Blog Listem

Divanü Lügati't-Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Divanü Lügati't-Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260518

🎞️ “Divanu Lügati’t Türk’te anlıyoruz ki Türkler, küfre gülüyorlar. Dede Korkut Hikayeleri’nde Tanrı küfrediyor.''

Karikatürist Emrah Ablak:

“Divanu Lügati’t Türk’te anlıyoruz ki Türkler, küfre gülüyorlar. Dede Korkut Hikayeleri’nde Tanrı küfrediyor.

Küfür, 2 millette çok güçlü. Bunların ikisi de Turan coğrafyasından; Finlandiya ve Türkiye.

Türkiye’de küfrün bir edebiyatı var.”

Çok haklı.



20260408

📖 Dîvânu Lugâti't-Türk - Türk Edebiyatı'nın en gözde eserlerinden...



Dîvânu Lugâti't-Türk. Türk Edebiyatı'nın en gözde eserlerinden. Peki DLT nasıl bulundu? Talat Paşa'dan Ziya Gökalp'e kadar. Buyrun: Ali Emiri Efendi bir gün tesadüfen bir sahafta dağınık halde cildi bozuk bir kitap görür. Kendisi tam bir kitap kurdudur. Defterdarlıktan emeklidir. Eline aldığında fark eder ki o Katip Çelebi’nin Keşfü'z-Zunûn’da bahsettiği ama kimsenin varlığını bilmediği kitaptır. Kitabın değerinin anlaşılmaması için pazarlığa sıkı sarılır. Kitabı getirip teslim eden kişinin biçtiği fiyat, Ali Emiri Efendi’ye ağır gelir. Kitabı kadına bırakan Osmanlı Devleti’nin son Maliye Nazırlarından Nazif Paşa’dır. Darda kaldığında bu kitap sat demiştir. Kadın da en darda olduğu vakitte bu kitabı bir sahafa emanet edip satmasını istemiştir. Fakat söylenen rakam çok yüksektir. 30 Lira. Sahaf bu kitabı Maarif Vekaleti’ne götürmüş fakat kitabın değeri bilinmediği için istenilen para verilmemiştir. “O paraya kütüphane alırız” demişlerdir. Fakat Ali Emiri Efendi kitabının değerinin farkındadır. Ali Emiri Efendi, kesin alıcı görünmemek, kitapçıyı şımartmamak amacıyla:   
–Dağınık bir eser… Acaba tamam mı değil mi? Yazarı da Kâşgarlı adlı bir adammış… Kimdir, necidir, belli değil… Sarı çizmeli Mehmet Ağa… Ama ne de olsa bir eserdir… Encümen on lira teklif etmiş, ben de on beş lira veririm… der. Sahaf kabul etmez. Arkadaşlarından borç aramaya başlar. Borç alır, ardından 30 liraya kitabı alır. Heyecanlıdır, kitabın değerinin anlaşılmaması için aheste aheste dükkandan çıkmaya çalışır. Yavaş hareket eder. Çıkınca koşmaya başlar. Eve gidince yastığının altına kolay, günlerce onu sever. Ardından Kilisli Rıfat’ın bulunduğu bir kıraathane’ye gider. Kilisli: “Efendinin gelişinde o gün farklı bir hava vardır” der. Ali Emiri sorar: Dîvânu Lugâti't-Türk’ü duydunuz mu? Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir… Türkistan değil bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka bir parlaklık kazanacak. Arap dilinde Sibeveyh’in kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez… Bu kitapla Hz. Yusuf arasında bir benzerlik vardır. Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz üç liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem…'' Kitabın şöhreti İstanbul’da yayılır. Gazetelere, dergilere, kıraathane sohbetlerine konu olur. Fakat Ali Emiri Efendi kitabı kimseye vermez. Sadece düzenlenmesi için Kilisli Rıfat’tan yardım alır. Bir gün Ziya Gökalp’e rastlar. İttihat ve Terakki’nin merkezi umumi azasıdır. Ziya Gökalp, Ali Emiri’nin hemşerisidir. Kitabı görmek için evine gitmiştir fakat ona da göstermemiştir. Ziya Gökalp, Kilisli Rıfat’a kitabın kendini çok heyecanlandırdığını ve Türk milletine mal edilmesi gerektiğini söyler.   “-Rifat, ben sevda bilmezdim. Fakat bu kitaba tutuldum. Görmek için ne yaptımsa olmadı. Bu kitabı hem almalı hem de yayımlamalıyız. Bu hazinenin anahtarı senin elindedir. Gel bana yardım et, şu kitabı kurtaralım. Bütün Türklere armağanımız olsun.” Ama Ali Emiri’nin kitabı kimseyle paylaşmayacağını bilmektedir. Akıllarına bir senaryo gelir… Aslında bir çaresini de bulmuştur Kilisli Rifat… Ali Emiri Efendi’nin Talat Paşa’yı çok sevdiğini, ricacı olması durumunda ona hayır diyemeyeceğini bilmektedir. Ama Koskoca Talat Paşa ayağına gidecek değildir. Sonunda Ziya Gökalp ve Kilisli Rifat Bey şöyle bir plan yaparlar:
Ali Emiri Efendi, Adliye Nazırı İbrahim Bey’i de çok sevmekte, sık sık Koska’daki evine gitmektedir. Ramazan ayında oldukları için Adliye Nazırı İbrahim Bey’in, Ali Emiri Efendi’yi iftara davet etmesi, Talat Paşa’nın da o akşam iftardan bir saat kadar sonra birkaç arkadaşıyla İbrahim Bey’i görmeye gelmesinin sağlanması konusunda mutabakata varırlar. Bu planı gerçekleştirmek üzere hemen harekete geçerler. İftar günü Talat Paşa gelir. Ali Emiri’yi bilmektedir. “üstadımuhterem” deyip elini öper. Beraberindekilerde öyle yapar. Ardından kitapla ilgili bilgi ister. Sonrasında şöyle konuya girer:   –Üstadımuhterem, huzurufaziletinizde söz söylemeye utanırım. Fakat müsaadenizle arz etmek isterim ki kitapların da insanlar gibi tabii bir ömrü vardır. Bir kitap binlerce sene yaşayamaz, çürür, fena bulur. Kitapları yaşatmak için eskiden istinsah usulü varmış. Fakat bunun da faydası mahduttur. Medeniyet bunun için yegâne bir çare bulmuş, o da tabı usulüdür. Tabı sayesindedir ki bir kitap bin olur, on bin olur, yüz bin olur. Mademki Dîvânu Lugâti’t-Türk büyük bir ehemmiyeti, kıymeti haizdir; o hâlde müsaade buyurun, bu kitabı her şeyden evvel bastıralım. Baş tarafına da namıâlinizi koyalım. Bütün dünyaya yayılsın. Cihan size minnettar olsun. Bu lütfu bizden esirgemeyin… Ali Emiri, kitapla sadece Kilisli Rıfat’ın ilgilenmesi karşılığında bunu kabul eder. Talat Paşa kendisine bir çok yüksek mevki teklif eder. Kabul etmez. Ardından Talat Paşa 300 lira harçlık gönderir. Tüm parasını kitaba harcayan Ali Emiri kabul etmeyecek, kitabı milletine bağışlayacaktır. Kilisli Rıfat'ın elinden bugün bizim kütüphanelerimize uzanacaktır. İşte bu, bu şaheserin hikayesidir. Allah nicesinden razı olsun.

