Blog Listem

Makedonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makedonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260127

20251219

📖 Ali Rıza Efendi, Mustafa Kemal Atatürk'ün Babası Ali Rıza Efendi (1841-1888)



Ali Rıza Efendi, Mustafa Kemal Atatürk'ün Babası

Ali Rıza EFENDİ (1841-1888)


Ali Rıza Efendi

Atatürk'ün Babası Ali Rıza Efendi

Ali Rıza Efendi 1841 yılında Selanik'te doğdu. Söke'den Selanik'e yerleşmiş Türkmenlerden "Kırmızı Hafız" lakaplı Ahmet Efendinin oğludur. 

  • İlkokulu Abdi Hafız Mahalle Mektebinde okudu. 
  • Selanik'te Evkaf İdaresinde katiplik, sonrada Gümrük Muhafaza Teşkilatında memurluk yaptı. 
  • Memurluğu sırasında, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızı Zübeyde Hanımla evlendi.
  • 1876 yılında da Selanik Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görev alan Ali Rıza Efendi,
  • daha sonra da kereste ticareti yapmaya başladı. 
  • Zübeyde Hanım'dan beş çocuğu oldu. 
  • Çocuklarından Naciye, Ömer ve Fatma fazla yaşamadı. Sadece Mustafa ve Makbule hayatlarına devam edebildi. 
  • Ali Rıza Efendi, 1888 yılında, tek oğlu Mustafa Kemal ilkokulda okuduğu sırada, rahatsızlandı ve öldü.


ATATÜRK'ÜN BABASI ALİ RIZA EFENDİ'NİN SOYU
(KIZIL OĞUZ veya KOCACIK YÖRÜKLERİ)

Atatürk'ün soyu ile ilgili elimizdeki en sağlam bilgiler öncelikle 

① kendisinin, annesinin, kardeşi Makbule Hanım'ın anlattıklarıdır. 

②İkinci olarak kendisini ve ailesini tanıyan Hacı Mehmet Somer gibi, kimi çocukluk arkadaşlarının verdiği bilgilerdir. 

Mustafa Kemal dahil aile fertlerinde kuvvetli bir "Yörük, Türkmen olma" bilinci vardır: Makbule Hanım, E.B. Şapolyo'nun sorduğu "babanız nerelidir?" sorusuna şu cevabı vermiştir: 

"Babam Ali Rıza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük sülalesindendir. Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Birgün Atatürk'e "Yörük nedir?" diye sordum. Ağabeyim de bana 'Yürüyen Türkler' dedi."
Yine Şapolyo'nun Ruşen Eşref Ünaydın'dan naklettiğine göre, 

"Atatürk çok kere benim atalarım Anadolu'dan Rumeli'ye gelmiş Yörük Türkmenlerindendir" derlerdi. 

Atatürk'ün baba soyu ile ilgili önemli bilgileri verenlerden birisi de M. Kemal'in Selanik'te mahalle ve okul arkadaşı, eski milletvekillerinden Hacı Mehmet Somer Bey'dir. Somer'e göre; 

"Atatürk'ün ataları hakkında benim bildiğim şunlar: Atatürk'ün ataları Anadolu'dan gelerek Manastır Vilayeti'nin Debre - i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık nahiyesine yerleşmişlerdir. Bunları ben Selanik'in ihtiyarlarından duymuştum. Kocacıklıların hepsi öz Türkçe konuşurlar. İri yapılı adamlardır. Bunların hepsi yörüktür. Hayvancılıkla geçinirler, sürüleri vardır. Bir kısmı da kerestecilik ederler. Bunların kıyafetleri Anadolu Türklerine benzer. Yaşayışları, hatta lehçeleri de aynıdır." 

Atatürk'ün babasını ve dedesi "Kızıl Hafız Ahmet" i tanıyan eski Aydın Milletvekili Tahsin San Bey ve Eski Umumi Müfettiş ve Milletvekili Tahsih Uzer'den Kılıç Ali'nin ve Tahsin San Bey'den E.B. Şapolyo'nun naklettiği bilgiler de, Atatürk'ün baba soyunun "Anadolu'dan Rumeli'ye geçmiş olan Yörüklerden" olduğunu göstermektedir. 

