CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260127

📰 CHP Manisa Milletvekili Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun parti üyeliğinden istifa ettiği haberi

 



Bu kupür, 13–15 Ekim 1962 tarihli gazetelerde yer almış olan,

CHP Manisa Milletvekili Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun parti üyeliğinden istifa ettiği haberidir. Karaosmanoğlu bu istifayı “Atatürk ilkelerinden taviz verildiğini” söyleyerek açıklamıştır.  

......

Müge Özarmağan @AvMuge

(Alıntı)



"Nereden bileyim CHP'nin sonsuza kadar benim partim olarak kalacağını?" 

Atatürk,1935.



 

20251113

📖 'CHP'nin değişimi '

İlahi #TaksimMeydanı, duymadınız mı?

'CHP' değişmedi mi,

'hançer vurmak varsa' kirletme niye olmasın?

Diğer yandan Atatürk'ün 1937'de bıraktığı mirası da koruyamadığını ayrıca belirtmeliyiz...

Atatürk varsa sola/sağa gerek yoktu,

Amerikayı geri getirmeye gerek yoktu:


1946'nın 5596 sayılı kanunu ile A B D Dışişleri yetkili, 

sizce bu yetki niye kullanıldı acaba?

Bütün milli ve kültürel değerlerimiz böyle yozlaştırıldı.


Eğitimcisiniz ya, demek ki işinizi yapmamışsınız sevmiyorlar...
Yoksa 'bırak sevmesinler' diyen misiniz?

#1945Felaketi'ni aştık, bu 3 haritayı iyi okumalı, uzaktan dost görünen kimi kullanacağını iyi bilir,
dün niye acaba sadece 'Ermenistan' istiyorlardı?
Atatürk ne demek herkes anlasın.

Alıntı: Sosyal medya: 🇹🇷 TC.tarih. @okuSalar





20251020

🎞️🗣️🎙️Köy Enstitüleri 🇹🇷Türkiye'ye ne kazandırdı? Neden kapandı? | Prof. Dr. Hakkı Uyar anlattı

 

Prof. Dr. Hakkı Uyar:

''.... Köy Enstitüleri yakın dönem Türkiye tarihinin bence en önemli hatta dünya tarihi açısından da bakarsak en önemli eğitim kurumlarından bir tanesi. Birinci ayağı, üretim meselesi köylüyü üretime döndürebilmek. Üretim...  modern çağdaş bir üretim yapabilmesini, modern tarım tekniklerini öğrenebilmesine imkan sağlamak için kurulan kurumlardan bir tanesi. Ama  topyekün modernleşme hareketinin cumhuriyetinin ya da çağdaşlaşma hareketinin bir parçası...''


🎞️🗣️🎙️"🇹🇷Köy Enstitülerini CHP Kapattı" | İlber Ortaylı 

20231122

📖 Cumhuriyet devrimlerinin başarılması kadar onların halka kavratılması

"Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Cumhuriyet devrimlerinin başarılması kadar onların halka kavratılması ve bu doğrultuda bilinç oluşturulması da önemliydi. Başta Atatürk olmak üzere çok sayıda Cumhuriyet kadrosu, bizzat Anadolu’yu gezerek halkla bir araya geldi, devrimleri anlattı. Devrimlerin kavratılması konusunda en önemli adımlar 1930’lu yıllarda atıldı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), devrimlerinin kavratılması, ulus bilincinin yayılması, Cumhuriyet ideolojisinin halkla buluşturulması için Halk Kürsü’leri kurma kararı aldı...”



20190915

✍️ Atatürk, CHP ve Tek Partili Dönem


“Aramızdaki farkı bilelim: Biz mutlakıyetten bugüne geldik, siz ise mutlakıyete gidiyorsunuz.” 
(İsmet İnönü, 27 Haziran 1956)
ATATÜRK'ÜN PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI

9 Eylül 1922'de İzmir kurtarıldı.

Üç ay sonra, 6 Aralık 1922'de Atatürk, Milli Mücadele'yi yürüten Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti kadrosunun Halk Partisi'ni kuracağını açıkladı. Cemiyet vatanı işgalden kurtarmıştı, Halk Partisi ise ülkeyi geri kalmışlıktan kurtaracaktı.

9 Eylül 1923'te “Halk Partisi Nizamnamesi” kabul edildi.

23 Ekim'de “Halk Partisi” kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı'na verildi.

Atatürk, cumhuriyeti kurmadan önce Halk Partisi'ni kurdu. Cumhuriyeti, o partiyle kurup teşkilatlandırdı.