Alıntı: @Kismetse0nur

20260129

🎞️ 📖 Türk Tarihi'nin en kıymetli kitaplarından Divânu Lugâti't-Türk

 


 Kitâbu Dîvânu Lugâti't-Türk 

(Türkçe: Büyük Türk Sözlüğü Derlemesi, 

Arapça: ديوان لغات الترك) 

Orta Türkçe Dönemi'nde Kâşgarlı Mahmud tarafından Bağdat'ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlüktür.

Türkçenin bilinen en eski sözlüğü olup Batı Asya yazı Türkçesiyle ilgili var olan en kapsamlı ve önemli dil yapıtıdır. Bilinen tek yazma nüshası İstanbul'daki Fatih Millet Kütüphanesindedir.

Eser, yaklaşık 8.000 civarında madde başı içerir.[1] Bu eser için Kâşgarlı Mahmud tarafından halk arasında kullanılan Türkçe kelimeler derlenmiş; daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla deyimlerden, atasözlerinden ve şiirlerden örnekler verilmiş ve bunların Arapça tercümeleri de yapılmıştır.

Kökleşik Arap sözlük bilgisi ilkelerine göre hazırlanmış olan sözlük, muhtemelen 1077 yılında Bağdat’ta Halife Muktedî-Biemrillâh’ın oğlu Ebü’l-Kāsım Abdullah’a takdim etmiştir.

