demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20201026

✍️ Ötüken-Vatikan - Begümşen Ergenekon

 Ötüken-Vatikan

Begümşen Ergenekon

16 Ekim 2020

“Ötüken ve Vatikan aynı kelimenin değişik söylenişidir. Gerçek anlamı GÜNEŞ TANRISI demektir (Mutlu 2008:123).” Eski Türklerin ÖTÜKEN inancı, şimdi Rusya ile Moğolistan arasında ormanlarla kaplı bir dağda, toprağa (yeryüzü) ve güneşe olan saygının gösterildiği önemli Göktürk başkenti ve Tengri inancı merkezidir. 

İzmirli Homer ve Bodrumlu Heredot’a göre Turova (Troya/Çanakkale), Batı Anadolu ile Akdeniz bölgemizden İtalya’ya göç edenlere Etrüsk denir. Onların kurduğu Roma şehrinde gün doğarken Güneş Tanrısına dua ettikleri tepenin ismi de, konuştukları Türkçe lehçesinde VATİKAN’dır . Yani OT + OKAN/ÜLGEN = GÜNEŞ + TANRI = ÖTÜKEN demektir. 

Sümer Türkçesinde ise UTU+UGUN = GÜNEŞ+YARADAN = Yaratan Ateş/Güneş anlamına gelir (1). OT veya OD Türkçe’de ateş aynı zamanda ateş demektir. İskandinav ve Cermenlerce Savaş Tanrısı olarak MÖ 1. Yüzyıl) kutsallaştırılan Türk Hakanı ODİN’nin ismi de ateş saçan manasını taşır ve ODUN ile bağlantılıdır. 

Cermen Dillerinde Çarşamba günü ateş saçan ODİN’e atfedilir ve tapılırdı, İngilizcedeki Wednesday (woodensday) gibi. Şimşek ve yıldırım tanrısı TOR (THOR) filmlerinden akıllarımızda kalan bu inanç yine Anadolu kökenlidir. Thursday, Cermen dillerinde haftanın Tor’a tapılan günüdür. Dörog Macarcasıdır. Turovalı demirci bir yiğidin adı olarak da bilinir. 

Türk dilli Hattilerde TARU, Sümerlerde UBUBUL, Hititlerde TEŞUP, Etrüsklerde APULLU/APLU, onlardan esinlenen Latinler ve Mora Yarımadası kent devletlerinde APOLLO, Hurri’lerde yine APLU, İnkalarda İLYAPA, Arapçada EBABÜL (kuşu)dur. 

ALP-ULLU ise Trakyada 1926-27 yılında kurulan tarihi şeker fabrikasının kurulduğu ALPULLU kasabasının ismidir. Kırklareli ilinin, Babaeski ilçesine bağlıdır. Lüleburgaz’da ilk okul birinci sınıfa giderken, babamın tugay kurmay başkanlığı sırasında fabrika lojmanında oturan mühendis bir akrabamızı ziyarete ettiğimiz nahiyenin ta kendisidir. 

DUMUGİRATUKU 

Göbeklitepe, Çatalhöyük, Turova, Frig, Efes gibi antik Türkiye uygarlıklarından Avrupa ve ABD’ye göçedenler pek çok kelime ve simgeyi de oraya taşımıştır. “Örneğin DEMOKRASİ kavram ve kelimesinin ilk görüldüğü uygarlık Sümer uygarlığıdır (MÖ 4000-2000). Sümerce DUMUGİRATUKU kelimesi günümüze Demokratika, Demokrasi olarak gelmiştir. Bu kelimeyi ve kavramını Sümer Uygarlığının doğuşundan 3000 yıl sonra tarih sahnesinde görülen Mora Yarımadası kent devletlerini Yunan/Grek (adı altında yaratılan yapay tarih) uygarlığına mal etmek, bilim ve insanlık adına utanç verici bir tutumdur. 

“Sümerler ve Etrüskler Türkçenin Orta Doğu ve Batı dillerinin özünü oluşturmasına neden olmuştur. Dahası (Lidya/Anadolu kökenli) Etrüskler Avrupa’da, Sümerler Orta Doğu’da ortaya çıkan tüm uygarlıkların altyapısını oluşturdular ve hiçbir zaman silinmeyecek şekilde halen yaşayan damgalarını vurdular. 

ABD’nin sembolü olan Özgürlük heykeli bir Sümer Tanrıçasının simgesidir. Batı dünyasının kullandığı alfabe özünde bir Etrüsk (Türk) alfabesidir. Avrupa Birliğinin bayrağındaki 12 yıldız, Musevilikteki 12 kabile, Hıristiyanlıktaki 12 Havari, Müslümanlıktaki 12 İmam, Sümer Tanrılar Evindeki 12 Tanrı inancının etkisinden başka ne olabilir? Çağımızın siyasal koşulları içinde, Sümerce ve Etrüskçenin birer arkaik Türk lehçeleri olduğu gerçeğini saklamaya çalışsa da bu tür siyasi yaklaşımlar, bilimsel gerçeklerin karşısında her zaman diz çökmüştür, diz çökecektir. (Mutlu, 2008:119-120). 

