Blog Listem

Sümer dili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sümer dili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20250102

🎞️ Son Sümer Kraliçesi, #MuazzezİlmiyeÇığ Belgeseli ©2010

 

📰✍️Muazzez İlmiye Çığ' Dört kitabın manasını öğreten tarihin kızı

Yayınlanma: 17 Kasım 2024,

Doğu Perinçek

Muazzez İlmiye Çığ, bütün boyutlarıyla yaşama aşkıdır; çalışma aşkı, öğrenme aşkı, öğretme aşkı, üretme aşkı! Bu aşk, hepimize ölümsüzlük duygusu veriyor.

Muazzez İlmiye Çığ’da Cumhuriyet vicdanının yıkılmazlığını yaşıyoruz. Önce kendisine karşı dürüsttür. Ve kendisine dürüst her devrimci aydın gibi, halkına karşı dürüsttür; insanlığa karşı dürüsttür.

Milletine ikiyüzlülük, onun için en büyük suçtur. Beynini ve yüreğini bütün berraklığıyla ve coşkuyla halkına açmıştır. Halkı Allah’la aldatma kültürünün karşısına, halkı tarihle eğitme kültürüyle çıkmıştır.

BİLİMİ HALKLAŞTIRDI

İbn Haldun’un dediği gibi, “Tarih bilimlerin anasıdır.” Toplum bilimi tektir ve tarihten başka bir şey değildir. İşte Muazzez İlmiye Çığ, bilimi halklaştırmıştır. Bilimlerin anası olan tarihi, üniversite salonlarından çıkarmış, halka taşımıştır. İşte gerçek demokratlık budur. Halkı aldatılan, kullanılan, omuzlarına basılan, köçek gibi ortada oynatılan bir nesne olmaktan çıkarmak; halkı bilgi ve iktidar sahibi yapmak: Muazzez İlmiye Çığ’ın yaptığı budur!

Yunus Emre, yedi yüzyıl önce, softa takımına, özetle “İlim ilim bilmektir, ya nice okumaktır, hepisinden iyice bir gönüle girmektir” diye seslenmişti.

Gerçek erenlerinden, halkın gönüldeşlerinden gelen bu kültürü, Atatürk Cumhuriyeti Muazzez İlmiye Çığlar'la ayağa kaldırmıştır. Halka bilimi götürmek, halktaki gönüllere akma birikimini canlandırmak; Cumhuriyet aydınının büyük işidir.

Perdeler kaldırılmış, kuyulara diri diri gömülen gerçekler yeniden gün ışığına çıkarılmış, çamurların içinde kalan doğruların üzerindeki kir ve pas temizlenmiş ve milletin önüne konmuştur.

DÖRT KİTABIN MÂNASINI ÖĞRETTİ

Yunus Emre, “Dört kitabın mânâsı budur işte var ise” diyor ya, Muazzez İlmiye Çığ, işte o “Dört Kitabın Mânâsı”nı halkına açıklamıştır: “Tevrat, İncil ve Kur’an’ın Sümer’deki Kökeni”.

İşte bu da bir kitap! Kutsal kitapların esrarını ortaya koyan kitap! Muazzez İlmiye Çığ’ın kitabı!

Muazzez İlmiye Çığ’ın bu kitabını, 20. yüzyıl Türkiye’sinde yayınlanmış onbinlerce kitabın arasından alıyorum, Halk Kitaplığı’nın, Cumhuriyet Eserlerinin baş köşesine koyuyorum. Hani bir halkın geleceğini belirleyen başucu eserleri vardır ya, işte onların arasına.

Bizim halkımız, Yunus Emre’ler neslinden gelen Muazzez İlmiye Çığlar sayesinde kolay cevaplardan kurtulmayı öğrenmektedir. Evet beyinlerimizin kıvrımlarında dolaşan o büyük soru: Varlık nedir, kökü nedir, sebebi nedir?

Muazzez İlmiye Çığlar, bu sorulara sonsuzda bulunan cevabın ipuçlarını veren o büyük çabanın yorulmaz emekçileridir.

Alın size o ipuçlarından biri: Tarih Sumer’de başlar. Böylece Hazreti Adem ve O’nun kaburga kemiğinden yaratılan Havva ile 4500 yıl önce başlatılan tarihe bir seçenek buluyoruz.

Hazreti Adem “ilk insan” ve aynı zamanda okuma yazma biliyor; okuyor!? Böylece insanlık yazıyı keşfedene kadar harcadığı 1.5 milyon yıllık zahmetten kurtarılmış oluyor.

Muazzez İlmiye Çığ, halkın beyninde o şimşekleri çaktırıyor. Hz. Adem, olsa olsa Sumerlerin o çivi yazılarını ilk okuyan ve yazanlarındandır.

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ'IN KABURGASINDAN YARATILANLAR

Peki Havva?

Muazzez İlmiye Çığ, kadının erkeğin kaburgasından yaratılmadığını, kişiliğiyle, daima dik duran başıyla, daima içine herkesi sığdırdığı o uçsuz bucaksız gönlüyle yeniden ispatlamıştır.

Belki bizler, Muazzez İlmiye Çığ’ın kaburgasından yaratıldık! Öğrenmek, derinleşmek, köklerimize uzanmak, kendimizi bilmek: Bu eylemler de bir tür yeniden yaratılmak değil mi? Bunu borçlu olduğumuz yaratıcılardan biri de Muazzez İlmiye Çığ’dır.

Bilim ve sanatın yaratıcılığı, toplumların yeniden üretilmesi; yeniden yaratılmasıdır.

YA MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞLAR OLMASAYDI

Burada birden bir kaygı ürpertir yüreğinizi: Ya Muazzez İlmiye Çığlar olmasaydı?

Bu soru aslında ya cumhuriyet olmasaydı, ya Atatürk olmasaydı sorusudur. Daha doğrusu ya Devrim olmasaydı?

Bu sorunun cevabını da yine Muazzez İlmiye Çığlar’dan öğrenebiliriz: Devrim olmaz olur mu, Atatürk olmaz olur mu? Tarih var ya!

Tarih, nasıl ki Sumer’den başlar, o tarih devrimlerin tarihidir. Sumer’den başlayan tarih, Mustafa Kemal’lerle devam etmekte ve geleceğe uzanmaktadır. Kim demiş, “Tarihin sonu” diye.

“Tarihin sonu” gelmedi! Gelseydi, Muazzez İlmiye Çığ, o gülen, ışıldayan gözleriyle bize bakamayacaktı. Tarihin sonu gelseydi, Muazzez İlmiye Çığ, bütün topluma iyimserlik saçan o şen kahkahalarıyla umutlarımızı göğertmeyecekti.

SONSUZA YÜRÜYÜŞ

Tarih varsa, yarın da vardır!

Tarihin sonu gelmez. Muazzez İlmiye Çığ’ın da sonu gelmez. O, gürültüsüz, sessiz adımlarıyla, abartısız onuru ve gururuyla, sevgiyle, sevinçle ve gerçeklik duygularıyla sonsuza doğru yürümektedir.

Bizim Devrimci Cumhuriyetimizin cevheri tükenmez. O cevheri bir uygarlık tarihi beslemektedir. Muazzez İlmiye Çığ, Cumhuriyet Devrimi’nin toprağın altında bulduğu, ortaya çıkardığı ve işlediği cevherdir.

Cumhuriyet Devrimi olmasa, tarihin kızı, toprağın altında kayaların arasında, çeperlerin içinde kalırdı.

Tarihin biriktirdiği devrim, tarihsel birikimin ürünü olan Atatürk, tarihin kızını keşfetti ve Türkiye halkına öğretmen atadı.

Muazzez İlmiye Çığ’ın 1990’larda ikinci keşfi, Bilim ve Ütopya dergisinin çabasıyla olmuştur.

Demek ki, Kemalist Devrim’in aydınlanması, bilimselliği, halkçılığı bastırılamıyor; yok edilemiyor. Çünkü Sumer’den gelen aslında O’dur. “Dört kitabın mânâsı”, uygarlık birikimidir. O birikim hareket halindedir; tarihten beslenerek bağrından yeniyi üretir.

Ve uygarlık birikimi, bize hep cevabı sonsuzda bulunan soruları sorar. Geceleri beni uykusuz bırakan sorular vardır. Sayın İlmiye Çığ, önemli bir kısmı Topkapı Sarayı’nda, depolarda, dehlizlerde bulunan 80 küsur bin Hitit tableti bulunduğunu söyler. Bunlardan hatırımda kaldığına göre, 30 bin küsuru okunmuştur.

ÖNCÜ ÖRGÜTLENME GELENEĞİNİN BAYRAKTARI

Muazzez İlmiye Çığ, Türk Devriminin öncü örgütlenme geleneğinin de bayraktarıydı. Vatan Partisi’ne üye oldu ve Genel Başkan Başdanışmanıydı.

Bize Namık Kemaller'den, Talat Paşalar’dan, Mustafa Kemal Atatürkler’den miras Öncü Parti geleneğinin temsilcisi olarak da örnek bir kişiliktir,

!5 Şubat 2015 günü Vatan Partisi Genel Kurultayı’nın açış konuşmasını O’nun önünde yapmış olmak, omuzlarımıza tarihî sorumluluklar yüklemiştir.