Yukarıda da denildiği gibi, Atatürk'ün baba soyu, Konya / Karaman'dan gelerek Manastır Vilayeti'nin Debre - i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık'a yerleşti. Aile sonradan Selanik'e göç etti. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Mehmet'in taşıdığı "kızıl" lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan "Kocacık"ın da gösterdiği üzere; Mustafa Kemal'in baba tarafından soyu Anadolu'nun da Türkleşmesinde önemli roller oynayan "Kızıl - Oğuz" yahut "Kocacık Yörükleri, Türkmenleri"nden gelmektedir.

Bugün nüfusu yaklaşık 2.100.000 olan Makedonya Cumhuriyeti içerisinde bir kısmı hâlâ konar - göçer hayatı devam ettiren Yörük olmak üzere, yaklaşık 200.000 civarında Türk yaşamaktadır. Makedonya'nın hertarafında dağınık olarak yaşayan Türklerin en yoğun olarak bulundukları yerler, Gostivar ve Üsküp gibi şehirleriyle Batı Makedonya Bölgesi'dir. Bu şehirlerden başka, Kalkandelen, Ohri, Struga ve Debre, Jupa; Doğu Makedonya'da ise, Manastır, Pirlepe, İştip, Ustrumca ve Kanatlar önemli Türk yerleşim birimleridir. 

Sofya Üniversitesi Profesörlerinden J. İvanof 1920'de Paris'te yayınlanan eserinde, Makedonya'ya Türklerin yerleşimleri ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedir: 

"Türkler, XIV. Asırdan itibaren ve Çirmen zaferini müteakip Makedonya'ya yerleşmeye başladırlar. Şehirler Üsküp, Pirlepe, Köstendil, Drama bir ara tamamıyla Türklerin yaşadığı şehirler olur. Türk ordusunun fethettiği stratejik noktalar etrafında süratlı Türk kasabaları meydana getirilir. Bunlar Anadolu'dan göç eden Türklerdir. Göç eden Türklerden kurulu yepyeni şehirler meydana gelir: Yenice, Vardar. Zamanla şehirlerde Türk nüfusu karışık bir manzara arz eder. Fethi müteakip, Hristiyan yerliler İslam dinini kabul ederler. Hemen fetihten sonra göç etmiş temiz Türk topluluğu etrafında toplanırlar. Şehirlerin dışında köyler etrafında da Türk toplulukları da vücuda gelir. Bunlar Anadolu'dan göç etmiş büyük gruplardır. Onlara Yörük ve Konyar adını vermelerinin sebebi bu göçmenlerin Anadolu'dan Konya'dan gelmiş olmalarıdır. Umumiyetle Yörükler ve Konyarlar Türkler gibi giyinen, konuşan yerlilere ( İslamiyet'i kabul eden Hristiyanlara ) karışmazlar. Bu Türk göçmen toplulukları üç büyük grup halindedir :

1. Ege Denizi Kıyı Bölgesi: Rodoplardan denize kadar iner. Selanik bölgesi dahil buraları tamamıyla Türk'tür.

2. Sarıgöl Bölgesi: Burada Sarıgöl (Kayalar) Cuma gibi zengin Türk kasabaları vardır. Bu bölgelerdeki köylerin sayısı 130'dur.

3. Vardar Bölgesi: 240 Türk kasaba ve köyü vardır. Vardar nehrinin umumiyetle doğu kıyılarındadır.

Bu üç büyük göç grubundan başka, daha ufak göç gurpları da dağınık yerleşmişlerdir. 

- Vardar nehri aşağı kısımlarında, Maya Dağı civarındakiler, 

- Manastır Ovası'nda Kenalı (Kınalı? Kanatlı?)da oturanlar, 

- Debre güneyinde, Kara Drin nehri geçitlerini tutanlar." 

 

İşte Atatürk'ün dedelerinin Anadolu'dan gelerek yerleştikleri Osmanlı Devleti Döneminde Manastır Vilayeti'ne bağlı dört sancaktan biri olan "Debre - i Bala"nın merkezi, bugün Batı Makedonya'daki Debre şehridir. Babası Ali Rıza Efendi'nin doğduğu "Kocacık" nahiyesi de şimdi Jupa Bölgesi'nde yine aynı isimle anılan bir köydür. Köyde şu anda Jupa Bölgesi Türk çocuklarının Türkçe eğitim gördükleri Necati Zekeriya Merkez İlkokulu isminde bir okul da bulunmaktadır. 1933 yılında gazeteci Altan Araslı, Kocacık Köyü'ne giderek, burada Atatürk'ün dedesinin evini bulmuştur. 

