Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20251216

🎞️ Osmanlı İmparatorluğu'nun 24 yaşındaki Sultanı Abdülmecid'in İrlandalılara yardım etme hikayesi



''İrlanda'da İngiliz soykırımı 1 milyon kişi öldürüldü
Osmanlı İmparatorluğu'nun 24 yaşındaki Sultanı Abdülmecid'in İrlandalılara yardım etme hikayesi
İrlandalılar neden Filistin'i destekliyor?''


 

20191020

✍️ Beni vurdular beni vurdular! Ölmeden beni mezara goydular… yaklaşık 4 bin 🇹🇷Türk kızı



Beni vurdular beni vurdular! Ölmeden beni mezara goydular…

1920 ile 1950 yılları arasında, Kıbrıs bir İngiliz sömürgesiyken, yaklaşık 4 bin Türk kızı Filistinli Araplara anne babaları tarafından satıldı. Bu kızların çok azı geri dönebildiler.

Geri dönemeyenlerin çoğu evlerinin, köylerinin, memleketlerinin özlemi ile yaşadılar ve kaderlerine küstüler.

Neriman Cahit kitaba varan süreci şöyle anlatıyor: “Ben yıllardır bu kızları merak ediyordum. Öğretmenlik yaptığım köylerde, çalıştığım kadın örgütlerinde hep izlerini sürmeye çalıştım. Fakat müthiş bir suskunluk vardı.

Bu kızlar, 11-12 yaşında henüz sek sek oynarken aileleri tarafından para karşılığı taliplileri hiç araştırılmadan, neyin nesi oldukları bilinmeden Araplarla evlendiriliyordu.

Dr. Haşmet Gürkan’ın araştırmacı yönü çok güçlüdür. Bir yazısında bu kızlardan bahsediyordu. Hep ona sorular sorardım. Bir gün bana: Sen bu işin peşini bırakmayacaksın. Ama lütfen meselenin adını doğru koy; ‘Biz bu kızları sattık’ dedi.”

Neriman Cahit tarihle yüzleşmek gerektiğine inanıyordu: “Ben bir ilkokul öğretmeniyim. Bu kızları yazmak benim topluma olan borcumdu. Bu konuyu konuşmalıydık. Bu kızlar çok büyük acılar çekmişler ve hâlâ çekiyorlar. Ve Kıbrıslılar onları unutmayı tercih etmiş. Haklarını korumamış. Mesela onların da miras hakkı var. Ama bunu kimse gözetmemiş.

O dönemde Kıbrıs İngiliz sömürgesiydi. Köylü çok fakirdi, kuraklık vardı. Ve tefeciler köylünün kanını emiyordu. Kadınlar için bir eğitim söz konusu değildi. Şehirli üst tabakadan ailelerin kızları Kur’an bilirdi. O kadar.”

Yoksulluktan kurtulmak, belki de kızlarının yoksulluktan kurtulması umuduyla kimi köylüler çocuklarının para karşılığı ellerinden alınmasına ve evlenmek üzere Filistin’e götürülmesine izin verirler.

Baf, Limasol, Larnaka gibi kıyı bölgelerinden, 10-15 yaşındaki kızlar vapurlarla bir bilinmeze doğru yola çıkar.

Köylü kızların satılması bir süre sonra Araplara kız bulmak için acente gibi çalışan simsarların ortaya çıkmasına da yol açmış.

Bu kişiler ev ev dolaşarak çoğunlukla sarışın, renkli gözlü kızları bulmaya çalışırlar; satılan kızlar için hem anne babalardan, hem dekızları satın alanlardan komisyon alırlarmış.

Simsarların ille de erkek olduğu sanılmamalı. Gündüzleri kadınlara geceleri de erkeklere hizmet veren Tantin Hamamı’nı işleten Pembe ve kızı Fatma kadın simsarlara bir örnek.

Damat adayları anne babalara çoğu zaman bir doktor, bir mühendis olarak tanıtılsa da, damatların sözleri çoğu zaman doğru çıkmaz.Satılan kızların çoğu gittikleri yerde büyük bir yoksulluk ile karşılaşırlar. Kimisi kuma durumuna düşer.

