Blog Listem

Nutuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nutuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20250715

📖Herbert George Wells'in Dünya Devleti Tasarısına Karşı Atatürk ve Ulus Devlet


Herbert George Wells (d.1866-ö.1946) yeryüzünde savaşlar ve diğer kötülüklerin ulusçuluktan kaynaklandığını, ulus devletler ortadan kaldırılıp tüm insanlar tek dünya devletine bağlanmayacak olursa, dünyanın ve insanlığın yok olacağını savunan küreselci yapıtlarıyla tanınan bir İngiliz yazardır. 

Wells’in 1920’de yayımlanan The Outline of History kitabı 1925’te Fransızca’ya çevrilmiş; Atatürk bu kitabı okumuş; Türkçeye çevirterek yayımlatmış ve 1927’de, Nutuk’ta bu kitaptan şöyle söz etmiştir: 

“Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki sene önce yayımlanan, bir tarih yazdı. Yapıtının son sayfaları "Dünya Tarihinin Gelecekteki Evresi” başlığı altında bir takım düşünceler içeriyor. Bu düşüncelerde amaçlanan konu; “Federal Bir Dünya Devleti”dir. Wells, bu bölümde, “Birleşik Bir Dünya Devleti”nin nasıl kurulabileceği ve böyle bir devletin önemli ayırdedici özelliklerinin neler olacağı üzerin- deki düşüncelerini ortaya koyuyor ve adaletin ve tek bir kanunun egemenliği altında dünyamızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor. Wells, ‘bütün egemen- likler, tek bir egemenlik içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir güç yaratılmazsa dünya yok olacaktır” diyor ve ‘gerçek devlet, çağdaş yaşam koşullarının zorunlu kıldığı Dünya Birleşik Devletleri’nden başka bir şey olamaz.’, ‘Kuşku yoktur ki insanlar, kendi ortaya çıkardıkları şeyler altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmek zorunda kalacaklardır.’ 

diyor.”

Kimi yazarlar Nutuk’taki bu satırları yanlış değerlendirerek Atatürk’ün Ulus Devlet karşıtı Wells’in kitabında okumuş olduğu “Federal Dünya Devleti” görüşünü benimsediğini ileri sürmüşlerdir. Oysa Atatürk, 1930’da yayımlanan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında, Wells’in ulus devlet karşıtı görüşlerine şu sözlerle karşı çıkıyordu: 

Orduların Gerekliliği 

Zamanımızda ordular büyüdü, savaş silah ve araçları çeşitlendi, olağanüstü harcama ve özveriyi gerekli kılıyor; bir de, insanların birbirleriyle savaşarak boğazlaşması, birbirlerinin kanını dökmesi doğru mu?.. 

İşte bu ve bunun gibi bir takım düşüncelerle, orduların sınırlandırılmasından (silahlanma sınırlaması) ve giderek orduların büsbütün kaldırılmasından, yaygın olarak söz edilmektedir. Bunu işitirsiniz ve hep işiteceksiniz. Bu çok insanlıksever bir düşüncedir. 

Bu düşüncenin yeryüzünde uygulandığını görmek gerçekten arzu edilir; ancak mümkün değildir. Bu olasılık, hep parlak bir ideal olarak kalacaktır. 

Daha önce 1800’lü yılların başlarında Napolyon, Avusturya ve Prusya Büyükelçilerine bu yolda bir öneride bulunmuştu. Avusturya Büyükelçisinin yanıtı şuydu: 

“Böyle bir şey Avusturya devletinin canına minnettir. Gelgelim zorluk, bu konuda Berlin hükümetini inandırmaktır.” İşte, sorun sonsuza dek bu noktada kalacaktır. Her devlet, ilk adımı diğer devletin atmasını isteyecektir. 

Her devlet diğerlerinden kuşkulanacaktır ve hiç biri bu ilk adımı atmayacaktır; tersine her biri mümkün olduğu kadar silahını daha keskin tutmaya çalışacaktır. 

Çünkü ilk adımı atacak ola devlet bunu yapar yapmaz kuvvetini, gücünü, etkisini, oyunu, konumunu yitirecektir; hiç bir kurul, örneğin Cemiyeti Akvam / Milletler Cemiyeti Meclisi bunun böyle olmasına engel olmayacaktır. Dünyanın düzenini, güvenliğini ve dengesini kuran ve tutan: güçtür; nitekim bir devlet içinde de durum böyledir. Bir millet ne denli uygar olursa olsun düzeni ve güvenliği sağlamak için polis, jandarma ve hatta ordu varlığını gereksiz bulamaz. Doğa insanları böyle yaratmıştır. 


Bundan başka dünya üzerinde varolan devletler, savaşlarla oluşmuştur. Savaş aracına sahip olmayan ya da savaş aracı zayıf olan milletler, güçlülerin acizi, vergi verenin tutsağı olmuşlardır. Devletlerin “Silahların Sınırlandırılması”ndan ve milletlerin, orduların kaldırılmasından söz ettiklerini işittiğimiz halde, aynı devlet ve milletlerin tutsaklıkları altında bulundurdukları mazlum milletlerin özgür bırakılacaklarından söz ettiklerini işitmiyoruz. Herhalde, sağlam bir devlet yaşamı için ordunun gerekliliğine kanıt aramak gereksizdir. 