"Atatürk'ün Büyükbabasının Evini Bulduk, Atamız Yörük Türkmeni" başlığı ile verilen haberde, Kocacıklılarla yapılan konuşmalar da göstermektedir ki, Atatürk'ün baba soyu hakkında nakledilen doğrudur ve bunlar köydeki yaşlı insanlar tarafından hâlâ canlı bir şekilde hatırlanıp, anlatılmaktadır. Ayrıca, bugün yaşayan Kocacık Köylülerinde de "Yörük, Türkmen ve Oğuz olma bilinci" vardır. 

Araslı'nın Üsküp'te görüştüğü Kocacıklı Numan Kartal anlatıyor: 

"Ali Rıza Efendi, Manastır Vilayeti'nin, Debre - i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık'ta dünyaya geldi. Kocacık'ın nüfusu tamamen Türk. Hepsi de Yörük Türkmenleri. Anadolu'dan geldiler. Bizler, Müslüman Oğuzların Türkmen boyundayız. Atatürk'ün büyükbabası, İşkodyalılar ailesinden, babaannesi ise Golalar ailesinden gelmektedir. İşkodyalılar, İşkodya'dan, Kocacık'a gelip yerleşen akıncı Türklerinin adıdır. Golalar ise "hudut gazileri" anlamını taşımaktadır. Dedesi, Kocacık'ın Taşlı Mahallesi'nden, babaannesi ise Yukarı Mahallesi'ndendir. Ayşe Hanım, Taşlı Mahallesi'ne gelin gelmiştir. Kırmızı Hafız Mehmet Efendi, Çınarlı Mahallesi'nde ilkokul öğretmenliği yapmış, Kocacık'ın Taşlı Mahallesi'nin üst tarafında bir yokuş vardır. Önünde küçük bir derecik akar. Bu nedenle oraya Dere Mahallesi de denir. İşte Ata'nın büyükbabasının evi oradaydı. Kocacık'tan temelli göç ettikleri zaman, evlerini Etem Malik'lere satmışlar. Malik'in oğlu Hayrettin İzmit'te oturmaktaydı." 

Yine Üsküp'te yaşayan Kocacıklılardan Murat Ağa, Altan Araslı'ya şu bilgileri vermiştir: 

"Atatürk'ün dedesinin adı Kırmızı Hafız Ahmet Efendi'dir. Lakapları böyle. Ama, asıl hafız olan kardeşi Mehmet Efendi'dir. Babaannesinin adı da Ayşe Hanım'dır. Daha sonraları Ahmet Efendi'ye 'firari' denmeye başlamış. Firari, Rumeli'de 'gurbetçi', 'gurbete çıkan' anlamına gelmektedir. Yalnız, Selanik'te vukû bulan bir olayla da bağlantılıdır. Kocacık'ın toprağı münbit değildir. Olanakları da kısıtlıdır. Bu nedenle, Ahmet Efendi, Yukarı Mahalle'den Feyzullah Pehlivan ve Taşlı Mahallesi'nden Fazlı Ağa ile birlikte Selanik'e çalışmaya gitmişler. 1876 yılının Mayıs ayında bir gün yolda bir olaya tanık olmuşlar..." 

Murat Ağa sonra doğruluğu şüpheli bir olayı anlatarak sözlerine son vermektedir. Murat Ağa'nın burada verdiği tarih de yanlıştır. Çünkü, Atatürk'ün babasının yaklaşık olarak 1839'da Selanik'te doğduğunu bildiğimize göre, aile zaten bahsedilen tarihlerde Selanik'e taşınalı epeyce olmuş olmalıdır. Nitekim Araslı'nın verdiği bilgilere göre, Ahmet Efendi'nin Kocacık'tan 93 Harbi ( 1877 - 1878 Osmanlı - Rus Harbi )'nden otuz yıl kadar önce taşındığını, köyden ilk ayrılanların da Mustafa Kemal'in büyük amcası Kırmızı Hafız Mehmet Efendi olduğunu köylüler anlatmaktadır. 

