Blog Listem

Türk Eğitim Sistemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Eğitim Sistemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20210514

✍️ Köy Enstitüleri aydın fabrikasıydı-Cemal Türkmen

Köy Enstitüleri aydın fabrikasıydı

Cemal Türkmen

Türkiye Cumhuriyeti’nin 30’lu yıllarıdır. Cumhuriyet'in kısa geçmişinde iyi niyetli ve çalışkan millî eğitim bakanlarının yoğun çabasına karşın halkın ezici çoğunluğu halen okumaz yazma bilmez. Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Vasıf (Çınar)'ın 1924’te kararlılıkla belirttiği Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı illerinde tek bir okul dahi olmadığı, ilköğretimin yokluğu” gerçeği, büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır. Ülkedeki 40 bin köyün ancak 5 bininde okul vardır.

Yaşamın her alanında peş peşe devrimler yapılmaktadır. Devrimlerin halka ulaşabilmesi amacıyla Millet Mektepleri, Halkevleri kurulmuştur. Ancak bunlar, halkı aydınlatmakta ve devrimleri halka götürmekte yeterince etkili olamamakta, yapılan ve yapılmakta olan devrimler, kent sınırlarını aşıp köye bir türlü ulaşamamaktadır. Çünkü halk; çocuğunu uyutmak için afyon koklatacak, çift sürerken ineğinin yanına kendisi koşulacak kadar çaresizdir. Bu köylü kitlesi, nüfusun % 80’ini oluşturmakta, bu % 80”in % 90’ı da okuma yazma bilmemektedir.

Devrimlerin ulusun efendisine ulaşabilmesi için, köylüye devimleri anlatacak aydınlara gereksinim duyulmaktadır. Fakat okuyamayan ve yazamayan, en alt düzeyde de olsa vatandaşlık bilgilerinden yoksun insanlara devrimleri anlatmanın zorluğu ortadadır. İşte bu nedenle ivedi olarak köylülerin en azından ilkokul düzeyinde bir okur-yazarlığa kavuşmaları için bir ilköğretim seferberliği başlatılmalıdır.

Atatürk, bir de eğitim kökenli olmayan birini, Saffet Arıkan’ı önerir Millî Eğitim Bakanlığı için. Saffet Arıkan, Atatürk’e ve devrimlere yürekten bağlı, asker kökenli bir aydındır. Sorunu kavramıştır, ancak çözümünü bulamamaktadır. Çözüm önerisi, bir toplantıda Atatürk’ten gelir: “Saffet, ilk aşamada askerliğini erbaş olarak yapmış köylülerden yararlanamaz mısın?” Arıkan, derhal, bu düşünceyi uygulayacak bir genel müdür arar kendine. Ve yakın çevresinin önerisiyle, eğitim çevrelerinin “Köylü İsmail” olarak adlandırdıkları İsmail Hakkı Tonguç’u -öğreniminin yetersizliğinden dolayı özellikle Halil Fikret Kanat’la Bakanlıktaki yükselme isteklisi bürokratların karşı çıkmalarını göğüsleyerek- İlköğretim Genel Müdürü yapar.

Tonguç, Yozgat ve Çorum’u kapsayan bir gezide köylerde çavuş ve onbaşılarla görüşür, sonuçta onların köy çocuklarına okuma yazma öğretebileceğine karar vererek eğitmen kursları için hazırlıklara başlar. Bunun için önce yurt düzeyinden seçtiği uygulamanın içindeki bazı eğitimcilerle görüşüp bir kurul oluşturur. Bu kurul, işin ayrıntılarını görüşüp ilkeleri saptar, bir yandan da eğitmenlere yardımcı olacak kılavuz kitapların hazırlanmasına başlanır.

CANLANDIRILACAK KÖY

Deneme nitelikli ilk eğitmen kursu, Ankara İlköğretim Müfettişi Emin Soysal yönetiminde Eskişehir’in Çifteler kasabasındaki harada 85 adayla açılır. Kursa ilgi duyan eğitimciler, aydınlar, yazarlar ve yöneticiler Çifteler'e giderek incelemeler yapıp izlenimlerini açıklarlar. Sonuç olumludur. Eğitmenler Ankara köylerinde görevlendirilir ve çalışmaları yakından izlenir. Denetimler sırasında pek çok eğitmenin başarı öyküsüne tanık olunur. Bunun üzerine eğitmen kurslarının sayısı artırılır.

Tonguç için eğitmen kursları, “canlandırılacak köy” için bir başlangıçtır. Köy çocuklarını sadece ilkokulun üçüncü sınıfına kadar okutabilecek şekilde yetiştirilen eğitmenlerin verdiği eğitimle, köyün canlanamayacağını bilmektedir. Köye gerçek öğretmenler göndermenin yolunu aramaktadır. Öğretmen okullarını bitirenler, köye gidiyor, göreve başlıyor ve en kısa zamanda bir kent okuluna atanmanın yolunu bir şekilde buluyorlardı. Öğretmeni köyde kalacak, köylüye hizmetten zevk alacak bir anlayışla yetiştirmek gerektiğini düşünür. Bunun için yeni bir anlayış yeni bir kadro, yeni bir okul tasarlar. Düşlediği öğretmen tipini yetiştirmek için Çifteler’de ve İzmir Kızılçullu’da iki “Köy Öğretmen Okulu” açar. Bu okullara beş yıllık köy okulunu bitirmiş köylü öğrenciler alınır. O güne değin ilkokul sonrası okuma olanağı bulamayan köy çocukları için bir fırsattır bu okullar. Çoğu ana baba ineğini, koyununu, keçisini satarak, günlerce yayan yol yürüyerek götürüp kaydını yaptırır çocuğunun. Pek çok çocuk da kendi başına, eşek sırtında, karda kışta, yayan, kamyonla, trenle uzun ve zahmetli yolculuklar sonucunda ulaşırlar okullarına. İlk günler zor geçer; yurttan yuvadan, anadan babadan ayrı kalmak pişmanlıklara neden olur. Bir kısmı dayanamaz, kaçar köyüne. Bir kısmı hastalanarak ayrılır okuldan. İlk günlerin zorluğunu atlatanlar kalıcı olurlar okullarında.