Eser, 

  • bir sözlük olmanın dışında Türkçenin 11. yüzyıldaki dil özelliklerini belirten, ses ve yapı bilgisine ışık tutan bir gramer kitabı niteliğindedir. 
  • ayrıca yazıldığı devirdeki kişi, boy ve yer adları kaynağı; Türk tarihi, mitolojisi, coğrafyası, halk edebiyatı, tıp bilgileri ve tedavi usullerine dair bilgi veren ansiklopedik bir eserdir.[1]

Eserde yer alan harita, ilk Türk dünyası haritası olması bakımından büyük değer taşır.

Fatih Millet Kütüphanesindeki nüsha esas alınarak eserin 1941'de Türk Dil Kurumu ve 1990'da Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yayımlanmıştır.

UNESCO ayrıca 2024 yılını "Dîvânu Lugâti't-Türk Yılı" olarak ilan etmiştir.[2]

Yazma nüsha

Türk dilinin en eski ve değerli sözlüğünün elde bulunan tek yazma nüshası, 1266 yılında Şam'da yaşayan müstensih Sâveli Muhammed tarafından temize çekilip 1 Ağustos 1266 (hicri 27 Şevval 664) Pazar günü tamamlanmıştır. El yazma nüshası, büyük boy 319 varaktır.[1]

Ebû Hayyân el-Endelüsî'nin Kitâbü’l-İdrâk li-lisâni’l-Etrâk’inde, Bedreddin Aynî'nin İkdü'l-Cüman eserinde ve kardeşi Şehâbeddin Ahmed ile birlikte yazdıkları Târîḫu’ş-Şihâbî adlı eserde Dîvânu Lugâti’t-Türk'ten faydalandıkları ifade edilmiştir. Kâtip Çelebi Keşfü’ẓ-ẓunûn’da Dîvân'dan söz etmiştir.

Ali Emîrî tarafından bulunması

Varlığı, ondan söz eden 14. yüzyıl yapıtlarından ötürü bilinmekle birlikte yıllarca ele geçmeyen yapıt, II. Meşrutiyet’in ilanını izleyen yıllarda İstanbul’da bulundu. Türklük bilimi camiasında genel kabul görüp yaygınlaşan öyküye göre Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün 1266'da istinsah edilmiş bu birinci nüshası, Dîvân, Vanioğullarından Ahmet Nazif Paşa’nın elinde 1905’e değin korunmuş, daha sonra akrabası bir yaşlı hanım tarafından Sahaflar Çarşısı’nda satılması için Burhan Bey’in sahaf dükkânına bırakılmıştı.[3]

Yapıtı Ali Emîrî Efendi; 1915 yılında tesadüfen bulmuş, 3 lira bahşiş verip toplam 33 liraya satın almıştır. Bir söylentiye göre de yanında para olmadığı için eve gidip parayı alana değin kitabın başkasına satılmaması için dükkân sahibini dükkâna kilitlemiştir.

Yayımlanması

Ali Emîrî yazması, Sadrazam Talât Paşa'nın araya girmesi ile Kilisli Rıfat Bilge Bey'in denetimi altında 1915-1917 yılları arasında üç cilt hâlinde basıldı ve Türklük bilimi camiasında büyük yankı uyandırdı.

Breslav Üniversitesi Sami Dilleri Profesörü Carl Brockelmann, 1928 yılında atasözlerini, halk edebiyatı örneklerini ve Türk edebiyatı ve dili ile ilgili bulunan bütün bölümleri ayrıntılı notlarla, sözlüğün Almanca çevirisini yayımlamıştır. Besim Atalay'ın çağdaş Türkçe çevirisi 1940 yılında Türk Dil Kurumu tarafından basıldı.

1982-1985 yılları arasında Robert Dankoff ve James Kelly tarafından yayıma hazırlanan ve çevirisi yapılan ön söz ve fihrist (gösterge) içerikli İngilizce çevirisi, Harvard Üniversitesi Yayınevi tarafından neşredildi.

Kâşgarlı Mahmud’un yapıtının bulunması ve yayımlanması, Türkoloji tarihinde çığır açan bir olaydır.[4] Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti’t-Türk döneminde yazdığı ve o döneme ışık tutan başka bir yapıtı Kitâbü Cevâhiri'n-Nahv fî Lugâti't-Türk ise kayıptır.