Neriman Cahit kızların haberlerinin Kıbrıs’a gelişini şöyle anlatır: “50’lere doğru Türk toplumu bu kızlarla ilgili birçok şey öğrendi. Filistin bölgesindeki savaşlara İngilizler Türk askerlerini de götürdüler. Askerler boş zaman bulunca genelevlere giderler.

Geneleve giden Rum ve Türk askerleri orada Kıbrıslı bir kıza rastlıyorlar. Kız ağlamaya başlıyor. Nereli ve kim olduğu anlaşılıyor. İnanır mısınız, oradaki askerlerden birinin kardeşi çıkıyor. Meğer kocasının üç karısı varmış. Bizimkini akşam geneleve getiriyor, sabah gelip alıyormuş.

Bu kızlar arasından geneleve düşenlerin sayısı az değil. Gariptir bazıları Kıbrıs’a dönmeyi başardı ama kimse sahip çıkmadığı için genelevlerde çalıştılar, ömürleri orada geçti.”

Filistin’e götürülen kızların kötü durumda olduğunu duyanlardan biri de İngiliz ordusuyla birlikte Filistin’e giden tercüman Mustafa Bitirim’dir. Bitirim Kıbrıs’a döndükten sonra, 1943 yılında, “Biz, Kızlarımız ve Araplar… Aman Ne Oluyoruz” adlı 16 sayfalık bir broşür yayınlar.

Bitirim kendisine durumu anlatan asker mektuplarını da yayınlar. Bu askerlerin arasında Kıbrıs Rumlar da vardır. Ama durum Filistin’in işgaline dek değişmez.

O yıllarda İsraillilerin saldırılarından kaçan Filistinlilerin çoğu Ürdün’e ve çevredeki ülkelere sığınır. Kıbrıslı kızların karşısına bir de sürgün hayatı çıkar. Nice Filistinli gibi onlar da kamplarda yaşamaya başlarlar. Bazıları zaman zaman Kıbrıs’a gelmeyi ve aileleriyle bağlantı kurmayı başarsa da zamanla tüm ilişkiler kopar.

Neriman Cahit günün birinde Ürdün’de yaşayan Kıbrıslı Emel Muhareb’le tanışır ve hemen Ürdün’e, artık neredeyse 90’lı yaşlarının sonlarına gelen Kıbrıslı kızlarla tanışmaya gider.

Neriman Hanım ziyaretini şöyle anlatır: “İsrail zulmünden kaçıp Ürdün’e sığınan aileleri bulduk. Kıbrıslı kızlara, çocuklarına, torunlarına ulaştık. Gördüklerime, duyduklarıma inanamadım! Her şey çok acıydı…

Filistin kamplarında, inanılmaz bir yoksulluk var. Ben o kadınların yüzlerindeki derin ifadeyi, her hallerine sinmiş hüznü, küskünlüğü gözlerimle gördüm. İçimde hissettim. Benim onları, o acıyı unutmam mümkün değil. Ben gittim, gördüm ve öldüm…”

Hatice Tevfik Neriman Cahit tanıştığında altı oğlu bir de kızı 97 yaşında bir kadındır. Ürdün’de El Vahdet Kampı’nda yaşamaktadır. Satılmadan önce evin en küçüğüdür.

Filistin’e gönderileceğini öğrenince bir resim çizer. Resimde evdeki dört kardeşi çizer ve kendisini temsil eden figürün üzerini karalar. Çocuk gözüyle, “Niye diğerleri değil de ben?” diye sormaktadır.

Hatice Tevfik küçük evinin kapısından tam dokuz yıldır hiç çıkmamış. Çünkü dünyaya küskün. Türkçe bilmediğini söylüyor. Ama çevirmen aracılığı ile soruyor; “Bunca yıl neredeydiniz?”

Neriman Cahit onu ikinci kez ziyarete gittiğinde Hatice Tevfik’in kızı gizlice şu bilgiyi aktarıyor: “Bütün gece uyumadı eski sandıkları karıştırdı!” Sandıktan yıllar önce giydiği mor bir elbise, mor bir başörtüsü ile Kıbrıs nakışlarıyla dolu bir bohça çıkarıyor. Neriman Hanım, yaşlı kadının acıyla, özlemle, ördüğü duvarı yıkamayacağını düşünüyor. Ama son bir gayret; ekip arkadaşı Eralp Adanır’a; “Bir Kıbrıs türküsü söylesene” demeyi akıl ediyor. Sıra “Çanakkale içinde vurdular beni” türküsüne gelince bir feryat kaplıyor ortalığı; yaşlı kadın; “Beni vurdularrr, beni vurdular! Ölmeden beni mezara goydular… Unuttunuz beniii” diye feryat ediyor.