Atatürk herhangi bir lider, genel başkanı olduğu Halk Partisi de herhangi bir parti değildir; vatan kurtaran ve vatan kuran bir lider ve bir parti söz konusudur.
Demem o ki, Atatürk'ün partili cumhurbaşkanlığı, Erdoğan'ın veya başka birinin partili cumhurbaşkanlığıyla kıyaslanamaz; böyle bir kıyaslama her şeyden önce adil olmaz.

Atatürk, 1923'te cumhurbaşkanı seçildiğinde genel başkanlığı bırakmamakla birlikte bir “genel başkan vekili”, bir de “genel sekreter” atadı. 1927 Nizamnamesi ile genel başkan, genel başkan vekili ve genel sekreterden oluşan üçlü bir yönetim (Riyaset Divanı) parti işlerini yürüttü.

1924 Anayasası'nda cumhurbaşkanının siyasi partilerle ilişkilerinin nasıl olacağına yönelik bir hüküm yoktu.

Atatürk ve İnönü'nün cumhurbaşkanlıkları döneminde genel başkan vekilleri başbakan olarak görev yaptı.

Atatürk, hiçbir zaman cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı birleştirmedi. Kendisine bunu önerenlere 2 Ekim 1930'da “Sistemsiz ve kanunsuz biçimde cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı birleştirmeyi asla düşünmedim ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malumdur zannederim” diye cevap verdi.

Ayrıca Atatürk, tek partili sistemde partili cumhurbaşkanıydı. Tek parti CHP, bir kesimi değil, tüm halkı temsil ediyordu. Dolayısıyla CHP Genel Başkanı Atatürk aslında tek partinin değil, tüm halkın cumhurbaşkanıydı. Tek partili sistemin partili cumhurbaşkanı Atatürk'ün “tarafsızlık” sorunu yoktu.

ATATÜRK PARTİYİ BIRAKMADI, ÇÜNKÜ

Atatürk, CHP'yi sıradan bir parti olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuracak, devrimleri yapacak bir kurum olarak görüyordu. Bu nedenle aynı zamanda partisinin başında bulunuyordu. Kendisinin partili cumhurbaşkanlığını eleştirenlere şöyle cevap vermişti:
“Reisicumhurun parti başkanlığıyla ilişkisini ikide bir tekrar edenler ve bütün cihan bilsin ki, benim için bir taraflık vardır: Cumhuriyet taraflılığı, fikri ve sosyal inkılap taraflılığı, Halk Fırkası'nın ideali, esas ilkesi olan bu noktada, yeni Türkiye camiasında bir ferdi hariç tutmak istemiyorum. Onun için reisicumhur bulunduğum halde, partimizin genel başkanlığını da muhafaza ediyorum. Bu suretle yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin geliştirilmesine hizmet etmekte olduğum kanaatindeyim.”
Atatürk, normal koşulların partili cumhurbaşkanı değildi; o bir ölüm kalım savaşından yeni çıkmış, zincirleme devrimlerle sıfırdan kurulan bir ülkenin partili cumhurbaşkanıydı.

9 Eylül 1930'da Cumhuriyet Gazetesi'ne yaptığı açıklamada şöyle demişti:
“Ben CHP'nin Genel Başkanıyım. CHP, Anadolu'ya ayak bastığım andan itibaren kurulup benimle çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti'nden doğmuştur. Bu teşekküle tarihten bağlıyım. Bu bağı çözmek için bir sebep ve icap yoktur ve olamaz…”


BABA CUMHURBAŞKANI

1930'da CHP'nin yanında ikinci bir parti, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurulması gündeme geldiğinde Atatürk, tarafsız bir cumhurbaşkanı olacağını belirtti. Meclis Başkanı Kazım Paşa'nın Atatürk'e “Siz elbette tarafsız kalacaksınız değil mi?” sorusuna karşılık “Tabiî tarafsız kalacağım” cevabını verdi. (Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, (Haz. Cemal Kutay), İstanbul, 1980, s. 409.)
Atatürk, Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulunca iki partiye karşı nasıl davranacağını şöyle açıklamıştı:
“Bu partiler benim iki evladım gibi olacak ve ben -böylece tabir etmeme izin verirseniz- sizin babanız olacağım ve bir baba iki öz evladına nasıl muamelede bulunuyorsa, ben de aynı şekilde bu iki partiye öyle muamele edeceğim. Bundan emin olunuz.” (Okyar, a.g.e., s. 425-26.)