Çevresindeki devletler silahlı oldukça, hayır, dünya üzerinde bir tek silahlı devlet bulundukça, görevini bilen bir devlet bütün antlaşmalara rağmen ve bütün antlaşmalarla birlikte kendi güvenliğini her şeyden önce kendi gücüne dayandırır. 

Yalnız, elinde kılıç olduğu halde bağımsızlığını her an savunmaya hazır durumda bulunan bir millet güvende olabilir. Milletlerin, bütün özelliklerini unutarak ve karşılıklı çıkarlarını akla uygun bir biçimde uydurarak bütün dünya üzerinde gerçekten insancıl bir tek toplum oluşturabileceklerini düşünmek tatlı bir kuramdır. Bu kuram uygulanabildiği durumda bile, bu büyük ve güçlü toplum içinde düzen ve huzuru, hak ve adaleti sağlayacak örgüt, ve bu örgütün dayanacağı bir gücün var olması gereklidir.

Bu örgüt, örneğin şöyle olabilir; bütün dünya sakinlerinin varsayalım ki aynı haklar ve koşullar içinde seçilecek temsilcileri bir arada toplanacaklar, bir meclis kuracaklar. Bunlar bütün dünyayı kapsayan bir hükümet kuracaklar. 

Bu hükümet bütün dünyayı ve insanlığı yönetecek! Burada bir noktayı incelemek gerekir; ortak hükümet, ortak meclisin doğaldır ki çoğunluğunca oluşturulacaktır. Acaba, bu çoğunluk hangi milletlerin temsilcilerinden oluşturulabilir! 

Görece geri kalmış milletlerin temsilcileri sayıca çok olsa dahi ileri gitmiş milletlerin temsilcilerinin dalaverelerinden korunma becerisini gösterebilecekler midir? Aksi takdirde bütün insanlığın bir kaç milletin yönetimi altına düşmesi tehlikesi yok mudur? 

Bu milletlerin gerçekten bütün insanlığı düşünce ve ekonomik olarak kendiyeriyle aynı yaşam düzeyine getirmeye çalışacaklarına güvenilebilir mi? Bazı milletlerin bütün dünyayı ve birçok milletleri kendi çıkarları doğrultusunda sömürmelerine engel olunabilecek mi? İnsanların eşitlik severlik ve adalet duygularının nitelik ve düzeyi bu konuda yüreklere güven verebilir mi? 

Bu kaygılara kapılmanın ne denli haklı olduğunu anlamak için milletlerin birbirlerine karşı, özellikle bazı milletlerin birçok milletlere karşı bugün takındıkları tutumlara, uygulayagelmekte oldukları davranışlara bakmak yeterlidir. Bu tutum ve davranışları doğuran duygular, düşünceler, anlayışlar, tabiatler değişecek mi? Ne zaman değişecek? Niçin değişecek ve nasıl değişecek?

İnsanlık tarihinin birbirinin üzerine yığılan sonugelmez olayları bu sorulara olumlu yanıt vermek yetkisini henüz doğurmamıştır. En yüksek uygarlık sahibi olmuş olan milletler en ilkel milletlerden daha az mı yıkıcı ve kan dökücü oldular? 

Örneğin; Hindistan’ı, Mısır’ı, Tunus’u ve Cezayir’i aşağı yukarı yüz yıldan beri pençelerinde tutanların, bu ülke halklarının siyasi, düşünsel, ekonomik kültürlerini kendi kültürleri derecesine yükseltmeyi bir an düşündüklerine ilişkin her hangi bir belirti ve eser görülmüş müdür? Hayır. Ancak, tersi, yani bu insanları hayvanlaştırmak, uyuşturmak, kendi çıkarları doğrultusunda gözleri kapalı köleler haline getirmek için ne yapmak olanaklıysa hepsini yapmaktan geri kalmadıklarına bütün insanlık tanıktır.

Her halde, Türk vatandaşı kesin olarak bilmelidir ki bir milletin insanlık ve uygarlık dünyasında yükselmesi ve başarılı olması, yalnız ve ancak kendi gücüne dayanarak, özgürlük ve bağımsızlığını korumasıyla gerçekleşebilir. 

Bunun başka çözümü ve aracı yoktur. Ordu istemeyen ve ordunun yüklediği maddi, manevi özveriyi göze almayan bir millet, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçirir. “Ve bağımsızlığı uğrunda ordusuna yapacağı özverinin on katını, kendini esir eden egemen milletlerin çıkarı uğruna harcamak zorunda kalır.” 

* * * 

1930’da Medeni Bilgiler kitabında yer alan bu sözlerinden anlaşılacağı üzere Atatürk, 1920’lerde Wells’in dile getirdiği "Tek Dünya Devleti" tasarısını benimsemiş olmayıp; bu tasarıyı gerçekleşmesi olanaksız tatlı bir düş olarak nitelemiş; ve böyle bir tek dünya devleti kurulsa dahi bunun yayılmacı sömürgen devletlerin çıkarlarını koruyan bir aygıttan başka bir şey olmayacağını belirtmiştir. O günden bugüne dünyada yaşananlara baktığımızda, olayların Atatürk’ün saptamalarını doğruladığını görüyoruz. 