Türk Devrimini kesin zafere ulaştırmak, Atatürk’ün bize bıraktığı bayrağı sonsuzluk burcunda dalgalandırmak, Muazzez İlmiye Çığ’ın Vatan Partisi'ne emanet ettiği görevdir.

UYKUSUZ BIRAKAN SORU

İşte bizi uykusuz bırakan soru: Geri kalan 50 bin Hitit tabletinde neler var?

Muazzez İlmiye Çığ bu çıldırtan merakı beyinlerimize bırakmıştır bir kez.

Tarihin kızı, bir toplumun merakında, bir toplumun özleminde “Sonsuz’un Kızı” olmuştur.

ALINTI: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/dogu-perincek-muazzez-ilmiye-cigi-yazdi-dort-kitabin-manasini-ogreten-tarihin-kizi-495720

20241227

📖'Sümerce Türk kökenlidir'

Uydurma Hint-Avrupa dezenformasyon efsanesini yıkmak: Sümerce Türk kökenlidir Aşağıdaki makale, Türkçe ve Sümercenin kelime, morfoloji ve gramer açısından ortaklığını kanıtlayan en yeni ve en gelişmiş çalışmadır. 2019 yılında Rus yazar Kurmaev tarafından yazılmıştır.

Kisamov bunu Rusçadan İngilizceye çevirmiştir. "1914-1915 yılları arasında Alman Sümerolog Fritz Hommel, anlam ve fonetik olarak eşleşen 200 Türkçe-Sümerce kelimeyi karşılaştırmış ve "Sümerce Türkçedir" adlı bir kitap için bir makale yazmıştır.


Ancak, makale, belki de daha sonra başlayan ırkçılık nedeniyle, araya giren I. Dünya Savaşı nedeniyle yayınlanmamıştır. Makalenin bir el yazması kopyası hala mevcuttur".

Noah Kramer, "Sümerler, Tarihleri, Kültürleri ve Karakterleri" adlı yayınında Sümer-Türk ilişkisini 1963 yılında kapsamlı bir şekilde ele almıştır. Vecihe Hatiboğlu, Osman Nedim Tuna ve Olcas Sülaymanov aynı konuda eserler yazmışlardır.


Osman Nedim Tuna 165 ortak Sümer Türkçesi kelimesi yayınladı. Sonra kelime sayısını artırdı. Süleymanov sadece "insan, doğa ve inanç" konularında 60 ortak Türkçe-Sümerce kelime gösterdi.
Muazzez İlmiye Çığ, "Sümerler Türklerinin Bir Koludur" adlı kitabında bu ilişkiyi kapsamlı bir şekilde ele aldı ve birçok kelime örneği verdi.


Şimdiye kadar en kapsamlı Sümer-Türkçe ortak kelime listesi Polat Kaya'nın İngilizce yayınlanan mini sözlüğüdür.


Sümercenin kökeni hakkında yapılan araştırmalarda yaşayan diller ile ilgili karşılaştırmada en büyük hata günümüz Türkçesiyle yapılmasıdır. Oysa bu Ural Altaik dilin dil ailesine dönüştüğü MÖ8-6yy esas alınmalıdır. Günümüzde ona en yakın Türkçe ise Çuvaşçadır.

Alıntı: https://x.com/AnadoluTarihii/status/1872891306856574981


20241117

💐Son Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ hayatını kaybetti 💐

 


 

20200411

Sümer Dini ve Tek Tanrılı Dinlerin Karşılaştırılması


SÜMER DİNİ VE TEK TANRILI DİNLERİN KARŞILAŞTIRMASI

Türkiye’de şimdiye kadar Sumer dili ile Türk dilinin karşılaştırılması üzerinde iki araştırma yapılmıştır.(3) Türk mitolojisinde Sumer mitolojisinden izlere ait Muazzez İlmiye Çığ tarafından yapılan bir çalışma, 1993 yılında toplanan “Türk Kültürü Kongresi”ne sunuldu, henüz yayımlanmadı.

Bilindiği gibi, yüzyıllar boyunca Batı kültürünün temeli, Yunanlilara, dini de Tevrat’a dayandırıliyordu. Fakat Sumerlilerin kültürü ortaya çıkmaya başlayınca, Batı dünyasının gelişmesindeki ana kaynağın Sümerler’de olduğu anlaşıldı. Sumerlilerin gerek kendi çağlarındaki, gerek daha sonra var olan kültürlere yaptıkları etkileri iki kaynaktan izleyebiliyoruz:

1. Arkeolojik buluntular ve 2. Yazılı belgeler.

Bu etkiler; mimaride, sanatta, teknikte, sosyopolitik kurumlarda, bilimde, edebiyatta ve dinlerde görülmektedir. Kazılarda çıkanlan tapınaklann, sarayların, hatta özel evlerin yapı tekniği ve stili, daha sonraki milletlerin mimarisini şu veya bu şekilde etkilemiştir. 

Bundan en az 5 bin yıl önce Sumerlilerin uyguladıklan kemer, kubbe sistemi, sütunlar, yuvarlak pencereler, mozaikler, duvar süsleri, kabartmalar, sunaklar, nişler Ortadoğu’da olduğu gibi, Yunan, Roma yoluyla Batı mimarisine girmiştir. Silindir mühürlerinde görülen, tapınaklann duvarlannı süsleyen iki tarafında hayvan figürlü hayat ağacı, birbirleriyle kavga eden mitolojik hayvanlar, arslan başli kartal, uzun boyunlan birbirine geçmiş hayvan fıgürleri; İspanya, Fransa, İsviçre ve Orta Almanya’daki ortaçağ 

Almanya’daki ortaçağ kiliselerinde çeşitli süslemeler halinde görülmektedir.(4)

Yapılarda kullanılan tuğla, kerpiç, evlere kadar künklerle getirilen su yollan, tuvalet, lağım teşkilatı Sumerlilerde başlamıştır. Sumer’in özellikle Lagaş Kralı Gudea zamamna kadar ulaşan plastik sanatını, ünlü heykeltraş Henry Moor (Henry Moor on Sculpture, Edithed by Philip James, London, 1968, s.165-167)’da dünyamn büyük plastik sanatlan olarak tanımlanan erken-Yunan, Etrüsk, eski Meksika, Mısır’ın 4-12. sülaleri zamanı, Roma, Gotik sanatı ile aynı düzeydetutmakta ve onlardaki canlilik, ifade taızı ile sanat özelliklerini uzun uzun açıklamaktadır.

Kanallar açarak bataklıklann kurutulması, tarımın sulanması, ulaşımın sağlanması, sulann önüne set konarak bir tür baıaj uygulaması (5), yolculann her türlü rahatı bulacağı han veya motellerin yapılması (6), yine Sumerlilerde başlaınıştır.

Bugün uygarliğımızın temeli olan tekerlek, bundan en az 5 bin yıl önceye ait Ur kral mezarlarında gömülmüş arabalarda ve birçok kabartmada görülmektedir. Bu mezarlarda bulunan altın, gümüş, fildişi eserlerin türü ve işçiliği zamanımıza kadar ulaşmıştır. Sularda taşımacılık yapılan tekneler ve yelkenliler yine onların buluşudur.

Sumerlilerin uygarlığa en önemli katkıları, dillerine göre bir yazı icat etmeleri ve okullar açarak onu istedikleri her konuyu yazacak şekilde geliştirmeleridir. Başlangıçta yazı, resim şeklinde taşlar üzerine yazılmış.

Daha sonrâlan Dicle ve Fırat nehirlerinin oluşturduğu bol kil yazı malzemesi olarak kullanılmış. Yumuşak kil üzerine yazılmaya başlanan yazı, yavaş yavaş şekil değiştirerek işaretleri oluşturan çizgiler çivi şekline dönüşmüş (bu yüzden bugün “çiviyazısı” deniyor), kelimeler de kısmen hece olmuş, böylece hem kendileri istediklerini yazabilmişler, hem de Ortadoğu milletleri olan Babilliler, Asurlular, Hurriler, Hititler ve Urartuların da kendi dillerini yazmalarını sağlamışlardır. Ugaritler vePersler de bu yazıdan harf yazısı yaparak yararlanmışlardır. Sumer yazısı Mısır yazısının icat edilmesine de önderlik etmiştir.

Geçen yüzyıldan beri yapılan kazılarla gerek Mezopotamya’da, gerek Anadolu’da on binlerce çiviyazıli tablet bulunnıuş, yazılar okunnıuş, diller çözülmüş ve tamamıyla unutulmuş en az üç bin yıllık Ortadoğu milletlerinin tarihi meydana çıkmış ve çıkmaktadır.

Sumerlilerin en önemli iki politik mirasından biri olan ve İÖ 3000 yıllannda kurduklan şehir beylikleri, Hindistan’dan Akdeniz’e kadar olan alandaki ve ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıklarının öncüleri olmuştur. Bu şehirler; özgür ve kölelerden oluşan şehirlileri, siyasal meclisleri, askerleri, saygınları, rahipleri, alıcı ve satıcılan, çiftçi, sanatçı ve tüccarları, şehri koruyan Tanrısı, yeryüzünde onu temsil eden kralı, tapınakları, şehir surları ve onların kapıları ile birbirine benzemektedir.

