Blog Listem

milli kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260815

📚📖 "dilin aynı zamanda bir inşa işlevi vardır... dil ulus-devletin doğuşuyla ulusal kimlik arasında bağı kurar"

📚✍️Sadri Maksudi nin 📖"Türk Dili İçin" kitabına Atatürk gibi önsöz yazan ünlü Alman dil bilimci Brockelmann, "dilin aynı zamanda bir inşa işlevi vardır... dil ulus-devletin doğuşuyla ulusal kimlik arasında bağı kurar" diyordu.


Osmanlı'nın çözülüşünün önemli sebeplerinden biri de Türk dilinin Arap ve Fars etkisine girmesi ve devlet erkanının bunun etkilerini fark edememesidir.

📚Kitap_  ✍️Zafer Toprak, 📖 'Atatürk Kurucu Felsefenin Evrimi'






20260429

🗣️ Futbocu, 🇹🇷milli marş ve milli kimlik...

Mustafa Denizli: 

"Oyunun başında milli marşımız söylenirken Galatasaray’ın yarısı söylüyordu milli marşı, Fenerbahçe’de ise bir kişi söylüyordu. Hayatını burada geçirecek insanların bu tür maçlardaki maç sonraları ve yaşamları, bu maçlarla paralellik gösteriyor." 

(HT Spor) 






20230610

🎞🇹🇷Ünlü Piyanist Tuluyhan Uğurlu: "Sanatçı Anadolu’dan yanaysa kıymetli"

  

  Son dönemde bazı Türk oyuncularının uluslararası arenada Türkiye’yi karalayan ifadeler kullanması, vatansever aydınlardan tepki çekiyor. Sanatçı Tuluyhan Uğurlu, konuyu Ulusal Kanal'da Şule Perinçek'in sunduğu Yeni Ufuklar programında değerlendirdi. Uğurlu, "Sanatçının tavrı Anadolu'dan yanaysa kıymetlidir" dedi ve sanatçının temelinde vatan sevgisinin olması gerektiğini belirtti.

20190603

✍️ Kültür ve Dil Emperyalizmi - Kurtuluş Bilgilioğul



Kültür ve Dil Emperyalizmi

/Sosyoloji/milliyet blog


Son zamanlarda gittikçe artan bir Batı hayranlığı var. Bu da sömürülmeyi ve bölünmeyi doğuruyor tabii olarak… Bu yazımda; sömürülmenin küreselleşme adı altında emperyalizmi nasıl yaygınlaştırıldığını, insanlarımıza nasıl enjekte edildiğini kısaca anlatmaya çalışacağım.


Şu anda dünyanın, tabiatı ile Türkiye’nin öncül sorunlarından biri küreselleşme adı altında yayılan ve engellenemeyen emperyalizmdir. Dünyaya egemen olan devletlerin en büyük özelliği sömürgeci anlayıştır. Genel olarak baktığımızda kültür, dil ve ekonomik emperyalizm sıcak savaşların yerini almış, güçsüz veya sömürgeye meyilli devletlerin içine işlemiş, o ülkeyi boyunduruğu altına almıştır.

Türkiye, bu sömürgecilik politikalarının kurbanları arasında yerini almış, sömürülen devletler arasındaki yerini sağlamlaştırmaya devam etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’yi öyle bir boyunduruğu altına almıştır ki; bu himaye, ilk olarak kültürel emperyalizmle başlamıştır. Bu düşüncenin, bu projenin ilk temelleri 1950’lerde Türkiye’yi küçük Amerika yapma hayalleriyle/vaatleriyle başlamıştır. Amerikanvari filmlerle, yabancı hayranlığı aşılanarak maalesef başarılı olunmuştur. Yaşam şeklimizden işyerlerimizdeki tabelalara, giyim kuşamımızdan dilimize yapışan özenti sözcüklere varana kadar yaşamımızın her alanına girmiştir kültür emperyalizmi.

