Blog Listem

Müslümanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müslümanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260819

📖 İslamiyetten Önce Türk Destanları / Destanlarda yer alan millî motifler

 

Destanlarda yer alan millî motifleri fark eder.

Destanlar, bir milletin tarihini, kültürünü, değerlerini ve kahramanlıklarını yansıtan önemli edebi eserlerdir. Bu eserlerde, o milletin ortak hafızasında yer alan ve nesilden nesile aktarılan çeşitli motifler bulunur. Milli motifler olarak adlandırılan bu unsurlar, destanların içeriğini zenginleştirir ve milletin kimliğini ortaya koyar.

Destanlarda Yer Alan Bazı Milli Motifler:

Kahramanlık ve Cesaret: Destanlardaki kahramanlar, genellikle olağanüstü özelliklere sahip, cesur ve fedakar kişilerdir. Milletin kahramanlık idealini ve vatan sevgisini temsil ederler.

Vatan Sevgisi ve Bağımsızlık: Destanlar, vatan sevgisini, bağımsızlık arzusunu ve özgürlük mücadelesini sıkça işler. Milletin topraklarına bağlılığını ve bağımsız yaşama isteğini vurgular.

Aile ve Toplum Değerleri: Destanlarda aile bağları, toplumsal dayanışma, adalet, doğruluk gibi değerler önemli bir yer tutar. Milletin ahlaki ve kültürel yapısını yansıtır.

Doğa ve Hayvan Figürleri: Destanlarda doğa olayları, hayvanlar (özellikle kurt, at gibi) ve mitolojik varlıklar sıkça kullanılır. Bunlar, milletin doğayla olan ilişkisini ve inançlarını yansıtır.

Savaş ve Kahramanlık Sembolleri: Destanlarda silahlar, zırhlar, bayraklar gibi savaş ve kahramanlıkla ilgili semboller önemlidir. Milletin gücünü, kahramanlık geleneğini ve bağımsızlık sembollerini temsil eder.

Milli Motiflerin Önemi:

Milletin Kimliğini Yansıtır: Milli motifler, bir milletin tarihini, kültürünü, değerlerini ve inançlarını yansıtır. Destanlar aracılığıyla gelecek nesillere aktarılır.
Milli Bilinci Güçlendirir: Destanlardaki milli motifler, toplumun ortak hafızasını canlı tutar, milli bilinci ve birlik duygusunu güçlendirir.

Kültürel Mirası Korur: Destanlar ve milli motifler, bir milletin kültürel mirasının önemli bir parçasını oluşturur. Bu mirası korumak ve gelecek nesillere aktarmak önemlidir.

Destanlar, bir milletin kimliğini, tarihini ve kültürünü yansıtan önemli edebi eserlerdir. Bu eserlerde yer alan milli motifler, milletin ortak hafızasını canlı tutar, milli bilinci güçlendirir ve kültürel mirası korur. Bu nedenle, destanları okumak ve milli motifleri fark etmek, kendi kültürümüzü ve kimliğimizi daha iyi anlamamızı sağlar.

Alıntı/Kaynak: https://www.sosyalciniz.net/destanlarda-yer-alan-milli-motifleri-fark-eder/


20260202

🪔'Kandil' ismini 🇹🇷Türklere borçluyuz


Kandil ismini Türklere borçluyuz. 

Osmanlı Padişahı II. Selim döneminde camiler aydınlatılıp minarelerde kandiller yakılarak kutlandığı için bu gecelere kandil geceleri denilmiştir.


20200905

Hazar devleti Türk tarihinde İslam'a giren ilk devlet

Türkler içerisinde kağan ve dolayısıyla devlet seviyesinde zorla da olsa ilk İslam'a giren Hazarlar oldu (737). Daha sonra Museviliği kabul eden Hazar toplumunda Şamanizm yine de güçlüydü. Prof. Dr. Sadettin Y. Gömeç'e göre Hazar'da beyin ameliyatı bile yapan Şamanlar vardı

Dolayısıyla devleti temsil eden kağan baskı sonucu başka bir dini kabul etmek zorunda kaldığı için, daha sonra Museviliği kabul ettiyse de Hazar devleti Türk tarihinde İslam'a giren ilk devlet olmuştur. Bu konuda Taberi, Togan, Dunlop, Golden, Karatay, Artamonov vs okunabilir

Dr. Timur B. Davletov @aronberk




20200718

✍️ Yurttan anayurda Anadolu’nun 🇹🇷Türkleşmesi

SAMET ÜMİT ÇİLBURUNOĞLU / TGB ANKARA İL YÖNETİCİSİ

Önceleri Hazar Türk Devleti’ne bağlı olan sonraları bu devletin zayıflamasıyla Seyhun Irmağı kıyılarında Oğuz Yabgu Devleti’ni kuran Oğuzların 24 boyundan biri olan Kınık boyuna mensup Selçuk Bey, babası Dukak Bey’den sonra üstlendiği Hazar Türk Devleti subaşılığını çeşitli sebeplerle bırakıp boyu ile beraber Maveraünnehir’e göç etmiş, Samanilerin hâkim olduğu Müslüman Cend bölgesine yerleşmiştir. Burada Samanilere ve Karahanlılara asker yetiştirerek hem yönetimde söz sahibi konumlara gelmiş hem de geniş otlak arazilere sahip olmuşlardır. Samanilerin yoğun İslam propagandası üzerine Selçuk Bey boyu ile beraber müslüman olmuştur. Tabii müslüman olmasını yalnızca Samanilerin yoğun propagandasıyla açıklamak doğru değildir. Müslüman olmalarıyla beraber ileride kurulacak olan Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolunun Türkleşmesi atılımı için büyük bir adım atılmış oluyor. Yazımızda Selçuk Bey’in Maveraünnehir’e göç etmesi ve burada İslamiyet’i seçmesinin sebeplerini ve bu feodal devletin kurulduğu koşulları irdeleyerek Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’da resmen başlayan Türkleşme hareketini açıklayacağız. Türkleşen Anadolu ile Türk devriminin ortaya çıkardığı millet tanımı arasında bir bağ kurmaya çalışacağız.

1. NEDEN İSLAMİYET?

Selçuk Bey’in boyu ile beraber müslüman Cend bölgesine yerleşmesinin ve burada İslamiyeti seçmesinin nedenlerine gelmeden önce Anadoluya gelen, yirmi dört boydan oluşan ve Oğuz Yabguluğu, Büyük Selçuklu Devleti gibi devletlerin kökeni olan Oğuzların, Orhun Yazıtları’nda bahsi geçen Tokuz Oğuzlardan ayrı bir boylar birliği olduğunu belirtmek gerekir. Anadolu’ya gelen Oğuzların kökeni Tokuz Oğuzlar değil On Ok’lardır.