İkinci politik miras, yazılı kanunlardır. Şimdiye kadar bulunan ilk Sumerce yazılı kanun kitabı, yeni Sumer devrini başlatan üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Urnammu tarafından kaleme aldınlmıştır. Sumer kanunlannın daha sonra yazılanlara önderlik ve kaynaklık ettiği anlaşılıyor.

Alım satım, borçlanma, kira, miras bölüştürme gibi her türlü hukuksal işlerin birer yazılı antlaşma ile yapılması ilk Sumerlilerde başlamıştır. Evlenme boşanmalar da, .yasal sayılması için yazılı bir antlaşma ile kanıtlanmalıydı. 
Taşınmaz mallar ilk olarak bir kadastro yoluyla Sumer’de güvenceye alınmıştır.

Vergi dengesizliğini, kırtasiyeciliği, zorbalığı, rüşveti önlemek, kadın ve erkeğin eşit işe eşit ücret almasını sağlamak amacıyla ilk reform yapan yine Sumerliler olmuştur (7).

Bunlardan başka Sumerlilerin bilimde attıklan temeller de küçümsenecek gibi değildir. Onlar gökyüzünü incelemişler; Ayın hareketine göre seneyi otuzar günlük 12 aya bölmüşler. Güneş sistemine göre de her yıl artan 10 günleri toplayarak üç yılda bir seneyi 13 ay yapmışlar. Ayları haftalara bölerek, hafta içinde bir günü dinlenmeye ayırmışlardır. Araplarda, aya göre yapılmış takvim devam etmekte. Bu yüzden her yıl ayların başlangıcı 10 gün önceye geldiğinden ay zamanlan hep değişmektedir. BurçlanSumerliler saptamış. Onlara akrep, terazi, boğa, ikizler gibi verdikleri adlar Sumerceden çevrili olarak sürmektedir. Dünyadaki bütün olayların gökyüzünde yazıli olduğuna inanan Sumerliler, onu incelerken astronomi ve astrolojinin temelini kurmuşlardır. Matematikte onlu ve altılı sistemi kullanmışlardır. Bugün onlu sistem dışında altılı sistem de saat, dakika, daire ölçümünde kullanılmaktadır. Okullarda matematik öğreniminde çarpım tablolan, çeşitli problemlerin çözümü yer almaktadır. Yunanlı Fisagor’a (Pisagor) mal edilen Fisagor teoremi de tablet üzerinde çizilmiş olarak bulunmaktadır. Cebirin kökeni de Sumerlilere dayanmaktadır.

Tıbbın başlangıcı da Sumerlilerde. Hastalıklan,.onlara yarayacak ilaçları gözlemişler, çeşitli ilaç reçeteleri yazmışlardır. Hastalan iyi etmek için yalnız laca değil sihire de başvurmuşlardır. Sihir, bu çağda bile aynı amaçla kullanılıyor.

Sumer yazılı belgelerinin en önemlilen edebi olanlardır. Onlar; Sumerlilerin hayal güçlernn, dünya ve evrene bakışlannı, sosyal düzenlerini, dinsel inanışlannı yansıtır. Bunlar; kahramanlannın serüvenlerini dile getiren destanlar, geçirilen felaketleri anlatan ağıtlar, dinsel törenlerde Tanrılan, mabetleri, krallan öven ilahiler, Tanrılann öykülerine ait efsaneler, tartışmalar, atasözleri ve deyimler, hayvan masallan, okullarla ilgili hikâyelerden oluşmaktadır (9).

İşte bu belgelerin ışığında, Sumer dininden tek tanrılı dinlere gelen etkileri ve din kitaplanna giren konuları açığa çıkarmaya çalışacağız.

SUMER DİNİ

Sumer dini çoktanrılı bir dindi. Dünyada, evrende, doğada görülen, hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı. Tanrılar insan görünümünde, fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı. İnsanlar gibi, onlann da çocuklan ve eşlerinden oluşan aileleri bulunuyordu. Bu aileler kral gibi bir Baştanrı altında toplanmışlardı. Tanrılar da insanlar gibi sever, üzülür, kızar, kıskanır, kavga eder, kötülük yapar, hastalanır, hatta yaralanabilirlerdi. Yer, Gök, Hava, Su Tanrılan yaratıcı, diğerleri yönetici ve koruyucu Tanrılardı.Her şehrin bir koruyucu Tanrısı vardı. O Tanrı, şehrinin iyi yaşam sürmesinden sorumlu idi. Onun gücü, şehrinin iyi veya fena olduğuna göre değişirdi. Bunlara aym zamanda diğer şehirlerde de tapılırdı. Bu şehir Tanrıları, evrenin yönetimini aralannda bölüşmüşlerdi.Tanrılara ait listelerde 1500 kadar Tanrı adı bulunması, Sumerlilerin ne kadar çok Tanrı yarattığını göstermektedir.

Tanrıları insan şeklinde algılamalan, Tanrıları şehirlerin dışında evren ve doğa Tanrısı olarak geliştirmeleri ve onlan uyumlu bir sistem içine almalan,Sumerlilerin önemli ruhsal başanları olarak kabul edilmektedir. Tanrılar yalnız evrende değil, insanlarm yaşamına da girerler. Örneğin, yorulmak bilmeden gezen Güneş Tanrısı Utu, her şeyi görür, adaleti korur, insanlara yardım eder, ciğer falı bakanlann piridir.Bilgelik ve Su Tanrısı Enki, insanlann ve sihirbazlarm koruyucusudur. Venüs yıldızını simgeleyen Tanrıça İnanna, âşıklann ve savaşçılann koruyucusudur (10).Sumer’de Tanrılar istediklerini yapar; onlar, insanlara ne istediklerini bildirmez. Ancak insanlar onlara, kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilir. Bu, kurban edilen hayvanlann karaciğerlerindeki işaretlere göre anlaşılır. Bu işaretlerin ne olduğu, neyi anlattığı,bu hususta yazılmış kataloglarda bulunur; rahipler ona göre onlan yorumlar. Ayrıca rüya ile de Tanrı istediğini bildirir. Tanrının yapılacak bir işi uygun görüp görmediğini anlamak isteyen; mabede gider, kurban keser, dua eder ve uykuya yatar.Gördüğü rüyanın olumlu veya olumsuz olduğunu da ancak rahip yorumlar.

Sumerliler, bu Tanrılar dünyası üzerine pek çok efsane geliştirmişler; şiirler yazmış, ilahiler bestelemiş, törenler düzenlemiş ve bütün bunlan yazıya geçirerek zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamışlardır.Onlann kurduklan çokTanrılı din, yavaş yavaş tektanrıya dönüşerek, bugünkü dinlerin temelini oluşturnuştur. Fakat bu arada diğer Tanrılar da tamamıyla yok olmayarak bu dinlerde melekler, şeytanlar, cinler olarak varlıklarını korumaktadır.

DİNLERİN KARŞILAŞTIRILMASI

Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinleriyle Sumer dini arasındaki ortak noktalar şunlardır: Tanrının yaratıcı ve yok edici gücü; Tanrı korkusu; Tanrı yargılaması; kurbanlar, törenler, ilahiler, dualar ve tütsülerle Tanrıyı memnun etmek; iyi ahlaklı, dürüst ve haktanır olmak; büyüklere ve küçüklere saygı göstermek; sosyal adalet; temizlik.

Temizlik Sumerlilerde çok önemli idi. Tapınağa gidenlerin, dua edenlerin, kurban kestirenlerin vücutça temiz olmaları gerekti. Düşmanlann yıktıklan şehirler için onlann yazdıklan ağıtta:Artık karabaşlı (Sumerliler) halk tören için yıkanamıyor, kirliyi beğenmek onlann kaderi oldu, görünüşleri değişti” denmektedir (11). Yeni yapılan binalar, içine girmeden önce dinsel bir temizlikten geçirilirdi. Temizlik, atasözlerine bile , “Yıkanmamış elle yemek yeme!” olarak girmiş.

Sumer Tanrıları, insanlara ne istediklerini bildirmez; fakat hoşlarına gitmeyecek bir işi yapan insanları cezalandırırlar.Buna karşılık diğer dinlerde Tanrı bazı kimselere ne istediğini bildirir. İnsanlar da ona göre hareket ederlerTanrı bildirilerini alan kimselere Farsçada “peygamber”, Arapçada “resul” denir. İlginç olan, peygamberlik olayı, Yahudilerden Asurlulara geçmiş. Çiviyazıli metinlere göre bu düşünce Asur ve Filistin’de politik ve ekonomik krizlerle başlamış.Asur’da Tanrıdan bir insan (peygamber) yoluyla alınan haberler tabletlere yazılmış. Onlara göre Tanrı ile iletişime giren insanlar çeşitli şekilde trans haline giriyorlar. Bu kimseler aslinda aşağı tabaka sayılıyor ve büyücülükle bağlanıyor. Konuşan Tanrıça ise, onun ağzından söyleyen de kadın oluyor. Özellikle Aşk Tanrıçası İştar’dan haber getirenler. Bunlar ya Tanrılardan üçüncü şahıs olarak buyruğunu alır veya birinci şahıs olarak kendisini, konuşan Tanrı ile bir yapar. (A. Leo Oppenheim, Ancient Mesopotamia,Chicago, 1964, s.221.) Kur’an’da da aym ifadeyi buluyoruz. Allah bazen üçüncü şahıs olur, bazen doğrudan konuşur (12).

