Cesur... Talât Paşa

Talât Paşa, 15 Mart 1921 günü, Ermeni bir katil tarafından, Berlin’de evinin bulunduğu sokakta vurularak şehit edildi. 

Talât Paşa’nın katledildiği haberini aldığında Atatürk’ün gözleri doluyor ve 

'Memleket büyük bir evladını kaybetti' diyor.

15 Mart 2025

Feyziye Özberk yazdı! 

Devrimci, Alçakgönüllü, Nazik ve Cesur... Talât Paşa

Feyziye Özberk

Paşa, şehit edildiğinde çoğu zaman yaptığı gibi tek başına korumasız yürüyor. Çevredekiler tarafından suçüstü yakalanan katil yargılanıyor. Alman yetkili makamları, katilin mutlaka cezasını göreceğini belirten demeçler veriyor. Fakat Türklerin gösterdiği savunma tanıkları dahi dinlenmeden –“Ermeni kurtuluş hareketinin” bir gösteri alanına dönüştürülen– mahkemede, katil beraat ettiriliyor.

Bu ölüm yıldönümünde Talât Paşa’nın; niteliklerini, devrimci kişiliğini anlatmak istiyorum. Paşa kişilik olarak her bakımdan örnek alınacak büyük bir değerimizdir.

AYAKLARIN BAŞ OLMASI

23 Temmuz 1908’de Hürriyet’in ilanından sonra, o tarihe kadar yalnızca İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri arasında; Selanik ve çevresinde tanınan Talât Bey’in adı, ülke çapında duyuluyor. Aralık 1908’de Edirne milletvekili seçiliyor. 23 Aralık 1908’de 215 oydan 116’sını alarak Meclisi Mebusan’ın Birinci Reis Vekili oluyor. Birinci Reis, yine İttihatçıların adayı olan ve o günlerde daha çok tanınan Ahmet Rıza Bey’dir. Talât Bey, 1917 yılına kadar birkaç kez Dâhiliye ve Posta ve Telgraf nazırlığı yapıyor.

Tam adıyla Mehmet Talât Bey, 4 Şubat 1917’de Sadrazam oluyor ve Paşa unvanını alıyor. Osmanlı’da paşa unvanı yalnızca askerlere özgü değildir; sadrazam olanlara da paşa unvanı veriliyor. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez, halk tarafından seçilen bir milletvekili, bir dönem posta memuru olarak çalışmış, halktan biri, bu göreve geliyor. Yaşanan siyasal ve toplumsal bir devrimdir.

O güne kadar yaşanılanın, alışılmışın dışındaki bu gelişme, bir halk deyişiyle “ayakların baş olması,” toplumda şaşkınlık yaratıyor. Anonim birçok taşlamaya konu oluyor:

“Sen yakışmaz dersin emma kel başa şimşir tarak,
Sadrazam oldu Talât, cilve-i takdire bak.”

Halk ayaklar baş oldu derken, aslında bilgece bir anlatımla devrime işaret ediyor. Yaşanan bir altüst oluştur. Talât Bey onlardan yani halktan biridir. Nasıl olur da sadrazam olur? Onlar bu konumu kendine, kendinden birine, dolayısıyla Talât Bey’e yakıştırmıyor. Yıllar yılı bu duygu, halkın kendini aşağı görmesi, kafalara nakşedilmiştir. İttihat ve Terakki örgütü liderleri de uzun süre bizzat iktidar olmaya cesaret edemiyor. Eski devrin paşalarını yönlendirmeye, iktidarını bu yöntemle yürütmeye çaba harcıyor. Tabii amaçladıkları hedeflere bu yöntemle ulaşamıyorlar. İttihat ve Terakki’nin yaptığı en önemli hatalardan biri, belki de budur.

Talât Paşa da bu hatayı kabul ediyor. Le Temps’in muhabiri M. Jean Rodes’e verdiği demeçte bunu belirtiyor: “Yalnız bir şeye yeriniyorum. O da, vaktiyle işlerin yönetimini ele almamızdır. Çünkü böyle yapsaydık, irtica olayı yapılmayacaktı. (31 Mart gerici ayaklanması) Ama dünyaya karşı kendimizin bir çıkar düşüncesiyle hareket etmediğimizi göstermek istiyorduk.” Hatalarının temelinde yatan duygu bile yanlış anlaşılmamak isteği…

İttihat ve Terakki’nin 1908-1918 toplam on yıllık iktidar döneminden, (üstelik tam bir ittihatçı hâkimiyetinden de söz edilemezken), denilebilir ki “yüz yıllık tarih” ve siyaset çıkmıştır. Çünkü bu on yıl, hem dünyanın hem de Osmanlı’nın altüst olduğu yıllardır.

