Blog Listem

edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260610

📚📖 İzmir'in Balkan Göçmeni Edipleri (Inceleme ve Metinler) - Atıf AKGÜN


Türk Dünyası toplulukları arasında Balkan Türkleri, Türkçenin resmî devlet dili statüsünde olmadığı ülkelerde varlıklarını sürdürmeleri ve sosyal tarihlerinde göçlerin geniş yer tutması ile farklı bir yere sahiptir. Söz konusu durumları ile Balkan Türklerinin sosyo-kültürel alanda dezavantajlı gruplar arasında olduklarını söylemek de mümkündür. Çeşitli sosyo-kültürel ve politik nedenlerden dolayı özellikle son yüzyıllık süreçte göç gerçeğiyle sürekli karşı karşıya olan Balkan Türklerinin gerçekleştirdikleri göçlerin en önemli hedef ülkesi Türkiye olmuştur. Bu bağlamda Balkan Türkleri üzerine sosyal bilimlerin farklı şubelerinde yapılan bilimsel çalışmaların gerçekleştirildiği ülkeler arasında Türkiye öne çıkmıştır.

Bu çalışma Ege Üniversitesi tarafından desteklenen ve Ağustos 2024’de tamamladığımız “İzmir’de Yaşamış/Yaşayan Balkan Göçmeni Edebiyat Temsilcilerinin ve Eserlerinin Tespiti ve İncelenmesi (ID numarası: 29701)” adlı bilimsel araştırma projesinden üretilmiş; sonrasında yapılan ekleme ve çıkarmalarla nihai şeklini almıştır. Bu kısımda adı verilen projenin başlangıcından tamamlanmasına ve proje çıktısının kitap çalışmasına dönüşme süreci hakkında bilgi vermek, okuyucunun bu kitaptaki verileri daha sağlıklı değerlendirmesi için elzemdir.

Balkan Türklerinin Türkiye’ye göçleri üzerine yapılan akademik çalışmalarda söz konusu göçlerin özellikle tarihî ve sosyolojik yönü üzerinde durulmuştur. Bu projenin hazırlık aşamasında bu genel durum dikkate alınarak Balkan Türklerinin Türkiye’ye gerçekleştirdikleri göçler ve bu göç hareketleri neticesinde oluşan edebiyat varlığının araştırılmaya değer bir alan olduğu düşünülmüştür. Balkan Türkleri edebiyatları alanında uzmanlaşmış ve saha çalışması konusunda yetkin yürütücü ve araştırmacıdan oluşan bir ekip tarafından söz konusu edebî malzemenin araştırılması ve bu vesileyle mevcut edebî birikime dikkat çekilmesi fikri bu projenin temelini oluşturmuştur. Bu noktada geniş bir coğrafya olan Balkanlar’dan Türkiye’ye gerçekleşen göçlerin bir bölge sınırlaması ile İzmir ili özelinde ve birincil kaynaklar eksenindeki tespitlerle incelenmesi uygun görülmüştür.

İzmir’deki Balkan göçmeni çevresi üzerine özellikle tarih, sosyoloji, coğrafya ve halk bilimi alanlarında yapılmış akademik çalışmalar mevcuttur. Proje hazırlık aşamasında söz konusu çalışmalar taranarak İzmir’deki Balkan göçmeni muhiti hakkında genel bilgilere ulaşılmak amaçlanmıştır. Bu tarz çalışmalarda tespit ettiğimiz hususlardan biri projede odaklanılan toplum kesimine yönelik sosyal bilimlerin birçok şubesinde yapılan incelemelerde edebiyat varlığı bakımından özel bir incelemenin hâlihazırda gerçekleştirilmemiş olmasıdır. Proje kapsamında daha önce edebiyat varlığı yönünden herhangi bir bütüncül araştırmaya konu olmamış İzmir’deki Balkan göçmeni edebiyatçıların ve eserlerinin tespiti noktasında dijital ortamda yer alan veriler, kısmen kütüphane ortamında bulunan ve büyük oranda da saha çalışması ile doğrudan şâir ve yazarların kendilerinden elde edilen eserler ve bilgiler kullanılmıştır. Bu bağlamda proje takvimi ve imkânları dâhilinde EÜ....


 
GİRİŞ
Geçmişten günümüze kadar Balkanlar’da yaşayan Türkçenin ve Türk edebiyatının varlığının Balkan göçmeni şâir ve yazarlar örneğinde tespit edilmesi; muhacir/göçmen kimlikleri ile söz konusu kitlenin Türkiye’de meydana getirdiği edebiyat hareketinin İzmir özelinde ortaya çıkarılması ve bu sûretle sosyal yapıda Balkanlı kimliği ile bilinen bu kitlenin eserlerinde şehrin sosyo-kültürel dokusunun edindiği yerin tematik metin örnekleri (İzmir ve Balkan temalı edebî ürünler) aracılığıyla ortaya konulması bu çalışmanın temel amaçları arasında yer almaktadır. Bu amaçlar doğrultusunda bir dünya
dili olan Türkçenin Türkiye dışındaki diğer Balkan ülkelerinde doğmuş ve Türkiye’ye göç etmiş temsilcileri ile o bölgede de varlık gösterdiğini, Balkan ülkelerinde Türk dilinin varlık göstermesinde etkin olan unsurların neler olduğunu bizzat Türkiye’ye göç etmiş olan şâir ve yazarları aracılığıyla ortaya koymak bu çalışmasının diğer amaçları arasındadır.

Türkiye’de ve daha özelinde İzmir’de bu çalışmaya konu olan göçmen şâir ve yazarların edebî ürünlerini içeren kitaplarının “genellikle” kendi imkânları ile yayımlandığı ve bilinirliğinin göçmen muhitleri ile sınırlı kaldığı gözlenmiştir. Bu bağlamda konu hakkında çalışma yapılması, kanaatimizce bu konuyla ilgili literatür yetersizliği ve birincil kaynakların eksikliği nedeniyle sürekli ötelenegelmiştir. Bu nedenle de Türk Dünyası Edebiyatı, Yeni Türk Edebiyatı, Göç Sosyolojisi, Kent Tarihi uzmanları ya da diğer bilim disiplinlerinde bu alanla ilgili çalışan araştırmacılar söz konusu edebî zümreye dair herhangi bir bilimsel kaynağa sahip değildir. Bu bağlamda ilgili çalışmanın en temel gerekçesi Balkanlar ve Türkiye’de edebiyat bilimcilerinin varlığından kısmen haberdar oldukları bu göçmen şâir ve yazar grubu hakkında doğrudan bilimsel bir veri elde etmek ve bu veriyi bilim dünyasının istifadesine sunmaktır. Bu vesileyle bu çalışmada elde edilen veri ve bulgular, daha sonra yapılması muhtemel birçok akademik çalışmada birincil referans kaynağı olabilecek ya da ilgili alandaki muhtemel çalışmalar için yol gösterici olabilecektir. Balkan ülkelerinden Türkiye’ye kitlesel göçlerin durması ve mevcut edebiyatçı kitlenin giderek yaşlanıyor olması, bu mevcut edebî ortamın bir an önce literatüre kazandırılmasını daha da önemli hâle getirmiştir.