Araslı'nın Üsküp'te görüştüğü bir diğer Kocacıklı da Kocacık'ın Yukarı Mahallesinden, Dolaklar Ailesinden, Behlül ve Hatice kızı Maksude Yıldız'dır. Maksude Yıldız anlatıyor: 

"Harekat Ordusu'nun İstanbul'a yürüyüşü tüm Balkanlar'da heyecan yaratmıştı. Harekat Ordusu'nun faaliyetleri en güncel konuydu. Mensupları da meşhur olmuştu. Şevket Paşa'nın yaverinin Kocacıklı olduğunu öğrendik. Kimdir, neyin nesidir derken, Kırmızı Hafız Ahmet Efendi'nin torunu, Ali Rıza'nın oğlu Mustafa Kemal olduğunu söylediler." 

Gazeteci Altan Araslı, Üsküp'teki bu Kocacıklılar'dan bu bilgileri aldıktan sonra, Birlik Gazetesi ( Üsküp'teki Türklerin yayınladıkları gazetedir )'nden Remzi Canova ile birlikte Rumeli'nin meşhur Kaz Dağları'nı, Maya dağları'nı tırmana tırmana sarp bir dağ köyü olan Kocacık'a dört saatlik bir araba yolculuğundan sonra ulaşıyorlar. Burada kendilerine köylülerden İsmail Yahya, Atatürk'ün dedesinin evini gösteriyor. Onlar geçmişi konuşurlarken gelen yaşlı bir nine söze giriyor ve "Evladım doğrudur, onların eviydi" diyerek İsmail Yahya'nın sözlerini onaylıyor! 

Mevcut bilgilere göre Atatürk'ün baba soyu Konya / Karaman'dan göçürülerek Makedonya'ya gelmişlerdir. Manastır Vilayeti'ne bağlı Debre - i Bala Sancağı'nın Kocacık Nahiyesi ( Köyü)'ne yerleşen takriben 1830'larda Selanik'e göçmüştür. Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi burada takriben 1839'da dünyaya gelmiştir. Babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi'dir. Kızıl Hafız Ahmet Efendi'nin, Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi isminde bir erkek, bir de Nimeti Hanım isminde kadın iki kardeşi vardır. Atatürk'ün baba soyu, büyük amcası Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi tarafından devam etmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Bunun oğlu Salih Efendi ve ikinci eşi Müberra Hanım'dan devam eden aile, torunlarla yedinci kuşağa ulaşmış bulunuyor. Belgelerden Atatürk'ün Müberra Hanım'a "Yenge" şeklinde hitap ettiğini biliyoruz. Bunların beş çocuğundan birisi olan Necati Erbatur, 28 Eylül 1927'de Dolmabahçe Sarayı'nda nişanlanmış; diğer çocukları Vüsat Erbatur'un kızı Nesrin hanım ile Feridun Söğütlügil nikahları 2 Ekim 1937'de Park Otel'de yapılmış ve Atatürk bu nikah törenine katılmıştır.

Kaynak : Atatürk'ün Ata Yurdu Otantik Kent Taşkale ( Kızıllar ), Nurettin Özkan, S.20-24.,Taşkale Belediyesi Kültür Yayınları, 2002.

Alıntı: https://www.e-sehir.com/ataturk/ataturkun-babasi-ali-riza-efendi.php

20200518

Turkuaz ve Kırmızının asaleti


TURKUAZ VE KIRMIZININ ASALETİ
Türk'ün Rengi, Gök ve Al. 
Kocaali Köyü Makedonya, Türk kızları.

Turkuaz bilindiği üzere Türk'ün rengidir ve "Türk Mavisi" anlamında kullanılır. Türk'ün rengi olan bu mavi aslında "Gök Türklerin" rengidir. Türkçe "Gök" ya da "Göğ", Mavi demektir.

Gök Türkler; Göksel Türkler ya da Mavi Türkler olarak tarih sahnesine çıktıkları zaman, bu rengi bayraklarında kullanmaya başlamışlardır.  Çakır'da mavi renk olarak bilinir. Aslında gökyüzündeki burçlar kuşağını, yani çarkıfeleği tanımlamak için kullanılan bir tabirdir.

Kırmızı ya da Al şimdiki bayrağımızın rengidir. Türk kozmolojisinde bu renk, "Kızıl Mars" ve Kan ile özdeşleştirilir. Savaşçı Mars Kazviniye göre Türklerin sahibidir ve Türkleri O yönetir. “Türkler savaşı iyi bilir. Bu Merih’in sıfatıdır. Ve Merih onların sahibidir.

Türk Mitolojisinde Kızagan Tengri adı ile bilinen Kızgın Mars, savaşlarda baş rol oynar. Türk’ün Aklı Al’dadır.



