Atatürk:''Ne Mutlu Türküm diyene'' - Biz Türkler Asyai bir milletiz - Anadolu İrfanı'yla aydınlanır yolumuz... arşivi derleyen: Alp İçöz, gönül dostu bir şair
2023 yılında keşfettiğim, Tonyukuk anıt alanına ait kil parçanın öyküsünü eski kayıtlarla karşılaştırarak Köl Tegin kitabımda anlatmış ve Zanabazar Müzesinden alınarak yapımı süren Tonyukuk Müzesine taşınmasını önermiştim.
Emeğimi kendininmiş gibi gösterenler için burada dursun!
Susuz Taklamakan çöllerinde yetişen bu ağacın adı Toğrak. Bazı bölgelerde yetişen ağacı kestiğinizde çeşme gibi su fışkırıp çıkar ve susuz kalan kervanlar, yolcular içer.
"Toğrak yaşında yaşa!!" diye dilek dileriz sevdiklerimize . Çünkü bu ağaç 1000 yıl yaşar , kuruduktan sonra ayakta 1000 yıl dimdik durar ve yıkıldıktan sonra toprakta çürümeden 1000 yıl kalar.
Taklamakan çölünün 200 kilometre içine girerek orada dış dünyadan 400 sene boyunca habersiz yaşayan Deryaboyu kenti vardır. Bu kentte yaşayan Uygurlarda bir erkek eğer Toğrak ağacı budamak bilmiyorsa ona kimse kız vermez. Çünkü bu ağaç yoksa orada hayatlık da olmaz. Çöl kumlarının yayılıp kenti yutmasını engeller bu ağaç.
Sümerce ve Türkçe'nin Atası YENİSEY LENA TÜRK DİLİ
Sümercenin biz Türkler açısından en büyük güzelliklerinden ve tansıklarından biri, Türkçe sözcüklerin daha alt parçalara bölünemeyecek, kabaca son 1500 yıldan, yani, Eski Türkçe döneminden beri kullanımdan düşerek dilden yok olmuş bulunan en yalın köklerini, günümüzden, henüz kullanımda oldukları yaklaşık 5500 yıl önce çivi yazılı kayıtlara geçirerek tanıklamış olmasıdır.
Türkçedeki denktaş Sümerce sözcükler de Türkçeye 5500 yıl önceki Sümerceden gelmemişlerdir.
Sümercenin kendi sözcükleri olan kendi temel söz varlığıyla, Türkçenin kendi sözcükleri olan denktaş söz varlığı her iki dile de, aynı dili konuşan, Sümerlerin ata topluluğuyla Türklerin ata topluluğunun Uzun Yürüyüşle kendi yollarında birbirinden ayrılmadan hemen önce anayurt Yenisey-Lena yaşam alanlarında konuşulmakta olan, milattan önce 14000’lerdeki Yenisey Lena Türk Dili’nden gelmiştir.
Makale 350’nin üzerinde Sümerce sözcüğün Yenisey Lena Türk Dili> Sümerce | Türkçe” üzerinden, Türkçeyle olan denkliklerini ayrıntılı ve birebir, nokta atışı tanıklamalarla ilgilisine sunuyor.
Daha önceki dört Yenisey Lena Türk Dili> Sümerce | Türkçe” makalede (bknz. http://academia.edu Cengiz Saltaoğlu ağsayfası) 600 dolayında Sümerce sözcüğün Yenisey Lena Türk Dili > Sümerce | Türkçe” içerisindeki yerleri, eşdeğerlikleri ve denkliklerini ilgili ayrıntı ve tanıklıklarıyla topluca sunulmuştur.
Bu makaledekilerle birlikte 1000’e yakın sözcük içeren bir Sümerce söz varlığına ulaşılmış bulunuyor.
Ve bu daha olabilecek olanın yarısı bile değil.
Evet, bu makalenin bir alt iletisi de şu olacak: “Türk dili, dil istatistiği bilimine meydan okuyor”.