Alanındaki mevcut durumdan hareketle bu çalışmanın diğer önemli gerekçeleri arasında şu hususlara dikkat çekilebilir: Balkanlar’dan İzmir’e göçen şâir ve yazarların dil ve edebiyat varlığını, doğrudan bu şâir ve yazarlardan edinilen bilgilerle destekleyerek ortaya koymak, bu edebiyatçılarla ilgili ilk bilimsel envanteri oluşturmak, Türk dili ve edebiyatının Balkan ülkelerindeki varlık mücadelesinde Türk şâir ve yazarların üstlendiği rolü Balkanlar’dan göçen temsilciler aracılığıyla tespit etmek ve elde edilen bilgilerle Türk Dünyası edebiyatları içinde Balkan Türkleri ve göçmen edebiyatı üzerine çalışan araştırmacıların başvurabileceği temel bir kaynak oluşturmaktır. Çalışmanın konusunu Balkanlar’dan İzmir’e göç etmiş olan şâir ve  yazarların biyografileri ile edebî eserlerinden yapılacak tematik seçki (Balkanlar, İzmir ve Türkiye temalı edebî ürünleri) oluşturmaktadır




Not: Bu çalışma, Ege Üniversitesi Rektörlüğü Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi Koordinatörlüğü’nde yürütülmüş olan 29701 Numaralı “İzmir'de Yaşamış/Yaşayan Balkan Göçmeni Edebiyat Temsilcilerinin ve Eserlerinin Tespiti ve İncelenmesi” başlıklı genel araştırma projesinden üretilmiştir.

İzmir’den Balkanlar’a gönül köprüleri kuran
şâir ve yazarlarımıza…




******

 İzmir'de Balkan kökenli yazar/şair/edipleri listesi ve kısa bilgiler istiyorsunuz. Aşağıda öne çıkan isimler 
  • Ahmet Cevat (Balkan kökenli; şiir ve makaleleriyle tanınır)
  • Hasan Ali Yücel (Balkan göçmeni kökenli; eğitimci, yazar, eski Milli Eğitim Bakanı)
  • Orhan Veli Kanık (Ailesinde Balkan göçmeni bağı olduğu bilinir; Garip akımı şairi; İzmir'le bağlantılı dönemleri vardır)
  • Yaşar Kemal (aslen Balkan göçmeni kökenli olmayabilir; bölge göçmenleriyle ilişkili aile öyküleri bulunur — not: kesin kaynak gerekli)
  • Falih Rıfkı Atay (Balkan kökenli aile geçmişi; gazeteci-yazar)
*******


20260321

🎞️ Kars’ın tarihi sokaklarında şiirsel gezimizin konuğu: Şair Kazım Kazaklı

***

Kars’ın tarihi sokaklarında şiirsel gezimizin konuğu: Şair Kazım Kazaklı

Kars’ın taşla yoğrulmuş sessiz sokakları, her adımda geçmişin izlerini bugüne taşıyor. Kale eteklerinden başlayıp eski mahalle aralarına uzanan bu büyülü yürüyüşte, şehrin hafızasına şiirle dokunan bir isim eşlik ediyor bizlere: Şair Kazım Kazaklı.

Kars’ın ayazını, taş binalarının vakur duruşunu, dar sokaklarında yankılanan hatıraları ve geçmişten bugüne uzanan kültürel zenginliğini mısralara sığdıran Kazım Kazaklı, yalnızca bir şair değil; aynı zamanda bu kadim şehrin ruhunu kelimelere dönüştüren güçlü bir gönül insanı olarak öne çıkıyor.

Taşın, tarihin ve şiirin buluştuğu şehir

Kars’ta yürümek, sıradan bir geziden çok daha fazlasını ifade ediyor. Her sokak başında başka bir hikâye, her taş duvarda başka bir hatıra gizli. İşte bu atmosferde Kazım Kazaklı’nın dizeleri, kentin tarihî dokusuyla birleşerek adeta yaşayan bir anlatıya dönüşüyor.

Şehrin geçmişine tanıklık eden yapılar, eski konaklar, Arnavut kaldırımlı yollar ve kaleye uzanan yamaçlar; Kazaklı’nın şiirlerinde yalnızca birer mekân değil, duygunun ve hafızanın taşıyıcısı hâline geliyor. Onun bakışında Kars, yalnızca görülen değil; hissedilen, dinlenen ve içten içe yaşanan bir şehir olarak beliriyor.

Kazım Kazaklı ile Kars’ı yeniden okumak

Şair Kazım Kazaklı’nın kelimelerinde Kars; kimi zaman hüzünlü bir türkü, kimi zaman gururlu bir tarih, kimi zaman da memleket sevdasının en sade ifadesi oluyor. Şiirsel gezimizin bu özel konuğu, kentin yalnızca sokaklarını değil; insanını, kültürünü, özlemlerini ve hafızasını da satır aralarında görünür kılıyor.

Tarihî sokaklarda yapılan her yürüyüş, onun şiirleriyle birlikte başka bir anlam kazanıyor. Çünkü Kazaklı’nın dili, Kars’ı anlatmaktan öte Kars’ı yaşatıyor. Bu nedenle onun eşliğinde yapılan bir şehir gezisi, aynı zamanda kültürel bir yolculuğa dönüşüyor.

Kars’ın ruhuna dokunan mısralar

Kazım Kazaklı’nın şiirlerinde memleket sevgisi güçlü bir damar olarak hissediliyor. Kars’ın soğuğu, yalnızlığı, asaleti, direnci ve kadim duruşu; onun kaleminde sıcak bir anlatı kazanıyor. Okuyanı düşündüren, duygulandıran ve çoğu zaman kendi iç yolculuğuna çıkaran bu şiirler, şehrin ruhunu kelimelerle geleceğe taşıyor.

Kars’ın tarihî sokaklarında yapılan bu şiirsel gezi, bir şairin rehberliğinde yalnızca bir mekân keşfi değil; aynı zamanda kültür, hafıza ve aidiyet üzerine derin bir yolculuk sunuyor. Kazım Kazaklı, bu yolculukta Kars’ın sesi, sözü ve kalbi olmaya devam ediyor.

#KafkasHaberAjansı 


Alıntı: KHA - Kafkas Haber Ajansı @khacomtr36



20250924

📖 Ahmet Haşim'in 1919 Anadolu'sunun İçler Acısı Halini Anlattığı Mektubu

Ahmet Haşim'in 1919 Anadolu'sunun İçler Acısı Halini Anlattığı Mektubu
Sembolizmin öncülerinden olan, ünlü Türk şair Ahmet Haşim, 1917 senesinde "İaşe-i Umumiye İdaresi Heyet-i Teftişiyesi"ndeki vazifesi gereğince Niğde, Nevşehir ve çevresinde bulunmuştur. Anadolu izlenimlerini kaleme aldığı mektubunda 1919 senesinde geldiği Nevşehir Güvercinlik köyünden de bahsediyor.

Ahmet Haşim'in 3 Eylül 1919 tarihinde dönemin Manisa milletvekili Refik Şevket Bey'e gönderdiği mektubunu her türk vatandaşının defalarca okuması gerektiğini düşünüyorum.⤵️

(*Alıntı:  Sosyal medya - ARZU GÜVEN @arzuguvennet)

Sevgili Refik,

İhtimal sana fazla yazıyorum. Fakat ben bundan memnunum. Bulunduğum noktalardan sana doğru uçurduğum bu mektuplarla pervaz-ı evraktan oluşmuş ve bütün mesafeler boyunca sürekli maddi ve manevi bir bağ ile kendimi sana bağlı tutmak istiyorum. İletişimimizin bu gidişatı seni bunaltıyor mu? Geçen mektubumu Niğde’den yazmış ve o mektubu gönderdikten sonra sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. Yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene Niğde’den yazıyorum. Gördüğüm anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım?

