Blog Listem

Talat Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Talat Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260314

📖 💐🇹🇷Büyük Türk Talat Paşa’yı şehit edilişinin yıldönümünde saygıyla ve hürmetle anıyoruz. 💐Ruhu şâd olsun...

''Türk milleti için kendisini feda etmiş, İttihat ve Terakki’nin beyni, büyük Türk Talat Paşa’yı şehit edilişinin yıldönümünde rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz. 

Türk milleti ona çok şey borçludur. Bugün bu topraklarda Ermeni zulmü olmadan yaşıyorsak onun sayesindedir.''

Alıntı: Elif @avelifkoca


Talatpaşa bundan 151 yıl evvel 1875 yılı Ağustosun 5. günü sabaha karşı Edirne'de Defterdar Camii ve Medresesi ne bitişik olan kendi evlerinde doğmuştur. (Günümüzde Aşiyan düğün salonunun oldugu yer.)

Babası Kırcaali kazasının Cebelce köyünden Cebelceli Ahmet Vasif Efendi'dir, dedesi Kırcaali kazasının Yahşiler Köyünden Bayraktar Halil ağadır, Validesi Hürmüz hanımdır ve Edirnelidir.

Gazi Mustafa Kemâl Atatürk ve bütün tarihçilerin ortak görüşü; Edirneli Talât Paşa gerçek bir Vatanseverdir. Devletine uzun yıllar hizmet ettikten sonra gittiği Almanya'da karanlık güçlerin maşası hain ve kalleş bir Ermeni suikastçının kurşunlarına hedef olarak 15 Mart 1921'de şehit olmuş.Hasret kaldığı vatanına ancak 25 Şubat 1944'te getirilerek Abide-i Hürriyet şehitliğine defnedildi.

Hemşehrimizin vefat yıldönümünde kendisini saygı ve minnetle anıyoruz. Allahın Rahmeti üzerine olsun..

Alıntı: S.PelinPEREMECİ ♐ #ANDIMIZ @tunaboyutarihi


"Beni bir gün sokakta vuracaklar. Alnımdan kan akarak yere serileceğim. Yatakta ölmek nasip olmayacak. Ziyanı yok, varsın vursunlar. Vatan, benim ölümümle bir şey kaybedecek değildir. Bir Talat gider, bin Talat yetişir!"

Türk Devrimi önderlerinden Talat Paşa'ya saygı ve özlemle!

Alıntı: İbrahim Okan Özkan @iokanozkan



Cumhuriyet değerlerine sadık Türk gençleri olarak, İmparatorluk dönemimizin son Başbakanı Talat Paşa’yı 1921’de Berlin’de şehit edildiği caddede bir kez daha andık.

Alıntı: Efeibram @TugrulMoskowitz



Talat Paşa'nın 15 Mart 1921 Berlin'de Ermeni katil Soghomon Tehlirian tarafından şehit edildiği yer. Atatürk 1926 yılında iadei itibar ile şehit ilan edip eşine maaş bağlatmıştı. Maalesef hastalık sebebiyle naaşını getirmeye ömrü yetmemişti. O zamanki yönetim bir paşasını korumak için yurtdışına gitmesine izin vermiş ama uzaklarda öldürülmesinin önüne geçememişti. Ülkemizdeki İttihat ve Terakki tepkisi nedeniyle naaşı 1943 yılında bakanlar kurulu kararı ile getirilip Abide-i Hürriyet Anıtı'na törenle gömülmüştü. 

Kim ki hakkında kötü konuşuyorsa Ermeni soyundan devşirmedir.
Ruhu şad olsun. Seni sevenler Türkler adını unutmadan halen yıldönümünde yad ediyor. 

Vatan sağ olsun. Ne mutlu Türk'üm diyene!




''Talat Paşa, Türk Devrimi'nin fedailik anıtıdır. Türk gençliğinin pusulasıdır. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük vatanseverlerden, Hürriyet Kahramanımız Talat Paşa’yı vefatının yıl dönümünde saygıyla anıyoruz.''

Alıntı: Öncü Gençlik @OncuGencli

20250621

🎞️🇹🇷Talat Paşalar kahramandı. Sadece cephede değil... Jön Türklerin yaktığı o meşale, Kurtuluş’a giden yolu aydınlattı.

1908, ABDÜLHAMİD'E KARŞI HÜRRİYET DEVRİMİ » ©2008

𓂀 Evet, Talat Paşalar kahramandı. Sadece cephede değil... Jön Türklerin yaktığı o meşale, Kurtuluş’a giden yolu aydınlattı. 1908 Hürriyet Devrimi’ni anlattığımız belgesel, bugünkü tartışmalara ışık tutuyor. 

#TalatPaşa #ittihad 

▶️  HÜRRİYET DEVRİMİ

 Kam Film  @kam_film


20250315

📰✍️🎞️ Büyük vatanseverin katledilmesinin 104. yılı! Katilin oğlu: Babam yalan söyledi!

Büyük vatanseverin katledilmesinin 104. yılı! Katilin oğlu: Babam yalan söyledi!

Hürriyet kahramanı Talat Paşa, 104 yıl önce Berlin'de katledildi. Katil Tehliryan'ın oğlu, babasının mahkemede verdiği ifadesinin gerçekleri yansıtmadığını açıklamıştı

15 Mart 2025

Büyük vatanseverin katledilmesinin 104. yılı! Katilin oğlu: Babam yalan söyledi!

Editor

E. KUR. ALB. DOÇ. DR. ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU

Osmanlı Devleti’nin sekiz cephede düşmana karşı mücadele verdiği Birinci Dünya Harbi’nde Ermeni askerler Osmanlı ordusundan firar ederek düşmanla işbirliği yapmış, ayrıca silahlı çeteler teşkil eden Ermeniler, savunmasız Türk köylerini basarak sivil halkı ağır işkencelerle katletmeye başlamıştı. Yapılan tüm ikazlara rağmen Ermenilerin Türk ordusuna saldırmaya ve sivil halkı katletmeye devam etmesi üzerine Osmanlı Devleti, isyan eden Ermenilerin savaş yaşanmayan yerlere nakledilmeleri kararını almak zorunda kalmıştı.

Söz konusu karardan dolayı Osmanlı Devleti’ni ve dönemin İçişleri Bakanı olan Talat Paşa’yı suçlayan Ermeniler, savaş sona erdikten sonra düzenledikleri suikastlarla Osmanlı Devlet adamlarını katletmeye başladılar. Savaştan sonra Berlin’de yaşamını sürdürmeye başlayan Talat Paşa’yı takibe alan Ermeni Terör Örgütü Nemesis, Soghomon Tehliryan adlı teröristi Talat Paşa'yı katletmekle görevlendirdi. Tehliryan 15 Mart 1921'de Berlin'de sokak ortasında Talat Paşa'yı başının arkasından vurarak katletti ve Alman polisi tarafından yakalandı.

Tehliryan’ın Erivan’daki heykeli.

BERLİN’DE BİR KANGURU MAHKEMESİ

Berlin mahkemesinde yürütülen yargılamada katil Tehliryan; ailesinin zorunlu göçe tabi tutulduğunu, göç sırasında anne ve babasının öldürüldüğünü, kız kardeşinin ise ırzına geçildiğini, annesinin geceleri rüyasına girerek kendisinden ailesinin intikamını almasını istediğini ve Talat Paşa’yı bu nedenle öldürdüğünü söylemiştir.

Berlin’de görülen davada Alman mahkemesi olayla hiçbir ilgisi olmayan birçok kişiye katil lehine tanıklık yaptırarak katili aklamaya çalışırken Talat Paşa'nın eşine ve Türk ordusunda komutanlık yapan Alman General Bronsart von Schellendorf'a - tanık listesinde yer aldıkları halde - tanıklık yaptırmamış ve katil Tehliryan’ı beraat ettirmiştir.

Kanguru mahkemeleri olarak adlandırılan mahkemelerin tipik bir örneğini teşkil eden Berlin'deki mahkeme; katil Tehliryan’ın yerine maktul Talat Paşa'nın ve Osmanlı Devleti'nin yargılandığı bir tiyatro sahnesine çevrilmiştir. Tehliryan yargılaması Alman hukuku ve dünya hukuku açısından bir utanç örneğidir.

Cinayeti müteakip Tehliryan’ın serbest bırakılması, işlenen cinayetlerin karşılıksız kaldığını gören Ermenileri cesaretlendirmiş ve diğer Osmanlı yöneticilerinin de peş peşe katledilmelerine zemin hazırlamıştır. 6 Aralık 1921’de eski Sadrazam Sait Halim Paşa Roma’da, 17 Nisan 1922’de siyaset adamı Bahattin Şakir ve eski Trabzon Valisi Cemal Azmi benzer şekilde Berlin’de sokak ortasında vurulmuşlardır. Bu cinayetleri 25 Temmuz 1922’de Cemal Paşa’nın Tiflis’te katledilmesi izlemiş ve zorunlu göç sırasında Osmanlı yönetiminde görev yapan devlet adamlarının neredeyse tamamı bir yıl içinde ortadan kaldırılmıştır.

1973'ten günümüze kadar 31 Türk diplomatı ve çok sayıda masum insan Ermeni teröristler tarafından katledilmiştir. Ermeniler masum insanları alçakça katletmekle de yetinmemiş ve katillerin heykellerini de dikmeye başlamıştır. Bu kapsamda Ermenistan'da Talat Paşa’nın kesik başını katil Tehliryan’ın ayakları altında gösteren bir heykel dikilmiştir.

