Blog Listem

Atakan Hatipoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atakan Hatipoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260706

🎞️🇹🇷📖 ''Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'den skandal karar! Kurtuluş Savaşı ismi değişecek'' haberi ve yorumlar

  




 

20260521

📖 'Yarının adamı olmak'

''Hem Atatürkçü geçinip hem kamu kaynaklarını iç etmeyi "ama onlar da yapıyor" diye meşrulaştırmaya kalkanlar, Atatürk'ün Müfit Özdeş'e söylediği şekliyle "yarının adamı" olamazlar. Bugünün adamı, bu günkü çıkarı ile milletin yarınki çıkarını değiştirebilen adamdır.''

Alıntı: Atakan Hatipoğlu @Dr_A_Hatipoglu

20231101

📚 🇹🇷'Türklerin Uygarlık Serüveni!' - Prof.Dr. Atakan Hatipoğlu


 


 

20230220

✍️ 2001 tarihli bir sosyolojik araştırma raporu


2001 tarihli bir sosyolojik araştırma raporu:
  • Devlet hazırlıksızdı, yardımda geç kaldı,
  • Kızılay yetersizdi,
  • Kamu kurumları arasındaki koordinasyon zayıftı,
  • STK'lar yetersizdi.
Kötü anılar çabuk unutulur.
Önemli olan nasıl hatırladığımız değil ne kadar ders çıkartabildimiz.

Atakan Hatipoğlu
@Dr_A_Hatipoglu





20230219

🎞 Depremin sosyolojik etkileri | Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu


Depremin sosyolojik etkileri | Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu değerlendirdi

Adnan Menderes Üniversitesi Öğretim Üyesi Sosyolog - Yazar Prof Dr. Atakan Hatipoğlu, depremin toplum üzerindeki sosyolojik etkileri hakkında önemli bilgiler verdi.

18 Şubat 2023 15:39

Yaşamın yeniden örgütlenmesi ve deprem bilinci oluşturulması ile ilgili değerlendirmelerde bulunan  Prof Dr. Atakan Hatipoğlu

20210225

📚'Atatürk ve Ayasofya' - Mustafa Solak





''Tarihçi yazar Mustafa Solak'tan değerli ve boşluk dolduran bir çalışma. İmzalama nezaketini göstermiş sağolsun. Tarih meraklılarına duyurulur.''


Atakan Hatipoğlu @Dr_A_Hatipoglu

20210212

📰✍️ Türk siyasetinin uzayla sınavı - Atakan Hatipoğlu

 

Türk siyasetinin uzayla sınavı

Atakan Hatipoğlu

14 Şubat 2021

Türk siyasi kültüründe “istemezük” diye bir kalıp sözcük var. III. Selim’in başlattığı reformlara karşı çıkan ve en sonunda Kabakçı Mustafa ayaklanmasına varan tepkisel tutumu özetleyen bir sözcük bu. “İstemezük”tepkisi, alternatif bir programın değil, o zamana kadar her ne yapılıyorsa aynıyla devamından yana olan bir tutuculuğun ifadesi. Değişimin kendini dayattığı koşullar altında, bazı kurum ve ilişkilerin eskiden olduğu gibi sürdürülmesine imkân kalmamış olmasına rağmen “istemezük” cephesi ne değişimin zorunluluğunu kavramış ne de değişmeyi yönetmek için kendine özgü bir yol üzerine kafa yormuştur. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin uzay programına ilişkin hedefleri açıklayınca ekmeğini muhalefetçilikten çıkaranlar arasında görülen rahatsızlık benzer bir tepkiselliği akla getirdi. Değişmeyi kavrayamayanlar, karşılaştıkları sürprizlerle başa çıkabilmek için ya işi dalgaya vuruyor ya da toplumu olmaza ikna etmeye çalışıyorlar. Son olayda da muhalefet partileri ve ekmeklerini muhalefetçilikten çıkaran aydınlar, “uzayı bırak, ekonomiye bak” diye özetlenebilecek bir öncelikler tartışması yapmayı daha uygun buldu.

Oysa iktidar iddiası taşıyan muhalefet partilerinin toplumda “biz kim uzaya gitmek kim” diye algılanacak bir aşağılık kompleksini örgütlemek yerine, “uzaya gitmek için atılması gereken adımlar şunlar olmalıdır” diyerek bu işi yapsa yapsa kendilerinin yapabileceği konusunda ikna edici tutum alması beklenirdi. Sonuç olarak, karşımıza geçip neyi yapamayacağımıza ve neden yapamayacağımıza bizleri ikna etmeye çalışan bir partiyi neden iktidarda görmek isteyelim ki! Belki de gerçekten AK Parti bunu seçimlere dönük propaganda olarak ortaya atmıştır ve arkası gelmeyecektir. Ne fark eder? Türk toplumu uzay rekabetinde var olma düşüncesine kategorik olarak itiraz etmeyeceğine göre, “AK Parti yapamaz ama ben yaparım” iddiasını dinlemeye, “istemezük” itirazı dinlemekten daha istekli olacaktır. 