 

Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? Bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır. Anadolu köylüsünü sınıflandırmada karıncalar cinsine ithal etmeli fikrindeyim. Gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan ve gece en güzel yıldızlar altında bütün böceklerinin sonsuz sesleriyle uzanıp giden bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikirliliğiyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insaniyetin zor çalışma şartlarına tesadüf olunur. Sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bütün bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu metharlarına doğru çekip götürmekle meşgul görünür. tıpkı karıncalar gibi, tıpkı karıncalar gibi…

Fakat boğazlarının kârına olarak aklın bütün maharetlerini ret ve iptal eden bu adamların boğazı da memnun etmekten pek uzak bulundukları, en zenginlerinin evinde geçirilen bir gecenin sabahında, nefis bir yemek diye sofraya getirilen suyla pişmiş uğursuz bir fasulyanın barsaklarda sebep olduğu gazlar ve ıstıraplar ile uyanılıp da anlaşıldığı zaman, bu akılsız kardeşlerin maksatsız hayatına, boşa giden üstün gayretle çalışmalarına karşı derin bir elem duymamak mümkün değildir.

Refik; Ankara’da, Almanya imparatorunun anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. Bunlar, bir seneden beri her gelen hastayı ücretsiz muayene etmek ve mümkün olduğu kadar incelemelerini sıhhatli kişiler üzerinde (mektep talebesi gibi) yapmak suretiyle şunu anlamışlardır ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği.

Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icâdından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat, hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. Uzaktan görüldüğü zaman heyet-i umumiyesiyle bir arabadan ziyade büyük ve korkunç bir karafatma hissini veren tarihe âşina bir göz için üzerindeki uzun değneği ve ayakta duran arabacısıyla dara ve keyhüsrev devirlerine ait taşlar üstünde çizilmiş ilkel arabaları hatırlatan bu kağnıların boyunduruğu altında masum hayvanların çektiği azabı gördükçe, onu sevkeden sakin köylünün insanlar gibi bir ruhu olup olmadığından şüphe ettim.

 

Anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu kullanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. Tezeğin bu adamlar nezdindeki kıymeti hayret vericidir. Sürüler meraya çıkarken veyahut akşam şehre girerken kadın ve çocuk, gözleri nurlu bir noktaya cezp edilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküz götünden düşen en ufak bok parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. Bu boklar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere cem ettirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. Anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. Bütün havalarında o hoş koku solunur. yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir. Eski mısırlılardan ziyade Anadolular apis öküzüne hürmet etmeliydi. Öküz, burada hayatının genelinin zenbereğidir.

Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. Baca nedir, bilir misin? dibi kırık bir testi. Kızılırmak civarında, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın maddesel özelliğinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar.

Nevşehir’den yarım saat beride Güvercinlik adında kovuklardan oluşan bir köy vardır ki, hakikaten ancak bir güvercinlik olmaya yakışan bir köydür. Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. Kaynamış süte kirli bir demir parçası yahut eski bir gümüş para atılsa sütün derhal yoğurda dönüşeceğini sen de bilirsin.

Anadolular hakkında sana daha çok yazacak şeyler varsa da mektuba gülünç bir makale süsü vermemek için bu konuyu burada kesiyorum. Anadolu seyahati artık benim için nihayet buluyor demektir. Bundan da üzgün değilim. … Niğde teftişi son bulmuştur. İâşe heyet-i teftişiyesine girdiğim günden beri kazandırmış olduğum tutar iki bin liraya varmıştır. Benim zararım ise pek çoktur. Öncelikle sağlığım bozuldu. Hayli keçi eti yedim. birçok da gereksiz masraflar ettim ve rahatımdan da birçok şey kaybettikten sonra yerimden de oldum. Yakında, belki, üç gün sonra İstanbul’a gidiyorum.''

**Ahmet Haşim, 3 Eylül 1919** Şevket İnce

Ahmet Haşim Bütün Eserleri-VI, Hazırlayanlar: İnci Enginün, Zeynep Kerman, İstanbul, 1991, s.66-70, Dergâ


Ahmet Haşim Bütün Eserleri-VI, Hazırlayanlar: İnci Enginün, Zeynep Kerman, İstanbul, 1991, s.66-70, Dergâh Yayınları. 

***Kaynak: **güzel yazılar-mektuplar—türk dil kurumu yayınları(s.67–72) - o. karaveli, sakallı celâl, 5. baskı, 2004, pergamon yayınları, s. 45-46.

* Ahmet Haşim‘in bir mektubu üzerine düşünceler: 

Ahmet Haşim, 1917 senesinde "İaşe-i Umumiye İdaresi Heyet-i Teftişiyesi"ndeki vazifesi gereğince Niğde, Nevşehir ve çevresinde bulunmuştur.

1917 senesi için tarih bilgilerine müracaat edildiğinde görülecektir ki o dönemler her yönü ile zor, sıkıntılı bir dönemdir. 1. Cihan Harbi devam etmektedir. Rusya‘da Bolşevik devrimi olmuştur. Osmanlı Devleti bütün cephelerde ağır kayıplar vermiştir. Yoksulluk, çaresizlik alıp yürümüştür. Anadolu halkı ıssızlığın ortasında yaşama mücadelesi vermektedir. Salgın hastalıklar, bitmeyen savaşlar, cepheye gidip de dönmeyen yiğitler ve sönen ocaklar, yetimler... Kaderine terk edilmiş Anadolu‘da hazin haller yaşanmaktadır.

İstanbul‘da yaşayan edipler, 20. yüzyılın başlarında, Anadolu‘da yaşananları, olup bitenleri eserleri ile kayıt altına almaya başladılar. Anadolu gerçeği edebî eserlere konu oldu. 

Memleket gerçeğini anlama, anlatma çabası yeni eserler ile devam etti. Ahmet Haşim, bir teftiş vazifesi ile bulunduğu Niğde‘den arkadaşı Şevket İnce‘ye yazdığı mektubunda gördüklerini, yaşadıklarını, intibalarını, tespitlerini dile getirmiş. O dönemin acı gerçeklerini anlatırken yer yer sert ifadelerin de yer aldığı bu mektubu, devrin tarihî-sosyolojik şartları içinde değerlendirmek gerekir. Zira o yıllar evvelce de belirttiğimiz gibi ülkemizin en zor yıllarıdır. Bir çöküş dönemi yaşanmaktadır. Yokluklara ve yenilgilere rağmen ayakta durma mücadelesi verilmektedir. Anadolu insanının o dönem içindeki çaresizliği, hayat şartları, yoksulluğu bir mektup ile adeta resmedilmektedir.

Şair Ahmet Haşim‘in şiirlerinde içe dönük olan mizacı, nesirlerinde hayata ve insana yönelir. Dikkatli, keskin bir gözlem gücü ve etkili cümleler ile düzyazının güzel örneklerini verir.

Ahmet Haşim‘in bu mektubunu okuyunca, İstanbul‘da hayatlarını sürdüren, taşraya uzaktan bakan aydınlar zaman içinde adeta Anadolu insanına karşı yabancılaşıyorlar. Sanki başka bir iklimden kopup gelmişler gibi. Oysa yüzyıllardır cephelerde savaşan ve ülkeyi koruyan, doyuran Anadolu değil mi? İnsanımıza uzak düşenlere, onun yaşantısını beğenmeyenlere sorulacak bir soru var: "Ne ektiniz ki ne biçeceksiniz?"

