Blog Listem

Edip Cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edip Cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260218

📖✍️🇹🇷📚TÜRK EDEBİYATI: Şiir: Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka? - Edip Cansever Edip Cansever

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka?

Edip Cansever

Edip Cansever

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, “şuram ağrıyor” bir de, “başım dönüyor”, “yanıyor avuçlarım”
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi sallanaraktan
Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan olmalarıyla
Korkunçtur korkunç! 
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam – anılar mı dediniz? – ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten – iğrenip birden – kusmalar, bulantılar
bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam – ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa vurmalar –
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün? 
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu konuda? 
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık bir şey insanın sonsuzunda.
Bu kadarcık bir şey – iyi ya, peki, şimdi kim var sırada? –
Sakın ha! Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza.
Yok deyin çünkü biz.. Biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza! 
Örneğin bir kahve falı? Az müzik? Diyorum biraz iskambil! ..
Ama hiç seslenmeyelim – seslenmeyelim – içimizden oynayalım.
Ayrıca,

– Dört kişiyiz! 
– Hayır on! .
– Bin kişiyiz! 
– Bana kalırsa..

Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında? 
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir unutulmaya..
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz? Ne tuhaf biraz anlıyorum.

– Üç karo! 
– Pas diyorum! 
– Susalım baylar, dört kupa! 

Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz? Susalım! 
Susalım – niye susalım – Anılar mı dediniz? Ne sesli bir vuruşma! 
Ya sonra? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra? 
Gene mi? Başladınız mı? Peki şimdi kim var sırada? 
Sakın ha! 
Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza.
Yok deyin çünkü biz..
Biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla..
Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada olmayı.
İstiyorum – sahi mi? – ama isterseniz siz olun.
Siz olun, biz olalım, kim olacak? – hep böyle oyalansanıza –
Yani; “Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa.”
Gibi oyalansanıza,
Biraz oyalansanıza.

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz bir şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey! Kimse bir gün gözlerimi sevmiyecek, biliyorum
Kimse bir gün kemseyi sevmiyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda
Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.

Edip Cansever

20190320

Edip Cansever'in 1958 yılında "Yeditepe Şiir Armağanı"nı kazandığı haber


Edip Cansever'in 1958 yılında "Yerçekimli Karanfil" ile "Yeditepe Şiir Armağanı"nı kazandığı haber. Ara Güler fotoğrafı ile duyurulmuş.

