Blog Listem

milli benlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli benlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260715

📖 Balkan Savaşı sırasında Bulgar top ateşinin Selimiye'nin duvarında bıraktığı hasar

Balkan Savaşı sırasında Bulgar top ateşinin Selimiye'nin duvarında bıraktığı hasar acı bir hatıra olarak kalmaya devam ediyor. 

Atatürk'ün emriyle restore edilmeyip olduğu gibi korunarak milli bilinç olarak yaşatılıyor.



20250823

🎞️ 🇹🇷Türk milletinin Atatürk sevgisi ve kültür genlerine işleyen yeri

 


20200122

✍️ Atatürk'ün etkilenip okul müfredatına koyduğu 🇫🇮 Finlandiya'nın başarı hikayesi


Atatürk'ün etkilenip okul müfredatına koyduğu Finlandiya'nın başarı hikayesi
Kerem Congar /EURONEWS

İsveç, Norveç, Finlandiya, İzlanda ve Danimarka gibi İskandinav ülkeleri dünyada refah seviyesinin en yüksek olduğu devletlerin başında geliyor.

Bu ülkelerden Finlandiya, geçtiğimiz yüzyılda yokluk, açlık ve fakirliğin pençesinde kıvranırken, milli bir seferberlikle 50-60 yıl gibi kısa bir süre zarfında bölgesinin ve dünyanın siyasi ve ekonomik açıdan ileri gelen devletlerinden biri haline geldi.

Finlandiya'nın bu gelişim sürecini anlatan ve Rus yazar Grigoriy Petrov'un yazdığı "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" adlı kitap Mustafa Kemal Atatürk'ün de dikkatini çeker. Kitabı okuyan ve beğenen Atatürk, kitabın okul müfredatına konulmasını istemişti.

Rus vaiz Petrov'un eseri dünya çapında büyük ses getirdi

Rus din adamı ve vaiz Grigoriy Spiridonoviç Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabı piyasaya ilk çıktıktan 2 sene sonra 1925 Haziran'ında Paris yakınlarında bir klinikte sessiz sedasız bir şekilde hayatını kaybetti. Ancak Rusya'da oldukça tanınan rejimin zulmüne uğramış, kitap ve makaleleri kapışılan ve her vaazı binlerce kişi tarafından takip edilen Petrov'un bu kitabı kısa sürede birçok dile çevrilmiş özellikle eski Yugoslavya, Bulgaristan ve Türkiye'de yazarın en çok beğenilen eseri olmuştu.

Petrov sürgün döneminde büyük bir başarıya imza atarak Rusça ve Sırpça dilinde 1500'den fazla konferans vermişti.

Peki Finlerin dahi kendi vatanlarına "bataklıklar ülkesi" anlamına gelen Suomi dediği Finlandiya nasıl oldu da yoksulluk ve cahilliğin pençesinde kıvranırken, dünyanın takdir ettiği modern ve zengin bir ülke haline geldi?


Snelman'ın eğitim seferberliği ve Finlandiya'nın değişimi

Uzun yıllar Finlandiya'da kalan ve bu ülkedeki gelişimi gözlemleyerek kendi ülkesi Rusya'daki insanların ve diğer Slav milletlerinin tıpkı Finler gibi çalışkan ve eğitimli bir halk olmasını isteyen Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabıyla Johan Wilhelm Snelman adlı bir Fin aydınının birkaç idealist öğretmen, din adamı, avukat ve memurla koca bir ülkeyi nasıl eğitim seferberliğine soktuğunu anlatıyor.

1806 yılında İsveç'in Stokholm kentinde dünyaya gelen Snelman bir eğitimciydi. 1838 yılına kadar Helsinki Üniversitesi'nde çeşitli dersler verdi. Finlandiya yaklaşık 650 sene boyunca İsveç Krallığı altında yaşayan bir ülke iken, 1809'da İsveç'ten ayrılarak bağımsız ancak Rus Çarlığı'na bağlı Özerk Çar Dukalığı olarak varlığını sürdürdü. Finlandiya 1917 yılında Bolşevik İhtilali'nden sonra bağımsızlığını ilan etti ve yeni kurulan Sovyet Rusya Hükümeti 31 Aralık 1917'de Finlerin bağımsızlığını tanıdı. Fransız sistemine benzeyen Finlandiya Anayasası, 17 Temmuz 1919 tarihinde kabul edildi.

Snelman belli bir süre İsveç ve Almanya'da yaşadıktan sonra 1943 yılında Helsinki'ye geri döndü ve İsveççe çıkardığı Saima gazetesinde, eğitimin İsveççe'den Fince'ye çevrilmesini ve Fin kültürünün her alanda desteklenmesini savundu. O dönemde politik nedenlerle üniversiteye alınmayan Snelman bir grup vatansever aydınla birlikte köy köy kasaba kasaba tüm Finlandiya'yı gezerek bir eğitim seferberliği başlattı.


Mimar Onni Tarjanne tarafından 1902'de Helsinki'de tamamlanan Finlandiya Ulusal Tiyatro binası, ülkedeki eğitim seferberliğinin başlatıldığı dönemde yapıldı. Bu yapı, Finlandiya'nın kendi anadilindeki ilk tiyatro eserlerinin sahnelenmesine ev sahipliği yaptı.

"Fakir de olsanız sağlıklı bir hayat kurabilirsiniz"

Snelman ve arkadaşları halka nasıl çalışması gerektiğini, fakir de olsalar sağlıklı bir hayatı nasıl şekillendirebileceklerini, mutlu bir aile kurmanın yollarını, halkı düzene, dakikliğe ve disipline nasıl alışabileceklerini anlattı. Snelman'ın üzerinde durduğu en önemli konular arasında vicdan ve sorumluluk duygularının geliştirilmesi, diğer halklara saygı duyulması, cehaletin ve fakirliğin eğitim ve çalışmayla yok edilmesi düşüncesi vardı.