Muhalefetçilik oynayanlarda bu gibi durumlarda görülen seçenek üretme sıkıntısının temel nedeni, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı makas değişikliğinin hangi nesnel temellere dayandığını okumakta zorlanmaları. Arkada kalan yetmiş yılda, Türkiye’nin kalkınmaya ilişkin ufkunu belirleyen sınır, Atlantik sisteminin kanatları altında olmasıydı. Bu koşullarda Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma hedefi, pek dillendirilmemesi gereken gerçek dışı bir hayalden ibaretti. Devrim otomobili yapmaya kalkınca ABD’den nasıl azar işitildiği herkesin kulağında küpeydi. Atlantik sistemi içinde Türkiye’yi yönetmeye talip olanların şunu iyi anlamış olması bekleniyordu: otomobil lazımsa onu sana sistemin efendileri verirlerdi. Gelişmiş ülkelerle aramızdaki makası kapatmaya yardımcı olacak sektörlerde yatırım yapmak bizim üzerimize vazife değildi. Biz tarım, tarıma dayalı hafif sanayi, tamamlayıcı imalat sektörleri gibi alanlarda yatırım yapmalı, baraj, yol, liman, havaalanı vb. altyapılarımızı geliştirmeliydik. 

Atlantik sisteminin içindeki bir ülkenin kalkınması, ancak sistemin merkezindeki ülkelerin ihtiyaçları ile uyumlu olduğu müddetçe ve onların izin verdiği sınırlar içinde söz konusu olabilirdi. Bu Atlantik sisteminin yazılı olmayan uluslararası kuralıydı ve sistemin koruyucu kanatları altına girmiş her bir ülkenin entelektüel hayatını, düşünce üretimini dolayısıyla siyasal ufkunu bu kural belirliyordu. Bu koşullarda Türkiye’nin savunma sanayisindeki millilik oranını yüzde yüze çıkarmaya çalışması, yerli otomobil girişimi, NATO dışındaki kaynaklardan savunma sistemleri alması, bölgesinde ABD’nin hareketlerine çomak sokmaya cesaret etmesi, FETÖ’yü devletin sinir merkezlerinden söküp atması, önüne uzay programı koyması vs. sistemden yeni azarlar işitmesinden başka bir sonuç vermeyeceği için, arkada kalan dönemde sistem partilerinin yönelmeyeceği türden işlerdi.

Türkiye Atlantik sisteminden çıkmadı. Ama saydığımız işler, sistemin mantığı açısından hayra alamet işler değil. Türkiye’nin sistemin biçtiği elbiseyi zorlamaya başladığının işaretleri. Millileşme yönündeki arayış ve girişimler, kısa vadedeki somut başarılarından çok, yönelimleri göstermesi bakımından değer taşıyor. Ama er ya da geç başarılara dönüşeceğini öngörmek kehanet olmaktan çıktı. Toplumsal süreçlerin hareketi, bireylerin ve küçük grupların hareketi gibi değildir. Toplumsal değişme, aynı anda hareket eden ve bazen birbirini destekleyen bazen birbirine karşı ağırlıklar oluşturan çok sayıda vektörün çatışmalı ilişkisi sonucunda oluşur. Siyasal açıdan önemli olan, sizin bu çatışmalı hareket ortamında, hangi yönün ağırlık kazanması için çaba gösterdiğinizdir. 

Bu nedenle “Atatürk’ün gösterdiği hedeflere AK Parti mi yürüyecekmiş” türünden itirazlar geçersizdir. Önemli olan bunları yapmak için AK Parti’nin hazırlıklı olup olmaması değil, bu soruların artık kendilerini Türkiye’ye dayatmaya başladığını görmek, sorunun değil çözümün bir parçası olmaktır. “İstemezük”ü veya dalga geçmeyi bırakıp, daha iyisinin nasıl yapılacağına kafa yormak kaydıyla tabi.

https://aydinlik.com.tr/haber/turk-siyasetinin-uzayla-sinavi-232849

 

 

20181228

✍️ 'Atatürk Boğaziçi'nde' - Atatürk Sempozyumu'nun Değeri


Atatürk Sempozyumu’nun değeri

Atakan Hatipoğlu

Bu toplumda Atatürk’e yönelik sevgi ve bağlılık ile siyasette onun yolunu izleme arasında bir makas açıklığı var. Lider olarak millete malolmasına rağmen ülkeyi on yıllardır Atatürk’ün mirasına uygun davranmayan hükümetler yönetiyor. Muasır medeniyet seviyesi ile aramızdaki farkı kapatmak şöyle dursun, batıdan gelen baskılara sürekli muhatap oluyoruz. Haliyle, Atatürk’ü gerçekten doğru anlayıp anlayamadığımız, izlediğimiz yolun tam olarak onun izlememizi istediği yol olup olmadığı konusu hep bir sorunsal halinde tartışılıyor.