Bu arada bazı siyasal gelişmeler olur, İnönü başbakanlıktan çekilir, yeni hükûmeti Celal Bayar kurar. Atatürk’e ve İnönü’ye içten bağlı olan Saffet Arıkan değişikliği içine sindiremeyip bakanlıktan ayrılır. Yeni Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’dir. Tonguç yeni bakanı kutladıktan sonra istifasını sunar. Ancak Hasan Ali, kendisiyle çalışmak istediğini belirterek, istifayı geri çevirir.

Bir yandan eğitmen kursları, diğer yandan da köy öğretmen okulları sürdürür eğitimini. Tonguç uygulamalardan edindikleri ışığında konunun yasal boyutuyla da ilgilenir. Hazırladığı yasa tasarısında köy öğretmen okullarının adını “Köy Enstitüsü” olarak belirler. Yasa uyarınca ülkenin çeşitli yerlerinde köy enstitüleri açılacak, buralara ilkokulu bitirmiş köy çocukları alınacak, beş yıl süreyle kültür ve sanat eğitiminden geçecekler, okul bitince öncelikle kendi köylerine atanacaklar, öğretmenlikleri süresince kendilerine yasada belirlenen aylığın yanında geçinmelik arazi ile tarım ve diğer iş araçları da verilecektir. Yasa 17 Nisan 1940’ta, Hasan Ali Yücel’in eğitime egemen oluşunun ve hatiplik yeteneğinin de katkılarıyla Meclis'ten çıkar. Artık Hasan Ali Yücel’in ve Tonguç’un önünde uykusuz geçecek pek çok gece, yürünecek uzun ve yorucu pek çok yol ve yapılacak pek çok savaşım vardır.

TONGUÇ'UN 10 BİN KÖYE ZİYARETİ

Tonguç gecesini gündüzünü enstitülere ve eğitmen kurslarına ayırır. Bitmez tükenmez yolculuklarının ardı arkası gelmez. 1940’ların ulaşım koşullarında 10 bin köye gider. Yaptığı en rahat yolculuklar İnönü’nün Beyaz Treni'nde yaptığı yolculuklardır. Diğer yolculuklarında trenlerin ikinci mevki vagonlarında, kimi zaman makinistlerin yanında, bazen yürüyerek, bazen kamyon sırtında, belli bir süre sonra da ordu malı bir ciple Anadolu’yu karış karış dolaşır. Taşıttan indiği zaman bir genel müdürden çok, yorgun bir şantiye şefi görünümündedir; üstü başı toz toprak içinde, kimi zaman da eski püskü ve hatta yamalı boz bir urbayla dolaşır yurdu. (Genel müdüründen, öğrencisine değin tüm enstitülülerin üzerlerinde, kendi işliklerinde diktikleri boz urbaları, ayaklarında sağlam asker potinleri vardır.) Öyle ki bir Gölköy ziyaretinde kız öğrenciler hâline acıyarak ona hemen orada bir gece içinde bir takım yeni boz urba dikerek giydirirler. Gezilerinde güvendiği, ileride enstitü müdürü olarak görevlendireceği eğitimci arkadaşlarıyla birlikte kentlerden uzak, köylere ve demiryoluna ya da şoseye yakın, insan emeğiyle tarım yapılabilir duruma getirilebilecek genişlikte araziler arar, enstitü kurmak için. Ama koşullar yeni kurumlar açmaya hiç de uygun değildir. Ülke, yanıbaşımızda süren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Yokluk ve kıtlık yıllarıdır. Çivinin, çimentonun, camın, tenekenin karaborsada bile bulunmadığı zamanlardır. Böylesi bir ortamda sınırlı bir ödenekle enstitüler açmak, altından kalkılacak bir iş değildir. Ama Tonguç ve büyük çoğunluğu ilköğretim müfettişlerinden oluşan yönetici kadrosunun içi ülküyle doludur. Onlar sanki zoru başarmak için yaratılmışlardır. Okul kurağı olarak belirlenen yerlerin çoğunda içine girilecek tek bir bina bile yoktur. Kızılay’dan ya da yöredeki göçerlerden alınan çadırlarda barınarak başlarlar işe. Kurucu müdürlerin ve kurucu öğrencilerin yoğun ve özverili çabalarıyla bozkır üzerinde okul binaları yükselir, kıraç topraklarda ekinler boy verir. Kendi ürettikleri tuğlalarla örerler duvarlarını, kendi kesip biçtikleri keresteyle çatarlar çatılarını, kendi ürettikleri buğdayla pişirirler ekmeklerini, kendi tuttukları balığı yerler, kendi diktiklerini giyerler, bazen çatısız yatakhanelerde, karın altında ot yataklarda yatarlar. Savaş koşullarında yarı aç yarı tok olsalar da, zaman zaman yakınsalar da, kendi kurdukları yuvalarında, köyde yaşayacak, köye yararlı olacak şekilde, iş içinde, iş yaparken öğrenerek ve üreterek eğitilirler. Kendi yağlarıyla kavrulurlar, işlerini yaptıracak işçi ve memur çalıştırmazlar, bu anlamda devlete hiç yük olmazlar. Salt kendi yuvalarını kurmakla yetinmezler, nerede bir enstitü açılacaksa hemen ekipler oluşturup dayanışmaya koşarlar. Çifteler ekibi Ladik’e, Kepirtepe ekibi Hasanoğlan’a, Savaştepe ekibi Pulur’a, Akçadağ ekibi Dicle’ye gidip derslik, yatakhane, işlik, hamam yaparlar. İş bitiminde yurdu dolaşarak dönerler enstitülerine. Bununla da yetinmezler; kimsesizlerin harmanını kaldırırlar, evsiz göçmenlere ev, depremzede öğretmenlere konut, okulsuz köylere okul yaparlar.

Köy enstitülerinin kendine özgü koşulları olsa da yaşamda karşılaşılan sorunlar orada da yaşanır. İş kazalarında sakat kalanlar, ölenler olur. Her ne kadar kayıt sırasında sağlıklı olmak koşulu aransa da sıtmadan, veremden ölümlere rastlanır. Öğrenciler, öğretmenler, öğretmenlerle öğrenciler arasında gönül ilişkileri de olur enstitülerde. Bunlar doğaldır ve belirli bir sınırı aşmadığı sürece anlayışla karşılanır. Hatta çizilen sınırların dışına çıkmamak koşuluyla sürdürülen ilişkiler desteklenir ve böylelerinin düğünleri enstitülerce yapılır. İlişkide aşırıya kaçanlara izin verilmez, derhal enstitüyle ilişkileri kesilir. Sayıları az da olsa, öğrencisine duyduğu yakınlık yüzünden görevden atılan öğretmenler, birbiriyle anlayış sınırlarını aşan ilişkiler kuran kız ve erkek öğrenciler okuldan uzaklaştırılır.

