Blog Listem

Türk - İslam felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk - İslam felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20250313

🎞️ İlahi Komedya'da İslamiyet'in izleri | Ece Ataer ile H'ECE | Ayçin Kantoğlu

 

İlahi Komedya'da İslamiyet'in izleri | Ece Ataer ile H'ECE

Ayçin Kantoğlu / Çevirmen - Aktivist

  • Ece Ataer: 'Rekin Teksoy'un çevirisi sekülerdir'
  • Bugün Dante'yi neden konuşmalıyız?
  • Dante'yi seküler kalıptan çikartmak gerekir
  • İlâhi Komedya'da laikliğin izleri mevcuttur
  • İlâhi Komedya'da İslam'ın izleri
  • ibn Sînâ, ibn Rüsd ve Selâhaddin Eyyûbi Dante'nin dizelerinde...
  • Dante ilâhiyatçılarımızın dikkatini çekmemiştir!
  • Karşımızdakini anlamak öfkeyi dindirir
  • Kimliğimizi unutarak gideceğimiz yol, çıkmaz yoldur
  • Ece Ataer: ''Dante için Beatrice mürşîddir''
  • Dante arayış Mevlana buluşmadır!


20230122

📰✍️ Aşık Veysel Filizofça-Doğan Göçmen


AŞIK VEYSEL FİLOZOFÇA 

Doğan Göçmen

 

Aşık Veysel, ülkemizin 20. yüzyılda yarattığı en büyük insanlık değerlerimizdendir. Ozan bu yıl UNESCO’nun kararıyla ölümünün 50. yıl dönümünde dünya çapında anılacaktır. Ozan, yarım yüzyıl önce 21 Mart 1973 tarihinde aramızdan ayrılmıştı. Geride bugüne kadar hakkı verilememiş büyük ve derin bir külliyat bırakmış ve felsefenin ve bilimlerin araçlarıyla araştırılmayı bekleyen çok yönlü ve son derece zengin bir gelenek yaratmıştır. Aşık Veysel, bu geleneği çok uzun bir ozanlar geleneğini yeniden canlandırarak yaratmıştır.

 

Ozan, “Göz Gezdirdim Dört Köşeyi Aradım” başlıklı şiirinde “Karaca’oğlan Derdli Yunus soyum var”derken içinden geldiği geleneğe açıkça işaret eder. Bu bakımdan filolog Vahap Bahtiyarzade, Bahtiyarzade, Yunus açısından bakınca son halka olarak Aşık Veysel’e işaret ederken, Aşık Veysel açısından bakınca da ilk halka Yunus Emre’dir. Bahtiyarzade, Aşık Veysel’i uzun Yunus Emre geleneğine yerleştirmekle çok isabetli bir yargıda bulunmaktadır. Düşüncelerinde tutarlılığına vurgu yapmak için Veysel, tutum olarak kendisini Hallâc-ı Mansûr’a benzetir. “Mansur’a benzeyen bazı huyum var” diyor aynı şiirinde başka bir dizede. Şiirinin son dörtlüğünde Veysel kendisini Hayyam ve Neyzen ile kıyaslar ve Thales’i andırırcasına, doğada “Gaffer” diye adlandırdığı hareket ettiricinin kendisine “görünür mevcud herşeyde” der.

 

Aşık Veysel’in dilinde “Gaffar” Tanrı anlamına gelmektedir. Felsefenin kurucusu olarak kabul edilen Thales de mıknatısın çekim gücüne işaret ederek, bunun içinde Tanrı var, demiştir. Bu sözlerinden dolayı Thales, yeterince düşünülmeden panteist olarak tanımlanmıştır. Bugün bunun gerekçesiz olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde Aşık Veysel de “Gaffar” bana “görünür mevcud herşeyde” dediği için çabucak panteist olarak tanımlanmamalıdır. Thales teolojik anlamda ne kadar az bir panteist ise; Aşık Veysel de o kadar az bir panteisttir.

 

Thales’ten Epikürosçulara ve Stoacılara kadar tüm antik filozoflar ve Bruno ve Spinoza’ya kadar tüm Rönesans ve modern filozoflar gibi Aşık Veysel de her şeyi doğaya içkin olarak kavrar ve dünyanın sırrını çözmek için doğayı incelemeye davet eder. Bahtiyarzade’nin haklı olarak vurguladığı gibi, 20. yüzyılda Anadolu halk bilgeliğinin billurlaştığı ozanımız “Bizim Eller Yaylâsına Yürümüş” başlıklı şiirinde dünyanın sırrını açıklamak için “tabiata soralım” der.