Etrüskler Avrupa’nın ilk uygarlığıdır çünkü Etrüsklerin Avrupa’ya, (antik Türkiye’den getirdiği) uygarlıklar şöyledir: Alfabe ve yazı, şehircilik, hukuk ve devlet, kanalizasyon ve drenaj; yol, tünel, su kemerleri, sulama kanalları, su seti, lağım ve boşaltılması, Çatı kemeri, tonoz, kubbe, metalürji, ayna, heykel, dans, bale, gala, tiyatro, şiir, müzik, cumhuriyet ve daha niceleri Etrüsklerin armağanıdır. Türklük özellikleri ise RASENNA Etrüsklerin kurucusu olan boy, ASENA (Aşina, Zena) ise Göktürkleri kuran boyların ismi olarak ortaya çıkar.  

Etrüsk dişi kurdu Rasenna

(1) Mutlu, M. Ünal, “Sümerce ve Etrüskçe Arkaik Türk Dilleridir”, tarihten bir kesit, Etrüskler Sempozyumu Bildirileri, Bodrum 2-4 Haziran 2007 Bodrum; Ankara 2008


https://aydinlik.com.tr/otuken-vatikan-220925#2


20190712

✍️ 1930'lu yılların devrimcileri ve 'Devrim Yasaları'


 

DEVRİM YASALARI
....


Bu yıllarda dünya 1928 yılında başlayan ekonomik krizle boğuşmaktadır. İtalya’da Mussolini faşismi, Almanya’da 1933’den itibaren Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi, 1939’dan itibaren İspanya’da Francisco Franco’nun flanjizmi, 1933’den itibaren Portekiz’de Slazar diktatörlüğü hüküm sürmektedir.

Atatürk’ün önderliğindeki genç Türkiye Cumhuriyeti ise bir taraftan emperyalistlerin kışkırttığı Şeyh Sait, Dersim, Menemen olayı gibi bölücü ve irticai iç ayaklanmalarla uğraşırken bir taraftanda ekonomik ve siyasi devrimleri yaşama geçirmektedir.

Başta Atatürk olmak üzere 1930’lu yılların devrimcileri “Demokrasi ve özgürlüğü savunuyoruz.” gibi sadece sözde kalan söylemlerle hareket etmemişler; o günlerin ağır koşullarında imkansız gibi gözüken yasalarla demokrasi ve özgürlüğü inşaa etmek için çaba göstermişlerdir.

...

Demokrasi ve özgürlük için mücadele eden Atatürk’ün genel başkanlığındaki CHP, bu yasalarla da yetinmemiştir. Fransa, İtalya, Romanya, Yugoslaavya, İsviçre ve Çin başta olmak üzere bir çok ülkede kadının seçme ve seçilme hakkı bulunmazken Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını veren iki ayrı devrim yasasını yaşama geçirmişlerdir.

Eğitim, sağlık, hukuk alanındaki devrim yasaları hep bu döneme aittir.

Hatay, 1930’lu yıllarda demokrasiye ve özgürlüğe kavuşmuş ve ana vatanla birleşmiştir.

...

Devlet Eski Bakanı
21. ve 23. Dönem Milletvekili
Av. H.Tayfun İçli


Alıntı/Kaynak: https://odatv.com/1930larin-chpsi-bunlari-yapmisti-2206141200.html


Nostalji İstanbul-1930'lu Yıllar

20181030

Nutuk'tan alıntılar: İslâm tarihi içerisinde "laik cumhuriyet" ve "demokrasi" rejimine -Atatürk Türkiye'si


....
1400 yıllık İslâm tarihinin ortaya vurduğu gerçek odur ki insan varlığını kutsal değer olarak yeryüzü yaşamının kıstası yapan, özgürlüğü hem araç hem de amaç sayan demokrasi rejimi, İslâmiyet'in uygulandığı hiçbir ülkede ve hiçbir dönemde var olamamıştır. Olamayışının nedenlerinden bazılarına bu kitapta değindik ve gördük ki İslâm tarihi içerisinde "laik cumhuriyet" ve "demokrasi" rejimine ilk olarak yönelen Müslüman ülke Atatürk Türkiye'si olmuştur. Diğer bazı İslâm ülkeleri, yarım yamalak tedbirlerle, açık ya da gizli yollarla Atatürk'ün yaptıklarını taklide çalışmışlardır. Ancak hiçbiri, Atatürk'ün Türkiye halkına ve Türk aydınına aşıladığı ve muhakkak ki tohumlarını yavaş yavaş da olsa mutlaka verecek olan "insanlık ideali" fikrine aşina değillerdir. Çünkü İslâm ülkelerinin hiçbirinde hiçbir lider, şimdiye kadar devleti din temelinden ayırmak ve yurttaşlarının dünya yaşamını laik ilkelere dayandırmak, bütün bunlardan daha da önemli olmak üzere tüm insanları "insanlık sevgisi" ve "tek bir dünya kardeşliği" ideali içerisinde yetiştirmek gibi asil girişimlerde bulunmamıştır.