Nuray BİLGİLİ  @NurayBLGL1

20190113

1903 Makedonya olayları


1903 - Makedonya'daki Osmanlı yönetimine karşı gelişen şiddet olayları nedeniyle Sadrazam Mehmed Said Paşa azledildi, yerine Rumeli Islahat Komisyonu Başkanı Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa getirildi Pkk benzeri terör Yunan, Bulgar ve Sırplar tarafından o dönemde yapıldı.



20180418

Makedonya’da Türkçe eğitim sorunu sürüyor

Makedonya’da Türkçe eğitim sorunu sürüyor

Makedonya’da Türkçe eğitim sorunu sürüyor Makedonya’danın batısında bulunan Kırçova kentindeki bir lisede Türk öğrencilerin eğitimi boykot etmesi ülkede defalarca dile getirilen Türkçe eğitim sorununu bir kez daha gündeme getirdi.
Yıllardır eğitimci ve idari şartların yetersizliğinden yakınan Makedonyalı Türkler, bu kez Kırçova’daki Mirko Milevski Belediye Lisesi’nde Türkçe eğitim gören öğrencilere imkanların sağlanamaması nedeniyle şikayetçi oldu. Ülkede eğitimde ikinci yarı yılının 22 Ocak’ta başlamasıyla öğretmenlerin eksik maaş almaya devam etmesi ve ulaşım sorunlarının çözülmemesi üzerine ailelerinin de desteğini arkasına alan öğrenciler eğitimi boykot etmeye başladı. Öğrenciler, sorunları çözümüne kadar eylemlerini sürdüreceklerini kaydetti. Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Türk Hareket Partisi (THP) Genel Başkanı ve milletvekili Enes İbrahim, Kırçova’daki Türk öğretmenlerin yıllardır maaşlarını tam alamadıklarını söyledi.
KIRÇOVA’DA 10 YILDIR SORUN VAR
Kırçova’da Türkçe eğitimin başladığı 10 yıldır sorunun var olduğuna işaret eden İbrahim, kurumlar arası iletişimsizlikten kaynaklanan öğretmenlerin bu sorununa çözüm bulunması amacıyla bazı çalışmalar yürüttüklerini dile getirdi. İbrahim, öğretmen olarak işe girmiş olsa da eğitim vermeye gitmeyenler nedeniyle Kırçova’daki Türk öğretmenlerin maaş alamadıklarını ifade ederek, “İktidara gelmemizle bu sorunu çözmek için net bilgilere ve verilere ulaştık.” dedi.
Çevre köylerden okula gelen öğrencilerin ulaşımını sağlayan otobüslerin eski olması dolayısıyla da ulaşım sorunu yaşandığını aktaran İbrahim, “Esasen en büyük sıkıntı öğretmenlerin maaş alamama durumu ancak ulaşım da çözülmesi gerek bir sorun. Öğrenciler ve veliler tamamen Türk öğretmenlerin yanında bir duruş sergilediler. Bu duruştan dolayı onları tebrik etmek gerek.
Eğitim konusunda Kırçova Türkleri arasında ciddi bir dayanışma var.” diye konuştu. Öte yandan geçmiş dönemde Türk İşbirliği ve Koordinasyon Başkanlığının (TİKA) okula ek bina inşaatı gerçekleştirdiğini hatırlatan İbrahim, dönemin belediye başkanının okulun adının Mehmet Akif Ersoy olacağına dair söz verdiğini ancak bunun yapılmadığını belirtti. İbrahim, ilerleyen dönemlerde öğrenci sayısının da artmasıyla Mehmet Akif Ersoy lisesinin tamamıyla bağımsız bir lise olabileceğini aktardı.
Sorunların çözümü için Devlet Bakanı Adnan Kahil ve bazı ilgili kurumlarla görüşmelerine devam ettiklerini söyleyen İbrahim, “Bu doğrultuda önümüzdeki hafta belediye başkanı ile son bir defa görüşüp çözüm bulunacağını ümit ediyoruz çünkü haklı bir davanın peşinde koşmaktayız. Kesinlikle oradaki Türk öğretmenlerinin sorunu çözülecektir.” ifadelerini kullandı.
İbrahim, süreci başarılı şekilde atlatıp en kısa zamanda Türkçe eğitimin Kırçova’da devam edeceğini ümit ettiklerini sözlerine ekledi. Okulda coğrafya öğretmenliği yapan Elmedin Karareşit ise düz lise dördüncü sınıf ile elektroteknik bölümündeki ikinci ve üçüncü sınıf derslerinin parasını alamamalarından şikayetçi oldu. Elektroteknik bölümünün Makedonca dilinde dört yıl, Türkçe okuyan öğrenciler de ise üç yıl olduğunu anlatan Karareşit, Türkçe okuyan öğrenciler için de 4 yıllık eğitim olması halinde Türk öğrencilerin pedagog veya müdür yardımcısı gibi ellerinden alınan haklarının iade edilebileceğini kaydetti.
Ulaşım konusundaki sorunlar hakkında gerekli kurumlara konuyu ilettiklerini söyleyen Karareşit, sorunlar çözülene kadar öğrencilerin boykota devam edeceklerini vurguladı.