Ne var ki Snelman ve aydın arkadaşları, ülkede eğitimli olan aydınların ya da doktor, mühendis. mimar, din görevlisi ve öğretmen gibi memurların da eğitilmeye ihtiyacı olduğunu savunuyordu. Ona göre ülkedeki birçok öğretmen, öğretmenlik mesleğine uygun değildi ve din görevlileri köşelerine çekilerek halkı yeterince eğitmiyordu.

Bu sebeple Snelman "Halkı manevi susuzluktan kurtarmak için her yerde yetenekli insanların, hayatı canlandıracak su kaynaklarının bulunmasına ihtiyaç var" diyerek bu özelliğe sahip olduğunu düşündüğü kişilere ve eğitimcilere mektuplar gönderiyor ve bu mektuplar zamanla elden ele dolaşarak birçok kişi tarafından okunuyordu.


Finlandiya'da 1840'lı yıllarda eğitim seferberliğini başlatan İsveç asıllı aydın, siyasetçi, filozof Johan Wilhelm Snelman
Wikipedia

Snelman'ın en büyük yardımcıları: Fin aydınlar Lönnrot ve Runeberg
Snelman'a bu uyanış konusunda yardım eden iki önemli isim bulunuyordu. Bunlardan ilki doktor olan ancak hayatını Fin dili ve kültürüne adayan ve bu yönde eserler veren Elias Lönnrot'tu. Lönnrot hayatı boyunca birçok şiir, destan, sözlük ve diğer edebi eserlerlere imza attı. Fin kültürünün gelişmesi ve milli birlik oluşması için en önemli unsurun dil olduğunu biliyordu ve çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırdı.

Lönnrot ünlü Kalevala destanının yazmalarını topladı ve Kanteletar isimli Fin lirik şiir derlemesini kaleme aldı. Yaşça Snelman'dan büyük olan Lönnrot'un çalışmaları Fin dili, kültürü ve edebiyatının gelişmesi yolunda dev bir adım atmasını sağlarken, Fin halkı kendi dil ve kültürlerinin hem kendi ülkelerinde hem de dünyada tam anlamıyla yaşama ve gelişme hakkına sahip olduğunun farkına vardı.

Milli uyanışa Snelman ve Lönnrot ile birlikte katkı sağlayan bir diğer önemli isim Şair Johan Ludvig Runeberg'di. Runeberg, Snelman ve Lönnrot gibi Fin değildi ve Fin dilini de bilmiyordu. Fakat bu durum kendisinin Fin milli uyanış hareketinin en aktif temsilcilerinden birisi olmasını engellememişti. Snelman'ın çağdaşı olan Finli hayat mimarlarının büyük kısmı Finlandiya'yı kendi ana vatanları olarak kabul eden İsveçlilerdi.

Finlandiya'daki değişimin kıvılcım hamlesi: 

"Cumartesi Derneği" toplantıları
Snelman, Lönnrot ve Runeberg önderliğindeki birçok aydın kişi, Finlandiya'nın ulusal kalkınmasını amaçlayan düşüncelerini hayata geçirmek amacıyla 1930'lu yıllarda birçok yetenekli genç bilim adamının üyesi olduğu "Cumartesi Derneği" adlı bir oluşum başlattı. Bu dernekte toplanarak tartışmalara katılanlar arasında filozof Snelman, dilbilimci Kastren, botanikçi Tengstrem, doktor Sheman ve daha sonraki dönemlerde Fin bilim dünyasının gururu olan birçok diğer genç bulunmaktaydı. Burada siyaset, kültür ve edebiyat üzerine tartışmalar yapılırken, somut fikirler de ortaya atılmakta ve bunların bazıları hayata geçirilmekteydi.

Bu doğrultuda Helsinki Lisesi kurulurken bu eğitim kurumunda yeni eğitim ve öğretim yöntemleri uygulanmaya başlandı. Burada yapılan çalışmalar, ilerleyen dönemlerde gerçekleştirilen okul reformunun temelini oluşturdu. Finlandiya'da başlayan bu eğitim seferberliği üzerinden 20-25 sene sonra 1870'li yıllara gelindiğinde ziraat, sanayi ve özellikle de orman ürünleri tedariki gibi faaliyet alanlarında yaşanan görülmemiş büyüme ülkenin ekonomik kalkınmasının da temelini oluşturdu.

Kitap okuma süreleri: Türkiye'de ortalama günde kaç dakika kitap okunuyor?
Finlandiya'da robot öğretmen derslere giriyor

Kitap 1928'de Türkçe'ye çevrildi, Atatürk müfredata konulmasını istedi

Petrov'un Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabı Türkçe'ye ilk olarak 1928 yılında Bulgarcadan çevrildi. O yıllarda köklü bir değişimden geçen Türkiye'de Mustafa Kemal Atatürk'ün bu kitabı nereden eline geçirip okuduğu tam olarak bilinmiyor. Ancak Petrov'un kitabından etkilenen Atatürk, tüm okul müfredatlarına dahil edilmesini emretmişti. Belli ki Atatürk, Finlandiya'nın yükseliş öyküsünü yeni Türkiye'de yaşanan çağdaşlaşma dönemine benzetmiş ve bu kitabın gençlere ilham sağlamasını istemişti.