AYDIN FABRİKASI

Her birinin kendine özgü bir öyküsü olan yoksul köy çocukları, kendilerine bir ana baba sıcaklığıyla yaklaşan öğretmenlerinin rehberliğinde, gelişmiş bir okuma kültürüyle ve ileri bir demokratik anlayışla yetişirler. İşi kişiselliğe dökmemek koşuluyla her enstitülü (öğretmen, öğrenci, yönetici, aşçı, işçi, memur…) müdüründen bakanına kadar herkesi, ayıplanacağını, baskı göreceğini aklına getirmeksizin özgürce eleştirir, kendisini eleştirenleri de olgunlukla karşılar. Talip Apaydın, Enver Atılgan, Yusuf Ziya Bahadınlı, Mehmet Başaran, Fakir Baykurt, Adnan Binyazar, Doğan Çağlar, Nebi Dadaloğlu, Ali Dündar, Nadir Gezer, Ümit Kaftancıoğlu, Yahya Kemal Kaya, Hasan Kıyafet, Mahmut Makal, Abbas Cılga, Emin Özdemir, Adnan Binyazar, Hasan Latif Sarıyüce, Osman Şahin, Ayşe Baysal, Saim Kaptan, Yahya Özsoy, Fikret Cantürk, Hayrettin Uysal, Niyazi Ünsal, Ali Yüce, Hasan Fehmi Güneş, Mustafa Üstündağ ve daha nice Türk aydını hep enstitülerin özgür, demokratik ve üretken havasını soluyarak yetişirler.

Tonguç’un temel sorunlarından biri, enstitülerde görev yapacak nitelikte öğretmen bulamamaktır. Enstitülerde mesleğinde başarılı ilkokul öğretmenlerinden bile yararlanma yoluna gidilmektedir. Tonguç, köy enstitüsünü bitiren başarılı öğretmenlerin alınacağı bir Yüksek Köy Enstitüsü açar Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde. Böylece hem enstitülere öğretmen, hem bakanlık kadrolarına bürokrat yetiştirecek, hem de yoksul köy çocuklarına yükseköğrenim olanağı sağlamış olacaktır. Bütün bunları Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den ve Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’den aldığı destekle başarır Tonguç.

1953 sayılamalarına göre, Köy Enstitüleri'ni bitiren 17,345 öğretmen, 8,675 eğitmen ile 1,350 sağlık memuru yurdun dört bir tarafındaki köylere atanır. Ellerinde çoğu dünya klasiği bavul dolusu kitap, yanlarında devlet tarafından verilmiş üretim araçları ile dalarlar karanlığın içine. Onların her biri enstitü karşıtı Eskişehirli toprak ağası ve milletvekili Emin Sazak’ın tanımlamasıyla kendilerini Atatürk sanmaktadırlar; nasıl Atatürk kendini ülkesini kurtarmaya adamışsa onlar da kendilerini köylerini kurtarmaya adamış köy kahramanlarıdır. Mitolojik baş tanrı Zeus’tan aldığı ateşi insanlara götürdüğü için cezalandırılan ateş tanrısı Promethe gibi duyumsarlar kendilerini. Görevleri ortaçağ karanlığında yaşayan köylerini aydınlatacak ışığı taşımaktır köylerine. Onlar dağ başlarında yaktıkları çoban ateşleriyle gecenin karanlığına fener tutan ışık emekçileriydiler. Yağmurda, karda, fırtınada, ayazda dağ başlarında dimdik ayakta duran meşeler gibiydiler. Ülkü ve gönül birliği içinde Türkiye’nin aydınlanma çağını başlattılar. İzin verselerdi, aydınlanma ateşinin üzerine su dökmeselerdi Türkiye aydınlanma çağını yaşayacak, bilim ve kalkınma çağına geçebilecekti.

Koşulların uygun olduğunu gören İnönü temel bir soruna el atar. Gündemine, sağlığında Atatürk’ün önemle üzerinde durduğu Toprak Reformu'nu alır. Konuya ilişkin olarak Tonguç’a 200 bin tarım memuru yetiştirip yetiştiremeyeceğini sorar. Tonguç, kısa samanda bu kadar tarımcı yetiştirmenin olanaksızlığının farkındadır, üstelik konu en çok Tarım Bakanlığı'nın çalışma alanına girmektedir. Ne var ki İnönü’ye “olmaz” demeye içi bir türlü elvermez. Müdürlerini zorlar Tonguç, sığa (kapasite) artırımı için. Ancak müdürler isyan noktasına gelirler. Hasan Ali Yücel de beş senede 200 bin tarımcı yetiştiremeyeceklerini anlayınca İnönü’ye işin olanaksızlığı anlatılır. Meclis'teki büyük toprak sahibi milletvekillerinin şiddetli karşı çıkışlarına karşın İnönü ağırlığını koyarak Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’nı geçirir Meclis'ten. Fakat bir süre sonra reformun mimarı Raşit Hatipoğlu bakanlıktan ayrılır, yerine reforma karşı olan toprak ağası Cavit Oral bakan olur. Bu bakan değişikliği, bir anlamda, devrimlerin ve köy enstitülerinin inişe geçişinin başlangıcı olur. Bir süre sonra CHP içindeki sağ kanat, Parti'ye egemen olur. 1946 seçimlerinin sonucunda İnönü kendi adayı yerine çevresindekilerin baskısıyla Recep Peker’i başbakan atar, o da kendi kadrosunu kurarak Hasan Ali Yücel’i kabine dışı bırakır. Yerine Tonguç’la barışık olmayan bakanlığın eski bürokratlarından Şemsettin Sirer geçer. Sirer, “ıslahat” adı altında enstitülere el atarak rayından saptırır. Bir süre sonra da Tonguç’u görevinden alarak Tonguç’un enstitülerdeki kadrosunu dağıtır. Diğer yandan geçirdiği soruşturma sonucu görevden alınan Kızılçullu’nun eski müdürü, Meclis'in yeni bağımsız milletvekili Mehmet Emin Soysal var gücüyle köy enstitülerine yüklenir. Ve enstitülerin kapatılmasıyla sonuçlanan süreç başlatılmış olur.