 

En dindar halinde bile Veysel doğaya sadıktır, doğaya sadakate ve doğayı incelemeye ve işlemeye çağırır. “Kader” başlıklı şiirinde “Oku çalış öğren ölene kadar” der. Ünlü Kara Toprak” şiirinde “Dileğin var ise iste Allah’tan” diye önerdikten sonra Allah’tan dileneni almak için doğaya bağlılığı telkin eder ve der ki dileğini “Almak için uzak gitme topraktan”, çünkü “Hakk’ın hazinesi gizli toprakta”, yani gerçek doğada gizlidir ve hakikat insanın doğayı emek vererek işlemesiyle, dönüştürmesiyle, doğanın ve insan emeğinin sentezi olan kültür yaratmasıyla oluşmaktadır. İşte bu nedenle ozan, “Her kim ki olursa bu sırra mazhar”/”Dünyaya bırakır ölmez bir eser” diye önerir.

 

Aşık Veysel’in bu bağlamda “mazhar” sözcüğünü kullanıyor olması konumuz bağlamında son derece önemlidir. O, bu bağlamda bu sözcüğü kullanmakla bakışımızı ve düşüncemizi sekülerleştirmekle kalmaz; o, bu sözcüğü doğa bağlamına taşımakla aynı zamanda Tasavvuf geleneğinde de önemli bir sekülerleştirme eylemine giriştiğini görüyoruz. Görüntü, belirti gibi anlamlara gelen ve Arapça kökenli olan sözcük, derin felsefi anlamlara sahiptir. Eski Yunancada zuhur eden, görünen, bir niteliğinde kendisinde göründüğü nesne anlamına gelen “phainómenon” sözcüğüne karşılık olarak kullanılmıştır. Tasavvuf geleneğinde mazhar olmak, insanın, Allah’ın insana olan hitabına ulaşması anlamında kullanılmıştır ve bu ancak ‘ruhlar âleminde’ mümkün olmaktadır.

 

Aşık Veysel ise, Thomas Hobbes’un Tanrı kavramını kullanışını andırırcasına, Tanrı’yı doğanın içine, görünmezcesine arkasına gömüyor. Hobbes’a göre, doğa, Tanrı’nın bir sanat eseridir ve bu eserin kendisi de sürekli sanat eseri yaratmaktadır. Bir sanatçı olarak Tanrı doğayı yaratmıştır, onda düzeni kurmuştur ve geri çekilmiştir. Bu bakımdan Tanrı doğada, doğanın eserlerinde tezahür eder. Dolayısıyla doğanın eserlerini araştırmak, doğanın eserlerinde Tanrı’nın zuhur edişini araştırmak, doğanının eserlerini, onlarda işleyen yasaları bilmek, doğa dolayısıyla Tanrı’nın eserlerini, yasalarını bilmek anlamına gelmektedir. Fakat Veysel açısından doğayı bilmek aynı zamanda doğanın kendisini bilmek demektir, çünkü doğa yaratılışından sonra kendi başına olmuştur ve kendi başına eser üretmektedir. Ozan, “Mimar” başlıklı şiirinde Tanrı’yı dünyanın mimarı olarak betimler ve onu dünyanın düzeninin kurucusu olarak anlatır. Tanrı dünyada “Bu nizamı böyle kurmuş” diye belirttikten sonra “Kendi çekilmiş oturmuş” diye tamamlar sözlerini. Veysel’in “Gaffar” bana “görünür mevcud herşeyde” deyişi “Hakk’ın hazinesi gizli toprakta” deyişi ile beraber ele alınırsa yakalanan anlam budur. Kurulan doğa ve dünya kendisine konmuş olan düzene göre kendi başına işlemektedir. 

 

Doğan Göçmen


Alıntı/Kaynak: https://m.facebook.com/photo.php?fbid=10161009792563888&id=551148887&set=a.10153862248128888&eav=AfbOON5fVWJ5hClZhivC_aSPuEZFwOYVKpxeGrV89Ez47jXPMKP7r9PPXYLe_7Sec90&paipv=0&source=48


20220801

🎞Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu İmam-ı Gazali’yi anlatıyor.

 

GAZALİ’NİN DÜŞÜNCE DÜNYASI

Gazzâlî'nin öğrenme merakı onun çok sayıda dini ve fikrî akımları araştırmasına neden oldu. Yaşadığı dönemde hakikati bulmak isteyen insanların dört kısıma ayrıldığını ve her birinin hakikati kendi yolunda aradığını gördü. Bunlar; felsefeciler, kelâmcılar, sûfiler, bâtınîlerdi. Hepsinin görüşlerini inceleyerek; kelâm, felsefe ve Bâtınîlik yolunu kitaplarında ayrıntılarıyla tenkit etti ve sûfilerin yolu olan tasavvufa yönelerek hakikati bu yolda aradı. Gazzâlî bu geçirdiği süreci El-Münkız Mine'd Dalal adlı kitabında şöyle anlatır;