20171028

Kitap: 'Bir Evin Hikâyesi' / Vasilis DİMİTRİADİS

 

Bir Evin Hikâyesi

05 Haziran 2017 09:54
Bugün, bir kitap hakkında bana gelen bilgiyi paylaşacağım.



Kitabın Adı: “Bir Evin Hikâyesi” (Selânik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgelerle)
Yazarı: Vasilis DİMİTRİADİS
…
“VE EMRUHUM ŞÛRÂ BEYNEHUM”...
Vasilis Dimitriadis, 1955-1984 yılları arasında Selanik’te bulunan Makedonya Devlet Arşivi’nin müdürlüğünü yapmış, Girit Üniversitesi’nden emekli olmuş 86 yaşında bir tarih profesörü.
2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından altı yıl sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.
Çünkü Dimitriadis 2010 yılında kitabını yazdıktan sonra Selanik’teki Türkiye Konsolosluğu’na teslim etmiş, konsolosluk kitabı ve belgelerin yer aldığı cd’leri Dışişleri Bakanlığı’na, onlar da Türk Tarih Kurumu’na göndermiş. Kitap tarih kurumunun bilirkişileri, çevirmenler, sebebi belirsiz düzeltme talepleri ile altı yıl bekledikten sonra nihayet geçen yıl yayınlanabildi.
Gecikmenin sebebi meçhul... Ama üzerine az şey yazılmış bu kitap sayesinde ilk defa Atatürk hakkında “1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’den” daha fazla şey biliyoruz artık.
Profesör Dimitriadis, Selanik Ahmed Subaşı Mahallesi Numan Paşa Sokak No: 6’daki meşhur Pembe Ev’in arşivlerde izini sürerken sadece evle ilgili değil, Atatürk ve ailesi hakkında da ilk defa ortaya çıkan ve bugüne kadarki pek çok şehir efsanesini bitirecek belgelere ulaşmış.
Öncelikle bugün Selanik’te hâlâ Atatürk’ün doğduğu ev olarak ziyaret edilen ama bazı yerlerde “aslında o Atatürk’ün evi değil, sonradan ona yakıştırılmış” denen ev gerçekten Mustafa Kemal’in doğduğu ev.
Evin bulunduğu semt Selanik’te Türklerin yaşadığı Bayır adı verilen bölge. Semtin adı Rumeli Beylerbeyi Koca Rasim Paşa’nın yaptırdığı camiden geliyor. Evin bulunduğu bölgede oturan erkekler genelde kereste işiyle meşguldüler.
Bu erkeklerden birinin adını iyi biliyoruz; Ali Rıza Efendi. Çocukluğumuzda okul köşelerindeki tek kare resmi dışında ilk defa bu kitapla Ali Rıza Efendi’yi biraz daha yakından tanımış oluyoruz. Kitaptaki emlak kayıtlarına göre onun da mesleği “Keresteci”. Ama daha ilginci kayıtlarda ilk kez Ali Rıza Efendi’nin 18. yüzyıla kadar uzanan şeceresi yer almakta. Şecereye göre Ali Rıza Efendi’nin babasının, yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı Ahmed.  Ali Rıza Efendi’nin büyük babasının adı ise Mustafa… Yani Mustafa Kemal’e dedesinin adı verilmiş.
Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ı da daha yakından tanımamızı sağlayan bilgiler var.
Zübeyde Hanım’ın ailesi o çağa göre nadir olan kadınların iyi eğitim aldıkları bir aile. Babasının adı Ömer, eşinin adı Halil olan büyükannesi Emine, “Molla” sıfatıyla kayıtlarda yer alıyor. Bu dinî eğitim almış kadınlara verilen bir sıfat. Teyzesi Fatma da “Molla” olarak geçiyor. Zübeyde Hanım’ın annesinin yani Mustafa Kemal’in anneannesinin adı Ayşe, babasının yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı ise Feyzullah (Onun babasının adı da İbrahim)
Zübeyde Hanım’ın meşhur kargaların kovalandığı çiftlik hikâyesinde geçen kardeşi, yani Mustafa Kemal’in dayısının adı ise Hüseyin Ağa. 1899’dan önce öldüğü dışında hakkında fazla bilgi yok…
Farsça “kasımpatı” anlamına gelen çok sık kullanılmayan bir isme sahip olan Zübeyde Hanım’ın belgelerde şahsi mührü de var. Mühürde “cüllat-i güldar-i Zübeyde” yazılı. Yani “İçinde kasımpatı çiçekleri olan palmiye yapraklarından yapılmış sepet.”