TALAT PAŞA'NIN KATİLİNİN OĞLU: BENİM BABAM HEM YALANCI HEM KATİLDİ

Talat Paşa cinayetinden 95 yıl sonra San Francisco’da Almanya'nın Süddeutsche Zeitung gazetesine açıklama yapan Tehliryan'ın oğlu, babasının bir katil ve yalancı olduğunu, babasının mahkemede verdiği ifadenin gerçekle hiçbir ilgisinin olmadığını, babasının kız kardeşinin olmadığını, ailesinin zorunlu göçe tabi tutulmadığını, babasının daha savaş çıkmadan önce para kazanmak için Sırbistan'a, oradan da Rusya'ya gittiğini, dolayısıyla kız kardeşinin ırzına geçildiğine ve annesinin ve babasının zorunlu göç sırasında katledildiğine ilişkin ifadelerinin de yalan olduğunu açıklamıştır.

Ermenistan Devleti'nin ve Ermeni Diasporası’nın kendisine zarar vermesinden korktuğu için kimliğinin gizli tutulmasını isteyen oğul Tehliryan, bir katil ve yalancı olan babasının Ermenistan tarafından kahraman olarak kabul edilmesini anlayamadığını belirtmiştir.

GERÇEKLERİ DUYURMAK İÇİN

Talat Paşa cinayetinin 100. yıldönümünde Kıbrıs İlim Üniversitesi koordinatörlüğünde Talat Paşa Davası konusunda Prof. Dr. Ata Atun'un, Dr. Maxime Gauin'in ve E. Kur. Alb. Doç. Dr. Ömer Lütfi Taşçıoğlu’nun katılımıyla bir panel düzenlenmiştir. 

“Remembering Talat Pasha and the beginning of the terror murders” adıyla Youtube'a yüklenen söz konusu panelin videosu aşağıdadır:

🎞️ Talat Paşa ve Berlin’de bir Duruşma. Talat Paşa Davası ve Talat Paşa Yargılaması.

Yukarıdaki videonun emperyalist ülkelerin hukuk kurallarını nasıl çiğnediklerinin delilleriyle ortaya konulmasına imkân sağlayacağına ve özellikle yurt dışında yaşayan Türklerin kendilerine ve asil Türk milletine karşı haksız suçlamalar yöneltenlere karşı konumlarını güçlendireceğine inanıyorum.

Şimdiye kadar binden fazla kişi tarafından izlenen videonun daha fazla sayıda vatansever tarafından izlenmesi ve altına yorum yazılması gerçeklerin dünya kamuoyu tarafından görülmesini kolaylaştıracaktır.

Teröristler tarafından şehit edilen kahraman atalarımızın yaşadıklarının nesilden nesle aktarılarak anılmaları tarihini ve geçmişini bilen nesiller yetiştirilmesine, şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarının değerinin bilinmesine ve şehitlerimizin gelecekte de saygıyla anılmalarına imkân sağlayacaktır.

Menfur bir suikasta maruz kalan kahraman devlet adamı Mehmet Talat Paşa’yı ölümünün 104. yılında saygıyla anarken Türk milletinin suikastlarla ve iftiralarla susturulamayacağını bir kez daha hatırlatır, Türk milletine başsağlığı dilerim.




📰✍️📖 Devrimci, Alçakgönüllü, Nazik ve Cesur... Talât Paşa - Feyziye Özberk

Devrimci, Alçakgönüllü, Nazik ve Cesur... Talât Paşa

Talât Paşa, 15 Mart 1921 günü, Ermeni bir katil tarafından, Berlin’de evinin bulunduğu sokakta vurularak şehit edildi. 

Talât Paşa’nın katledildiği haberini aldığında Atatürk’ün gözleri doluyor ve 

'Memleket büyük bir evladını kaybetti' diyor.

15 Mart 2025

Feyziye Özberk yazdı! 

Devrimci, Alçakgönüllü, Nazik ve Cesur... Talât Paşa

Feyziye Özberk

Paşa, şehit edildiğinde çoğu zaman yaptığı gibi tek başına korumasız yürüyor. Çevredekiler tarafından suçüstü yakalanan katil yargılanıyor. Alman yetkili makamları, katilin mutlaka cezasını göreceğini belirten demeçler veriyor. Fakat Türklerin gösterdiği savunma tanıkları dahi dinlenmeden –“Ermeni kurtuluş hareketinin” bir gösteri alanına dönüştürülen– mahkemede, katil beraat ettiriliyor.

Bu ölüm yıldönümünde Talât Paşa’nın; niteliklerini, devrimci kişiliğini anlatmak istiyorum. Paşa kişilik olarak her bakımdan örnek alınacak büyük bir değerimizdir.

AYAKLARIN BAŞ OLMASI

23 Temmuz 1908’de Hürriyet’in ilanından sonra, o tarihe kadar yalnızca İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri arasında; Selanik ve çevresinde tanınan Talât Bey’in adı, ülke çapında duyuluyor. Aralık 1908’de Edirne milletvekili seçiliyor. 23 Aralık 1908’de 215 oydan 116’sını alarak Meclisi Mebusan’ın Birinci Reis Vekili oluyor. Birinci Reis, yine İttihatçıların adayı olan ve o günlerde daha çok tanınan Ahmet Rıza Bey’dir. Talât Bey, 1917 yılına kadar birkaç kez Dâhiliye ve Posta ve Telgraf nazırlığı yapıyor.

Tam adıyla Mehmet Talât Bey, 4 Şubat 1917’de Sadrazam oluyor ve Paşa unvanını alıyor. Osmanlı’da paşa unvanı yalnızca askerlere özgü değildir; sadrazam olanlara da paşa unvanı veriliyor. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez, halk tarafından seçilen bir milletvekili, bir dönem posta memuru olarak çalışmış, halktan biri, bu göreve geliyor. Yaşanan siyasal ve toplumsal bir devrimdir.

O güne kadar yaşanılanın, alışılmışın dışındaki bu gelişme, bir halk deyişiyle “ayakların baş olması,” toplumda şaşkınlık yaratıyor. Anonim birçok taşlamaya konu oluyor:

“Sen yakışmaz dersin emma kel başa şimşir tarak,
Sadrazam oldu Talât, cilve-i takdire bak.”

Halk ayaklar baş oldu derken, aslında bilgece bir anlatımla devrime işaret ediyor. Yaşanan bir altüst oluştur. Talât Bey onlardan yani halktan biridir. Nasıl olur da sadrazam olur? Onlar bu konumu kendine, kendinden birine, dolayısıyla Talât Bey’e yakıştırmıyor. Yıllar yılı bu duygu, halkın kendini aşağı görmesi, kafalara nakşedilmiştir. İttihat ve Terakki örgütü liderleri de uzun süre bizzat iktidar olmaya cesaret edemiyor. Eski devrin paşalarını yönlendirmeye, iktidarını bu yöntemle yürütmeye çaba harcıyor. Tabii amaçladıkları hedeflere bu yöntemle ulaşamıyorlar. İttihat ve Terakki’nin yaptığı en önemli hatalardan biri, belki de budur.

Talât Paşa da bu hatayı kabul ediyor. Le Temps’in muhabiri M. Jean Rodes’e verdiği demeçte bunu belirtiyor: “Yalnız bir şeye yeriniyorum. O da, vaktiyle işlerin yönetimini ele almamızdır. Çünkü böyle yapsaydık, irtica olayı yapılmayacaktı. (31 Mart gerici ayaklanması) Ama dünyaya karşı kendimizin bir çıkar düşüncesiyle hareket etmediğimizi göstermek istiyorduk.” Hatalarının temelinde yatan duygu bile yanlış anlaşılmamak isteği…

İttihat ve Terakki’nin 1908-1918 toplam on yıllık iktidar döneminden, (üstelik tam bir ittihatçı hâkimiyetinden de söz edilemezken), denilebilir ki “yüz yıllık tarih” ve siyaset çıkmıştır. Çünkü bu on yıl, hem dünyanın hem de Osmanlı’nın altüst olduğu yıllardır.

VATANIN TALAT'I

Cemiyet’in Merkez-i Umumi üyeleri gizli çalışma nedeniyle açıklanmadığı için 1908’in sonbaharında Talât Paşa, İstanbul için yeni ve bilinmeyen bir isimdir. Meclisi Mebusan’da, ilk Meclis Reisleri seçileceği gün Mektebi Hukuk’ta “İlmi-i Servet” (ekonomi) hocası olan Cavit Bey, Tanin gazetesi Başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın’a: “Talât’a oy ver” der. “Kim Talât?” sorusuna, Cavit Bey’in verdiği yanıt: “Bizim Talât” olur. Hüseyin Cahit Yalçın, bu sözden hareketle şunları yazıyor: “İşte bu ‘bizim Talât’, yavaş yavaş sadece kendi saf ve samimi hizmetleri, yararlılıkları sayesinde hepimizin Talât’ı oldu, memleketin Talât’ı oldu, vatanın Talât’ı oldu.”