20180812

İNSANİ DERİNLİK VE DÜŞÜNSEL YARATICILIK ARASINDAKİ GERİLİMİN ŞİİR USTASI: EDİP CANSEVER

İNSANİ DERİNLİK VE DÜŞÜNSEL YARATICILIK ARASINDAKİ GERİLİMİN ŞİİR USTASI: EDİP CANSEVER

Yahya Kemal’in ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın çok özlü anlatımlarla dile getirdiği üzere, modern şiirimizde mısra örgüsünden vezin ve uyağa, temalardan dil ve söyleme kadar şiire ait hemen bütün unsurların yönünü belirleyen Tevfik Fikret’in ardı sıra Yahya Kemal ve Ahmet Haşim, şiirin siyasal yüklerini eksilterek dile Fikret’le başlayan güncel söylemi aşılama çabasına ivme kattılar. Özellikle Yahya Kemal, daha önce şiirimizde bir eşine Nedim’de rastlanabilen kıvrak söyleyişleri şiirinin asıl özelliği olarak yapıya kazandırırken, Nâzım’ın olduğu kadar, Necip Fazıl Kısakürek ve Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın da önünü açıyordu. Nâzım, bu yol üzerinde geleneğin katılaşmış içerik ve biçim değerlerini kendince yontarak ilerlemek yerine, iskeleti koruyarak yapıyı tümden yıkıma uğratmaya girişti. Mısra örgüsü ve nazım biriminde, vezin ve uyakta daha önce Tevfik Fikret’te işaretleri görülen değişimleri kendi deneyim ve edinimiyle gerçekleştirdi. Yıllarca cezaevinde Türkçeyi halk söyleyişinin en işlek, zengin ve revnaklı biçimleriyle günlük kullanımda örnekleyen mahkûmlardan aldıklarını İstanbul Türkçesinde açık, ince ve çağdaş bir söylemle daha akıcı ve yeni anlam olanaklarına taşıdı. İşte bu ana ırmak ve kollar üzerinde Orhan Veli ve Garip şiiri, haritayı sokağa yayar, şiir iklimini güncele sokar. Ne ki onların çöpe attıkları söyleyiş biçimleri, bu kez kokuşmuş bir duyarlıkla sokakta yaygın olarak kullanıma girince, Nâzım’ın şiirinde ustalıklı tekniklerle içselleştirdiği klasik değerler, yine Garip şairlerince şiirsel dokuyu yeniden sağlam ve güçlü bir lirizme kavuşturmak üzere, İstanbul’u Dinliyorum şiirinde olduğu gibi, istiareyi boşlamayan yalın anlatımlarla şiire geri kazanılır.
İkinci Yeni şiiri, Garip şiirinin geri kazanım çabasını dünya şiirinden edinimlerle yeni tema ve söylem açısından güçlendirme yönünde etkili bireysel deneyimlerin ivmelendiği bir süreçte yatağını bulur. Ahmet Muhip Dıranas’ın, Dağlarca’nın, Attilâ İlhan’ın yanı sıra Behçet Necatigil ve Cahit Külebi’nin de yerel olanda modernin izini sürdükleri bu dönemde İlhan Berk, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, derken Ülkü Tamer, Özdemir İnce, Kemal Özer, Hilmi Yavuz sökün eder. Sondan başa bakıldığında, denebilir ki, Cansever’in 1947- 1957 arasında yazdığı birkaç şiir arasındaki süreklilik, kimi dizelerde Cemal Süreya’dan esintiler taşısa da, İkinci Yeni’yi oluşturan izler Cansever’in el yordamında daha sık ve belirgindir. Henüz neyi tasarladığı söylenemese de, yaşamı insana sıkıntı ve trajedi olarak döndüren bir dünyada Cansever’in var olan şiirden enikonu rahatsızlık duyduğu ve ondan taşmak istediği daha “Masa da Masaymış ha” şiirinde (1947) apaçık ortaya çıkmıştır. Makarayı 30 yıl ileri sararak Erdal Öz’le konuşmasının yan sıra iki toplu söyleşiden dönüp geri baktığımızda bu durum daha bir anlaşılır olmaktadır.
Efendimiz acemilik
12 Eylül cunta rejimi döneminde şiirle iç dökümünün moda olmaya yüz tuttuğu sıralarda ortalık kötü şiirden geçilmiyorken, şiir adına bini bir para zırvalar yetmiyor gibi, bir de Edip Cansever, Adnan Benk’in yönettiği bir toplu söyleşide (Çağdaş Eleştiri, Haziran 1982) Tahsin Yücel’e yanıt olarak kendi şiiri için şu son derece şaşırtıcı sözü söylemişti: “Ben güzel şiir yazmak istemiyorum.” Toplu söyleşide Nuran Kutlu’nun sorulu bakışları altında sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Şimdi şairin ben güzel şiir yazmak istemiyorum demesi biraz saçma gibi görülebilir ama güzel şiir yazmak istemediğim de bir gerçek. Bizden önce güzel şiir yazmış çok şair vardı. Ustalığına çok güvendiğim, hiçbir zaman küçümseyemeyeceğim bir Ahmet Muhip vardı.”
Gerçek şu ki, “Korkulu Ustalık” ve “Efendimiz Acemilik” yazılarında, Turgut Uyar, ustalıkla varılan rahatlığın şaire kendi birikmişiyle geçinme kolaycılığı getirdiğini, yaratıcılık ve yenilik kaygısını yitiren şairi gitgide tükettiğini öne sürerek ustalığın efendisi olmaktansa acemiliğin kölesi olmayı seçiyordu. Bu kaygı, İkinci Yeni şairlerinin hemen tümünde yaşam boyu süregelmiş, onları şiirde sürekli arayışa ve yaratma cesaretini sonuna kadar götürmeye, güzelliği bir sonuç olarak görmeye zorlamıştır. Turgut Uyar, bunu, bu kez Cansever’in peşinden, Varlık’taki toplu söyleşide ertesi yıl yeniden vurgulayacaktır: “Bizim kuşağın derdi iyi şiir yazmak olmadı, yaşamın karmaşasını şiire taşımaktı derdi.”  
 
Seyyit NEZİR • Üvercinka Dergisi Yayın Yönetmeni
Yazının tamamı Bilim ve Ütopya'nın ağustos 2018 sayısında!
https://bilimveutopya.com.tr/



En Çok Okunanlardan...