Günümüzde eğitim, halen rayına oturmuş değildir. Okumaz yazmazlık bir yana eğitim beklenen yararı sağlayamamıştır. Geçmişte köylerde yaşayan nüfus, günümüzde kentlerin varoşlarına taşınmıştır. Özelde varoşların, genelde tüm ülkenin kaliteli bir eğitimden geçmesinde ve tüketici toplumdan üretici topluma geçişte “köy enstitüleri” yararlanılması gereken çok önemli bir deneyimdir. Bunun için de köy enstitüleri olayının doğru anlaşılması gerekmektedir.

Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/koy-enstituleri-aydin-fabrikasiydi-241377#1


20190714

✍️ 🇹🇷Eğitim sistemi nasıl çöktü? - İsmet Özçelik

Eğitim sistemi nasıl çöktü?
İsmet Özçelik
Aydınlık Gazetesi, 14.7.2019 

Son günlerde sosyal medyada bir görüntü dolaşıyor.
Bir televizyonda yarışma programı.
Yarışmacılar üniversite mezunu.
Soru şu:
“Yeni doğmuş sütle beslenen sığır yavrusuna ne ad verilir?” 
Dört tane de seçenek sunulmuş.
Kuzu, sıpa, buzağı, oğlak.
Moral sorusu.
Ama yarışmacıların tavrı ve yanıtları insanın içini acıtıyor.

EĞİTİM SİSTEMİ

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri eğitim.
Kime sorsanız aynı şeyi söylüyor.
Eğitim sistemimiz çökmüş durumda.
Üretime katkı sunmuyor.
Peki bu nasıl oldu?


AKSU ÖĞRETMEN OKULU

Aksu Köy Enstitüsü.
Köy Enstitüleri kapatılınca Öğretmen Okulu olmuş.
Ben de bu okuldanım.
Mezunlar 6 Temmuz günü okulda buluştuk.
Ben mezun olalı 45 yıl olmuş.
Benden öncekiler de sonrakiler de vardı.
Doğal olarak birbirimizi tanımakta zorlandık.
Ama kısa sürede hemen kaynaştık.
Ömrümüzün 6-7 yılı burada geçmişti.
Anılar peş peşe geldi…
Gençleştik…

AMA…

Okulu gezdik.
Kuruluşunda Köy Enstitüsü olduğu için arazisi genişti.
Teneffüslerde yürüyüş yaptığımız geniş meydanlar vardı.
Oralara binalar yapılmış.
Tarımı öğrendiğimiz yerler yok olmuş.
Binlerce dönümlük pamuk tarlası yağmalanmış.
Portakal bahçesinde ağaç kalmamış.
Araç park yeri olmuş.
Spor yaptığımız 5 saha da aynı kaderi paylaşmış.
Binalar, eğitim sahalarını kovmuş.

ATÖLYELER

İş ve resim atölyesinin yerinde yeller esiyor.
Oysa ki ne anılarımız vardı.
Reklamdan sonra devam ediyor 

Boyamızı, tuvalimizi kendimiz yapardık.
Aramızdan İtalya’daki resim yarışmasında 2. olanlar bile çıkmıştı.
Eğitim sisteminin başarısı…
Birçoğumuz uzun süredir ziyaret etmemişti.
Herkeste bir burukluk oluştu.
Okulumuzun son haline üzüldük.
“Keşke gelmeseydik, hayalimizdeki gibi kalsaydı”diyenler oldu.

YAPARAK, YAŞAYARAK ÖĞRENME

Her şeyi yaparak, yaşayarak öğreniyorduk.
Eğitim, üretim içindi.
İlk sınıflarda nöbetler;
Sınıf büyüdükçe yemekhane, okul, ... başkanlıkları…
Hayata nasıl da hazırlanıyormuşuz.
Hem de demokrasi kurallarına tam uyarak.
En çok da kitap okumaya önem verilirdi.

NEREDEN NEREYE?

Kimsenin boş zamanı olmazdı.
Ders dışında herkesin bir uğraşı vardı.
Kimi sporla uğraşır, kimi folklor öğrenir, kimi resim yapar, kimi müzik aletleri çalar, kimi fotoğrafçılık kursunda, …
Hangi birini sayayım.
Her şey imece usulü ile gerçekleşirdi.

TEK HEDEF

En önemlisi de okula giren öğrencinin kafasında bir tek şey vardı.
Öğretmen olmak.
Köye gitmek, halkı aydınlatmak.
Bunun için de cihazlanması lazımdı.
Tarımı en iyi o bilecekti.
Aşıyı en iyi o yapacaktı.
Çocuk psikolojisini en iyi o bilecekti.
Her konudan haberi olacaktı.
Çünkü köyün önderi olacaktı.

90’LIK AYŞE ÖĞRETMEN

Akşam topluca yemek yedik.
Ayşe Kocabaş (Boztepe) sahneye çıktı.
Aksu Köy Enstitüsü’ndendi.
90 yaşında, ama dimdik.
Köy Enstitülerinden mezunu olmanın özgüveniyle konuştu.
Gözleri hala ışıl ışıldı.
Öğretmenliğe yeni başlamış gibi heyecanlıydı…
Hâlâ “Eğitim sistemimiz nasıl bu hale geldi?”diye soruyor musunuz?
Her şey çok açık değil mi?
Eğitimi çökerten kafa, işe, öğretmen yetiştiren okullardan başladı!

Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/egitim-sistemi-nasil-coktu-ismet-ozcelik-kose-yazilari-temmuz-2019

20170923

Amerikalı filozof ve eğitim teorisyeni John Dewey’in Türk Maarifi Hakkında Raporu

 


John Dewey’in Türk Maarifi Hakkında Raporu ve Türk Eğitim Sistemi
Akın EFENDİOĞLU
Çukurova Üniversitesi

Hasan Güner BERKANT
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi

Ömer ARSLANTAŞ
Çukurova Üniversitesi


Bildiri Özeti:

John Dewey, yaparak-yaşayarak öğrenmeye ve tecrübeye önem veren pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz teorisi olarak geliştirmiş, deneycilik, işlevsellik ve aletçilik olarak da bilinen felsefe akımının kurucusu ünlü filozof ve eğitim teorisyenidir. 1859-1952 Yılları arasında yaşamıştır. John Dewey’in eğitim felsefesinin temelinde yaparak öğrenme adını verdiği problem çözme yaklaşımı, diğer bir ifadeyla deneyim kavramı yer almaktadır. 