Ahmet Haşim Kimdir?

Ahmet Haşim, 1884 senesinde Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yer alan Bağdat’ta dünyaya gelmiştir.

Babası Bağdat’ın eski ve bilinen ailelerinden biri olan Alusizadeler’e mensup Arif Hikmet Bey, annesi ise yine Bağdat’ın ileri gelenlerinden Kahyazadeler’in kızı Sara Hanım’dır.

Babasının Arabistan vilayetlerindeki memuriyeti nedeniyle düzensiz bir ilkokul tahsili gördü. Aynı sebepten, dil olarak sadece Arapça’yı öğrendi. Annesi vefat ettikten sonra 12 yaşındayken babası ile birlikte İstanbul’a geldi.

1897’de Galatasaray Sultanisi’nde yatılı olarak eğitim almaya başladı. Ahmet Haşim’in sanat ve edebiyata olan ilgisi Galatasaray Sultanisi’nde başlar. Bilinen ilk manzumesi “Leyâl-i Aşkım” 1901 senesinde “Mecmua-i Edebiyye’de yayınlandı. 1905-1908 yılları arasında yazdığı ve Piyale kitabına aldığı “Şi’r-i Kamer” serisindeki şiirleri, hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti  ile dikkat çekti.

1909’da kurulan Fecr-i Âti grubuna dahil oldu. Okuldan mezun olduktan sonra Reji İdaresi’ne memur olarak girdi. Bir taraftan da Mekteb-i Hukuk’a devam etti.

1914-1918 yılları arasında askerliğini yaparken Çanakkale Cephesi’nde bulundu. 1924’te Paris’ giden Haşim, 1932’de rahatsızlığı sebebiyle Frankfurt’a gitti. Çeşitli yerlerde memur olarak çalışan Ahmet Haşim daha çok öğretmenlik yaptı.

Sanâyi-i Nefise Mektebi'nde (Güzel Sanatlar Akademisi) mitoloji, Mülkiye Mektebi’nde de Fransızca derslerine girdi. Bu görevlerine ölünceye dek devam etti. Servet-i Fünûn dergisinde şiirler yayınladı. 1911 senesinde yayınlanan Göl Saatleri isimli şiiriyle haklı bir şöhret kazandı.

Fecr-i Âti dağıldıktan sonra, siyasi ve edebi akımların dışında kalarak kendine has bir şiir ve nesir anlayışının tek temsilcisi olarak kaldı. Ahmet Haşim 4 Haziran 1933 tarihinde 49 yaşındayken yaşamını yitirdi.

ŞİİRLERİ

Ağaç , Akşam yine toplandı derinde, Bahçe, Bir günün sonunda arzu, Bir Yaz Gecesi Hatırası, BülBül, Başım, Gece, Gelmeden Evvel Geldin, Birlikte, Havuz,  Hayal-i Aşkım, Karanfil, Karanlık, Kari'e, Mehtapta Leylekler, Merdiven (Popüler), Mukaddime, O belde, O Eski Hücreye Benzer ki, Orman, Öğle, Parıltı, Seher, Sonbahar, Süvari, Şafakta, Şairsiz Dünya,  Tahattur, Yarı Yol, Göl saatleri, Piyale

Alıntı/Kaynak: https://www.haberalp.com/ahmet-hasimin-1919-anadolusunun-icler-acisi-halini-anlattigi-mektubu

20240105

📸1943 – Atatürk Orman Çiftliği Tren İstasyonu önü.

 1943 – Atatürk Orman Çiftliği Tren İstasyonu önü.

Arkada soldan: Matika Szabo, Filiz Ali, Szabo, Muvaffak Şeref.

Ön sıra soldan: Sabahattin Ali, Orhan Veli, Roji Szabo, Rebia Şeref. Aliye Ali.



20230117

📰✍️ 🇹🇷‘Türk’ demek bu kadar mı zor? - Kemal Ateş

17 OCAK 2023 00:10

Yaklaşık bir yıl kadar önce hem Aydınlık’ta, hem Cumhuriyet’te ele aldım bu konuyu. Bu saçma gidişe kendimce dur demeye çalıştım.

“Fransız edebiyatı, İspanyol edebiyatı, Yunan edebiyatı, Bulgar edebiyatı” diyeceksiniz ama “Türk edebiyatı” demeyeceksiniz?

Soros’çuluk aydınlarımızı bu hale getirdi; her yele yelken açan bir aydın öbeği yarattı.

Kitaplığımdan rastgele seçtiğim bir kitaptan bir örnek… Halit Ziya Uşaklıgil, “Hikâye” başlığıyla 1891 yılında yazdığı makalesine, “Türk edebiyatında hak ettiği önemli yeri alamayan edebiyat dallarından biri de…” diye başlıyor bir yazısına.

Özellikle tarihe dikkat edin, benim rastgele bulduğum bu kaynakta “Türk edebiyatı” sözü 1891 yılında kullanılmış. Zaten“edebiyat” sözcüğü de ilkin 1860’lı yıllarda kullanıldı, demek ki bundan yirmi yıl kadar sonra da “Türk edebiyatı” demeye başladık.

Yaklaşık 140 yıldan beri edebiyat tartışmalarında “Türk edebiyatı” denir bizim edebiyatımıza.

Bu edebiyatın geçmişiyse çok eskilere gider.

Bildiğimiz ilk metinleri 8. yüzyılda bengi taşlara yazılmış Göktürk Yazıtları’dır. Daha eski örneklerden de söz edilir.

11. yüzyılda yazılan Divanü Lügâti’t Türk, Kutadgu Bilik, Türk edebiyatının şaheserleri arasında anılır. Çok eski bir geleneği olan Türk edebiyatı 13. yüzyılda Yunus Emre gibi büyük bir ozanı yarattı. Halit Ziya’dan Tanpınar’a, Abdülhak Şinasi Hisar’dan Suut Kemal Yetkin’e, Nurullah Ataç’tan Kemal Tahir’e, Orhan Kemal’e değin, bu edebiyatı yapan, kuran ve adını koyan büyük yazarlarımız “Türk edebiyatı”, “Türk romanı” “Türk şiiri” dediler. “Türk romanı” demek yalnız Türkçe roman demek değildir, onun kendine özgü özellikleri vardır ayrıca.

Türk edebiyatına “Türkçe edebiyat” demeye çalışanlar dilden, dilbilimden habersizler. Bu kavramlar, bu terimler dünya ölçeğinde düşünülür. İngiliz, Fransız, Yunan, Bulgar edebiyatları var oldukça, bu kavramları, bu terimleri yok edemeyeceğinize göre, “Türk edebiyatı” terimini de yok edemezsiniz. Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde Türk Edebiyatı bölümleri var, Türk Edebiyatı Bölümü diye yazılmış yüzlerce, binlerce tabela, “Türk edebiyatı” adını taşıyan milyonlarca diploma var, o diplomalardan birinin sahibi de benim. Ben “Türkçe edebiyat bölümü” değil,“Türk Edebiyatı Bölümü” mezunuyum, diplomamda böyle yazar. Kusura bakmayın, benim diplomamdaki bölüm adı her yele yelken açan kafalarca değişmez!..