Ön söz

Kâşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti't-Türk'e şöyle başlar:

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. (...) Gördüm ki Yüce Tanrı, Türk burçlarında doğdurdu, devlet güneşini; onların etrafında döndürdü, göklerin çemberini ve onlara ad verdi, Türk diye, ülkelerin idaresini, verdi mülk diye; zamanın hakanları yaptı, onlar; ellerine verildi, günümüzdeki insanların yuları; onları görevlendirdi, halk üzre; onları kuvvetlendirdi, hak üzre; aziz kıldı onlara yanaşanları ve idareleri altında çalışanları; onlar sayesinde muratlarına erdiler ve ayak takımının şerrinden esen oldular. Aklı olan herkes onlara katılmalı ve onların oklarından korunmalı. En iyi yol konuşmaktır, onların dillerini, duyurabilmek için onlara ve meylettirebilmek için, gönüllerini. Takımından ayrılıp Türklere sığındığı zaman bir düşman güven verilip ona kurtarıldığı zaman korkularından; başkaları da sığınır onunla beraber ve üzerlerinden kalkmış olur, tüm zarar."[5]


Kaynak: Wikipedia

20260107

📖 Türk kültür ve medeniyetinin en büyük hazinelerinden Divanu Lugati't-Türk

 

Türk kültür ve medeniyetinin en büyük hazinelerinden
Divanu Lugati't-Türk
  • Türkçe-Arapça sözlük
  • Araplara Türkçe öğretmek maksadıyla yazıldı
  • Türk dilinin en eski bilimsel çalışması
  • Türkçenin ilk sözlüğü ve dilbilgisi kitabı
  • Yaklaşık 8 bin Türkçe kelimenin Arapça karşılığı bulunuyor
  • Döneminin yazı dilinin dil bilgisi kurallarını ve söz varlığını ortaya koyuyor
  • Türk toplum hayatının her sahasına ait çeşitli bilgileri ihtiva ediyor
  • Eserde, devrinin Türk dünyasını gösteren bir harita yer alıyor
  • Eser 1910'lu yıllarda rastlantı sonucu Ali Emiri Efendi tarafından Istanbul'da bir sahaftan satın alındı
  • Bilinen tek yazma nüshası istanbul'da Millet Kütüphanesi'nde bulunuyor
  • Kaşgarlı Mahmut tarafından yazıldı, 1072-1074



20250809

📰✍️ Uygur Mutfağı / Nedim Atilla

....

Sinciang'daki Uygur Türkleri şehircilik, tarım ve ticarette oldukça ileri gitmişler. Türkçenin Çağatay Lehçesi'ni konuşan, yüzölçümü olarak Türkiye'den 2,5 kat daha büyük topraklara sahip olan Uygurların önemli şehirleri, başkent Urumçi ve değerli sözlüğümüz 'Divan-ı Lügat-it Türk'ün yazarının memleketi Kaşgar...
...

ODUN KÖFTESİ

Hamur işlerinin yoğun olduğu bir mutfak Uygur mutfağı... Bugün Anadolu'da yaşayan Uygur yemekleri arasında, Salihli'de Uygurların Orta Asya'dan getirdikleri 'odun köftesi' ilk sıralarda yer alıyor. Uygur yemeklerinin tamamında olduğu gibi, bu köftede de koyun eti ve kuyruk yağı kullanılıyor. 'Odun köftesi'nde kıyma 10 dakika bir kaşık unla yoğruluyor. Kıvama geldikten sonra şişlere sarılıyor. Önceden hazırlanan meşe dalı odunlar ocakta yakılıyor. Köfte odunun közünde pişiriliyor. Odun yanda yanmaya devam ediyor.

SAMSA

Orta Asya'dan gelirken yanımızda getirdiğimiz ve bugün Türkistan'da hala yaşayan yemeklerin biri de 'samsa'... Bugün Türkistan'da çocuklara bile 'Samsa' adı konduğuna göre, tahmin edin yemeğin ne kadar sevildiğini. Samsa, koyun etinin satırla kıyılması ile hazırlanan bir yemek; önce yumurta, tuz ve Uygurların Hıdrellez günü bitkilerdeki çiyden topladıkları maya ile hazırladıkları karışımı yoğurarak yumuşak bir hamur elde etmek gerekiyor. Hamur, azıcık tereyağı ilavesiyle yeniden yoğruluyor. 10-15 dakika bekletilen hamurdan ceviz büyüklüğünde bezeler elde ediliyor ve uygun bir zemin üzerinde açılan bezelerin içine de alabildiği kadar satır kıyması koyuluyor. İçi doldurulan bezelerin ağzı kese gibi büzülüyor ve sonra da fırınlanıyor. Bir de 'katsamsa' var... İlkinden farkı susam yağı kullanılması; şimdilerde bulmak zor olduğu için, evde yapacak olursanız zeytinyağı da kullanabilirsiniz... Katsamsa yapılırken, hamur yağlanır ve katmer gibi sarılıp dürüm yapılır.