İlgili makale;
Eneski Türkçede Kadınlar ve Erkekler - İşitmek Odunluk = Erkeklik mi? (Erkeksen işitme!) Cengiz Saltaoğlu
"Bakmayın bu yaylada bu çadırın yalnız durduğuna. Biz Oğuz soyundanız. Obamız cihan üzerine kuruludur bizim. Çin'den başlayıp Asya'nın diğer ucuna, Türkiye'nin batısına kadar biriz biz. Tarih bizi özgür yazdı." pic.twitter.com/4FPwy7utqN
Kemal Atatürk "Gagauz" ve gayrimüslim Türklerin hakkında
Konuşan:Ord. Prof. Dr. Reha Oguz Türkkan
ATATÜRK VE GAGAUZLAR
Atatürk’ün Türkiye dışındaki Türk topluluklarına olan ilgisi, siyasal ve dinsel sınırlar tanımamaktaydı.
Türklerin sarı ırktan olduğu yolundaki Batının tarihi safsatalarını çürütmek, Türk tarihini, dünya tarihi içinde olması gereken konuma getirmek için Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kuran; Sümeroloji dahil Anadolu uygarlıkları kapsamında ölü dilleri bile araştıracak bölümler açtıran; Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi bilimsel merkezlerin oluşumunda öncülük yapan Atatürk, müslüman olmayan Türk topluluklarına da -Türk ulusunun ve tarihinin bütünlüğü perspektifinden- özel ilgi duymaktaydı.
Örneğin, Türklük bilincine sahip olmayan Anadolu’daki Ortodoks mezhebine mensup Türklerin, kendilerini dinsel aidiyet duygusu ile “Rum” kabul ederek Lozan sonrası “Mübadele Protokolü” çerçevesinde Yunanistan’a göç etmeleri, Atatürk’ü derinden etkilemişti.
Karamanlıca -grek alfabesi kullanılarak- yazılmış İncil kullanan bu Türk soylu vatandaşlarımızı Türkiye’de bırakabilmek için, geç de olsa son bir girişimde bulunan Atatürk, Papa Eftim’e İstanbul’da bir Türk Ortodoks Patrikhanesi kurdurtmuştu.
Bugün, Türkiye’nin ve Dünya Türklüğünün çıkarlarını, tüm Ortodoks merkezlerine ve de Rusya, Yunanistan, Ermenistan gibi ülkelere karşı en radikal biçimde savunan Türk Ortodoks Patrikhanesi, Atatürk’ün ilerigörüşlülüğünün ve de bilimsel temellere dayalı -duygusal olmayan- Türklük bilincinin bir göstergesi olarak varlığını sürdürmektedir. İşte Gagauzlar, bir başka tarihsel ifadeyle Gökoğuzlar, bu patrikhanenin yönetsel dairesi içinde yer almaktaydı (8).
Dış Türkler konusunda hem Batılı ülkelerin ve hem de komşularımızın düşmanlığını çekmemek için, uygulama yerine sadece “boşboğazlık” derecesinde “Turancılık” söylemleri yapan ve böylesine görüntü çizen Türkocakları’nı kapatan Atatürk, Türkçülüğün duygusal boyutlardan çıkarılıp eylem boyutuna geçirilmesinin bir örneği olmak üzere de, kapattığı Türkocakları’nın Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’e yepyeni bir görev vermiştir: Türkiye Cumhuriyeti’nin Romanya Büyükelçiliği!..
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Türklük bilincinin oluşumunda inkâr edilemez hizmetleri bulunan Türk Ocakları, Cumhuriyet ile birlikte değişime ayak uyduramaması; yöneticilerinin, Türkçülüğü ölçüsüz ve duygusal söylemlerden ibaret bir siyasal rant kaynağı biçiminde kullanmaya kalkışması gibi nedenlerle kapatılmıştır ve kapatılırken de spekülasyonlara neden olmaması için esas resmi gerekçe açıklanmamıştır.
Bu kapatma işlemi bağlamında, Atatürk’ün Türkçülüğe karşı olduğunu iddia etmek elbette ki mümkün değildir (9). Nitekim, Atatürk, Türkçülüğü sadece olağanüstü söylevlerinde “terennüm eden” ama uygulamaya geçiremeyen Tanrıöver’i Büyükelçiliğe atarken, sadece kendisini taltif etmekle kalmamış; üstelik tam bir destekle, ülküsünü hayata geçirme şansını vermiştir (10).