Oysa ki Atatürk'ün özlem duyduğu ideal bir devlet anlayışı vardır ki insanlar arası kardeşlik duygusuna oturtulmuştur. Öyle bir anlayış ki bir milletin, bir ırkın ya da bir toplumun diğer milletlere, ırklara ve toplumlara üstünlüğü iddialarını reddeden ve her toplumun kendine özgü millî meziyetleri içerisinde gelişerek dünya topluluğuna ve kardeşliğine katkıda bulunabilecek bir insanlık sevgisine dayalıdır. Bu konudaki görüşlerini "Nutuk" adıyla yayımladığı kitabında sergilemiştir. Bir milletin diğer milletlere üstünlük taslayamayacağını ve başkalarını egemenliği altında tutamayacağını savunurken, kendimizden örnek vermekteydi. Türkiye'nin liderliğinde bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmanın mümkün olamayacağını ve olmaması gerektiğini anlatırken şöyle demekteydi:
"...bütün Müslümanları kapsayan bir devlet tesis etmek vazifesiyle mükellef tahayyül edilen bir halifenin vazifesini yapabilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tabi tutulamaz. (...) Bir an için farz edelim ki, dedim, Türkiye söz konusu vazifeyi kabul etsin... Bütün İslâm âlemini bir noktada birleştirerek sevk ve idare etmek gayesine yürüsün ve muvaffak dahi olsun! Pekâlâ ama tabiiyet ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler, derlerse ki, bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat biz bağımsız kalmak istiyoruz. Bağımsızlık ve hâkimiyetimize kimsenin müdahalesini uygun görmeyiz! Biz kendi kendimizi sevk ve idareye muktediriz! (...) Görülüyordu ki bir hırs ve heves için, bir kuruntu ve hayal için, Türkiye halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilafet ve halifeye vazife ve salahiyet vermek fikrinin mahiyeti bundan ibaretti. Efendiler, halka sordum: Bir İslâm devleti olan İran veya Afganistan, halifenin herhangi bir salahiyetini tanır mı, tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin bağımsızlığını, milletinin hâkimiyetini ihlal eder. (...)"(1)
Atatürk hem kendi mensup bulunduğu topluma ve hem de insanlığa öylesine samimi bir sevgi ile bağlıdır ki, hiçbir milletin bir diğer millete üstün olmadığını açıklarken şöyle der:
"...kendimizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi, dünyanın vaziyetini tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! (...)"(2)
Bu sözleriyle Atatürk, 20. yüzyılın bir Pericles'i gibi parlamaktadır. Fakat onu daha da saygın yapan bir şey vardır ki, o da insanlığa karşı duyduğu sevgidir. Çünkü o, yeryüzü insanlarının tek bir dünya devleti halinde ve tek bir dünya dinine bağlı olarak yaşamaları özlemi içerisindedir. Bu konuda İngiliz tarihçilerinden Wells'in görüşlerine sarılır ve şöyle der:
"Wells, 'Bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa dünya mahvolacaktır' diyor ve 'Hakiki devlet, asrî hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği dünya birleşik hükümetinden başka bir şey olamaz. Muhakkaktır ki insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse, er veya geç birleşmeye mecbur olacaklardır. (...)"(3)
Wells'in bu görüşlerini aktardıktan sonra Atatürk, kendisine özgü ve gerçekten son derece ilerici ve insanlık sevgisi ile dolu şu sözleri söyler:
"(...) Efendiler, bütün insanlığın tecrübe, malumat ve düşüncede yükselmesi ve olgunlaşması; Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak hale konulmuş dünya çapında saf ve lekesiz bir dinin kurulması ve insanların şimdiye kadar kavgalar, pislikler, kaba arzu ve iştihalar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen iltihap tohumlarına galebe etmeye karar vermesi gibi şartların doğmasını lüzumlu kılan bir 'dünya çapında birleşik hükümet' tahayyülünün tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz. (...)"(4)
Söylemeye gerek yoktur ki bu tutum ve davranış, İslâm devleti zihniyetine tüm olarak ters düşen ve onu reddeden bir nitelik taşımaktadır; çünkü İslâm'a göre yeryüzü "Dar-ül İslâm" ve "Dar-ül harb" olmak üzere ikiye ayrılmış olup, birincilerin ikincileri kendi içlerine alacakları zamana kadar savaş yapmaları gerekir. Oysa ki Atatürk, bu zihniyetin tam zıddı olan insancıl görüşlere sarılmakla bu ülkenin halkını yeryüzü kardeşliğine sürüklemek istemiştir.
Denilebilir ki teokratik devlet anlayışından kurtulup demokratik devlet anlayışına yönelmek suretiyle giriştiğimiz en kutsal aşama, işte böylesine bir "insan sevgisi, insan değeri ve dünya kardeşliği duygularına alışır olmamızdır."
İlhan Arsel
Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına/Şeriât Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e, Kaynak Yayınları, 6. Basım Ocak 2018, s.676-678. (1. Basım Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1975.)
_______________________________
Dipnotlar
1 - Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Kaynak Yayınları, 3. Basım, İstanbul, 2016, s.542, 545.
2 - age., s.545.
3 - age., s.545.
4 - age., s.546.

