Aleviler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aleviler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260409

📖 Aleviliğin Yedi Ulu Ozanı 🇹🇷Türktür

Ahmed Yesevî Türk'tür.

Hacı Bayram Veli Türk'tür.
Hacı Bektaşi Veli Türk'tür.
Şeyh Şabani Veli Türk'tür.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Türk'tür.
Kul Nesimi Türk'tür.
Pir Sultan Abdal Türk'tür.
Kaygusuz Abdal Türk'tür.
Şah İsmail Türk'tür.
Yunus Emre Türk'tür.
Ali Şir Nevai Türk'tür.
Kul Himmet Türk'tür.
Şeyh Bedrettin Türk'tür.
Abdal Musa Türk'tür.
Virani Türk'tür.
Fuzuli Türk'tür.
Dadaloğlu Türk'tür.
Köroğlu Türk'tür.
Dedemoglu Türk'tür.
Saru Saltık Türk'tür.
Kalenderoğlu Türk'tür.
Baba İlyas Türk'tür.
Aşık Dertli Türk'tür.
Gevheri Türk'tür.
Teslim Abdal Türk'tür.
Kazak Abdal Türk'tür.
Karacaoğlan Türk'tür.
Aşık Veysel Türk'tür
 
Bu Türk erenlerinin hepsi Türkçe konuşmuş, Türkçe yazmış, Türk kültürünün tarihi değerleri olarak yerini almıştır. Asırlar öncesinden yazdıkları öz Türkçe deyişleri hala türkü olup kulaklarımızda çınlıyor. Türk kültürü engindir. Alevi-Bektaşi inancı içerisinde sayısız yol önderleri çıkmıştır. Bu kamil ve bilge insanlar dönemi içerisinde topluma rehberlik yapıp, yollarına ışık olmuşlardır. Aynı zamanda Türk Halk kültürüne ve edebiyatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Çeşitli zaman dilimleri arasında yaşayan ve Alevilikte yedi ulu ozan olarak anılan Seyyid Nesimi, Şah Hatayi, Fuzuli, Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet büyük Türk Ozan ve Şairleridir. Alevi Bektaşi Cem ibadetlerinde bu ozanların deyişleri, nefesleri söylenir. 1-SEYYİD NESİMİ: Bağdat'ın Nesim Kasabasında yetişmiş Diyarbakır yöresine yerleşen Azerbaycan Türküdür. Oğuzların Bayat Boyuna mensuptur. Azerbaycan kaynaklarına göre Azerbaycan'ın Şamahı kentinde doğmuştur. 14. yüzyılın en büyük Türk şairlerinden biri olan Seyyid Nesimi Alevi Bektaşi Cem ayinlerinin bir öğesi olan ''Nesimi Darı'' ile kendisine olan sevgi, bağlılık ve özlem ifade edilmiştir. Şah Nesimi ve Can Nesimi diye de anılmaktadır. 2-ŞAH İSMAİL: Güney Azerbaycan Erdebil kentinde doğmuştur. Annesi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın kızı Alemşah Begüm Sultandır. Şah İsmail Azerbaycan Türküdür. Safevi Kızılbaş Türkmen Devletinin kurucusudur. Türkmen liderliği, devlet kuruculuğu yanında büyük bir Türk Şairidir. Alevi Bektaşi Cem ibadetlerinde nefes ve deyişleri en çok okunan ozandır. 3-FUZULİ: Asıl adı Mehmettir. Kerkük'te Bayat Türkmen Boyunun Karyağdı soyundandır. Yaşadığı yüzyılda Türk Edebiyatın en büyük şairi olan Fuzuli aynı zamanda dünyanın en büyük lirik şairidir. Eserleri yüzyılar boyu bütün Türk Ülkelerinde okunmuş pek çok şair kendisini taklit etmiştir. 4-YEMİNİ: Tuna Irmağı Bölgesinde yaşamış Türkmen Ozanıdır. Faziletname isimli Türkçe eserin sahibidir. Bu eser 7300 beyitten oluşmaktadır. 5-VİRANİ: Eğriboz adasında doğmuştur. Balkanlarda Demir Baba'dan babalık icazeti almış Türkmen Bektaşi ozanıdır: Şah İsmail ve Pir Sultan Abdal'dan sonra nefesleri cemlerde ve dost meclislerinde en çok okunan şairlerdendir. 6-PİR SULTAN ABDAL: Sivas Yıldızeli ilçesi Banaz köyündendir. Asıl adı Haydar'dır. Devşirilen Osmanlıya karşı, devlet kadrolarından uzaklaştırılan, horlanan, aşağılanan, ezilen, adaletsizliğe uğratılan Türk/Türkmen Halkının isyan ve direnişinin Türkçe sesidir. 7-KUL HİMMET: Tokat ili Almus ilçesi Varsıl yeni ismi Görümlü köyü Türkmenidir. Oğuzların Bayat Boyuna mensuptur. İyi bir tekke eğitimi almıştır. Şah İsmail ve Pir Sultan'dan sonra üçüncü büyük ozandır. 
(Türkmen Aleviler sayfası)
Alıntı: Bahtiyar Aydın-Eski Çağ Tarihi Uzmanı-Yazar