Neriman Cahit sayesinde ortaya çıkan öykülerden birisi, güzelliği ile dillere destan Necla Ömer’in yaşam öyküsü. Necla Baf’ın Evretu köyünden. Yoksulluk içinde babası ile yaşıyor. Bir gün ünlü simsar Halil ile bir Arap damat adayı çıkagelir. Baba direnir, kızını vermez. Ama yoksulluk ağır basar.

Necla, aynı köyden Mustafa’ya âşık olduğu halde babasına karşı gelmez. Kendisini Kıbrıs’ta doktor olarak tanıtan Necla’nın kocası kavun-karpuz satan bir manav çıkar. Üstelik Necla’ya akıl almaz derecede kötü davranır. Bir yandan şiddet, bir yandan aile, memleket özlemi Necla’yı bitirir.

Beterin beteri olur ve geneleve düşer. Bu arada İngilizlerle birlikte İkinci Dünya Savaşı’na katılanlardan biri olan Mustafa deli gibi Necla’yı arar. Necla’yı genelevde Mustafa’nın çok yakın arkadaşı bulur. Ama Mustafa’ya hiçbir şey söylemez, çünkü Necla’ya söz vermiştir. Yıllar sonra Necla, Lefkoşa’nın ünlü genelev mahallesi Kuru Çeşme’de görülür, yaşlanmıştır. Mustafa da Lefkoşa’dadır, Ama bir daha karşılaşmazlar.

Vedia Mustafa’nın öyküsünü torunu Dr. Ahmed Ali Hamiş şöyle anlatıyor: “Dedem, evlenmek için Kıbrıs’a gitmiş. Simsar aracılığıyla bir miktar para vererek ninem Vedia ile evlenmiş. Ninemin ailesi fakir bir aile.” Beş erkek, iki de kız kardeşi olan Vedia kocasıyla birlikte Filistin’e gider ve Abu Şusu köyünde yaşamaya başlar.

Dr. Ahmed Ali Hamiş nenesini hep hüzünlü hatırlıyor: “Ninemi çok severdim. Çünkü hep üzgündü ve hep ağlardı, çok mutsuzdu. Ben de yanına gider onunla ağlardım. Annem bana kızardı marazi bir çocuk olacaksın diye…”

Ahmed Bey, çocuk yaştan itibaren ninesinin vatanını ve ailesini özlediği için mutsuz olduğunu bildiğini söylüyor: “Ninemin mutsuzluğun azaltmak için onun ailesini bulmaya onları buluşturmaya karar verdim. Tabii bu o kadar kolay olmadı…”

Ahmed Bey’in arayışı çok uzun yıllar sürer ama o hiç vazgeçmez. Günün birinde amacına ulaşır ve Kıbrıs’taki ailesini bulur. Ve nine Kıbrıs’a götürülür. Havaalanındaki karşılama anı çok hazin olur. 40 yıldır ailesine hasret olan Vedia nine, sevdiklerine sarılır. Fakat hasretin bittiği an başka bir dram yaşanır. Vedia Hanım’ın dili tutulur ve hayatının sonuna kadar bir daha konuşamaz.

Londra’da yaşayan kardeşleri onu yanlarına alır ve tedavi ettirmek için çalmadık kapı bırakmazlar. İki yıl süren tedavilerin sonucunda doktorlar son sözü söyler: Konuşmaması için bir neden yok. Konuşmak istemiyor ...




Alıntı: Sosyal Medya

20171212

Kudüs böyle düştü – Sinan Meydan



KUDÜS BÖYLE DÜŞTÜ

  • Yüz yıl önce bugün E. Allenby Kudüs’e nasıl girdi? 
  • Enver Paşa’nın Bağdat, İran ısrarı ve Verdün mağlubu Alman Falkenhayn’a güvenmesinin sonucu ne oldu? 
  • Atatürk ve Cemal Paşa’ın uyarıları nelerdi? 
  • Kudüs nasıl ve neden kaybedildi? 