20171030

Cumhuriyetimiz / Sinan Meydan

 

Cumhuriyetimiz

Murat Selenoğlu

“Mili egemenlik öyle bir nurdur ki onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esaretleri üzerine kurulmuş sistemler her tarafta yok olmaya mahkûmdur.” (Atatürk).
19. yüzyılda Osmanlı aydınlarının amacı anayasal monarşiydi. Jön Türkler ve İttihat Terakki, anayasanın ilanı ve meclisin açılmasıyla; yani meşrutiyete geçilmesiyle ülkenin ayağa kalkacağını, hürriyetin ilanıyla sorunların çözüleceğini düşünüyordu. Kafalarında halifesiz/padişahsız bir düzen; yani cumhuriyet yoktu.
Atatürk ise meşrutiyetin çözüm olmadığını, mutlaka cumhuriyetin ilan edilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Atatürk çok okuyordu. J. J. Rousseau ve Montesquieu gibi Fransız aydınların cumhuriyet konusundaki görüşlerinden etkilenmişti. Hatta 13., 14. yüzyıllardaki Ankara Ahi Cumhuriyeti'nden bile haberdardı.

Harp Okulu'nda öğrenciyken arkadaşlarına “Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilalle cevap vermek ve köhnemiş çürük idareyi yıkmak, milleti hâkim kılmak, hülasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum” demişti.

1906'da Suriye'de bulunduğu günlerde iki yakın arkadaşı Müfit ve Halil'e, cumhuriyetten söz etmişti.
1909'daki 31 Mart İsyanı sonrasında sadece Sultan II. Abdülhamit'in devrilmesiyle yetinilmeyerek cumhuriyetin ilan edilmesini önermişti.

1913'te Balkan Savaşı'ndan sonra
Sofya Ateşemiliterliği'ne giderken de
Kazım (Özalp) gibi arkadaşlarına yine
cumhuriyeti hatırlatmıştı.
1919'da Erzurum'da Mazhar Müfit (Kansu)'ya, “zaferden sonra hükümet şekli cumhuriyet olacaktır” diye yazdırmıştı.

MİLLİ İRADEDEN CUMHURİYETE

30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından sonraki işgallere karşı Anadolu'nun dört bir yanında başlayan direnişler, Kuvayı Milliye hareketi, “milli irade” kavramını gündeme getirdi. Çünkü Türk Milleti'nin bir bölümü, 600 yıl sonra belki de ilk kez, halife/padişahın ağzına bakmaksızın, tamamen kendi iradesiyle direnişe geçiyordu. Atatürk, bu gerçeği çok çabuk gördü. Milli Mücadele'yi sadece emperyalizme karşı “bağımsızlık” mücadelesi olarak değil, aynı zamanda saraya/sultana karşı “egemenlik” mücadelesi olarak yürüttü.
Atatürk, Türk Milleti'ni asırlardır baskı altında tutan iki kuvvetten birinin “saltanat”, diğerinin “emperyalizm” olduğunu düşünüyordu. 29 Ocak 1921'de TBMM'de yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Milletimiz asırlardan beri iki baskıcı kuvvetin, iki yok edici kuvvetin baskısı altında üzülmekte ve acı duymakta idi. O kuvvetlerden birisi doğrudan doğruya memleket ve milleti yönetmek iddiasında bulunan baskıcılar (sultanlar); ikincisi bütün bir emperyalist ve kapitalist âlemdir. Asırlardır bu iki kuvvetin baskısı altında kalmış olan millet tabii ki gayet zayıf bir haldedir.”

Atatürk Nutuk'ta Anadolu'ya geçerken verdiği kararı, “millet egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak” diye açıklıyordu. Gerçekten de Amasya Genelgesi'nden TBMM'nin açılmasına kadar Milli Mücadele'nin tüm önemli adımlarında, “milli irade”ye vurgu yaparak cumhuriyetin altyapısını hazırladı.

Atatürk, Erzurum Kongresi'nde alınan “milli iradeyi etkin, milli kuvvetleri hâkim kılmak esastır” kararının çok önemli olduğunu o günlerde Mazhar Müfit (Kansu)'ya şöyle ifade etmişti: “Vatanın müdafaasını ve milli istiklali milli iradeye tabi kılmak ve Kuvayı Milliye'yi bu hüküm altında tutmak prensibi belki birden önemi kavranamayacak basit bir ifade sanılabilir. Hakikatte bu büyük, her türlü zan ve tahminin üzerinde büyük bir davadır. Memlekette milli irade tabi olacak, Kuvayı Milliye de bu iradeye tabi. Hakikat bu olunca neler olmaz. (…) En önemlisi milli irade ilkesinin kavranması ve benimsenmesidir. Milli iradeyi, millet işlerine hâkim kılmak birinci gayemizdir.”

İşte Atatürk bu “milli irade” tutkusuyla, düzenli orduyu kurmadan önce TBMM'yi açtı.
13 Eylül 1920'de TBMM'ye bir “Halkçılık Beyannamesi” sundu. 18 Kasım 1920'de TBMM'de kabul edilen bu Halkçılık Beyannamesi'nde geçen “Türkiye halkını (…) irade ve hâkimiyetinin sahibi kılmak” ifadesi 1921 Anayasası'nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) 1. maddesine “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” şeklinde yansıdı. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu rejimin cumhuriyet olduğu açıktı. Nitekim bu gerçeği 23 Eylül 1923'te New Free Press muhabirine verdiği demeçte şöyle itiraf edecekti: “Yeni Türkiye, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun ilk maddelerini size tekrar edeceğim: Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi, milletin biricik gerçek temsilcisi olan Meclis'te belirmiş ve toplanmıştır. Bu iki cümleyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet.”
1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla cumhuriyetin ayak sesleri duyulmaya başladı.