Bu aklı evvellere göre, “Fransız ve İngiliz romancılarının Türk romanı üzerindeki etkileri…” gibi bir cümle yanlış, hatta faşistlik… “Fransız ve İngiliz romancılarının Türkçe yazan romancılar üzerindeki etkileri…” diye tuhaflaşacak cümleniz. Bütün cümleleriniz böyle tuhaflaşacak… Fransız romanı, İngiliz romanı, Alman romanı, Yunan romanı denebilir, ancak Türk romanı denmeyecekmiş.

Yunan ve Bulgar edebiyatının Türk edebiyatı üzerindeki etkileri…” gibi bir cümle de doğru değilmiş. Ne diyeceğiz? Yunan ve Bulgar edebiyatının Türkçe edebiyat üzerindeki etkileri…” diyeceksiniz.

Yunan edebiyatı, Bulgar edebiyatı doğru, “Türk edebiyatı” demek yanlış… Çünkü Türklerden başka halklar da varmış ülkemizde. İyi de Yunanistan’ın, Bulgaristan’ın nerdeyse onda biri Türk kökenlidir. Orada yaşayan Türkler yüzünden Yunan edebiyatı yerine “Yunanca edebiyat”, Bulgar edebiyatı yerine “Bulgarca edebiyat” denmesini isteyebilir misiniz?

Şu söz aslında bir dil kuralını, bir dil gerçeğini de anlatır bize:

Kırk yıllık Kâni, olur mu Yani?

Yerleşmiş bir ada dokunma diyor bu söz.

Yüz kırk yıllık Kani’yi Yani yapmak gerçek bir faşistliktir, onlara şunu da sormak isterim:

Adem Baba’nın adını da değiştirecek misiniz?

📚Haftanın kitabı: 
Yalçın Yusufoğlu’nun 📖Sinemanın Dünü (h2o Yayınevi 2022) adlı yapıtını size haftanın kitabı olarak önermek istiyorum. Okumak için doğru kitap seçmek gibi, izlemek için de doğru filmlere yönelmemizde bize yardımcı olacak, rehberlik edecek, sinema tarihine sınıfsal açıdan bakan, önemli bir birikime dayanan iyi bir çalışma.


Alıntı:: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/turk-demek-bu-kadar-mi-zor-361644

20210205

✍️ Nazım'a Bir Güz Çelengi - Pablo Neruda


Nazım'a Bir Güz Çelengi

Neden öldün Nazım? Senin türkülerinden yoksun ne yapacağız şimdi

Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar bulabilecek miyiz bir daha?

Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?

Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği

Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözü pek bir sevinçle dolu?

Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın bana

Denizden esen acı rüzgar katsaydı önüne onları

Bulutlar gibi yaprak gibi uçarlar

Düşerlerdi orada, uzakta,

Yaşarken kendine seçtiğin

Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa



Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum

Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üstünde parıldayan

Halkların kavgasını ve kavgamı benim

Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan ...



Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da yalnızım sensiz

Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden yoksun

Dostluğumuzdan, bana ekmek olan,

Rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan.



Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle

Kuyu gibi kapkara zindanlardan

Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları

Ellerinde izi vardı eziyetlerin

Hınç oklarını aradım gözlerinde

Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin

Yaralar ve ışıklar içinde



Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır

Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya.

Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın.

Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?

Teşekkürler, böyle olduğun için! Teşekkürler o ateş için

Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.



✍️ Pablo Neruda

Çeviren: Ataol Behramoğlu

20200104

📚📖 Atatürk, Aeneas, Faruk Nafiz Çamlıbel: Zeytinin, şiirin, kurtuluşun rotası

Atatürk, Aeneas, Faruk Nafiz Çamlıbel: Zeytinin, şiirin, kurtuluşun rotası
20.5.2017 18:02

Dursun Özden, “Şiirin Yol Öyküsü-Han Duvarları” kitabıyla Faruk Nafiz’in 1922'de Ulukışla’dan Kayseri’ye yaylı ile yaptığı üç günlük yolculuğun rotasını izliyor

MECİT ÜNAL

Dünya turizmi deniz-güneş-kum döngüsünden çıkalı çok oluyor. Biz de hâlâ en yaygın, baskın ve kitlesel turizm biçimi ne yazık ki bu. Hac ve Umre’yi dinsel turizme sayarsak doğa, tarih ve kültürel amaçlı turlar bizde henüz yeni yeni tanınmaya ve yaygınlaşmaya başlıyor. Oysa dünyada tarihsel, kültürel, askeri, toplumsal göç ya da bireysel rotaların turizme kazandırılması oldukça eski.

Anadolu’da çok eski çağlardan bu yana bu rotalardan yüzlercesi bulunmakta. Yaşadığımız topraklar kavimler kapısı; Anadolu binlerce yıl boyunca o kadar çok istilaya, savaşa ve göçe maruz kalmıştır ki, bu sayıyı belki bir de onla çarpmak gerekecektir. Örneğin Büyük İskender’in fetihlerinde izlediği yolun önemli bir kısmı Anadolu’dadır. Haçlı seferlerinin en kanlı ve şiddetlileri Anadolu tarikiyle gerçekleşmiştir. Ben bu seferlerden Kutsal Roma Cermen İmparatoru Frederik Barbaros komutasındaki 3. Haçlı Seferi rotasının Isparta-Konya-Karaman-Silifke bölümünü 1997’de biri Alman biri Türk iki araştırmacıyla kat etmiş, Orta Anadolu’nun bu en kıraç topraklarındaki en yoksul ve yoksun nice köyler ve kasabalar görmüştüm. Konya’dan Karaman’dan geçip Mut üzerinden Silifke’ye indiğinizde sizi bekleyen sürpriz, Göksu’dan geçerken attan düşüp boğulan Frederik’in anıtıdır. Anadolu topraklarının tarihin her döneminde istilacılara mezar olduğunun açık bir kanıtı olan bu anıt Göksu nehrinin kıyısında bulunmaktadır, bundan yüzlerce yıl sonra ölmeye yollanacak Anzakların, Hintlilerin Gelibolu’daki anıtları gibi tıpkı…

TROYALILARA NE OLDU?

Anadolu hem batıdan hem doğudan birçok istila yaşadı. Sonuçta tümünü de bertaraf etmesini başardı. Bu istilalardan destanlara konu olan biri Troya savaşlarıdır. Yüzlerce yıl sürmüş, Troya düştükten sonra Anadolu yüzyıllar süren bir karanlığa gömülmüştür. İlyada zamanı, olayları ve kişileri kısaltmış, sadeleştirmiş, özgünleştirip özetlemiş ve şiirleştirmiştir. Şiire konu olan her şey gibi Troya savaşları da Homeros’ta tutarlı bir imgesel ve zamansal bütünlük içindedir.

Peki Troya yıkıldıktan sonra Troyalılara ne oldu? Tarih, arkeoloji ve antropolojinin bu soruya verdiği cevaplarla efsanelerin verdiği cevaplar arasında farklar bulunması doğal. Yine de bu cevaplar efsanelerden esinler taşımaktadır. Efsanelerin cevabını Vergilius’tan öğreniriz. “Aeneas” adlı tragedyada Troya’dan sağ kurtulan Troyalılar, Aeneas’ın öncülüğünde yeni bir ülke, yeni bir Troya kurmak için yıllar süren uzun bir yolculuğa çıkarlar.

AENEAS VE ZEYTİN ROTASI

Önce Kazdağı’nın eteklerindeki Antandros şehrine gelen Aeneas, 20 gemi inşa eder. Aeneas’ın ilk yeni Troya’sı, bugün Edirne’ye bağlı olan Enez’dir. Ne var ki, burada fazla kalmayacak ve daha 20 liman dolaştıktan, hatta Kartaca’ya da uğrayıp orada da bir süre kaldıktan sonra son kez İtalya kıyılarında karaya çıkacaktır. Aeneas, Roma’nın kurucu atası sayılmaktadır.