Kültür emperyalizminin bir öğesi olan, bununla birlikte başlı başına çok büyük bir sorun olan dil emperyalizmi de sömürülüşümüzün çok büyük bir göstergesidir. Zamanla illaki dilimize yabancı kelimeler giriyor. Çünkü kaynaşıyoruz, küresel bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal olarak küreselleşmenin yararını görebiliriz. İletişim, haberleşme son derece ilerde. Dünya küçük bir köy… Bunlar güzel şeyler; ama dilimize özenti kelimeler koymak, başka dillere hayran olmak akıl alır şey değil. Almış başını gidiyor bir İngilizce hayranlığı… Aman ha İngilizce düşmanı sanmasınlar beni… Kökleri 5 bin yıl önceye dayanan zengin Türkçemizin yanında; 300-400 kelime ile konuşulabilen, temeli birkaç yüzyıla dayanan birkaç dilin kırması bir dilden bahsediyoruz…

1953’te İsmet İnönü Dönemi’nde yeni bir kanunla Türk eğitim sistemine yeni bir düzenleme getirildi. Bu düzenlemeye göre Türk eğitim sisteminin başında bir kurul bulunacaktı. Bu kurul sekiz kişiden oluşuyordu. Dördü Türk, dördü Amerikan olan bu kurulda, başkanın oyu iki sayılıyordu. Diğer bir deyişle eğitimimiz için önemli kararlar, Amerikan kültürüne hizmet edilecek şekilde alınıyordu. Yani bizler bir-iki senelik değil, elli senelik planlarla sömürülüyoruz.

Aynı sistemle Fransa, Fas ve Cezayir’e; Rusya, Ortadoğu Türk devletlerine dil emperyalizmini uygulamışlar ve başarılı olmuşlardır. Bir başka örnek Gambiya ve Senegal… Afrika’da bir nehrin bir tarafı Gambiya, diğer tarafı Senegal… Bir taraf İngiliz, bir taraf Fransız sömürgesi… Bunlar, aynı dili konuşan bir kabile sömürgeleştirilmeden önce. Ne var ki şimdilerde birbirleriyle konuşamıyorlar. İngilizler İrlanda’da da aynı şeyi yaptılar. Sömürge altına alınan İrlanda’da “Yüksek Millî Öğretim Kurulu” adı altında sahte bir millî kurul kuruldu. Bu kurulun amacı; kent toplumuna, yani İrlandalılara yutturmaya çalıştırdıkları laflardı. Bizim 50 senedir ülkemizde yutturmaya çalıştırdıkları laflar gibi. Bu kurulun başında İngiliz valisi, birkaç İrlandalı da –İngiliz yalakası– kurul üyesi oluyordu. Sonra bir emirle yarından itibaren ilköğretim, ortaöğretim, lise, üniversite olmak üzere eğitim dili İngilizce yapıldı. Oysa hepsinin dili “Gaelik” dili, yani anadiliydi. Fakat 1920’de İrlanda Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından eğitim dili resmî dil olan Gaelik dili oluyordu.

Dünyada bunun gibi birçok örnek var. En korkunç sömürgecilik, eğitim kapitülasyonları yoluyla beyinlerin sömürgeleştirilmesidir. Ekonomik, politik ve kültürel sömürü, hemen ardından gelir, uzun vadeli bir yerleşme programı uygular. Okul kitapları bile İngiltere’den, Amerika’dan ithal ediliyor. Yabancı okullar, Lozan’a aykırı olduğu halde yeniden ve yenilenerek açılıyor.

Diğer geri kalmış dünya ülkeleri gibi, emperyalizm altında ezilmek ve sömürülmek istemiyorsak, var gücümüzle emperyalizmin boyunduruğu altından kalkmalıyız. Bu dava her gerçek solcunun, her gerçek milliyetçinin, her gerçek bilimcinin, her gerçek sanatçının, her gerçek hümanistin ve her gerçek Türk gencinin, yaşlısının en öncül davalarından birisi olmalıdır.