Atatürk her iki partiye de eşit davranacağını belirtmekle birlikte CHP'li olduğunu da asla inkâr etmiyordu: “Ben bir tarafım. Partim Cumhuriyet Halk Partisi'dir. Reisicumhur oldukça İsmet Paşa'yı kendime vekil yazmışımdır. Eğer İsmet Paşa'nın idare ettiği bu parti azınlıkta kalırsa onu da memnuniyetle kabul edeceğim” diyordu. (Asım Us, 1930-1950 Hatıra Notları, İstanbul 1966, s. 14,15)

Atatürk de partili cumhurbaşkanıydı, ancak;

1- Atatürk, olağanüstü koşullarda vatan kurtarıp vatan kurmuştu.
2- Genel başkan olmakla birlikte işleri genel başkan vekiliyle ve genel sekreterle yürütmüştü.
3- Hem cumhurbaşkanı hem başbakan olma yoluna gitmemişti.
4- Çok partili sistemde değil, tek partili sistemde partili cumhurbaşkanıydı. Yani tarafsızlık sorunu yoktu
5- Çok partili sistemde de tarafsız cumhurbaşkanı olmaya söz vermişti.

İNÖNÜ'NÜN PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI

10 Kasım 1938'de Atatürk aramızdan ayrıldı. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçildi.

26 Aralık 1938'de toplanan CHP Olağanüstü Kurultay'ında kabul edilen tüzükle, İsmet İnönü, “Değişmez Genel Başkan” oldu. Atatürk de CHP'nin “Banisi ve Ebedi Başkanı” ilan edildi. Değişmez Genel Başkan, ancak şu üç koşuldan biriyle değişebilecekti:
Ölüm, görev yapamayacak kadar hastalık ve istifa… (CHP Tüzüğü, Ankara, 1939, s. 3 ).

İkinci Dünya Savaşı'nı demokratik ülkeler kazandı. Türkiye de yükselen demokrasi rüzgârından etkilendi.

18 Temmuz 1945'te Milli Kalkınma Partisi kuruldu.

İsmet İnönü, 1 Kasım 1945'te “Tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır” diyerek demokratik hayat işareti verdi.

İki ay sonra, 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti kuruldu.

10 Mayıs 1946'daki CHP 2. Olağanüstü Kurultayı'nda Değişmez Genel Başkanlık kaldırıldı. Ancak İnönü, Cumhurbaşkanlığı ile CHP Genel Başkanlığı görevini birlikte yürütmeye devam etti.

17 Kasım 1947'de CHP 7. Büyük Kurultay'ında Cumhurbaşkanı İnönü, “tarafsız bir cumhurbaşkanı olacağını, CHP Genel Başkanlığı görevini fiilen yapmayacağını, bu görev için bir genel başkan vekili seçilmesi gerektiğini” bildirdi. 1947 Kurultayı'nda, parti genel başkanının, cumhurbaşkanı olması halinde bütün yetkileri kurultay tarafından seçilen genel başkanvekiline devretmesine karar verildi.

Nitekim İnönü genel başkan seçilecek, ancak genel başkanlığı fiilen Genel Başkan Vekili Hilmi Uran yürütecekti.

PARTİLİ CUMHURBAŞKANI TARTIŞMALARI

Türkiye'de partili cumhurbaşkanı tartışmaları, 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurulmasıyla başladı. Partinin kurucuları cumhurbaşkanlığı ile parti başkanlığının ayrılmasını savunuyordu.

1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kuran Fethi (Okyar) Bey Atatürk'e, sadece cumhurbaşkanı olmasını ve Halk Partisi'nden ayrılmasını teklif etti.

İstanbul Darülfünunu Müderrisi ve Serbest Fırka İstanbul İl Başkanı İsmail Hakkı Baltacıoğlu bir makalesinde Atatürk'ün CHP Başkanlığı'ndan ayrılmasını istedi. (Yarın Gazetesi, 12 Ekim 1930).

Reşit Galip ise Atatürk'ün CHF Başkanlığı'ndan ayrılmasını istemenin bir “dalalet” olduğunu belirterek Baltacıoğlu'nu eleştirdi. (Hâkimiyet-i Milliye, 18. Ekim 1930.)
1945'te kurulan Millî Kalkınma Partisi, cumhurbaşkanının 5 yıllığına halk oyuyla seçilmesini teklif etti.
1948'de kurulan Millet Partisi de tüzüğünde cumhurbaşkanlığının tarafsızlığından söz etti.
1946'da kurulan Demokrat Parti cumhurbaşkanlığıyla parti genel başkanlığının ayrılmasını savundu. 1947'de Demokrat Parti'nin 1.Büyük Kongresi'nde kabul edilen Ana Davalar Komisyonu Raporu'nda “Devlet başkanlığı ile fiilî parti başkanlığının bir kişide birleşmesinin” milli hâkimiyete aykırı olduğu belirtildi.