Gagauz Türklerinin latin alfabesine geçmesine ilişkin bir U.N.D.P. Projesinde görev üstlendiğim Moldova’da, edindiğin bilgi ve belgelerin ışığında ifade edebilirim ki, Hamdullah Suphi Tanrıöver, yaklaşık elli yıllık kapkara yasakçı Sovyet döneminin sonrasında hâlâ sevgi ve saygı ile hatırlanıyor.
Bu kapsamda O, Besarabya ve Kuzey Bukovina’daki tüm Gagauz kasaba ve köylerini dolaşmıştır.
Bükreş’teki Büyükelçiliğimizin kapılarını bu Ortodoks mezhebindeki soydaşlarımız için ardına kadar açmıştır.
Sefaret çalışanlarını (yerel personel) Gagauzlardan seçmiş; ardından da bölgelerinde temayüz etmiş yerel liderlerin çocuklarına öncelik vererek ilk etapta yaklaşık 40 kişilik bir öğrenci grubunu öğrenim için Türkiye’ye göndermiştir. Daha sonra bu sayı 200’ü aşmıştır.
Bunların bir kısmı tekrar ülkesine dönerek toplumuna Türklük bilinci ile hizmet ederken, Türkiye’de kalanlar da anavatana hizmeti yeğlemiştir.
Bu grup arasında, Ege Üniversitesi’nde Rektör Yardımcılığı yapmış emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Emin Mutaf (Georgi Mutaf), Prof.Dr. Özdemir Çobanoğlu (Vasili Çoban) gibi çok sayıda Gökoğuz Türkü bulunmaktadır (11).
Rahmetli Tanrıöver, bununla da kalmayarak Romanya’daki müslüman Türk azınlığın, Gagauzlara her yönden destek vermesini de sağlamıştır (12).
İşte bütün bu faaliyet programı çerçevesinde, Romanya vatandaşı gönüllü Türk öğretmenlerinin yanısıra, Türkiye’den de 80 ilkokul öğretmeni getirtilmiştir.
Bu öğretmenlerin öğrencilerinden olup da hayatta olan yaşlı Gagauzların ifadelerine göre, romence ve rusça bilen bu öğretmenler, II. Dünya Savaşı’nın başına kadar bölgede görev yapmışlar.
Bunların çoğunluğu savaşla birlikte Türkiye’ye dönerken, bazıları “görevleri henüz bitmediği” gerekçesiyle eğitim hizmetine devam etmişler.
Ancak, Sovyet işgali ile bu öğretmenlerin tamamı “Türk Casusu” isnadı ile hep aynı cezaya, 25 yıl ağır hapis cezasına çarptırılarak Sibirya’daki toplama kamplarına gönderilmişler.
Sonra, Stalin’in ölümünden sonra Kruşçev tarafından çıkarılan afla Gagauz Yeri’ne sadece biri dönebilmiş: Adı, Ali KANTARELLİ!.. Ölünceye kadar “Kemal”in yani Mustafa Kemal ATATÜRK’ün öğretmeni olmayı sürdürmüş; çevresindekilere Türkçe öğretmiş; Türklük bilinci aşılamış…
Üç çocuğuyla dul kalan bir Gagauz kadınıyla evlenmiş; onları her Pazar Kiliseye götürdükten sonra evine dönüp müslümanlığın gereklerini yerine getirmiş.
Bir başka ifadeyle, laikliğin ne olduğunu sevgi, saygı ve hoşgörü ile en köktendinci Ortodoks Gagauzlara da göstermiş, tek kelime ile örnek oluşturarak hayranlık uyandırmış…
....
....
Evet, bir gün yolunuz Gagauz Yeri’ne düşerse, Çadır, Vulkaneşti, Taraklı gibi şehirlerde ve Kıpçak, Baurçi, Tomay gibi köylerde Gagauz soydaşlarımızın tertemiz Türkçelerini duyup bize olan duygusal yakınlıklarına tanık olduğunuzda artık bilirsiniz ki, bu bölgelerde “Kemal’in Öğretmenleri” görev yapmışlardır.