Hiçbir Türk devleti bir başka devletin boyunduruğu altında yaşamamıştır. Milletimizin uyanması ve dünyaya gerçek Türk gücünü, bilincini ve adaletini göstermesi için geç değil…

Bu işin sağı-solu yok… Aydınlanalım, aydınlatalım… Ve yayılsın bu ışık Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e, günümüzden nice yüzyıllara… Mutlu, aydın, temiz, çalışkan ve bilinçli bir gelecek için el ele…

Alıntı: Milliyet Blog
http://blog.milliyet.com.tr/kultur-ve-dil-emperyalizmi/Blog/?BlogNo=409371

20180926

🇹🇷 Türk Dil Bayramınız kutlu olsun!

"Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır." 
M. Kemal Atatürk

'Türkçemizin kökenlerini merak edenlere yazarımız Doğu Perinçek'in kitabını tavsiye ediyoruz. 

#TürkDilBayramı kutlu olsun! Türkçemizi korumak dileğiyle...'


20180902

🎞 🇹🇷 Milli Kültür Öğelerimiz Nelerdir?




milli kültür, milli kültür öğelerimiz, türk kültürü, sazlarımız, türk sazları, türk yemekleri, gelenek görenek, geleneklerimiz göreneklerimiz, geleneksel türk sanatı, geleneksel türk sporu, geleneksel tatlarımız, milli kültür nedir, milli kültür nedir kısaca özeti, milli kültür unsurları nelerdir, milli kültürü oluşturan öğeler, milli kültür örnekleri, milli kültür ögelerimiz 4. sınıf, milli kültürümüz, milli kültür ögelerimiz, 4. sınıf milli kültür öğelerimiz konu anlatımı

20180826

Milli ve Evrensel Kültür Değerlerimiz Nelerdir? / Osman N. Ararat



MİLLİ VE EVRENSEL KÜLTÜR DEĞERLERİMİZ NELERDİR?

Osman N. ARARAT


Bir milletin bütünlüğünü sağlayan ve onu diğer milletlerden ayıran yegâne unsur ‘‘kültür ölçüsü’’dür.

Geçmişten günümüze kuşaktan kuşağa taşıdığımız değerlerin tümü millî kültürümüzün yapı taşlarıdır. Mimari ve sanat eserlerimiz, şarkılar, türküler, hikâyeler, yiyecek ve içecekler, geleneksel kıyafetler, halk oyunları, edebi eserler ve inançlar, millî kültürümüze verilebilecek örneklerdir.

Örneğin, sözleri ve bestesiyle her daim en önemli millî değerlerimizden biri de bilindiği gibi İstiklâl Marşı’mızdır. Ne zaman bir bayram yapsak, ne zaman bir millî heyecan duysak hemen İstiklâl Marşı söyleriz. Onu söylerken de tüylerimiz diken diken olur, millî birlik ve bütünlük adına yol gösterir bize bu vatan için.

Millî kültürümüz evrenseldir. Biz, kendimize has sandığımız çoğu güzellikler, zaman ve mekân bakımından çok uzaklarda Orta Asya’dan, en azından 1500 sene evvel geriden ve tarihin derinliklerinden gelmiştir.

Mesela, Anadolu da yaşayan yaşlı insanlar, bugün dahi Orta Asya’da Türklerin kullandıkları hayvan takvimi ile mevsimleri değerlendirirler. Aynı şekilde, kirvelik, yas tutmada saç kesilmesi ve yüz yırtılması, erkek çocuğa altın küpe takılması, davul zurnalı toplu oyunlar, kurt köpeğinin uğurlu, tavşanın uğursuz sayılması, değnek (cirit) oynama ve altın, gümüş, para serpme, kıymetli misafirlere koyun başı ikram edilmesi gibi âdetler Orta Asya’dan gelmedir. Aynı şekilde, kızını evlendiren aile, başına kırmızı bir bez bağlaması geleneği, günümüzde evlenen kızın beline kırmızı kurdele bağlanması şeklinde devam etmektedir. Yine ortak geleneklerimizden, cenazenin arkasından ağıt yakılması, cenaze çıkan evde bir kaç gün yemek pişirilmemesi, komşuların ikramı ile yetinilmesi gibi gelenekler, verilebilecek diğer örneklerdir.