Türkiye'deki askeri darbe, Cemal Gürsel ve Türk subayların en çok etkilendiği kitap
Atatürk'ün isteği sonrası, Türk subayları ülkelerinde hayatın yenilenmesi çalışmalarında rehber olarak kabul edilen "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" kitabını uzun yıllar boyunca zorunlu kaynak eser olarak okudu. Kitap, Türkiye'de kısa sürede en az 16 baskı yaparak uzun seneler en çok okunan eserler arasında yer aldı.

1960 yılında General Cemal Gürsel önderliğinde yapılan askeri darbeden birkaç ay sonra, darbe sürecinde yer alan subayların dünya görüşünü ve eğitim seviyelerini değerlendirmek üzere bir anket yapıldı. Ankette yer alan sorulardan birisi, "sizi en çok etkileyen kitap hangisidir" şeklinde olup, ankete katılan subayların büyük bir kısmı bu soruya Beyaz Zambaklar Ülkesinde cevabını vermişti. Bu anekdot kitabın 1978 yılında yapılan Fince baskısının ön sözünde dikkat çekici bir ayrıntı olarak yer almıştı.

Petrov'un mesajı: Her vatandaş "yaşam mimarı" olmalı

Petrov'un kitabı Türkiye gibi birçok ülkede uygar ve çağdaş ulusal devletin kurularak, geliştirilmesi için uyulması gereken kesin bir reçete olarak değerlendirildi.

Petkov bir ülkede yaşayan tüm vatandaşlara seslenerek şöyle diyordu:
"İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır. Her insan gerçek vatandaş, "yaşam mimarı"olmalı."
"Milli servetin, halk vicdanı ve millet aklının kurucusu olabilmek için çaba gösterin. Hayatta istediğiniz mesleği seçebilirsiniz; örneğin profesör, doktor, işçi, bilim insanı, tüccar, subay, din adamı, memur, köylü veya bakan olabilirsiniz, bu sizin yeteneklerinizle ve şartların uygun olup olmamasıyla ilgili bir durumdur. Fakat şunu unutmayın: Vücudunuz, aklınız ve ruhunuz sahip olduğu bütün gücü vatanınıza ve halkınıza adamalısınız." 
Vilhelm Johan Snelman 1 Temmuz 1881 tarihinde hayata gözlerini yumdu, ancak başlattığı eğitim, kalkınma ve aydınlanma seferberliğinin Finlandiya'da günümüze kadar devam ettiği söylenebilir.

Alıntı/Kaynak: https://tr.euronews.com/2019/12/11/ataturk-un-etkilenip-okul-mufredat-na-koydugu-finlandiya-n-n-basar-hikayesi

20190506

✍️ Kaç seçimi kaybettirdiler böyle - Soner Yalçın

Kaç seçimi kaybettirdiler böyle

Soner Yalçın
Neo-liberalizmekarşı İspanya'da başlayan muhalif politik harekete “Indignados” (Öfkeliler)adı verildi. (Ki bu muhalif hareket, Gezi Direnişigibi dünyada birçok eyleme öncü oldu.)
Tarih: 11 Mart 2014.
Muhalif “Indignados” hareketi “öfkeyi” siyasi harekete dönüştürdü parti kurdu: “Podemos” (Yapabiliriz)
İlk gün 100 bin kişi üye oldu. Bugün üye sayısı yarım milyonu aştı. 2015-2019 yılları arasında yapılan üç genel seçimdeoylarını sürekli artırdı. Son seçimde yüzde 14.3oy aldı.
Podemos'un başında siyaset bilimcibir akademisyen var; 41 yaşındaki Pablo Iglesias.
Annesi,sendika avukatı…
Babası,tarih öğretmeni; Fransa'daki 68 Kuşağı eylemlerinden etkilenerek kurulan Devrimci Antifaşist Yurtsever Cephe (FRAP) üyesi.
Dedesi,faşist Franco'nun ölüme mahkum ettiği İspanyol Sosyalist İşçi Parti (PSOE) üyesiydi.
Pablo Iglesias, 21 yaşında İspanya Komünist Gençlik Birliği(UJCE) üyesi oldu.
Podemos lideri Iglesias, gerek makalelerinde, gerekse konuşmalarında sık sık bir kişiden alıntı yapıyor: İtalyan Marksist Antonio Gramsci(1891-1937).
Niye?
Gramsci ne demişti?

HALKLA KUCAKLAŞMAK

Pablo Iglesias, kaleme aldığı “Mevzi Savaşı ve Politik Strateji” başlıklı son makalesinde yine Gramsci'den alıntı yaptı. Ondan farklı toplumsal katmanlar tarafından kabul gören “hegemonik söylemler” yaratmanın, stratejik önemini kavrayan ilk kişi olarak bahsetti.
Gramsci, “hegemonya” tartışmasını, sistem karşıtı mücadelelerin farklı zamanlarda, farklı biçimleraldığı fikri üzerine kurdu.
Gramsci, solcuların ülkelerindeki mücadeleyi nasıl yürütmeleri konusunda önemli tezlerortaya attı; kavramlar üretti. Yanıtını aradığı şuydu; güçlü örgütlü yapı ve kitle desteğine rağmen sol partiler Avrupa'da neden yenilgiye uğradı?
Ona göre faşizm;toplumdaki yerleşik milli gelenekleri,geçmişten gelen dini- kültürel kurum ilişkilerini kullanarak yoksulların desteğinialıyordu.
“Bu sebeple” dedi Gramsci; solcular, sadece emek-sermaye davasına kilitlenip kalmamalı, yığınların milli kültüreltaleplerine de sahip çıkmalı…
Halk içinde destek- rıza yaratarak politikalarına meşruiyet kazandıran faşist ülkelerde mücadelenin esas yöntemi; halkla ortak hareket ederek bilinçleri değiştirerek yığınları kazanmak olmalı…
Gramsci, entelektüel ve ahlaki önderliği ele geçirmenin önemini belirtti. Evet, farklı güçlerle ittifak ve uzlaşmalar gerçekleştirmek için sol kendi dışına çıkmalıydı. O, bu sosyal güçlerin birliğine -Fransız filozof Georges Sorel'den aldığı kavramla– tarihsel blok'” dedi.
Rızanın altyapısını oluşturan/halk içinde kök salan bu mücadeleye “mevzi savaşı” adını verdi.
Gelelim bu uzun girişi neden yaptığım konusuna:

KIRIK PUSULA

Emperyalist baskı karşısında…
“Türkiye ittifakı desteklenmelidir” dedim.
Yer yerinden oynadı. Ah bu seçkinci kibirli kafalar; kaç seçimi kaybettirdiler böyle? Daha dün Ekrem İmamoğlu'na bile dudak bükmediler mi?
Bak arkadaş!
O mevziye gireceksin!
Mevziye girmek, siyasi olarak geri tutum almak, esas davayıgözden kaçırmak değildir. Emperyalizme karşı açılan mevzide halkla buluşup, onları saflara kazanmaktır.
Söylesene…
O, ortak ruh halini paylaşmadan/kader birliği yapmadan halkın güvenini nasıl kazanabilirsin? Ve zaten hep bundan kaybetmiyor muyuz?

Bunca yıldır savunduğun bedeller ödediğin anti emperyalist çizginden, “kimi kişi-kişiler geldi” diye vaz mı geçeceksin? Aksine tüm toplumsal güçlerle birleşeceksin. Her türlü sorumluluğu alıp Türkiye'yi savunacaksın…

Sahi…
“Tarihsel blok” partiye-iktidara “katılmak” değil; “ortak faydada” buluşmak değil mi? Politik mevziler-ittifaklar “kişi” ile değil; halk ile kurulmaz mı?
Hiç durağan olmayan siyaset, “somut durumun somut tahlilini yapmak” değil mi?
Pusulanı mı, kılavuzunu mu kaybettin?
Emperyalist kıskacı görmezden gelip, “Türkiye İttifakına” dudak bükerek millet ile kucaklaşma sağlanabilir mi? Görmüyor musun; kendini beğenmiş kafalar “bizi” kaç yıldır mevzisiz bırakıyor?
Sürekli “ama Erdoğan” diyerek yığınları kazanabilir misin?
Evet arkadaş…
Entelektüel birikime ihtiyacımız var.
Siyasal stratejiyeihtiyacımız var.
Politik taktiğe ihtiyacımız var.
Kırık pusula hep yanlış yola sürükler.
Klavye oyuncağı değil bu işler…

20190412

🇹🇷 🗣 🎙Sanatçı Kıraç: ''Ben bir vatanseverim, İngilizce eğitim kalkmalı''🧿





Şarkıcı Kıraç, kendisinin bir vatansever olduğu görüşünü dile getirirken Türkiye'de İngilizce eğitim verilmemesi gerektiğini öne sürdü. Kıraç'ın iddiasına göre İngilizce eğitim "Türk yaşam şeklini darmaduman ediyor."

Sabah gazetesinden Özlem Avcı'ya konuşan Kıraç'ın açıklamalarından bir kısım şöyle:

"Ben bir vatanseverim; İngilizce eğitim kalkmalı. Dünya ve hayatla ilgili kaygılarım var. Çocuklarım okulda İngilizce sıkıntısı yaşıyorlar. O dili zorla öğretmeye çalışıyorlar. Çok çalışkanlar ama İngilizce dersinde mutsuzlar.

Türkiye'de İngilizce eğitime son verilmeli. Bazı anne-babalar İngilizce öğrenilmesini bir numaralı eğitim olarak görüyor. İngilizce eğitim, Türk yaşam şeklini darmaduman ediyor.


‘İDEOLOJİLERİ BİR TARAFA BIRAKIP VATANIMIZA KİLİTLENMEMİZ GEREKİYOR’

Ben vatanseverim. Bütün ideolojilerimizi bir tarafa bırakıp vatansever olmamız ve vatanımıza kitlenmemiz gerekiyor. Türkiye bir şekilde Amerikan hegemonyasından kurtulmalı.

Tam bağımsız bir ülke olmak zorundayız. Amerika bir şirket devleti; dünyayı şirket gibi yönetmek istiyor. Türkiye her yönden kendine yetebilir hale gelmelidir."


Alntı/ Kaynak: AA

YORUMLAR:







 













20190405

🎞 🇹🇷 Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu: ''Ey millet. Son defa söylüyorum...''

20181018

🗣Okullarda 🇹🇷'Andımız' 🇹🇷 tekrar okunmaya başladı


Danıştay 8. Dairesi, “Öğrenci Andı"nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti. 'Andımız' artık okullarda tekrar okunabilecek!








 

20180926

🇹🇷 Türk Dil Bayramınız kutlu olsun!

"Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır." 
M. Kemal Atatürk

'Türkçemizin kökenlerini merak edenlere yazarımız Doğu Perinçek'in kitabını tavsiye ediyoruz. 

#TürkDilBayramı kutlu olsun! Türkçemizi korumak dileğiyle...'