Kitaptaki belgelere göre 1875 yılından önce yapıldığı tespit edilen Pembe Ev’in ilk sahibi Ferhad oğlu İskender’dir. Evin üç el değiştirdikten sonra 1877 yılının Aralık ayında Hatice Zarife tarafından 52/72’lik hissesi Keresteci Ahmed oğlu Ali Rıza’ya satılır. Geri kalan hisseleri ise Mart 1878’de Feyzullah kızı Zübeyde alır. Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ın eşinin adıyla değil de babasının adıyla geçmesinin sebebi evi satın aldıklarında belki evlenmemiş, belki nişanlı olmaları ya da kayıtlarla ilgili bir sorun olabilir. Ama 1878’de ev toplamda 13.500 kuruşa Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım çiftinin olmuş. Belediyeden bir mimarın gelip ölçülerini aldığını yine kitaptaki emlak kayıtlarından öğrendiğimiz ev, dokuz oda bir mutfaktan oluşan büyük bir konak ve 341 m2’lik bir arsa üzerine kurulu. Üç yıl sonra 1881’de bu evde Mustafa dünyaya gelecek ve sekiz yıl bu evde yaşayacaktır.
Yine kayıtlardan Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın evlerinin hemen yanında beş odalı başka bir ev daha inşa ettirdiklerini de öğreniyoruz. Hatta bu mülkleri daha sonra aralarında paylaştırmışlar ama paylarını ortak kullanmaya devam etmişler. Ta ki 1887’ye kadar...
1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken Ali Rıza Efendi hayatını kaybeder. Tam ölüm tarihi ve ölüm nedeni kayıtlarda mevcut değil ama mirasının “şeri mahkeme” tarafından tasdik edildiği 13 Nisan 1877’den önce vefat ettiği kesin. Keresteci Ali Rıza Efendi’nin mirası eşi, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülmüş. Atatürk’ün az bilinen kız kardeşi Naciye’nin adı ise en son Ocak/Şubat 1888’de emlak kayıtlarında geçmiş. Kitaba göre muhtemelen bundan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş.
Ali Rıza Bey’den kalan miras ailenin o günlerde maddi olarak zor günler geçirdiğini gösteriyor. Defni için 500 kuruş harcanan Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kalmış. Tabii bir de ederi 35.010 kuruş olan bir ev. Ama kayıtlarda Ali Rıza Efendi’nin Selanik’teki “Stambul Çarşısı” esnaflarından Nuri Efendi’ye 28.800 kuruş borcu olduğu görülmekteydi. Nuri Efendi mahkemeye başvurarak Ali Rıza Efendi’nin, borca karşılık evini rehin olarak verdiğini iddia eder ve Pembe Köşk’ü ister. Mahkemede Zübeyde Hanım bu borcu inkâr eder. Mahkeme kayıtlarındaki belgede Nuri Efendi’nin bariz şekilde sarhoş olduğu ve mahkemeye sunduğu belgenin bağlayıcı olmadığı yazmaktadır. Sonunda mahkeme evin Zübeyde Hanım’da kalmasına karar verir. Ama Zübeyde Hanım eşinin vefatından kısa bir süre sonra küçük evi satar, büyük evi de rehin vererek Mustafa ve Makbule’yi yanına alıp Selanik yakınlarındaki Langaza’daki ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına taşınır. Ama Mustafa’nın iyi bir eğitim sürmesini isteyen Zübeyde Hanım, onu yine Selanik’teki evlerine yakın teyzesi Fatma Molla’nın yanına gönderir. 1899’da annesi vefat eden Zübeyde Hanım’a teyzesinin oturduğu bu ev miras kalır. Ardından daha küçük bir eve geçerler, 1906’da aile tekrar Pembe Köşk’e döner. Bu arada 1908’de artık bir subay olan Mustafa Kemal’in de aynı mahalleden iki ev aldığını öğreniyoruz. İlginç detaylardan biri de Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Abbas. Günün sonunda Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım, üç evini bırakarak İstanbul’a gidiyor. Ama ikinci eşi Ragıp Abbas Selanik’te kalıyor. Evlerin mülkiyeti için dava açıyor ama kaybediyor. Evler önce terk edilmiş mallar olarak tescilleniyor, sonra başkalarına satılıyor. 