Rotanın bir diğer özelliği de Akdeniz’de zeytin ağacının biyolojik yayılma güzergâhı olmasıdır. Aeneas uğradığı her limanda elinde bir zeytin fidanıyla karaya çıkmaktadır. Hem barışçıl amaçlarla geldiğini ifade etmekte hem de zeytin ağacına uygun doğal ortam aramaktadır. Aeneas rotası üzerinde bulunan tüm bu limanlar bugün zeytin ve zeytinyağı üretiminin en yoğun olduğu ülkelerdedir.

Edremit’te kurulu Antandros Derneği’nin Edremit Belediyesi’nin katkılarıyla 4-7 Mayıs günlerinde Güre’de düzenlediği çalıştay bu toplu göçün rotasını ele aldı. Türkiye, Yunanistan, Arnavutluk, İtalya ve Tunus’tan konuyla ilgili araştırmacı ve yerel yönetim temsilcilerinin katıldığı çalıştay, Aeneas rotasını Türkiye turizmine kazandırmayı amaçlıyor. Dernek, Aeneas’ın rotasını, Antandros limanında kurulacak tersanede inşa edilecek iki gemiyle izleyecek. Gemiler uğradıkları her limanda Türkiye’nin tanıtımıyla ilgili etkinlikler gerçekleştirecek.

“ON İKİ KAYMAKAM BİR KEMAL PAŞA”

Yeni bir ülke kurmaktan söz edince hemen akla gelen biri Çin’de diğeri Türkiye’de bulunan dünyaca önemli iki rota var. Çin’deki rota, literatürde “Uzun Yürüyüş” olarak biliniyor.

Uzun Yürüyüş, Çin Halk Ordusu’nun Guomindang kuvvetleri karşısında 1934’te Jiangxi eyaletinden başlattığı büyük geri çekilme harekâtıdır. Halkla birlikte yaklaşık 100 bin askerin 370 gün süren harekat boyunca 12 bin 500 kilometre yol kat edilmiştir. Guomindang kuvvetleriyle, açlıkla, salgın hastalıklarla, coğrafi engellerle çarpışa çarpışa, gerçekleşen Uzun Yürüyüş’ü 100 bin asker ve halkın onda biri tamamlayabildi.

Ara başlıktaki dize ise, İzmir’in kurtuluşu üzerine yakılmış bir Rumeli türküsünden. Selânik’ten İzmir’e gelen mübadiller yol boyunca silah ata ata bu türküyü söylemişlerdir. Atatürk Anadolu’ya geçerken yanındakiler bellidir; aralarında Refet Bele, Kazım Dirik, Refik Saydam, İbrahim Tali ve Hüsrev Gerede’nin de bulunduğu toplam 48 kişi. Bu sayı güzergâhın daha sonraki aşamalarında artmış, eksilmiş ya da farklılaşmıştır. Atatürk’ün 19 Mayıs’ta Samsun’da başlayıp Havza, Amasya, Erzurum, Sivas’a uğradıktan sonra 27 Aralık’ta Ankara’da son bulan rotası tüm yönleriyle bir kurtuluş rotası olarak adlandırılabilir. Tüm Kurtuluş Savaşı boyunca irili ufaklı birçok başka rotadan söz edebiliriz. Bunlardan “İstiklâl Yolu”na daha önce değinmiştim. Son zamanlarda Eskişehir’e sefer düzenleyen belediyeci ve turizmcilerin Atatürk’ün rotasını kapsayan bir tur projesi geliştirmemiş büyük bir eksiklik. Şu sıralar bu eksikliği gidermenin tam zamanı. Rotayı izleyenler, egemenliğin ulusa ait olması ilkesinin nasıl ve hangi koşullarda kazanıldığını çok daha derinden kavrayacaklardır.

YOL AÇAN YOLLAR

İnsanlığın önünü açan yollar, üzerinde ayrıca edebi olarak da çalışılacak konulardır bana kalırsa. Zaman ve olanak bulup Atatürk’ün19 Mayıs 27 Aralık rotasını izleyip çalışmak gibi bir hayalim var yıllardır. Bir de bir türkünün peşine düşüp götürdüğü yere gitmek.

Gezi yazıları yanında belgesel film çalışmalarıyla da bilinen şair ve yazar Dursun Özden, daha önce belgeselini çektiği Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiirinin yol öyküsünü edebi bir gözle yeniden kaleme aldı. Kategori Yayıncılık’ın yayımladığı “Şiirin Yol Öyküsü-Han Duvarları” öğretmen şairlerimizden Faruk Nafiz’in 1922 baharında Ulukışla’dan Kayseri’ye yaylı ile yaptığı üç günlük yolculuğun rotasını izliyor. Hem de gerçek bir yaylı at arabasıyla. Yaylı’nın mola verdiği köy ve kasabalarda mola veriyor, konakladığı hanlarda konaklıyor ve buralara ilişkin düncel ve güncel bilgiler vermenin yanı sıra “Han Duvarları” şiirini de irdelediği bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Ara ara yağız atların kişnediği, nal seslerinin tekerleklerin seslerine karıştığı bu edebi yolculukta Dursun Özden, Faruk Nafiz ve Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’la birlikteyiz.

“Han Duvarları” içinde bir başka şiir daha taşıyan ikili bir yapıya sahiptir. Aşık Kerem’den esinler taşıyan Şeyhoğlu Satılmış’ın yürek burkan öyküsünü anlatan bozlak ile Anadolu bozkırının öyküsünü anlatan senfoni. İki şiir hem birbirinden ayrıdır hem de birbirinin içinde erimiştir. Dursun Özden kitapta, Mehmet Kaplan ve Nurten Bengi Aksoy’un “Han Duvarları” şiirine ilişkin incelemeleri ile Soner Yalçın’ın şairin yaşamını anlattığı bir yazısına da yer veriyor. Sonrasında ise yazarın “Han Duvarları” rotası boyunca yol sorduğu bilgi aldığı kişilerle yaptığı güncel röportajlar ile fotoğraflar var.

Şiirin Yol Öyküsü Han Duvarları
Dursun Özden
Kategori Yayıncılık
120 s.

Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/aydinlik-kitap/2017-mayis/ataturk-aeneas-faruk-nafiz-camlibel-zeytinin-siirin-kurtulusun-rotasi

20191208

✍️ Reşat Nuri Güntekin: Bir Cumhuriyet aydınlanmacısı



Aydınlık Gazetesi

Reşat Nuri Güntekin, yeni toplumun önder aydını olarak öğretmene odaklanmış ve eserlerinde savunduğu ideallerini ona yüklemiştir. Yarattığı beş öğretmen karakteriyle Cumhuriyet idealinin gerçekleşmesine hizmet etmiştir.

Mustafa Pala/Öğretmen Dünyası Dergisi Yazı İşleri Müdürü

7 Aralık; dostlarının, dudaklarının bir uzantısı gibi hiç sönmeksizin sürekli orada duran sigarasıyla, gülümserken gözlerinin kenarları kırışan yüzüyle, sevimli, nazik, duyarlı bir insan olarak anımsadıkları Reşat Nuri Güntekin’in 1956’da, 67 yaşında akciğer kanseri nedeniyle yaşama veda edişinin 63. yıldönümü.