Gençliğimden itibaren 50 yaşımı aştığım bu ana gelinceye kadar, bu engin denizlerin derinliklerine dalmaktan hiç geri durmadım. Coşkulu denizlere çekingen korkaklar gibi değil, cesur kimselerin dalışı gibi daldım, gördüğüm her meselenin üzerine atladım. Her zorluğun içine apansız girdim. Her fırkanın inanış ve fikirlerini inceliyor, her grubun tuttuğu yolun inceliklerini ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Araştırdığım fırkaların hak veya batıl, sünnete uygun veya bidat sahibi olmaları konusunda ayrım yapmıyordum. Bâtınîlik yolunu tutmuş her fırkanın, bu düşünceyle ne hedeflediklerini öğrenmeye çalıştım. Zahirilik yolunu tutmuş olanların, bununla neler elde ettiklerini ortaya çıkarmaya gayret ettim. Felsefe yolunu tutmuş olanların, sahip oldukları felsefeyi bütün esaslarıyla öğrenmeye özen gösterdim. Hiçbir kelâm âlimini dışarıda bırakmadan kelamdaki yöntemini ve mücadelesini öğrenmeye çaba gösterdim. Bütün gücümle ne kadar sufi var ise onun sufiliğindeki sırları öğrenmeye, ne kadar abid var ise bu ibadetleriyle neler kazandığını araştırmaya çalıştım. Bütün zındıkların, Allah’ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmeyenlerin, bu inanış veya inkarlarının arkasında yatan sebepleri titizlikle araştırdım. Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık; baştan ve gençliğimden beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur. Bu hasletler, Allah tarafından benim yaratılışıma ve hamuruma katılmış özelliklerdir; benim seçimim ve tercihim değildir. Bunun sonucunda çocukluğumun coşkulu çağlarından itibaren taklit bağlarından sıyrıldım ve büyüklerimizden miras kalan sırf taklide dayalı inanç esaslarından koptum. Çünkü Hristiyan çocuklarının hepsi bu din üzere yetiştiklerini, Yahudi çocuklarının sürekli bu dinin esaslarına göre büyüdüklerini, Müslüman çocuklarında istisnasız İslam dini üzere yetişmekte olduklarını görmekteydim. Yaratılıştan gelen asli hakikati ve ana baba ile hocalar aracılığıyla kazanılan sonraki inanç esasları ve taklit unsurlarının hakikatini öğrenme konusunda içimde büyük bir istek oluştu. Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı. Kendime şöyle dedim: Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir.[7]

Gazzâlî'nin kalem kutusu

Gazzâlî'ye göre O dönemde İslamiyet'in birliğine kötü anlamda doğrudan etki edecek fikirler hızla yayılıyor, bir taraftan Yunan felsefesi ile İslam inancını yeniden yazmaya çalışan filozoflar, diğer yandan Kur'an'ın apaçık ayetlerini karanlık ve gizemli tefsirlere konu yapan Bâtınîler, İslam dinine ve Ehl-i sünnet itikadının bütünlüğüne büyük zarar veriyordu.[8]

Bâtınîlik, Gazzâlî'nin döneminde ortaya çıkmış ve Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk bu görüşün üyeleri tarafından öldürülmüştür. Gazzâlî bu dönemde Ehl-i Sünnet dışı grupların görüşlerine karşı reddiyeler yazarak mücadele etmiş, Mutezile ve Bâtınîlik'e karşı altı tane eser yazmıştır.

Felsefeye karşı verdiği mücadele ile İslam dünyasında felsefi düşüncenin gelişmesini önlediği düşünülmektedir. Yunan felsefesine karşı yazdığı reddiyeler sonucunda İbn Rüşd, İbn-i Tufeyl ve İbn Bacce gibi düşünürler felsefeyi ona karşı savunmak ihtiyacı duydular. Gazzâlî felsefe öğrenerek ve felsefi yöntemler kullanarak felsefecilerle tartışmış, sert eleştirilerini reddiyeler şeklinde yazarak Aristoteles, İbn-i Sina ve Farabi'nin üzerine yöneltmiştir.[5]

Gazzâlî'nin felsefeye yönelik olumsuz tutumuna karşın mantığın birçok yanını İslam din bilimlerine sokmada önemli katkısı olmuştur.

Kimya-i Saadet adlı kitabının 1308 tarihli kopyası

Gazzâlî İslam inanç felsefesi olan Kelâm'ın daha çok akaid kısmına önem vermiş ve akıl yerine sezgiyi ön planda tutmuştur. Mantık ve münazara ilkelerini kullanmıştır. Bununla beraber Kelam ile tatmin olmayan Gazzâlî tasavvufa yönelerek aklın yerine mükaşefeyi koymuştur. Sûfizm ve Şeriat alanında büyük rol oynamış, Sûfizm kavramını şeriat yasaları ile birleştirmiş, eserlerinde tasavvufu ilk olarak teorik anlamda açıklamıştır. Çalışmalarında Ehl-i Sünnet görüşünü benimsediği ve diğer görüşlere karşıt olduğu da söylenebilir. Katkılarıyla tasavvufun uzun süre yaşayabilmesini sağladı.