1947'de DP'nin Hürriyet Andı'nda da “devlet başkanlığı ile parti genel başkanlığının bir kişide birleştirilmemesi” istendi.

DP'nin 3. Büyük Kongresi'nde 15 Ekim 1951'de kabul edilen tüzüğüne göre ise “parti başkanı cumhurbaşkanlığına seçilirse parti başkanlığından çekilmiş sayılır” denildi. (Demokrat Parti Tüzük ve Programı, Ankara, 1953, s. 11.)
Nitekim 1950'de DP Başkanı Celâl Bayar Cumhurbaşkanı olduğunda DP Genel Başkanlığı'ndan istifa etti. DP Genel Başkanlığı'na Adnan Menderes seçildi.
Ancak Celal Bayar da partili cumhurbaşkanıydı. Tarafsız davranmıyordu. Seçim kampanyalarında partisinin propagandasını yapıyordu.

1961 Anayasası'nın 95. Maddesi ile partili cumhurbaşkanlığına son verildi.

12 TEMMUZ BİLDİRİSİ (1947)

1946 seçimlerinde yaşanan usulsüzlükler ve baskılar, 1946 il genel meclisi seçimlerini Demokrat Parti'nin boykot etmesi, bazı partilerle, gazete ve dergilerin kapatılması, 1947 bütçe görüşmelerinde Başbakan Recep Peker'in Adnan Menderes'e “psikopat” demesi ve DP milletvekillerinin TBMM toplantılarını boykot etmeleri gibi gelişmeler siyaseti çok gerdi. Gerginlik artınca Cumhurbaşkanı İnönü, bir arabulucu olarak duruma müdahale etti. Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Recep Peker ile ayrı ayrı görüştü. Ancak DP-CHP arasındaki gerginlik tırmanmaya devam etti. İnönü, partiler üstü bir cumhurbaşkanı tavrıyla olaya el koydu. Bayar ve Peker'le yaptığı görüşmelerin sonucunu 12 Temmuz Bildirisi'yle yayımladı.
İnönü, bildirisinde tarafsız cumhurbaşkanlığına vurgu yaptı:
“Ben devlet reisi olarak kendimi her iki partiye karşı eşit derecede vazifeli görürüm. Varmak isteğim sonuç başlıca iki parti arasında temel şartın, yani emniyetin yerleşmesidir. Muhalefet teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır. İktidar da muhalefetin kanuni haklarından başka bir şey düşünmediğinden emin olacaktır.” 
(Şerafettin Turan, İsmet İnönü, 2. bas, Ankara, 2003, s.298)

İnönü'nün bu tarafsız cumhurbaşkanlığı sözde de kalmadı. Örneğin yurt gezilerinde her iki partiyi de ziyaret etti: Erzurum gezisinde hem CHP hem de Demokrat Parti il merkezlerini ziyaret etmiş, DP il merkezinde “Demokrat arkadaşlara başarı dilerim” demişti.


İnönü, “İdareci arkadaşlar arasında tarafsızlık siyasetini hazmedememiş olanların çekilmeleri zaruridir” dedi. (Vatan, 25 Eylül 1947).

Nitekim bir süre sonra Recep Peker başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. Onun yerine çok daha ılımlı Hasan Saka başbakanlığa getirildi.
İnönü, yeni başbakanı belirlerken muhalefet partisi başkanının fikrini sorma inceliğini bile göstermişti. 

İnönü, partili cumhurbaşkanı olmasına rağmen tarafsız olmayı başarmıştı.
İnönü, bilinçli müdahaleleri, tüzük değişiklikleri, partiler arası dengeyi iyi kurması ve tarafsızlığıyla demokrasiye zemin hazırladı.
....
Sinan Meydan



20190905

✍️ Atatürk 'Sosyal Demokrat Parti’ye karşıydı - Yıldırım Koç

Atatürk Sosyal Demokrat Parti’ye karşıydı
Yıldırım Koç

Türkiye’de galiba en az bilinen konulardan biri, sosyal demokrasi.

CHP günümüzde sosyal demokrat olduğunu belirtiyor. Kemalizm veya Atatürkçülük yerine “sosyal demokrasi”yi geçirme çabaları da 50 yıldır sürüyor.

Halbuki 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde CHP’nin çizgisi “sosyal demokrasi” değildi. 1965 yılında “ortanın solu”, Ecevit’in genel başkanlığı döneminde de “demokratik sol” kavramı kullanılıyordu.