25 Kasım 1889’da İstanbul’da doğan Reşat Nuri’nin, öyküleri, tiyatro oyunları ve romanlarıyla sadece Cumhuriyet dönemi edebiyatımızda değil, Cumhuriyet kültürünün inşasında da önemli bir yeri var. Askerî doktor olan babasının mesleği nedeniyle İstanbul dışına çıkan ve Anadolu’da birçok ili yakından tanıma fırsatı bulan Güntekin, böylelikle Cumhuriyet romanının mekânını ülke coğrafyasına doğru yaydı ve kişi kadrosunu da merkezî bir iki şehrin kurgu sakinlerinden Anadolu kırsalında yaşayan kanlı canlı insanlara doğru genişletti.

Yazı hayatına 1918’de Zaman gazetesinde tiyatro değerlendirmeleriyle başladı. Darülbedayi’de sahnelenen birkaç oyun, çeşitli dergilerde hikâyeler yazdı, gazetelerde romanları tefrika edildi. Magazin, mizah dergilerinde takma adlarla yazılar yayımladı. Mahmut Yesari ile Kelebek mizah dergisini ve Ankara Ulus gazetesinin İstanbullu eşi Memleket gazetesini çıkardı.

Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Halide Edip, Refik Halit ile genişlemeye başlayan Milli Edebiyat’ın konu havuzu, Reşat Nuri’nin eğitim, öğretmen, memur yaşamı ve sorunlarıyla daha da çeşitlendi. Güntekin bu havuza daha çok kendi mesleği olan eğitim temasını ve öğretmeni hem bir roman kişisi hem de bir roman konusu olarak koydu.

CUMHURİYET AYDINI

Öğretmen, okul yöneticisi, eğitim müfettişi olarak eğitimin hemen her kademesinde görev yapan Reşat Nuri Güntekin, Cumhuriyet kurumlarına sadece çalışan bir memur olarak değil, ortaya koyduğu eserlerinde yarattığı kültür iklimi ve düşünsel destekle de hizmet etti, yön gösterdi.

Her devrimci toplumsal dönüşümün beraberinde getirdiği hukuk sisteminin ve bürokratik kontrolcülüğün; geleneksel kültür, yaşam tarzı ve yerleşik ilişkilerle çatışması kaçınılmazdır. Bu çatışma Reşat Nuri’nin ilk dönem duygusal romanları dâhil tüm kurgusal metinlerinde başat bir özellik gösterir.

BİR İDEAL, BEŞ ÖĞRETMEN

Cumhuriyet devri edebiyatının özellikle ilk dönem romancılarında ideal özelliklerle donatılmış ve tipleştirilmiş roman kişilerine yoğun bir duygusallıkla birlikte tarafgirlik ve yer yer roman kurgusunda oturmamışlıklar eşlik eder. Bunu en azından Cumhuriyet davasına bağlanmış aydın edebiyatçılarımızda görmek mümkündür. Reşat Nuri Güntekin işte bu davaya gönül vermiş aydınlarımızdandır. O, yeni toplumun önder aydını olarak öğretmene odaklanmış ve eserlerinde savunduğu ideallerini ona yüklemiştir. Yarattığı beş öğretmen karakteriyle Cumhuriyet idealinin gerçekleşmesine hizmet etmiştir.

FERİDE

Sosyal ve kültürel bakımdan görece rahat yetişmiş genç kızlara yönelik, toplumdaki olumsuz yaklaşıma bir itiraz temelinde dört perdelik tiyatro oyunu olan İstanbul Kızı’nı yazar. İlk iki perdesi Anadolu’da bir köy okulunda geçtiği gerekçesiyle zamanın lüks salon dekorlarından vazgeçemeyen Darülbedayi, oyunu oynamak istemez; yazar eseri anlatıya dayalı edebi bir metin olarak kurgular ve roman Çalıkuşu adıyla 1922’de Vakit gazetesinde tefrika edilir. Roman, başkişisi Feride üzerinden Cumhuriyet’in amaçladığı yeni insan tipinin ilk örneğini verir.

Roman başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyet kadrolarınca çok okunur. Belli ki Cumhuriyet’in ilanından sonra Feride’nin roman boyunca karşılaştığı sosyal gerçeklikler, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na, Medeni Kanun’un kabulüne, Soyadı Kanunu’na, kılık kıyafetle ilgili düzenlemelere ilham kaynağı olmuştur.

Çalıkuşu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında idealist bir öğretmenin geleneksel eğitim ve yaşam tarzıyla amansız mücadelesini anlatan bir dönem romanı olarak algılandı. Oysa roman, Dame de Sion’lu Feride’nin, öğretmen olma niyeti bile bulunmayan, Meşruiyet yeniliklerinin getirdiği kadının görece sosyalleşmesini içselleştirmiş, Cumhuriyet’e hazır bir köy öğretmenin macerasından ibaretti.

NİHAL

Cumhuriyet’in ilk yıllarının beklentileriyle örtüşen bu algının gerçek bir karşılığını yaratmak için Reşat Nuri, Feride’yi tam bir Cumhuriyet idealisti köy öğretmeni olarak yeniden kurguladı: Bir Köy Muallimi (İki Perdelik Mektep Temsili, Fikirler dergisi tefrika, 1927). Piyesin ana eksenine eğitim alanındaki yeniliklerin kabulü için mücadele etme izleğini yerleştirerek Feride’de Cumhuriyet aydını adına eksik bıraktığı birçok özelliği tamamlamış oldu.

Oyunun temel çatışması, İstanbul Kız Muallim Mektebi’nden mezun, heyecanlı ve mücadeleci bir Cumhuriyet öğretmeni olan Nihal ile yeniliklere karşı, eski usul tedrisattan yana Kerime Hanım arasındadır. Sadece köyün çocuklarını değil, kadınlarını da okutmaya, köyün başka sorunlarını da çözmeye çalışan Nihal’in karşısında Kerime Hanım, dersliğin duvarındaki bilim adamlarının resimlerinin indirilmesini ister ve öğrencilerin olumsuz davranışlarını dinî eğitimin eksiklinde görür.

Nihal, okul yoluyla köyde elde ettiği kazanımların Kerime Hanım (gibiler) tarafından yok edileceğini anlar ve İstanbul’a dönme kararından vaz geçer. "Muallim elindeki meşaleyi düşürdü mü birdenbire karanlıklar yeniden geliyor... Kürsümün önünde öleceğim. Son nefesimi verirken meşalemi hâlâ elimde tutarak, ‘Işık... Biraz daha ışık!’ diye bağıracağım. Son sözüm bu olacak!" (Bir Köy Öğretmeni, İnkılâp ve Aka, 1973)

ŞAHİN

Yeşil Gece’nin (1928) idealist Şahin öğretmeni, Nihal’in ‘erkek kardeşi’dir! Medrese öğrencisi olan Şahin, müderrisleri tanıdıkça dinsel dogmaların farkına varır. Darülmuallimin’e (Erkek Öğretmen Okulu) girer ve bilimsel eğitime yönelir. Reşat Nuri, ilk sosyal ve tezli romanı diyebileceğimiz Yeşil Gece’de, toplumun olduğu gibi ortada duran altyapısal sorunları çözülmeden devrimlerin üst yapı dönüşümlerinin sınırlılıkları konusunda farkındalık yaratmak ister.