Söz konusu örf adet ve gelenekler, eski Türk topluluklarından alınarak yaşatılmış ve günümüze kadar taşınarak kendi kültür ögemiz yapılmıştır. Türk toplumu olarak bizi güçlü kılan şey de budur. Tarihteki bütün yüksek uygarlıkların temeli, kendi özgün kültürleri ile bağlarını koparmayan ulusların, örf adet gelenek ve göreneklerini koruyarak ve yüz yıllar boyunca nesilden nesile aktararak yaşatmasından ibarettir.

Diğer taraftan, önemli millî ve evrensel kültür değerlerimizden biri de dilimizdir.
Genel bir eğilim olarak dil, bir toplumun etnik kökeninin en önemli göstergelerinden biri olmakla birlikte, kültürün de en önemli parçasıdır ve onun taşıyıcısı olarak kabul edilir. Bu eğilim haklı bir eğilimdir. Dil, kültürün yapıtaşıdır veya eski tabirle mütemmim cüzüdür. Dillerin farklılığı menşelerin (köklerin) farklılığına delalet etmez.

En önemli kültür değerlerimizden biri sayılan İstiklâl Marşı’mızın Türkçe yazılmış olması, Türkçeyi millî varlığımızın tapusu ve ana sütü kadar ak kılar bize.

Millî kültürümüzde bugün erozyon yaşandığı ve tabiri caizse, gün geçtikçe yozlaştığı/yozlaştırıldığı yadsınamaz bir gerçektir.

Bu süreç içinde iç siyasetin de etkisiyle, diğer yabancı kültürlerle,  -hiç olmaması gerekirken- ne yazık ki alışverişimiz olmuştur ve olmaktadır. Bazen olumlu, bazen olumsuz. Bazılarımız batı hayranı bazıları Arap hayranı. Mesela Arap kültüründeki pek çok olumsuzluk ve hoşnutsuzluğun, adeta bir virüs gibi Türk bünyesine bulaştığını üzülerek müşahede ediyoruz. Özellikle kadına ve çocuğa bakış açısı bakımından. Galiba günümüzdeki kültür anlayışında toplumda yaşanan tartışmalar, hoşnutsuzluklar ve olumsuzluklar bunlardan kaynaklanıyor.

Bugün en büyük gayreti kültürümüze göstermeliyiz. Çünkü bugün, kendi kültürümüzde olmayan birçok şey maalesef kendi kültürümüzmüş gibi yansıtılmaktadır. Millî kültürümüzle ilgisi olmayan şeyler, kendi millî ve öz kültürümüze zarar vermektedir. Oysa bizi ayakta tutan en önemli unsur, kendi millî ve evrensel kültür değerlerimizdir.

Sonuç olarak, millî ve evrensel kültür dediğimizde, geniş kapsamlı değerler bütünü akla geliyor. Günümüzde, kültürel dünyamız gitgide yozlaşıyor. Buna izin vermemek gerekiyor. Anadolu kültürünün çok zengin bir yapıya sahip olduğu bilincinde ve farkında olmalıyız. Bu zenginliği baltalayıp yok etmek yerine, geliştirip güçlendirmemiz ve nesilden nesile, kuşaktan kuşağa aktarmamız tarihi, insani ve ahlâki bir zorunluluktur.