Ulus Devlet yıkıcılığı, insanlığa kan ve gözyaşından başka bir şey sunmadı. • 

CENGİZ ÖZAKINCI

[i] H. G. Wels’in en önemli yapıtları: 

  • Time Machine (1895), 
  • The İsland of Doctor Moreau (1896), 
  • The Invisible Man (1897), 
  • The War of the Worlds (1898) 
  • War in the Air (1907) 
  • Tono Bungay (1909)
  • The War That Will End War (1914), 
  • The Outline of History (1920), 
  • and Open Conspiracy (1928-30-31-33), 
  • The Work, Wealth, and Happiness of Mankind (1931).

Alıntı/ Kaynak: Otopsi -  Cengiz Özakıncı   cengizozakincibd@gmail.com 

20210523

🎞 📚Hatasız NUTUK - Nutuk yıllar sonra, çeviri hataları düzeltilerek yeniden basıldı

Nutuk yıllar sonra, çeviri hataları düzeltilerek Kaynak Yayınları tarafından yeniden basıldı... 

Atatürk'ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un günümüze ışık tutan toplu eserleri de yeniden düzenlendi. 

Ceviz Kabuğu bu yeni eserleri uzmanların açıklamalarıyla ekrana getiriyor. 

Öte yandan; evrenin sırları ve matematik çözümleri anlatan bir çalışma da Ceviz Kabuğu'nda.. 

Doç. Dr. Şaduman Halıcı, Şule Perinçek ve Yrd. Doç. Dr. Ercüment Akat 
Ceviz Kabuğu - 05.12.2015 - Hatasız NUTUK
Ulusal Kanal’da Ceviz Kabuğu'nda...





20210421

Nutuk - Belgeler

 


 

20191030

Atatürk NUTUK'ta anlatıyor: Cumhuriyetin Kuruluşu Üzerine Ulusun Duyduğu Genel ve İçten Sevince Katılmaktan Çekinenler


Atatürk NUTUK'ta anlatıyor:

Cumhuriyetin Kuruluşu Üzerine Ulusun Duyduğu Genel ve İçten Sevince Katılmaktan Çekinenler


"Baylar, cumhuriyetin kuruluşu bütün ulusu sevindirdi. Her yerde parlak gösterilerle sevinç açığa vuruldu. Yalnız İstanbul'da iki üç gazete ile İstanbul'da toplanan bir takım kişiler ulusun genel ve içten gelen sevincine katılmaktan çekindi, kaygıya düştü; Cumhuriyetin kuruluşunda ön ayak olanları yermeye başladı. Söz konusu gazetelerin ve kişilerin, cumhuriyetin kuruluşunu nasıl karşıladıklarını anımsamak için, yalnız o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeter.

Örneğin, "Yaşasın Cumhuriyet" başlığı altındaki yazılar bile cumhuriyetin yadsınacak bir biçimde kurulup halka duyurulduğunu; bunda, "sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum" bulunduğunu yayıyordu. Bu yazıların yazarı şu düşünceleri ileri sürüyordu: 
". . . Şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, öte yandan birdenbire, birkaç saat içinde, Anayasa değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimiyle olağandışı bir davranıştır."

Bizim yaptığımız iş, "uygarlık dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş, devlet, yönetiminde yeterlik kazanmış kafalardan çıkacak düşünce sonucu" değilmiş...
Cumhuriyetin ilanını Meclisin alkışlarla kabul etmesi, ulusun toplarla kutlaması eleştiriliyor; deniliyordu ki: 
"Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve donanma yapmakla yaşamaz. Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisinde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir."

"Ben cumhuriyetçiyim." diyenlerin, cumhuriyetin kurulduğu gün, kalemlerinden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En iyi hükümet biçimi ülküsünün cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına inandığı savında bulunanların:"Cumhuriyet sözcüğüne bir put gibi tapmam." demelerindeki anlam ve amaç ne idi?

Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman, onun güvenoyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği gibi bir kuruntuyu kamuoyunda canlandırıp: "Böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak Cumhurbaşkanına mı veriliyor?" sorusu kime ve hangi amaçla yöneltiliyordu?

Bu yazıları yazanın amacı, cumhuriyeti halka sevdirmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mı idi? "Cumhuriyet, bize yönetim biçiminin değişmesiyle birlikte kafa değişikliği de getiriyor mu? Bakanlar Kuruluna girecek kişilere birer devlet adamı kafası armağan ediyor mu?" sözleriyle daha ilk ağızda cumhuriyetin değerini, önemini azaltmaya kalkışmak, cumhuriyetçiyim diyenlerden beklenebilir miydi?

En küçük bir esintiden bile korunması gereken yavruyu, onu beslediğini söyleyenlerin böyle hırpalaması doğru muydu?

Bu düşünceleri kapsayan gazetenin başka bir sayfasında "Türkiye Cumhuriyetinin İlanı" başlığı altında yer alan birçok sözler arasında: "... bu yeni evreye ulaşan Türk Ulusu, burada uzunca bir süre dirlik içinde dinlenebilecek; burası onun için bir canlılık ve güç, bir erinç ve mutluluk kaynağı olabilecek mi? Bu evrede, toplumsal yapısını bozmadan onu kucaklayabilecek bir çerçeve niteliği var mıdır? Cumhuriyet, olayların zorlaması üzerine Türk Ulusunun çaresizlikten kaçıp sığındığı bir saçak altı mı olacak?.." gibi kaygı ve umutsuzluk veren sözler yaymanın zamanı mıydı?