“Filistin ve Suriye'yi böyle acı bir keşmekeş halinde bırakmaktan doğan hüzün ve elem tesiriyle hüngür hüngür ağlayarak 12 Aralık 1917'de İstanbul'a hareket ettim. Yine tekrar ediyorum ki, Kudüs'ün düşmesinin sorumluluğu tamamen Falkenhayn Paşa'ya aittir.” (Cemal Paşa)

Tam yüz yıl önce bugün, 11 Aralık 1917'de İngiliz General Edmund Allenby resmi bir törenle Kudüs'e girdi.

Kudüs'ün düşmesinden tam yüz yıl sonra, Aralık 2017'de, ABD Başkanı D. Trump, Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan etti.

Dün Kudüs'ün düşüşü, İsrail'in kuruluşu; bugün Kudüs'ün İsrail'in başkenti ilan edilmesi hep emperyalist destekle oldu. Nasıl mı? En iyisi her şeyi en başından anlatayım. Şimdi sizleri tam yüz yıl önce bugüne, 11 Aralık 1917'ye, Kudüs'e götüreceğim…



İNGİLİZLERİN KUDÜS'E GİRİŞİ

40 gün devam eden muharebeler sonunda, 9 Aralık 1917'de Kudüs düştü.
11 Aralık 1917'de İngiliz General Allenby Kudüs'e girdi. Allenby, Kudüs'e kadar otomobille geldi. Yafa kapısında İngiliz, Fransız, İtalyan, İskoç, İrlanda, Galler, Avustralya-Yeni Zelanda onur kıtaları tarafından karışandı. Allenby'in 150 kişiye yakın tören alayı bir trompet eşliğinde kapıdan geçip Davut Kalesi basamaklarında durdu. Şehrin ileri gelenleri de oradaydı. Daha sonra İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça, İbranice, Yunanca ve Rusça olarak Allenby'in beyannamesi okundu. Kudüs'ün duvarlarına asılan bu beyannamede şehirde sıkıyönetim ilan edildiği ve üç dine ait mabetlerin korunacağı belirtiliyordu. Peki, ama 11 Aralık 1917'ye nasıl gelindi? Kudüs nasıl kaybedildi?


GAZZE MUHAREBELERİ
1.Dünya Savaşı
başladığında Almanya ile Osmanlı arasında 2 Ağustos 1914'te bir ittifak antlaşması imzalandı. 10 Ağustos 1914'te Alman Genelkurmay Başkanı von Moltke, Enver Paşa'ya gönderdiği bir yazıda, Osmanlı'nın, üzerine mümkün olduğu kadar çok Rus ve İngiliz kuvveti çekerek Almanya'nın ve Avusturya'nın yükünü hafifletmesini istedi. (Kress Von Kressenstein, Türklerle Beraber Süveyş Kanalı'na, s.13). Almanlar açıkça Türkleri kullanmak istiyorlardı ve kullanacaklardı da.
Ağustos 1916'da Osmanlı'nın İkinci Kanal Seferi başarısız oldu.
İngilizler, 26 Mart 1917'de Gazze'de Türk cephesine saldırdılar. Amaçları Osmanlı'yı Mısır'dan ve Süveyş'ten uzaklaştırmaktı. İngiliz kuvvetleri 45-50 bin kişi, Türk kuvvetleri ise 18 bin kişiydi. Buna rağmen İngilizler, I. Gazze Muharebesi'ni kaybedip geri çekildiler.
İngilizler, 17 Nisan 1917'de bir kere daha Gazze'de saldırıya geçtiler. Bu seferki amaçları doğrudan Kudüs'ü ele geçirmekti. Bu sefer İngiliz kuvvetleri 50 bin, Türk kuvvetleri ise 30 bin kişi civarındaydı. Ancak İngilizler, II. Gazze Muharebesi'ni de kaybettiler. (Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılap Tarihi, C.III, Kısım 3, s. 355,356). Havaların ısınmasıyla Filistin'deki İngiliz-Osmanlı muharebelerine birkaç ay ara verildi.