Talât Paşa’nın daima muhafazakâr ve ileri unsurlar arasında uzlaşma adımlarıyla yürüdüğünü yazan Hüseyin Cahit Yalçın, Paşa’nın vatanseverliğini ve cesaretini vurguluyor: “Vatanı için hayatını feda etmek lüzumu ile karşılaşsa idi katiyen eminim ki bu cezri hareketi memnuniyetle, tereddütsüz göze alırdı. Fakat siyasi hareketlerde onu radikal, cüretkâr ve çok ileri adımlara sevk etmek kabil değildi.”

Bu açıklama biraz eleştiri koksa da bize Paşa’nın içinde bulunduğu kitleyi kucakladığını ondan kopmamaya çalıştığını da gösteriyor. Ayrıca Paşa’nın, vatanın kaderi söz konusu olduğunda Bâb-ı Âli Baskını gibi radikal, çok cesur bir harekete önderlik ettiğini de biliyoruz.

Kendi de İttihat Terakki üyesi olan İsmet İnönü, 1969 yılında bir söyleşisinde Talât Paşa’yı Meşruiyetin ilanından evvel tanıdığını belirtiyor ve kusursuz denebilecek kişiliğine dikkat çekiyor: “Vaktiyle posta memuru oluşunun hatırlatılması rakiplerinin kendisinde kolay kolay kusur bulamayışlarındandır. Talât Paşa siyasi kariyerine ufak bir memur olarak başlamış, on sene zarfında siyasi hayatın en yüksek kademesine Sadrazamlığa kadar ilerlemiştir, daha önemlisi İttihat Terakkinin fikriyatını, politikasını nihayetine kadar sadakatle ve sebatla takip eden zümreye örnek olmuştur.”

Hasan Babacan, Paşa’nın önder ve etkin kişiliğini belirtiyor: “Talât Paşa, son dönem Osmanlı devlet adamları arasında, üzerinde müspet veya menfi olarak çok şey yazılan ve söylenen bir devlet adamıdır. Çünkü o, kurucuları arasında bulunduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetleriyle ki en önemli faaliyeti II. Meşrutiyetin ilanıdır, 23 Temmuz 1908’den 30 Ekim 1918’e kadar geçen on yıllık bir dönemin hâkimi durumundaki kişidir. Üzerinde çok şey yazılan ve konuşulan böyle bir dönem…”

Onu bir yabancı gözüyle tahlil eden Bernard Lewis de, Talât Paşa’nın şahsiyetini takdir ederek, “Triomviranın üçüncüsü ve hepsinin çok ötesinde daha yetenekli olan Talât Paşa, süratli ve nüfuz edici bir zekâ sahibi, gerektiği zaman şiddetli fakat hiçbir zaman fanatik ve kindar olmayan bir adamdı. Çağdaş bir Avrupalı gözlemciye göre Türk Devriminin Danton’uydu” diyor.

Halil Menteşe’nin kitabında Paşa’nın bir yönetici olarak, hayati durumlarda çalışma arkadaşlarına nasıl davrandığını yansıtan hoş bir anı var. Sakız ve Midilli adalarının iade edilmemesi, Kasım 1913 barış anlaşmasına rağmen, İstanbul için savaş anlamına geliyor. Bu nedenle donanmayı güçlendirmek için büyük gayret sarf ediliyor. Bir Fransız bankasından kötü şartlarda alınan kredi sayesinde Brezilya üzerinden İngiliz yapımı bir zırhlı geminin satın alınması mümkün oluyor. Halil Bey’in aktardığına göre Maliye Nazırı Rıfat kredi anlaşmasını imzalamakta tereddüt edince, “Talât Bey onu kucaklayıp, ‘Beyim adaları alacağız, santim düşünecek zamanda değiliz’ diye bağırdı. Onu okşayıp sakalını öpmek suretiyle tatlılıkla baskı uyguladı. Kendisini bankacının beklediği odaya götürdü ve imzalamaya mecbur etti.”

ÖRGÜT USTASI BİR LİDER

Talât Paşa usta bir örgüt lideridir. O aynı zamanda iktidar mücadelesinin en önemli aracının siyasal bir örgüt (parti) olduğunu bilen, buna inanan bir önderdir. Siyasi yaşamında örgütlü olmaya ve örgütüne büyük bir özen göstermiştir.

İttihat ve Terakki, çok karışık ve nazik bir örgüttür. Ömer Nâci’nin ifadesiyle “kırk türlü ‘mecnun’dan mürekkep” bir kuruluştur, İttihat ve Terakki… Aralarında eşitlik var. Liderliği reddediyorlar. Hepsi “kardeş.” İtaat edecek olanlar, bu itaatin gerekliliğine ikna olmalılar. “Vatan sevgisi” konusunda anlaşıyorlar. Ancak hükümet biçiminden yönetim tarzına, sosyal önlemlere kadar herkes farklı düşünüyor. Aralarında çok büyük ayrılıklar var. Bu durum dikkate alındığında, örgütte bir uyumsuzluk olmadan işleri yürütebilmek için faal, yumuşak, insan duygularını ve ihtiraslarını ölçebilmekte usta bir zekâ ve kişiliğe gereksinim var. Talât Paşa da bu tekniğin en büyük ustası. Alçakgönüllü, nazik ve cesur... Ona göre küçük ve sıradan entrikalar, yalan ve iftiralar düşmana karşı bile bir silah olarak kullanılmaz. En büyük düşmanına bile açıktan, cepheden hücum edebiliyor. Çıkarcı değil. Seviliyor, sayılıyor, sözü dinleniyor. Daima çevresindekileri sabırla dinlemeyi ciddiye alıyor. Merkezi Umumi ile ilişkilerini hep sıcak tutuyor.

Tekrarlarsak İttihat Terakki örgütünde, liderliği doğru bulmayan bir anlayış egemen… Bu anlayışa karşın, zorluklar karşısında sürekli çözüm arayan, gelecekte ulaşılacak başarıya olan inancında ısrarlı, umudunu hiç kaybetmeyen, mücadeleci ve esnek kişiliği, Talât Paşa’nın liderliğini tartışmasız kılıyor. Cavid Bey, Talât Paşa’nın vazgeçmeyen yapısını şöyle tanımlıyor: “Bugün kazanamadığımı yârin kazanırım, der ve işe başlar.”

Doğu Perinçek, Talât Paşa’nın “öncelikle büyük bir devrimci” olduğunu vurguluyor. “Büyük teşkilatçıdır. İttihat Terakki, Türk devrim tarihinin çok önemli kök teşkilatıdır. Hatta dünya devrim tarihinde yeri olan bir partidir. Talât Paşa işte o partinin önderidir. Büyük bir ahlak ve fedakârlık örneğidir. Büyük devlet adamlarımızdandır.”

Talât Paşa’yı bu kıymetli devrimci önderi saygı, sevgi ve minnetle anıyorum.

📖 Kaynak:

  • Feyziye Özberk, Talât Paşa İttihat Terakki Tarihi/Posta Memurluğundan Devrim Önderliğine, Kırmızı Kedi Yayınevi, Ekim 2021, İstanbul.
Alıntı: AYDINLIK GAZETESİ 


20210319

Hürriyet Devrimi önderlerinden Talat Paşa’nın şehit edilişinin 100. yılı...




Bir Talat gider; bin Talat yetişir!

Bir Talat gider; bin Talat yetişir!

15 Mart 2021page1image47171648

İttihatçıların Sadrazamı Talat Paşa'nın şehit edilişinin bu yıl 100. yıldönümü.

Talat Paşa, 15 Mart 1921 günü Berlin'de İngiliz gizli servisinin kiralık adamı Ermeni militan Tehlirian tarafından tabancayla vurularak katledildi. Davası da uyduruk bir mahkeme süreciyle kapatıldı. Talat Paşa, fedai kuşağı devrimcilerinin teşkilatçı lideriydi.

Türk devrimine büyük hizmetlerde bulundu. Emperyalizme karşı büyük saldırıyı göğüsledi. Osmanlı'nın paylaşılmasını gördükleri için, önce güçlü bir ordu yarattılar. Bunun kurmayı Enver Paşa'ydı. Çanakkale Zaferi onların eseriydi. Dünya Savaşı'nı uzatarak Çarlık Rusya'sının çökmesini ve Bolşevik Devrimi'nin gelmesini hızlandırdılar. "Güneş batmaz" denilen İngiliz emperyalizmine kök söktürdüler. Büyük darbe vurdular ve hızla çöküşe sürüklediler...

Kapitülasyonların kaldırılması, milli ekonomiye geçiş, çağdaş kurumların ilk nüvesinin oluşması, halkçılık ve köycülük; kadın hakları, eğitimin yaygınlaştırılması, laikliğin ilk uygulamaları, basın hürriyeti ve sosyal hayatın canlanması yine onların eseriydi.

KAHPE KURŞUNLARA HEDEF OLDULAR

Talat Paşa fedai vatansever kuşağın öncüsüydü. Büyük bir teşkilat kurarak, gelmekte olan felakete karşı set oldular. Cumhuriyet Devrimi'nin yolunu açtılar. Tarihe Jön Türkler namını onlar hediye etti.

"İnkılâbın büyük teşkilatçısı” ... Bu tanımlama Mustafa Kemal Atatürk’e ait. Talât Paşa’nın şehit edildiği haberi geldiği zaman, Atatürk gözyaşlarını tutamıyor ve “Vatan büyük bir evlâdını, inkılâp büyük bir teşkilatçısını kaybetti” diyor.