Selçuk Bey, Hazar Türk Devleti subaşılığı görevindeyken 10. yüzyılın ikinci yarısında Kıpçak boy birliğinin dağılması, Oğuzların birleşen Türk boylarının baskısına maruz kalması, Yabguların güçlerinin bu durumdan etkilenmesi ve Selçuk Bey’in Yabgu’ya karşı giriştiği iktidar mücadelesinde başarısız olması gibi sebeplerle Maveraünnehir bölgesine göç etmiştir. Bu sebeplerin yanına feodal bir devletin temellerini oluşturacak gelişme düzeyine sahip bir topluluk olan Oğuz/Türkmenlerin yurt edinme isteği ve mücadelesi de eklenmelidir.

Ayrıca Selçuk Bey tarafından İslam ideolojisinin seçilmiş olması da Anadolu’nun Türkleşmesi sürecine büyük katkısı olan bir başka etkendir. İslamiyet, Türklerin o güne kadarki dini inanışlarına göre daha derin bir felsefeye sahipti. Arap coğrafyası, İslamiyet’in ortaya çıktığı ve geliştiği koşullarda “Allah’ın birliği Müslümanların kardeşliği” programıyla bir medeniyet devrimine sahne olmuş ve İslamiyet, o medeniyeti yayıldığı coğrafyalara da götürmüştür. Selçuk Bey de bu medeniyetin kendi halkının geleceğine katkı sağlayacağı öngörüsüyle hareket etmiş olacak ki müslüman olmuştur.

İslamiyet’in felsefesinin ve getirdiği medeniyetin yanı sıra siyasi ve toplumsal süreçlere olan katkısı ve getirebileceği ayrıcalıklardan faydalanma isteği de bunda etkili olmuştur. Selçuk Bey’in müslüman olma sebepleri, İslamiyet aracılığıyla hem kendi boyunun hem de Müslümanlaşacak Türklerin, İslamla yönetilen topraklarda barış ve düzen içerisinde yaşamalarını sağlamak, dinin koruyucusu veya savunucusu olarak hükmetmek, halifeliğin saygınlığı ve büyük bir gücü temsil ettiğini görmesi yanında ileride bu gücü arkasına alma isteği ve bu güçle beraber Allah’ın birliği Müslümanların kardeşliği ilkesine de dayanarak bağımsız ve teşkilatlı bir devlet kurma isteği olarak belirlenebilir.

Ayrıca Oğuz/Türkmenlerin, feodalizme geçecek belli bir gelişme düzeyine ulaşmış olmaları da İslam ideolojisini benimseyebilmeleri açısından önemli bir etken olmuştur.

2. BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ'NİN KURULUŞU VE MALAZGİRT ZAFERİ

Selçuk Bey’in önderlik ettiği boy, Samani Devleti’nin yıkılmasıyla Horasan’a, Selçuk Bey’in ölümüyle de daha güneye göç etmiştir. Bu göçebe topluluk, Selçuk Bey’in oğlu Arslan Bey döneminde iyice güçlenmiştir. Bu dönem, Arslan Bey’in Gazneli Mahmud’a karşı bir savaşa destekçi olması ve Gazneliler tarafından tutuklanıp öldürülmesiyle sonuçlandı. Yeni bir yurt edinmek ve teşkilatlı bir devlet kurmak için bir bağımsızlık mücadelesinin gerekliliği ortaya çıktı. Bu mücadeleyi Selçuk Bey’in torunları olan Tuğrul Bey ve Çağrı Bey başlattı. Bağımsızlık mücadelesine girişen Tuğrul ve Çağrı Beyler Gaznelilerin üzerine yürüyüp Merv ve Nişabur kentlerini ele geçirerek bağımsız oldular. Tuğrul Bey, Nişabur kentinde kendini “sultan” unvanıyla hükümdar ilan etti ve bu dönemde teşkilatlı devlet düzeni kurulmaya başladı. Ancak Büyük Selçuklu Devleti’nin resmen kuruluşu Gazneli Devleti’ni yıkılış dönemine sokan Dandanakan Savaşı’nın kazanılmasıyla 1040 yılında gerçekleşmiştir.

Selçuk Bey’in İslamiyet’i seçmesi, Tuğrul Bey döneminde uygulanan iç ve dış politikalarda belirleyici olmuştur. Tuğrul Bey Darü’l-İslam topraklarında yaşayan Türkmenlere, bölgede barış ve düzen olması gerektiğini söyleyerek Bizans’a yağma yapmalarına izin vermiş, 1048-1064 arası Küçük Asya’ya, Erzurum, Ermenistan, Van, Malatya, Sivas bölgelerine seferler düzenlemiştir. Böylelikle dışarıda yağmayla kazandıklarının yanında din savunucusu olarak öne çıkmış ve bir güç elde etmiştir. Tuğrul Bey daha sonra kendisini halifeliğin ve Sünniliğin koruyucusu ilan ederek iç politikasını da bu güce dayandırmayı bilmiştir.

İslam ideolojisinin benimsenmesinin getirilerinden en etkilisi halifenin gücünü arkalarına almalarıdır. Tuğrul Bey içeride ve dışarıda belirlediği bu politikaların karşılığı olarak işgal altındaki Bağdat’a halife tarafından yardıma çağrıldı. Bağdat’ta işgalci konumda olan Büveyhoğullarını bölgeden kovması ve halifeden “Doğunun ve Batının Koruyucusu” unvanını alması ile din savunuculuğu ve koruyuculuğu ile kazandığı güç böylelikle Selçuk Bey’in ön gördüğü gibi halifeliğin saygınlığını da arkasına almasıyla pekişmiştir.

Tuğrul Bey’in ölümünden sonra onun Anadolu içlerine doğru başlattığı seferlere Alparslan da devam ederek Ermanistan’ın başkenti Ani’yi fethetti. Kentin en güzel kiliselerinden birisine Türklerin sembolü olan hilalin dikilmesi daha sonra Osmanlı’nın ve tüm İslam dünyasının sembolü haline gelecektir. Bu durumdan rahatsız olan Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojen Yunanlar, Peçenekler ve Oğuzlar’dan oluşan 200 bin kişilik bir orduyla harekete geçti. Alparslan da buna sayıca daha zayıf ama kuvvetli bir orduyla karşılık verdi ve 26 Ağustos 1071 günü iki ordu karşı karşıya geldi. Sayıca daha zayıf olduğunu bildiğimiz Alparslan’ın ordusu ezici bir zaferle Bizans ordusunu mağlup etmiş ve Diyojen’i teslim almıştı. Alparslan, bir hafta boyunca esir olarak tuttuğu Diyojen’e Anadolu’nun sağlama alınmasını sağlayacak olan bir antlaşma teklif etti. Urfa, Antakya, Hiearapolis ve Malazgirt bölgelerinin teslim olması antlaşmada yer aldı. Alparslan Bey Diyojen’in serbest bırakılması için de 1 milyon altın istiyor ancak Bizans bunun çok fazla olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine sultan her yıl 360 bin altın haraç verilmesini istemiş ancak bu da Bizans İmparatorluğu’na vekalet eden VII. Mihail Dukas’ın Diyojen’in imzaladığı bu anlaşmayı reddetmesiyle gerçekleşememiştir. Bunun sonucunda Alparslan’ın ordusu ve Türk beyleri, Anadolu’yu fethetmek için harekete geçmişlerdir. Haçlı Seferlerinin başlamasına sebep olacak bu süreç Avrupa’ya yeni akınların da sinyalini veriyordu.