“Türk düşmanlığı”nın 1200 yıllık derin tarihi' - Selcan Taşcı




“Türk düşmanlığı”nın 1200 yıllık derin tarihi''
02 Şubat 2013

Türk milleti tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasasındaki “Türk vatandaşlığı” tanımından rahatsız olan ittifakın kodları; Göktürklerin yıkılışından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar “adsız” geçirdiğimiz 1200 yılda saklı.

* 1912’de Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda “Türk” kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılıyor.
* Türkleri “çoban köpeği”ne benzeten tarihçi Mustafa Naima Efendi ayrıca “nadan Türk, idraksiz Türk, çirkin suratlı Türk, mel’un Türk” olarak niteliyor.
* Mustafa Sabri Efendi, Türk’e Türklük benliğini vermek isteyenlere “soysuzlar” hakaretinde bulunuyor.


Türk düşmanlığının derin tarihi

Türk Milleti tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Anayasası’ndaki “Türk vatandaşlığı” tanımından rahatsız olan ittifakın kodları Göktürklerin yıkılışından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar “adsız” geçirdiğimiz 1200 yılda saklı

Dr. Ahsen Batur’un “Türk Sözünün Hazin Serüveni” ni yazdığı yeni kitabı “1200 Yıllık Sürgün”, Göktürk Devleti’nin yıkılmasından Jön Türkler’in ortaya çıkışına kadar geçen sürede yaşanan “etnik hafıza kaybı” anlatıyor. Kitap, özellikle Türklüğü tasfiyenin tartışmaya açıldığı bu günlerde, kimliksiz devletlerin akıbeti konusunda rehber niteliğinde.

Batur’un verdiği örneklerde, Orhun Abideleri’ndeki “Bey olacak evlatların Tabgaç halkına kul oldu; hatun olacak kız çocukların cariye oldu. Türk beyleri Türk isimlerini bırakıp Tabgaç beylerin Tabgaçca isimlerini alıp, Tabgaça bağlandı...” feryadıyla yıkılan Göktürkler’den itibaren Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Hazarlar, Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlılar dönemlerinde artarak devam eden “mankurtlaştırma” yı yönetenler devrin “aydın” sayılan isimleri; tıpkı bugünkü gibi.


......

Cahil, köpek, hilebaz

İşte Batur’un “Türk’ün öcü gibi telakki edilmesini sağladılar” dediği tarihçiler, şairler, gazeteciler ve “öz yurdunda” Türk’e reva görülen hakaretler:
* İbni Bibi, Türkler’den, “cahil Türkler”, “müfsid - - Türkmenler”, “çarıklı Türkmenler” diye bahsediyor.

* Kerimüddin Mahmud Aksaraylı Türkleri “Gözün karalığından daha kara olan Türk...”, “Türklerin... o dinsiz zümrenin...”, “mel’un Türkler” ifadeleriyle anıyor.

* Amasyalı Hüseyin b. Ali Fatih, “Tariku’l Edep” adlı çalışmasında “Türk” ve “Türkmen” i iki ayrı etnik grup gibi gösterip, bölüyor.

* Şair Baki “Türk ehlinin ey hace biraz başı kabadır” diye hakaret ediyor.

* Nef’i “Türk’e Hak, çeşmi irfanı haram etmiştir” diye aşağılıyor.

* Türkleri “çoban köpeği” ne benzeten tarihçi Mustafa Naima Efendi ayrıca “nadan Türk, idraksiz Türk, çirkin suratlı Türk, mel’un Türk” olarak niteliyor.

* Gelibolululu Mustafa Ali, Mevaidü’n Nefais’te “Anadolu, Karaman ve Rum ülkesi adlarını alan pasaklılar halkı elbette kır adamıdırlar. Bunlar, aralarında güzel ve sevimli olanı az görünen, çeşit biçimde çirkin kimselerdir.” diyor.

* “Etrak-ı Bîidrak” lafının mucidi Hoca Sadettin “hilebaz Türk”, “akılsız Türk”, “aptal Türk”, “kudurmuş kurt”, “aşağılık türediler”, “sırtlan”, “anlayışsız kaltaban” diye nefret kusuyor.
Soyu kuruyasıca...

* “Baban da olsa Türk’ü öldür” diyen Kadimi mahlaslı Hafız Hamdi Çelebi, Hz. Muhammed’in “Türk’ü öldürün kanı helaldir” dediği iftirasını yayıyor. 

* Bugünlerde “genç kızların sevgilisi” anonsuyla Muhteşem Yüzyıl adlı televizyon dizisine dahil edilen İzvornikli Arnavut Taşlıcalı Yahya karakteri, “soyu kuruyasıca Türk” diye mısralar düzüyor.

* 1797-1802 yılları arasında Paris’te daimi elçiliğimizi yapan Moralı Seyyid Ali Efendi uygunsuz hareketlerde bulunan Çuhadır Ahmet’e “Türk-ü sutür” yani “hayvan Türk” yakıştırması yapıyor.

* Tokatlı Aşık Nuri Türk’ü hayvana benzeterek şöyle diyor:
“Türk’ün dilberidir gayetle inat / Şehir dili bilmez lisanı kubat / Kelamında eder Türklüğün isbat / Hayvan gibi gözün diker samana” 

* 1912’de Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda “Türk” kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılıyor. 

* 1913 tarihli “Mecmua-i Ebuzziya” dergisinin 94. sayısında, “Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir... Türk falan değil sadece Müslümanız” deniliyor.

* Bugün “Milli Eğitim Sistemi” ni “milliyetçilik” ten arındıranlar(!), dindar fakat “milli şuur yoksunu” nesiller yetiştirmeye girişenler gibi Prof. Ahmed Naim 1913 yılında yazdığı “İslamda Dava-i Kavmiye” adlı kitabında Türk’e karşı savaş açıp, “Türk’ün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir” diyor.