Sosyolog Niyazi Berkes’in, İki Yüz Yıldır Neden Bocalıyoruz?, Cavit Orhan Tütengil’in, Atatürk’ü Anlamak ve Tamamlamak ya da Attilâ İlhan’ın Hangi Atatürk adlı eserlerinin buluştuğu ortak nokta, Atatürk’ün ve eyleminin etrafına örülen sahtelikleri deşifre etme ihtiyacı olmuştu.

Bu ihtiyaç, Atatürk’ün siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla tamamlanması gerektiğini açıkça söylediği halde, hükümetlerin İkinci Dünya Savaşı sonrasından başlayarak batı emperyalizminin uluslararası ilişkiler sistemi içinde hareket etmelerinden kaynaklanıyor. Batı sistemi Türkiye’yi sadece ekonomik ve siyasi bağımsızlık açısından değil, düşünce hayatı ve bağımsızlık iradesini besleyecek kültürel/ideolojik kaynaklar üzerinden de denetim altına aldı. Bu nedenle arkada kalan dönemde, Atatürk’ü doğru kavrayan, tam bağımsızlığı savunan, toplumun bağımsızlık ve egemenlik iradesini diri tutan partilerin ve aydınların yasal ya da yasadışı yollardan bastırıldığı, toplumun gözü önünden uzak tutulduğu yıllar oldu. Devrimci Atatürk milletten “gizlendi”, içi boşaltıldı, batıcı ve biçimsel bir “Atatürk” imal edildi.

Oysa Türkiye muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkabilmek için planlı bir karma ekonomi modelini uygulamak zorundaydı. Bu çağımızın kalkınma kanunudur ve halen geçerlidir. Bizimki gibi ülkelerde devletçilikle bağımsızlık arasındaki ilişkinin kopartılması, batı sisteminin en önemli zaferlerinden biridir. Çünkü azgelişmiş/gelişmekte olan bir ülke kalkınmış ülkeler arasına katılabilmek için gereken sermaye birikimine sahip değildir. Borçlanma yoluyla sermaye açığını kapatamaz. Milli üretim yapmak zorundadır. Sadece tarım ve tarıma dayalı hafif sanayi yoluyla da ihtiyaç duyduğu sermayeyi yaratamaz. Ağır sanayi yapması lazımdır. Bu ise hem büyük ölçekli sermaye birikimini gerektirir hem de batının vazgeçme yönündeki baskılarını göğüsleyebilecek büyük bir milli iradeyi...



 
 

Türk milleti, Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesine ulaşma yönünde ekonomik adımlar atılmasını, bu amaçla bilimsel eğitimle aydınlanmış “fikri hür vicdanı hür” gençler yetiştirilmesini, komşularımızla ve başka ülkelerle özgür, eşit ve barışçıl ilişkiler kurulmasını istiyor. Fakat geniş kitleler bu hedefe yürümenin bir iyi niyet meselesi olmadığını, batı sisteminin uluslararası işbölümü içinde kalarak kısmi başarılar dışında hiçbir sonuç alamayacağını henüz anlamış değil. Millet, bir şeylerin yolunda gitmediğini sezmekte ancak adını koyamamaktadır.

Son yıllarda milli bayramlarda Anıtkabir ziyaretçilerinin yüz binlerden milyonlara doğru tırmanması, milletimizin hissettiği fakat adını koyamadığı makas açıklığından duyulan rahatsızlığın ifadesi olduğu kadar, çözümün nerede olduğuna ilişkin tarihsel tecrübenin getirdiği derin bir sezginin de ifadesi olarak okunmalı. 1980’lerin neoliberal ekonomisi ve küreselleşen mali sermayesi, ulus devleti tasfiye yönünde bastırdıkça, Atatürk’ün önderliğinde kazanılan milli mevziler bir bir kaybedildi. Bu koşullarda Atatürk’ün mirasını basitçe ‘devrimleri beklemek’ ve ‘kazanımları korumak’ ataletiyle değil, uluslararası işbölümü içinde Türkiye’ye dayatılan yeri sorgulayan, tam bağımsızlıkçı, planlı karma ekonomiden yana, Cumhuriyet kültürünü ayağa kaldırmaya yönelen daha esaslı noktalardan kavrayarak ele alma ihtiyacı kendisini dayattı, dayatıyor.

Bu çerçeveden bakıldığında Türkiye Gençlik Birliği tarafından düzenlenen Atatürk Sempozyumu tarihsel önemde. Küçük Amerika sürecinde reformcu bir ‘Adıtürkçülük’ ile düpedüz batı işbirlikçisi ‘Natotürkçülük’ arasına sıkıştırılmış Atatürkçülüğün, olması gerektiği gibi, yani devrimci bir anlayışla kavranması yönünde bir iradeyi yansıtıyor.

Atatürk’ün geçmişten geleceğe uzanan bir mirasın adı olduğu artık daha açık seçik görülüyor. Atatürk Sempozyumu’nun etkilerinin bugünlerle sınırlı kalmayacağını, yarınlara uzanacağını söylemek abartı olur mu?

 

En Çok Okunanlardan...