3. NEDEN ANADOLU?

Malazgirt Savaşı’nın Büyük Selçuklu Devleti’nin zaferiyle sonuçlanması Anadolu’da Bizans hakimiyetini zayıflatmış, yerel otoriteler merkezi otoriteye başkaldırmaya başlamıştı. Tuğrul ve Çağrı Beylerin bağımsız, teşkilatlı ve feodal bir devlet kurma amacıyla giriştikleri mücadele Alparslan döneminde Anadolu’nun kapılarının Türklere resmen açılmasıyla bitmiyordu elbette. Feodal ilişkiler Oğuz/Türkmen kitleleri için eskisine göre yeni ve daha yüksek üretim ilişkilerini ifade ediyor ancak tabii ki bu ilişkilerin filizleri de eski toplumun bağrında filizleniyordu. Devlet kuruculuğu aşamasındaki Türk toplulukları kabile toplumundan daha ileri bir konuma gelmiş, Orta Asya’da ortaya çıkan sınıflaşma, feodalizm yönünde gelişmişti. Dr. Doğu Perinçek bu durumu Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek isimli kitabında şu sözlerle ifade ediyor:
“Anadolu’yu fetheden Oğuzlar, eğer feodalizme geçecek belli bir gelişme düzeyine ulaşamasalardı ne İran’ın devlet geleneğini ne İslam ideolojisini ne de Arapların ve Bizans’ın çeşitli ekonomik ve toplumsal kurumlarını benimseyebilirlerdi. Çünkü hiçbir toplum, kendi iç gelişmesinin elvermediği bir toplumsal aşamaya sıçrayamaz. Her toplumun yapısı, bir önceki toplumun bağrında filizlenir.”

Bu tarihsel aşama Anadolu’nun kapılarını açan Büyük Selçuklu Devleti’ni yerleşik bir toplum düzeni kurmaya, yurt edinmeye, daralan otlakları genişletmeye sevk etmiştir. Bir yandan nüfus artışının da etkisiyle bu ihtiyacı karşılamak amacıyla Oğuz/Türkmen kitleleri Anadolu’ya göç ettirilmiş ve yerleştirilmiştir.

Anadolu, hem bu yeni feodal devletin kurulması hem nüfus artışından doğan yurt ihtiyacını karşılaması hem de yeni üretim ilişkileri için gereken alanı sağlaması açısından tercih edilmiştir. Bu göç dalgaları aynı zamanda Anadolu halkını da huzura kavuşturmuştur. Bizans İmparatorluğunun çürümüş ve ağır sömürü sistemi altında ezilen Anadolu halkı Türkleri bir kurtarıcı gibi karşılamış ve Anadolu ekonomisine getirdiği hareketliliği desteklemiştir.

4. TÜRKLEŞEN ANADOLU VE MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİMLE OLUŞAN MİLLET TANIMI

Türklere Anadolu’nun kapılarını açan Malazgirt Savaşı’nın tarihi 26 Ağustos 1071, Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu’nun hareketi üzerindeki önderliğini pekiştiren ve Cumhuriyet’in temellerinin atılmasını sağlayan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin tarihi ise 26 Ağustos 1922’dir. Haçlı Seferlerinin ateşleyicisi olarak belirlediğimiz Türk akınlarının öncesinde Malazgirt’te kaybeden Diyojen de Mustafa Kemal Atatürk ve Anadolu halkının vatan toprağından sürdüğü işgalci devletlerin kumandanları da kendi topraklarına döndüklerinde ölüm cezasıyla karşılaşmışlardı. 851 yıl arayla iki defa Anadolu’nun kaderi Türklerin elde ettiği zaferlerle belirlenmiştir. Bu manidar tesadüf Anadolu’nun Türkler için yurt ve vatan olarak önemini anlatmakta yeterli olmasa da iki tarihi zaferin arasındaki kader birliğini vurgulamak açısından önemli sayılabilir.

Anadolu’nun Türkleşmesi ve Cumhuriyet Devrimi ile oluşan millet tanımının bağlantısı elbette böyle bir tesadüften ibaret değildir. Türklerin Anadolu’ya göçleriyle başlayıp burayı yurt edinmesi, Türkiye Selçuklarının bu topraklarda kurulması ve ilerlemesi ile gelişen tarihsel bir sürecin ürünüdür.
Mustafa Kemal Atatürk’ün millet kavramını tanımlarken üzerinde durduğu unsurlar bu bağlantıyı anlamak açısından anahtar niteliğinde olacaktır. Mustafa Kemal, milleti tanımlarken şu üç unsur üzerinde duruyor: 1) Türkiye (vatan), 2) Türkiye halkı ve 3) Cumhuriyet Devrimi. Birinci unsur vatandır. Millet bu vatan üzerinde yaşamaktadır. Türkler de Anadolu’ya geldiklerinde burayı yurt edinmişlerdir. İkinci unsur Türkiye halkıdır. Milletin maddesi olan halk, belli bir coğrafya üzerinde yaşayan insan topluluğudur. Türkler de Anadolu’ya geldiklerinde Anadolu’da yaşayan kitlelerle karışarak Anadolu halkını oluşturmuştur. Üçüncü unsur Cumhuriyet Devrimi’dir. Devrim, halkı millet haline getiren unsurdur. Anadolu’ya gelen Türkler de burada feodal bir devlet kurarak ileri bir uygarlık inşa etmişlerdir.