Talât Paşa, Cumhuriyet ve sonrasına kadar uzanan siyasal gelişmelerin kaynağında bulunan anahtar kişidir. O ve İttihat ve Terakki Cemiyeti, bugünün Türkiye’sinin temellerini atanlardır. Bu inkâr edilemez” Talât Paşa kitabının yazarı Tevfik Çavdar onu, “bir örgüt ustası” olarak adlandırıyor. Kitapta pek çok durumdan hareketle Paşanın bu alandaki ustalığı anlatılıyor. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın, Hatırat-ı Niyazi kitabında yer alan Talât Paşa değerlendirmesi kısa ve öz: “İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bütün işleri hemen hemen Talât Bey’in tertibiyle Merkez-i Umumi tarafından karar altına alınmıştır.

HEDEFİNDE İKTİDAR OLAN BİR ÖRGÜT

Nasıl bir örgüt? Bu önemli sorunun yanıtını Atatürk veriyor: “İnkılâp” yapacak bir örgüt. Siyasal iktidara ulaşmak ve bu iktidarı sürdürmek için dayanılacak bir siyasal örgütün varlığı Talât Paşa’nın tüm mücadelesinin odağında yer alıyor. O, her durumda önceliği örgütüne veriyor.

“Cemiyet-i Mukaddese” yani kutsal dernek; Meşrutiyetin ilan edildiği günlerde halk arasında İttihat ve Terakki’ye verilen addır bu. Anlaşılan kitleler kendisine özgürlüğü kazandıran örgüte, kutsallaştırılmış bir nitelemeyle teşekkür ediyor.

23 Temmuz 1908’e yani Meşrutiyetin ilanına kadar sınırlı bir grubun bildiği İttihat ve Terakki, bir anda yurt düzeyinde yaygın ve onurlu bir yeri olan örgüt konumuna yükseliyor. Daha sonraki yıllarda örgüte verilen diğer bir ad: “Cemiyet-i Hafiye” yani gizli dernektir. “Bir yanda cemiyetin görünen düşünsel yapısı vardır, bir yanda da önce “Fedailer” olarak bilinen sonra iktidardayken “Teşkilat-ı Mahsusa” adını alan gizli silahlı grup... Bu örgüt halktan insanların katılımıyla milis gücü oluşturur. Teşkilat-ı Mahsusa kurtuluş Savaşında, düzenli ordu kurulmadan önce de bu amaçla çalışmalar yapacaktır. Cemiyet legal olduğu zaman, bu örgütün gizliliği korunur. Talât Paşa, 1 Kasım 1918 günü gece yarısı yurtdışına çıkarken örgüte: “Enver dönemi bitti. Bundan böyle Mustafa Kemal’in emrindesiniz” talimatını verir.

KİŞİLİĞİ VE DÜŞÜNCE YAPISI

Cemiyet’in Merkez-i Umumi üyeleri gizli çalışma nedeniyle açıklanmadığı için 1908’in sonbaharında, Talât Paşa İstanbul için yeni ve bilinmeyen bir isimdir. Meclisi Mebusan’da, ilk Meclis reisleri seçileceği gün Mektebi Hukuk’ta “İlmi-i Servet” (ekonomi) hocası olan Cavit Bey, H. Cahit Yalçın’a “Talât’a oy ver” der. “Kim Talât” sorusuna, Cavit Bey’in verdiği yanıt: “Bizim Talât” olur. H. Cahit Yalçın, bu sözden hareketle şunları yazıyor: “İşte bu ‘bizim Talât’ yavaş yavaş sadece kendi saf ve samimi hizmetleri, yararlılıkları sayesinde hepimizin Talât’ı oldu, memleketin Talât’ı oldu, vatanın Talât’ı oldu”

https://www.haber2021.com/bir-talat-gider-bin-talat-yetisir

20210314

Türk Devriminin büyük lideri Talat Paşa

 "Haydi vurdurun beni! 

Çeksin tetiği zavallı biri...heyhat! 

Arkasında İngiliz hükümeti. 

Biliyor Talat!” 

Türk Devriminin büyük lideri Talat Paşa'yı Hüseyin Haydar'ın eşsiz dizeleriyle anıyoruz. 

Vurdular ama öldüremediler Talat Paşa'yı. 

Bir Talat gider, bin Talat yetişir!’'

ALINTI



20200318

✍️Talât Paşa: Posta Memurluğundan Sadrazamlığa - Feyziye Özberk


Talât Paşa: Posta Memurluğundan Sadrazamlığa
Feyziye Özberk

Talât Paşa, 15 Mart 1921 günü, İranlı bir Ermeni olan Tehlerian tarafından, Berlin’de evinin bulunduğu sokakta vurularak şehit edildi. Bu haber Ankara’ya ulaştığında, Atatürk gözyaşlarını tutamıyor: “Vatan büyük bir evlâdını, inkılâp büyük bir teşkilatçısını kaybetti” diyor.

Kimdi Talât Paşa? Türk tarihindeki yeri neydi? Talât Paşa’yı ve onun örgütü, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni anlamadan 20. yüzyıl Türk tarihini ve bu hareketin yarattığı politik altüst oluşun günümüzde de devam eden izlerini anlamak mümkün değildir.

Tam adıyla Mehmet Talât Bey, 4 Şubat 1917’de Sadrazam oldu ve Paşa unvanını aldı. Osmanlı’da paşa unvanı yalnızca askerlere özgü değildir. Sadrazam olanlara da paşa unvanı veriliyor. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez, halk tarafından seçilen bir milletvekili, bir dönem posta memuru olarak çalışmış, halktan bir kişi, bu göreve geliyor. O güne kadar yaşanılanın dışındaki bu gelişme, bir halk deyişiyle “ayakların baş olması,” şaşkınlık yaratıyor.

Halk “ayaklar baş oldu” derken, aslında bilgece bir anlatımla devrime işaret ediyor. Yaşanan bir altüst oluştur. Talât Bey, onlardan yani halktan biridir. Nasıl olur da sadrazam olur? Halk, bu konumu kendine, kendinden birine, dolayısıyla Talât Bey’e yakıştıramaz. Yıllar yılı bu duygu, halkın kendini aşağı görmesi, kafalara nakşedilmiştir. İttihat ve Terakki de uzun süre bizzat iktidar olmaya cesaret edememiş, eski devrin paşalarını yönlendirmeye,iktidarını bu yöntemle yürütmeye çaba harcamıştır. İttihat ve Terakki’nin yaptığı en önemli hatalardan biri, belki de budur.

“Talât Paşa, Cumhuriyet ve sonrasına kadar uzanan siyasal gelişmelerin kaynağında bulunan anahtar kişidir. O ve İttihat ve Terakki Cemiyeti, bugünün Türkiye’sinin temellerini atanlardır. Bu inkâr edilemez.” Bu açıklama Talât Paşa kitabının yazarı Tevfik Çavdar’a ait. Çavdar onu, “Bir Örgüt Ustası” olarak nitelendiriyor. Kitapta pek çok durumdan hareketle Paşa’nın bu alandaki ustalığı anlatılıyor.

Yalçın Küçük’ün Aydınlık gazetesinde, 29 Mart 2012 tarihli Talât Paşa portresinde ise, O’nun kişiliği duygusallığı vurgulanıyor: “Erken yaşta ihtilalci oldu, Edirne’nin istirdadı (geri alınışı) ve Bab-ı Âli baskınında başroldedir. Çok sevimli, çok girişken, son derece mütevazı ve duygusaldır.”

Yalçın Küçük çizdiği portreyi Talât Bey’in yaşadığı bir anıyla renklendiriyor. Aynı zamanda O’nun zeki, mücadeleci ve esnek karakterini betimliyor:

“Adnan Adıvar, hızla karar veren ve hep karar veren bir adam olarak tarif ediyor, Talât Bey’i. Devrimci faaliyetlerden, sık sayılacak ölçüde yakalanıyor, bir kez zaptiyeler bir de mektup buluyorlar, bunda ‘yakında emelime nail olacağım’ sözü de var. Sorguda çok üstüne gidiyorlar, yoksa ihtilal yakın mı, kaygıları buradan kaynaklanıyor. Talât hazır formüllerle dolu, ‘Alyans Mektebi müdürünün kızıyla’ aşk yaşadığını söylüyor; Müdür Luppa’nın kızı celp edilince teyit ediyor, ‘aşk var’ ama o kadar, evlenmiyorlar. Talât bu, hiç yerinde duramamaktadır.”

İsviçreli tarihçi Hans Lukas Kieser’in, Talaat Pasha: Father of Modern Turkey, Architect of Genocide adlı biyografi kitabında, Talât Paşa, ağır ve kanıtsız bir biçimde Ermeni “katliamıyla” suçlanıyor. Bu kitaptan söz etmemin nedeni, yazarın aynı zamanda Talât Paşa’yı zamanın ötesinde ve kurucu bir siyasi lider olarak değerlendirmesi… Kitapta, Talât Paşa’nın, Mustafa Kemal’le birlikte modern Türkiye’nin kurucusu olduğu, tezi işleniyor. Kitap, İngilizce olarak 26 Haziran 2018’de çıkmış. Yazar şu belirlemeyi yapıyor: “Günümüzün Türkiye Cumhuriyeti, 1913 ila 1938 yılları arasında kuruldu ve eğer çok karmaşık bu süreci iki egemen kişiliğe indirgeyecek olursak, Cumhuriyet, Talât ve Atatürk’ün bizlere mirası. İkili 1919-21 yılları arasında temelde işbirliği yaptı.” Bu açıklama Talât Paşa’nın gerçek değerini belirtiyor gibi görünse de yazarın bu saptamadaki amacı Atatürk’ü, Talât Paşa’yla birlikte suçlamak olmalı. Çünkü vatanı savunmak, bağımsız başı dik onurlu bir vatan inşa etmek için mücadele etmek, emperyalistlerin bakışıyla suçların en büyüğüdür.