VATANIN TALAT'I

Cemiyet’in Merkez-i Umumi üyeleri gizli çalışma nedeniyle açıklanmadığı için 1908’in sonbaharında Talât Paşa, İstanbul için yeni ve bilinmeyen bir isimdir. Meclisi Mebusan’da, ilk Meclis Reisleri seçileceği gün Mektebi Hukuk’ta “İlmi-i Servet” (ekonomi) hocası olan Cavit Bey, Tanin gazetesi Başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın’a: “Talât’a oy ver” der. “Kim Talât?” sorusuna, Cavit Bey’in verdiği yanıt: “Bizim Talât” olur. Hüseyin Cahit Yalçın, bu sözden hareketle şunları yazıyor: “İşte bu ‘bizim Talât’, yavaş yavaş sadece kendi saf ve samimi hizmetleri, yararlılıkları sayesinde hepimizin Talât’ı oldu, memleketin Talât’ı oldu, vatanın Talât’ı oldu.”

Talât Paşa’nın daima muhafazakâr ve ileri unsurlar arasında uzlaşma adımlarıyla yürüdüğünü yazan Hüseyin Cahit Yalçın, Paşa’nın vatanseverliğini ve cesaretini vurguluyor: “Vatanı için hayatını feda etmek lüzumu ile karşılaşsa idi katiyen eminim ki bu cezri hareketi memnuniyetle, tereddütsüz göze alırdı. Fakat siyasi hareketlerde onu radikal, cüretkâr ve çok ileri adımlara sevk etmek kabil değildi.”

Bu açıklama biraz eleştiri koksa da bize Paşa’nın içinde bulunduğu kitleyi kucakladığını ondan kopmamaya çalıştığını da gösteriyor. Ayrıca Paşa’nın, vatanın kaderi söz konusu olduğunda Bâb-ı Âli Baskını gibi radikal, çok cesur bir harekete önderlik ettiğini de biliyoruz.

Kendi de İttihat Terakki üyesi olan İsmet İnönü, 1969 yılında bir söyleşisinde Talât Paşa’yı Meşruiyetin ilanından evvel tanıdığını belirtiyor ve kusursuz denebilecek kişiliğine dikkat çekiyor: “Vaktiyle posta memuru oluşunun hatırlatılması rakiplerinin kendisinde kolay kolay kusur bulamayışlarındandır. Talât Paşa siyasi kariyerine ufak bir memur olarak başlamış, on sene zarfında siyasi hayatın en yüksek kademesine Sadrazamlığa kadar ilerlemiştir, daha önemlisi İttihat Terakkinin fikriyatını, politikasını nihayetine kadar sadakatle ve sebatla takip eden zümreye örnek olmuştur.”

Hasan Babacan, Paşa’nın önder ve etkin kişiliğini belirtiyor: “Talât Paşa, son dönem Osmanlı devlet adamları arasında, üzerinde müspet veya menfi olarak çok şey yazılan ve söylenen bir devlet adamıdır. Çünkü o, kurucuları arasında bulunduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetleriyle ki en önemli faaliyeti II. Meşrutiyetin ilanıdır, 23 Temmuz 1908’den 30 Ekim 1918’e kadar geçen on yıllık bir dönemin hâkimi durumundaki kişidir. Üzerinde çok şey yazılan ve konuşulan böyle bir dönem…”

Onu bir yabancı gözüyle tahlil eden Bernard Lewis de, Talât Paşa’nın şahsiyetini takdir ederek, “Triomviranın üçüncüsü ve hepsinin çok ötesinde daha yetenekli olan Talât Paşa, süratli ve nüfuz edici bir zekâ sahibi, gerektiği zaman şiddetli fakat hiçbir zaman fanatik ve kindar olmayan bir adamdı. Çağdaş bir Avrupalı gözlemciye göre Türk Devriminin Danton’uydu” diyor.

Halil Menteşe’nin kitabında Paşa’nın bir yönetici olarak, hayati durumlarda çalışma arkadaşlarına nasıl davrandığını yansıtan hoş bir anı var. Sakız ve Midilli adalarının iade edilmemesi, Kasım 1913 barış anlaşmasına rağmen, İstanbul için savaş anlamına geliyor. Bu nedenle donanmayı güçlendirmek için büyük gayret sarf ediliyor. Bir Fransız bankasından kötü şartlarda alınan kredi sayesinde Brezilya üzerinden İngiliz yapımı bir zırhlı geminin satın alınması mümkün oluyor. Halil Bey’in aktardığına göre Maliye Nazırı Rıfat kredi anlaşmasını imzalamakta tereddüt edince, “Talât Bey onu kucaklayıp, ‘Beyim adaları alacağız, santim düşünecek zamanda değiliz’ diye bağırdı. Onu okşayıp sakalını öpmek suretiyle tatlılıkla baskı uyguladı. Kendisini bankacının beklediği odaya götürdü ve imzalamaya mecbur etti.”