İşte Cumhuriyet kuruculuğu ile bugünkü anlamını kazanan millet kavramının köklerini ararken Anadolu topraklarında uygarlığı inşa eden, devlet kuruculuğu aşamalarına gelen Büyük Selçuklulara, Türkiye Selçuklularına yani Anadolu’nun Türkleşmesi hareketine bakmak gerekir. Çünkü, “Her toplumun yapısı, bir önceki toplumun bağrında filizlenir.”
Kaynakça:
1) Doğu Perinçek, Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek, Kaynak Yayınları
2) Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, Kaynak Yayınları
3) Jean Paul-Roux, Türklerin Tarihi, Kabalcı Yayınları
4) TDV İslam Ansiklopedisi, Selçuklular/ Selçuk Bey/ Tuğrul Bey/ Çağrı Bey/ Alparslan/ Malazgirt Muharebesi maddeleri

Alıntı/ Kaynak: https://aydinlik.com.tr/haber/yurttan-anayurda-anadolu-nun-turklesmesi-213555

20200424

🎞 Şiir: '...Ne çıkar'

 

20200414

✍️ Müslüman olan Türkler ayakta kaldı ve devrim yaptı - Doğu Perinçek

Bugün Merhaba Kamuculuk yazılarına bir günlüğüne ara veriyoruz. Aslında Kamuculuk konusu, Türklerin medeniyet ve devrim birikimiyle bağlantılıdır. Dolayısıyla Türklerin İslam Medeniyeti havzasına girmeleri ve o çağın medeniyetine önderlik etmeleriyle de bağlantılıdır. Bu nedenle şu sıra Türk Milletine ait ne varsa, yobazlık ölçüsünde düşmanlık yapanları görmezden gelemeyiz. İslamiyet, Türk ve Arap düşmanlığında her tür hurafeye sarılan sözde bilim adamları, sözde köşe yazarları, bir takım enteller var.    

Bunların adları da, dilleri de, kıbleleri de Atlantik. Örneğin kendilerine Think Thank Araştıma adını veren bir grup var. Bakınız bu Think Thankçiler, kimliklerini nasıl sergiliyorlar: 

TEZLERE BAKIN


Yalnız bu grup değil, laiklik adına Türklerin Medeniyet kuruculuğuyla savaşan bir takım çevreler ortaya çıktı. Bunların başlıca tezleri şöyle:
 1.Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri gericileşmektir, benliğini kaybetmektir, Araplaşmadır.
 2.Osmanlı Devleti, Türk devleti değildir, bizim değildir.
 3.Asıl Türkler, Müslüman olmayan, Şamanlığı sürdüren, Hıristiyan ve Musevi Türklerdir.

MÜSLÜMAN TÜRKLERİN DEVLETLERİ VAR


Önce şu dünyamıza bakalım, şu anda devleti olan Türklerin hepsi Müslüman. Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan devletlerinin Türk olan halkları büyük çoğunlukla Müslüman. Ve bu ülkelerin hemen hepsinin arkada kalan iki yüzyıllık Türk ve Sovyet Devrimleri sayesinde çok esaslı Laiklik ve Çağdaşlaşma birikimleri var. Çağdaş devrim tecrübeleri de onlarda. Çünkü Hunlardan, Göktürklerden, Uygurlardan, Kırgızlardan, Moğol-Türk tecrübesinden, Karahanlılardan, Gaznelilerden, Selçuklu ve Osmanlıdan, Volga ve Kırım Tatarlarından, Altınordu’dan, Timurlulardan, Çağataylardan gelen bir devlet birikimleri var. 

İSLAM İKLİMİNDE ZENGİNLEŞEN BİRİKİM


Türklerin devlet ve ordu birikimi, Türklerin İslamiyeti kabul ettikleri Karahanlılardan bu yana hep İslam ikliminde gelişti. İslamiyeti kabul eden Türk kavimleri devletli olmuşlardır. İslamiyeti kabul etmeyerek Asya’nın kenarında kuytusunda Şamanlıkta kalanlar medeniyet kuramadılar. O şamanlar, Hun ve Göktürk atılımlarının da kenarlarındaydılar, dağlarda ve ormanlardaydılar. 
Orhun Yazıtları’na şöyle bir bakın, orada Şamanlığa ait bir unsur var mı, Gök Tengri’nin Şamanizmle en küçük bir ilgisi kurulabilir mi?

Hıristiyan ve Musevi olan Türkler ise, Kıpçak/Kumanlarda, Peçeneklerde, Bulgarlarda veya Karay ve Gagavuzlarda görüldüğü gibi, Rus bozkırında veya Doğu Avrupa’da diğer halklara karışmış ve erimişlerdir. 

Çok öğreticidir: Hıristiyan olan Kıpçaklar devletsiz kalıp Rusya ve Doğu Avrupa halklarına karışırken, aynı Kıpçakların Müslüman olanları Mısır’da 1240’tan 1517’ye kadar kendilerinin Devlet-it Türkî adını verdikleri Memlûklu Devletini kurmuş ve medeniyet yaratmışlardır. 13. yüzyılda Türkçenin çok önemli eserlerini yazdılar.


DÜNYA DİLLERİNDEKİ EN ESKİ ALLAH SÖZCÜĞÜ

 

Türkler, İslamiyeti kabul etmeden önce de Tek Tanrıcı idiler. Buna Batılı tarihçiler “Tengrisizm” diyorlar. Dünyada ilk Tanrı sözcüğü de, bugüne kadarki bilim dağarcığına göre, Türkçedir. Ta MÖ 4. Binden söz ediyoruz. Sumer tabletlerindeki Tingir ile Türkçe Tengri/Tanrı ve Moğolca Tenri/Tengri arasında köken birliği olduğu, Tarihçiler ve Dilciler arasında genel kabul görmüştür.1
Eski ve Orta Türkçedeki Tengri sözcüğü, Türkiye Türkçesinde Tanrı olmuş ve Türk dilinin bütün ağızlarında var. 
Hunlarda: Çengli=Tengri.2
Göktürklerde: Tengri, Türük Tengrisi.3
Divan-ı Lügat-it Türk’te: Tengri.4
Oğuz Kağan Destanı’nda: Tengri.5
Kıpçak/Kumanlarda: Tengri, Tengeri, Bey Tengri, Beymiz Tengeri, Ata Tengri, Tengiri Ata.6
Azeri Türkçesinde: Tanrı.
Türkmenlerde: Tanrı.
Kazak ve Baraba Türkçesinde: Tengri, Tenri.
Kumuk Türkçesinde: Tenniri.
Sarı Uygur, Sagay ve Kırgız Türkçesinde: Tenir.
Oyrat ve Altay Türkçesinde: Teneri.
Sor Türkçesinde: Tegre.
Özbek Türkçesinde: Tängri. 
Hakas Türkçesinde: Tigir.
Karaçay Türkçesinde: Teyri.
Başkurt, Kazak ve Kazak Tatarları ve Uygur Türkçesinde: Tanri.
Soyon Türkçesinde: Der. 
Çuvaş Türkçesinde: Torı. 
Teleüt Türkçesinde: Tenere, Tenre. 
Yakut Türkçesinde: Tanara.7