ATATÜRK'ÜN MİLLİ SIRRI

Atatürk, Milli Mücadele yıllarında zamanı gelmeden “cumhuriyet” ifadesini hiç kullanmadı. Nutuk'taki ifadesiyle “Padişahsız, halifesiz kurtuluşa inanan hiç kimsenin olmadığı” bir ortamda zamanı gelinceye kadar sultanı/halifeyi kurtarmaktan söz etmişti. Nasıl etmesin ki? 1920 koşullarında buna mecburdu…
Örneğin, Sivas Kongresi'ne verilen gizli bir önergede “Anadolu'da yepyeni bir cumhuriyet mahiyetinde bir Türk devleti kurmaktan” söz edilmesi üzerine önergenin altına, “sırası gelecektir, şimdi okunmasın” diye bir not düştü. Çünkü o günlerde açıkça “cumhuriyetten” söz edilmesi hiç de hoş karşılanmayacaktı. Nitekim Erzurum Kongresi sırasında “asri” (çağdaş) sözcüğü tartışma yaratmıştı. Bazı hocalar bu sözcüğün kullanılmamasını istemişti. Atatürk, “Asri kelimesi hoca efendilerin taassubuna dokundu” diyerek bu durumdan dert yanmıştı.
Atatürk, Ankara'ya giderken onu Hacı Bektaş'ta karşılayan Çelebi Cemalettin Efendi'nin -5 saat süren görüşme sırasında- cumhuriyetten söz etmesi üzerine Atatürk, henüz zamanı olmadığını belirterek konuyu kapatmıştı.

1920'de Raif Hoca ve arkadaşları TBMM'deki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun cumhuriyete geçmeyi planladığını sezerek önce Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum merkez kurulunun adını “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti”ne çevirmişler, sonra da dernek tüzüğünün başına padişahlığın, halifeliğin dokunulmazı için bazı eklemeler yapmışlardı.
24 Ağustos, 16 Ekim 1921 arasında, Atatürk'ün Sakarya Savaşı'nda olmasından yararlanan TBMM, içkiyi, kâğıt oyunlarını, dominoyu ve süslü giyinmeyi yasakladı, kadınların peçeli olmasını zorunlu kıldı. Evlenmeden önce kadınların muayene edilmeleri teklifini reddetti. Mecliste okulların yeniden Şeriye Bakanlığı'na bağlanması teklif edildi, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmaya başlamasının geri kalmaya neden olduğu belirtildi. 465 yeni medrese açılması teklif edildi. Fes ve kalpak tartışması kavgaya neden oldu. Hatta çok kadınla evlenmenin zorunlu yapılması tartışıldı. TBMM'nin bu yapısıyla saltanatı, hilafeti kaldırması ve cumhuriyeti ilan etmesi imkânsızdı.
Atatürk'ün silah arkadaşları da saltanata/hilafete bağlı kişilerdi. Saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin ilan edilmesi gündeme geldiğinde Atatürk'le görüş ayrılığına düştüler. Atatürk'ün Nutuk'taki ifadesiyle “Milli Mücadele'ye beraber başlayan yolculardan bazıları milli hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde kendi fikir ruhlarının kavrama sınırları bittikçe bana direnmişler ve muhalefete geçmişlerdir. Ben milletin vicdanında sezdiğim büyük ilerleme yeteneğini bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, peyderpey bütün sosyal bünyemize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim.”

Cumhuriyet, Atatürk'ün vicdanındaki milli sırdı. Atatürk, Milli Mücadele'nin başından sonuna kadar “vicdanındaki o milli sırrı” hayata geçirmenin hesaplarını yaptı. 29 Ekim 1923 akşamı, saat 20.30'da “milli sır” açığa çıktı, cumhuriyet ilan edildi. Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. 1924 Anayasası'na göre cumhurbaşkanının yetkileri sembolikti. Meclisi açma, kapama, fesih, kanun koyma vb. yetkileri yoktu.