20190702

✍️ Türkiye'nin kanayan yarası: Sivas Katliamı

Türkiye'nin kanayan yarası: Sivas katliamı

HÜSEYİN ÖZ DEDE
Aydınlık Gazetesi
Sivas katliamından çıkan temel ders şudur: Emperyalistler din, mezhep ve etnik köken farkını bizi birbirimize kırdırmak için kullanırlar. Onlar, her çatlaktan yararlanırlar. Dayanacağımız ve güveneceğimiz esas güç, halk olarak bilinçli ve örgütlü olmaktır. O yol, vatan ve halk sevgisidir.
Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da
Kanlı yaş akıttım baharda yazda
Dedemi astılar Kanlı Sivas'ta
Darağacı ağlar Pir Sultan deyü
Pir Sultan Abdal’ın tarihsel duruşundan mıdır nedir bilinmez yakın zamana kadar Sivas denilince akla Pir Sultan ve Alevilik gelirdi. Ne var ki Sivas, Pir Sultan’ın asıldığı şehir olarak yüreklerde ince bir sızıyla anılır. Buna karşın yetiştirdiği ozanlar dolayısıyla Sivas’ın ayrıcalıklı, özel bir yeri vardır. Nasıl olmasın ki Ağahi, Âşık Veli, Ali İzzet, Âşık Veysel, Kemter ve daha niceleri... Sivas toprağında yetişmiştir.
Sivas şehrinin talihi Cumhuriyet’le dönmüştür. Çünkü Sivas, hasta Osmanlı’nın yerine kurulan genç Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı şehirlerden biridir. Bundan dolayıdır ki Sivas ilerici kimliğiyle bilinmiş, anılmıştır.
Tarih boyunca Sivas kentinin şahsında hep iki çizgi varlığını devam ettirir. Pir Sultan Abdal’ın başeğmez direnişçi yolu ile Hızır Paşa’nın hain, ihanetçi çizgisi.
Bu iki farklı dünya anlayışı, insanlığın hizmetinde olma ile ona ihanet etme çizgisi 2 Temmuz 1993 tarihinde bir kez daha tarih sahnesine çıkar.
SİVAS ELLERİNDE SAZIM ÇALINIR

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, geleneksel olarak 1978’den beri düzenlemekte olduğu Banaz Pir Sultan Abdal Şenliğini daha görkemli, daha kalıcı bir biçimde gerçekleştirmek için, aylar öncesinden hazırlıklara başlar. Tüm demokratik kitle örgütlerine ve Alevi kuruluşlarına çağrı yaparak Banaz şenliklerini paylaşmayı, birlikte yapmayı teklif eder. Bu etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülür.
Şenlikleri için yapılan davete, tanınan yazarlar, sanatçılar olumlu yanıt verirler. Şenlik, Pir Sultan Abdal’ın toplumsal ve inançsal duruşuna uygun olarak geniş kapsayıcı, sosyal bir organizasyon olacaktır.
Ankara’dan, İstanbul’dan Anadolu’nun dört bir yanından yola çıkan Pir Sultan yolcuları 1 Temmuz 1993 sabahı Sivas’ta buluşurlar. Programa göre iki gün Sivas’ta etkinlikler gerçekleştirilecek ardından Banaz’a geçilecektir.
Şenlik başlar, deyişler, semahlar birbirini izler. Söyleşiler, paneller izleyici ile dolup taşar. Korkulacak bir şey olmadığını düşünür herkes. Kaygıların boşuna olduğunu söylerler birbirine. Sivas da bizim şehrimiz derler. Ne yazık ki bir gün geçmeden bu görüşlerin tam tersini yaşayacaklardır.