ATLI ÇOBAN EKONOMİSİNE DAYANAN DEVLET KURUCULUĞU VE TEK TANRI


Bugün İslamiyete karşı Türklük adına Şamanizm güzellemeleri yapanlar, hem cahildir, hem de medeniyet düşmanıdır. Çünkü Şamanizm, din değildir, büyücülüktür. İslam öncesinde devlet kuran, medeniyet kuran Türklerin dinleri Tek Tanrıcılıktır, Budizmi ve Maniheizmi kabul edenler de oldu. İslamiyetten sonra devlet kuran Türkler ise Müslümandı veya Müslüman oldular.
Tek Tanrının bir toplumsal-ekonomik temeli var. Atlı Çoban kültürü tarla tarımından farklı olarak çok geniş alanların denetim altına alınmasını gerektiriyordu. Türklerin devlet ve ordu kuruculuğunun kökleri bu ekonomik kuruluşa dayanır. Atlı çobanlar, örgütlenme ve savaş yetenekleri sayesinde Mezopotamya, Hint ve Çin’in verimli ırmak boylarındaki zenginliklere hükmederek devletler kurdular. Tek Tanrı ise, Atlı Çoban Kültürünün geniş coğrafyada tek güçlü otorite ihtiyacının gereği olarak doğdu. Türk imparatorluk kültürü ile Tek Tanrı arasındaki bağı en güzel anlatan cümle şudur: “Gökyüzünün nasıl tek bir güneşi varsa, yeryüzünün de tek bir hakanı vardır.” Tek tanrı ve tek hakan, Atlı Çoban ideolojisinin özetidir.

TÜRKLERİN UYGARLAŞMA TARİHİNİN DORUĞU


Tek tanrı nedeniyledir ki, Türk Hakanları İslamiyeti kolayca benimsediler. İslamiyet, Türklerin uygarlaşma tarihinin doruğudur. İslamiyet, Türklerin büyük medeniyet atılımının buluştuğu en sistemli inanç ve değerler sistemiydi. Hazreti Muhammed’in önderlik ettiği Ticaret Devrimini düzenleyen İslamiyet, Türk Hakanlıklarının ticaret yollarını kontrol sistemi için, çağın en gelişmiş tecrübesi ve ideolojisiydi. 

Türk Hakanlıklarının İslamiyeti kabulüyle birlikte, uygarlığın önderliği de Türk devletlerine geçti. Bu konuda yazılmış en esaslı kitaplardan biri olan Starr’ın “Kayıp Aydınlanma” kitabı, olayı çok güzel anlatıyor. Dünya uygarlığının öncüleri, 7-15. Yüzyıllarda Araplar, Farslar ve Tüklerdi. Batıda bilim ve sanat, 15. Yüzyıldan sona İslam Uygarlığından beslenerek gelişti. Arapları ve İslamiyeti aşağılamaya kalkanlar, medeniyetsiz cahillerdir.

Sözün kısası, Müslüman olmak Türkleri gericileştirmedi. Tam tersine o çağda İslamiyet, Türk hakanlıklarının büyük medeniyet atılımı için, zamanın en ileri değerler ve hukuk sistemiydi. 

İşte bu nedenledir ki, Müslüman olan Karluklar, Uygurlar, Oğuzlar, Tatarlar ve Memluklü Kıpçakları büyük imparatorluklar ve uygarlıklar kurdular. Şamanlıkta ya da Büyücülükte kalanlar, medeniyet havzasına giremediler. Hıristiyan ve Musevi olan Türkler ise, ayakta kalmadılar. 

TÜRKLERİN BÜYÜK MEDENİYET VASFI


Türklerin benliği nedir? Atatürk’ün “Türklerin büyük medeniyet vasfı” dediği özellikleri nedir? Çağın medeniyetine sırt çevirmek, Asya’nın kenarlarında çobanlıkla uğraşıp şaman davulu çalmak mıdır, yoksa İskitlerin, Hunların ve Göktürklerin Medeniyet atılımını İslamiyet havzasında sürdürerek Uygur, Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı, Memlûk, Altınordu, Timurlu, Çağatay devletleri örneğinde olduğu gibi dünya uygarlık tarihinde önder konumlarda olmak mıdır?

SELÇUKLU VE OSMANLI MİRASINI REDDETME BUDALALIĞI


Selçuklu ve Osmanlı mirasını reddetmek ve karalamak, Türklük adına budalalık derecesinde bir cahilliktir, uygarlık adına sınır tanımayan bir ahlâksızlık ve gericiliktir.
Hele bu medeniyet düşmanlığını, bu Türk düşmanlığını Atatürk adına sergilemek, Atatürk’e yapılan en büyük ihanettir. Çünkü Türklerin Selçuklu ve Osmanlı mirası olmasaydı, ne Türk devrimi olurdu, ne de Atatürk olurdu.
Atatürk, niçin Şaman Yakutların, Hıristiyan Gagavuzların veya Musevi Karayların içinden çıkmadı da, Selçuklu ve Osmanlı birikiminin içinden çıktı? 
İslamiyet, Arap, Fars, Selçuklu ve Osmanlı mirasını aşağılayan köksüzlerin bu soruya verecekleri bir yanıt var mı?

İMPARATORLUK MİRASI = DEVRİM BİRİKİMİ

20. ve 21. Yüzyıla bakınca Türk, Rus, Çin ve İran devrimlerinin damgasını görürüz. Bu devrimlerin hepsi de imparatorluk coğrafyalarında oldu ve oluyor. 
Think Thankçiler, hani gösterin, Hıristiyan, Musevi ve Şaman Türklerin yaptığı bir devrim gösterin, bir uygarlık atağı gösterin! 
Think Thankçiler, Hıristiyan, Musevi ve Şaman Türklerin içinden çıkmış bir Atatürk gösterin, bir Satuk Buğra Han, bir Birunî, bir İbnî Sina, bir Farabî, bir Harezmî, bir Kaşgarlı Mahmut gösterin, bir Yusuf Has Hacip gösterin, bir Nizamülmülk, bir Yunus Emre gösterin, bir Ali Şir Nevai gösterin, bir Timurlenk, bir Fatih Sultan Mehmet gösterin, bir Fuzulî, bir Mimar Sinan, bir Nazım Hikmet gösterin! 

Türklerin Müslüman olmasını aşağılayanlar, aslında nesnel olarak Türklerin imparatorluk kuruculuğunu, örgütlenme birikimini, medeniyet kuruculuğunu, devrim mirasını ve devrim yeteneğini hiçe sayıyorlar. Bunu üstelik Türklük ve sözümona Atatürkçülük adına yapmaları, Türklüğe de Atatürk’e de ihanettir.