ÖRGÜT USTASI BİR LİDER

Talât Paşa usta bir örgüt lideridir. O aynı zamanda iktidar mücadelesinin en önemli aracının siyasal bir örgüt (parti) olduğunu bilen, buna inanan bir önderdir. Siyasi yaşamında örgütlü olmaya ve örgütüne büyük bir özen göstermiştir.

İttihat ve Terakki, çok karışık ve nazik bir örgüttür. Ömer Nâci’nin ifadesiyle “kırk türlü ‘mecnun’dan mürekkep” bir kuruluştur, İttihat ve Terakki… Aralarında eşitlik var. Liderliği reddediyorlar. Hepsi “kardeş.” İtaat edecek olanlar, bu itaatin gerekliliğine ikna olmalılar. “Vatan sevgisi” konusunda anlaşıyorlar. Ancak hükümet biçiminden yönetim tarzına, sosyal önlemlere kadar herkes farklı düşünüyor. Aralarında çok büyük ayrılıklar var. Bu durum dikkate alındığında, örgütte bir uyumsuzluk olmadan işleri yürütebilmek için faal, yumuşak, insan duygularını ve ihtiraslarını ölçebilmekte usta bir zekâ ve kişiliğe gereksinim var. Talât Paşa da bu tekniğin en büyük ustası. Alçakgönüllü, nazik ve cesur... Ona göre küçük ve sıradan entrikalar, yalan ve iftiralar düşmana karşı bile bir silah olarak kullanılmaz. En büyük düşmanına bile açıktan, cepheden hücum edebiliyor. Çıkarcı değil. Seviliyor, sayılıyor, sözü dinleniyor. Daima çevresindekileri sabırla dinlemeyi ciddiye alıyor. Merkezi Umumi ile ilişkilerini hep sıcak tutuyor.

Tekrarlarsak İttihat Terakki örgütünde, liderliği doğru bulmayan bir anlayış egemen… Bu anlayışa karşın, zorluklar karşısında sürekli çözüm arayan, gelecekte ulaşılacak başarıya olan inancında ısrarlı, umudunu hiç kaybetmeyen, mücadeleci ve esnek kişiliği, Talât Paşa’nın liderliğini tartışmasız kılıyor. Cavid Bey, Talât Paşa’nın vazgeçmeyen yapısını şöyle tanımlıyor: “Bugün kazanamadığımı yârin kazanırım, der ve işe başlar.”

Doğu Perinçek, Talât Paşa’nın “öncelikle büyük bir devrimci” olduğunu vurguluyor. “Büyük teşkilatçıdır. İttihat Terakki, Türk devrim tarihinin çok önemli kök teşkilatıdır. Hatta dünya devrim tarihinde yeri olan bir partidir. Talât Paşa işte o partinin önderidir. Büyük bir ahlak ve fedakârlık örneğidir. Büyük devlet adamlarımızdandır.”

Talât Paşa’yı bu kıymetli devrimci önderi saygı, sevgi ve minnetle anıyorum.

📖 Kaynak:

  • Feyziye Özberk, Talât Paşa İttihat Terakki Tarihi/Posta Memurluğundan Devrim Önderliğine, Kırmızı Kedi Yayınevi, Ekim 2021, İstanbul.
Alıntı: AYDINLIK GAZETESİ 


20250102

📰✍️ 🇹🇷Türkler yılbaşını nasıl kutlamalı? - Ece Ataer

 

Türkler yılbaşını nasıl kutlamalı? - Ece Ataer

Yayınlanma: 23 Aralık 2024, 00:00

Milli Eğitim Bakanlığı “milli ve kültürel değerlere aykırı” gerekçesiyle devlet okullarında, yılbaşı kutlamalarını yasaklamış. Evet, Türk kültüründe yılbaşı 1 Ocak’ta kutlanmaz ama yılbaşı bizde binlerce yıl öncesinde vardır. Dr. Günnur Arpacı Yücekal’ın 2019’da çıkan “Türk Kültüründe Yılbaşı Kutlamaları” kitabı ilaç gibi. Arpacı, 2006 yılından itibaren Altay merkezli çeşitli Orta Asya kültürleriyle bağlantılı Gök Tanrı inancının temel prensipleri, değerler sistemi üzerinde çalışmış. Doktorasını Yeditepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde tamamlayan Arpacı, Altay’da yaptığı alan araştırmaları ile Altay Tanrıcı başı “Akay Kiney”le yaptığı görüşmeler sonucunda kitabını yazmış.