* 1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık yapan ve AKP iktidarında adına vakıf kurulan Mustafa Sabri Efendi, Türk’e Türklük benliğini vermek isteyenlere “soysuzlar” yakıştırmasında bulunuyor. Dahası, tiksintiyle söz ettiği Türklüğünden istifa ediyor:
“Yalnız Müslüman ve insan / Olarak kalmak üzere, Türklükten,/ Şeref ve izzetimle istifa / Ediyorum Allah’ın huzurunda / (...) Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme / Beni Türk Milletinden addetme!” 

Müslüman Roma İmparatorluğu

Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ında “Türk müsünüz” sorusunun cevabı hayli dramatiktir;
“Aman hocam, estağfurullah!” 

Batur’un yazdıkları işte bu dramın 1200 yıllık tarihi:

Osmanlı, Fatih’le birlikte artık bir anlamda Müslüman Roma İmparatorluğu idi. Doğu Roma’nın birçok temel kurumunu kendi bünyesinde kaynaştırmasının yanında, Türk, Fars, Arap kimliğinin de bir sentezini yapmıştı. Bu sentezde şehirli hayata geçiş yapmayan göçebe Türk zümrelerine yer yoktu. (...) 

İki taraf arasında ilk uzaklaşma dille başladı. Osmanlıca bir jargondu. Saray ve çevresindeki Osmanlı elit medrese kökenli oldukları ve medreselerde de Arapça ve Farsça eğitimi hakim olduğu için bu jargonu rahatça kullanıp anlıyordu, ama Anadolu halkı bu dili hiç anlamıyor, buna karşılık Yunus’u, Dadaloğlu’nu, Karacaoğlan’ı ve Ahi ocakları başında bulunanları, Geyikli Baba’yı, Baba İlyas’ı... çok iyi anlıyordu. Çünkü aynı dili konuşuyorlardı.
Osmanlı, milli değil siyasi bir yapıydı... Sentezdi. Bu sentezde Hıristiyanı, Arabı, Acemi vardı, yalnızca Türk yoktu. Bir başka deyişle saray içine ve çevresine yerleşen bu kozmopolit elit tabaka, oluşan nimet ve refah dairesinin içine Türkleri sokmak istemiyordu. Bu şer dairesinin içinde herkes kimliğini vurgulayabilirdi... Yeri geldiğinde Rum’u Rum, Acem’i Acem, Arabı Arap, Arnavutu Arnavut olduğunu söyleyebilirdi, yalnızca Türk ” Türk “ olduğunu söyleyemezdi. Bunun Kuran’a ve şeriata ters olduğu öğretilmiş, din alimlerince böyle söylenmişti. Başkalarına helal olan şey, Türk’e haramdı. Çünkü Türk demek, Yecüc-Mecüc demekti ve bu konu başta tesfirlerde ve bazı uydurma hadislerde defalarca işlenmişti.”


“Vatan” demek yasaktı


Falih Rıfkı Atay “vatan” ve “millet” siz büyümenin ne demek olduğunu, Batur’un da kitabına aldığı “Batış Yılları” nda şöyle anlatıyor:
“Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve ’Osmanlı’idik. İlmihallerde baş dersimiz ’Din ile Milliyetin bir olduğunu’öğrenmekti... Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer ’Padişahım çok yaşa’diye bağırırdık... Okullarda da Arab’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik..” 

Batur, Mehmet Akif Ersoy’u da “Din ile milliyetin bir olduğunu savunanlar” arasında sayıyor:
İstiklal Marşı gibi muazzam bir şiiri yazan Akif’e elbette şükran borçluyuz, ama onun da gerek o zamanki ve gerek günümüzdeki bazı dogmatik fikirli Müslümanlar gibi, etnik mensubiyetle ırkçılığı aynı şey kabul etmeleri, insanın milliyetine vurgu yapmakla İslam’a aykırı bir şey yaptığını düşünmeleridir. Bu düşünce iledir ki Akif, aynen şu beytleri yazmıştır:
Hani milliyetin İslam idi... kavmiyyet ne
Sarılıp sımsıkı dursaydın a, milliyetine
Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfrolur başka değil... kavmini sürmek ileri...” 

Akif’in “En büyük düşmanıdır ruh-u nebi tefrikanın / Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın” diyerek hedef aldığı Ziya Gökalp ise Türk’ün “Vallahi Türk değilim” demeye itildiği günleri şöyle tarif ediyor:

“Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona: ’Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istedidiğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun’demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile, ’Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiçbir içtimai zümreye mensup değilim’demeye mecbur edilmişti.” 

Yürü var gel ya Arap’tan ya Acem’den Türk’e bütün bu hakaretleri sıralayanlar Selçuklu ve Osmanlı Sarayları’nda el üstünde tutulur, Türk devletine yön tayin edecek mevkilere yükseltilirken bu milletin evlatlarının “konumu” nu şöyle özetliyor şair Mesihi:
“Mesihi gökten insen sana yer yok!
Yürü var gel ya Araptan ya Acemden!” 

Babinger’den yaptığı alıntıda, 2. Mehmed’in Acem sanarak Yedikule’de tekke olarak kullanması için bir Rum kilisesi armağan ettiği Tokat’lı Le’ali’nin Acem olmadığını öğrenince manastırı geri alıp maaşını da kestiğini ve 2. Selim’in de şehzade 3. Murat’ın yanına verdiği iki gencin Türk olduklarını öğrenince işten çıkarttığını aktaran Ahsen Batur, Sultan Süleyman’ın son dönemlerine kadar Türk olanlara “devlet” te görev verilmediğini de hatırlatıyor.