PLANLI KATLİAM
Sorma be birader mezhebimizi,
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.
Mezhep bilmeyen, insanlık yolu dışında başka yol tanımayan, sevgiyi kendisine din edinmiş insanlar, Sivas’ta kendileri için kurulan tuzaklardan habersizdirler.
Sivas’ı bilip tanıyanlar şenlikle ilgili olarak kaygılarını dile getirdiklerinde, şenliğin Devletle/Kültür Bakanlığı’yla ortak olarak düzenleniyor olması, Sivas valisinin demokrat kimlikli bir kişi olması, iktidar ortaklarından SHP’nin Alevilerin oy verdikleri bir parti olması gerekçe gösterilerek kaygı giderilmeye çalışılmıştır. Tüm bunların birer yanılgı olduğu anlaşılacaktır ama ne pahasına...
Karanlık güçler günler öncesinden gazete ilanları vererek, bildiriler hazırlayıp dağıtarak yalan dolana dayalı, tertiplere açık bir ortam hazırlarlar. Güya şenlik için Sivas’a gelecek olan Aziz Nesin’e ilişkin gerçek olmayan söylentiler yayılır. Ama yalana dayalı tahrik bu karanlık güçler için yeni bir şey sayılmaz. 1978 yılında, yine Sivas’ta “Aleviler camiyi bombaladı” yalanını uydurup halkı birbirine düşürmeye kalkışanlar kendileri değil midir? Maraş katliamı öncesinde de benzer tertipler yapılmamış mıydı?
2 Temmuz’dan 15 gün önce tüm Sivas’ta dağıtılan Müslüman Kamuoyuna başlıklı ve altında Müslümanlar imzası olan bildiride halk “cihada” çağrılır:
“Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir.
Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâm’ın Peygamber’ini ve Kitabı’nı izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.
Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.”
İlk gün şeriatçılar pusuda beklerler. Saldırı için her zaman yaptıkları gibi Cuma gününü beklerler. 2 Temmuz günü Cuma namazından çıkan kalabalıklar karanlık kişilerin kışkırtmasıyla harekete geçer. Önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne saldırırlar. Arkasından Sivas katliamının yaşanacağı Madımak Oteli kuşatılır. Tüm dünyanın gözü önünde Sivas katliamı yaşanır.
2 Temmuz Sivas katliamı, üzerinden geçen yıllara rağmen küllenmemekte, tam tersine Sivas yangını Türkiye’nin kanayan yarası olmaya devam etmektedir. Çünkü 8 saat insanlar Madımak Otelinde kendilerine bir yardım eli uzanmasını beklediler. Cumhurbaşkanı arandı, Başbakan arandı, Başbakan yardımcısı, bakanlar arandı. Tanıdık bildik etkili yetkili kim varsa bir umut olarak arandı ama güvenlik güçleri de dâhil hiçbir güç gelip de şeriatçı güçleri dağıtmadı, Pir Sultan’ın torunlarını kurtarmadı!