TOKAÇ

Tokaç ise hem tokları hem de açları doyuracak nitelikte, lezzette bir pide... Uygurların Anadolu'da yaşattığı bir başka yemek ise 'çörüçe'... Börek ile mantı karışımı bir hamur işi. Soğanlar ince ince kıyılır, kıyma ile karıştırılır, tuzu ve baharatları ilave edilerek iyice yoğrulur. Daha sonra un, tuz ve su ile sertçe bir hamur elde edilir, hamur bir süre dinlendirilir. Öte yandan soğan yağda pembeleştirilir, domates ve salça ilavesiyle biraz kavrulduktan sonra, 12 kase su eklenir. Tuz ve baharatlar ilave edilerek 15-20 dakika kısık ateşte kaynamaya bırakılır. Hamurdan iki eşit beze yapılır, oklava ile mantılık yufka açılır; Kayseri mantısının hemen hemen iki katı büyüklüğünde karelere bölünür ve içine yeteri kadar daha önce dinlendirilen kıymadan hazırlanmış iç malzemesi koyularak ikiye katlanır. Tekrar ikiye katlarken de, orta parmak ile ortasında göz kalacak şekilde sarıp kulakları dik, kendi eksenine sarılmış küçük mantılar yapılır. Mantılar, kaynamakta olan suya atılır, bir-iki taşım kaynatılır. Piştikten sonra ateşi kısılır; sivri biber, sarımsak, maydanoz incecik kıyılıp ilave edilir; karabiber ve acılı-ekşili soslar ile servis yapılır.

LEĞMEN

MUTFAĞIN ŞİFRESİ
Dünyanın herhangi bir yerinde bir restoranın adında ya da yemeklerinde 'leğmen' sözcüğüne rastlarsanız, bilin ki o yerin Uygurlar ile uzak ya da yakın mutlaka bir ilişkisi vardır! Leğmen; baklavalık un, tereyağı, tuz, su ile hazırlanan ve çok da emek isteyen bir hamur işi... Yapılışını Uygur kökenli bir dostumuz şöyle anlattı: 'Un ve bir tatlı kaşığı tuz, kulak memesi kıvamına gelinceye kadar su ile yoğruluyor. Hamur düz bir zemin üzerinde yassı hale getirilerek 2 cm eninde kesiliyor ve dinlenmeye bırakılıyor. Birkaç dakika dinlendirilen hamur, yağlanarak zemin ile el arasında yuvarlatılarak 1,5-2 metrelik şeritler oluşturuluyor. Yayvan bir kabın içine sıra ile içten dışa doğru sarılarak yerleştiriliyor. Her katın arası eritilmiş tereyağı ile yağlanıyor... Leğmenler, dizme işlemi bittikten sonra, üzeri kapatılarak dinlenmeye bırakılıyor. Bu arada 3-4 litre suya bir çay kaşığı tuz atılıp kaynatılıyor. Uzun şeritler halinde sarılan hamur, bir ucundan tutularak çekilmeye ve inceltilmeye başlanıyor. İnceltilen hamur elde yün çilesi gibi sarılarak birbirine dolaşması engelleniyor. Ardından düz bir zeminde çilenin iki ucu kesiliyor ve tencereye atılıyor. Bir-iki taşım kaynayan hamur servis tabağına alınıyor. Üzerine istenilen sos ilave edilerek servis yapılıyor.'

MANTI

Bir de otlu mantıdan söz etmeden geçmek olmaz... Çok iri ama içi otlarla doldurulan mantılar bunlar, tarifleri Anadolu'da yaşayanlarla aynı. Sizleri 'Uygur Mutfağı' hakkında biraz olsun bilgilendirmeye çalıştım; katledilen kardeşlerimizin zengin bir kültürün parçası olduklarını kanıtlamak için... Onların ev sevdiği yemeklerden biri olan yağ mantısına 'hoşem' diyorlar... Dünyanın bu haline bakıp da 'Hoşem' demek mümkün mü? ådet olduğu üzere, yazımı bir yemek tarifi ile sonlandırıyorum.