Cumhuriyetin umut, erinç ve mutluluk getireceğinde kuşkusu ve kaygısı olan kişi; umut, erinç ve mutluluğu nereden, hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyetin, ulusumuzun toplumsal yapısını bozabileceği düşüncesi, cumhuriyeti benimseyen kişilerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu?
Başka bir gazeteci de: "Baylar, ivedi gösteriyorsunuz!"diye bağırmaya başladı.
Bu gazeteci bay, ulusu şu sözlerle jurnal veriyordu: "..bunalım, yeni bir bakanlar kurulu seçmekle giderileceği yerde, tersine son günlerin bütün gürültülerine karşın, yine kimsenin yakında kurulacağını düşünmediği cumhuriyetin, pek kanıtlı, pek kesin ve pek ivedi olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır. Cumhuriyetin yakın bir zamanda kurulacağını düşünmeyen, yalnız kamuoyu değildi; belki Ankara'da en önemli ve en yetkili makamlarda bulunan kimi kişiler de bunun olabileceğini akıllarına bile getirmiyorlardı."

Bu sözlerle açıkça ortaya konulmaktadır ki, son günlerin bütün gürültüleri, cumhuriyetin ilanına engel olmak içinmiş. Bu amacı güdenlerin, "karar almakta ivedilik" görmeleri olağandı. Ama, " Ülke kamuoyunun da bu görüşte kendileriyle birlik olduğunu" sanmaları yanlış idi.

Gazetesini: "Balonu uçurdular; ama görünüşe bakılırsa ucunu kaçırıyorlar!" ve: "Sular zorlayınca dolaplar döndüler (Birbirine girdiler dolâblarla âblar/Âblar galip gelince döndüler dolâblar dizelerini anımsatıyor); ama... ne yönde?" gibi çirkin, bayağı sözlerle dolduran gazeteci bay şu yolda sesleniyor ve paylayışını sürdürüyordu: "Baylar, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?"
Bu seslenişle başlayan yazılar, şu satırlarla son buluyordu: "Biricik dilek... ülkeye ve ulusa yararlı işlere başlanılmasıdır. Eğer dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve cumhuriyetçiler bunu yapabileceklerine güveniyorlarsa biz de kendilerine, öyle ise 'cumhuriyetiniz kutlu olsun baylar!' deriz."
Bizi alay edercesine kutlayan bu son cümle ile yazar, cumhuriyeti benimsemediğini, onunla ilgisi olmadığını bildiriyor.

Başka bir gazeteci yazar da, cumhuriyetin ilanı dolayısıyla yaptığı yorum ve eleştiride: "Bizi üzen nokta, Ulusal Önderimizin kendisiyle ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile, kişisel erk kazanmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır." diyor ve bu görüşünü benim söylevlerimden aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika'nın bağımsızlığını sağlayan Washington'un nasıl çiftliğine çekildiğini ve meclisin, hiçbir kişiyi düşünmeyip yalnız kamu yararını düşünerek, altı yılda anayasayı düzenlediğini ve ondan sonra nasıl Washington'a başkanlık verildiğini anlatıyor ve Anayasamızın böyle değiştirilmesinde, benim ön ayak oluşumu hoş görmüyor.

Bu yazarın ve benzerlerinin, cumhuriyeti kurmak kararının alınışında ve cumhuriyetin kuruluşu ile ilgili yasada gördükleri yanlışlık ve eksiklikleri eleştirmelerindeki içtenliğe inanabilmek için çok bön olmak gerekir. Eğer bu yazarlar, cumhuriyetin ilanı günü yaygaralı saldırılara başlamayıp, önce cumhuriyet ilanını iyi gözle görseler, içtenlikle karşılasalardı; kamuoyunu kuşkuya ve düzensizliğe sürükleyecek yerde, cumhuriyetin iyi ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna aşılayacak yazılar yazsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin içtenliğini ileri sürmekte haklı olabilirlerdi. Ama gördüğümüz davranış böyle olmamıştır."

Alıntı: Sosyal medya

20191016

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk BÜYÜK NUTUK'u Okumaya Başladı...

20190923

🎞🇹🇷 🗣 '90.yılında Nutuk' - Nutuk Hangi Koşullarda Hazırlandı? - Orhan Çekiç



'90.yılında Nutuk' - Nutuk Hangi Koşullarda Hazırlandı? 
Bilim ve Toplum - Ulusal Kanal
- Orhan Çekiç

🎞 🇹🇷 🗣 Nutuk (Söylev) (Bölüm 2)




''Bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğumu anlatmaya çalıştım'' Mustafa Kemal Atatürk

🎞 🇹🇷 🗣 Nutuk (Söylev) (Bölüm 1)



''Bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğumu anlatmaya çalıştım'' Mustafa Kemal Atatürk

20190121

📙 Nutuk ve Türk Devrimi'nin deneyimleri...

Nutuk, Türk Devrimi'nin deneyimlerini yansıtan, dersler çıkaran ve yol gösteren en önemli belgedir.

20181210

Halide Edip Adıvar'ın 'mandacılık' mektubu ve Mustafa Kemal'in yanıtı....


Adıvar'ın mektubu ve Mustafa Kemal'in yanıtı....