Nitekim Kieser kitabında vatanseverlik kavramının, “İttihatçılığı tanımlayan başat unsurlardan biri olduğunu” vurguluyor. Yazdıklarından bu kavramdan pek hoşlanmadığı hissediliyor:

“Esasında bu ‘vatanı korumak ve kurtarmak’, ‘vatanseverlik’ ve ‘vatana hizmet’ gibi söylemler, anılarını kaleme almış İttihatçılarda sıkça görülür. Genel bir İttihatçı tanımı yapmak gerekirse, bu söylem etrafındaki dönen ‘vatanseverlik’ kavramının İttihatçılığı tanımlayan başat unsurlardan biri olduğunu söylenebilir.”

Kieser, Cumhuriyet’in Mustafa Kemal’in projesi olduğunu kabul etmekle birlikte, imparatorluğun evladı olan Talât’ın Türk ulus devletinin kuruluşuna giden yolun taşlarını döşediği tezini ayrıntılarla işliyor.

1908-1938 Arası Bir Toplumsal Devrim Evresi Yaşandı

Prof. Dr. Zafer Toprak da devrim sürecimize ilişkin, önemli bir sistemleştirme yapıyor: “Türkiye'de 1908-1938 arası otuz yıllık bir toplumsal devrim evresi yaşanıyor. Bu otuz yıllık sürenin tam ortası 1923 ve Cumhuriyet'in kuruluşu... 15 yıl geriye saydığınızda 1908 Jön Türk devrimine ulaşıyorsunuz. 15 yıl ileri gittiğinizde Atatürk'ün ebediyete intikali ve İkinci Dünya Savaşı ile birlikte ‘kültür devrimi’ diye nitelediğimiz sürecin önemli bir kırılma noktasına ulaştığını görüyoruz. Kuşkusuz burada 1938 sonrası Köy Enstitüleri'ni, Hasan-Âli Yücel’i, Milli Eğitim Klasikleri'ni göz ardı etmememiz gerekiyor.” Sanırım devrim sürecinin, bazı olumsuz gelişmelere karşın 1946 yılına kadar devam ettiğini söylemek yanlış olmaz. Zafer Toprak da buna dikkat çekiyor.

Zafer Toprak, hem Meşrutiyet’in hem de Cumhuriyet’in önder kadrolarının önemli bir kesiminin, aklın egemenliğini benimsediklerini ve dünyadaki her tür bilimsel gelişmeyi yakından izlediklerini önemle vurguluyor. Onlar sosyoloji, iktisat, ekonomi-politik ve inkılap teorilerini biliyorlar. Sonuç olarak Cumhuriyet Devrimi’nin ve Milli Mücadele’nin tartışmasız önderi Atatürk’tür. Ama hata ve başarılarıyla O’nu besleyen Talât Paşa’nın ve diğer İttihat Terakki önderlerinin yol açıcı katkıları,önemleri de görülmelidir. Ayrıca bu önderlerin büyük çoğunluğu Mustafa Kemal’le birlikte mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Bazı iddiaların aksine Atatürk yalnız değildir. Onu besleyen, destekleyen, zaman zaman onunla tartışan devrimci bir kadroyla beraberdir. 

“Yaşananların Kalbi, Ruhu ve Beyni Talât Paşa’ydı”

Profesör Kieser, yukarıda söz ettiğim kitabında,ister istemez gerçekleri de kabulleniyor ve kelimelere döküyor: “Yaşananların kalbi, ruhu ve beyni Talât Paşa’ydı,” diyor. Yazar kitabının değişik sayfalarında, Talât Paşa’nın etkisine ve kişisel özelliklerine ilişkin aşağıdaki saptamaları yapıyor:

“Talât’ın cazibesi bazen huzurundaki kızgın insanları bile teskin eden bir hüzün ile birleşirdi.”

“Sahiciliği ile sadeliği ona olan hürmeti yükseltirdi.”

“Birçok Alman,Talât Paşa’yı sadece başarılı bir devlet adamı olarak değil, ayrıca dürüst, kibar ve takdire değer bir insan olarak görürdü.”

“Sempatik ve çekici kişiliğinin cazibesinden kimse kaçınamazdı…”

“Almanca konuşan basın (İsviçre basını hariç) Talât Paşa’yı Türkiye imparatorluğunun kurtarıcısı ve ilerici siyaset için bir örnek kişi olarak methetmişlerdir...” 

“Çoğu zaman Talât Paşa, basın tarafından olumlu yansıtılıyordu, özellikle Yahudi basını tarafından…”

Emekli Büyükelçi Pulat Tacar’ın, Ermeni Araştırmaları Dergisi’nde Kieser’in Talât Paşa biyografisini eleştiren önemli bir yazısı var. Pulat Tacar, o yazıda Kieser’in Talât Paşa biyografisine ilişkin değerlendirmesinin sonucunu şöyle açıklıyor:

“Çok sayıda Türk ve Türk olmayan tarihçi ve araştırıcı Kieser’in kitabına yansıyan görüşlerinin büyük bölümünün doğru olmadığını arşiv belgeleri ile ispatlamışlar veya Kieser’in tezlerini dayandırdığı pek çok belgenin sahteliğini, söylenti veya yorumların isabetli olmadığını kanıtlamışlardır.

Kieser’in Talât Paşa biyografisini, bu çalışmayı kendisine ısmarlayanlara, borcunu ödemek için yazdığı düşünülebilir. Uzunluğu ve dipnotlarının çokluğu ile bilimsellik mantosuna bürünmüş bu biyografi, Talât Paşa’yı, Türkiye Cumhuriyetini ve onun kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü bashing (ağır bir biçimde eleştirmek) için kaleme alınmıştır.Politik manifesto niteliği ağır basmaktadır kanısındayım.”

Talât Paşa karşıtlarının bile takdirini kazanan bir büyük vatansever önderdir, bir büyük insandır. Onu minnet ve saygıyla anıyorum.

Mithat Cemal Kuntay az bile söylemiştir Talât Paşa için:
“Takrîben adamlık sana yetmezdi, tamamdın;
Sen kütle-adam, millet-adam, bayrak-adamdın.
En sevdiğin insan senin en çıplak olandı,
Şanlar, senin ölçünle palavraydı yalandı. …..
Aslâderileşmezdi vezir esvâbı sende
Sen zorla büyüktün istemesen de!
En son eğildinse de kurşunla eğildin,
Altınlar akarken de züğürt ölmeyi bildin…”

Alıntı/Kaynak: https://ankarahavadis.net/makale/talat-pasa-posta-memurlugundan-sadrazamliga 

20200316

'Türk Milletinin şerefli evladı Mehmed Talat Paşa'

Devletin tahsis ettiği konakta oturmayan; beyaz undan yapılmış ekmeği getirdiklerinde, ‘Milletim kara ekmek yerken ben bunu yiyemem’ diyen ve sefer tasıyla işe giden; Berlin’de Ermeni suikasti sonucu şehit edilen Türk Milletinin şerefli evladı Mehmed Talat Paşa’

“Taşnak ve Hınçak Ermeni terör örgütlerinin Anadolu’da kökünü kazıyan ve 15 Mart 1921 tarihinde Ermeni teröristlerce suikast sonucu şehit edilen Talat Paşa 22 yıl boyunca Almanya’da medfundu. Hürriyet kahramanı Talat Paşa’nın naaşı 25 Şubat 1943 tarihinde Türkiye’ye getirildi. İttihatçılar devrin ülkücüleriydi. Evet İttihatçılar hayalperest olabilir ancak asla menfaatperest değillerdi. Büyük hayalleri vardı. Osmanlı’yı yeniden cihan devleti yapma hayali. O hayalleri gerçek olmadı fakat Türkiye Cumhuriyetini de ittihatçı kadro kurdu.”
Sinan Ateş
Ülkü Ocakları Genel Başkanı 

Talat Paşa, 150 yıllık Türk Devriminin büyük önderlerindendi, fedai geleneğinin baş temsilcisiydi.
Ermeni komitacılar tarafından kalleşçe şehit edildi.

Büyük teşkilatçılığı vatan sevgisinden geliyordu.
Anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
#TalatPaşa
Yıldırım Gençer
Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı 
Alıntı: https://aydinlik.com.tr/haber/tgb-ve-ulku-ocaklari-talat-pasa-yi-andi-202852

20200315

Talat Paşa, 99 yıl önce bugün 15 Mart 1921 tarihinde Berlin'de öldürülmüştü.


 Talat Paşa, 99 yıl önce bugün 15 Mart 1921 tarihinde Berlin'de öldürülmüştü.

 Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni başlıklı kitabımda cinayetten çok kısa bir süre önce Talat Paşa'nın bir Sovyet istihbaratçısıyla görüşmesinin ayrıntılarını yazmıştım.
Dr. Mehmet Perinçek

20180831

✍️ 🇹🇷 Talat Paşa ve İttihat ve Terakki

Talat Paşa ve İttihat ve Terakki


Prof. Dr. Sina AKŞİN

TEORİ DERGİSİ – Mart 2006 AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi E. Öğretim Üyesi
Talat Paşa ve İttihat ve Terakki

Osmanlı tarihinin dönemeçleri
Önce Meşrutiyet Devrimi’nin önemi üzerinde durmak istiyorum. Zamanında “Hürriyetin ilanı’ diye adlandırılan bu olay, Osmanlı tarihinin ilk devrimi sayılabilir. Osmanlının ikinci devrimi, kendisini yok edecek olan Atatürk Devrimi olacaktı. Osmanlı tarihinin nice önemli dönüm noktaları vardır. Örneğin, İstanbul’un fethi ve başkent oluşu, beylikten imparatorluğa geçiş anlamına gelen önemli bir dönüm noktasıdır. Rumeli’ye geçiş de öyledir. 1683 İkinci Viyana Kuşatması, ya da o savaşı noktalayan Karlofça Antlaşması da, yenilgilerin başlangıcı olarak çok önemlidir. 1908’deki Sened-i İttifak belki devrim sayılabilecek bir dönüşüm olacaktı. Çünkü ilk kez Padişahlığın dışında bir toplumsal güç (âyan-toprak ağları sınıfı) resmen iktidara ortak oluyordu. Ama önce Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümü ve sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 1840’da nihaî yenilgisi ile bu kapı kapanmış oluyordu. Mısır Valisine karşı elde edilen sonuçta İngiltere’nin etkin rolü oldu.
Tabii Tanzimat önemli bir dönüm noktasıdır, ama devrim sayılamaz. Padişah kendi kendini sınırlamış, hukuk devletine doğru bir adım atılmış oluyordu. Ama bu sınırlamanın yaptırımı olabilecek bir iç güç yoktu. Yaptırım olarak dış güçler vardı. Çünkü Mısır sorununda Büyük Devletlerin II. Mahmut tarafından devreye sokulması, 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması, 1839 Nizip askerî İflasıyla birlikte Osmanlı Devleti bu devletlerin ortak yarı-sömürgesi durumuna düşmüş bulunuyordu. Demek ki Tanzimat devrim değil, Padişahın getirdiği bir düzeltmedir (ıslahattır).
I. Me şrutiyetle gelince… Bu hareketin ideolojisi Namı k Kemal ve arkadaşları tarafından oluşturulmuş bulunuyordu. Ama tabanı henüz yoktu. Paris’de 1867’de kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin topu topu 8 üyesi vardı. Osmanlı’nın, bir yandan malî iflas (1875 Tanzil-i Faiz Kararı), bir yandan Hersek ve Bulgaristan bunalımı, bir yandan tahtta çıldırmış bir padişah, son derecede sıkışık bir durumunda, Kanun-u Esasî bir çıkış yolu olur umuduyla ilan edilmişti. Abdülhamit Sadrıâzam Mithat Paşayı azledip sürgüne gönderdiğinde hiç bir tepki gelmemişti. Oysa Abdülhamit korkuyla, Mithat Paşa umutla böyle bir tepki gelebileceğini düşünüyorlardı. 93 Harbinin (1877–1878 Osmanlı- Rus Savaşı) yıkım; ardından Kanun-u Esasî’yi rafa kaldırmak zor olmamıştı. Hürriyet kahramanı Namık Kemal Padişah dalkavukluğu yapmak durumuna düşürülmüş, büyük olasılıkla bunun kahrından ölmüştü.
Ama 11. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 yılında Namık Kemal’in vatan ve hürriyet ideolojisinin bir tabanı artık oluşmuştu. Taban, Padişaha zorla bunu kabul ettirmişti. Onun için burada söz konusu olan Islahat değil, devrimdi diyebiliriz.
II. Me şrutiyet ve İ ttiha t ve Terakki Partisi
Hürriyeti ilan ettiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yüzlerce, binlerce üyesi vardı. İttihat ve Terakki (İT) 1889’da kurulan devrimci bir örgüttü. II. Mahmut döneminde açılan Tıbbiye (1827), Harbiye (1834), Abdülmecit döneminde açılan Mülkiye (1859) gibi çağcıl (modern) yüksek okulların öğrenci ve mezunları kurmuştu onu. Padişahlar, mekteplilerin mutlakıyetleri için tehlikeli olduklarının farkındaydılar. Ama devleti ayakta tutabilmek için bu okulların onsuz olmaz olduklarını da duyumsuyorlardı. Mekteplilerin sayısını az tutarak, onları alaylılarla (mektepli olmayanlarla) dengeleyerek durumu idare etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki zaman içinde sayıları artmış ve devrim yapabilecek birikime ulaşmışlardı.
Mekteplilerle birlikte İttihatçılar çoğalmışlardı, ancak % 95’i okuryazar olmayan, geleneksel ağalık ve şeyhlik düzeni içinde yaşayan Anadolu ve Rumeli Müslümanları kitlesi içinde “devede kulak” durumunda olduklarının farkındaydılar. Onun için Hürriyetin ilanından sonra bile seçkin, özverili, çok disiplinli, devrimci, yurtsever bir örgüt olmaya özen gösteriyorlardı. Meşrutiyetin ilk yıllarında Kongrelerini gizli yapmak, hatta 1908 Kongresi ‘nde seçilen Merkez-i Umumî üyelerini gizli tutmak yoluna gittiler. Ayrıca. İlk dört yılda karşıtlarına gözdağı vermek için yılda bir (1908, 1909/1910, 1911) onlardan birini öldürme yoluna gitmişlerdi.
İttihatçıların hemen hepsi gençlerden oluşuyordu. Geleneksel bir toplumda önderlik yaşlılardan beklendiği için, ayrıca İT’nin siyasal deneyimi olmadığı için 1913’e değin İT iktidardaydı, ama bu tam iktidar değildi, ‘”denetleme iktidarı” idi. Yani sadrazam
ve nazırların çoğu İT’li olmayan yaşlı başlı, devlet adamı konumunda paşalardın oluyordu. İT bunlara ne yapacaklarını (“yap”), ne yapmayacaklarını (‘”yapma”) söylüyordu. Bu, bir çeşit ‘uzaktan kumandalı’ iktidardı. Bu uygulamanın bir benzerini 1997 yılında başlayan ve Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığına değin süren, “28 Şubat süreci” adını almış olan askeri müdahale döneminde yaşadık. İT’nin denetleme iktidarı süresince İT karşıtları onun tam iktidar olmak istemesini ayıp bir şey gibi sunmak istediler ve kamuoyunu da bu yönde etkilediler.
Denetleme iktidarı bir ölçüde 1908 seçim sonuçlarının bir sonucuydu. Hürriyet ilan edildiğinde İT Rumeli’de iyi örgütlenmiş durumdaydı. Oysa İstanbul, Anadolu, Arap ülkelerinde örgütü yoktu ya da zayıftı. Muhalefet olan Ahrar Fırkası da aynı biçimde örgütlenme fırsatı bulamamıştı. Bu yüzden Mebussan Meclisinde 281 toplam sandalyenin dağılımı şöyle olmu ştu: İT 54, Ahrar 60, bağımsız 147. Ahrar ile İT baş başa gibiydi, hatta Ahrar biraz öndeydi. İT dilediklerini yaptırabilmek için sürekli bağımsızları etkilemek durumundaydı. İT’nin İşlediği “yıllık'” cinayetlerinin bir amacı da belki buydu.
Nitekim İT 1913’te Sait Halim Paşa’n ın sadrazamlığıyla ve tek parti yönetimiyle iktidar olunca yıldırı (terör) yöntemlerinden vazgeçti.
Yukarıda denildiği üzere, İT’nin karşısındaki en büyük engel, Türkleri (Müslümanların) ağalık-şeyhlik düzeninde (feodal bir düzende) yaşıyor olmalarıydı. Saray, padişahlık olarak “süper ağa”, halifelik olarak ‘süper şeyh’ konumundaydı ve bu düzenin doğal önderliğini yapıyordu. Türklerin %95’inin okuryazar olmaması düzenin gereği ve sonucuydu. Zaten İT’nin amacı da toplumu dönüştürmek, Türkleri, Müslümanları çağcıl, kapitalist bir düzene taşımaktı. Demek ki ağalık ve şeyhlik İT’nin hasmıydı. 31 Mart olayından sonra tahta Sultan Reşat gibi yumuşak ve edilgin bir padişahın gelmesi, İT için olağanüstü bir talihti. Ama öbür Saray mensupları karşıt tavırlarını sürdürmü şlerdir. Meşrutiyet, yani seçilmiş Meclisli-hükümdarlık düşüncesine hiçbir Osmanlı padişahının aklı ve gönlü yatmamıştır. Sultan Reşat’ın uyumluluğu bir kabulden çok, kişiliği gereği, bir tahammülü gösteriyordu. Tabii ağalık ve şeyhlik düzeninin her kademesi de, her fırsatta İT’nin karşısına dikilmiştir.
Ağalık ve şeyhliğin büyük müttefiki emperyalizm idi. Onun için de emperyalizm İT’ni amansız düşmanı oldu. Çünkü “hasta adam” ilan edilmiş olan Osmanlı Devleti’ni canlandırmak isliyordu İT. Ve bunu istemekle kalmıyor, bunu gerçekleştirecek yolları biliyor, gerekli beceri ve gücü gösteriyordu. Ama öyle olacak olursa emperyalizmin Osmanlı’da sömürüsünü sürdürme arzusu, sırası gelince Osmanlı’yı parçalama ve yok etme arzusu güme giderdi.
İttihat ve Terakki ve Batı emperyalizmi
Rumeli ve Anadolu söz konusu oldukça emperyalizmin özel başka bir amacı daha vardı. Onların, yerli Hıristiyanlarca da benimsenen bakışına göre, Türkler bu topraklara sonradan gelmişlerdi. Osmanlı egemenliği sona erince, bu coğrafyayı yurt
edinmiş Türkler de, kaç yüzyıl oturmuş olurlarsa olsunlar, çekip gitmeliydiler. Yani, etnik temizliğe uğratılmalıydılar. Buralar Hıristiyan topraklarıydı ve yalnız Hıristiyanlar oturmalıydılar. Türklerin sahip olduğu yurt edinme, birlikte yaşama anlayışı onlarda yoklu. Rumeli için böyle bir megali idea’ları olduğu belli olmuştu. Sevr antlaşması Anadolu için de böyle olduğunu ortaya koymuştu. Ama o antlaşmanın hükümleri daha belli olmadan.
Erzurum Kongresi Beyannamesi “Her türlü işgal ve müdahale Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine matuf (yönelik) sayı lacaktır” (md.3) diyerek durumun farkında olduğunu göstermişti. “Her türlü işgal ve müdahale” demek, sevimli, yararlı, zararsız sayılacak hiçbir “işgal ve müdahale” olamaz demekti.
Batı emperyalizmi deyince Avrupa’nın büyük devletleri, ABD anlaşılmalıdır. Fakat tabii ki değişik zamanlarda bu ülkelerin kendilerine özgü siyasetleri olmuştur. Örneğin, ötekiler gibi Osmanlı ülkesinden parçalar koparmak heveslisi olmayan Almanya, bütün Osmanlı ülkesini elde etmek, yani onu uydusu, olanaklıysa sömürgesi haline getirmek istiyordu. Bu isteğinin belirtisi, bütün İmparatorluğu kateden Berlin-Bağdat demir yolu tasarısıydı. İT’ye gösterdiği yakınlıktı. Fakat 93 Harbi sonundaki Berlin Kongresinde, I. Balkan Savaşı sonunda Londra Konferansı’ndaki tutumuyla göstermiş olduğu gibi. Almanya için Osmanlı bütünlüğü siyaseti taktik bir ara siyasetti. Fakat sonul (nihai) olarak o da Batı’nın megali idea’sını paylaşıyordu. Eski Hıristiyan topraklarında yalnızca Hıristiyanlar kalmalıydı. Nitekim Almanya ile ittifakı kurmuş ve yürütmüş olan, Almanya’ya sığınan Talat Paşa’nın katili Tehlerian (Taylerian) yakalandı, fakat mahkeme onu berat ettirdi.
Rusya ve İngiltere İT düşmanlığını etkin bir hiçimde yürüttüler. 31 Mart ayaklanmasını düzenleyen Prens Sabahattin her zaman İngilizlerin yakın desteğinden yararlanıyordu. İngilizler Hareket Ordusunun İstanbul’a gitmesini önlemek için uğraşmışlar,
tutuklanan Sabahattin İngiliz Büyükelçisi’nin müdahalesi ile serbest bırakılmıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle başlayan darbe girişimi de, anlaşılan, Sabahattin’in işiydi. Paşa’nın katilleri suikasttan sonra bir İngiliz evine sığındılar. Öte yandan, Balkan Sava şı’nı örgütleyen, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ı Osmanlı’ya karşı bir araya getiren Ruslarla İngilizler olmuştu.
İtalya Trablusgarp’a saldırmadan hemen önce verdiği ültimatom notasında açıkça İT’yi hedef almıştı. Oysa devletlerarası ilişkilerde bu ülkenin iç siyasetine kabul edilemez bir müdahaleydi. Balkan Savaşı sırasında İT Babıâli Baskınıyla yeniden İktidar olduğunda, Londra’daki büyük devletler temsilcileri bırakışmayı bozmak için gerekçe yapmışlardı. Fransız basını ve kamuoyu da genellikle İT’ye yönelik nefret kampanyasına katılmaktan geri kalmadı.