Onların ulaşamadıkları Komrat ve çevresinde ise anadilini konuşamayan, ruslaşmak üzere olan Gagauzları gördüğünüzde ise en büyük Türk Atatürk’ü minnet ve hayranlıkla anarsınız. Ve kendi kendinize sorarsanız, 2000’e bir ay kala, Türkiye Cumhuriyeti, hem de bu kalkınmışlık ve eğitim düzeyinde Gagauzlara rusça ve romence bilen kaç ilkokul öğretmeni gönderebilir?
İşte Atatürk farkı!..
O, Türkiye dışında yaşayan Türklerin sorunlarına hiç ama hiç duygusal bakmadı; hele hele hiç “ben Turancıyım” demedi; istismara yeltenmedi; bunun için de dünyanın kin ve nefretini üstümüze çekmedi, çektirmedi.
Son derecede akıllıca, sessizce, Türkiye’nin konumunu ve kaynaklarını riske atmaksızın gerçekçi bir strateji oluşturdu ve izledi.
Örneğin, Hatay’a görevlendirdiği fedailerin başarılarını izledi ama sonucunu göremeden uçmağa vardı.
Ve O, Tanrı cennetine ulaştığında, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya gibi ülkelerdeki Ali Kantarelli gibi nice “Kemal’in Öğretmeni” unutuldu, gitti.
Bugün onların ve ailelerinin çektikleri acıyı ve hasreti lütfen yüreklerinizde hissetmeye çalışın ve bu fedakâr akıncı vatan evlâtları için bir fatihayı esirgemeyin!..
22 Aralık Nardugan bayramı. Belki çoğu kişi bilmez ama Nardugan bayramında Çam ağacı dikme geleneği de İslam öncesi Türk toplumunda mevcuttur. Halı motiflerinde, heykellerde buna rastlanır. Her yıl 22 Aralık'tan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır. Bunun nedeni ise Türklerin eski inanışına göre gece ile gündüz sürekli savaşırlar ve 21 Aralık günü en uzun gecedir ve ardından günler uzamaya başlarlar bu yüzden 22 Aralık günü Türkler için çok önemlidir ve bu günü takiben (Ay yılı esasına dayalı bir takvim kullandıkları için) ilk dolunayın çıktığı ilk gün yeni yılın ilk günüdür. Narduqan kelimesi Moğol dilindeki "nar" (güneş), Türk dilindeki "tuqan» (doğan, doğan) sözcüklerinden oluşmuştur. Ayaz ata ve kızı
Türklerin Ayaz Ata’sı Noel Baba’ya karşı
Türk mitolojisini araştıran uzmanların paylaştığı bilgilere göre, eski Türkler’de Soğuk Hanı olarak bilinen Ayaz Ata’mız, soğuk havalarda ortaya çıkan ve garibanlara yardım eden bir evliya olarak ünlenmiştir
Yılbaşının en önemli figürlerinden Noel Baba’nın Türk rakibi Ayaz Ata... Türk mitolojisini araştıran uzmanlar, Ayaz Ata ismiyle anılan şahsiyetin Türkler’in Noel Babası olduğu dile getiriyor. Orta Asya Türkleri’nin yılbaşı olarak ‘Nardugan Bayramı’nı kutladığını dile getiren Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Prof. Dr. Nurullah Çetin,
“Noel Bayramı, Hz. İsa’nın doğuşu adına kutlanıyor. Ancak Noel Bayramı’nın kahramanı Noel Baba diye bir kişi gerçekte yoktur. Hakkında söylenenler tamamen uydurma ve efsaneden ibarettir. Hristiyanlar’ın ‘Noel Babası’na karşı Türk’ün Ayaz Ata’sı vardır. Eski Türkler’de Soğuk Hanı olarak bilinen Ayaz Ata’mız, efsaneye göre kışın soğuk havalarda ortaya çıkan ve aç, fakir, kimsesiz garibanlara yardım eden bir evliyadır. Ayaz kelimesi tüm Türk coğrafyasında yakıcı soğuk anlamına gelir. Ay Tanrısı’nın, soğuk havaya karşı Türkler’i koruması için Ayaz Han’ı gönderdiğine inanılır. Ayaz Ata, Türkler’in gerçek Noel Babası’dır. Etimoloji ve kültürel olarak Türk kültüründe bir kişilik olduğu kesindir” dedi.