BAĞDAT'IN KAYBI

Gazze Muharebelerinden önce, 11 Mart 1917'de Bağdat İngilizlerin eline geçti.
Enver Paşa'nın, Irak'taki kuvvetlerin önemli bir bölümünü İran'a göndermesi, Irak cephesini zayıflattı. İngilizlere karşı 29 Nisan 1916'da Kut Zaferi'ni kazanan Halil (Kut) Paşa, bu kararı veren Enver Paşa'yı şöyle eleştiriyor: “Bağdat önünde ve 100 km. kadar güneyde (100.000 kişilik) bir kuvvet hazırlayan bir düşman karşısında, ordusunun yarısı demek olan bir kolorduyu çekip 600 km. mesafedeki Hamedan'ın işgaline gitmek kadar fahiş bir hatayı tarihte hiçbir kumandan yapmamıştır.” Halil Paşa, Irak'ta 100.000 kişilik İngiliz ordusunun karşısında 12.000 kişilik bir kuvvetimizin kaldığını yazıyor. Buna rağmen İngilizler saldırıya geçtiklerinde 3 aydan fazla dayandığımızı belirterek şöyle diyor: “İran'da hedefsiz ve amaçsız kalan 13. Kolordumuz, (Irak'ta) elimizde kalsaydı, demek ki pekala dayanabilecektik.” (Bitmeyen Savaşta Kut'ül Amare, Halil Paşa'nın Hatıraları, s. 184-188).



BAĞDAT HAYALİ

Enver Paşa, Bağdat'ı geri almak için müttefik Almanlardan yardım istedi. Almanlar bu isteği hemen kabul ettiler. Alman Genelkurmay Kurmay Başkanı Ludendorff şöyle diyor: “Az sayıda Alman taburlarıyla belki önemli Türk kuvvetlerini yeniden savaşa sokabilir ve İngilizleri Irak'ta daha büyük kuvvetler bulundurmak zorunda bırakabilirdik.” (Bayur, age, s. 367).
Enver Paşa, tamamen Almanların kontrolünde bir Yıldırım Orduları Grubu kurdu. Komutanlar ve kurmayların çoğu Alman subaylardan oluşacaktı. Öyle ki, karargahta 65 Alman ve 9 Türk subayı vardı. (Bayur, age, s. 370-375).
General von Falkenhayn'ın komutasındaki Yıldırım Orduları; Irak'ta Halil Paşa'nın komutasındaki 6. Ordu, Halep'te Mustafa Kemal Paşa'nın komutasındaki 7. Ordu ve daha sonra Filistin cephesinde von Kres Paşa'nın komutasındaki 8. Ordu'dan oluşuyordu.
Enver Paşa, eldeki tüm bu kuvvetlerle Bağdat'a yürümeyi düşünüyordu.

HALEP TOPLANTISI

27 Haziran 1917'de Bağdat'a yürüme işini görüşmek için Enver, İzzet, Cemal, Halil ve Mustafa Kemal paşalar Halep'te toplandılar. Mustafa Kemal Paşa ve Cemal Paşa, Bağdat harekatından vazgeçilmesini ve Filistin'de savunmada kalınmasını istediler. Ancak Enver Paşa, Alman generaline ve Alman yardımına güvendiğini belirterek “Bu harekattan vazgeçmenin imkanı yoktur” dedi. (Cemal Paşa, Hatıralar, haz. Alpay Kabacalı, s. 214)
Falkenhayn da önce Bağdat'a saldırmak istiyordu. Ama cepheyi görünce bu düşüncesinden vazgeçti. Tüm birliklerin kendi emrinde Filistin'e taşınmasını ve Bağdat'a değil Filistin'e taarruz edilmesini önerdi.
Halep toplantısı sonunda Enver Paşa, Yıldırım Orduları'ndan sadece bir tümeni Filistin'e göndermekle yetindi. Böylece büyük bir kuvveti boşu boşuna iki ay Halep'te bekletti. (Bayur, age, s. 417-421)