Gazzâlî Orta Çağ Müslüman ve Hristiyan filozoflarını büyük ölçüde etkilemiş, çalışmaları İslam dünyasında Avrupalı bilginlerin dikkatini çeken ilk şey olmuştur. Aziz Thomas Aquinas (1225-1274) bunlardan biridir. Gazzâlî'nin etkisi Aziz Thomas Aquinas'ın Hıristiyan teolojisi ile ilgili çalışmalarıyla karşılaştırılsa da ikisi arasında metot ve inanç bakımından bazı büyük farklılıklar vardır. Gazzâlî Müslüman inancına sahip olmayan (Aristoteles ve Sokrates gibi Antik Yunan filozofları) düşünürleri ve onların fikirlerini reddeder. Thomas Aquinas ise Yunan ve Latin etkilerini çalışmalarında göstermiş ve bütün herkesi kucaklamıştır.[9]

Gazzâlî'nin kitapları birçok Batı diline çevrilmiştir. Eyyühe'l Veled adlı kitabı UNESCO tarafından 1951’de Fransızca'ya, İngilizce'ye ve İspanyolca'ya tercüme edilmiş ve bunun gibi birçok kitabı da çeşitli dillere çevrilerek basılmıştır. 

Gazzâlî ve tasavvuf

Gazzâlî'nin olduğu varsayılan mezar

Gazzâlî'nin doğduğu ve büyüdüğü yer olan Tus, o yüzyılda büyük bir tasavvuf merkezi olarak anılıyordu. Gazzâlî'nin öğrencilik hayatında tasavvuf geri planda kaldı. Geçirmiş olduğu ruhsal bunalım sonrasında tasavvufa yöneldi. Silsile-i saâdât'tan olan hocası Ebu Ali Farmedi'den dersler alarak, tasavvuf konusunda icazet aldı. Gazzâlî'ye göre tasavvuf, insanın manevi hastalıklarından kurtulmasında en önemli etkendir. Kimya-i Saadet adlı eserinde şöyle der;[10]

Beden kalbin ülkesidir. Bu ülkede kalbin birçok askeri vardır. Kalb ahiret için yaratılmıştır. Allah'ı tanımak ise onun yarattıklarını bilmekten geçer. İnsanın bâtınında olan sıfatların genel hayvanlara, bazısı yırtıcı hayvanlara, bazısı şeytanlara ve meleklere ait olan sıfatlardır. İnsan bunların hangisinden olduğunun farkına varmalıdır. Çünkü insan bunları bilmezse doğru yolu bulamaz. Bu saydığımız sıfatların her birinin gıdası farklıdır. Hayvanın gıdası yemek, uyumak ve çiftleşmektir. Yırtıcı hayvanların gıdası mutluluğu da parçalamak, saldırmak ve öldürmektir. Şeytanların gıdası ise aldatmak, hile ve kötülük yapmaktır. Meleklerin gıdası ise Allah'ın cemalini müşahede etmektir. Hırs, hayvan ve yırtıcı hayvan sıfatları melekliğe çıkan yol değildir. Eğer sen aslında melek cevheri isen Allah'ı tanımaya uğraş ve kendini o cemali müşahede edecek hale getir. Kendini öfke ve şehvetin elinden kurtar ve bu hayvan sıfatlarının sende niçin yaratıldığını anlamaya çalış.

Âlimlerin sınıflandırılması

Gazzâlî hakikati araştıran âlimleri dört sınıfa ayırır.[11]

  • Bâtınîler: Hakikatin "imam"dan talim yolu ile öğrenileceğini kabül ederler.
  • Filozoflar: Hakikatin bürhan, delil ve mantıkla öğrenileceğini kabûl ederler.
  • Kelâmcılar: Rey ve istidlâl sahibi olduklarını kabül ederler.
  • Mutasavvıflar: Hakikatin keşf ve ilhamla öğrenileceğini kabül ederler.