KAYNAKÇA:
(*) Osman ARARAT -Doğu ve Güneydoğu Anadolunun Türklüğü- ANKA Strateji Dergisi 8. Sayısı


Alıntı / Kaynak: http://ankaenstitusu.com/milli-ve-evrensel-kultur-degerlerimiz-nelerdir/

20180820

📚🇹🇷Türk kimliği, Türk dili, tarihi ve edebiyatı

Çözüm, bu toplumun Türk kimliğine dönmesindedir. Bunun için bizler de çocuklarımıza Türk milletinin edebiyatını, tarihini öğretmeliyiz. İşte size, tatilde okunacak 2 kitap:


 

20180110

İlber Ortaylı’dan PISA yorumu: ''Gençlere Türkçe konuşmayı yazmayı öğretemiyoruz''



İlber Ortaylı’dan PISA yorumu: 
''Gençlere Türkçe konuşmayı yazmayı öğretemiyoruz''


Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nın (OECD) üç yılda bir açıkladığı PISA (Uluslararası Değerlendirme Programı) 2015’te Türkiye’deki öğrencilerin matematik, fen ve okuma alanlarında başarısındaki dikkat çekici düşüşle ilgili tartışmalar sürerken, ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’dan da bir yorum geldi. MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesi tarafından organize edilen, Maslak Uniq Hall ve MEF Üniversitesi Maslak Kampusu’nda dün başlayan, İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Faruk Yelkenci ile birlikte yurtiçinden ve dışından birçok eğitimcinin katıldığı ‘Eğitimde Değişim Konferansları EDK16’da konuşan Prof. Dr. İlber Ortaylı, “Gençlerin en büyük sorununu son OECD testleri gösteriyor” dedi. Ortaylı’nın açıklamaları özetle şöyle:

TÜRKİYE, TÜRKÇE KONUŞMAYI BİLMEYENLERİN ÜLKESİ

Ezbersiz eğitim olmaz. Gramer ezberlemeden lisan konuşulmaz. Allah insana hafıza vermiş. Balıklara göre en büyük özelliğimiz. Bunu kullanmadığımız sürece yaratıcı da olamazsınız. Gençlerin en büyük sorununu son OECD testleri gösteriyor. Maalesef gençlerimiz ezberleyerek dil kurmayı, ezber malzeme üzerinde bilim yapmayı, Türkçe yazmayı ve konuşmayı öğretemiyoruz. Bu çok büyük sorun. İster televizyonda konuşanı, ister siyasi nutuk atanı, ister hocanızı dinleyin Türkiye, Türkçe konuşmayı bilmeyenlerin ülkesidir. Bu insanlar ezbere alışmamış. Beynini kullanmadan Google’a müracaat eden bir toplumun geleceği hiç parlak değil. Köylerdeki okulları kapatıyorlar. Köy nüfusları azaldı bunu biliyoruz ama köy ölüm ilanı almadıkça oradaki okulu kapatmak tam bir gerizekalılık. Çünkü elektrik, su, yol var. 5 öğrenci de olsa oraya gidecek öğretmen var. Hangi aptal bunu çıkardı tespit etsem hakikaten bir gerizekalı portresi çıkaracağım.


YURT DIŞINDAN ÖĞRETMEN GETİRİLEBİLİR

Osmanlıca dersi koyduk ama öğretmenler Osmanlıca bilmiyor. İnsanlar Osmanlıca öğrenmiyor. 5’inci sınıflar İngilizce hazırlık sınıfı olacak. Nereden gelecek o kadar İngilizce hocası? Şöyle bir programı ciddi olarak teklif ettim. Bir sürü imam hatip açmışsın, insanları da koymuşsun içine. Suriye’den kaçan kalabalığın içinde hakikaten iyi öğretmenler var. Oradan hoca tutun o zaman dedim. Mevzuat uygun değil diyorlar. Birtakım işlerde mevzuatı hiç taktığınız yok. ABD’de, İngiltere’de bir sürü öğretmen var. Toplayın getirin. Türkiye bunlara para verebilecek durumda artık. Açıldıysa öğretilecek, bu öğretmenler de getirilecek.”