***

Amerikan mandası görüşünü savunanlar, ABD Başkanı Wilson'un ünlü 14 ilkesinden 12'ncisinin Türklerin çoğunlukta bulunduğu topraklarda bağımsız bir Türk devletinin kurulmasına uygun olduğunu savunarak "Türk-Wilson Cemiyeti" kurdular. Bu dernek, 5 Aralık 1918'de, Halide Edip Adıvar, Yunus Nadi Abalıoğlu, Ahmet Emin Yalman gibi kişilerin imzalarıyla ABD Başkanı Wilson'a Amerikan mandası istemiyle başvurdu. Mektupta, azınlıkların haklarının güvence altında olacağı, önemli bakanlıklara birer Amerikalı Baş Müsteşar atanacağı, yine Amerikalı Baş Müsteşar Başkanlığı'nda toplanacak bu Müsteşarlar Kurulu'nun ülkeyi geliştirecek reformları saptayıp, uygulamaya koyacağı, reformların yürütülmesi hakkında milletçe güvence verileceği, polis ve jandarmanın bir Amerikalı genel müfettişe bağlanacağı belirtiliyordu. Durumu Halide Edip Adıvar, bir mektupla o sırada Erzurum ve Sivas Kongreleriyle uğraşan Mustafa Kemal'e duyurdu. İşte o mektuptan önemli satırlar..


***

Memleketin siyasî durumu en son kertesine geldi. Kendimize bir yön çizebilmek için, Türk milletinin zarını atıp olumlu bir durum alma zamanı ise geçmek üzere bulunuyor. 
Dış durum İstanbul'da şöyle görünüyor:
Fransa, İtalya, İngiltere, Türkiye'nin mandaterlik meselesini Amerikan Senatosu'na resmen teklif etmiş olmakla birlikte, Senato'nun bu teklifi kabul etmemesi için bütün güçlerini kullanıyorlar. Taksimden pay kaçırmak elbette işlerine gelmiyor. 

Suriye'de aradığını bulamayan Fransa, zararını Türkiye'den kapatmak istiyor. İtalya namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolu'nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngiltere'nin oyunu biraz daha incedir. 

İngiltere, Türk'ün birliğini, çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecekte bile istemiyor. İngiltere Türkiye'yi bütünü ile ele geçirebilse, kafasını kolunu koparır, birkaç yılda sadık bir sömürge durumuna sokar. Buna, memleketimizde en başta ve özellikle dinî sınıflar çoktan taraftardırlar. Fakat bunu Fransa ile dövüşmeden yapabilmek mümkün olamayacağından taraftar olamaz. Fakat, Türkiye'yi bütün olarak korumak gereği duyulursa, yani bölüşmenin büyük askerî fedakârlıklarla yapılabileceğini anlarsa Lâtinleri sokmamak için Amerikan görüşünü tutar ve destekler. Nitekim İngiliz siyasetçileri arasında zaten bu görüşe eğilimli olanlar vardır. Morisson gibi ünlü kimseler Amerika'nın Türkiye'de manda kurmasını istiyorlar. 

Başka bir çözüm yolu da, Türkiye'yi Trakya'dan, İzmir'den, Adana'dan, belki de Trabzon'dan ve hele İstanbul'dan yoksun bıraktıktan sonra, eski Kapitülasyonları ve boğulmaya mahkûm iç sınırlarıyla baş başa bırakmak. 

Biz İstanbul'da, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz.
Bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da, elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz.
Sivas Kongresi toplanıncaya kadar, Amerikan komisyonunu alıkoymaya çalışıyoruz. Hattâ kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi de belki başarabileceğiz. 
İşte bütün bunlar karşısında, dâvâmızda bize yardımcı olabilmesi için, bu fırsat dakikalarını kaybetmeden, bölüşülme ve çözülme korkusu karşısında, kendimizi Amerika'ya başvurmaya mecbur görüyoruz. 

Türkiye'yi azim ve irade sahibi geniş görüşlü bir iki kişi belki kurtarabilir. Macera ve boğuşma devri artık geçmiştir. Gelecek için kalkınma ve birlik savaşı açmaya mecburuz. Sınırlarında bu kadar çok evladı ölen zavallı memleketimizin düşünce ve medeniyet savaşında kaç tane şehidi var. Biz Türkiye'nin hayırlı evlâtlarından, yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Sizin, temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanızı bekliyoruz. 

Saygılarımı gönderir, başarınıza dua ederim. Millî dâvâda canıyla başıyla çalışanlar arasında, sade bir Türk askerinin alçak gönüllülüğü ile, sizinle birlikte olduğumu ifade ederim. 
10.8.1919
Halide Edip

***

Erzurum'da, Sivas'a gelme hazırlıkları yapıldığı bir sırada kendisine sorulan: "Paşam, Sivas'ta galiba manda meselesi bizi çok üzecek ve yoracak" sorusuna Mustafa Kemal şu cevabı verir:

"Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar." 
"Biz başarılı olacağız. Buna şüphem yok. Acaba zafere kavuştuğumuz ve memleketi kurtardığımız zaman Osmanlı ricalinin ileri gelenleri utanmak hissini duyabilecekler mi?.. Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hâkimiyet hakkına, dışarda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış. Buna ve böylesine, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeden böyle bir mandayı niçin kabul etsinler? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi âşık olacaklar. Bu ne hayal ve ne gaflettir? Hayır Paşalar hayır, hayır, beyefendiler hayır, hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok, Ya istiklal ya ölüm var... 
"Biz başarılı olacağız. Buna şüphem yok. Acaba zafere kavuştuğumuz ve memleketi kurtardığımız zaman Osmanlı ricalinin ileri gelenleri utanmak hissini duyabilecekler mi?.. Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hâkimiyet hakkına, dışarda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış. Buna ve böylesine, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeden böyle bir mandayı niçin kabul etsinler? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi âşık olacaklar. Bu ne hayal ve ne gaflettir? Hayır Paşalar hayır, hayır, beyefendiler hayır, hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok, 
Ya istiklal ya ölüm var...
(Prof. Dr. Zeynep Korkmaz'dan naklettiğim bu satırların kaynağı Nutuk'tur.)