İttihat ve Terakki ve Talat Paşa
Şimdi de Talat’ın İT içindeki yerini biraz inceleyelim. İT’nin mekteplilerin örgütü olduğunu gördük. Üyeleri seçkin insanlardan oluşuyordu. Eşitlik ve özgürlüğe, yani demokrasiye o denli susamışlar, Osmanlı istibdadı ndan o denli bıkmışlardı ki, mutlakıyetin en ufak gölgesinin örgütlerine vurmaması için uzun zaman İT’de bir başkanlık mevkii olmadı, 1913 nizamnamesi ile bir Reis-i Umumilik kurulmuştur, fakat bu mevkiye Sait Halim Paşa’nın getirilmesinden de anlıyoruz ki, bu daha çok temsili bir görev olarak düşünülmüştü.
Bütün güç Merkez-i Umumi’deydi. Merkez-i Umumi hemen her yıl yapılmış olan İT kongresince seçilirdi. Üye adedi 3–12 arasında değişmiştir. Demek ki, İT’de toplu önderlik (kolektif önderlik) söz konusuydu. “Tek adam” yoktu. Genellikle çok sayıda olmamakla birlikte, Merkez-i Umumi’nin subay üyeleri de olmuştur, Çünkü İT’nin bir özelliği de buydu. Örgütün subay (görevli subay) üyeleri vardı. Denebilir ki İT de bir askeri, bir de sivil kanat vardı , yani sivil-askeri bir örgüttü. İT’de ileri derecede bir parti-içi demokrasi görüyoruz. Bunu olanaklı, hatta zorunlu kılan şey, İT üyelerini seçkin niteliğiydi. Rasgele insanlar mekteplilerin devrimci örgütüne giremezdi. Sonuç ileri derecede bir örgüt- içi demokrasi oluyordu. Buna bakarak diyebiliriz ki bugünkü Türkiye’mizde parti-içi demokrasi isteyenler, önce partilerde rasgele, “naylon” üye sorununa bir çare bulmak zorundadırlar.
İT’deki toplu önderlik uygulamasına karşın, yine de kimi üyelerin yetenekleri ya da çabaları sonucu sivrilmeleri kaçınılmazdı. İşte sivil kanat içinde sivrilen kişi Talat’tı.
Askeri kanalla sivrilen kişi de Enver’di. Fakat ikisi karşılaştırıldığında Talat’ın ağır bastığı görülüyor. Enver’in arkasında ordu olmasına karşın. Üstelik Enver’in bir de Almanları
vardı. Ama İT gibi bir yurtseverler örgütünde Alman desteğinin artı mı, eksi puan mı getireceği tartışmaya açık bir konudur.
Talat’ın askeri rüştiyeden sonra bir öğretmeni dövdüğü için örgün bir eğitim göremediği düşünülürse, bir mektepliler örgütünde bu denli yükselebilmesi şaşırtıcıdır. Gerçi o, kendini yetiştirmek için bazı çabalar harcamaktan geri kalmadı. Edirne’de Fransızca
dersleri aldığını, Selanik’te Hukuk mektebine yazıldığını (bitiremedi) görüyoruz. Fakat bunlardan önce Edirne de Yahudilerin Fransızca eğitim yapan Alyans İsraelite Üniverselle okulunda Türkçe öğretmenliği görevine getirilmiş olması, bir miktar “mürekkep yalamışlığın” göstergesi sayılabilir. Ne de olsa müstantik (sorgu yargıcı) oğlu idi.
Yine şaşırtıcı olan Talat’ın az konuşması, konuştuğu zamanda dikkati çeken bir belagatinden söz edilmemesiydi. Oysa genellikle bir önderin iyi konuşması, insanları konuşmasıyla etkileme gücüne sahip olması beklenir.
Talat’ın bu eksiklerine karşın önder olarak sivrilmesi kimi özelliklerinin önemini vurgulamaktadır. Bunlar, zekâsı, idealizmi, devrimciliği, çalışkanlığı, örgütçülüğüdür.
Aubrey Herbert bir İngiliz yarbayıydı. Türkçe biliyordu ve Türkiye’ye birçok vesilelerle gelmiş, Talat ve Damat Ferit gibi Osmanlı siyaset adamları ile ilişkiler kurmuştu. Demek ki, bir Türkiye uzmanıydı. Daha sonra muhafazakâr partiden Avam Kamarası
üyesi seçildi. Mütarekede orada Osmanlıyı gözeten, hükümeti eleştiren kimi çıkışları oldu. Damat Ferit ile mektuplaşıyordu. Anılarını Ben Kendim adıyla yayımladı.
Onun anlattığına göre mütarekenin başında Talat kendisine bir mektup yazarak tehcir sırasındaki Ermeni ölümlerinden sorumlu olmadığını kanıtlayacak durumda olduğunu, Herbert’in seçeceği yansız bir ülkede kendisine açıklamalarda bulunmaya hazır olduğunu bildirmiş. Herbert bu konuda birisine danışmış, fakat bunun düşmanla haberleşme sayılabileceği yönünde yapılan yorum karşısında buluşmaya yan çizmiş.
1921 yılının Şubat ayında Herbert, Scotland Yard’ın, yani Londra Emniyet Müdürlüğü’nün başı olan Sir Basil Thomson tarafından çağırılmış. Burası önemli suçlarla uğraşan, İngiliz polisinin beyni olan bir merkezdir. Thomson Talat’la görüşmek üzere “derhal” Almanya’ya gitmesini istemiş. Herbert, L. George ve hükümetinin iyi niyetine güvenmediği için (kendisi muhalif partiye mensuptu) yazılı talep istemiş. Bu isteği yerine getirilmiş. Bunun üzerine Herbert 26 ve 27 Şubat günlerini Talat’la Almanya’da geçirmi ş, uzun uzadıya görüşmüşler. Bu sırada Türkiye ile ilgili neler oluyordu? 10 Ocakta I. İnönü zaferi kazanılmış, bunun üzerine 25 Ocakla İtilaf devletleri Türk ve Yunan temsilcilerini Londra’da bir konferansa çağırmış. 21 Şubat’ta Konferans çalışmalarına başlanmıştı. 15 Mart’ta ise Talat Berlin’de bir Ermeni militanı olan Tehlerian tarafından öldürülecekti.
Birçok iddialara göre cinayet bir Ermeni tarafından işlenmiş olmakla birlikte. İngilizlerce düzenlenmişti. Bilindiği gibi, az sonra kısa aralıklarla Sait Halim Paşa, Bahattin Şakir ve Azmi Beyler, Cemal Pa şa ve yaverleri de Ermenilerce öldürüleceklerdi. Bu cinayetlerin Ermeni olmayanlarca tahrik ve / ya da düzenlendiği varsayımını destekleyen en önemli kanıt, 1927’den 1975’e değin örgütlü bir Ermeni suikastının olmamasıdır. Ermenilerin Tehcir acısı hep vardı, ama nedense yalnızca yirmili yıllar ve 1975– 83 arasında bunun için suikastlara başvurdular (1973’deki Los Angeles suikastı, görünüşe göre kişisel bir eylemdi). İkinci kampanyada Türkiye, anlaşılan, Kı brıs Barış Harekâtını yaptı diye cezalandırılıyordu. 1983’te Asala Orly Hava Limanında. Ertesi yıl, PKK’nın silahlı eylemleri başladı. Yirmili yıllarda ise galiba Milli Mücadeleyi yapıyoruz diye cezalandırılıyorduk. Talat’ın I. İnönü zaferinin ardından öldürülmesi anlamlı olabilir. Bu varsayıma göre. Türk ordusu İnönü’de yenilgiye uğrasaydı Talat belki de öldürülmeyecekti.
Bu çerçeve içerisinde düşünmeyi sürdürürsek, Herbert alelacele Talat’ın düşüncelerini öğrenmek için neden görevlendirildi? Yine varsayım olarak şu akla geliyor:
Öldürülmeden önce Talat’ın Misak-ı Milli’den, Doğu Trakya ve İzmir’den vazgeçmek gibi ciddi ödünler vermeye hazır olup olmadığı öğ renilmek istenmiştir. Böyle bir tutum gösterseydi Talat, yine belki canı bağışlanır ve Mustafa Kemal’e almaşık bir önder olarak yedekte tutulmak istenebilirdi. Oysa o, Trakya konusu açıldığında. Herbert’in sunduğu bir uzlaşma olasılığını kesinlikle reddetmişti. Herbert ona İzmir konusunda bir uzlaşmadan söz ettiğinde, yine kesin bir biçimde reddetmiş ve Türkiye’nin bağımsızlığının tanınmasını istemişti. Ve “Ankara’daki Mustafa Kemal’in benimle anlaşmazlığı yoktur” demişti (s. 55–56). Talat’ın idam hükmünü onun bu tümcesi kesinleştirmiş olabilir. O zaman Talat’ın görüşmeler boyunca Türk-İngiliz dostluğunun kurulması için sık sık yinelediği dilek, Ermeni tehciriyle ilgili savunması beyhudeydi, havada kalıyordu.
Yine ‘İngiliz parmağı’ varsayımını sürdürürsek, bu cinayetlerle daha geniş düzlemde ne elde edilmek istenmiş olabilir? Cinayetler Britanya egemenliğinden hoşnutsuz olan sömürge insanlarına, İngiltere’ye karşı çıkmanın ne kötü sonuçlar verdiğini göstermeye yarayabilirdi. Yani, bir çeşit ‘psikolojik savaş’ taktiği olabilir. Bir de, ezilmek ya da sömürgeleştirilmek istenen bir toplumu önderlerinden yoksun bırakmak taktiği belki söz konusu olabilir (Irak’ta aydınların öldürülmesinin bu amaca yönelik olduğu iddiası var).
Acaba Herbert, Talat’ın öldürüleceğini biliyor muydu bu son görüşmede? Bilinmez. Ancak görüşme talebinin örneğin Dışişleri Bakanlığı’ndan değil de Scotland
Yard’dan gelmiş olması, Herbert’in Talat’ın “uğursuz görünüşünden”, gözlerinin “‘vahşi bir hayvanın” gözleri gibi ışıldadığından söz etmesi (s. 47), ö ldürülmekten korkup korkmadığını sorması (1912’de sormuş ona bunu, s. 52), onu “Onun kuşağından çok az insana karşı bu kadar kin ve nefret duyulmuştur” diye değerlendirmesi (s. 57) ilginç sayılabilecek noktalarıdır.
Bu arada Tevfik Çavdar’ın Talat’ın öldürülmesiyle ilgili olarak, “Yoksa emperyalizm kendi çıkarları açısından ondan daha uyumlusunu mu bulmuştu?” diye sorması, İkinci Cumhuriyetçilerin “babası” Kemal Tahir’den esinlenmiş gibi görünen bir ima mıdır? Böyle bir ima varsı haksızdır, çünkü bu sıralarda İngilizler Mustafa Kemal’in de öldürülmesi planını yürürlüğe sokmuşlardı. İngiliz düşmanı ve Hindistan Hilafet Komitesi temsilcisi rolünü oynayan Mustafa Sagir, 28 Kasım 1920 günü İnebolu’ya geldi,
parlak bir törenle karşılandı. Ankara’ya 8 Aralıkta geldi. İngiliz casusu olduğu ortaya çıktı ve yargılanarak idam edildi (24 Mayıs 1921). Anlaşılan Sagir, Mustafa Kemal’e suikast olanakları nı da araştırmıştı. Çavdar’a güre Talat suikastı nın İngiltere ya da başka bir emperyalist devletçe yaptırıldığı açıktı. Mustafa Kemal’e yönelik yarım düzineyi aşan suikast girişimlerinin arkasında İngiltere ya da başka bir emperyalist devletin bulunmadığı kesin olarak söylenebilir mi? Atatürk boşuna mı, onca yabancının ziyaretlerine karşın, ülke dışına bir tek adım atmadı? Sonuç olarak, İttihat Terakki ile Talat Paşa, sonunda yenik düşmüş olsalar da ilk Osmanlı devrimini gerçekleştirerek Osmanlı tarihinin başköşesine yerleşmişlerdir. Ayrıca, Atatürk Devriminin de düşünsel ve top lumsal alt yapısını oluşturmuşlardır. Bu da genel Türk Tarihinde çok önemle bir rol oynamış olduklarını gösterir. İT resmen kapandıktan sonra birkaç eski İttihatçının “Atatürk’e suikast düzenlemek” gibi bir devrim ve yurt ihaneti çizgisine
girmiş olmaları İT”yi lekeleyemez. Bilindiği üzere. Mütareke salonlarının birinde İngiliz İstihbaratının ajanlarından Rahip Fru (Frew) Atatürk’e İT’nin lanetlenmesi gerektiğini söyledikte, o, bunu reddetmiş, onların yurtsever insanlar olduklarını belirtmiştir.
Alıntı / Kaynak: http://oncugenclik.org.tr/talat-pasa-ve-ittihat-ve-terakki/