Sumerlilere göre Tanrılar, şehirleri ve bütün kültür varlıklarını meydana getirmiş ve insanlara vermiştir. Aynı düşünceyi Kur’an’da da buluyoruz.A’râf Suresi, ayet 26:

“Ey Ademoğullan! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi daha hayırlıdır.”

Nahl Suresi, ayet 81:“Allah yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı, dağlarda sizin için barınaklar yarattı ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, savaşta koruyacak zırhlar yarattı.”Yâsîn Suresi, ayet 42:

“Gemilerin benzerlerinden, binmekte olduklan ve ileride binecekleri şeyleri onlar için biz yarattık.”

Bu üç ayette Allah hem birinci şahıs olarak konuşuyor, hem de ondan üçüncü şahıs olarak söz ediliyor.Yâsîn Suresi, ayet 82:

“Onun işi, bir şeyi yaratmak istediği vakit ‘ol’ demektir, o şey hemen olur.”

Sumer’de de Tanrılar “Ol” der ve her şey oluverir.

Her üç dinde de Tanrıların var edici güçleri yanında yok edici güçleri de var. Sumer’de Tanrı Enlil, Tanrılar meclisinde Urşehrinin yıkılmasma karar vermiştir. Şehrin Tanrısı buna ne kadar üzülse elinden bir şey gelmez. Gelen ordular Tanrının dünyadaki araçlarıdır. Aynı deyimi Kur ân da da buluyoruz: Sumer’de Tanrı sadece bir kez duvar arkasından konuşuyor (Bilgelik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuh’un karşılığı olan Ziusudra’ya duvar arkasından söylemiş). Tanrılar insanlara yapacakları işleri rüyalarda bildiriyor.Bunlardan başka fal ve kehanet yoluyla insanlar, Tanrılann isteğini öğreniyorlar.

Tevrat’daki ilahiler, atasözlen ve deyimlerin Sumerlilerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır (21). Sumer atasözleri Tufan kahramanı Ziusudra’ya babası Şuruppak tarafından, Tevrat’ta Tanrı ile şahıslar (peygamberler dışında Musa’nın kardeşi, kölesi İbrahim’in karısı gibi) karşılıklı konuşuyorlar veya insan şekline girmiş melekler Tanrı’dan haber getiriyor veya Tanrı istediğini Tevrat’ta Süleyman’a babası Davud tarafından söyleniyor. Kur’anda ise Lokman tarafından adı verilmeyen oğluna öğüt veriliyor. Lokman’ın kimliği hakkında çok çalışılmış; bazıları onun peygamber olduğunu, bazıları da çok dindar olduğundan Tanrı tarafından uzun ömür verildiğini,yaşamı boyunca bilgisinin arttığını söylüyor. O, 560 yıl yaşamış ve bir adı da Sumerce Ziusudra gibi ölümsüz anlamına gelen Lubad imiş. Arami edebiyatında Ahiqar, Bizans’ta Planudes olarak ortaya çıkıyor. Bunların hepsi Sumer’deki Ziusudra’ya dayanmaktadır(Paul Lunde, Aesop of the Arabe, Aramco, 1974, March-April, s.2).

Sumer’de rüyalar Tanrı bildirisi olarak yorumlanıyor. Bu rüyalardan bazılannın etkisi Tevrat ve Kur’an’da görülmektedir. Bunlardan en ilginci Yakub’un oğlu Yusufun rüyasıdır. rüyada bildiriyor. 

Yusuf “Rüyamda tarlanın ortasında demetler bağlıyorduk. Benim demetim kalktı dikildi. Sizin demetiniz onun etrafını kuşatıp benim demetime eğildiler” deyince, kardeşleri “Bu bizim üzerimize kral mı olacak?” dediler. Yusufun ikinci rüyasında güneş, ay ve 11 yıldızın kendisine eğildiklerini söylemesi üzerine, kardeşleri onu öldürmeye karar veriyorlar. (Tekvin 97:7,9.)(22)

Aynı şekilde Sumer Kralı Urzababa‘nın yanında çalışan Sargon, gördüğü rüyayı Krala söyleyince, Kral “Benim yerime kral olacak” korkusuyla Sargon’u öldürmek istiyor.(Jerrold S. Cooper, Sargon and Joseph, Dream Come True, Biblical and Related Studies, Presented to Samuel Iwry, Indiana, s.33-35.)

Sumer mabet ve saraylarının yapılışında izlenen yol, bunlar hakkında yazılan ilahilerde belirtilmiş.Yapıya başlamak için önce Tanrının önermesi gerekBu da genellikle rüyada bildiriliyor. Bundan sonra yapı malzemesi ve sanatkârlar toplamyor. Yapıya başlamadan ve bittikten sonra temizlik törenleri yapılıyor. Bu yapıların görkemliliği övülüyor, adanma hikâyesi anlatılıyor. Bazı ilahilerde yapıyı yaptıran Tanrı tarafindan kutsanmak suretiyle ödüllendiriliyor(23). Tevrat’ta da aynı yol izleniyor.

Sumer Tanrı evleri hangi Tanrı için yapılmış ise o Tanrının ve ailesinin heykelleri içine konurdu. Kiliselerdeki İsa ve Meryem’inheykel ve resimleri bu âdetin bir uzantısı.

Sumerlilerde rahibeler tapınaklara Tanrının gelini olarak çeyizleriyle girerlerdi. Bu, Hıristiyanlikta devam etmektedir. Törenlerde Meryem’in heykelinin taşınması, Sumer törenlerinde Tanrı heykellerinin gezdirilmesini yansıtıyor..Hıristiyanlıkta olduğu gibi Sumer’de de günah çıkaran rahipler vardı, bunlar kırmızı elbise giyerlerdi.

M.K’nun notu: Görülüyor ki; gerek Musevilik, gerek Hristiyanlık, gerekse de İslamiyet’te bulunan çeşitli uygulama ve inançların kökeni Sumer dininden kaynaklanmaktadır.Tüm peygamberler, kendilerinden önce gelen ve kendilerini Tanrı elçisi olarak tanıtan ve böylece saygı ve güvenirlik uyandırmak isteyen peygamberlerin uydurdukları dinlerden şu ya da bu şekilde esinlenerek yeni bir din uydurmuşlardır.    

Alıntı/Kaynak: Kuran İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni  / Muazzez İlmiye ÇIĞ


20200131

🎞 Sümerler'in Türk kökenli bir dil kullandığı gerçeği

20191206

✍️ Türkçe-Sümerce İlişkisi


Sümerce'deki kelimeler hep Türkçe çıkıyor.  Peki bu kelimeler  Yunanca ve/veya Ermenice çıksaydı bizim gibi susmaz dünyayı ayağa kaldırmazlar mıydı?

TÜRKÇE-SÜMERCE İLİŞKİSİ 

Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, bu çalışması için yaklaşık 40 yılını vermiş. 40 yıl sonrasında ise 32 ses denkliğinin, karakteristik olan 32 tanesini açıklamış ve bazı tarihi gerçeklikleri ortaya koyabilecek değerli bir kaynağı bizlere sunmuştur. 

-“Altay Dilleri Teorisi adlı çalışmamda, Türk dilinin arkelogy ve glottochronology (dil tarihlemesi) araştırmalarından hareketle ileri sürdüğüm yaşı, en pinti hesaplara göre 8500'dür. Ana Türkçe'den ana Doğu ve Batı Türkçesine kadar geçen zamanı da hesaba katarsak bu devreden zamanımıza kadar geçen 5500 yılın ikiye katlanması mümkündür.”

Türkçenin yaşı konusunda eskiden beri bazı tartışmalar yaşanmaktadır. Bu konu günümüzde bile ortak kabul görecek bir tarihle - bilgiyle açıklığa kavuşmuş değildir. “Türkçenin Yaşı” meselesini çözebilmek için birçok Türkolog çeşitli savlar ileri sürmüştür. Bu konuda yapılan çalışmalarla gelinen noktada kabul gören yaygın görüş, Türkçenin en aşağı 8500 yıllık bir dil olduğudur. 

Türkçenin 8500 yıllık bir dil olduğunu kanıtlayabilecek yazılı bir kaynak yoktur. Çünkü Türkler’e ait en eski yazılı metinler, Orhun Yazıtları diye adlandırılan dikili taşlardır. Bunun için Türkçenin yaşını bu kadar geriye götürebilmek için, diğer topluluklarla Türkler arasında bir ilişkiden söz etmek gerekir. Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, bu konuda çok güzel bir çalışma yapmış ve Türkçe ile Sümerce arasındaki ilişkiye değinerek, Sümerce’de Türkçe izler bulmuştur. Bu çalışma yıllarca önce yapılmasına rağmen, âlâ bu savı kanıtlarla eleştirebilecek kimse çıkmamıştır. Bu da ortaya atılan bu düşüncenin, büyük olasılıkla doğru olduğunu göstermektedir.

Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, “Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dili’nin Yaşı Meselesi” adlı kitabında, bu ilgiyi nasıl keşfettiğini ve yaptığı çalışmalarda nelerle karşılaştığını şöyle anlatıyor: 1947-48 Akademik Yılı’nda İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fak. Türkoloji Bölümü’nde bir öğrenci iken, elime Sturtevant’ın A.Hittite Glossary ve Supplement to a Hittitie Glossary’sinin Münire B. Çelebi tarafından yapılan Türkçe tercümesi Eti Dili Sözlüğü (Tdk Yayını) geçti.