12 Eylül sonrasında ilginç bir biçimde “sosyal demokrasi” pazarlandı. CHP üye ve hatta yöneticilerinin çok büyük çoğunluğunun “sosyal demokrasi”nin geçmişini bildiğini zannetmiyorum.

SOSYAL DEMOKRASİ MARKSİSTTİ

Sosyal demokrasi, Prusya’da 1863 yılında siyasi işçi hareketi olarak ortaya çıktı. 1869 yılında Marksizme yanaştı. 1891 yılında tam anlamıyla Marksist oldu ve bu özelliğini 1914 yılına kadar sürdürdü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Marksizmden hızlı bir biçimde koptu ve önce emperyalizmin, ardından kapitalizmin savunucusu noktasına savruldu.

Sosyal demokrasinin bu dönüşümü, Eduard Bernstein ve Karl Kautsky’nin revizyonist tezleri nedeniyle ortaya çıkmadı. Sosyal demokraside önce revizyonist çizginin, ardından burjuva anlayışının hakim olmasında belirleyici etmen, emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının emperyalist sömürüden pay alarak kapitalist sistemle bütünleşmesi ve onun savunucusu haline getirilmesiydi. Bizde genellikle bu konuda neden-sonuç ilişkisi karıştırılır.

Bir arkadaş bu yaklaşımla “Allah’ın hikmetine bak; her su değirmeninin yanından bir dere akıtmış,” diyerek dalga geçerdi. Emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının sistemle bütünleşmesinin ve sosyal demokrasinin dönüşümünün nedeni, Bernstein ve Kautsky değildir. Bernstein ve Kautsky, bu dönüşümün ürünüdür.

ATATÜRK SOSYAL DEMOKRAT PARTİ’YE İZİN VERMEDİ

Mustafa Kemal Paşa sosyal demokrasinin bu niteliğini kavramış bir kişiydi. Bu nedenle kendisini hiçbir zaman “sosyal demokrat” olarak nitelendirmedi. “Sosyal Demokrat Fırkası”na da izin vermedi.

İstanbul’da 23 Aralık 1918 tarihinde Sosyal Demokrat Fırkası kuruldu. Partinin önderi Dr. Hasan Rıza idi. Partinin genel sekreteri, Yorgi Zaferaki isimli bir Rum’du. Parti, ABD Devlet Başkanı Wilson’un emperyalist çıkarları koruyan ilkelerine bağlı olduğunu açıklıyordu. Sosyal Demokrat Fırkası’nın 1922 yılında dağıldığı ve büyük olasılıkla kapatıldığı biliniyor.

Dr. Hasan Rıza, 1924 yılında Sosyal Demokrat Fırkası’nı yeniden kurmak istedi. Bakanlar Kurulu’nun 13 Mayıs 1925 tarihli kararında, Sosyal Demokrat Fırkası’nın geçmişten yasaklandığı ve yeniden faaliyete geçmesine izin verilmediği belirtiliyor. Bu Bakanlar Kurulu kararında Gazi Mustafa Kemal’in de imzası bulunmaktadır.

Bakanlar Kurulu kararında şöyle deniyordu:
“Mevzuat ve hali hazır kanunlarımızın esasına aykırılık ve memleketin emniyet ve asayişini ihlale cüret ve muzır maksatlar ve yasaklananların takibi gibi sebeplerden dolayı fesh edilen her hangi bir fırkanın, tekrar aynı unvan ve maksat ile kurulup gelişmesi, memleket idare ve siyasetine ters olduğundan evvelce fesh olunmuş ve tekrar tesis ve ihyası için tesis edenler tarafından müracaat edilmiş Sosyal Demokrat Fırka’nın yeniden teşkili men edilmiştir.” 
(İleri, Hasan, Türkiye’de Sosyal Demokrasi, 1908-1998,s.44-45)
Hasan Rıza 31 Mayıs 1926’da Sosyalist Enternasyonal’e bir mektup gönderdi. Para yardımı talebinde bulundu. Hasan Rıza 1930 yılında Sosyal Demokrat Fırkası’nı kurmak için yeniden izin istedi. İzin verilmedi. Atatürk bu ülkede Sosyal Demokrat Parti kurdurtmadı.

Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/ataturk-sosyal-demokrat-partiye-karsiydi

20190712

✍️ 1930'lu yılların devrimcileri ve 'Devrim Yasaları'


 

DEVRİM YASALARI
....


Bu yıllarda dünya 1928 yılında başlayan ekonomik krizle boğuşmaktadır. İtalya’da Mussolini faşismi, Almanya’da 1933’den itibaren Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi, 1939’dan itibaren İspanya’da Francisco Franco’nun flanjizmi, 1933’den itibaren Portekiz’de Slazar diktatörlüğü hüküm sürmektedir.