John Dewey’in deneyci düşünce sistemi üzerine kurulan pragmatizm 20. yüzyılda Amerika’da ortaya çıkmış olup Amerikan kültürünün ve yaşam biçiminin özünü oluşturmaktadır. Dewey, eğitimi yaşama hazırlık değil yaşamın kendisi olarak ele alıp, yaşama etki eden tüm değişkenlerin eğitim sürecinde yer alması gerektiğini belirtmiştir. Dewey çocukların yaşamdaki ihtiyaçlarına uyum sağlayacak programlar ve öğretim yöntemlerinin geliştirilmesini savunmuştur. Bu alandaki görüş ve önerileri günümüzde de önemini korumaktadır. Ayrıca eğitimi deneyimlere ve sorun çözmeye dayalı sürekli değişen, güncellenen ve hiç bitmeyen bir süreç olarak görmektedir. Bu süreçte eğitim hedefini bireyleri yetiştirmek ve değişime karşı uyumu öğretmek olarak açıklamaktadır. 

Görüşlerinden bazıları kısaca belirtilen, Amerikan toplumunun şekillenmesinde çok büyük katkısı olan filozof ve eğitim teorisyeni John Dewey, Cumhuriyet’imizin ilk yıllarında ( 19 Temmuz - 10 Eylül 1924 Tarihleri arası) Dönemin Eğitim Bakanı’nın (Vasıf Çınar) daveti üzere ülkemize gelmiştir. İstanbul, Ankara ve Bursa’da gözlem ve incelemelerde bulunduktan sonra, gözlem ve incelemelerinin sonuçlarını içeren ilk raporunu Türkiye’den ayrılmadan vermiştir. Bu raporda eğitimle ilgili olarak devlet bütçesine koyulması gereken ödenekleri ele almıştır. Amerika’ya döndükten sonra kaleme aldığı asıl rapor 30 sayfalık “Türkiye Maarifi Hakkında Rapor” dur. Bu raporda John Dewey’in kurulacak yeni eğitim sistemi hakkındaki önerileri yer almaktadır. Bu rapor MEDHAL (Giriş) bölümünden hemen sonra sekiz temel başlıktan oluşmaktadır. Bu başlıklar; 
  • Program, 
  • Maarif Vekilliği Teşkilatı, 
  • Muallimlerin Yetiştirilmesi ve Terfihi, 
  • Muallimlerin Yetiştirilmesi, Mektep Sistemi, 
  • Sıhhat ve Hıfzıssıhha, 
  • Mektep İnzibatı, 
  • Muhtelif Mevat 
şeklindedir. Başlıklardan da anlaşılacağı gibi raporun tüm okuyucular tarafından anlaşılması için günümüz Türkçesine çevrilmesine de ihtiyaç vardır. 

John Dewey’in hazırladığı rapor eğitim sistemimizde etkili olmuştur. Hatta Köy Enstitülerinin kuruluş mantığı ve dayanaklarında da bu raporun doğrudan yansımalarını görmek mümkündür (Altunya, 2005; Altunya, 2000). John Dewey 1945 yılında ülkemize tekrar geldiğinde Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü inceledikten sonra söylediği, İngiltere ve Amerika’daki konuşmalarında da aynen tekrarladığı 
“Benim düşlediğim okullar Türkiye’de Köy Enstitüsü olarak kurulmuştur. Tüm Dünyanın bu okulları görüp eğitim sistemini, Türklerin kurduğu bu okulları göz önünde bulundurarak yeniden yapılandırması isabet olacaktır” 
şeklinde batı basınında yayınlanan sözleri tarihe geçmiştir (Ata, 2001). 
Bu sözleriyle, kurulan bu okullara dünyanın ilgisini çekmiştir. Türk Eğitim Sisteminin felsefi temellerinin yeniden oluşturulduğu ve eğitime yeni bir anlayış kazandırıldığı bir dönemde hazırlanan raporlar ve bu raporlar sonucunda kurulan söz konusu okullar, bir süre sonra bir daha açılmamak üzere kapatılmıştır. 

Konuya, gerek 21. yüzyılda ülkelerin eğitim sistemlerini etkileyip şekillendiren eğitim bilimcilerin görüş ve önerileri, gerekse Cumhuriyet Dönemi’nde eğitimimizdeki değişmeler ve gelişmeler açısından bakıldığında, var olan bazı problemlerin teori ve uygulamalardaki farklılıklardan kaynaklandığı söylenebilir. Günümüzde dünyanın en gelişmiş ve lider ülkesi olan Amerika’nın gelişimini eğitim açısından temellendiren Dewey’in görüşlerinin, Cumhuriyet’imizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün de ülkemizin sürekli ilerlemesi ve gelişmesi temelindeki düşüncesinden yola çıkarak günümüzdeki eğitim uygulamalarıyla karşılaştırılmasının ve değerlendirilmesinin önemli olduğu düşünülmüştür. 

Raporda yer alan konulardan özellikle 
  • Tarım-Ziraat, İlköğretim Programları, 
  • Kütüphanecilik, 
  • Okuma-Yazma ve Okuma Alışkanlığı 
konuları üzerinde durulmuştur. 

 



J.Dewey’nin, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim sorunlarının çözümüne yönelik gözlem ve incelemelerde bulunarak bir rapor hazırlaması önemli bir çalışma olarak değerlendirilmelidir. Raporda ele alınan ve öncelikleri belirtilen konulardan bazılarının halen çözüm bekleyen sorunlar olarak devam etmesi ise düşündürücüdür. Bu sorunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. 
  • Eğitime ayrılan bütçenin yetersizliği. 
  • Öğretmenlerin hizmet öncesi ve hizmetiçi eğitimleriyle, mevcut uygulanan program arasında istenen birlikteliğin – ilişkinin yeterlilik düzeyinde kurulamaması. 
  • 1924 Yılından günümüze beş defa (1924, 1936, 1948, 1968, 2005) İlköğretim Programının ve Program yaklaşımının değişmesi, uygulama 
düzeyinde sorunlar oluşturmaktadır. 