O sıralarda R. Rahmeti Arat‘tan Eski Türkçe dersleri almakta idim. Kitabı merakla incelerken, gözüme “GUD” [öküz, sığır] kelimesi çarptı. Bu kelime ile Eski Türkçe “ud” [öküz] arasındaki benzerliği dikkate değer buldum ve şöyle düşündüm:
“Eğer, bu bir tesadüf değil de Sümer ve Türk dillerinin tarihi bir ilgisinden ileri geliyorsa, o takdirde Sümerce kelime başı “g” lerinin Türkçede sıfıra tekabul etmesi gerekir. (Bilindiği gibi Eski Türkçede kelime başında g yoktur.) e şayet bu doğru ise, bir Sümerce sözlüğünün g harfinde Türkçe ile ilgili başka kelimelere tesadüf ihtimali mantıken mümkün olmalıdır.

Bunun üzerine, Sümerce hakkında ne buldumsa okumaya ve notlar almaya başladım. 

Hatta Fransızcadan çevirerek bir de Sümerce - Türkçe sözlük hazırladım. Orada, düşüncemi destekleyen başka kelimeler de tesbit ettim: “gi : i” , “gig : ig”, “giş : iş”, “gur : or-” vb… Böylece 1947′de ilk düzenli ses denklik kanununu, sonradan bir kısmını elediğim 43 misale dayanarak çıkardım. ...

Osman Nedim Tuna’nın yukarıya aldığım yazısında anlattığı gibi, bu konuya sadece Sümercedeki “gud” ve Türkçedeki “ud” sözcüklerinin (ikisi de öküz demek) benzerliklerinden yola çıkarak 40 yıl süren büyük bir araştırmaya başlamıştır. Eski Türkçe hakkında biraz bilgisi olanlar bilirler ki, Eski Türkçede sözcük başlarında “-g” sesi yoktur. Her dilde başka dillerden alınmış ödünç sözcükler bulunabileceğini savunan Nedim Tuna, bu düşüncesinden hareketle Sümercedeki bazı sözcüklerin çok eski Anadolu kavimlerinden alındığına dikkat çekmiş; bu sözcüklerin de yaklaşık 166 tanesinin Türkçeye ait olduğunu savunmuştur.

Prof. Osman Nedim Tuna, bu konuyu ilk defa yurt dışındaki bir konferansta, içlerinde çivi yazısı mütehassısı ve Sümerologlar’ın bulunduğu yüz kadar dinleyiciye açmıştır. Bu ilk konferansın yapıldığı yerde, Nedim Tuna’dan başka Türkolog yoktur. 

İkinci toplantı ise Şinasi Tekin, Fahir İz, Halil İnalcık gibi Türkolog ve tarihçilerin bulunmasına karşın, toplantıda hiç Sümerolog yoktur. Nedim Tuna, çalışmasını çoğaltarak toplantıya katılanlara dağıtmıştır. Yapılan üçüncü toplantıda ise, Nedim Tuna önceki toplantılarda Yapılan üçüncü toplantıda ise, Nedim Tuna önceki toplantılarda hiç Türkologlarla Sümerologların bir arada bulunmadığını düşünerek, bazı Sümerologları da toplantıya almayı başarmıştır.

Yapılan çalışmalar sonrasında “sipad” sözcüğü hariç, bütün sözcüklerin benzerliği konusunda ortak görüşe varılmıştır ve çalışma “kusur atfedilmez” [impecable] olarak kabul edilmiştir. Fakat Nedim Tuna gibi Hoenigswald’ın da aklına takılan bir şey vardır. 

Nedim Tuna, bu bölümü de şöyle anlatıyor: 
Araştırmamda yer alan denklikler arasında, varlığının sebebini anlayamadığım ve mâkul bir cevap bulamadığım tek şey, aynı ses için, aynı çevre şartlarında, yeter sayıda misalle desteklenen paralel serilerdi.

Bunu fark eden tek bilgin de Hoenigswald’dı. Bu sebeple, araştırmamı neşretmekte acele etmedim. 1978 sonunda, bilmem kaçıncı defa aynı konuya bir gün tekrar döndüm ve meselenin aslının ne olduğunu iki saat içinde buldum:
Herhangi iki dil arasındaki karşılaştırma, herbiri, bu dillerden birine ait iki ayrı kesitte (tabanda) yapılır. Benim karşılaştırmamda Türk Dili yönünde Eski Türkçe, kesit veya taban olarak seçilmiştir. Bunun karşılığı ise sadece Sümerce idi. Halbuki, Sümercenin de tıpkı Türk oysa Sümercenin de tıpkı Türk Dili’nde olduğu gibi kendi derinliği vardır. Çünkü ilk metinler ile yok olduğu zamanki metinler arasında en az 1300 yıllık bir zaman dilimi bulunmaktadır. 

Bu süre içindeki büyün malzeme, Sümercenin kendisine ait gelişme ve dallanma hesaba katılmaksızın bir ve aynı sözlüğün içine aktarılmıştır. Türk Dili ise, son 1250 yılda, üç büyük devre geçirmiş ve birçok şivelere ayrılmış bulunuyor. 

Bu sebeple eğer Sümerceninkine benzer bir Türk dili sözlüğümüz olsa idi, bu sözlükte mesela bir “d” karşılığında “d, y, z, t,r” gibi beş paralel değer ve bunları destekleyen kelime serilerimiz olurdu.

Şu hâlde, Sümerce kelimelerde tesbit edebildiğim paralel ses değerleri ile, destekleyici malzeme serilerinin kaynağı, bu “zaman derinliği“dir. O zaman, Sümer Dili uzmanlarının bu şivelere ait karakteristik vasıflara dair tespitlerde bulunup bulunmadığını araştırmak ve  serileri Türk Dili yönünden, bunlara göre açıklamak gerekir. 

Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, bu çalışması için yaklaşık 40 yılını vermiş. 40 yıl sonrasında ise 32 ses denkliğinin, karakteristik olan 32 tanesini açıklamış ve bazı tarihi gerçeklikleri ortaya koyabilecek değerli bir kaynağı bizlere sunmuştur.
Araştırmanın tamamı aşağıdaki linkte pdf.olarak mevcuttur.
https://tr.scribd.com…/Sumer-ve-Turk-Dillerinin-Tarihi-%C4…

Sümercedeki bu kelimeler Türkçe değilde Yunanca, Ermenice veya Kürtçe niye çıkmıyor? 
Yada çıksaydı bizim gibi susmaz dünyayı ayağa kaldırmazlar mıydı?


Alıntı: Sakalar İskitler (Gizlenen Eski Anadolu Halkı) @iskitlilerden

✍️ 🗣''Türkçeyi dünya dillerinden çıkartırsanız, geriye dünyada dil, diye bir şey kalmaz.”

Alacahöyük kazılarından çıkan buluntulara göre Anadolu'ya Türkler geldiğinde, Anadolu'da ne Yunan diye bir millet vardı, ne Ermeni ne Kürt ne Arap vardır (tarihte bile yoktular). 
Hattiler'den beri binlerce yıldır Anadolu'dayız. Sümerlerin dili  Medlerin yazıtları bile Türkçedir.

“Türkçeyi dünya dillerinden çıkartırsanız, geriye dünyada dil, diye bir şey kalmaz.”

Kenger-Sümer Uygarlığı’nın ilk 1500 yıllık döneminde (MÖ 4000-2500) Kengerce'den başka dünyada yazılı dil yoktur. Düşünün ki; İlk İngilizce sözlük MS 1604’te görülür.

Ed. Norris, Medlerin dil bakımından Türk soylu olduğunu, Medlerin diliyle yazılmış olan Behistun Yazıtı'nın orta kısmındaki üç sütun halindeki yazıtın N.L.Westergaard, H.C.Rawlinson ve E.Hincks gibi "SAKACA -Tatarca-Türkçe olarak adlandırıp okumuştur.

----------

 Persler..
İmparatorluğun başkenti Persepolis, M.Ö. 515 yılında kuruldu. Bu dönemde, imparatorluğun toprakları Pakistan'dan Bulgaristan'a uzanan geniş bir alanı kaplıyordu. Dünya nüfusunun %55'i bu topraklarda yaşıyordu. Persopolis, Bisutun Yazıtları, Sakaca, Tatarca, Türkçeydi.

Yaşam standartlarının oldukça yüksek olduğu imparatorlukta, kölelik yasadışıydı.
Persepolis'te Serhas Kapısı'ndan geçerek yürümek ve görkemli Apadana Sarayı'nı görmek mümkündü. Ahamenidlerin ardılı da  Medlerdi.