Atatürk’ün önderliğindeki genç Türkiye Cumhuriyeti ise bir taraftan emperyalistlerin kışkırttığı Şeyh Sait, Dersim, Menemen olayı gibi bölücü ve irticai iç ayaklanmalarla uğraşırken bir taraftanda ekonomik ve siyasi devrimleri yaşama geçirmektedir.

Başta Atatürk olmak üzere 1930’lu yılların devrimcileri “Demokrasi ve özgürlüğü savunuyoruz.” gibi sadece sözde kalan söylemlerle hareket etmemişler; o günlerin ağır koşullarında imkansız gibi gözüken yasalarla demokrasi ve özgürlüğü inşaa etmek için çaba göstermişlerdir.

...

Demokrasi ve özgürlük için mücadele eden Atatürk’ün genel başkanlığındaki CHP, bu yasalarla da yetinmemiştir. Fransa, İtalya, Romanya, Yugoslaavya, İsviçre ve Çin başta olmak üzere bir çok ülkede kadının seçme ve seçilme hakkı bulunmazken Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını veren iki ayrı devrim yasasını yaşama geçirmişlerdir.

Eğitim, sağlık, hukuk alanındaki devrim yasaları hep bu döneme aittir.

Hatay, 1930’lu yıllarda demokrasiye ve özgürlüğe kavuşmuş ve ana vatanla birleşmiştir.

...

Devlet Eski Bakanı
21. ve 23. Dönem Milletvekili
Av. H.Tayfun İçli


Alıntı/Kaynak: https://odatv.com/1930larin-chpsi-bunlari-yapmisti-2206141200.html


Nostalji İstanbul-1930'lu Yıllar

20190127

✍️ Türkiye'de kültür erozyonu nasıl yaşandı - Kaan Çağlayangöl







Cumhuriyet ilan edildikten sonra Atatürk’ün gerçekleştirdiği “musiki devrimi” ile birlikte ülkemizde kültür ve sanat alanında bir çok olumlu gelişme yaşandı. İlhan Mimaroğlu’nun bu konuda, “Müzik Tarihi” adlı kitabında yazdıkları dikkat çekicidir;

“Türkiye’de Atatürk devrimlerinden önce batı yöntemlerine uygun bir müzik eğitimi sağlayan tek bir kurum yoktu. Gerçi sarayda, haremlik ve selamlık bölümlerine ayrılan oda orkestraları kurulmuştu ve harem orkestrası, yönetmeniyle birlikte, üyeleri yalnız kadın olan bir topluluktu. Ne var ki bu orkestranın üyelerinin yetiştirilmeleri yolunda hiçbir olumlu eylem gerçekleştirilmemişti.”

Atatürk ile birlikte batı müziğine uygun bir müzik eğitimi başlatılmış, Ankara’da kurulan Devlet Konservatuarı ile birlikte opera, bale ve tiyatro alanında çalışmalar yapılmış ve genç Cumhuriyetimizde olumlu gelişmeler olmuştur. Avrupa’ya müzik öğrenimi için genç müzisyenler gönderilmiş, eğitimlerini tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönüp öğrenciler yetiştirmişlerdi. İsmet İnönü döneminde de kültür-sanat konusuna bir hayli önem verilmişti. Atatürk’ün müzik eğitimi politikası devam ettirilmişti. İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile özel olarak ilgilenmesi ve kendisinin de ilerleyen yaşına rağmen viyolonsel dersleri alması bunun bir işaretiydi. İlk derslerini, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın viyolonsel sanatçılarından Edip Tezer’den almıştı. İkinci öğretmeni ise Hitler Almanya’sından kaçan ve Türkiye’de viyolonsel ekolünün temelini atan David Zirkin idi. İsmet İnönü’nün kızı Özden Hanım ise çocuk yaşlarında piyano dersleri alıyordu. İsmet İnönü ayrıca iyi bir klasik müzik dinleyicisi idi.

ÇOK PARTİLİ YAŞAM VE DEĞİŞİM YILLARI

Peki, sonra ne oldu da bugün ülkemizde müzik adına olumlu şeylerden bahsedemez olduk. Elbette müzikte yaşanan bozulma bir günde, bir gecede olmadı. Yıllar içinde bu değişim yaşandı. Çünkü çok partili hayata geçmemizle birlikte genel olarak kültür-sanat politikaları da tutarlılık göstermedi. DP döneminde oy deposu olarak görülen göç dalgalarıyla birlikte kültür-sanat alanında büyük bir erezyon oluştu.