Okur-Yazar oranının yükseltilmesine yönelik etkin uygulamalarda bölgesel farklılıklar olsa da bu oranın %5-10 düzeyinden , %90’lara çıkması iyi bir durumdur. Bunun için raporda da belirtildiği gibi destekleyici öneri olarak Kütüphane ve Kütüphanecilik programları yurt geneline yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Halkevleri Çalışmalarını da bu kategoride değerlendirebiliriz. 1940’lı yıllarda yayın alanında dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi, Köy Enstitülerinde okuyan öğrencilerin her öğretim yılı bunlardan 21 tanesini okuması, tanıtması ve eleştirisini yazması zorunluluğu yeni bir okur-yazar kitlesinin oluşmasına neden olmuştur. Bu okullardan mezun olanlar okuma yazma alışkanlıklarını gittikleri yerlerde de sürdürmüşlerdir. Çünkü Okuma ve Üretme, Köy Enstitülerinin ve Köy Enstitülerinde okuyanların yaşam biçimi olmuştur. Ancak günümüzde okur – yazar olsa da okuma alışkanlığı olmayanların oranı halen çok yüksek olduğu araştırma sonuçlarından da anlaşılmaktadır. 

Tarım-Ziraat alanında da, ülke genelinde istenilen gelişmeler tam sağlanamamıştır. Ülkenin verimli toprakları olmasına rağmen, Hükümetlerin uyguladığı değişken tarım politikaları. Belirlenen, istenen hedeflere ulaşmanın çok gerisinde kalmıştır. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanların sıkıntıları devamlı artmıştır. Buna bağlı olarak tarım ve hayvansal ürünlerin ithalatı da devamlı artmıştır. Ancak bu konuda da Köy Enstitüleri tam bir üretim okullarıydı. Ülke 21 Bölgeye ayrılarak, 21 Köy Enstitüsü kurulmuş yani 21 Eğitim ve Üretim merkezi oluşturulmuştur. Bu Okullarda Eğitim –Öğretim etkinliği içinde Genel Kültür Dersleri ve Meslek Bilgisi Dersleri yanında, Modern ve Üstün verim elde edilebilecek Tarım – Ziraat, Hayvancılık dersleri gibi dersler iş içinde yaparak yaşayarak - uygulamalı olarak verilmiştir. Bu ve benzer donanımla köylere giden eğitimciler bilgi ve becerilerini gittikleri yerlerde hayata geçirmeye çalışmışlardır. 

Köy enstitülerinde devletin az bir yardımıyla öğretmen adayları, iş içinde çalışarak hem kendi barınaklarını, dersliklerini ve diğer gereksinimlerini, çalışma yerlerini yapmışlar; hem de gereken genel kültür ile mesleki bilgileri ve tarım çalışmaları yaparak köy için gerekli olan beceriyi kazanmışlardır (Bozdemir, 2010). Bu hızlı ve başdöndürücü etkinliklere on yıl içinde son verilmesi ülkenin geleceğini olumsuz yönde etkilemiştir. 

Sonuç Olarak; John Dewey’in 1924 Yılında Hazırladığı “Türk Maarifi Hakkındaki Rapor”da yer alan Tarım-Ziraat, İlköğretim Programları, Okur-Yazarlık ve dolayısıyla Okuma alışkanlığı vb. konular, Cumhuriyet Döneminde kendi süreci içerisinde değerlendirildiğinde, Çok büyük değişmeler ve dalgalanmalar olduğu anlaşılmaktadır. Alanın uzmanı olmadığı halde, Güç ve yetki verilen bireylerlerin bireysel birikimlerinin ve anlayışlarının kesin doğrular olarak kabul edilip uygulamaya konulması, eğitimin genel hedeflerine ulaşmada engeller oluşturduğu söylenebilir. Ancak Ülkenin yapısına uygun eğitim uygulamalarının, üretim ve kalkınmada dinamik bir güç olarak ülkenin ve çağın koşullarına göre yeniden düzenlenerek hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır. Bunun için uygulayıcıların alana yönelik yeterlilikleri hizmet öncesi ve hizmetiçi eğitimlerinde işe koşularak beceri düzeyinde yaşamının bir parçası olarak öğretilmelidir. 

Anahtar Sözcükler: ,
Kayanak: https://www.pegem.net/Akademi/kongrebildiri_detay.aspx?id=117783





 
John Dewey Kimdir? 

Biyografisi-Biyografi Arşivi


Eğitimde demokratik idealler Genbilim Editor John Dewey (1859-1952) ve Eğitimde demokratik idealler; John Dewey 20. yy’ın ilk yarısının en önemli Amerikalı felsefecisi olarak tanınır.  

1859’da Vermont, Burlington’da dünyaya gelmiştir. Kısa bir öğretmenlik kariyerinin ardından felsefe alanında doktora yapmış ve 1889’dan sonra University of Michigan’da felsefe bölümünün başkanlığını üstlenmiştir. Daha sonraları University of Chicago’daki görevi esnasında kamu eğitimiyle aktif olarak ilgilenmeye başlamış ve burada 1896-1904 yılları arasında, çocuk eğitimi üzerindeki gözlemlerini derinleştirdiği meşhur “laboratuar okul”u kurmuştur. Akademik kariyerinin geriye kalan uzun bölümünde Columbia Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmıştır. Dewey’in demokratik idealini ve bu ideale ulaşmakta eğitime biçtiği rolü iyi anlayabilmek için onun içinde yaşadığı dönemi kaba hatlarıyla tarif etmek gerekir. Dewey bir kriz, belirsizlik ve imkânlar çağının filozofuydu. Dewey’in Amerikası’nda, 1890’larda Chicago halkının yaklaşık yüzde yirmisi evsizdi; her dört kişiden biri işsizdi; hastalıklar kol geziyordu ve sağlık hizmetleri nüfusun büyük bir kesimine ulaşmıyordu. Toplumsal ihtilaflar her yerdeydi: bugün görülmemiş ölçülerde şiddet içeren grevler yaygındı; toplumun zengin ve yoksul katmanları arasında derin bir uçurum vardı; siyasi partiler güç sahiplerinin elindeydi ve yerel yönetimler yolsuzluk batağına saplanmıştı. Kargaşanın hakim olduğu bu ortama her gün, yalnızca kendi dilini konuşan yeni göçmenler ekleniyordu. İngilizce Chicago’da henüz yaygın bir dil değildi ve her dört kişiden yalnızca birinin ebeveynleri Amerika’da doğmuştu.