Görsel:
Pers, Achaemenid,  İmparatorluğundan,
M.Ö 500 -330 Dilbilimci ve tarihçi olan Edwin Norris, 24 Ekim 1795 günü İngiltere'nin Tauton şehrinde doğmuştur. Batı Hindistan Evi (East İndia House) kuruluşunun katipliğini yapmıştır. 1830'larda Kraliyet Asya Cemiyetinin( The Royal Asiatic Society) sek.yard. görevinde bulunmuş Asurologtur

Bu önemli Asurolog ülkemizde yeterince tanınmaz, tanıtmazlar, çünkü?...Aktarayım anlayacaksınız.
Devam; özellikle Asurca çalışmaları, Asurlular hakkında batıdaki çalışmalarda bir dönüm noktası oluşturmuştur.
10 Eylül 1872 günü ölümü nedeniyle yazmakta olduğu Asurca Sözlük, (Assyrian Dictionary) tamamlanamamıştır. Asya ve Afrika'nın eski dillerinde bir otorite kabul edilen E.Norris'in bir çok eseri arasından bizim açımızdan önemli çalışması, Bisutun (Behistun) Yazıtı'nın ortadaki ikinci kısmının dilinin çözümlenmesi olan:
"Memoir on the Scythic Vevsion of the Behistun lnscription" (London 1853)
adlı eseridir.

E. Norris, çalışmasını önce, the Royal Asiatic Society'de 1852 yılında okuyup tartışmaya açmıştır. Aynı yıl cemiyetin dergisinde makale olarak yayımlamıştır. Bir yıl sonra kitap olarak neşredilmiştir.

Ed. Norris, Medlerin dil bakımından Türk soylu olduğunu, Medlerin diliyle yazılmış olan Behistun Yazıtı'nın orta kısmındaki üç sütun halindeki yazıtın N.L.Westergaard, H.C.Rawlinson ve E.Hincks gibi "SAKACA" olarak adlandırmıştır.

Sakacanın da Türkçe, Sakacanın da Türkçe, Moğolca, Macarca, Fince, Tatarca gibi Ural-Altay dil sınıfından bir dil olduğunu, hatta TATARCA ile aynı olduğunu göstermiştir.

Ed. Norris şöyle der: 
"Albay Rawlinson'dan (H.C. Rawlinson) sonra, bu yazıtların dilini SAKACA olarak adlandırdım. Bunun, Tatarca, Sakaca, Tschudis veya Moğolcanın baskın olduğu sınıfın bir dili olduğunu gösterebileceğimi ümit ediyorum...Kendisiyle karşılaştırmak istediğim dil sınıfının özel bölümü, Macarcayı(Magyar), Osedceyi(Ostiak), Permianca, Zirianca, Keremizceyi (Cheremise) ve Volga'da ve civarındaki küçük kabilelerin konuştuğu diğerlerini içine alan özellikle Ugrian diye adlandırılan bir dildir. Türkçe ve Moğolcaya bazen daha yakın olabilen benzerlikleri vardır. Diğer bazı Asya dilleriyle de bütün tahminlerimizi bir çırpıda sonuçlandırabilecek daha yakın benzerliklerinin bulunabileceği imkansız değildir." 275

Yazıtın metnini, alfabe ve dilbilgisi kuralları ile sözcüklerin telaffuzu ve anlamları bakımından uzun tahlillere tabi tutan Ed. Norris,
Yazıtın her yönden ancak Ural-Altay dilleriyle açıklanabileceğini göstermiştir.
Ayrıca bunu da şöyle ifade etmiştir: 
"Dilin tamamen SAKACA olduğunu söylemeliyim." 276
(l may say that l believe the language to be wbolly Scyhic.)

Ed. Norris'in bizim açımızdan vurgulanması gereken başka bir özelliği daha vardır. Buda, daha önce izah ettiğimiz gibi Van, Hamedan, Elvand ve Nemrud yazıtlarını dil bakımından SAKA Yazıtları kabul etmesidir. 277

***
Kaynak: (275-76-77)
Ed. Norris: Memoir on the Scythic Version of the Behistun lnscription, London, Harrison and Sons, 1853, s.1-2-3-146

Şimdi Félix de Saulcy'yi tanıyalım.

a) hayatı: Fransız Nümizmatikçisi, arkeoloğu ve asuroloğudur. Fransa'nın Lille şehrinde 19 Mart 1807 günü doğmuş, 4 Kasım 1880 de Paris de vefat etmiştir.

Bizim açımızdan iki önemli eseri vardır. Bunlara geçmeden önce; ..Metz Politeknik okulunda makine mühendisliği eğitimi görmüş olan F. de Saulcy, nimuzmatik çalışmalarıyla öne çıkınca 1842 yılı Fransız Akademisi'ne üye seçilmiş ve Louvre Müzesi'nin müdürlüğüne atanmıştır. 1845-50 yıllarında Türkiye, Suriye, Filistin ve Mısır'da arkeolojik çalışmalar yapmıştır.

Louis Napoléon kendisini 1859 yılında senatör seçmiştir. 1863 de tekrar Filistin'e giderek bilimsel çalışmalarını, 73 yaşında ölümüne kadar sürdürmüştür.

Bizi ilgilendiren eserlerinin, 

  • Birincisi, " Recherches Analytiques sur les lnscriptions Cunéiformes du Systéme Médique" tir. (Paris, 1850)
  • İkincisi, "Recherches sur la Chronologie des Empires de Ninive, de Bobylone et d'Ecbatane" dir. (Paris, 1850).


b) Medlerin Türklüğü:
Behistun Yazıtı'nın orta sırasındaki yazının Medce olduğunu kabul eden F. de Saulcy, yazıt üzerine yaptığı analitik inceleme sonucu Medcenin Türkçe olduğunu kabul etmiştir.

Medce metinde Farsça, Moğolca, Gürcüce ve Ermenice gibi bazı dillere ait deyimler olduğunu söyledikten sonra şöyle diyor: "Türkçe, diğer türdaş dillerden daha fazla olarak, Medlerin eski dillerinin oldukça tanınabilen izlerini sunmaktadır." 278 (Que le turk, plus que les autres langues congénêres, présente des dépris fort reconnaissables de l'ancienne langue des Mêdes;)

Saulcy, Medcenin, Türkçe gibi, ince ve kalın sesli harfleri olduğunu söyler.279
Medcenin de Türkçe gibi eklemli hece dili olduğunu kabul etmiştir.

Türkçe ile Medcenin diğer benzerliklerini Saulcy şöyle sıralar:
1-İsmin "den" (dan) hali eki ile karşılaştırma eki (den) Medce ve Türkçe de aynıdır.2812-İsimlerin çoğul eki "ler" (lar), Türkçe ve Medcede aynıdır.2823-İsim tamlamasındaki "in" (ın) tamlama eki Medce ve Türkçe aynıdır.2834-Sadece Türkçe ile açıklanabilen birçok Medce sözcük vardır.
F. de Saulcy 'nin verdiği örneklerden bir-ikisini buraya aktarayım:

  • Medce "RaCHA" veya "LaCHA" Türkçe Yahşi'dir.284
  • Medce "AKHouKh", Türkçe Gökyüzü'dür.285
  • Medce "KeiOLUaRa", Türkçe Tengri'dir. 286


Kaynak:(278...286)
F. de Saulcy: Recherches Analytigues sur les lnscriptions Cunéiformes du Systéme Médique, Paris, İmprimerie Nationale, 1850, sayfalar;10-11-20-31-33-38-48-67-85-119-250.


Şimdi Sir Henri C. Rawlinson'u tanıyalım,

a) Hayatı: Bir İngiliz generalidir; fakat aynı zamanda büyük bir dilci ve tarihçidir. "Asurolojinin Babası" olarak kabul edilir.

Oxford bölgesindeki Chadlington kasabasında 5 Nisan 1810 da doğmuştur.

Abraham Tyacle Rawlinson'ın 2. Oğlu ve aşağıda bahsedeceğimiz George Rawlinson'un büyük kardeşidir. Asker olarak 1827 de Doğu Hindistan Britanya Kumpanyası'na bağlı bir harp okulu öğrencisi olarak Hindistan'a gönderilir. Orada Farsça ve Arapça öğrenir.

1840'da Kandahar'a siyasi ve askeri ajan olarak atanır.
Daha sonra "Arap Osmanlı" ajanı olarak 1844 de Bağdat'a gelir.
Bağdat'ta çivi yazısı ve özellikle Bisütun (Behistun) Yazıtları hakkında geniş incelemeler yapar.

1850 de Kraliyet Cemiyeti'ne üye seçilir. 1850-51 yıllarını İngiltere de geçirir ve 1851 de Bisütun Yazıtları çözümüyle ilgili eserini yayınlar. Burada Albaylık rutbesine atanır, 1851 yılı sonu tekrar Bağdat'a giderek bilimsel çalışmalarını sürdürür. 1855 de attan düşerek, geçirdiği kaza sonucu İngiltere'ye geri döner.
Bu tarihten sonra bir çok önemli göreve atanır; birara İngiliz Meclisine milletvekili olarak atanır.

Bilimsel hizmetleri arasında Kraliyet Coğrafya Cemiyeti'nin başkanlığı(1874-75) ve Kraliyet Asya Cemiyeti'nin başkanlığı (1878-1881) gibi görevleri vardır. H. Rawlinson arkasında bir çok bilimsel çalışma bırakarak 31 Ekim 1894 de 84 yaşında vefat eder.