20180424

Talat Paşa



Talat Paşa ve Ermeni Vahşeti
İlan-ı Meşrutiyetten Evvel ve Sonra 1916
Ermeni Vahşeti ve Osmanlı Devleti Raporu / Ermeni 
Komitelerinin Âmâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi (İlân-ı 
Meşrutiyetten Evvel ve Sonra 1916

Ermeni komiteciler tarafından Berlin'de öldürülen (1921) İttihat ve Terakki Fırkası liderlerinden Dahiliye Nazın ve Sadrazam Talât Paşa'nın "Ermeni Meselesi" adlı hatıraları ile Osmanlı Devlet Arşivinden yararlanılarak Osmanlı Devleti Raporu olarak hazırlanan (1916) Osmanlıca ve Fransızca "Aspiration Et Agıssements Revolutionnaires Des Comites Armenİes avant et apres la Proclamation de la Constition Ottomane" adıyla yayınlanan bu çok önemli tarihsel belge dönemin tanınmış gazetecilerinden Hüseyin Cahit Yalçın'ın Önsözü ile "Ermeni Vahşeti ve Ermeni Komitelerinin Âmâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi (İlân-ı Meşrutiyetten Evvel ve Sonra)" olarak günümüz Türkçesiyle sunulmuştur.




















































....

En Çok Okunanlardan...