Bu ne derin acıdır!
Bu ne büyük bir trajedidir.
Sivas’ta göz göre göre insanlar katledilir. Şeriatçılar bir bayram yerinde buluşmuş gibi Madımak Oteli’ni sarar ve insanlarımızı katlederler. Sivas gibi küçücük bir şehirde kimin ne dolap çevirdiğinin bilinmemesi mümkün müdür? Tersine istihbarat birimleri “Olay çıkacağını rapor ettik” demektedirler. Olay çıkmamış, katliam yaşanmıştır. Sivas Belediye Başkanı katilleri “gazanız mübarek olsun” diye kutlamaya kadar işi vardırmıştır!
Sekiz saat, genç kızlarımızın, oğullarımızın, şairlerimizin, bağlama ustalarımızın, semahçılarımızın çığlıklarına başta iktidar sahipleri olmak üzere yetkililer kulaklarını tıkamıştır.
SİVAS DAVASI
“İnsanlık tarihinde
din adına işlenen
böyle bir vahşet görülmemiştir.”
Sivas katliamının bulunabilen, ele geçirilebilen sanıkları çeşitli mahkemelerde yargılandılar. Sivas davası hâlâ sürmektedir!
Dava süreci nasıl gelişti?
Katliam davası güvenlik gerekçesiyle Sivas’tan Ankara’ya nakledildi. Yargılamaya adam öldürme davası olarak başlanılmıştı. Mahkeme davayı planlı programlı, örgütlü bir katliam olduğu gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi.
Ankara DGM 1994 yılında verdiği ilk kararında olayı basit bir “yangın çıkararak adam öldürme” olarak değerlendirdi. Hatta işi daha da ileri götürerek “Aziz Nesin’in katilleri tahrik ettiğini” dahi ileri sürdü ve buna dayanarak katillerin cezalarında indirim yaptı.
DGM’nin bu hukuka ve maddi gerçekliğe aykırı kararını inceleyen Yargıtay DGM kararının tümüyle hukuka aykırı olduğunu saptadı. Yargıtay DGM’nin olayı basite indirgediğini, yanlış değerlendirdiğini vurgulayarak olayda şeriatçılar tarafından laik düzene yönelik bir kalkışma olduğunun belirlenmesi gereğine işaret etti. 28 Şubat sürecine denk gelen günlerde Ankara DGM’de yargılama yeniden başladı. Bu kez sanıklar hakkında “anayasal düzeni bozarak şeriat devleti kurmaya kalkışmak” eyleminden ceza verilmesi yoluna gidildi. Mahkeme 33 sanığı idam cezasına çarptırdı. (1997) Bu karar Yargıtay’ca yeniden incelendi ve bazı usul hatalarından dolayı bozularak eksikliklerin giderilmesi için yeniden Ankara DGM’ye gönderildi. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 33 sanık DGM’ce yeniden idam cezasına çarptırıldı. Sanıklar bu kararı temyiz ettiler. Dava dosyası şu an Yargıtay’da incelenmekte. Ankara DGM’sinin sanıklar hakkında idam kararı verirken dayandıkları gerekçe tüyler ürperticidir: “İnsanlık tarihinde din adına işlenen böyle bir vahşet görülmemiştir.”
SİVAS DERSİ
Sivas katliamından çıkan temel ders şudur: emperyalistler din, mezhep ve etnik köken farkını bizi birbirimize kırdırmak için kullanırlar. Onlar, her çatlaktan yararlanırlar. Bu basit ama acı gerçektir. Bunu unutmamalıyız. Farklı din, mezhep ya da etnik kökenden olabiliriz. Düşüncelerimiz veya yaşam tarzımız farklı olabilir. Bu farklar birbirimizi anlamamıza, hoş görmemize, sevmemize engel olmamalı. Farklarımızı değil binlerce yıla dayanan kültür ortaklığımızı güçlendirelim. Dayanacağımız ve güveneceğimiz esas güç, halk olarak bilinçli ve örgütlü olmaktır. Özetle söylersek:
“Sorma be birader mezhebimizi,
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.”
O yol, vatan ve halk sevgisidir.
Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/turkiye-nin-kanayan-yarasi-sivas-katliami-ozgurluk-meydani-temmuz-2019

20190220

🎞 Kayıp Türkler: Kürtleşen Türkmen Aşiretleri - Ali Rıza Özdemir - PANKUŞ-17



Kayıp Türkler: Kürtleşen Türkmen Aşiretleri - 
Araştırmacı Yazar Ali Rıza Özdemir - Erdem Atay
PANKUŞ-17  - Veryansın TV