1) Osman Nedim Tuna, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi ilgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Ankara, 1997; Tuncer Gülensoy, I, s.857; Zeki Velidî Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s.13,17; Roux, Türklerin Tarihi/ Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, Kabalcı Yayınevi, Şubat 2007, s.52; Landsberger, “Sümerler”, Ankara DTCF Dergisi, 1943, N.5, s.95-69; V. Christian, Die Sprachliche Stellung des Sumerischen, Babilonica XII, Paris, 1932.
2) Talât Tekin, Hunların Dili, s.10.
3) Talât Tekin, Orhun Yazıtları, Kültigin Güney 1 (s.20-21) ve Doğu 1 (s.24-25); Bilge Kağan, Kuzey 1, (s.44-45) ve Doğu 1 ve 10 (s.50-53).
4) Divan-ı Lügat-it Türk, c.III, Ankara, 1941, s.376-377.
5) W. Bang-G.R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı. 1936 ve 1000 Temel Eser, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970, s.3 ve 19.
6) Grønbech, s.183 vd.
7) Hepsi için bkz. Tuncer Gülensoy, II, s.857.


Alıntı/Kaynak: https://aydinlik.com.tr/musluman-olan-turkler-ayakta-kaldi-ve-devrim-yapti-205425-1#1

20190226

✍️ Üstü Örtülen Bir Atatürk Gerçeği Daha: 'Doğu Maneviyatı'




ÜSTÜ ÖRTÜLEN BİR ATATÜRK GERÇEĞİ DAHA: ‘ DOĞU MANEVİYATI’ KAVRAMI

Atatürk’ün, üzerinde hemen hemen hiç durulmayan ama Atatürk’ün ideallerini tanımada birinci derecede önemli olan bir tabir var : ‘Doğu Maneviyatı’ tabiri.

Gazi’nin 6 Mart 1922 tarihli TBMM gizli oturumunda, muhteşem öngörülerle dolu uzun bir konuşması var. Kısa bir bölümünü okuyalım:

“Türkiye, fikir yanlışıyla, zihniyet yanlışıyla
 mâlul olan birtakım adamlar yüzünden her saat, her gün, her asır biraz daha çok gerilemiş ve daha çok düşmüştür. Efendiler, bu düşüş, bu gerileme yalnız maddiyatta olsaydı hiçbir ehemmiyeti yoktu. Ne yazık ki, Türkiye ve Türkiye halkı ahlaken düşüyor ve bu halet incelenirse görülür ki, Türkiye, Doğu maneviyatı ile başlayan ve Batı maneviyatı ile sona erdirilen bu yol üzerinde bulunuyordu. Batı ve Doğu’nun birleştiği yer üzerinde bulunduğumuzu ve ona yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde Batı’nın aslî mayası olan Doğu maneviyatından tamamen kopuyoruz, yalnızlaşıyoruz.”

‘Doğu maneviyatı’ tabiri, Atatürk’ü tanımada anahtar kavram olmanın yanında, Atatürk’ten ürküntünün de temel sebeplerinden biridir. Bu kavram, iki zihniyette Atatürk’e yönelik ürküntü yaratmaktadır :


1. Saltanat dincisi Arapçı zihniyet,
2. Emperyalist-haçlı Batı zihniyeti.

Bilindiği gibi, emperyalist-haçlı kuramcı Huntington, daha doğrusu ABD, medeniyetleri çatıştırmak ve Doğu’nun Batı uygarlığından yararlanmasını engellemek peşindedir. Huntington’a göre, Batı’nın bugün temsil ettiği değerler sadece Batı’nındır; dünyanın ortak malı değildir. Batı bu değerleri üretmede tek ve biricik olduğu gibi, bunlardan yaralanmada da tek hak sahibidir. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, bunun faturasını ödemek zorundadırlar. Bu değerleri Batı’ya fatura ödemeden yararlanma alanına sokmak hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir.
Atatürk bu savı, bu inadı, bu egoizmi çok erken bir tarihte kırmıştır. Şunu göstermiştir:
Evrensel bilim ve fikir değerlerinin esas sahipleri Doğululardı. Atatürk bu değerlere ‘maneviyat’ diyor ve ‘Doğu maneviyatı’ tabirini gündeme getiriyor. 
Atatürk’e göre, biz esasında Doğu maneviyatına bağlıyız.
MUHAMMED İKBAL’İN ATATÜRK’LE ÖRTÜŞEN TEZİ

Atatürk’ün Pakistan’daki fikirdaşı, Müslüman düşünür Muhammed İkbal (Atatürk’le aynı yılda öldü), bu noktanın altını çizerken şu yolda konuşuyor:
Batı’nın bugün sahip bulunduğu ve kendisini öne çıkaran değerleri biz ondan almaya kalktığımızda yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri olan Müslüman ecdadımızın mirasını geri almaktır. Bu yüzden biz, Batı’daki evrensel değerleri alırken aşağılık kompleksine düşmemeliyiz. O değerler, temelde bizim atalarımızın ürettiği ve Batı’ya kaptırdığı değerlerdir. Bu değerler Batı’dan geri alınmalı ve ardından da Batı’nın zulüm ve hegemonyasını yıkmak için kullanılmalıdır.


Atatürkçü geçinen bazı gafiller, Atatürk’ü, Müslümanları Batı’ya teslim eden adam gibi göstermeye çalışan dinci müfterilerle işbirliği yaparcasına Gazi’yi, hayatında hiç telaffuz etmediği ‘Batıcılık’ın öncüsü gibi gösterme gayreti içinde oldular. Bunlar Türk Kurtuluş Savaşı’nı ve Türk inkılaplarını Batılılaşmak, hatta Batı’ya uşaklık olarak telakki etmeyi, Atatürkçülük diye yutturmak için ellerinden geleni yaptılar.


Atatürk’ün ‘Doğu maneviyatı’ ve ‘Avrasya’ tezini bugün bir ölçüde Çin hayata geçirmektedir. Atatürk’ün Çin’de yıllardan beri ders gibi okutulması boşuna değildir. Batı bunu biliyor ve Atatürk’ün altını oyarak gereğini yapıyor. Müslüman Doğu bunu bilmiyor ve Atatürk’ü kendinden saymama ahmaklığını sürdürüyor

Attila İlhan, bu noktaya parmak basarken şöyle demiştir:
“TÜRKLERDE, KURTULUŞU DOĞU’DA GÖREN İLK İHTİLALCİ, MUSTAFA KEMAL İDİ.”
ATATÜRK’ÜN BATI’YI ÇILDIRTAN YANI İŞTE BUDUR. BATI, ATATÜRK’Ü İŞTE BUNUN İÇİN ASLA HAZMEDEMİYOR, ASLA HOŞ GÖREMİYOR.


Yaşar Nuri ÖZTÜRK

20180926

'Emevilerden Bugüne Türk Düşmanlığı' - Ebru Oğuzhan Yeter

EMEVİLERDEN BUGÜNE TÜRK DÜŞMANLIĞI !!

...
...