Atayurt’tan kopuk olunduğu hem de Türklüğe ait bilgileri Türk dışı kaynaklardan alma alışkanlığı nedeniyle “Tanrıcılık” ile ilgili birçok bilginin yanlış olduğunu fark eden Arpacı, Altaylara gider. Neden Altay? Çünkü uzak olsalar da tüm Türklerin hafızalarında genetik olarak kayıtlıdır. Yılbaşı kültürüne ait bulgular da bunun bir parçasıdır.

İnsan Davranışlarının, Eylemlerinin, Üretimlerinin Anlamlar Dünyasının Arka Planında İnanışlar Vardır

Arpacı Önce Gök Tanrı inancını, Şamanizm’i, kamı; bunlara bağlı gelişen hayatı Altay’ın ışığında tekrar masaya yatırarak Akay Kine’nin aktarımlarıyla mitolojik anlamda yılbaşı kutlamalarına bir zemin hazırlıyor. Akay Kine’nin sesine kulak veriyor.

“Kadim zamanlardan beri kutlanan iki bayramdan biri (21 Aralık) göçer Türkler tarafından yılbaşı kabul edilmiş; bir diğeri de (21 Mart) tarım yapan Türkler tarafından yılbaşı kabul edilmiş.” Bugün, bizde es geçilen her iki bayram da Türk dünyasında kutlanmaktadır. “Göçer Türklerin yılbaşı kutlamasında yer uykuya yatırılmaktadır (21 Aralık), buna karşın tarım yapan Türklerin yılbaşı kutlamasında (21 Mart) yer uyandırılmaktadır.”

Arpacı’ya göre Türklerin yılbaşı kutlaması “Gün Yanırgan-Kün Yanırgan- 21 – 25 Aralık tarihlerindedir. En uzun gece, en kısa günün yaşandığı 21 Aralık’ı 22 Aralık’a bağlayan geceden ayın 25. gününe kadar olan sürede “günün boşlukta” olduğu kabul edilir. Gün, 25 Aralık’tan itibaren “Güneş Yenilendi” sembolizmiyle uzamaya başlar.

21-25 Aralık tarihlerini kapsayan Güneş’in karşılandığı yılbaşı kutlaması, ailevi bir kutlamadır. Bu kutlamada dışarı çıkılmaz, evde kutlama yapılır. Erlik Bey’e, Yer Su’ya şükran sunulur, “algış” denilen dualar edilir. Ruhumuzu, manevi varlığımızı veren Tanrı’ya, Gök’e dua edilmez. Kanımızı, tüm varlığımızı veren dişi, Yer Su’ya dua edilir. 21 Aralık’tan 25 Aralık’a kadar ise Güneş’e… Bu ritüellerde kadın ön plana çıkar.

Yılbaşı ağacı, Muazzez İlmiye Çığ’ın da belirttiği gibi Hristiyanlara bizden geçmiştir. Erlik Bey’e ait olan köknar ağacı, toprağın altına nüfuz edip ulaşsın diye eve dikilir. Böylece toprak ile suyun gücü davet edilmiş olur. Yer uyansın, tekrar yemiş versin diye köknara (çama) yiyecekler, hediyeler asılır. Bu ağacın etrafında Güneş’in tersi yönünde 7 kez dönülür.

Bugün Erlik Bey’i Türk dünyasında Ayaz Ata temsil eder. Erlik ya da Ayaz Ata çocuklara hediyeler getirir. Bu hediyeler köknarın eteklerine serpiştirilir. Erlik, mavi giysisiyle eve gelince şarkılar söylenir. Tanrı’nın rengi ak, Yer Su’nun rengi mavidir. 21’i 22 Aralık’a bağlayan gece yemek yenir. Erlik, Ren geyikleriyle Yer Su’nun üzerinde dolaşır. Bu zamanda kötülüklerle savaşılmaz. 21-22 Aralık’ta kötülüğü iyilikle karşılamak için evler ışıklandırılır.

Arpacı’nın Araştırmasının Değerini Artıran Türkiye Türklerinin, Bu Kültürü Modern Hayata Nasıl Taşıyacağına Dair Önerileri…

Arpacı “modern” hayatın içinde bu kutlamalara yeni bir anlayış getirilebilir diyor. Önerilerini bir bir sıralıyor:

Yılbaşı kutlaması 21-25 Aralık tarihlerini kapsamalı. 21 Aralık’tan itibaren bu gelenekleri anımsatan ev dekorasyonları, giyimler, yiyecekler kökenden güç alınarak yılbaşına taşınmalı. Altay başta olmak üzere Türk devletlerinden getirilen objeler, Türkiye’ye getirilip satışa sunulmalı. Ritüellerdeki konuşmalarda kullanılan sözcükler Dede Korkut’tan, Manas’tan çıkmalı! 12 Hayvanlı Türk Takvimi Türklerden Çinlilere geçmiştir. Bu takvime göre o yıl hangi hayvana aitse o objeler evlerimize girmeli. Karanlığa ışıkla karşı koymak için evlerin lambaları yakılmalı; mumlar, kandiller alev almalı! Tüm şehirler, kasabalar, köyler kötülüğe, cahilliğe, kavgaya, umutsuzluğa karşı aydınlatılmalı ki olumsuzluklar dışarıda kalsın. Ülkemize barış, umut, sağlık, huzur gelsin.

Arpacı ekliyor “Kadim Türk bayram, kutlama ve ritüellerini başka bir dine ait öğeler olarak algılama yanlışına asla düşmemeliyiz. Bu kutlamaları, ritüelleri yerine getirdiğimizde mevcut dinimizden çıkmış gibi hissetmek beyhude bir endişe olacaktır.”

Özden gelip Türk’ü Türk yapan mitoloji, inanç, geleneklerle yoğrulmuş bu kutlu günlerin yaşatılması Türk kültürünün aktarılması için temel gereklilik değil midir? Yapılan her kutlama, yerine getirilen her ritüel kökleri yaşatmaz mı?

Akay Kine kimdir? Yılbaşı’nın rengi nedir? Bayramda insanlar neden maske takarlar? Neden göbek adlarıyla çağırılırlar? Neden saygı duyulan kişilerin adı ağza alınmaz? Yılbaşı ile ilgili buna benzer birçok sorunun yanıtlarını 27 Aralık Perşembe akşamı, Dr. Günnur Yücekal Arpacı tek tek açıklayacak. Nerede? Saat tam 23.00’te Ulusal Kanal’da H’ECE’de.

Alıntı: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/turkler-yilbasini-nasil-kutlamali-500476

📰✍️Muazzez İlmiye Çığ' Dört kitabın manasını öğreten tarihin kızı

Yayınlanma: 17 Kasım 2024,

Doğu Perinçek

Muazzez İlmiye Çığ, bütün boyutlarıyla yaşama aşkıdır; çalışma aşkı, öğrenme aşkı, öğretme aşkı, üretme aşkı! Bu aşk, hepimize ölümsüzlük duygusu veriyor.

Muazzez İlmiye Çığ’da Cumhuriyet vicdanının yıkılmazlığını yaşıyoruz. Önce kendisine karşı dürüsttür. Ve kendisine dürüst her devrimci aydın gibi, halkına karşı dürüsttür; insanlığa karşı dürüsttür.

Milletine ikiyüzlülük, onun için en büyük suçtur. Beynini ve yüreğini bütün berraklığıyla ve coşkuyla halkına açmıştır. Halkı Allah’la aldatma kültürünün karşısına, halkı tarihle eğitme kültürüyle çıkmıştır.

BİLİMİ HALKLAŞTIRDI

İbn Haldun’un dediği gibi, “Tarih bilimlerin anasıdır.” Toplum bilimi tektir ve tarihten başka bir şey değildir. İşte Muazzez İlmiye Çığ, bilimi halklaştırmıştır. Bilimlerin anası olan tarihi, üniversite salonlarından çıkarmış, halka taşımıştır. İşte gerçek demokratlık budur. Halkı aldatılan, kullanılan, omuzlarına basılan, köçek gibi ortada oynatılan bir nesne olmaktan çıkarmak; halkı bilgi ve iktidar sahibi yapmak: Muazzez İlmiye Çığ’ın yaptığı budur!

Yunus Emre, yedi yüzyıl önce, softa takımına, özetle “İlim ilim bilmektir, ya nice okumaktır, hepisinden iyice bir gönüle girmektir” diye seslenmişti.

Gerçek erenlerinden, halkın gönüldeşlerinden gelen bu kültürü, Atatürk Cumhuriyeti Muazzez İlmiye Çığlar'la ayağa kaldırmıştır. Halka bilimi götürmek, halktaki gönüllere akma birikimini canlandırmak; Cumhuriyet aydınının büyük işidir.

Perdeler kaldırılmış, kuyulara diri diri gömülen gerçekler yeniden gün ışığına çıkarılmış, çamurların içinde kalan doğruların üzerindeki kir ve pas temizlenmiş ve milletin önüne konmuştur.

DÖRT KİTABIN MÂNASINI ÖĞRETTİ

Yunus Emre, “Dört kitabın mânâsı budur işte var ise” diyor ya, Muazzez İlmiye Çığ, işte o “Dört Kitabın Mânâsı”nı halkına açıklamıştır: “Tevrat, İncil ve Kur’an’ın Sümer’deki Kökeni”.