Alıntı: Wkipedia

https://tr.wikipedia.org/wiki/Gazzâlî

20200721

Bilge Kişi Hacı Bektaş Veli


Bilge Kişi Hacı Bektaş Veli
“Hararet nardadır sacda değildir,Keramet baştadır taçta değildir Her ne arar isen, kendinde ara,Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değildir.” 
Bilgelik; bugünden geleceği düşünmektir, insanın eğitim öğretimine önem vermektir. Varsıl iken yoksulluğu akıldan çıkarmayarak zamanı ve ortamı kollayıp yoksullara iyilik etmektir. İnsanlar arasında ayrıma gitmeyip birlik yolunda usanmadan bitimsiz uğraş vermektir. Hacı Bektaş Veli, 13.yüzyılda Nişabur’da yaşama gözlerini açtığında Anadolu insanının tinsel güneşi de doğmuştur. İnsanlık ateşi ile yanan yüreği, O’nu Anadolu’da Sulucakarahöyük’e kadar getirmiştir. 

Türk halkını birleştirip kaynaştırma ereğiyle gelmiş olup varsıl yoksul ayrımı yapmamış, toplum ve ülke birliğini sağlama yönünde uğraş vermiştir. Dahası, “Kadınlarını okutmayan uluslar yükselemezler.” demekle, eğitimin kadınlara da yönelik olmasını istemiştir. 

Sulucakarahöyük, Hacıbektaş hümanizminin merkezi ve devrinin ekin noktası olmuştur. Hacı Bektaş Veli, öğretileriyle topluma yön veren bir halk adamı işlevinde, toplumculuğu ve devrimciliği doğrultusunda ; din adamı, reformcu, düşünür, sosyolog, dilci ve gerçek bir Türkçü olma işlevinde bulunmuştur. Özgün düşünceleriyle Anadolu insanının gözünde ve gönlünde yükselip doruklaşmıştır. 

O’na göre: “Her şeyin en büyüğü iki şeydir: Bilim ve dayanç(sabır). Bilim ile Hakk’a yol bulunur. Dayanç ile halka varılır. Sevgi ve acıma insanlığın, şehvet ve hiddetse hayvanlığın simgesidir.” 

Ulu bilgenin kimi toplumcu tümceleri şöyle: “Kişiler toplumsuz yaşayamazlar. Toplum, kişilerden birinin eksikliğini öteki ile tamamlar. İnsanlar bir araya toplanıp, her biri diğerinin gereksinimlerini karşılayarak birbirlerine yardım etmedikçe kişi tek başına yeteneklerini geliştiremez. İsteklerini gerçekleştiremez. Bunun sonucu olarak kişi, çıkarından çok toplumun çıkarını yeğlemelidir.” 

Hoşgörünün, insan değeri bilirliğin, ezilen halkın derdini dert edinmenin uğraşını vermiştir. Güçsüzü korumuş ve yardımda bulunmuştur. Öz varlığını eğitmek ereğiyle bir yıl Çilehane’de acı yaşamı tatmıştır. Kentte oturma yerine köyde yaşamayı yeğlemiştir. Halkına halkın diliyle seslenmiştir. Kucağında ceylan ve aslan gibi iki hayvanı birlikte tutmakla: “Türklerin ceylan örneği suskun, dokunulursa aslan gibi yırtıcı olacağı” düşüncesini yansıtmıştır. O’ nun: “Yolumun dayandığı temel, eline-diline-beline sahip olmaktır. Hırsızlık eden, başkasının namusuna göz diken ve yalan söyleyen, kesin olarak aramızdan kovulmalıdır.” özdeyişi; sayrılara sağlık, gezginlere kılavuz, bilgisizlere ışık ve toplumu yönlendiren aydınlıktır. 

Bu yıl da 16-18 Ağustos günlerinde; eskinin Sulucakarahöyük’ünde, şimdinin Hacıbektaş’ında düzenlenen bilim ve kültür etkinlikleriyle anılmaktadır. Anmanın işlevi; düşünce bağnazlığından ve düşün suçluluğundan ötelerde bir özlemi canlı tutmaktır. “Yaratılmışların içinde insandan ulusu yoktur. İnsan, bilimin-erdemin simgesi ve özcesi her şeydir.” diyen Hacı Bektaş Veli, günümüzü de aydınlatmıyor mu ? 

O ulu bilgenin yedi yüzyıl öncesinden türküleşen soluğunu duymamız gerekir. Yine onun sözcükleriyle: “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu! ” Yeri aydınlık olsun. 


Muhsin DURUCAN

Alıntı/Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/muhsindurucan 

20200128

✍️ Laiklik, çağdaş ve bilimsel eğitimin güvencesidir - Filiz Şahin

Laiklik, çağdaş ve bilimsel eğitimin güvencesidir 
Filiz Şahin

İnsan doğası gereği öğrenme, bilme ve bildiğini öğretmeye meraklıdır. Aristoteles’in yerinde ifadesiyle insan, doğası gereği merak eder; doğası gereği bilmek ister. Başka canlılarda da bir merak varsa da bu belli belirsiz, sistemsiz, amaçsız ve sonuçsuzdur. Oysa insan öğrenme ve bilme merakını amaçlı, planlı, sistemli ve sonuç alıcı bir düzen içinde gidermeye programlanmıştır. Genel olarak düşünce tarihi, özel anlamıyla felsefe tarihi insanın bilme güdüsünün bu güne ve hatta yarına uzanan öyküsünü aktarır.