1933 yılında Selanik Belediye Meclisi Pembe Evi satın alarak Atatürk’e hediye ediyor. Aslında satın aldıkları evin Zübeyde Hanım’ın mülkü olduğunu bilmeden... Kitap bir polisiye gibi bu evlerin izini sürüyor. Ama bence en dikkat çekici yeri Ali Rıza Efendi’nin mirasında bir miktar parası ve ev dışında sıralanan kalemler:
45 kuruş değerinde 6 sof ceket ve bir yelek
20 kuruş değerinde 1 köhne pantol
40 kuruş değerinde 1 palto
20 kuruş değerinde 1 sandık
5 kuruş değerinde Lügat-i Osmani
10 kuruş değerinde Miftah’ul Kulub
Mirastaki son maddede duralım. Miftah’ul Kulub yani “Kalplerin Anahtarı”, Abdülkadir Geylani’nin 15. göbekten torunu Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’nin (1801-1863) yazdığı hâlâ daha basılan ehl-i tariklerin en çok rağbet ettiği, tarikat yoluna girenlere okutulan popüler kitaplardan biri.
Şöyle başlıyor:
“Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebep olan durum şudur: Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik. Bu hâlde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin.
Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu:
-Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Âşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.
Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin. Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen hâlinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hâllerden dem vururlar...”
Mirasında çocuklarına bir Osmanlıca sözlükle birlikte bu kitabı bırakan keresteci Ali Rıza Efendi’nin de ehl-i tarik olduğunu (Kadiri ya da Nakşi) tahmin edebiliriz. Mustafa Kemal ise 1925 yılında bu kitabı okuyanların tekke ve zaviyelerini kapatmıştı. Muhtemelen bu kitap da uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer aldı. Bu başlangıcı yüzünden çokça eleştirilen kitabın ancak 1976 yılında Latin harfleriyle basılması bunu gösteriyor. Yine de emin değiliz.
Babasından miras kalan kitap hâlâ kütüphanesinde mi diye merak edip Anıtkabir sitesindeki Atatürk’ün kitapları bölümüne bakarsanız, benim gibi bulamayabilirsiniz. Belki de depodadır.
Ama Vasilis Dimitriadis’in “Bir Evin Hikâyesi” muhakkak kitaplığınızda olmalı. Kitabı okurken, borç içindeki keresteci babasından az bir parayla birlikte bir tasavvuf kitabı miras kalmış, dedesi Mustafa’nın adını taşıyan, iyi bir dinî eğitim almış güçlü bir annenin himayesinde yetişmiş Mustafa Kemal’in şahsında bütün bir 200 yıllık sorunlar, travmalar gözlerinizin önünden geçiyor. Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açarken arkasındaki levhada Şûrâ suresinin 38. âyeti asılıydı:
“Ve emruhum şûrâ beynehum”... 
(..İşleri de aralarında şûra iledir;..)
Orada emredildiği gibi işlerimizi hâlâ istişare ile yürütmeye, daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyaç var. Çünkü ortak bir hikâyenin çocuklarıyız...
***
SON NOT:
 E-posta adresime düşen yazıyı paylaşmadan geçemedim.
Günümüzde, Türkiye Cumhuriyet’ nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ e ve onun eserlerine, dolaylı ya dolaysız saldırılar devam ederken bir Yunanlı yazarın ATATÜRK’ ü anlatması elbette çok anlamlıdır.
ATATÜRK Diyor ki:
“NE MUTLU TÜRK’ ÜM DİYENE!”
AHMET AKYOL, YALOVA, 5 Haziran 2017

En Çok Okunanlardan...