Yeşil Gece’nin yazıldığı sırada yazar, Fransız natüralisti Emile Zola’nın Gerçek adlı romanını çevirmektedir. Zola, papazların ve papaz okullarının toplum üzerindeki olumsuz etkilediği, Reşat Nuri de sarıklıların ve medreselerin toplumu nasıl manipüle ettiği tezinden hareket eder: "Ben Yeşil Gece’de itikadını, onunla beraber de ebedi hayat ümidini, uzun ve acı savaşlardan sonra kaybeden, kendi ölümlülüğüne, milletin ölümsüzlüğü fikrinde teselli arayan bir insanın romanını yazmak istiyordum." (Akt. Cevdet Kudret, Edebiyatımızda Hikâye ve Roman II, Varlık, 1978)

Reşat Nuri’nin, roman estetiği açısından en zayıf eseri olan Yeşil Gece’nin temel tezi, roman kurgusu içinde biçimlendirilemediğinden yer yer makale yapısına gerileyen bir anlatımla savunulur: " ‘Çok doğru söylemişler... İnkılap denilen şey bir günde olmuyor.’ dedi." (Yeşil Gece, İnkılâp ve Aka, 1971)

ZEHRA

Reşat Nuri Güntekin Yeşil Gece ile aynı yıl yayımlanan Acımak (1928) adlı romanında, doğrudan eğitimi ele almasa da Zehra öğretmen kişiliğinde, Şahin Efendi’de yarattığı abartılı idealizmi onarmak ister gibidir. Cumhuriyet öncesinde yeni mezun, idealist genç bir Mülkiyelinin meslek yaşamında ve sosyal ilişkilerindeki uyumsuzlukları ve çatışmaları aracılığıyla dönemin memuriyet yaşamına, köhne yapısına dair birçok olumsuzluk yansıtılır. Mürşit, yanlış bir evlilikle sefil bir sona doğru sürüklenir, ideallerini ve ilkelerini yavaş yavaş yitirir. Bu felaketten kurtarabildiği sadece kızı Zehra’dır ve o da oldukça yara almıştır.

Maarif Müdürü Tevfik Hayri, çalışkan, disiplinli, kararlı, yenilikçi Zehra öğretmenin yarasını şöyle gösterir: "Zehra’yı size bir kemal heykeli, ideal bir roman kahramanı olarak tasvir ettim. Fakat dikkat ediniz ki ‘tam bir insandır’ sözünü sarf etmedim... Doğruluk, temizlik, fedakârlık hastalığı onda insanlığın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştür: Acımak kabiliyeti..." (Acımak, İnkılâp ve Aka, 1973)

Çocukların her türlü fiziksel ihtiyaçlarını karşılamış, fedakâr Zehra okulu adeta yeni baştan yaratmıştır; ama çirkinliğe ve zafiyete tahammülü yoktur. Öğrencileri birbirinin kopyası gibi yetiştirmeye çalışır; tıpkı bahçede ne kadar sakat, cılız, çarpık ağaç varsa budadığı gibi! Zehra içinde öldürdüğü insanlığın en kıymetli kabiliyeti olan "acımak" duygusunu ancak babasının ölümünden sonra bıraktığı günlüğünü okuyunca edinecektir. Böylece Cumhuriyet idealinin öğretmeni, bir nebze daha canlı kanlı insan hâli kazanacaktır.

ÖMER

İlk baskısı 1960’ta yapılan Kan Davası Reşat Nuri Güntekin’in olgunluk dönemine ait son romanlarındandır. Yazar yukarıda sözünü ettiğimiz eserlerinde olduğu gibi bu romanında da toplumun önemli bir sorununu ela alır: Kan davası. Konu geleneksel toplumsal ilişkilerin, feodal kültürün ürettiği Osmanlıdan Cumhuriyet’e miras kalmış bir sorundur ve yine eğitimle ve tabi öğretmenle çözülecektir.

Ancak Ömer öğretmende ne Feride’nin naifliği ne Nihal’in zoraki idealistliği ne Şahin’in katılığı ve dışarıda kalmışlığı ne de Zehra’nın bir felaketten doğmuş hoşgörüsüzlüğü ve merhametsizliği vardır. Öte yandan o, Feride kadar memleket sorunlarına duyarlı, Nihal kadar eğitimin gücüne inanan, Şahin kadar mücadeleci ve Zehra kadar kararlıdır. Devrimin bir gecede olamayacağını; insanlara dokunmadan, onların kafalarını değiştirmeden hiçbir yeniliğin benimsetilemeyeceğini ve sorunların çözülemeyeceğini kavramış; bireysel mücadelesine toplumun gücünü de katabilmiş bir dava adamıdır. Sabırlı bir mücadeleyle Aşağı Sazan ile Yukarı Sazan köyleri arasında yüzyıldır süregelen kan davasını sonlandırır ve iki köy arasındaki sınırı ortadan kaldırır.

Reşat Nuri Güntekin, döneminin başarılı bir edebiyatçısıdır. Tiyatro oyun yazarlığından aldığı güçle romanlarındaki diyalog ustalığı ve geniş toplum kesimleriyle kurduğu temasla edindiği konuşma dilinin yalınlığı, kendisinden sonra gelen Orhan Kemal gibi romancılarımıza yol açmıştır. İçtenlikli tutumu, aydınlık gerçekçi bakışı bir Cumhuriyet aydınlanmacısı olarak 97 yıldır, yarattığı 5 öğretmen karakterinin ellerindeki meşale gibi ışığını yaymaktadır. Yaymaya devam edecektir.

Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/resat-nuri-guntekin-bir-cumhuriyet-aydinlanmacisi-ozgurluk-meydani-aralik-2019

20190716

✍️ Şiir: 'Atatürk' - Enis Behiç Koryürek


ATATÜRK

Ey sanki alev saçlı zafer küheylanıyla
Kurtardığın vatanda en yüce şehsüvarsın,
Bir şimşek çağlayanı haliyle Türk kanıyla
Aldığı şâna lâyık bir tarihte bir Sen varsın.

Erişmez vasfına hiçbir rebabın sesi
Sen yükseksin ilhamın yıldızlı göklerinden,
Dehâdan kanatlanan kılıcının şulesi
Ebediyette olmuş bir murassa kasiden,

Kızıl gökte parlayan Ay-yıldız'ın nurusun.
Sen en büyük milletin, Türklüğün gururusun
Bu yurdun timsalisin bugün bütün cihanda
Gözler, gönüller senin, senin şeref de şan da!


✍️ ENİS BEHİÇ KORYÜREK

20181115

Atatürk'ün yazdığı şiir: 'Hakikat Nerede?'

 
"Gafil hangi üç asır, hangi on asır, 
Tuna ezelden Türk diyarıdır. 

Bilinen tarihler söylememiş bunu. 
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak, 
Dinleyin sesini doğan tarihin. 
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak, 

Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin. 
Asya’nın ortasında Oğuz oğulları, 
Avrupa’nın Alpler'inde Oğuz torunları. 

Doğudan çıkan biz, Batıdan yine biz. 
Nerede olsa, ne olsa kendimizi biliriz. 
Hep insanlar kendilerini bilseler, 
Bilinir o zaman ki hep biziz. 

Türk sadece bir ulusun adı değil, 
Türk, bütün adamların birliğidir. 

Ey birbirine diş bileyen yığınlar, 
Ey yığın yığın insan gafletleri! 
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde 
Dünya o zaman görecek hakikat ner'de, 
Hakikat nerede?" 

Mustafa Kemal Atatürk 

Sadi Borak, Atatürk Ve Edebiyat 1972

En Çok Okunanlardan...