Araştırmacı Yazar Ali Rıza Özdemir'in anlattıklarından kısa notlar...
-Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki 1500 aşiretten 200 tanesi Osmanlı arşivlerine Türkmen olarak kaydedilmiş. Bu aşiretler de dededen, babadan kalan bilgilerle Türkmen olduklarını ifade etmişler.
-Kürtçe konuşan ailelerin kurdukları Türkmen dernekleri var.
-Kayıp Türkler dediğimiz, Çaldıran Savaşı'ndan önce, Zazaca ve Kürtçe öğrenen Türkmen aşiretleri
-Çaldıran Savaşın'dan önceki kayıtlarda bile var; aslında bunların Türkmen oldu ama Türk diye kaydedildiği ve dil değiştirdiği biliniyor.
-Bu konuda, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki Çaldıran Savaşı bir milat oldu. Bu büyük savaştan sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu tamamen Osmanlıların eline geçmiş.
-O zamana kadar, Diyarbakır Akkoyunların başkentiydi ve orada çok geniş bir Türkmen nüfusu vardı. Kayıtlardan ve tahlillerden bu anlaşılıyor.
-Çaldıran'dan önce orada bir çok Türkmen kuruluşları, teşekkülleri vardı. Bunlara ne oldu? 
-Bu Türkmenlerin bir kısmı  Çaldıran Savaşı'nda katledildi. Bir kısmı da İran'a göçtü. Bu göçler engellenmeye çalışıldı. Çünkü boşalan köylerden devlet vergi ve asker alamıyordu. Bölge kurak ve çorak bir yer haline geliyor. Ama devlet bu göçü önleyemiyor. 
-Önüne geçmek için, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman,  Safevi (Şah İsmail'in ülkesi) sınırı ile Osmanlı sınırı arasında bir tampon bölge oluşturuluyor. Güney kesimlerden Zagros bölgesinden, Irak'ın kuzeyinden getirilen pek çok Kürt aşiretini, Batum'dan Basra Körfezi'ne uzanan bir hat şeklinde Anadolu'ya yerleştiriyorlar. 
-M.S. 1,500'lü yıllara kadar Van'da, Diyarbakır'da, Muş'ta, Şanlıurfa'da, bu bölgelerde fazla bir Kürt nüfusu yok. Varsa bile hep küçük aşiretler var. Cizre, Hakkari, El Cezire denen bölgede Kürt aşiretleri yoğunlukla var. Ama yukarı kuzeye doğru çıktıkça bunlar azalıyordu.
-Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında kurulan tampon bölgede Kürt aşiretleri bir duvar gibi, bir sur gibi yerleştirilerek, Türkmen nüfusun İran'a göçüne engel olunmak amaçlanıyordu. Daha sonra Osmanlı Devleti eskiden Türkmen beylerinin elinde olan bölgelerde Kürt Sancakları kuruyor ve siyasi gücü Kürt beylerine verdi. Çünkü Kürtler Çaldıran Savaşı'nda Yavuz Sultan Selim'İn yanında Şah İsmail'e karşı savaştılar. Yavuz İdris Bitlisi kanalıyla Kürtlere çok büyük imtiyazlar verdi. O bölgede 20-25 civarı ekrat sancağı oluturuldu. Ve bunların hepsi tamamen Kürt beylerinden oluşuyor. Ve Osmanlı Devleti Türkmen aşiretlerini parakente haline getiriyor, yani, parçalıyor. Örneğin; 10 bin kişilik bir Türkme aşiretini 500'er kişilik 10 parçaya ayırıyordu. Farklı farklı bölgelere ve ilçelere onları iskan ediyor ve onları iskan ettikleri bölgedeki Kürt beyinin emrine veriyordu. Ve onlardan bütün askerlik ve vergi işlemlerini Kürt beyi üzerinden yapmasını istiyor.
(video-dak 8:19 / 24.07)













20170907

Türklük, Alevilik ve Türk dili arasındaki organik / kültür bağları


Alevilikte yobazlık olmaz. Onlar Alevi değil. Alevilik Türklük içinde bir soy değil saf Türklüğün ta kendisi. Alevi olmanın şartları var. Kemalist olmayan Alevi olamaz. Kısaca, öz Türk kültürüdür.