Bu günkü adıyla Urla/İzmir’de doğan Anaxagoras (ö.468), Doğa Üzerine adlı kitabıyla Antik Yunan’da bilimsel bilimsel araştırma merakının ilk somut adımını atmıştı. Euripides, Pericles ve Arkhealos (meşhur Sokrates)’in hocası olan bu filozof’un evrene ve onun var oluşuna ilişkin ilk bilimsel bulgulara ulaşmış olmasından çok, öğrenme ve bilme merakını bilimsel bir yönteme uyarlamış olması, düşünce tarihinde önemli bir kırılmayı beraberinde getirmiştir. Anaxagoras’tan önce, doğa bir takım gizil, tanrısal ve anlaşılmaz güçler tarafından var edilen veya yönetilen bir varlık evreni olarak tasarlanıyor, hatta doğal işleyişin değil mitsel ve büyüsel güçlerin egemenliğinin eseri olduğuna inanılıyordu. Meraktan değil, inanma; öğrenme değil, inandırma esastı.

Sokrates’e kadar devam eden bu bilimsel merak süreci, Sokrates’te kesintiye uğrar. Hatta Nietzsche, “felsefenin ve bilimsel düşünmenin Sokrates tarafından öldürüldüğü” yargısına varır. Tümüyle haksız olmasa da, hiç değilse Aristoteles’te ancak yeniden dirilip sistemleşecek olan bilimsel düşünme ve yöntem sekteye uğramıştır. Aristoteles mantıktan fiziğe, dilden zoolojiye ve siyaset bilimine hemen her bilimsel alanda devrim sayılabilecek bir düşünce ve bilim anlayışını geliştirmiş; sistemleştirmiş ve hatta günümüzde bile etkisini sürdüren bilimsel düşünme yönteminin temellerini atmıştır.

Aristoteles’ten sonra felsefi ve bilimsel düşünce, öğrencileri tarafından aynı güç ve yetkinlikte sürdürülememiştir. İ.S. III. Yüzyılda en son sistemli Yunan felsefesi Yeni Plâtonculuk, en az 250 yaşına gelmiş Hıristiyanlıkla, çok daha önceden gelen, İ.Ö. 1865 yıllarında doğan Yahudilikle ve benzeri irili ufaklı dinlerle karışmaya başlamıştır. VIII. Yüzyılda da İslam’la tanışıp kaynaşan felsefe ve bilim geleneği, Yeni Plâtonculuktan itibaren XIV. Yüzyıla kadar yaklaşık 1000 yıl süren Ortaçağ’la bütünleşmiştir. Tek bir Ortaçağ değil, birden fazla Ortaçağ’dan söz etsek de, bilimsel düşünce genellikle anılan ve anılmayan dinlerin gölgesi altında kalmış; felsefeyle birlikte uzun bir kuluçka dönemine girmiştir. Bilim ve felsefeye hem gölge eden hem de iki büyük Rönesans’ın tohumlarını sinesinde saklayan Ortaçağ, XIV. Yüzyılda yerini Avrupa Rönesans’ına bırakmıştır.

Oysa ilk Rönesans, IX.-XIV. Yüzyıllar arasında İslam dünyasında gerçekleşmişti. Ancak Müslümanlar bu süreci, akıl ve bilimle sürdürmek yerine, inanç ve teslimiyetle kırılmaya uğrattılar. Oysa bu beş yüz yıllık İslam Rönesans’ı döneminde akıl, bilim ve bilimsel düşünce ile inancı uzlaştırmayı başarmışlar; günümüze ulaşan dini, felsefi ve bilimsel birikimi bu dönemde yaratmışlardı. Ancak ne çağı ne de bilimsel düşünceyi o gün bu gündür henüz yakalayabilmiş değiliz.

Türk–İslam tarihinden söz edecek değilim ama ana kırılma noktalarını belirleyerek yazıya devam edeyim.

İslam Rönesans’ının kurucusu ve bu altın döneme adını veren Türk filozofu Farabi’dir. X. Yüzyılda yaşayan Farabi’nin adını alan bu çağa “The Age of Farabism” yani Farabicilik Çağı denmiştir. Bu çağ, Abbasilerin de yıkılmasıyla, Türkler açısından VV. Yüzyıla kadar devam etmiştir. Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Seyyit Nesimi, Fuzuli, Otman Baba, Kazak Abdal, Şah İsmail Hatayi hep bu önemde yaşamış önde gelen Türk sufi ve filozoflarıdır.