İşte bu da bir kitap! Kutsal kitapların esrarını ortaya koyan kitap! Muazzez İlmiye Çığ’ın kitabı!

Muazzez İlmiye Çığ’ın bu kitabını, 20. yüzyıl Türkiye’sinde yayınlanmış onbinlerce kitabın arasından alıyorum, Halk Kitaplığı’nın, Cumhuriyet Eserlerinin baş köşesine koyuyorum. Hani bir halkın geleceğini belirleyen başucu eserleri vardır ya, işte onların arasına.

Bizim halkımız, Yunus Emre’ler neslinden gelen Muazzez İlmiye Çığlar sayesinde kolay cevaplardan kurtulmayı öğrenmektedir. Evet beyinlerimizin kıvrımlarında dolaşan o büyük soru: Varlık nedir, kökü nedir, sebebi nedir?

Muazzez İlmiye Çığlar, bu sorulara sonsuzda bulunan cevabın ipuçlarını veren o büyük çabanın yorulmaz emekçileridir.

Alın size o ipuçlarından biri: Tarih Sumer’de başlar. Böylece Hazreti Adem ve O’nun kaburga kemiğinden yaratılan Havva ile 4500 yıl önce başlatılan tarihe bir seçenek buluyoruz.

Hazreti Adem “ilk insan” ve aynı zamanda okuma yazma biliyor; okuyor!? Böylece insanlık yazıyı keşfedene kadar harcadığı 1.5 milyon yıllık zahmetten kurtarılmış oluyor.

Muazzez İlmiye Çığ, halkın beyninde o şimşekleri çaktırıyor. Hz. Adem, olsa olsa Sumerlerin o çivi yazılarını ilk okuyan ve yazanlarındandır.

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ'IN KABURGASINDAN YARATILANLAR

Peki Havva?

Muazzez İlmiye Çığ, kadının erkeğin kaburgasından yaratılmadığını, kişiliğiyle, daima dik duran başıyla, daima içine herkesi sığdırdığı o uçsuz bucaksız gönlüyle yeniden ispatlamıştır.

Belki bizler, Muazzez İlmiye Çığ’ın kaburgasından yaratıldık! Öğrenmek, derinleşmek, köklerimize uzanmak, kendimizi bilmek: Bu eylemler de bir tür yeniden yaratılmak değil mi? Bunu borçlu olduğumuz yaratıcılardan biri de Muazzez İlmiye Çığ’dır.

Bilim ve sanatın yaratıcılığı, toplumların yeniden üretilmesi; yeniden yaratılmasıdır.

YA MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞLAR OLMASAYDI

Burada birden bir kaygı ürpertir yüreğinizi: Ya Muazzez İlmiye Çığlar olmasaydı?

Bu soru aslında ya cumhuriyet olmasaydı, ya Atatürk olmasaydı sorusudur. Daha doğrusu ya Devrim olmasaydı?

Bu sorunun cevabını da yine Muazzez İlmiye Çığlar’dan öğrenebiliriz: Devrim olmaz olur mu, Atatürk olmaz olur mu? Tarih var ya!

Tarih, nasıl ki Sumer’den başlar, o tarih devrimlerin tarihidir. Sumer’den başlayan tarih, Mustafa Kemal’lerle devam etmekte ve geleceğe uzanmaktadır. Kim demiş, “Tarihin sonu” diye.

“Tarihin sonu” gelmedi! Gelseydi, Muazzez İlmiye Çığ, o gülen, ışıldayan gözleriyle bize bakamayacaktı. Tarihin sonu gelseydi, Muazzez İlmiye Çığ, bütün topluma iyimserlik saçan o şen kahkahalarıyla umutlarımızı göğertmeyecekti.

SONSUZA YÜRÜYÜŞ

Tarih varsa, yarın da vardır!

Tarihin sonu gelmez. Muazzez İlmiye Çığ’ın da sonu gelmez. O, gürültüsüz, sessiz adımlarıyla, abartısız onuru ve gururuyla, sevgiyle, sevinçle ve gerçeklik duygularıyla sonsuza doğru yürümektedir.

Bizim Devrimci Cumhuriyetimizin cevheri tükenmez. O cevheri bir uygarlık tarihi beslemektedir. Muazzez İlmiye Çığ, Cumhuriyet Devrimi’nin toprağın altında bulduğu, ortaya çıkardığı ve işlediği cevherdir.

Cumhuriyet Devrimi olmasa, tarihin kızı, toprağın altında kayaların arasında, çeperlerin içinde kalırdı.