Birçok eseri ve makalesi yanında bizim açımızdan en önemli iki uzun makalesi " The Persian Cuneiform lnscription at Behistun"
ve  "Memoir on Persian Cuneiform lnscriptions" adlı makaleleridir.
Bu iki makale ile birlikte 1846 da tek ciltte kitap olarak yayınlamıştır.

b) Medlerin Türklüğü:

H.C. Rawlinson da, Medlerin dil ve köken bakımından Türklüğüne işaret etmiştir.
Konuyu Rawlinson'a göre ele almadan önce Medlerin tarihini ve coğrafyasını düşünün, sonrada Anadolu'ya 1071de geldiniz sakızını çiğneyen mankurtlarımızı düşünün..

Medlerin Türklüğü konusuna devam edelim.

1-Dil Bakımından;

H.C. Rawlinson, Med tabletleri dediği tabletlerin, yani Behistun ve Persepolis yazıtlarındaki orta sıradaki Medce yazıların SAKACA olduğunu söyleyerek özellikle dil açısından Medlerin Turânî olduğunu göstermiştir.

Kendinden önceki bazı batılı tarihçiler ve dilciler gibi H.C.Rawlinson da tabletlerdeki yazının diline önce Medce demiştir; fakat daha sonra edindiği yeni bulgularla olacak, MEDCE deme yerine "SAKACA" demeyi tercih etmiştir.

Bazı alıntılar yapalım:
"Çivi yazılarının ikinci sırasını Medceden ziyade SAKACA adlandırmanın daha uygun olacağını düşünüyorum. 287
(l am inclined to think, also, that Scythic would be a more appropriate appellation than Median for the second class of Cuneiform writings...)

H.C.Rawlinson daha sonra Medcenin Türkçe ile olan bağını şöyle vurgular:
" Med organizasyonu diye adlandırılan dilin özsel karakteristiklerinin birçoğunda, sadece SAKA tipini gözlemleyebiliyorum.
Son eklerin ve zamirsel aidiyet, son eklerin kullanımlarındaki uygunluk oldukça çarpıcıdır; isimlerin çekiminde sadece sona ekli takılar, hal çekimlerinin yerini almaz; fakat takılar sürekli olarak modern Türkçede kullanılanlarla tamamen aynıdır...Osmanlı Türkçesinde olduğu gibi relatif zamirlerin bu dile yabancı olduğunu bazen düşünmüştüm.

Bununla birlikte eğer yukarıda teferruatlı bir şekilde anlattığım yapı ve ortagrafının, her ikisinin ortak özellikleri varsa, filolojistler muhtemelen Medce denilen yazıtların SAKA ailesinden olduğunu kabul edeceklerdir." 288

2-Köken Bakımından

H.C.Rawlinson, MEDLERİN ırkî köken bakımından da TÜRK soylu olduklarına işaret etmiştir:

"Şimdi Medlerin Aryan(Arian) kökenli oldukları evrensel olarak kabul edilmesine, bize Yunanlılar tarafından ulaştırılan veya yazıtlarda görüldüğü şekliyle, Med krallarının isimlerinin açıkça Aryan etimolojisinden olmasına rağmen, ne var ki ülkenin (MED ÜLKESİNİN) SAKA ırkıyla bağlantısı yeterli yakınlıktadır ve belki yabancı terimlerin bolca girişinin ve hatta dilin ilk yapısındaki bir değişimin devamlılığını da hesaba katmak gerekir. 289

Ve yine; H.C. Rawlinson, Medlerin ve Aryanların soydaş olduğu görüşünü dillendiren yeterli ve doğrudan kanıtlar olmadığını düşünür.

Bunu kendisi gibi düşünen HEEREN'e gönderme yaparak şöyle der;
"Heeren, Medlerin ve Perslerin soydaşlığı görüşünün doğrudan kanıta ihtiyaç duyduğunu düşünür." 290

*

Şimdi soralım; Medler Kürtlerin atasıydı diyenler nerede? yine Sakalara Pers diyenler kim? Bunları yazan kim?.

Görüldüğü gibi başta bu üç bilgin olmak üzere başka diğer bilginlere, tarihçilere göre, MEDLERİN İRANLI OLDUĞU İDDİASININ GERÇEK TARİHİ KANITLARI YOKTUR.

Medlerin İranlı olduklarının altında siyaset yatar.

Başta İngiliz hükümeti olmak üzere batının 18. ve 19. y.y, larda Osmanlıya karşı İranlıları ortaya çıkarmak gibi bir siyasetleri vardı; işte bunun için de İran tarihine olmadığı kadar eskilik ve tarihi önem atfederek kurgusal bir İran tarihi oluşturma yoluna gitmişlerdir.

Kaynak: 287-88-89-290
H.C. Rawlinson, Memoir,
sayfa 20-34-35-36.

***
Buraya kadar özetlersek; görüldüğü gibi Türkler 1071 de Anadolu'ya gelmişlerdir diyenler fena halde üfürüyorlar. MEDLER, SAKALAR, TURUKKULAR binlece yıldır bu coğrafyadadır diyen İngiliz, Fransız bilginler.

Yukarıda aktardığımız dünyaca ünlü bilgin tarihçiler yetmediyse;
-Neil Ludvig Westergaard ile,
-François Lenormant ile,
-İsac Taylor ile,
-Jules Oppert ile
-M.S.Zaborowski 'den de aktarayım
'İçimizdeki İrlandalılar iyice kudursun'.

Neil Ludvig Westergaard
Tanımamız gereken önemli bir bilginde Danimarkalı ünlü tarihçi ve ASUROLOG N.L. Westergaard'tır.
Kopenhag'ta 1815 de doğmuş ve orada 1878 de ölmüştür.
Kopenhag ünv. Öğretim üyesiydi.
Danimarka Kralı, Westergaard'ı 1848 de kurucu meclis üyesi yapmıştı.

N.L.Westergaard; özellikle AVESTA metinlerine, PERSOPOLİS veya kendi adlandırmasıyla AHAMENİDLERİN YAZITLARINA ve VEDALARA ilgi duymuştur; bu amaçla Hindistan ve İran'a giderek etraflı çalışmalar yapmıştır.

N.L. Westergaard'ın Eserleri arasında bizim için önemli olanı BİSUTUN YAZITI'nın ikinci dili yani MEDCE hakkındaki" çalışmasıdır.

N.L. Westergaard, Bihustun Yazıtı'nın ve Ahamenidler döneminde yazılan üç dilli yazıtlarının orta sırasındaki yazıtın dilini Medce olarak adlandırır:
"Müteakip sayfalar, ikinci Ahamenidî, veya ok-başlı olarak adlandırdığım Medce türü yazıtı çözümlemeye ayrılmıştır. 291
(to the deciphering of the second Achaemenian, or, as l call it, the Median species of arrow-headed writing, the folloving pages will be devoted)

Westergaard da Ahamenid yazıtlarının orta sırasında yer alan yazının dilini F. de Saulcy, J.Oppert ve diğerleri gibi Medce sayar.

Westergaard; Strabo'nun Pers ve Med dillerinin aynı ve benzer dilleri olduğunu söylediği iddiasıyla Medlerin İranlı olduğunu iddia eden C. Rawlinson'dan A.-J.Delattre'a kadarki bazı batılıların bu görüşlerine karşı çıkıp çürütmüştür.

( Daha önce Strabo'nun aslında onların anladığı anlamda bir iddia da bulunmadığını da göstermiştim)

"Ve özellikle Ahamenid türü yazıtların ikincisini Medlere atfetmekle, bize açıkça Medlerin ve Perslerin neredeyse bir ve aynı dili konuşmuşlardır diyen Strabo'nun şehadetini göz ardı etmeye ve artık değer vermemeye mecburuz." 292

(.....and especially in ascribing the second Achaemenian species to Media, we are obliged to overlook and disregard the testimony of Strabo, who plainly tells us that the Medes and Persians spoke nearly one and the same language.)

Anlaşılacağı gibi, Westergaard bu sözleriyle Strabo'ya dayanan Medlerin İran asıllı olduğunu iddia eden batılılara meydan okumuştur.

291/Westergaard :"On the Deciphering of the Second Achaemenian or Median Species of Arrow-Headed Writing" Mémoires de la Société Royale des Antiquaires du Nord, Copenhague, 1840-1844,
s.275. 292/ Agy: s.272-272

François Lenormant

a) Hayatı: Ünlü Fransız Asuoloğu
ve tarihçisi Fr.Lenormant 17 Ocak 1837 günü Paris'te doğmuştur ve aynı şehirde 9 Aralık 1888 günü ölmüştür. Bilgin olan babası Charles, yetişmesinde büyük rol oynamıştır. Daha 14 yaşında, 1851 de Arkeoloji Dergisinde, Memphis'te bulduğu Yunanca tabletler üzerine yazdığı bir makaleyle dikkat çekmiştir.

Eski paralarla da ilgilenen Fr.Lenormant, konuyla ilgili çalışmalarından dolayı 1857 yılında nümizmatik ödülüne layık görülmüştür.

1859'dan 1870 tarihine kadar Ortadoğu'da yaşamış eski milletler üzerine, 11 yıl arkeolojik ve tarihsel çalışmalar yapmıştır. 1874 yılında Arkeoloji Profesörü unvanı verilmiştir. Baron Jean de Witte ile " Gazette Archéologique" adlı dergiyi kurmuştur.

Fr.Lenormant, Sümer çivi yazısını ilk çözenlerden ve bu yazının semitik olmadığını ilk ispatlayanlardan birisidir. Bir çok kitabı ve makalesi vardır.
Burada Türk tarihi ve özellikle de Medler açısından önemli olan eserlerini hatırlatacağım.