Batur’un kitabında altını çizdiği önemli ayrıntılardan biri de Osmanlı’ya diplomat, yönetici ve bürokrat yetiştirmek için kurulan Enderun’a Rum, Ermeni, Bulgar, Hırvat, Boşnak vs. alınırken bu “akademi” nin kapısının Türkler’e kapatılmış ve devletin asli sahiplerinin bir anlamda “cehalete” mahkum edilmesi. Türkler’e “savaşta ölmeye yarar” gözüyle bakılması.

Türk’ün 1200 yıllık sürgünü
nü anlattıktan sonra bugünü de analiz eden Batur, AKP ile Osmanlı arasında Türklük açısından hiçbir fark olmadığını ileri sürdükten sonra şöyle yapıyor kitabının finalini:
“Peki, AKP ve temsil ettiği zihniyet Türk kelimesini sürgüne göndermeyi başarabilir mi? Hiç sanmıyorum... Osmanlı’nın 600 yılda başaramadığı şeyi, gelip geçici hükümetler hiç başaramazlar...”

“Paşa da olurmuş ha!..”

Ahsen Batur’un Ahmet Vefik Paşa’dan aktardığı şu anekdot bile tek başına yetiyor “kimliği” sürgün edilen bir milletin acıklı halini anlamaya/anlatmaya:
“Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi iken (1880) ilçeleri teftişe çıkıyor. Paşa, uğradığı bir ilçede, halkla sohbet ederken, etnik kökenlerini soruyor; aldığı cevaplar konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduklarını gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak, cevap vermek isteyen bir ihtiyara, ” hangi milletten “ olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o, bir kabahat ifşa ediyormuş gibi ürkek, titrek bir sesle, ” Ben Türk’üm efendim “ diyor. Bunun üzerine Paşa ” Niçin sıkılıyor saklanıyorsun? Türk olmak kabahat mi? Bak ben de Türküm “ diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak, ” Sahi sen de Türk müsün? Demek Türkten Paşa da olurmuş ha “ diye sevinç ve hayretle karşılık veriyor!”

Dedesinin torunu...

Hasan Cemal’in Türk Milliyetçiliği’ne karşı dinmeyen öfkesinin şifreleri de var Ahsen Batur’un “1200 Yıllık Sürgün” ünde.
Suriyeli bir paşanın ağzından Hasan Cemal’in dedesi Cemal Paşa’nın “Türklük” le imtihanı:
“Bir akşam Dımaşk eşrafından birinin köşkünde idik. Salonda ben, ev sahibi, Enver Paşa ve Cemal Paşa vardı. Sohbet şuradan buradan devam ederken bir ara Cemal Paşa ” Eğer damarlarımdan birinde Türk kanının dolaştığını bilsem, onu kerpetenle yolar alırdım “ dedi. Enver Paşa buz kesti ve hemen ayağa kalkıp sert adımlarla evi terk etti.”

Adını söylemekten korkmayan yedi hükümdar

Türk Tarihi boyunca “Ben Türk’üm” diyebilen iki devlet ve yedi hükümdar belgeleyebilmiş Ahsen Batur. O iki devletten biri Göktürkler, diğeri de Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti.

Göktürklerin yıkılışından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar geçen 1200 yıllık “sürgün” sırasında Türklüğünü inkar etmemiş o “hükümdar” lara gelince;
“Bi’dat tanımadıkları için Tanrı bugün Türkleri yüceltmiştir (...) Türklerin idarecileri, katipleri ve memurları hep Horasanlı olmalıdır ki, Türklerin işleri bozulmasın...” diyen Selçuklu Sultanı Alparslan,
Kendisine elçi olarak gelen şeyhin okuduğu hadisi dinledikten sonra “Ben Türk’üm ve Arapçayı az bilirim” diyen Harezmşah Muhammed,
“Biz kim emîr-i Türkistan, melik-i Turanız. Biz kim halkların en kadimi, Türk’ün baş boğunumiz” diyen Emir Timur,
Bir Türk alfabesi hazırlayan (dil elden gidiyor diyen Nakşibendilerin gazabına uğrayan) Babür,
Türk alimlerin yetiştirdiği idealist bir “Türkçü” olan Genç Osman,
Türkçe bilmeyen Tunuslu Hayreddin Paşa’ya “Paşa paşa ben Türküm ve Türk kalacağım” diyen Abdülhamid,
Ve “Ferganalı, Buharalı, Taşkentli, Akşabatlı, Kaşgarlı, Almatılı, Bişkekli, Düşanbeli, Urumçili de aynı vatanın evladıdır. Sonuçta aynı atanın çocuklarıyız. Düşmanın oyununa gelmeyelim ve ölene kadar Uluğ Türkistan davasına hizmet edelim. Ben Buhara emiri, Özbeklerin Mangıt boyundan sayılırım ve gerçek Türküm...” diyen Buhara Emiri Said Halim Han...

20180826

Milli ve Evrensel Kültür Değerlerimiz Nelerdir? / Osman N. Ararat



MİLLİ VE EVRENSEL KÜLTÜR DEĞERLERİMİZ NELERDİR?

Osman N. ARARAT


Bir milletin bütünlüğünü sağlayan ve onu diğer milletlerden ayıran yegâne unsur ‘‘kültür ölçüsü’’dür.