XIV. Yüzyılda Avrupa’ya kaptırılan Rönesans’tan sonra geriye kalan çağ dışı ve bilim dışı yıkımın karanlıklarını aydınlatmaya çalışan bu filozoflar, bir de kendi topraklarında baskı ve zulüm karanlığıyla boğuşmuşlardır. Bilim, akıl ve gönül yolunda harcadıkları bu çabaları, Osmanlı’yı ancak XVI. Yüzyıla kadar güçlü yaşatmış; XIX. Yüzyılda ise çöküşünü, nihayet yok oluşunu engellemeye yetmemiştir. O sırada Avrupa peş peşe çağdaş bilimsel devrimlere imza atmakta; aradaki uçurum giderek büyümektedir. Buna karşılık Müslümanlar her yaşadıkları çağı elden kaçırmakta; bilim ve felsefeye itibar etmemekte, bunun sonucu olarak da merak, öğrenme ve bilme hislerini yitirmektedirler.
Osmanlı çöker ve üzerinde yepyeni bir devlet kurulur: adı Türkiye Cumhuriyeti olan bu devletin fikirde ve kuruluştaki babası Mustafa Kemal Atatürk’tür. 97 yaşına basan Türkiye Cumhuriyeti’nin ölümsüz lideri Atatürk, düşünce tarihini iyi okumuştur. Çünkü Atatürk her zaman ısrarla vurguladığım gibi Türklerin en büyük filozofudur.

Ona göre din, kendi kutsal ve lekelenmez alanında kalmalı; bireysel ve toplumsal vicdanda bir ahlak duygusu olarak yaşamalı, erdemli insanlar olmamıza katkı sağlamalıdır. Ama Tanrı ya da Yalvaç adına kimse, insanlar üzerinde artık dini hükümlerden derlenen ama çoğu insanlar elinden çıkma eski fetvalarla baskı ve egemenlik kurmamalıdır. Tarih sadece bu tür girişimlerin değil, milyonlarca insanın da mezarlığı olmuştur. Yüzyıllardır büyüyen bu mezarlığı daha fazla genişletmenin anlamı yoktur. Dinsizlik budur. İnsanları din adına yönetmek ve sömürmek, Atatürk’ün dediği gibi, asıl kâfirliktir. Atatürk, felsefe ve bilime din kisvesi altında düşmanlık edenlerin dine de saygısı olmadığını çok önceden fark etmiş eşsiz bir lider, Farabi’den sonra Türk dünyasının ikinci filozofudur. Aristoteles ilk muallim, Farabi ikinci muallim, Atatürk ise üçüncü muallimdir. Çağımızın başöğretmeni de odur.

Başöğretmenimiz Atatürk, eğitim ve öğretimin ancak felsefi ve bilimsel terbiye görmüş bir merakın eseri olacağını çok iyi biliyordu. Böyle bir merak, saygın bir inanca zarar vermezdi. Nitekim öyle de oldu.

Laiklik, saygın bir inançla bilimsel düşünüşün bir arada yaşayabileceğini kanıtlayan eşsiz bir Cumhuriyet pratiğine dönüştü. Eğitim-öğretimin birleştirilmesi yani Tevhid-i Tedrisat kanunu ile laiklik pratiği eğitimde somutlaştı. Artık dinli-dinsiz, takvalı-takvasız, mezhepli-mezhepsiz kategorileri değil, eğitimli-eğitimsiz, kültürlü-kültürsüz, medeniyetli-medeniyetsiz kategorileri geçerli hale geldi. İlki, makûs talihini hala yenememiş Ortadoğulu ayrımlardır. İkincisi ise, evrensel kategorilerdir. Böylece yalnız Batı ile değil, dünya ile bütünleşme yolu açılmış oldu. Bu bilimsel ve çağdaş bir yoldu. Dünyanın gündeminden çıkan teslimiyetçi Ortadoğu ülkelerinin kendi etraflarına ördüğü karanlıklardan uzak durmak demekti. Çıkış yolu, dinin devletin işleyişine karışmamasıydı. Aslında İslam dini devlet ideolojisi ve şeriat pratiği ortaya koymamıştı. Ama dini kendi çıkarları için kullanan güç odakları, laikliği, dini istedikleri gibi kullanmalarının önünde en büyük engel olarak görüyorlardı. Laikliğin asıl anlamı, işte İslam dinini onun bunun oyuncağı olmaktan korumak; eğitim-öğretimi dinci çıkar gruplarının elinde oyuncak olmaktan kurtarıp evrensel değerlerle bütünleştirmekti. Laikliği dinsizlik görenler, kendi uydurdukları çıkar dinleri zarar görmesin diye uğraşan bilim ve hakikat düşmanı güruhtur.