Tarihin biriktirdiği devrim, tarihsel birikimin ürünü olan Atatürk, tarihin kızını keşfetti ve Türkiye halkına öğretmen atadı.

Muazzez İlmiye Çığ’ın 1990’larda ikinci keşfi, Bilim ve Ütopya dergisinin çabasıyla olmuştur.

Demek ki, Kemalist Devrim’in aydınlanması, bilimselliği, halkçılığı bastırılamıyor; yok edilemiyor. Çünkü Sumer’den gelen aslında O’dur. “Dört kitabın mânâsı”, uygarlık birikimidir. O birikim hareket halindedir; tarihten beslenerek bağrından yeniyi üretir.

Ve uygarlık birikimi, bize hep cevabı sonsuzda bulunan soruları sorar. Geceleri beni uykusuz bırakan sorular vardır. Sayın İlmiye Çığ, önemli bir kısmı Topkapı Sarayı’nda, depolarda, dehlizlerde bulunan 80 küsur bin Hitit tableti bulunduğunu söyler. Bunlardan hatırımda kaldığına göre, 30 bin küsuru okunmuştur.

ÖNCÜ ÖRGÜTLENME GELENEĞİNİN BAYRAKTARI

Muazzez İlmiye Çığ, Türk Devriminin öncü örgütlenme geleneğinin de bayraktarıydı. Vatan Partisi’ne üye oldu ve Genel Başkan Başdanışmanıydı.

Bize Namık Kemaller'den, Talat Paşalar’dan, Mustafa Kemal Atatürkler’den miras Öncü Parti geleneğinin temsilcisi olarak da örnek bir kişiliktir,

!5 Şubat 2015 günü Vatan Partisi Genel Kurultayı’nın açış konuşmasını O’nun önünde yapmış olmak, omuzlarımıza tarihî sorumluluklar yüklemiştir.

Türk Devrimini kesin zafere ulaştırmak, Atatürk’ün bize bıraktığı bayrağı sonsuzluk burcunda dalgalandırmak, Muazzez İlmiye Çığ’ın Vatan Partisi'ne emanet ettiği görevdir.

UYKUSUZ BIRAKAN SORU

İşte bizi uykusuz bırakan soru: Geri kalan 50 bin Hitit tabletinde neler var?

Muazzez İlmiye Çığ bu çıldırtan merakı beyinlerimize bırakmıştır bir kez.

Tarihin kızı, bir toplumun merakında, bir toplumun özleminde “Sonsuz’un Kızı” olmuştur.

ALINTI: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/dogu-perincek-muazzez-ilmiye-cigi-yazdi-dort-kitabin-manasini-ogreten-tarihin-kizi-495720

20241128

📰 ✍️Hiç sözlük okuyana rastladınız mı? - Dr. Doğu Perinçek



Aydınlık Gazetesi, 28.11.2016
Hiç sözlük okuyana rastladınız mı? Ben rastladım, hem de en yakın arkadaşımdı. Cemal Süreya, sözlük okurdu. Aynı kitap okur gibi. Diyelim C harfinden başlar ve okur. Bu da bir yöntem. Dil zenginliğini geliştirmek için elbette.

FARKLI SÖZLÜK
Ben de ilk kez sözlük okuyorum: Değerli dostum Dr. Kemal Ateş’in Saklı Sözlük kitabını.
İşte okunacak sözlük diyorum içimden. Herkese okumasını öneririm. Çünkü bu sözlük, yalnız saklı değil, farklı bir sözlük. Kitabın başlık altında şöyle yazıyor: “Dil dışı bırakılmış bir dilin sözlüğü.” Kitabın önsözünün ya da sunuşunun başlığı da sarıyor sizi: “Bu sözlük nasıl bir sözlük?”

EKLERİN ZENGİNLİĞİ
Kemal Ateş, tek tek saymış ve kayda geçirmiş olmalı, Türkçemizin 160 eki var. Türkçenin kökleriyle epey ilgilendim ama ekleri de bir âlem. Köklerin sağlam duruşu Türkçenin üstünlüğünü oluşturuyor. Eklerin zenginliği de bir başka üstünlük. Almanca, Fransızca, İngilizcede araştırın, bu kadar ek bulamıyorsunuz. Von Gabain’in Eski Türkçenin Grameri kitabını açtım. Orada ekler şöyle sınıflandırılmış: 
  • İsimden İsim Yapan Ekler, 
  • İsimden Sıfat Yapan Ekler, 
  • İsimden Fiil Yapan Ekler, 
  • Fiilden İsim Yapan Ekler, 
  • Fiilden Sıfat Yapan Ekler, 
  • Fiilden Fiil Yapan Ekler 
(5. Baskı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2007).