1950’li yıllar Türkiye’nin çok partili yaşama geçiş yıllarıdır. O yıllarda toprak reformuna tüm gücüyle karşı çıkan Menderes ve ekibiydi. Çünkü Adnan Menderes, Emin Sazak, Cavit Oral büyük toprak sahipleriydi. Onlara göre toprak reformu çok da gerekli değildi. Sonraki yıllarda Demokrat Parti’nin tarım politikasının dışa bağımlı olarak nasıl çöktüğünü ve köylünün zor durumlara düştüğünü Menderes de geç olmakla birlikte gördü.

İktidara gelirken özellikle kırsal kesimden, büyük vaatlerle aldığı oy ve destek ile tek parti iktidarını devirip iktidara gelmiş olan Demokrat Parti, köyden kente göç olgusuna karşı popülist bir duruş göstermişti. Çünkü belirli bir kesime şirin gözükme çabası DP’nin varlık sebeplerinden birisiydi. O yıllarda belirli bir kesim tarafından göç hareketi geçici olarak algılanıp çok da önemsemişti. Bu durumu geleneksel toplumdan modern topluma geçiş sürecinde ortaya çıkan ve zaman içerisinde toplumun gelişmesi ve köyden kente göçenin kentlileşmesi sonucunda yok olacak zannedenlerin sayısı hiç de az değildi. Elbette öyle olmadı. Toplumsal alışkanlıkları bakımından köyde, yaşam olarak ise kentte olan aile tipi yerleşik bir hal aldı. Köyden gelmiş insanların büyük bir kısmı şehir yaşamına ayak uyduramadılar, bazıları da uydurmak istemediler. Bu kesimin sahip olduğu düşünce tarzı şehirlerin önce yavaş yavaş sonra ise tamamen kültür-sanat dokusunu bozmaya başladı ve bugün baskın bir şekilde bozdu. İzmir ve İstanbul başta olmak üzere büyük şehirler bu durumdan fazlasıyla etkilendiler. Bu göç dalgası, elbette sadece insan bedeninin fiziksel yer değişimi ile açıklanabilecek bir konu değil. Bu yer değişimi beraberinde kültürün, gelenek ve göreneklerin de taşındığı bir hareketlilik yaşanmasına neden oldu.

İZMİR ÖRNEĞİ

İzmir demişken bir örnek üzerinden bu durumu anlatmak gerekiyor. Bugün 50 yaşın üzerinde olan İzmir’liler, 1973-1980 yılları arasında İzmir Belediye Başkanı olan İhsan Alyanak dönemimde İzmir’in uğradığı göç dalgasını hatırlayacaklardır. Hepsinin içi bu satırları okurken eminim “cız” ediyordur. Bugün o kuşaklara İhsan Alyanak dönemini sorduğunuzda cevapları bir hayli hiddetli oluyor. Çünkü o kuşak İzmir’in dokusunun olumsuz anlamda nasıl değiştiğine şahit olmuş bir kuşak. Göç bir şehri nasıl yok eder diye soranlara İzmir örneğini özellikle İzmir Fuarı örneğini anlatmak gerekiyor. O yıllarda İzmir Fuar’ında ve İzmir’in bir çok yerinde Batılı anlamda bir çok klüp vardı. İlk sırada ise Kübana ve Mogambo adlı gece klüpleri gelirdi. Mogambo ve Kübana’da hem Avrupa’dan gelen çok önemli orkestralar ve şarkıcılar sahne alırdı hem de Türkiye’nin en önemli orkestraları ve şarkıcıları sahne alırdı. Bu klüpler sadece fuarın kapanmasıyla yok olmadı, göçe de kurban edildi çünkü dinleyici değişmişti ve buna bağlı olarak batılı ve iyi müzik yapan işletmeler birer birer kapandılar. Bu işletmelerin yerini ise ara kültür formu diyebileceğim işletmeler aldılar. Ekonomide nasıl kötü para iyi parayı kovar, işte İzmir’de de bu şekilde bir değişim yaşandı. Bu çoğu zaman ne yazık ki yerel seçimi o gün için kazanmak için yapıldı. Ama sonuçları ve etkileri bugün hala devam ediyor.

1950’lı yıllarda geleneksel toplumdan modern topluma geçiş sürecinde ortaya çıkmış olan ve zaman içerisinde toplumun gelişmesi ve köyden kente göçenin kentlileşmesi sonucunda yok olacağı teorisi yerini artık göçle gelen insanların büyükşehirlerde kalacağı inancına bıraktı. Çünkü gelenler gitmiyordu, çünkü şehir bir çok yönüyle cazip bir yerdi. İş fırsatı vardı, şehir yaşamı güzeldi, ne kadar uyum sağlamak istemeseler de sinemada seyrettikleri ve filmlerde gördükleri gibi modern bir görünüm vardı.