Kemal Cingöz

Alıntı: Sosyal Medya

20181030

Nutuk'tan alıntılar: İslâm tarihi içerisinde "laik cumhuriyet" ve "demokrasi" rejimine -Atatürk Türkiye'si


....
1400 yıllık İslâm tarihinin ortaya vurduğu gerçek odur ki insan varlığını kutsal değer olarak yeryüzü yaşamının kıstası yapan, özgürlüğü hem araç hem de amaç sayan demokrasi rejimi, İslâmiyet'in uygulandığı hiçbir ülkede ve hiçbir dönemde var olamamıştır. Olamayışının nedenlerinden bazılarına bu kitapta değindik ve gördük ki İslâm tarihi içerisinde "laik cumhuriyet" ve "demokrasi" rejimine ilk olarak yönelen Müslüman ülke Atatürk Türkiye'si olmuştur. Diğer bazı İslâm ülkeleri, yarım yamalak tedbirlerle, açık ya da gizli yollarla Atatürk'ün yaptıklarını taklide çalışmışlardır. Ancak hiçbiri, Atatürk'ün Türkiye halkına ve Türk aydınına aşıladığı ve muhakkak ki tohumlarını yavaş yavaş da olsa mutlaka verecek olan "insanlık ideali" fikrine aşina değillerdir. Çünkü İslâm ülkelerinin hiçbirinde hiçbir lider, şimdiye kadar devleti din temelinden ayırmak ve yurttaşlarının dünya yaşamını laik ilkelere dayandırmak, bütün bunlardan daha da önemli olmak üzere tüm insanları "insanlık sevgisi" ve "tek bir dünya kardeşliği" ideali içerisinde yetiştirmek gibi asil girişimlerde bulunmamıştır.

Oysa ki Atatürk'ün özlem duyduğu ideal bir devlet anlayışı vardır ki insanlar arası kardeşlik duygusuna oturtulmuştur. Öyle bir anlayış ki bir milletin, bir ırkın ya da bir toplumun diğer milletlere, ırklara ve toplumlara üstünlüğü iddialarını reddeden ve her toplumun kendine özgü millî meziyetleri içerisinde gelişerek dünya topluluğuna ve kardeşliğine katkıda bulunabilecek bir insanlık sevgisine dayalıdır. Bu konudaki görüşlerini "Nutuk" adıyla yayımladığı kitabında sergilemiştir. Bir milletin diğer milletlere üstünlük taslayamayacağını ve başkalarını egemenliği altında tutamayacağını savunurken, kendimizden örnek vermekteydi. Türkiye'nin liderliğinde bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmanın mümkün olamayacağını ve olmaması gerektiğini anlatırken şöyle demekteydi:
"...bütün Müslümanları kapsayan bir devlet tesis etmek vazifesiyle mükellef tahayyül edilen bir halifenin vazifesini yapabilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tabi tutulamaz. (...) Bir an için farz edelim ki, dedim, Türkiye söz konusu vazifeyi kabul etsin... Bütün İslâm âlemini bir noktada birleştirerek sevk ve idare etmek gayesine yürüsün ve muvaffak dahi olsun! Pekâlâ ama tabiiyet ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler, derlerse ki, bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat biz bağımsız kalmak istiyoruz. Bağımsızlık ve hâkimiyetimize kimsenin müdahalesini uygun görmeyiz! Biz kendi kendimizi sevk ve idareye muktediriz! (...) Görülüyordu ki bir hırs ve heves için, bir kuruntu ve hayal için, Türkiye halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilafet ve halifeye vazife ve salahiyet vermek fikrinin mahiyeti bundan ibaretti. Efendiler, halka sordum: Bir İslâm devleti olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin bağımsızlığını, milletinin hâkimiyetini ihlal eder. (...)"(1)
Atatürk hem kendi mensup bulunduğu topluma ve hem de insanlığa öylesine samimi bir sevgi ile bağlıdır ki, hiçbir milletin bir diğer millete üstün olmadığını açıklarken şöyle der:
"...kendimizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi, dünyanın vaziyetini tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! (...)"(2)
Bu sözleriyle Atatürk, 20. yüzyılın bir Pericles'i gibi parlamaktadır. Fakat onu daha da saygın yapan bir şey vardır ki, o da insanlığa karşı duyduğu sevgidir. Çünkü o, yeryüzü insanlarının tek bir dünya devleti halinde ve tek bir dünya dinine bağlı olarak yaşamaları özlemi içerisindedir. Bu konuda İngiliz tarihçilerinden Wells'in görüşlerine sarılır ve şöyle der:
"Wells, 'Bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa dünya mahvolacaktır' diyor ve 'Hakiki devlet, asrî hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği dünya birleşik hükümetinden başka bir şey olamaz. Muhakkaktır ki insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse, er veya geç birleşmeye mecbur olacaklardır. (...)"(3)
Wells'in bu görüşlerini aktardıktan sonra Atatürk, kendisine özgü ve gerçekten son derece ilerici ve insanlık sevgisi ile dolu şu sözleri söyler:
"(...) Efendiler, bütün insanlığın tecrübe, malumat ve düşüncede yükselmesi ve olgunlaşması; Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak hale konulmuş dünya çapında saf ve lekesiz bir dinin kurulması ve insanların şimdiye kadar kavgalar, pislikler, kaba arzu ve iştihalar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen iltihap tohumlarına galebe etmeye karar vermesi gibi şartların doğmasını lüzumlu kılan bir 'dünya çapında birleşik hükümet' tahayyülünün tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz. (...)"(4)
Söylemeye gerek yoktur ki bu tutum ve davranış, İslâm devleti zihniyetine tüm olarak ters düşen ve onu reddeden bir nitelik taşımaktadır; çünkü İslâm'a göre yeryüzü "Dar-ül İslâm" ve "Dar-ül harb" olmak üzere ikiye ayrılmış olup, birincilerin ikincileri kendi içlerine alacakları zamana kadar savaş yapmaları gerekir. Oysa ki Atatürk, bu zihniyetin tam zıddı olan insancıl görüşlere sarılmakla bu ülkenin halkını yeryüzü kardeşliğine sürüklemek istemiştir.
Denilebilir ki teokratik devlet anlayışından kurtulup demokratik devlet anlayışına yönelmek suretiyle giriştiğimiz en kutsal aşama, işte böylesine bir "insan sevgisi, insan değeri ve dünya kardeşliği duygularına alışır olmamızdır."
İlhan Arsel
Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına/Şeriât Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e, Kaynak Yayınları, 6. Basım Ocak 2018, s.676-678. (1. Basım Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1975.)
_______________________________
Dipnotlar
1 - Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Kaynak Yayınları, 3. Basım, İstanbul, 2016, s.542, 545.
2 - age., s.545.
3 - age., s.545.
4 - age., s.546.