Eğitim-öğretimin başlangıcı, felsefi ve bilimsel merak olduğuna göre, özgürlük temel koşuldur. Özgür olmayan kimse, eğitim-öğretim yapamaz; yararlanamaz, bunda başarılı olamaz. Aynı dinin içindeki onlarca mezhep arasında bitip tükenmek bilmeyen kör dövüşünde kimseye özgürlük tanınmaz. Özgürlük, sorumluluk üstlenmek demektir. Sorumluluk ise bireyleşmeyi gerektirir. Birey olmak için ise, cemaat ya da tarikatı reddetmek kaçınılmaz bir görevdir. Bu ise, özgürlükle olur. Özgürlük, inanma/inanmama seçenekleri arasında bulunabilmektir. İslamiyet, kalbe inmeyen hiçbir inancı kabul etmez. Çünkü inanmak en az inanmamak kadar özgürlük ister.

Laiklik sadece eğitim-öğretimin değil, çağdaşlığın da güvencesidir. Laik insan aynı zamanda çağdaş demektir. Çağının gereklerini, koşullarını, olanak ya da olanaksızlıklarını bilmeyen kişi çağdaş değildir. Çağdaş olabilmesi, özgürce bilme ve öğrenme merakına sahip olmasıyla mümkündür. Bilim ve felsefe, özgürlüğü doğurduğu gibi, özgürlük de bu değerleri yaratır. Bu değerler ise bizi çağdaş bir yaşama taşır.

Atatürk, modern çağımızın başöğretmenidir. İnançlıdır ama felsefe ve bilime önem verir. Bilimsel araştırma yöntemine bağlıdır, çünkü çağı ancak bu yolla yakalayabileceğimize inanır. O, Farabicilik Çağı’nı XX. yüzyılda yinelemiştir. Çağdaş ve bilimsel eğitimin güvencesi olarak laikliği benimseterek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren “The Age of Ataturkism” yani Atatürkçülük Çağı’nı yaratmıştır. Bu çağ, bilimsel ve felsefi öngörüsüyle, Türk dünyasının İkinci ve bitmeyecek Rönesans’ıdır.

Bu yazımı Elazığ, Malatya ve Diyarbakır depremzedelerine ithaf ediyorum.

Alıntı/Kaynak. https://veryansintv.com/felsefe-insan-ve-insanlasmak-demektir/

20200115

📚 📖'İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküş' - Cengiz Özakıncı

Bugün İslam dünyasında bilimsel gerilemeyi Gazali'yle başlatan Türk Tarih Tezi'ne dayalı "İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü" kitabımın 
20. doğum günü.

 Bunu Türk Tarih Tezi'nde Gazali konusunu işleyen Ş.Günaltay'ın 1938 tarihli yazısıyla kutluyoruz.

Alıntı/Kaynak: Cengiz Özakıncı @cengizozakinci





📚 📖 İslam'da Bilimin Yükselişi Türkler sayesinde olmuştur - Abbasi halifesi Memun



"İslam dünyasının inhitatı (gerilemesi) sebebi 
Selçuk istilası mıdır?
✍️ Şemseddin Günaltay

 

 


Alıntı/Kaynak: 


Şemseddin Günaltay, "İslam dünyasının inhitatı (gerilemesi) sebebi Selçuk istilası mıdır?"
Türk Tarih Kurumu, Belleten, Nisan 1938.

Not:

1870'lerde Ernest Renan, Müslüman toplumların bilim alanında geri kalışlarının nedeni olarak Selçuklu Türkleri suçlamıştır. Atatürk'ün "Türk Tarih Tezi" öğretisinde, Müslüman toplumların bilim alanında 800-1100 yılları arasında gösterdikleri büyük başarılardan sonra gerilemesinin nedeni, Renan vs. Avrupalı Oryantalistlerin suçladığı Selçuklu Türkler olmayıp, Gazali'nin akılcılığa karşıt düşüncelerinin  benimsenmesidir. Şemseddin Günaltay'ın Atatürk'ün sağlığında (1938 yılı başında) Türk Tarih Kurumu'nca Belleten'de yayımlanan bu yazısı, Müslüman toplumların bilim alanında geri kalmasının nedenleri konusunda Türk Tarih Tezi'nin görüşünü ortaya koymaktadır.

Cengiz Özakıncı

20180917

10. yüzyılda Semerkant’taki medresede kadınlar erkeklerle birlikte

10. yüzyılda Semerkant’taki medresede kadınlar erkeklerle birlikte matematik, fizik, astronomi ve felsefe okuyorlardı... İbni Sina’yı, Farabi’yi yetiştiren akılcı, insan merkezli bu İslam yorumu Türklerin eseridir...

Kaynak: Ali Akar @Ali_Akar
Sosyal Medya

En Çok Okunanlardan...