Kemal Ateş, şöyle yazıyor: “Ek zenginliği Türkçenin doğurganlığının, üretkenliğinin, yaratıcılığının önemli bir kanıtıdır. (...) Bir dilde her yıl pek çok sözcük yaratılabilir, türetilebilir; ancak üç yüz yılda tek bir ek yaratılamaz.”

BİR ZAMANLAR KARTALDI
Aslında eklerin hepsi, bir zamanlar sözcüktü. Örneğin şekini alınız. İş ve sözcüklerinden geliyor. Sözcüğün sonuna yapışınca açış, duruş, yükseliş vb oluyor.

Eşleşerek, karşılıklı yapılan eylemleri düşünün, sevişmek, görüşmek, öpüşmek vb. İngilizce, Almanca, Fransızcada sevmek var ama sevişmekten söz etmek için birkaç sözcük gerekiyor. Türkçenin bir 'ş' eki seviştiriyor. Bir zamanların sözcükleri, öyle gözüküyor ki hayatın içinde yuvarlana yuvarlana eklere dönüşmüş. Hayatın içinde derken binlerce yıldan söz ediyoruz. O nedenle ekleri kaybettiğiniz zaman yerine yenisini koyamıyorsunuz. Üç yüz yıl sonra bile, o yitirilen eki bulabileceğiniz kuşkulu elbette. O nedenle bir dilin eklerini yitirmesi, sözcük yitirmesinden çok daha ürkütücü bir yoksullaşma.

TÜRKÇENİN KAYIP BÜROSU
İstasyonlarda hâlâ kayıp büroları var mı bilmiyorum, Saklı Sözlük kayıp bürosu gibi. Türkçemizin yitirilmiş sözcüklerini orada buluyorsunuz. Kaybettiğiniz kaleminizi bulmuş gibi seviniyorsunuz. Yüzyılların içinde bir kenara atılmış, terkedilmiş, yetim kalmış sözcükleri ve deyimleri bir bir toplamış Kemal Ateş. Öpülecek bir el!

YİTİRİLEN MANTIK
Kimileri, “Ne fark eder, içit yerine meşrubat, ev bezeği yerine mefruşat desek ne çıkar” diyebilirler. Kaşgarlı Mahmut atamızın 11. Yüzyıldaki Divan-ı Lügat-it Türk’ünde yer alan yerdeş yerine de artık hemşeri deniyor zaten. Ancak bir dilin kendine özgü mantığı var. O mantığı bozduğunuz zaman, öğrenmek de zor, anlamak da zor, geliştirmek de zor. Her dil, kendi ayakları üzerinde yükselebiliyor ve yürüyebiliyor. Köklerin ve eklerin yitirilmesi, bir dilin mantığının yitirilmesidir. Her dil sözcük yitirebilir. Ama bizim Türkçemizin başına gelen çok ağır. Yitirilen yalnız sözcükler değildir, yalnız ekler de değildir, yitirilen Türkçenin mantığıdır. Kemal Ateş, Saklı Sözlüğüyle, bir bakıma Türkçenin mantığını toprağın altından çıkartıp önümüze koyuyor. Maden bulmuş gibi oluyoruz.

DİRİLTİLEN SÖZCÜKLER HAZİNESİ
Kemal Ateş, Türk tarihinin karamsar bir tanımını da yapıyor: “Ölü sözcükler mezarlığı.” İnsan isyan ediyor: Hayır ölmediler, ölemezler. Evet ölmemişler. Ya da şöyle söylenebilir: Kemal Ateş, onları diriltiyor ve Saklı Sözlük’te Türkçenin geleceğine sunuyor. Ben de Ateş hocamızın Saklı Sözlüğüne şu adı takıyorum: Diriltilen Sözcükler Hazinesi. Kemal Ateş arkadaşımızı, Prof. Dr. Mehmet Vetsel Batmaz’ı ve Prof. Dr. Betül Çotuksöken’i bu yıl Tekin Sönmez Edebiyat Ödülü’nü aldıkları için ayrıca kutluyoruz.

BİR DAHA DÜNYAYA GELİRSEK
Türkçe üzerine çalışmak, mutluluk kaynağı. Kemal Ateş arkadaşımın Saklı Sözlüğü de sevinç veriyor. Bir daha dünyaya gelirsem, Türk Diliyle uğraşacağım. Her şey hazır, çeşitli dillerde Türkçe üzerine yazılmış ne varsa topladım, koskoca bir kitaplığım bile oldu. Bir daha dünyaya gelemeyeceğime göre, en iyisi şimdi uğraşmak. Kemal Ateş, yüreğimi kabarttı, talep de var. Silivri günlerindeki Güzel Türkçemiz yazılarına yeniden başlasak mı, ne dersiniz?

En Çok Okunanlardan...