ESERLERİ:

La Langue Primitive de Chaldée et les Idiomes Touraniens, Paris, 1875.

Manuel d'Histoire Ancienne de l'Orient jusqu'aux Guerres Médiques, 3 cilt, Paris, 1868.

Lettres Assyriologiques sur l'Histoire et les Antiquités de l'Asie Antérieure, Premiére lettre sur la Monarchie des Medés, c.l, Paris, 1871.

Origines de l'Histoire d'aprés la Bible et les Traditions des Peuples Orientaux, 3 cilt, Paris, 1880-1883.

b) Medlerin Türklüğü:
Daha önceki bazı eserlerinde Medlerin aryan olduğunu söyleyen Fr.Lenormant, 293 daha sonra bu görüşten,  vaz geçerek, o da, Medler ırk ve dil olarak Turânî olduğunu savunmuştur.
Bu konuda söyledikleri çok açık olduğundan hiç yoruma gitmeden onun kendi cümlelerini aktarmakla yetineceğim:

1. Köken Bakımından:

" Daha önce Turanlıların Semitikler ve Aryanların büyük göçlerden önce, dünyaya yayılan ilk ırklardan olduğunu ve Avrupa'da olduğu gibi Asya'da da çok geniş topraklara yayıldıklarını gösterdik.

Dicle'den İndüs nehrine o zamanlar Kuşhânların kuzeyine ve sonra İranlıların alacakları bütün toprakları ellerindeydi ve Hindistan'ın en büyük, kısmına sahiptiler.

Med ülkesi, sıkça düşünüldüğü gibi, sadece Hind-Avrupa ırkından olan halklardan ibaret değildir; aksine oturanların büyük çoğunluğu, bugün olduğu gibi Turan ırkına mensuptur.

Med ismi bile ülke ve bölge anlamı olan katıksız Turani bir isimdir." 294

2-Dil Bakımından:

"Anıtları yeter sayıda çok olan ve Westergaard, Mösyö de Saulcy ve Mösyö Norris'in araştırmalarıyla özsel karakterleri tespit edilen Med dili, kesinlikle bir Türk dilidir." 295

295/Lenormant: Manuel d'Histoire de l'Orient jusqu'aux Guerres Médiques, Paris.
(A. Lévy Fils, 1869, c. l, s.10.)

Gelelim lsaac Taylor 'a

a) Hayatı: lsaac Taylor, döneminin en önemli filolojistlerinden toponomistlerinden ve tarihçilerinden birisidir.
Aynı zamanda önemli bir Anglikan teoloğudur.

Kendisiyle aynı adı taşıyan ve bazı su musluğu gibi küçük ev aletlerinin mucidi olarak meşhur olan Isaac Taylor'un (1787-1865) en büyük oğludur.
2 Mayıs 1829 tarihinde İngiltere'nin Stanford Rivers kasabasında dünyaya gelmiştir. Cambridge'teki Trinity College'de yüksek, öğrenim görmüştür.

1853 de Cambridge Üniversitesi'nin matematikten girdiği şeref payesi sınavını başarıyla vererek, matematikçi olmaya hak kazanmıştır. Ancak o, daha sonra dilbilim, tarih ve arkeolojiye merak salmıştır.

İngiltere Kilisesi'ne dahil olmuş ve 1857 de ise papaz yardımcısı olarak atanmıştır. 1885 de York Anglikan Kilisesi Azizler üyesi seçilmiştir ve 1887 de aynı kiliseye dekan olarak atanmıştır. Aynı yılın kış aylarını Kahire'de geçirmiş vd İslam hakkında araştırmalar yapmıştır.

İslam hakkında mektuplar şeklinde yazdığı tarafsız notları, İngiltere'de tartışmalara yol açmıştır. Hayatının son birkaç yılını hastalıkla geçiren Taylor, 18 Ekim 1901 günü vefat etmiştir.

Isaac Taylor, bir kısmı Hıristiyanlıkla ilgili olan bir çok eser yazmıştır.
Bizim açımızdan önemli eserleri şunlardır:
-Etruscan Researches, 1874-The Alphabet, 1883,-Origin of Aryans, 1890.

b)Medlerin Turaniliği:

lsaac Taylor'ın Medleri Türk veya Turani görmesi oldukça önemlidir; çünkü o, Aryanlar ve kökenleri üzerine özel çalışmalar yapmış bir bilgindir.
Dolayısıyla Medler, İranlı veya Avrupalıların anladığı anlamda Aryanlar olsaydı, bunu herkesten önce, Taylor iddia ederdi.
Onun Medlerin Turani olduğu görüşünü kendi ağzından aktarayım:

1-Irksal Köken ve Dil Bakımından

"Fırat Nehri'nin büyük imp.ları, üç insan ailesinin temsilcilerini kapsıyordu. Persliler Aryandı. Asurlular ve Babilliler Samiydiler. 

Medlerin Turanlılar olduğunu düşünmek için çok neden vardır ve üç dilli köşeli yazıtların 2. sütunu onların dilinde yazılmıştır ki, bu Finceydi. Bu sonuç, bir çok kaynaktan doğrulanmıştır. Med boylarının adlarının çoğu, Fince tipindedir. Med boylarının birisi olan Mardi. 296

Örneğin, erkekler anlamına Fince karakter mart veya murt sözcüklerini içerir.297

Bu sözcükler çok sayıdaki Fin boylarının adlarında görülür; Mord-vin ve Komi-murt adları gibi.

Başka bir Med boyunun Budii adı da, Vod ve Votiaks boylarının adlarında ve Macaristan'ın Buda adlı, kent adında görüldüğü gibi, Fince tiptedir.

Daha başka bir Med boyunun adı olan Matiani ve aynı şekilde Medlerin ulus adı, " çadır" demek olan ve Türkçe ordu sözcüğünün tam karşılığı olan ortak Ural (Ugric) boy adı MAT adını içerir." 298

2- Din Bakımından

"Medlerin inançları da onları Ural (Ugric) ırkına bağlar.
Medler sadece ateşe ve yıldızlara ibadet etmediler; aynı zamanda bir uhrevi hayata da inandılar.
Medlerin din adamı sınıfı olan Magi (Maglar), diğer Ural aşiretlerinin Şamanlarına karşılık gelir.

Aşiret teşekkülü şeklinde ayrı kentlerde yaşayan hür bir halk yaşantısına sahip olmakla Medler; diğer Ural ırklarıyla da uyuşurlar." 299

3. Etnoloji ve Tarih Bakımından

"...Biz, adın (Med ve Mag) geleneksel anlamlarını biliyoruz...
Fin dilleri bize bu anlamları vermektedir. Estoncada Tark, ihtiyat demektir; Lapp dilinde, onun karşılığı olan tjarrok, sert, haşin demektir. Sibirya beylerinin de taşımış,

80-olduğu Etrüskçe Tarquin adı da açıkça aynı köktendir ve Tark-khan gibi, " İhtiyatlı prense" olarak açıklanabilir.

O halde ihtimaldir ki, başka bir Ural halkı Rasenna'ın İtalya'ya yerleştiği dönemden daha fazla geri olmayan önceki dönemde başka bir Ural ulusu olan Medler,

Hazar Denizi'nin güney tarafını sabit yerleşim yeri ittihaz eylemeyi başardılar.

Medlerin ve Rasennaların göçünden Arpadlar ve Baberlerin zamanına kadar, 2000 yıldan çok daha fazla bir zaman zarfı içinde hızlı fetihlerin ve yerleşimlerin Ural ırkının adetleri olduğunu, görüyoruz.
Etnolojik sonuçlarımızı tarihin kanıtı desteklemektedir." 300

Turani bir halk olarak kabul ettiği Etrüskler ile Medler arasında ilişki kuran l.Taylor'ın aktardığımız görüşlerinden Medler, dil, din ve yaşam tarzı açısından Turani bir ulus olduğu anlaşılıyor.

KAYNAKLARI

296/ Yukarıda işaret ettiğimiz gibi Asurluların ve Babillilerin Medler için kullandıkları bsözcüğünün aslı "Mard" veya "Mart" dır; sözcüğün sonundaki "i", Sami dillerindeki aidiyet ve nisbet ekidir.

297/Fince 'mart' sözcüğünün karşılığı, erkek insan anlamına "Mert insan" deyiminde ve özel ad "Mert" sözcüğünde olduğu gibi Türkçede de vardır.
298/l.Taylor: Etruscan Researches, London, 1874, s.78.
299/Agy: Age: s.78-79
300/Agy: Age: s.79-80

Sonuç: 

AHAMENİDLER ve ardılı MEDLER TÜRKTÜR.
ASUR VE BABİLLİLER İSE SAMİDİR.
SAMİLER DE KÖKLERİNİ HAKASYA/ABAKAN'A BAĞLADILAR. 

Aktardıklarım,
MEDLER VE TÜRKLER kitabının 51 ile 208. sayfalarındandır.
600 sayfalık bu değerli kitap her tarih meraklısında bulunmalı artık. 

Alıntı/Kaynak: Sosyal medya
Sakalar İskitler (Gizlenen Eski Anadolu Halkı) @iskitlilerden

En Çok Okunanlardan...