CEMAL PAŞA'NIN İTİRAZLARI

Cemal Paşa, Bağdat harekatında direten Enver Paşa'yı, çok ağır biçimde eleştiriyordu. Aralık 1914'teki Sarıkamış taarruzunun Kafkas ordumuzu mahvettiğini, böylece Erzurum'un Ruslara kaptırıldığını, sonradan Rusların, Sivas ve Erzincan arasına kadar ilerlediğini belirtiyor. Kut'ül Amare'deki zaferimizden sonra Irak ordusunun bir kısmının İran'da fetihlerle görevlendirilmesinin Bağdat'ın düşmesine neden olduğunu; şimdi de Kudüs ve özellikle Filistin tehlikedeyken son kuvvetlerimizle Bağdat'ın geri alınmak istenmesinin Kudüs, Filistin ve belki de bütün Suriye'nin kaybedilmesine yol açacağını söylüyordu. (Cemal Paşa, age, s. 215). Cemal Paşa, Enver Paşa'yı kararından vazgeçiremeyince istifa etmeyi düşündüğünü belirtiyor. Enver Paşa'nın Bağdat harekatı düşüncesine en çok karşı çıkan Mustafa Kemal Paşa'ydı.

İNGİLİZ TAARRUZU

Gazze Muharebelerini kaybeden General Murrey, Haziran 1917'de geri çağrıldı. Yerine General Edmund Allenby atandı.
Başbakan Lloyd George, Allenby'den, “İngilizlere Noel armağanı olarak Kudüs'ü” istedi. Allenby göreve başlar başlamaz İngiliz ordusunu her bakımdan güçlendirdi. Öyle ki, Ekim 1917'de Sina cephesindeki Türk kuvvetleri 40.000, İngiliz kuvvetleri ise 191.000 kişiydi.
İngilizler 31 Ekim 1918'de 5 bin kişinin koruduğu Birüssebi'ye 40 bin kişiyle saldırıp ele geçirdiler.  1-2 Kasım gecesi Gazze'ye saldırdılar. Çatışmalara savaş gemileri ve üç de uçak gemisi katıldı. 2 Kasım'da İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, Filistin'de bir “Yahudi Yurdu” kurulacağını açıkladı.
İngilizler saldırdığında General Falkenhayn Halep'teydi. Ancak 5 Kasım'da Kudüs'e gelebildi. İngilizler, 6 Kasım'da cepheyi yardılar. 7 Kasım'da Gazze düştü. 8 Kasım'da Türk Ordusu geri çekilmeye başladı. 9 Aralık 1917'de de Kudüs düştü.
Yenilgiden sonra Enver Paşa, Suriye ve Filistin'e geldi. Cemal Paşa Arap cephesine Mersinli Cemal Paşa'nın, Filistin cephesine Mustafa Kemal Paşa'nın getirilmesini ve Falkenhayn'ın ordu komutanlığından alınıp komutanın kendisine verilmesini istedi. Ancak Enver Paşa kabul etmedi. (Cemal Paşa, age, s. 228,229. Bayur, age, s. 430,431).



Atatürk'ün uyarıları

Mustafa Kemal Paşa, 20 ve 24 Eylül 1917'de Halep'ten Enver, Cemal ve Talat paşalara gönderdiği iki raporla, Enver Paşa'nın Bağdat harekatı, Falkenhayn'ın Filistin taarruzu düşüncelerini eleştirip nasıl bir askeri strateji izlenmesi gerektiğini tek tek anlatmıştı:
İngiltere'ye hizmet eden bir İslam alemi nedeniyle (isyancı Araplar), “İngiltere nüfuzunda bir Filistin Hıristiyan Hükümeti'nin kurulmasının” söz konusu olduğunu belirtiyordu.

Asıl düşmanın Sina'da bulunduğu o günlerde elimizdeki zayıf orduyla Bağdat'ın geri alınamayacağını söylüyordu: “Düşman Bağdat'a gemilerle ve trenlerle asker getirirken, biz boynuzlu hayvanlarla (şahdarlarla) ve deve ile buna karşı koyamayız” diyordu.

Sonra da yapılması gerekenleri sıralıyordu: Sina cephesinde düşmanın bize göre çok güçlü olduğunu, her an taarruz edebileceğini, bunun için, özellikle 7. Ordu birliklerinin hemen güneye hareket ettirilmesi gerektiğini belirtiyordu. “Burada orduları Falkenhayn'a ve Kres'e bırakmak, Almanları idare etmek gibi bir yol, vatanın çıkarlarına aykırıdır” diyordu. Orduları illa da Falkenhayn yönetecekse, Falkenhayn'ın en tepede bir Türk sorumluya bağlanmasını istiyordu. Sina cephesi eğer tek bir komuta altında birleştirilecekse “o komutan ben olurum” diyordu. Çanakkale'de Arıburnu'nda ve Anafartalar'da elde ettiği tecrübelerin bu iş için yeterli olduğunu söylüyordu.