İslam Türkler'le ilk buluştuğunda, Türk inançları Alevilik adını aldı. O zaman her müslüman Türk aynı inancı paylaşıyordu. Bütün Anadolu Türkleri'nin dedeleri Alevi idi. Allah-Muhammed- Ali inancı kadim Türk inancının yeni tercümesi olmuştu. Dışarıdan ithal edilen "Sünnilik" başlığı adı altındaki ilkel kapitalizm Türklüğe bir saldırı idi.



Atatürk'ün de dediği gibi "Türk bir ırkın adı değil bütün adamların birliğidir." Özü Türk dili ve onun yarattığı kültürdür. Türk kültürünün özünü bugüne taşıyan kesime Alevi dendiği için Türklük milliyetçilik hareketlerine kadar bu başlıkta devam etti. Aslında Alevilik yerine Türklük dersek bu daha doğru olur. Yörüklerin tamamı Alevi idi yani kültürünü korumayı başarmış Türkler idi. Osmanlı son yüzyıllarda Yörüklerin bir bölümünü sünnileştirdi. Bu nedenledir ki JönTürk'ler kendilerini Bektaşi olarak gördüler ve hatta bizzat katıldılar.



Örneğin Dede Korkut hikayeleri Alevi metinleri olarak bilinir. Halbuki o devirde ayrım yoktu. Hatta şunu söyleyim İslamiyet sonrası diye bilinen bu tür sözlü kültür öğeleri, söylenceler -Köroğlu gibi- İslamiyetten çok önce de aynen var idiler. Bunlar bilimsel bulgular.



Biz Türkler on beş bin yıl önce de burada, Anadolu'da gerek yarı göçebe, gerek yerleşik olarak yaşıyorduk. Azerbaycan ile Anadolu, İran'ın bir bölümü Türk toprağıydı. Halen de öyle.



Hami-Sami dillerini konuşanlar, Akadlar, Mezopotamya'ya sonradan geldiler. Zaten özünde onların ve diğer bütün toplulukların kökeni de Türk yani Türkçe idi. Dilleriyle birlikte Türklüklerini yitirmişlerdi. Dünyanın en büyük hazinesi Türk dilidir. Bizi biz yapan odur. "Türk demek Türkçe demektir."

Diller insanın yalnız düşünce değil beyin yapısını da değiştirir. Türkçe doğayı, evreni, matematiği, her şeyi, tüm varlığı ve yokluğu en iyi kavrayan dil olduğundan Türk çocuğunun beyni daha ana karnında diğer dillerin çocuklarından avantajlı gelişir. Zaten Atatürk'e göre tüm dillerin kökeni Türkçe. Bazıları Atatürk'ün sırf milli birliği güçlendirsin diye bu tip iddiaları ortaya attığını sanıyor. Halbuki böyle söyleyerek kendi yüreksizliklerini Atatürk'e mal etmeye çalışıyorlar. Bu konuya ne kadar zaman ayırırsanız Atatürk'ün o kadar haklı olduğunu görürsünüz.

Türk kültürünü dış saldırılara karşı koruyan kesim bunu nasıl başardı? Dili ve kültürü nasıl korudu?



Bunun bir çok yolu var. Bildiğim en sağlam yolu yarım uyaktır. (tek sessiz harfe dayanan kafiyedir).



Osmanlının yüz yıl önceki dilini anlamayız. Ancak sekiz yüz yıllık bir Alevi deyişi (inanç türküsü) bugün söylenmiş kadar tazedir.



Örneğin; Yunus, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Şah İsmail Hatai'nin şiirleri.



Dostun bahçesinde ben garip bülbül

Efkarım artmakta halim pek müşkül

Koparmadım asla kokladım bir gül

Kâfir oldum ise imana geldim 


- Şah İsmail Hatai, İran



Gönül Çalabın tahtı

Gönüle Çalap baktı

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise



- Yunus Emre



(Çalap: Tanrı.)