Prof. Dr. Çetin, Nardugan Bayramı hakkında da şunları söyledi; “Türkler’in yeniden doğuş bayramı Nardugan’dır. Nar; güneş, dugan ise doğan güneş anlamına gelir. İslam öncesi eski Türk inanç ve kültürüne göre dünyanın tam ortasında hayat ağacı olan bir Akçam vardır. Gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gündüz, geceyi yenmiş yani Güneş zafer kazanmış olur. Zira gece karanlık kötü, gündüz aydınlık iyidir. Türkler tanrı Ülgen’e teşekkür bağlamında Akçam ağacı altında şarkılar söyleyip kutlama yapardı. Akçam ağacının dallarına Tanrıdan dilekler asılır, altına da hediyeler konulurdu”
diye konuştu.
‘Yel Ana’ deniyordu
Hacettepe Üniversitesi Türk Halk Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özkul Çobanoğlu da şöyle konuştu:
“Eski Türk mitolojisinde yel (rüzgar) evreni yürütücü, oluşturucu bir güç, tanrı-tanrıça veya bunlara denk bir ruh olarak yorumlanır. Ayaz (Ayas) ise Türk dünyası kültür ekolojisinin her yerinde keskin yakıcı soğuk anlamına gelir. Ayazın oluşumuÜlker burcuyla ilişkilendirilir. Efsaneye göre, Ülker burcunun altı yıldızı göğün altı deliğidir ve oradan yeryüzüne soğuk hava üfler ve havalar soğuyup kış olur. Bu bağlamda, Ayaz Ata Türk mitolojisinde önemli bir yere sahiptir. İnanışa göre Ayaz Han soğuk tanrısıdır. Soğukta, darda kalanlara yardım edip onlara kut yani iyi ve güzel baht verir.
Ayaz Ata tarihi geçmişi 10 bin yıla uzanan proto Türk topluluklarında Yel Ana olarak anılırdı. Çünkü o dönemki Türkler ana erkil bir topluluktu. Ataerkil dönemle birlikte Yel Ana’ya Yel Ata denilmeye başlandı. Zaman içerisinde Ayaz Ata ismi verildi.”
Yılbaşı değil Nardugan Bayramı
Ünlü sümerolog Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ da kadim Türkler’in yılbaşını değil Nardugan Bayramı’nı kutladıklarını dile getirerek şunları söyledi:
“Türkler, güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu, büyük şenliklerle ‘Akçam Ağacı’ altında kutlardı. Nardugan olarak bilinen bu bayram, Hunlar tarafından Avrupa’ya taşındı. Hristiyanlar, Nardugan törenini İsa’nın doğumuyla ilişkilendirip Noel adıyla kutlamaya başladı.”
Halı, kilim, keçe ve diğer dokumalarımızda tabiatın birçok rengini capcanlı görebiliriz. Yün veya iplik dokunmadan önce bir başka işlemden daha geçer ve renklerini kazanır. Zengin renkleri, sıcak tonları, olağanüstü dokuları ve geleneksel motifleriyle Türk halıları yüzyıllardan bu yana önemini koruyor. Keçe ve keçecilik, halı ve halıcılık denince bütün dünyada mevsimlik hayat yaşayan Türkler akla gelir.
'' Ordu '' Eski Türk ve Orta Asya göçebelerinin yaşamını konu, konuşma, oyuncu ve sahne tasarımlarıyla gerçeğe yakın biçimde anlatan çarpıcı bir film. 14 yüzyıl’da Orta Asya… Türk-Tatar Hanı, kardeşi tarafından öldürülmüştür. Kraliçe Taydula Hanım ise körlük hastalığına yakalanmıştır. Moskova şehrinin yöneticisi Aziz Alexius, Taydula’nın hastalığını iyileştirir ve tüm Rusya için mucizevi bir insan haline gelir. (Dil: Karaçay-Balkar Türkçesi-Türkiye Türkçesi)