Son olarak Almanların gerçek niyetlerini açıklıyordu: “Almanların savaşın uzamasından yararlanarak bizi sömürge yapmak ve memleketimizin bütün kaynaklarını kendi ellerine almak siyasetinin karşısındayım” diyordu. General Falkenhayn'ın geldiği günden beri “Türklere düşman Arap aşiretlerini kazanmaya çalıştığını”, gerçek amacının bütün Arabistan'ı Alman yönetimine almak olduğunu, “memleketi Alman sömürgesi yapmak” istediğini, bunun için “bizim borcumuz olan altınları ve Anadolu'dan getirdiğimiz son Türk kanlarını kullanacağını” belirtiyordu.

Mustafa Kemal Paşa, 24 Eylül 1917 tarihli raporunun sonunda, Sina-Filistin cephesinde Falkenhayn'ın değil, kendisinin görevlendirilmesini istiyor, aksi halde istifa edeceğini belirtiyordu.
Enver Paşa olumsuz cevap verince Mustafa Kemal Paşa, 7. Ordu'daki görevinden istifa etti. Onun yerine Fevzi (Çakmak) Paşa 7. Ordu Komutanlığı'na getirildi.

Enver Paşa, Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal'e değil de Verdün mağlubu Falkenhayn'a güvendi. Sonuç malum! Ne Bağdat geri alınabildi, ne de Kudüs korunabildi. Gelin görün ki, düşmanı Anadolu kapılarında Alman komutanlar değil, yine Mustafa Kemal durdurdu. (Katma Zaferi, 26 Ekim 1918).


Kudüs'ü savunmadılar

Almanlar “şehirdeki dinsel yapılar zarar görmesin” diyerek Kudüs'ü savunmadan İngilizlere teslim ettiler. Von Papen hatıralarında şöyle diyor: “İngilizler kente doğrudan doğruya saldırmadan Kudüs'ün boşaltılmasını diledim…” (Bayur, age, s.390) Cemal Paşa'nın, Kudüs'ü savunmakla görevli kolordu komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa'dan öğrendiğine göre, General Falkenhayn, “mübarek makamların top mermisiyle harap olacağı” gerekçesiyle Kudüs'ün savunulmasını istememişti. (Cemal Paşa, age, s. 230) Almanların, “Kudüs tahrip olmasın” propagandası o kadar etkili oldu ki, Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey'in 8/9 Aralık 1917 tarihli Kudüs'ü teslim belgesinde bile “Osmanlıların dini binaların tahrip olmasından çekindiği için şehirden çekildiği” ifade ediliyordu.

Cemal Paşa, daha önce Kudüs'ü savunmak için gerekli önlemleri almıştı. (Cemal Paşa, age, s.232). Kudüs stratejik olarak savunmaya elverişliydi. Pekala savunulabilirdi. Ancak, Yusuf Hikmet Bayur'un dediği gibi “Hıristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs, Alman tertipleri sayesinde İngilizlerin eline düştü.” (Bayur, age, s. 391).

Kudüs neden kaybedildi?