20180826

Kurtuluştan Kuruluşa Yolumuz / Osman N. Ararat



Gazi M.Kemal Atataürk tarafından bizzat yazılan eserlerden en büyüğü ve en önemlisi  NUTUK’tur.

NUTUK, millî mücadele ve kurtuluş savaşının başlangıç noktası kabul edilen Samsun Vilayetinde, (o zaman Samsun Sancağında) Gazinin, ”Samsun’a Çıktığım Gün Genel Durum ve Görünüş” başlığıyla başlar ve memleketin askeri ve siyasi bakımdan genel tasviriyle devam eder.
Memleket harap ve bitap düşmüştür.  Millet fakir ve yorgun durumdadır.  İstanbul İngilizler, Batı ve Ege bölgemiz Yunanlılar, Güney’de Fransızlar ve İtalyanlar, Doğu’muz Ermeniler tarafından, Orta Anadolu’da 120 bin metrakarelik toprak parçası hariç  memleket istilâ edilmiştir. Ordunun elinden silah ve cephanesi alınmıştır. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki Hükümet acz içerisindedir ve ve duruma karşı hiç bir şey yapamamaktadır.(*)
NUTUK üç bölüm halinde mütalâa edilir.
1.  Kuva-i Milliye (Ulusal Güçler) Dönemi
2.  TBMM Dönemi
3.  Cumhuriyet Dönemi

Kuva-i Milliye Dönemi, NUTUK’ta çok detaylı bir şekilde anlatılır. Kongreler döneminin ardından başlatılan kurtuluş mücadelesinde Doğu Cephesine, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra, Osmanlı Orduları önce Kafkasları ardından Doğu Anadolu’nun sınır bölgelerini boşalttılar. Türk birliklerinin çekilmesinden sonra işgal hareketlerini hızlandıran Ermeniler, yerli müslüman halka insanlık dışı davranışlarda bulundular. Bunun üzerine Gazi Meclis Ermenilere savaş açtı. 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk Birlikleri 28 Eylül 1920’de taarruza geçti. 29 Eylül’de Sarıkamış’ı, 30 Ekim’de Kars’ı, 7 Kasım’da Gümrü’yü geri aldı. Ermenilere karşı kazanılan bu zafer, onları barış istemek zorunda bıraktı. 2-3 Aralık 1920’de  imzalanan ”GümrüAntlaşması” ve bilahare, 16 Mart 1921 ”Moskova Antlaşması”, daha sonra 13 Ekim 1921 ”Kars Antlaşması” ile Türkiye ile Ermenistan arasındaki bugünkü sınır belirlendi. Gümrü Antlaşması, Gazi Meclisin imzaladığı ilk antlaşma olmasından dolayı önemlidir.

Güney Cephesinde, Maraş, Antep ve Urfa’da verilen mücadelenin baş kahramanı olan bu üç şehir, verdikleri sayısız kahramanlık örnekleri sonucunda, 20 Ekim 1921’de Fransızlarla imzalanan ”Ankara Antlaşması” ile , fiilen bu cephe  tamamen kapanmıştır.