Havuçlu yutağza

MALZEMELER: 4 adet orta boy havuç, 2 yemek kaşığı tereyağı, 2 orta boy kuru soğan, 1 yemek kaşığı şeker.

YAPILIŞI: İnce ince kıyılan soğanlar yağda pembeleştirildikten sonra, rendelenmiş havuç ile kavrulur. Soğuduktan sonra da, çok ince açılmış mayalı ya da mayasız hamura sarılarak rulo haline getirilir. Buhar tenceresinde pişirilerek servis yapılır.

Kaynak: <http://www.aksam.com.tr/2009/08/09/yazar/13639/nedim_atilla/uygur_mutfagi.html>

uygurca Arşiv
Soghuq Seylerni Teyyarlash (uygurca)
Narin Chöp (uygurca)

Shiri Kawap (uygurca)
Tawa kawap (tava kebap) (uygurca)
Zix Kawap (şiş kebap) (uygurca)
Qoruma Kawap (kavurma kebap) (uygurca)
Béliq Kawipi (balık kebap) (uygurca)
Béliq Dümlimisi (balık demleme) (uygurca)
Tuxum Poshkili (uygurca)
Talqan (uygurca)
Bolaq Yapma (uygurca)
Toxu Göshi Qordiqi (uygurca)
Béliq (balık) Pishurushning Ikki Usuli (uygurca)
Mantı (Tört Xal) (uygurca)
Pöre Étish Usuli 3 (uygurca)
Töt Xil Qorumini Qorush (uygurca)
LENGMEN (4 çeşit) (uygurca)
Chöchüre (uygurca)
Ügre (uygurca)
Bowaqlargha Bulmaq (uygurca)
: Atush Chöp (uygurca)
Qordaq (uygurca)
Mayliq toqash (uygurca)
Yer Merizi (mogu) Gösh Qorumisi (uygurca)
Chong Piltilik Yutaza Étish (uygurca)
Göshnan Pishurush (uygurca)

http://uyguryemekleri.blogcu.com/archive/2007/11/

Etli Havuçlu Pilav

20250209

📖 Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügat-it Türk Kitabından Oğuz Boy Tamgaları; ve ER-AD TAMGASI...

 Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügat-it Türk Kitabından Oğuz Boy Tamgaları;

Kaşgarlı "Oğuz : Bir Türk Boyudur. Oğuzlar Türkmendirler. Bunlar yirmi iki bölüktür; her bölüğün ayrı bir belgesi ve hayvanlarına vurulan bir alameti vardır. Birbirlerini bu belgelerle tanırlar." der.


Türkçe 'Boy', 'kabile' ve 'klan' anlamına gelir. Boy'lar ait oldukları milletin, bir “Kolunu” teşkil eder. Türkçede “Ağaç Boy Vermiş” derken Ağacın Dal ve Kol verdiğini anlarız. Türk Boy’ları, Ağaçtan çıkan dallar gibidir ve devleti meydana getirir.

Bu bağlamda Türk Devleti kocaman bir Ağaç, Boylarda bu ağacın Dallarıdır. Boy Vermek kelimesini bir anlamda Oğul Vermek gibi düşünürsek, İngilizce Boy yani Oğul kelimesi ile benzerlik gösterir. 

Tamga olarak bildiğimiz bu Boy İşaretleri, mezar taşlarının üzerinde de bulunur.

Türkolog Jean Paul Roux'a göre "Tamga" kelimesi "Takma" fiilinden türemiştir. "Hayvanlara işaret takmak" anlamında olan Tak fiili, zamanla değişerek ve dönüşerek Tamga ve Damga şeklinde söylenegelmiştir.

-Tamgalar bir dil, yazı biçimi olarak kabul edilebilir mi?

Sembol dili, yazı değil malesef. Tek bir sembol ile Boy ifade eder. Tamgalar yan yana gelerek bir cümle oluşturamaz. Fakat kökeninde Runik Harfler bulunabilir. Onlardan ödünçlenmiştir.

ER-AD TAMGASI..

Göktürk ER-AD Tamgası yada Türk Runik Harfleri ile ER-AD yazısı, Er olan Alp'ların Kayalara kazıdıkları "İnisiyasyon-Erginlenme" belgeleridir. Göktürkler döneminde, Er olma-Asker olma çağına gelmiş genç erkekler için, Ata Mağarasında Erginlenme Ritüeli düzenlerdi

Fakat öncesinde bu genç delikanlının bir Kahramanlık göstermesi gerekirdi. Türkler için, Osmanlıda da devam eden AV RİTÜELLERİ, işte bu Erginlenme törenlerinin vazgeçilmez geleneğidir. Ata mağarasında "Er Adı" alan gence, Kılıç Kemer Kuşandırılır.