Fakat bu kriz ve belirsizlik ortamı Dewey ideallerinin gerçekleşebileceği imkânlar da içeriyordu. Ücretli ve mekanik iş düzeni işçi sınıfı tarafından tümüyle kabul gören bir norm haline gelmemişti; işçi sınıfı henüz tüketim toplumunun ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde örgütlenmemişti; yüksek siyaset büyük şirketlerin tekelinde olsa bile halk yığınlarının bunun dışında tutulması gerektiği bugün olduğu gibi meşru bir bakış açısı haline gelmemişti. 19. yüzyılın sonlarından bakıldığında, otuz-kırk yıl sonrasının Amerikası’nın halkın toplumsal yaşam ve siyasete katılımı anlamında hangi yönde evrimleşeceği belirsiz görünüyordu. Noam Chomsky, eğitim ve demokrasi hakkındaki bir konuşmasında John Dewey’i klasik liberalizmin özgürlükçü değerlerinden beslenen ve erken eğitimde gerçekleştirilecek reformların toplumsal değişim için büyük imkânlar sağlayacağına inanan bir düşünür olarak tanıtır. Dewey’e göre “üretimin nihai hedefi meta üretimi değil, birbirleriyle eşitlik temelinde ilşikilenen özgür insanların üretimi olmalıdır”. “Eğitim bir vazoyu suyla doldurmak değil, bir çiçeğe kendi tarzında büyüyebilmesi için yardımcı olmaktır.” Chomsky’e göre, Dewey’in savunduğu özgürlükçü değerler, içinde yaşadığı erken 20. yüzyılın yükselen değer ve yapılarıyla uzlaşmaz bir çelişki taşımaktadır. Bir tarafta Leninist ve Stalinist komuta ekonomileri, diğer tarafta, ABD ve Batı’da inşa edilmekte olan devletçi kapitalist endüstriyel ekonomiler, her ikisi de köklü otoriter değerleri savunmakta, bireylerden itaat talep etmekte, eşitlik temelinde dayanışmacı insani ilişkileri değil, vahşi ve rekabetçi, tahakküm arayışındaki ilişkileri desteklemektedir. 20. yüzyılda gelişen egemen siyaset ve yönetim teorilerine göre halk, Walter Lipmann’ın sözcükleriyle “sorumlu insanların vahşi bir sürünün gürültü patırtısından azad olabileceği” bir konumda yer almalıdır; bir demokraside “bilgisiz ve başkasının işine burnunu sokanların, yani dışarıdakilerin bir işlevi vardır.” Onların işlevi “eylemin meraklı bir izleyicisi olmaktır, fakat katılımcısı değil”


20. yüzyılda devletler, şirketler, politik sistem, medya ve okullar bu arzu ve öngörüyü gerçekleştirecek şekilde yapılanmıştır. Dewey’e göre ise “siyaset büyük şirketlerin toplum üzerindeki bir gölgesidir” ve bu böyle olduğu müddetçe “gölgenin zayıflaması maddenin kendisinin değiştiği anlamına gelmeyecektir”. Yani reformların faydası çok sınırlıdır. Dewey 1920’lerde şunları ifade etmektedir: “Günümüzde iktidar üretim araçlarının, malların mübadelesinin, reklamcılığın, taşımacılığın ve iletişimin kontrolündedir. Bankacılığı, arazileri, sanayii özel denetim altında tutan, bu denetimi basın, basın kuruluşları ve diğer reklam ve propaganda araçları üzerindeki komutaları ile güçlendiren özel kâr amaçlı işletmeler varoldukça, yani, gerçek iktidar sistemi, baskı ve kontrolün gerçek kaynağı yerli yerinde durduğu müddetçe, demokrasi ve özgürlükden sözedilemez.” Serbest ve demokratik bir toplumda işçiler kendi kendilerinin efendisi olmalıdırlar. O halde “çocukları özgür ve zekice çalışamayacakları, sadece verilen iş uğruna çalışacakları şekilde eğitmek dar görüşlü ve gayrı ahlaki bir yaklaşımdır”

Dewey’in demokratik idealini, yüksek siyaset çerçevesinde tanımlanmış bir demokratik toplum tasarımından kesin bir şekilde ayırt etmek gerekir. Dewey’e göre demokratik toplumun temel kriteri bireyin kendi yaratıcı potansiyelini toplumsal yaşama gönüllü katılımı suretiyle ve toplumun iyiliği için çalışarak açığa çıkarabilmesidir. İnsan doğasının yaratıcı potansiyeline ve bireyde tesis edilmesi gereken katılımcı bir karaktere dayalı, aşağıdan yukarıya bir demokrasi ideali söz konusudur. İnsanın bireysel-psikolojik temelinden hareketle geliştirilen bu ideal bireyi toplumun iyiliği adına toplumsal bir çalışmaya davet etmek suretiyle birey ve toplum arasında bir denge arayışındadır.

Dewey’in eğitim reformuna olan ilgisi ABD ile sınırlı kalmamıştır. 1920’lerde Çin, Meksika, Japonya, Türkiye ve Rusya gibi modernleşen ve eğitim altyapılarını oluşturmaya çalışan ülkeleri ziyaret etmiş ve reform çabalarına destek vermiştir. Dewey 1924 yazında, iki ay gibi sınırlı bir zaman aralığında Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelmiştir. Bu ziyaretin hemen ardından yazdığı rapor on beş sene boyunca, 1939’a kadar Türkçe’de yayımlanmamış ve İngilizce orijinali ölümünün ardından, toplu çalışmalarının yayımlanması esnasında gün yüzüne çıkmıştır. Dewey’in İstanbul, İzmir, Bursa ve Ankara’da, okulların kapalı olduğu yaz aylarında yaptığı incelemelerin sonucunda Türkiye’nin eğitimde reform çabalarına sıcak yaklaştığı, Ankara’da mahrumiyet koşulları altında altyapısı kurulan cumhuriyet idealinden etkilendiği ve bu ideale sempatiyle baktığı görülmektedir. Yazdığı raporda, Türkiye’yi eğitimde “aşırı merkezileşme” çabalarına karşı uyardığı, maarif vekaletini “çeşitliliğin” esas alınması yönünde uyardığı dikkati çekmektedir. Ayrıca, köy enstitüleri fikri konusunda da Dewey’in esin verici olduğu ifade edilmektedir.