Asıl kurtuluş mücadelesi Batı Cephesi’nde cereyan etmiştir. Zira düşmanın büyüğü ve en azılısı Batı’da dır. Silah sayısı, lojistik destek ve nicelik bakımından Türk Ordusundan üstün durumdadır.
15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunanlılar, yaklaşık 13 ay sonra, Haziran 1920’de, asıl hedef ”Ankara” olmak üzere ileri harekâta başlamışlar, birinci kol: kuzeyden Manisa-Balıkesir-Bursa istikametinden, ikinci kol, güneyden Aydın- Nazilli ve Uşak istikametinden ilerleyerek Polatlı’ya kadar gelmişlerdir.

Haziran 1920 ile Ağustos 1922 tarihleri arasında, I. ve II. İnönü Muharebeleri, Kütahya-Eskişehir Savaşları ve Sakarya Meydan Savaşının başarıyla ve zaferle neticelenmesinin ardından, bu süre zarfında yıpratılan düşmana karşı son darbeyi vurmak üzere 26 Ağustos 1922 sabahı kesin sonucun alınacağı genel karşı taaruz başlamıştır.

Bugün 26 Ağustos 2018. Batı Cephesinde düşmanın Anadoludan atılacağı ”Büyük Taarruz”un başladığı günün 96. yıl dönümüdür. Bir başka ifadeyle, NUTUK’ta geçen ”Kuva-i Milliye Dönemi” diye tabir edilen dönemin en önemli günüdür. Zira 29 Ekim 1923’de kurulacak olan Cumhuriyete giden yolun yapı taşları bugün döşenmeye başlamıştır.

Şimdi bu tarihi günlere dönerek, yaşanan olaylara özet olarak gün gün sıra ile bakalım.
-26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.30 da bütün cephede topçu hazırlık ateşi başladı. Baskın etkisi sağlandığı için Yunan topçusu ateşimize cevap veremedi. Aynı gün 5. Süvari Kolordusu güneyden Ahır Dağlarını aşarak düşmanın gerisine düştü ve İzmir’le olan tüm irtibatını kesti. Yine aynı gün Belen Tepe ve Tınaz Tepe düşmandan geri alındı.
-27 Ağustos günü öğleye doğru Yunan cephesi yarıldı. Düşman geri çekilmeye başladı. Afyon kurtarıldı. Kovalama başladı.
-28 Ağustos günü Başkomutanlık Karargâhı Afyon’a taşındı. 5. Süvari Kolordusu ileri harekâta devamla Yunan İhtiyat Kolordusuna saldırarak imha etti.
-29 Ağustos günü bozguna uğrayan ve düzensiz bir biçimde geri çekilen düşmanı kovalama harekâtına devam edildi.
-30 Ağustos ‘’Başkomutanlık Meydan Muharebesi’’ adıyla tarihe geçti. Kuzey ve güneybatıdan kuşatılan düşman Sincanlı Ovası (Altıntaş-Dumlupınar arası)’nda imha edildi. Böylece döküntülerinden başka unsuru kalmayan düşmanın, İzmir’e kadar Türk Ordusu karşısında savaşabilecek hiçbir düzenli kuvveti kalmadı.
-31 Ağustos günü Başkomutan Mustafa Kemal tarihi emrini verdi. 
‘’ORDULAR; İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR İLERİ!’’(**)

Bu tarihi emrin ardından, İzmir ve Bursa istikametinde büyük kovalamaca ve takip harekâtı başladı. Türk Ordusu iki kol halinde tertiplenerek, birinci kol 9 Eylül 1922’de İzmir’e, ikinci kol 10 Eylül’de Bursa’ya girdi. Kurtuluş mücadelesi böylece başarıyla noktalanmıştı.

26 Ağustos’ta başlayan ve 9-10 Eylül’de tamamlanan bu büyük zaferin zaferin Türk tarihindeki önemini iyi değerlendirmek ve özellikle genç kuşaklara anlatmak, öğretmek gereklidir.
Bu zafer, Avrupanın ”Hasta Adam” olarak nitelendirdiği Türk Devletini  hiç kimsenin yıkmaya gücünün yetmeyeceğini, Türk bağımsızlık ve özgürlüğünün kuşaklardan kuşaklara, kendi kurduğu bir devletten ötekine devredilip varlığını sürdürmeye devam edeceğini ortaya koymuştur.

Bu zafer dünya tarihi bakımından da önemlidir.Çünkü o tarihlerde Türk’ün kendi gayreti dışında Yunanlıları Anadoludan çıkarabilecek hiç bir güç yoktu. Yunanlıların Anadoluda kalmaları ise başlı başına felaketlere sebep olacak gelişmeleri beraberinde getirecekti. Bu bakımdan bu büyük zafer, Anadoluya ve aynı zamanda dünyanın bu bölgesindeki uluslara barış ve sükûnun gelmesini sağlamış, uygar ve özgür alemde  yeni bir devletin, ”Türkiye Cumhuriyeti”nin doğmasına yol açmıştır.(***)

KAYNAKÇA:
(*) NUTUK, M.Kemal ATATAÜRK 
(**) DORUK -Türk Ordusu Tarihi- Prof.Dr. İsmail Kayabalı-Cemender Arslanoğlu 
(***) A.g.e.Sayfa:374

Alıntı/ Kaynak:http://ankaenstitusu.com/kurtulustan-kurulusa-yolumuz-bir-ulusun-dogusu/

En Çok Okunanlardan...