Emeviler döneminde başlayan Türk düşmanlığı, bugün onların uzantıları tarafından hem içeride hem dışarıda devam etmektedir.
700’lü yıllarda Emevi’lerle birlik olan Batı, Türk’leri yok etme planları yapmışlardır.
Bugün dünyada devam eden Türk düşmanlığına baktığımız zaman değişen hiç bir şey olmadığını görüyoruz.
Yine Emperyalizm çeşitli kimliklerle ülkemize girmekte, dünyanın neresinde Türkler varsa zulüm görmektedir.
Emperyalizm yüzyıllardır yenemediği Türklüğü bugünün şartlarıyla yenmeye çalışmaktadır.

Değerli aydınımız, Metin Aydoğan kitabında o dönemi şöyle anlatıyor;


  • ''Emeviler, 8.yüz yılda Türk bölgelerine saldırıya geçtiklerinde Türk-Arap ilişkileri başladı ve Türk boyları kendilerini büyük bir şiddetin içinde buldular.
  • Emeviler, Ortadoğu’yu yağmalamak için Hıristiyanlığı kullanan Haçlılar gibi din için savaştıklarını, cihat ettiklerini söyleyerek saldırılar düzenlediler.
  • İslam tarihinde ki ilk ciddi kargaşayı Emeviler çıkarmışlardır ve bu durumda, Batılı ve Arap tarihçilerin çoğunluğu Türk- Arap ilişkilerinde bu olayı politik bir yaklaşımla, ‘’Türk karşıtlığı’’na dayandırmışlardır.
  • Batılı’lar bunu yaparken, Arap etkisinde kalan, bazı Türk Aydınlar, tarihçiler ve yazarlar da olaya dinsel bir boyut vererek, batılılardan daha çok arap yanlısı bir görüntü sergilemişlerdir.
  • Tarih boyunca Batılılarla Araplar bir tek Türk Karşıtlığı konusunda bir araya gelmişlerdir. Bugün de değişen bir şey yoktur.
  • Türkler müslümanlığı, 9.yüz yıldan sonra kabul etmiştir ve islamiyeti kurumsallaştırarak korumuşlardır.
  • Türkler, diğer müslümanlardan farklı olarak, islamiyeti geniş bir coğrafyaya yaymıştır.
  • Peygamberin, söz ve davranışlarından olan hadislerin toparlanmasını ve sünni mezhebinin oluşumunu gerçekleştirmişlerdir.
  • İslam dünyasının en önemli ve seçkin bilim adamları Orta Asyalıydı.
  • İslamiyeti Avrupa’nın ortasına kadar götürenler yine Türk’ler di.
  • Emeviler, halifeliğin babadan oğula geçmesini sağladılar.
  • Emeviler tam olarak inanmadıkları islamiyeti, çoğu zaman hor gördüler.
  • Halifelik için mekkeye saldırıp, islamiyetten çok kendi çıkarlarını hesap ettiler.
  • Arapları, başka kavim ve topluluklara üstün olarak gördüler.
  • Onlara göre Araplar sadece, yönetim ve siyasette yer almalı, hükmetmeli geri kalan herkes onlara hizmet etmeliydi.
  • Emevilere göre, sadece Arap olan müslümanlar kimlik almaya hak kazanabilirlerdi.
  • Emevilerin Arap seviciliği bununla da bitmiyor.
  • Emeviler, Arap olmayanların arkasında namaz kılmaz, birlikte dolaşmaz, Arap olmayanlara ikinci sınıf insan ya da köle gözüyle bakarlardı.

Türk’lerin mallarını, canlarını kendilerine helal sayarlardı.

Arapçayı ele geçirdilkleri yerlerde, zorunlu kılarak zorla, asimile etme politikaları uygularlardı.
Arap olmayan anneden doğanlar tahta çıkamazlardı, kadı olamazlardı.
Türkler uzun yıllar boyunca Emevilerin çeşitli saldırılarına maruz kalmışlardır.
Çeşitli kentler, köyler yakılıp yıkılmış, on binlerce insan öldürülüp, on binlerce insan esir pazarlarında satılmıştır.
Arapça zorunlu hale getirilmiş, Türk bilim adamı ve düşünürler eserlerini arapça yazmak zorunda kalmışlardır.
Kentlerde yapılan yağmalamalar sonucunda saymakla bitmeyecek kadar çok ganimet ele geçirilmiştir.’’

Geçmişte;  üzerimizde ki baskıları,  bitmeyen Türk düşmanlığını, ülkemiz üzerinde oynanan oyunları öngören, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ’ten sonra, onun devrimlerine sahip çıkan, onun sözlerini anlayan, anlatan, paylaşan nice aydınlarımız bize bu tarihi gerçekleri anlattıkları için susturuldular.

Bugün bu gerçekleri daha çok okumalı, yüzyıllardır süren Türk düşmanlığını iyi görmeliyiz.
Ülkemizin sorunu, ne bizi yöneten iktidar, ne muhalefet, ne o parti ne de bu parti değildir.

En büyük sorun bize bunları dayatan küresel güçlerdir.

Hiç bitmeyen Türk düşmanlığını doğru kavramalıyız.
Kendini Milliyetçi, Devrimci, Vatansever, Kemalist ve Atatürkçü olarak tanımlayan herkes ülke topraklarına, diline, kültürüne ve Türkçülüğüne sahip çıkmak zorundadır.
...
....

Türklerin Emeviler döneminde nasıl bir direnç gösterdiklerini, nesillerini korumak, geleceklerini kurmak, dillerine, kültürlerine sahip çıkmak  için nasıl mücadele ettiklerini iyi okumak gerekiyor.

Bugün benzer koşullar yaşanmakta, mücadele etmek için ise daha iyi şartlara sahip olduğumuzu bilmemiz gerekiyor.
Bize her fırsatta Demokrasiyi ve İnsan haklarını dayatan Batı, çeşitli, bölgelerde Türklerin katledilmesine bugün de göz yummaktadır.
Türk Milleti mandalıcığı, himaye altına girmeyi, hibelere, fonlara el açmayı asla kabul edemez.
Bugün içinden çıkılamaz bir hal alan sorunlarımıza, yine kendi içimizde çözüm bulmak zorundayız.
Tıpkı yüzyıllar öncesinde olduğu gibi, özümüze, dilimize, kültürümüze ve birbirimize sahip çıkarak…

Kaynak// Metin Aydoğan YÖNETİM GELENEKLERİ VE TÜRKLER
Alıntı: https://www.haberlerankara.com/emevilerden-bugune-turk-dusmanligi-4193yy.htm

20180921

📚 Kitap: 'Türklerin Müslüman Oluşu' - Arif Erman


TÜRKLERIN MÜSLÜMAN OLUŞU 
Arif Erman
Arap kaynakları ve batılı kaynaklar, Türkleri ilkel ve barbar yaratıklarmış gibi gösterebilmek için eski Türk dinini aşağılamışlardır. Örn: İbn Fadlan ve Tamim bin Bahr; Türkleri Tanrı'ya inanmayan ya da ateşi Tanrı olarak kabul eden bir toplum olarak tanımlamıştır...