Yarım uyakla (tek sessiz harf kafiyesiyle) yazılmış şiirlerde kafiyenin hatta çoğu durumda o dizedeki herhangi bir sözcüğün yerine bir başkasını koyamazsınız. Koyarsanız saçma sapan bir şiir ve türkü elde edersiniz. Yakın zamandan bir örnek verelim: Düzdedir yar düzdedir Yâr zülüfün düzdedir Binlerce güzel sevdim Hâlâ gönlüm sizdedir. Aslı: Düzdedir yar düzdedir Yâr zülüfün düzdedir Binlerce gelin sevdim Hâlâ gönlüm kızdadır Zaten "Beni bir gelin vurdu Yaramı kız bağladı" sözleriyle başka bir türkü de bize ipucu veriyor. Başka bir örnek. Sanırım yüzyıl öncesinden: 

Mezarımı Kazın Bayıra Düze (Annem Vay Düze) Yönünü Çevirin Sıladan Yüze (Annem Vay Yüze) Benden Selâm Söylen Sevdiğinize (Sevdiğinize) Aslı: Benden Selâm Söylen Sevdiğimize (yada "Sevdiğim kıza") 

Böylece ezgi ile söz ile dil ve kültür kendini korur. Şüphesiz desenler, gelenekler de var ancak yaşam biçimi ve devlet, örgütsel, askeri yapı dahil herşeyin temeli dil olduğu için okur yazarlığın daha doğrusu mürekkep ve kağıdın olmadığı ya da zorba hükümdarların elinde olduğu zamanlarda dili koruyan türküler oldu. Türkü söyleyenler hem dili, hem kültürü korudular. Dünyanın neresinde dilini, kültürünü korumuş bir Türk topluluğu görürseniz elinde saz dudağında türkü bulursunuz. Yukarıdaki türküleri herkes yanlış okusa bile biri çözüp yeniden doğrusunu yaymaya başlar. Şimdi binlerce yıldır on milyonlarca türkümüzü düşünün. Dilden dile, telden tele aktarılmış. İngilizin beş yüz yıllık her türlü tarihi kaydı vardır. Ama daha geriye giderseniz önce bulanıklaşır; sonra kaybolur. Ancak biz bu türkülerle insanlık tarihinin öncesinden duygu, düşünce ve yaşam biçimimizi çözer ve anlarız. İşte sünnileştirilen Türkler az kalsın bunlardan mahrum kalıyordu. Neyse ki herkes bağlamayı elinden, türküyü dilinden düşürmedi. Onlara Alevi dendi. Ve sonunda bir yörük torunu çıkıp önce Cumhuriyeti sonra da Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'nu kurarak yüz yıllardır bozulan tellere bir düzen verdi: Türkçe, Türkün dilinde daha çok türkü olsun diye...

Alevilik sözünü isterseniz kapatalım: Alevilik = Türk yaşam biçimi. 
Türklüğe gelince Türklük insanlık tarihinden de önce ve hatta dünya kurulmadan başladı.

Bu ırk konusu değil dil konusu.



Hakikat bir gizli sırdır

Açabilirsen gel beri

Küfr içinde iman vardır

Seçebilirsen gel beri

Şah İsmail Hatayi, 16.yy


"Miskinlikte buldular
Kimde erlik var ise
 Merdivenden ittiler
Yüksekten bakar ise

Gönül yüksekte gezer
Dem-be-dem yoldan azar
Dış yüzüne o sızar
İçinde ne var ise

Ak sakallı pir hoca
Bilemez hali nice
Emek vermesin hacca
Bir gönül yıkar ise

Sağır işitmez sözü
Gece sanar gündüzü
Kördür münkirin gözü
Âlem münevver ise

Gönül Çalabın tahtı
Gönüle Çalab baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise

Sen sana ne sanırsan
Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise

Bildik gelenler geçmiş
Konanlar geri göçmüş
Aşk şarabından içmiş
Kim mana duyar ise

Yunus yoldan azuban
Yüksek yerde durmasın
Sinle sırat görmeye
Sevdiği didar ise”

Yunus Emre, yaklaşık sekiz yüz yıl önce.

Dem-be-dem : Zaman zaman
Münevver : Bilgili, aydın
Çalap : Tanrı
Bedbaht : Talihsiz
Sin : Mezar
Didar : Yüz. Burada Tanrı'nın yüzü anlamında
Ayruk : Başkası

GAZİ ŞİMŞEK
 Sinema yönetmeni, gazeteci,

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...