İçine içki konulan kadehler ile Ant İçirilir "Bağlılık Yemini" ettirilirdi.
Ata binmiş ellerinde yırtıcı kuş bulunan Alp çizimleri, bir AV sahnesini anlatır. Av Törenleri kahramanlık göstermenin ve AD almanın en önemli bölümüdür.
Türklerde ER-ADI almak bir inisiyasyon ritüeli idi

Sonradan alınan ad'a ER-ADI denir. Boğaç Han'a adını Dede Korkut verir. Boğa ile güreşir ve onu yener.Türk mitlerinde gökyüzü ile yeryüzünü birbirine bağlayan yol olan, Kayın Ağacından inen Hz. Hızır, Çocuklara ya da erliklerini kanıtlayan gençlere bir "AT" ve bir de "AD" verir.

Kazakistan Kırgızistan kaya resimlerinde "ER ADIM...." diye başlayan ve sonra bir isim yazan Türkçe Runik yazılara çok sık rastlanır. Öyle anlaşılıyor ki, Erginlenme törenlerinden sonra ER ADI alan ALP'lar, kendi isimlerini bu kayalara kazımışlar.

Alp'lar belli bir kültür düzeyinde olmalı ki Runik Harfler ile yazı yazmayı biliyorlar. Bu Seçkin Alp’lar , savaşlarda en ön saflarda savaşan "İnisiye" olmuş özel insanlardı. Öyleki öldüklerinde Şehit sayılmış ve ölümlerin en şereflisi olan Şehitlik makamı ile ödüllendirilmiştir.

Mezar başlarına ellerinde Hayat Suyu içeceği olan Ant Kadehleri ile, heykelleri dikilmiştir. Türk Askeri Jargonundaki ER-AT ya da ER-AD tabirlerini de kanımca, Farsçadan çok eski Türk söylence ve hatıralarında aramak gerekir. Türkler bu düşünceyi İslami dönemde de sürdürmüştür.

Hayat Suyu içeceği ŞEHADET ŞERBETİNE dönüşmüştür. İşte bu yüzden ŞEHİTLİK kavramı Türk mitolojisi ve Kozmoloji düşüncesi ile alakalıdır ve sadece ve sadece Türklere özgü bir ritüelin devamıdır..

Alıntı: Nuray BİLGİLİ @NurayBLGL1


20190527

🥗🇹🇷 Türk Yemekleri - Türk Yemek Kültürü 🧿


Türk mutfağı, dünyanın sayılı mutfaklarından biri sayılır. Orta Asya'dan Anadolu'ya geliş sürecinde Türklerin değişikliklere uğrayan aşçılık geleneği, Anadolu'da var olan mutfak kültürüyle zamanla kaynaşmıştır. Bu kaynaşma, çok zengin bir mutfak geleneğinin oluşmasını sağlamıştır.

Eski Türklerde yemek, toplumsal yaşamın önemli bir parçasıydı. Toy denen şölenlerde bol yemek ve içki ikram edilmesi gelenekti. Öte yandan "han" denen hükümdarlar ve beyler, bir tür ziyafetlerde halka yemek yedirirlerdi. Toplu yemeklerde yiyeceğin toplumsal konuma göre paylaşılması söz konusuydu. Eski Türklerde "ülüş" adı verilen bu geleneğe göre, örneğin ortaya getirilen bir kızarmış koyunun neresinden kimin yiyeceği, özellikle Oğuz boyları arasında önceden bilinirdi.

ORTA ASYA'DA MÜSLÜMANLIK ÖNCESİ

Orta Asya'da Türkler, ekip biçmeyle de uğraşmakla birlikte göçebe yaşamın bir parçası olan hayvancılık yapıyorlardı. Bundan dolayı temel besin maddeleri et, süt, yağ ve peynir gibi hayvansal ürünlerdi. Özellikle yoğurt, tek başına da yenmekle birlikte, başka yemeklerde katkı maddesi olarak önemli bir yer tutardı. Yiyecekler arasında önemli bir yeri olan ekmeğin yanı sıra, hamura ve bulgura dayalı yemek çeşitlerinin ana öğesini un ve et oluştururdu. Eski Türk yemeklerinden "tutmaç", mantıya benzeyen ve besin değeri yüksek bir yemekti. "Kavut" denen tatlı da yaygındı ve arpa unu pekmezle karıştırılarak hazırlanırdı. Zengin et yemekleri arasında bumbar (bağırsak dolması), sucuk, kebap çeşitleri, işkembe Çorbası, kavurma, közleme, külleme, pastırma ve yahni çeşitleri sayılabilir.