Şehirde yaşamak güzeldi ama o yaşama uyum sağlamak yerine uzaktan seyretmek tercih ediliyordu. Göç edenler çağdaş yaşama ayak uydurmak yerine geldikleri yerin kültürünü büyük şehirlerde de yaşamaya çalıştıkları anda sorunlar çıkmaya başladı. Müziği, operası, tiyatrosu, konseri, panelleri ile bir şehir kültürünü yaşamak yerine buna adeta bir reddiye tavrı göstererek kendi bildiği yaşamı şehirde yaşamak büyük bir ayrışmayı da beraberinde getirdi. Belirli bir kesim göçle gelen insanlara tüketim estetiğinden yoksun, kentin nimetlerinden yararlanan ama bir türlü kentin kültürünü yakalayamamış kişiler olarak gördü. Kentliler, göçle gelen kültürü “yoz” veya “dejenere” olarak tanımladılar.

Özellikle 1980 sonrasında kendi içlerinde, kısa zamanda zengin olanlar insanlar çıkaran bu kesimi kent yaşantısını bozmakla suçladılar. Bu saptamaları ben yapmıyorum; İzmir’in yerleşik insanlarına göç sorusunu sorduğunuzda alacağınız cevapları yazıyorum. Sözün özü göç dalgası olumsuz bir çok etki taşımakla birlikte en büyük etkiyi müziğe yaptı. Bunu anlamak çok zor değil, eski gazete koleksiyonlarını taramanız yeterli olacaktır. İzmir’de ve İstanbul’da, 1940-1980 arasında nasıl bir müzik ve gece hayatı varmış ve yıllar içinde bu hayat nasıl değişmiş görebilirsiniz.

Üstün Poyraz Set, Durul Gence 10, Yalçın Ateş 6, İstanbul Gelişim Orkestrası, Okan Dinçer ve Kontrastları, İsmet Sıral Orkestrası, Kanat Gür Orkestrası, Dün, Bugün, Yarın Orkestrası, Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası, Belvü Gazinosu, Yenikapı Gar Gazinosu, Bebek Belediye Gazinosu, Taksim Belediye Gazinosu, Feyman Klüp, Meyhane Gece Klubü, Klüp Reşat, Klüp X, Klüp 12, Stardust, Playboy, Yuva 77, Santana, Numune, Bonjour, Çatı Klüp v.s. ne oldu bu müzik ikonlarına ve sahnelere.

Peki bu durum düzelir mi? Öyle kolay kolay düzeleceğini sanmıyorum. Musiki devrimi, ülkemizin çağdaşlaşma sürecine ciddi katkı sağlayan bir değişim süreçti. Başarılı oldu ve formel hale getirildi, okullarda okutuldu, günümüze kadar bir çok sanatçının yetişmesinde katkı sağladı. Türkiye’de müzik anlayışındaki değişiklik, toplumsal yapıdaki değişimi de anlamamız bakımından önemlidir. Bu nedenle Türkiye’nin modernleşme sürecinde, 1923-1938 yılları arasında yaşanan mucize 15 yılın iyi incelenmesi gerekiyor. Elbette Atatürk ve İsmet İnönü döneminden sonra çok partili hayata geçişle birlikte dejenere olan müziği ve tüm kültür-sanat olaylarını da iyi değerlendirmek gerekiyor. Bu duruma büyük oranda neden olan göç olgusunu da incelemek gerekiyor. Şehirlerin kendilerine ait kültürleri vardır ve bu kültür yapısı bir sanat eseri gibi korunmalıdır, yaşatılmalıdır. Aksi takdirde Cumhuriyetin bize kuruluş ilkelerinde işaret ettiği muasır medeniyet seviyesine erişebiliriz ne de kültür-sanat bilinci olan genç nesiller yetiştirebiliriz. Kültür edinmek çağdaşlığın en önemli işaretidir bunun tam aksi ise ilkelleşmektir.

Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku’nda söylediklerini hiçbir zaman unutmamamız dileğiyle; “Şunu da ehemmiyetle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyet olan Türk Milleti'nin tarihî vasfıda güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besliyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Asla şüphem yoktur ki; Türklüğün unutulmuş büyük medenî vastı ve büyük medenî kabiliyeti bundan sonraki inkişafiyle âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

Kaan Çağlayangöl

Odatv.com

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...