2-yine, Tamim bin Bahr Türklerin çoğunun mecusi (Zerdüştlük) inancına bağlı olduklarını, ateşe tapındıklarını, kimilerinin de Mani dinine inanan zındıklar olduklarını belirtmiştir(1).

3-Oysa bir Ön Türk dini olan Zerdüştlüğe, Orta Asya'da da inanılmıştır. Sasanlılar döneminde Zerdüştlük içinde bir tarikat olarak ortaya çıkmış olan tek tanrılı Mani dini de bir Ön Türk dinidir ve Sasanlı toprakları ile Orta Asya'da yayılmıştır.

4-İbn Fadlan da Türklerin hiç bir dinle ilgilerinin olmadıklarını ve Tanrı'ya inanmadıklarını yazmıştır, ama eğer Türklerin bir zulme uğradıklarında ya da sevmediği bir şey gördüklerinde başını gökyüzüne kaldırıp “Bir Tengri” dediklerini de itiraf eder(2).

5-Batı kaynakları ise genelde Türk halklarını ata ruhlarına ve doğa varlıklarına tapınan ilkel toplumlar olarak göstermeye çalışmışlardır..


6-Böylece Türkler, önce Araplar sonra da Hıristiyanlar, özellikle de Ruslar, tarafından şavaşlar, katliamlar ve baskılar sonucu İslam ve Hıristiyanlık gibi Semitik dinleri kabul etmeye zorlanmışlardır.

20171221

Fahreddin Paşa kimdir? Onun kahramanlıkları 1916 yılında başlıyor


Fahreddin Paşa kimdir? Onun kahramanlıkları 1916 yılında başlıyor


Peki, Mustafa Kemal Atatürk'ün "Daha sağlığında adını tarihe altın harflerle yazdırmış kumandanımız" dediği Fahreddin Paşa kimdir? Onun kahramanlıkları 1916 yılında başlıyor. Fahreddin Türkkan, İngilizlere karşı verdiği mücadele ile "Türk Kaplanı" ve "Medine Kahramanı" lakâbını aldı. 1921'de ise Kurtuluş Savaşına katılmak üzere Ankara'ya gitti. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından Güney Cephesinde Fransız Ordusuna karşı savaşmakla görevlendirildi.


Fahreddin Türkkan. 1868'de Bulgaristan'ın Rusçuk şehrinde doğdu. 1891 yılında Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle göreve başladı. Balkan Savaşı'nda Çatalca savunmasında ve Edirne'nin geri alınışı'nda görev aldı.

1916 yılında 4. Ordu komutanı Cemal Paşa tarafından Medine'deki Hicaz Kuvve-i Seferiyesi komutanlığına atandı. İngilizlerin desteğinde isyana girişen Şerif Hüseyin ordusuna karşı yaptığı Medine Müdafaası büyük takdir topladı. 2 yıl 7 ay süren savaş sonrası "Medîne Müdâfii", "Türk Kaplanı", "Çöl Kaplanı", "Medine Kahramanı" lakaplarıyla anıldı.

Medine'deki kahramanlıklarına oradaki tarihi eserleri düşman ordusundan kurtarmayı da ekledi. Fahrettin Paşa, Medine'nin elden çıkacağını anlayınca bütün değerli eşyaları yani hazineyi İstanbul’a gönderdi. Bu eserler arasında Hazreti Osman’ın ceylan derisine el yazmalı Kuran’ı, pırlantalı, incili ve amberli tespihler, Kevkebi Dürri adlı 4 parça büyük elmas, her biri 50 kiloluk altın şamdanlar ve daha niceleri vardı.

Medine Kuşatması'ndan sonra savaş esiri olarak önce 
27 Ocak 1919 tarihinde Mısır'a daha sonra da 5 Ağustos 1919 tarihinde Malta'ya sürgün edildi "Türk Kaplanı." 
Ancak Eylül 1921'de Kurtuluş Savaşı'na katılmak üzere Ankara'ya gitti. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından Güney Cephesi'nde Fransız Ordusu'na karşı savaşan Türk kuvvetlerini birleştirmekle görevlendirildi. 
9 Kasım 1921 tarihinde ise kendisine önemli bir görev daha verildi. "Çöl kaplanı" Fahrettin Paşa, 1922 yılında Atatürk tarafından Afganistan'a, Kabil Büyükelçisi olarak atandı.

Aradan yıllar geçti. 1948 yılında Fahreddin Türkkan vefat etti. Mustafa Kemal'in "Daha sağlığında adını tarihe altın harflerle yazdırmış kumandanımızdır" dediği  kahraman şimdi İstanbul'da, Rumelihisarı Mezarlığı'nda ebedî istirahatgâhında...

ulusal.com.tr

20171203

Türkiye'de Kadınların Milletvekili Seçme ve Seçilme Özgürlüğü

Cengiz Özakıncı @cengizozakinci :

Aralık 1992, C.Özakıncı, Kitap Gazetesi. 
2008, Yaşar Nuri Öztürk. 
Yalanların ışık hızı, gerçeklerin kaplumbağa hızıyla yayıldığı "yalnız ve güzel ülkem"de; Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta Kadın...

 

20171130

Laiklik ve Türk kültürüne sahip çıkmak...



Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev:
“Biz İslam’ı resmi din olarak kabul ediyor ve bundan gurur duyuyoruz. Fakat Müslümanlığımızı konu ederek bir yerlere gelemeyiz. Çünkü diğer Müslüman devletlere ve İslam’ı yaşama biçimlerine saygımız sonsuz, fakat biz Arap değiliz.
'Biz göçebe ve Türki bir halkız. Araplar gibi kızlarımızı dini, kültürel veya toplumsal baskılarla kapatıp bunu Müslüman devlet imajı olarak kullanamayız.
Onları çarşaflara bürüyerek eve hapsetmek bizim yolumuz değildir. Tekrarlıyorum; herkese saygımız sonsuz. Fakat giyim - kuşam insanların kendi özelindedir. Biz Kazak’ız. Halkımız göçebe hayatı boyunca at üstünde bugünlere kadar kadın-erkek ayrımı yapmadan geldi.
Kadınlarımız erlerinin yanında veya ardında değil, önünde yürüdü. İslam öncesinde kadınlarımız nasıl isterse öyle giyinirlerdi ve toplumu rahatsız etmek gibi bir amaçları hiç olmadı.
Bugün sorun olması hiç mümkün değildir. Müslüman ve Sünni bir halk olmamız insanların hayatlarına karışmamız için sebep değildir.”



Mustafa Kemal Atatürk ve Laiklik

''Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sade din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.''

''Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.''

En Çok Okunanlardan...