Geçmişten günümüze kuşaktan kuşağa taşıdığımız değerlerin tümü millî kültürümüzün yapı taşlarıdır. Mimari ve sanat eserlerimiz, şarkılar, türküler, hikâyeler, yiyecek ve içecekler, geleneksel kıyafetler, halk oyunları, edebi eserler ve inançlar, millî kültürümüze verilebilecek örneklerdir.

Örneğin, sözleri ve bestesiyle her daim en önemli millî değerlerimizden biri de bilindiği gibi İstiklâl Marşı’mızdır. Ne zaman bir bayram yapsak, ne zaman bir millî heyecan duysak hemen İstiklâl Marşı söyleriz. Onu söylerken de tüylerimiz diken diken olur, millî birlik ve bütünlük adına yol gösterir bize bu vatan için.

Millî kültürümüz evrenseldir. Biz, kendimize has sandığımız çoğu güzellikler, zaman ve mekân bakımından çok uzaklarda Orta Asya’dan, en azından 1500 sene evvel geriden ve tarihin derinliklerinden gelmiştir.

Mesela, Anadolu da yaşayan yaşlı insanlar, bugün dahi Orta Asya’da Türklerin kullandıkları hayvan takvimi ile mevsimleri değerlendirirler. Aynı şekilde, kirvelik, yas tutmada saç kesilmesi ve yüz yırtılması, erkek çocuğa altın küpe takılması, davul zurnalı toplu oyunlar, kurt köpeğinin uğurlu, tavşanın uğursuz sayılması, değnek (cirit) oynama ve altın, gümüş, para serpme, kıymetli misafirlere koyun başı ikram edilmesi gibi âdetler Orta Asya’dan gelmedir. Aynı şekilde, kızını evlendiren aile, başına kırmızı bir bez bağlaması geleneği, günümüzde evlenen kızın beline kırmızı kurdele bağlanması şeklinde devam etmektedir. Yine ortak geleneklerimizden, cenazenin arkasından ağıt yakılması, cenaze çıkan evde bir kaç gün yemek pişirilmemesi, komşuların ikramı ile yetinilmesi gibi gelenekler, verilebilecek diğer örneklerdir.

Söz konusu örf adet ve gelenekler, eski Türk topluluklarından alınarak yaşatılmış ve günümüze kadar taşınarak kendi kültür ögemiz yapılmıştır. Türk toplumu olarak bizi güçlü kılan şey de budur. Tarihteki bütün yüksek uygarlıkların temeli, kendi özgün kültürleri ile bağlarını koparmayan ulusların, örf adet gelenek ve göreneklerini koruyarak ve yüz yıllar boyunca nesilden nesile aktararak yaşatmasından ibarettir.

Diğer taraftan, önemli millî ve evrensel kültür değerlerimizden biri de dilimizdir.
Genel bir eğilim olarak dil, bir toplumun etnik kökeninin en önemli göstergelerinden biri olmakla birlikte, kültürün de en önemli parçasıdır ve onun taşıyıcısı olarak kabul edilir. Bu eğilim haklı bir eğilimdir. Dil, kültürün yapıtaşıdır veya eski tabirle mütemmim cüzüdür. Dillerin farklılığı menşelerin (köklerin) farklılığına delalet etmez.

En önemli kültür değerlerimizden biri sayılan İstiklâl Marşı’mızın Türkçe yazılmış olması, Türkçeyi millî varlığımızın tapusu ve ana sütü kadar ak kılar bize.

Millî kültürümüzde bugün erozyon yaşandığı ve tabiri caizse, gün geçtikçe yozlaştığı/yozlaştırıldığı yadsınamaz bir gerçektir.

Bu süreç içinde iç siyasetin de etkisiyle, diğer yabancı kültürlerle,  -hiç olmaması gerekirken- ne yazık ki alışverişimiz olmuştur ve olmaktadır. Bazen olumlu, bazen olumsuz. Bazılarımız batı hayranı bazıları Arap hayranı. Mesela Arap kültüründeki pek çok olumsuzluk ve hoşnutsuzluğun, adeta bir virüs gibi Türk bünyesine bulaştığını üzülerek müşahede ediyoruz. Özellikle kadına ve çocuğa bakış açısı bakımından. Galiba günümüzdeki kültür anlayışında toplumda yaşanan tartışmalar, hoşnutsuzluklar ve olumsuzluklar bunlardan kaynaklanıyor.

Bugün en büyük gayreti kültürümüze göstermeliyiz. Çünkü bugün, kendi kültürümüzde olmayan birçok şey maalesef kendi kültürümüzmüş gibi yansıtılmaktadır. Millî kültürümüzle ilgisi olmayan şeyler, kendi millî ve öz kültürümüze zarar vermektedir. Oysa bizi ayakta tutan en önemli unsur, kendi millî ve evrensel kültür değerlerimizdir.

Sonuç olarak, millî ve evrensel kültür dediğimizde, geniş kapsamlı değerler bütünü akla geliyor. Günümüzde, kültürel dünyamız gitgide yozlaşıyor. Buna izin vermemek gerekiyor. Anadolu kültürünün çok zengin bir yapıya sahip olduğu bilincinde ve farkında olmalıyız. Bu zenginliği baltalayıp yok etmek yerine, geliştirip güçlendirmemiz ve nesilden nesile, kuşaktan kuşağa aktarmamız tarihi, insani ve ahlâki bir zorunluluktur.

KAYNAKÇA:
(*) Osman ARARAT -Doğu ve Güneydoğu Anadolunun Türklüğü- ANKA Strateji Dergisi 8. Sayısı


Alıntı / Kaynak: http://ankaenstitusu.com/milli-ve-evrensel-kultur-degerlerimiz-nelerdir/

En Çok Okunanlardan...