Atatürk ve demokrasi

Atatürk, cumhuriyet, demokrasi ve halkçılığı eş anlamlı olarak kullanıyordu. Cumhuriyeti “halk hükümeti” ve “demokratik hükümet” olarak tanımlıyordu.
Atatürk, bazı bölümlerini bizzat kaleme aldığı ve 1930'larda liselerde okutulan “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında demokrasiyi şöyle tanımlamıştı: “Demokrasi (Halkçılık): Demokrasi esasına dayanan hükümetlerde hâkimiyet halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, hâkimiyetin millette olduğunu başka yerde olmayacağını gerektirir. Bu suretle demokrasi prensibi siyasi kuvvetin, hâkimiyetin kökenine ve yasallığına değinmektedir. Demokrasinin tam ve en bariz şekli cumhuriyettir.”
Aynı kitapta demokrasiden “daima yükselen bir denizi andırmaktadır” diye söz ediyordu.
13 Temmuz 1923'te The Saturday Evening Post yazarı Isaac Marcosson'a verdiği mülakatta “Emperyalizm ölüme mahkûmdur. Demokrasi insan ırkının ümididir” demişti.
Peki, ama Atatürk sağlığında neden gerçek demokrasiyi kuramadı?
■ Çünkü gerçek demokrasi için önce tam bağımsız bir vatana ihtiyaç vardı. Atatürk önce tam bağımsız bir vatan bıraktı.
■ Gerçek demokrasi için saltanatsız, hilafetsiz bir parlamenter sistem gerekiyordu. Atatürk TBMM'yi açtı, saltanatı ve hilafeti kaldırdı, cumhuriyeti ilan etti, CHP'yi kurdu. SCF denemesiyle çok partili sistemi denedi.
■ Gerçek demokrasi için toplumsal eşitlik gerekiyordu. Azınlıkların, yabancıların, saray elitlerinin ayrıcalıklı olduğu, Türklerin, halkın ezildiği bir ortamda gerçek demokrasi kurulamazdı. Atatürk önce halkçılık ilkesiyle toplumsal eşitliği sağladı.
■ Gerçek demokrasi için okur-yazar, aydınlanmış bir topluma ihtiyaç vardı. Atatürk harf devrimi, Millet mektepleri, Halkevleri vb adımlarla toplumsal aydınlanmayı gerçekleştirdi.
■ Gerçek demokrasi için ağalık, şeyhlik düzeninin yıkılması, toprak reformunun yapılması, feodal sistemin tasfiyesi gerekiyordu. Atatürk feodal düzeni yıkmak için mücadele etti.
■ Gerçek demokrasi için kadın erkek eşitliğinin sağlanması gerekiyordu. Atatürk, devrimleriyle, kadını esaretten kurtardı.
■ Gerçek demokrasi için laiklik şarttı. Atatürk laik bir düzen kurdu.
■ Gerçek demokrasi için ordu ile siyasetin ayrılması gerekiyordu. Atatürk ordu ile siyaseti ayırdı.
■ Gerçek demokrasi için özgür düşünce gerekiyordu. Atatürk, çağdaş eğitimle “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirmeye çalıştı.
■ Gerçek demokrasi için sağlıklı bir toplum gerekliydi. Atatürk önce hastalıklarla mücadele etti.
■ Gerçek demokrasi için sağlam ve bağımsız bir ekonomi gerekiyordu. Atatürk çok kısa sürede sağlam bir ekonomi kurdu.
■ Gerçek demokrasi için kuldan birey, ümmetten millet yaratmak gerekiyordu. Atatürk, devrimleriyle bunu başardı.
Atatürk'ün yaşadığı çağda, dünyada gerçek demokrasi yok gibiydi. 1930'larda Avrupa'da faşizm çağı yaşanmaya başlanmıştı. Buna rağmen Atatürk, o faşizm çağında Türkiye'de demokrasinin altyapısını hazırladı.
Atatürk, 1933'te de şöyle demişti: “Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk. O, on yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır.”
Ancak maalesef Atatürk'ten sonra iyi işleyen bir demokrasi kuramadık.
Atatürk, 15-20 yılda emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşı, geri kalmışlığa karşı bir uygarlık savaşı verdi. 600 yıllık mutlak, 10 yıllık bir meşruti monarşiden laik bir cumhuriyet çıkardı. Cumhuriyetimizin 94. yılını kutluyoruz. Atatürk, bu 94 yılın 15 yılından sorumludur. Vicdanlı olmak lazım! “Atatürk niye demokrasiyi kuramadı?” diye sormak yerine, “Atatürk'ten sonra 79 yıldır Türkiye'de neden gerçek demokrasi kurulamadı?” diye sormak gerekir.
Türkiye'nin kurtuluşu, bağımsız ve laik cumhuriyeti korumakla, gerçek demokrasiyi kurmakla mümkündür.

Bizim Cumhuriyetimiz

Bizim cumhuriyetimizin, rejim değişikliğinden öte anlamları vardır:
Bizim cumhuriyetimiz, her şeyden önce Milli Mücadele'de, bir ölüm kalım savaşında şekillenmiştir, kanla, gözyaşıyla, ateşle yoğrulmuştur. Anti-emperyalist bir bağımsızlık zaferinin eseridir.
Bizim cumhuriyetimiz, laiktir. Temelinde akıl ve bilim vardır.
Bizim cumhuriyetimizin yönü, çağdaş uygarlığa dönüktür.
Bizim cumhuriyetimiz kadına, kadınlık onuruna yakışır haklar vermiştir.
Bizim cumhuriyetimiz barışseverdir. Bugüne kadar 94 yıllık kesintisiz barış sağlamıştır. (Türk tarihinde bu kadar uzun bir barış dönemi yoktur).
Bizim cumhuriyetimizin iki temel özelliği; bağımsızlık ve laikliktir. Bağımsızlık ve laiklik olmazsa cumhuriyetimizin bir anlamı kalmaz.


Kaynak: http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/cumhuriyetimiz-2068695/amp/

20171018

'Atatürk dönemi ve demokrasi çağı'


 

Atatürk dönemi ve demokrasi çağı



Atatürk dönemini demokrasi bakımından o çağın Avrupalı devletleri ile karşılaştırmak aslında objektif bir yol değildir. Onlar Rönesanssını yapmış, laikliğe ulaşmış, sanayi devrimini yaşayan, okur-yazar oranı yüksek, uygarlığın nimetlerinden yararlanan devletler ve milletlerdi. Cumhuriyet ilan edildiği zaman Türkiye Ne haldeydi? Bir de ona bakalım. Halkın çoğu ortaçağda yaşıyordu.