ORTA ASYA'DA  MÜSLÜMANLIK  SONRASI

Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra, 11. yüzyıl ve sonraki dönemlerden kalma kaynaklara dayanarak Türk mutfağının fazla değişmediği söylenebilir. Kâşgarlı Mahmud'un Divanü Lügati't-Türk adlı sözlüğü ile Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtında yemek çeşitleri ve yeme içme geleneği üzerine bilgiler vardır. Oğuz destanları derlemesi olan Dede Korkut Kitabı'nda da Türk yemekleri adları verilmiştir.

ANADOLU'YA YERLEŞTİKTEN SONRA

Anadolu'ya yerleşen Türkler, eski alışkanlıklarını korumakla birlikte, yeni yemek kültürüyle karşılaştılar. Örneğin Türk mutfağına daha fazla sebze yemeği, balık ve zeytinyağı girdi. 


SARAY MUTFAĞI 

Osmanlı dönemine gelindiğinde Türk mutfağında geleneksel halk mutfağı ile yönetici sınıfın yemek kültüründen söz edilebilir. 15. yüzyıldan başlayarak başkent olan İstanbul'daki Topkapı Sarayı'nda "Kuşhane" adı verilen mutfakta padişah için özel yemekler pişiriliyordu. Padişahın aile çevresi olan valide sultan, sultanlar, şehzadeler ve haremde yaşayanlar için ise "Has mutfak"ta yemek hazırlanıyordu. Tatlı türünden yiyecekler ise "Helvahane" denilen yerde yapılıyordu. Ayrıca saray görevlileri için yemek pişirilen mutfaklar vardı. O dönemin yemekleri arasında helvâ-yı hâkâni (padişah helvası), hünkârbeğendi, saray kadayıfı, saray ekmeği, vezirparmağı gibi, bazısı günümüzde de yapılmakta olan yemekler vardı.

HALK MUTFAĞI

Daha çok yöresel özellikler taşıyan halk mutfağının yemekleri ise et ve tahıla dayanıyordu. Halk et ve sebzeyi taze olarak tükettiği gibi, kurutarak ve kavurarak saklıyordu. Çeşitli baharatla karıştırılarak pastırma ve sucuk yapılması da eti saklamanın bir yoluydu. İnsanlar sebzeleri ya kendileri yetiştiriyor ya da doğada kendiliğinden yetişenleri topluyorlardı. Sebzeleri et, bulgur, pirinç ve yoğurtla karıştırarak pişiriyorlardı. Osmanlı döneminde, Orta Asya'dan gelen Türkler ile Anadolu'da yaşayan öteki halkların yemek kültürlerinin kaynaşmasıyla Türk mutfağı daha da zenginleşti. Öte yandan Türk yemekleri, başta Balkan ülkeleri olmak üzere imparatorluk sınırları içinde kalan ülkelerde kalıcı izler bıraktı. 

19. YÜZYIL BATILILAŞMA DÖNEMİ

Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyılındaki Batılılaşma hareketleri Türk mutfağına da yansıdı. 19. yüzyılda İtalyan ve Fransız yemekleri kendi adlarıyla Türk mutfağına girdi. Aslında Batı yemekleri, Osmanlı sınırları içinde yaşayan öteki halkların da etkisiyle, başta balık olmak üzere karides ve istiridye gibi deniz ürünleri birkaç yüzyıl önceden yavaş yavaş saraya ve zengin konaklarına girmeye başlamıştı.

20.YÜZYIL
 
20. yüzyılda, Batı yemekleri Türk mutfağında daha da yaygınlaştı. Ama köy, kasaba ve küçük kentlerde Türk mutfağı yerel özelliklerini korudu. Günümüz Türk mutfağına özgü yemekleri arasında yoğurt, bulgur, tarhana ve hamur işleri gibi geleneksel yiyeceklerin yanı sıra pilav, dolma, sarmalar ve börek sayılabilir. 

Öte yandan Çin, İtalyan, Fransız, Japon, Rus mutfaklarına özgü yemekler sunan çok sayıda lokanta vardır.

Alıntı/Kaynak: https://www.delinetciler.net/showthread.php?t=117614

En Çok Okunanlardan...