Mustafa Kemal Paşa ve Cemal Paşa'nın bütün itirazlarına rağmen, Enver Paşa, Sina-Filistin cephesini Alman komutanlara (Falkenhayn'a, von Kress'e) teslim etti. Sonuçta Enver Paşa'nın çok güvendiği Yıldırım Orduları Komutanı Falkenhayn'ın hatalarıyla Kudüs kaybedildi.Enver Paşa, Bağdat, Suriye, Filistin, Kudüs tehdit altındayken bölgedeki orduların önemli bir bölümünü İran'ın fethiyle görevlendirdi. Filistin'i, Kudüs'ü, Suriye'yi korumak yerine, önce Bağdat'ı geri almaya, sonra Filistin taarruzuna odaklandı. Bu kararsızlığı pahalıya mal oldu. Yıldırım Orduları'nı zamanında Filistin'e göndermeyerek uzun süre Halep'te boşu boşuna bekletti. Daha önce Avrupa'ya (Galiçya'ya, Romanya'ya) gönderdiği 7 Türk tümenini geri çağırmakta gecikti. Ayrıca Romanya'daki 6. Kolordu'yu orada bırakması büyük hataydı. Görülen o ki Enver Paşa, Filistin'in kaybını pek önemsemiyordu. Alman Başkomutanlığına çektiği bir telgrafta şöyle diyor: “Düşmanın Filistin'i işgaline engel olunamazsa bu, ne genel durum üzerinde kesin bir etki yaratır, ne de Türkiye için tehlikeli olur! Buna karşın düşmanın önemli kuvvetleri, dünya savaşında kesin sonuç yeri olmayan bir noktada bağlanmış olur!” İşte Filistin'in ve Kudüs'ün kaybedilmesinde bu anlayışın etkisi büyüktür. (Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatırları, s.24). Enver Paşa'nın hatalarına, ordumuzun perişanlığı, düşmanın askeri gücü ve Arap ihaneti de eklenince sadece Kudüs'ün değil, tüm Ortadoğu'nun kaybedilmesi kaçınılmaz oldu. Görülen o ki, emperyalizmin aklına, vicdanına, insafına sığınarak vatan kurtarılmaz. Emperyalistten “müttefik” olmaz. Atatürk işte tam da bu nedenle Milli Mücadele'de “Ya istiklal ya ölüm” demişti.

Alıntı Kaynak: http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/kudus-boyle-dustu-2126624/









20171023

Napolyon Bonapart Türkler için ne demiş ve neden demiş?

'Şövenistlik' ya da 'ırkçılık' değil, gerçek olaylarla kanıtlanmış 
Türklere has, kültür genlerinde olan, bir ulusal karakter özelliği!

 

Napolyon Bonapart Türkler için ne demiş ve neden demiş?
👇👇👇
Avrupa'nın ünlü komutanı Napolyon,gözünü Doğu'ya diker ve kendi hazırladığı 'Doğu Projesi'ni' uygulamaya koyar.Bunun için büyük ve güçlü ordusuyla birlikte yola koyulur.

Filstin'de bulunan ve Osmanlı'ya ait olan 'Akka Kalesi'ni ' ele geçirmek ister Napolyon.Bu kaleyi ele geçirdiği zaman ardının kolay olacağını düşünür ve bu kalenin ele geçmesi gereklidir.

Bunun için de Akka Kalesi'nin komutanı 80 yaşındaki Cezzar Ahmet Paşa'ya mektup yollar.Mektupta şu yazar:
'Benim gibi bir komutanın senin gibi yaşlı biriyle uğraşmasında bir fayda yoktur,çekil önümden ve kaleyi teslim et'


Mektubu alan Cezzar Ahmet Paşa da Napolyona mektup yollar ve şunu der:
'Kaleyi almak istiyorsanız buyrun gelin almaya çalışın'


Bunun üzerine sinirlenen Napolyon,büyük ve güçlü ordusuyla Akka Kalesi'ni kuşatır.Kuşatma 46 gün sürer,kaleye saldırırlar ama karşılarında hiç görmedikleri bir savunma vardır.Avrupa'yı dize getiren Napolyon'un ordusu Türk askerinin karşısında hiçbir başarı sağlayamaz.

Napolyon bunun üzerine Cezzar Ahmet Paşa'ya ikinci mektubu gönderir:
'Cesurca ve kahramanca kalenizi savundunuz.Kaleyi teslim edin,sizin ve her askerin canını bağışlayacağım ve istediğiniz yere gidebileceksiniz.'


Cezzar Ahmet Paşa da mektuba cevap olarak bir mektup daha atar:
'Biz Türk askeriyiz ve kaleyi asla teslim etmeyeceğiz.Osmanlı bizi teslim edelim diye asker yapmadı.Biz emanete asla hıyanet etmeyiz.'


Napolyon sinirlenip kaleye saldırsa da ele geçiremez ve kuşatmadan vazgeçer.
Yenilgisinin üzerine Napolyon şu sözleri söyler:
'Kader beni bir ihtiyara rezil etti'

Türklere meğlup olan Napolyon şu sözleri de söyler:
'Türk erkeği ve kadını canını vatanı için verecek kadar çok sever'

İşte Napolyon Türklerin üstünlüğü ile ilgili sözlerini bu olaydan sonra söylemiştir.

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...