Ülkenin dörtte birinde ağalık/derebeylik anlayışı egemendi. Bu talihsiz halk ağanın, beyin, şeyhin bir çeşit kölesiydi. Kişisel görüşü olamazdı. Kadın-erkek eşitliği söz konusu bile değildi. Okur-yazar oranı erkeklerde ancak %7, kadınlarda %0,4 idi. Okullarda falaka bir eğitim aracıydı. Mezhepler arası çekişmenin kanlı bir geçmişi vardı. Birçok tarikat hayata yön vermeye çalışıyordu. Esas olan tarikat üyelerinin kişisel görüşü değil, şeyhin görüşüydü. Yani tarikat ne kadar çok üyesi olursa olsun bir kişi gibiydi. Kırk bin köyünün pek azında okul vardı. Bütün basının toplam tirajı 100.000’i geçmiyordu.
 
O halde olan bir ülkede demokrasi olur mu? Olursa ona demokrasi denir mi? Böyle sözde demokrasiler gerçek demokrasi anlayışını da öldürür, bir daha da demokrasi gelmez. Halk sözde demokrasiyi demokrasi sanır. Memleket o kadar geri ve ilkeldi ki biraz olsun uygarlaşmanın yarım yamalak bir demokrasiden daha değerli ve önemli görüldüğü anlaşılıyor.

 
Zaten tarihte devrim yapmış bir ülkede hemen çok partili rejime geçildiğini gösteren tek bir örnek yok. Fransa’ya demokrasi, Fransız ihtilalinden uzun yıllar sona gelebilmiştir.  O tarihte Avrupa ne haldeydi? Bakalım. 

  • Olgun, gelişmiş demokrasi İngiltere’de vardı. 
  • Az çok demokrat olan ülkeler İsviçre, İsveç, Norveç, Finlandiya, Belçika, Hollanda ve Çekoslovakya’ydı.. 
  • Fransa’da demokrasi var gibi görünüyordu. Ama savaş çıkar çıkmaz Komünist Partisi’ni ve yayınlarını yasakladı, milletvekillerinin milletvekilliklerini iptal etti. Savaşta yenilince kurulan Vichy hükümeti Nazi anlayışına çok yakın bir anlayışın temsilcisi oldu. Yahudi düşmanlığı konusunda çok yakın bir anlayışın temsilcisi oldu. Yahudi düşmanlığı konusunda Almanlarla işbirliği yaptı. 
  • Sovyetler Birliği’nde 1924’te kanlı Stalin dönemi başlamıştı. 
  • Almanya’da Hitler, 
  • İtalya’da Mussolini, 
  • 1936’da İspanya’da Franco faşizmi vardı. 
  • Polonya’da askeri darbeyle iktidara gelen Mareşal Pilsudaski diktatör oldu. 
  • Macaristan’ı diktatörleşen Amiral Horthy yönetiyordu.  
  • Romanya’da Kral Carol 
  • Yugoslavya’da Kral Aleksandr diktatör oldu. 
  • Avusturya 1936’da Çar Boris diktatör oldu. 
  • Yunanistan birçok darbe yaşadı. Son olarak 1936’da darbe yapan General Metaksas diktatör oldu. 
  • Avusturya 1933’te diktatörlük oldu, 1936’da Almanya’yla birleşti. 
  • Portekiz’de 1928’den beri Salazar’ın diktatörlüğü vardı. Demokrasi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra canlanıp yayılmıştır.
 
Avrupa böyleydi. Orta ve Yakın Doğuda, Akdeniz bölgesinde bir tek demokrat ülke yoktu.
Türkiye’yi biraz daha yakından inceleyelim: 

  • Hiç tek kişi yönetimi geçerli olmadı. 
  • Parlamenter bir rejim yürürlükteydi. 
  • Anayasa, yasalar, Cumhurbaşkanı, Başbakan, hükümet, Meclis vardı. 
  • Sadece tek parti, bir parti çatısı altında toplayan bir koalisyondu. 
  • Sahiden tek parti, hele devrim partisi olsun, kadınlara seçim hakkı vermek bu kadar gecikmez, toprak reformu çoktan yapılırdı. 
  •  Atatürk dönemi koalisyonla yönetilen bir parti dönemiydi.
 
İki kez çok parti denemesi yapıldı, karşı devrimciler yüzünden olumlu sonuçlanmadı. Hele ilke çok aceleci, hiçbir düşünsel temeli olmayan bir girişimdi. İkincisinin talihsizliği Serbest Parti’nin kötü yönetilmesidir.

 
Belgeleri inceledikçe, olayları değerlendirdikçe, her aşamada demokrasinin ana amaç olduğunu, dikkate alındığını, gözden kaçırılmadığını, unutturulmadığını görüyoruz. 1924 anayasası çok partili rejime elverişli bir yasaydı. Nitekim Türkiye 1960 yılına kadar 1924 anayasası ile yönetilmiştir. Atatürk ve İnönü döneminde demokrasi hiç eleştirilmedi, aşağılanmadı. Medeni Bilgiler kitabı öğrencilere demokrasinin bütün ilkelerini öretiyordu. Çok parti, demokrasinin olmazsa olmazıdır ama çok partili olmak her şey demek değildir.. Çok parti şartı demokrasinin dörtte biridir. Dörtte üçü, insana saygı, hukuk devleti olmak, laik olmak, devlet önünde eşit olmak, kişilerin ve basının özgür olması, hoşgörü anlayışının varlığı, büyük çoğunlun okuryazar olması, kadın erkek eşitliği, emeğin haklarının korunması, kamu hizmetinde tarafsızlık, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, ordunun partiler üste ve siyaset dışı kalması, partiler ve seçim kanunlarının da demokrasinin gereklerine uygun olması gibi başka önemli şartların varlığını da gerektirir.