Pragmatizm ve Enstrümantalizm

Eğitim toplumsal ilerleme ve reformun temel yöntemidir. Kanunlara, cezalara veya mekanik ve dışsal düzenlemelere dayalı reformlar nafiledir. Eğitim toplumsal bilinci paylaşma sürecinin regüle edilmesidir; ve bireysel aktivitenin toplumsal bilinç temelinde ayarlanması toplumsal yeniden inşaa için tek güvenli yöntemdir. Bu kavrayışın hem bireyci hem de toplumcu ideallere saygısı vardır. İdeal bir okulda bireyci ve kurumsal idealler uzlaşmalıdır. Kanun ve ceza, toplumsal ajitasyon ve tartışma ile toplum kendisini ancak gelişigüzel ve rastgele düzenleyebilir. Oysa eğitim ile toplum amaçlarını formüle edebilir, kendi araç ve kaynaklarını organize edebilir, kendisini gitmek istediği yöne doğru biçimlendirir.

Demokrasi ve Eğitim

Bir okulun ahlaki ve politik gündemi, o okulda çocuğun karakterinin ne şekilde biçimlendirildiği bir tür “gizli müfredat” olarak da adlandırılır. Dewey açısından eğitim teori ve pratiğinin bu veçhesi son derece açıktır. “Belirli bir karakterin oluşumu doğru bir yaşam biçiminin tek hakiki temelidir” ve “doğru bir yaşam” demokratik pratiklerle özdeştir. Bireyler kendilerine has yetenekleri toplumun iyiliği yönünde kullanarak kendi kendilerini gerçekleştirirler ve bu nedenle, demokratik bir toplumda eğitimin en hassas görevi çocuğun kendi kendisini gerçekleştirebileceği karakteri, huyları ve erdemleri geliştirmesine yardım etmek olmalıdır. Dewey’in bir eğitim reformcusu olarak amacı Amerikan okullarını Amerikan toplumunun radikal anlamda demokratikleştirilmesinin bir aracına dönüştürmektir. Eğer okullar toplumsal yeniden üretimin değil de toplumsal reformun bir eyleyicisi olacaklarsa, bunların tam anlamıyla yeniden kurulması gerekmektedir.

Dewey, eğitimin ruhu, malzemesi ve yönteminin farklı tipteki cemaat yaşantıları içinde nasıl değiştiği sorusundan hareket eder. Eğitimin bir grup içerisinde baskın olan yaşam kalitesine bağlı olarak değişeceğini söyler. O halde eğitim toplumsal reformun bir aracı olduğu kadar, toplumun bir aynasıdır da. “Demokrasi ve Eğitim” adlı klasik eserinin 7. Bölümü’nde eğitim ve demokrasi mefhumunu bu çerçevede inceler. Bir toplumsal yaşam biçiminin değerine ve kalitesine dair burada iki temel kriter sunar: Bilinçli olarak paylaşılan ilgiler ne kadar çeşitlidir; ve diğer toplumsal birimlerle karşılıklı ilişkiler ne kadar zengin ve özgürcedir? Bu iki zenginlik ve çeşitliliğin doğrudan demokrasiye işeret ettiğini belirtir. Bu iki özellik demokratik toplumu tanımlayan unsurlardır. Karşılıklı insani münasebetlerin ve paylaşılan ilgi ve tecrübelerin zengin olduğu toplumlar (demokratik toplum), keskin sınıflara ayrılarak katmanlaşmış toplumların aksine, enetelektüel imkânların herkes için hakkaniyetli bir şekilde erişilebilir olmasını arzulayacaktır. Sınıflı bir toplumun sadece yönetici sınıfların eğitimine ihtiyacı vardır; geçişken (mobile), çok sayıda değişim kanalları içeren toplumlar bireylerinin kişisel inisiyatif ve uyum yeteneklerinin gelişeceği şekilde eğitilmelerini isteyecektir.

Eğitim toplumsal bir süreç olduğu için ve çok çeşitli toplum biçimleri varolduğundan, eğitim eleştirisi ve eğitimin yapılandırılması hakkındaki kriterler muayyen bir toplumsal ideale işaret eder. Bir toplumsal düzenin değerini ölçmek üzere önerilen iki kriter dikkate alındığında, özgür ilişkilerin ve deneyimin paylaşılmasının önüne içsel ve dışsal engeller getiren toplumlar arzu edilmeyen toplumlardır. Üyelerinin toplumun iyiliğine eşitlik temelinde katılımını destekleyen, farklı ilişki biçimlerinin etkileşimi yoluyla kurumlarının esnekçe yeniden düzenlemelerini güvence altına alan toplumlar demokratiktir. Böylesi bir toplum bireylerine, toplumsal ilişkili ve denetime karşı kişisel bir ilgi ve düzensizlik yaratmadan yaşanacak toplumsal değişimleri güvence altına alacak zihni melekeler kazandıran bir eğitim biçimine sahip olmalıdır.

Dewey üç tipik tarihsel eğitim felsefesini bu bakış açısıyla değerlendirdiğinde şu sonuçlara varır:

Birincisi, Platoncu eğitim felsefesinin benzer idealleri vardı, fakat bireyden ziyade bir sınıfı toplumsal birim olarak ele alıyordu. Bireylerin çeşitliliğinin değil, toplumsal kategorilerin çeşitliliğinin farkındaydı. İkincisi, On sekizinci yüzyıl aydınlanmasının sözde bireyciliği insanlığın kendisi kadar geniş bir toplum tahayyül ediyor ve bu toplumda özgür bireyler arasındaki alış verişin kısıtlayıcı toplumsal kurumların varlığına ihtiyaç duyulmaksızın, doğanın gücüyle gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Toplum ideali tüm insanlıktı ve eğer insanlar suni kurumsal kısıtlamaların dayatmalarından (örneğin devlet) kurutulurlarsa doğanın yasaları, Newton’un güneş sisteminde keşfettiği o muhteşem uyumu insan ilişkilerinde de tesis edebilirdi. Çünkü doğa, bireysel yeteneklerin çeşitliliğini ve bireylerin özgür gelişiminin gerekliliğini gösteriyordu. O halde eğitim de bu doğa yasalarıyla uyumlu olmalıydı. Fakat on sekizinci yüzyılın bireyci idealinde bu özgür bireyi gerçekleştirecek toplumsal organ yoktu. Son olarak, üçüncüsü, on dokuzuncu yüzyılın kurumsal idealist felsefesi bu ideali ulus devlet aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştı fakat bunu yaparken söz konusu toplumsal amacı aynı politik birimin üyeleriyle sınırlandırdı. Bireyin kurum karşısındaki alt konumunu yeniden üretti.

Kaynak:
http://www.biyografistan.com/2013/04/john-dewey-kimdir-biyografisi.html

En Çok Okunanlardan...