 
Atatürk dönemi demokrasinin var olması için gerekli şartları hazırlamıştı. Bütün devrimler demokrasiye ve çağdaşlığa yaklaşma amacının ürünüdür. Şeyh Sait isyanı gibi olaylar nedeniyle birkaç yıl sıkı bir dönem geçirilmiştir ama 1928’den, özellikle 1930’dan sonra Türkiye’de yumuşak, dincilik dışında birçok görüşe açık, rahat bir döneme girilmiştir. İktidarı, hükümeti eleştirmek serbestti. Amaç tek partiyi sürdürmek değil, şatlar elverir vermez çok partili hayata geçmekti. Öyle de oldu

 
Bu döneme diktatörlük denemez. Ama demokrasiye hazırlık dönemi denilebilir. Bu hem doğru, hem insaflı bir tanımlama. Bir ihtilal ve inkılâp iktidarından liberal İngiliz iktidarının anlayışını bekleme çocukça bir yaklaşım olur. Devrimler yerleşene kadar dikkatli olmak doğaldır. Farklı bir örneği tarih kaydetmiyor.

 
Nazım Hikmet bütün şiirlerini bu dönemde yayımlamıştır. Plağa okumuştur. Her oyunu oynamıştır. Yurt ve Dünya Yayınları bu döneme özgü yayımlardır. Kanun önünde kadın erkek eşitliği, devlet kurumlarında işçilere birçok hak ve konfor sağlanmıştır. Falaka gibi ilkel bir eğitim aracına ve yöntemine son verilmiştir. Üniformalı gençlik örgütleri, toplama kampları kurulmamış, 150’likler bile affedilmiştir. Devletin hiçbir faşist eğilimi olmamıştır.

 
Mütevazı demokrasimizin temelinde Atatürk döneminin minnetle anmamız gereken çok emeği var.

 
(Turgut Özakman bu yazı için Prof. Dr. Sina Akşın’ın Türkiye Önünde Üç Model adlı kitabında bulunan “Atatürk Döneminde Demokrasi başlıklı yazısından çok yararlandığını söylüyor.)
 

Zekeriya Sertel’in pişmanlığı
Atatürk’ün cenaze kortejini izleyen Zekeriya Sertel şöyle yazıyor:
“Vicdanımda bir hesaplaşma yapmak gereğini duydum. Sağlığında biz bu insana karşı hürriyet ve demokrasi savaşı yapmıştık. Onu, demokrasi ve hürriyet ve demokrasi getirmediği için adeta suçlu sayıyorduk. Onun hareketlerini diktatörce buluyorduk. Çünkü o vakit ormanın içindeydik. Ağaçları görüyorduk ama ormanı bütün büyüklüğü ile göremiyorduk. Şimdi geçenleri daha aydın görebiliyordum. Atatürk memleketin sosyal, siyasal ve ekonomik hayatında büyük devrimler yapmıştı. Halifeliği ve padişahlığı yıkmış, yerine bir Cumhuriyet rejimi getirmişti. Halkın sosyal hayatında ve geleneklerinde birçok esaslı değişiklikler yapmıştı. Halife ve padişahtan yana olanlar ona cephe almışlardı. İttihatçılar ona suikast tertiplemişlerdi. Emperyalistler memleket içinde isyanlar çıkarmışlardı. İstanbul’da bütün halifeci, padişahçı ve gerici basın Atatürk’e karşı yaylım ateş açmıştı. Bütün bu koşullar içinde hürriyet ve demokrasi gelişebilir miydi? Tersine devrim düşmanlarına karşı az çok ters davranmak gerekir. Atatürk de iç ve dış düşmanlara karşı ihtiyatlı, tedbirli bulunmak ihtiyacındaydı. Böyle olmakla birlikte Mussolini ve Hitler biçiminde diktatörlüğe gitmedi. Kişi yönetiminden çok Meclis egemenliğine, yani halk egemenliğine önem verdi. Bütün koşullar onun Doğulu bir diktatör olmasına elverişliydi. Fakat asker olmasına rağmen ‘benevolent diktatorship’ diye adlandırdıkları biçimde yumuşak, sevimli ve akıllı bir otorite kurdu. Bu otorite diktatörlükte olduğu gibi korkuya değil, sevgiye dayanıyordu. Ona bu kuvveti veren şey halkın kendisine sevgisiyle bağlı olmasındaydı… Biz eleştirilerimizi özgürce yapabiliyorduk. Nazım Hikmet en devrimci şiirlerini onun devrinde yazdı… Atatürk dünde büyüktü, bugün de büyüktür, yarında büyük kalacaktır. Biz uğrunda savaştığımız özgürlük ve demokrasiye ancak onun açtığı yoldan ulaşabiliriz.”


Kaynak Alıntı: http://ahmetsaltik.net/tag/ataturkun-olumu-genis-halk-kitleleri-arasinda-derin-bir-keder-yaratmisti/
 

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...