‘Eğitimde Değişim Konferansları’ yurtiçinden ve dışından eğitimcilerin konuşmalarıyla bugün de devam ediyor.
***

Bakış açısı değişikliğine ihtiyaç var

Maslak Uniq Hall ve MEF Üniversitesi Maslak Kampusu’nda yurtiçinden ve dışından eğitimcilerin konuşmacı olarak yer alacağı konferansın açılışında konuşan İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Faruk Yelkenci ise şunları söyledi:
“İstanbul’un maarif müdürü olarak ben de eğitimde değişime dair düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Eğitimde birçok şey değişir ama eğitimin merkezinde insan olması gerekliliği değişmez. Eğitim uygulamalarının merkezinde mesleğine aşık, öğretmenliği bir dava olarak gören öğretmenin varlığı değişmez. Bugün değişim açısından öncelikle ciddi bir bakış açısı değişikliğine ihtiyacımız var. Öğretmen yetiştirme ve müfredatla ilgili bakış açımızı değiştirmemiz lazım. Öğretmen yetiştirilmez öğretmen olunur diyoruz. Eğer öğretmen olma derdi olmayan birileriyle eğitim yapıyorsanız onları yetiştiremezsiniz. İkincisi daha da önemlisi müfredat meselesi. Türkiye’de müfredat kazanımlar üzerinden ele alınıyor. Müfredat meselesinin yöntem üzerinden ele alınması gerektiğini düşünüyorum.”


Değişim vazgeçilmezdir

MEF Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin ise, “Burada amaç sadece gençler, amaç sadece onlar için daha iyi bir gelecek. İnanıyorum ki buradan çok güzel fikirler çıkacak. Eğitim için sürdürülebilir değişimler elde edilecek. Değişime aslında hiçbirimiz karşı çıkmayız. O değişim bizi değiştirmediği sürece sorun yok. Ne zaman ki bizi değiştirmeye kalkar o zaman karşı çıkarız direniriz. Bizim bir önemli özelliğimiz daha var özünde değişim yapmadan sonuçların değişmesini bekleriz. İstediğimiz sonuç çıkmayınca da onu bunu suçlarız. Değişim vazgeçilmezdir” diye konuştu.


20171226

'Kemal'in Öğretmenleri' / Dr. Necip HABLEMİTOĞLU


Kemal'in Öğretmenleri / Dr. Necip HABLEMİTOĞLU
Kasım 1999, Yeni Hayat Dergisi, Sayfa 24-29

Ebediyetinin 61. Yıldönümüne Armağan: 
Kemal'in Öğretmenleri

Ukrayna'nın Moldova sınırındaki Bolgrad kasabasının ortodoks mezarlığında bir Türk'ün yattığını hiç biliyor muydunuz?!. Bu bakımsız, unutulmuş, üzerini otlar bürümüş kabirde, bir dönemin bilinmeyen tarihinin, koşulsuz vatanseverliğin gömülü olduğunu yaşlı bir Gagauz'un şu ifadesinden çıkarırsınız: "Burada Kemal'in üüredicisi (öğretmeni) yatıyor!.."


"Kemal'in Askerleri"nin (Kuvayı Milliyeciler) bu ülkeyi kurtardığını bilirsiniz. Bilirsiniz de, "Kemal'in Öğretmenleri"nin, Türkiye'den bin küsur kilometre ötede ne aradığını bilemezsiniz. Oysa, başınızı biraz çevirip, bugün Gagauz Bölgesinde .... görevlilerinin, Rus, A.B.D., Alman, Bulgar, Yunan ve hatta Norveç uyruklu türkolog, gazeteci, "serbest araştırmacı" ve papazların, bahai ve protestan misyonerlerinin ne aradığını araştırırsanız, Atatürk'ün de onu aradığını saptarsınız. Kısaca, Türkiye'nin "ön bahçesi"nde, bir başka ifadeyle terketmek zorunda kaldığımız eski vatan topraklarında ağırlığını artırmaya çalışan Atatürk'ün, bu çabaya diğer ülkelerden en az 60 yıl önce başladığını görür, ileri görüşlülüğüne hayran kalırsınız. Sonra O'nun şu sözlerini hatırlarsınız:


"... Rusya'dan bize sığınan siyaset adamı soydaşlarımız, kardeşlerimizdir. Dünyanın gittikçe karışan ve gittikçe tehlikeli bir istikbale yönelen tutumu muvacehesinde bizim durumumuza hususi bir önem vermelerini beklemek hakkımızdır. Şunu da takdir etmeleri lâzımdır ki, Türk Milleti Kurtuluş Savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve istiklâl davaları ile ilgilenmeyi, o dâvalara müzaheret etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklâllerine kayıtsız davranması elbette tecviz edilemez. Fakat milliyet dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde mütalâa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet dâvası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müsbet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müsbet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler ilkin KÜLTÜR meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz" (1).


Atatürk'ün Türkiye'nin çıkarlarını herşeyin üstünde tutan, sınırları belli olmayan turancılık gibi ham hayalleri reddeden, akılcı, gerçekçi, bilimsel politikalar üretmesi gerçeğine tipik bir örnek olarak, Gagauzlara (Gökoğuzlara) yaklaşımını gösterebiliriz. Ama önce, Atatürk'ün genel anlamda Dış Türkler için oluşturduğu strateji çerçevesindeki diğer uygulamalarını ana başlıklar halinde ortaya koymak gerekir. 

Atatürk'e göre, Türkiye dışındaki Türklerin Türkiye'ye topyekûn göçü asla çözüm değildir. Dış Türkler, bulundukları ülkelerde ulusal kimliklerini koruyarak mevcudiyetlerini sürdürmelidirler. Bu temel politikanın en somut örneklerine Lozan Barış Konferansı tutanaklarında rastlamak mümkündür. Bir şekilde yurt dışından gelen Türk asıllı göçmenleri, "kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıraları" kapsamında değerlendiren ve gereken önemi veren Atatürk, diğer taraftan, Antlaşmaya ek "Mübadele Protokolü"nde de görüleceği üzere, İstanbul'daki Rumlara karşılık yaklaşık üç kat daha fazla nüfusa sahip Batı Trakya'daki Türklerin yerlerinde kalmalarını, bir başka ifadeyle mübadele kapsamına alınmamaları için kararlılık göstermiştir (2).


Atatürk'e göre, Türkiye dışındaki Türklerin kültürel yapılarını koruyup geliştirecek; onları bulundukları ülkelerde eşit ve rahat yaşamalarını olanaklı kılacak politikaların üretilmesi şarttır. Bu açıdan, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak isteyen özellikle komşu ülkelerin, içlerindeki Türk azınlığa karşı duyarlı ve saygılı olma zorunluluğunu hissetmesi sağlanmalıdır. İşte, Lozan Barış Antlaşması başta olmak üzere, komşu ülkelerle yapılan ikili antlaşmalarda Türk azınlıkların korunmasına ilişkin hükümlerin yer alması, bu politikanın bir tezahürüdür. Hatta Atatürk, bu antlaşmalarda, Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklerin temel insan haklarının güvence altına alınmasının yanısıra, bu topraklarda şehit düşmüş askerlerimizin kabirlerini biraraya getirmek suretiyle şehitlikler açılmasını da sağlamıştır (3).


Atatürk'ün Balkanlarda bıraktığımız -daha doğrusu bırakmak zorunda kaldığımız- Türklerin eğitim ve kültürel sorunlarına ilgisini gösteren pekçok örnek vermek mümkündür. O'nun "Güvenlik Kuşağı" stratejisi bağlamında gerçekleştirdiği "Balkan Antantı", "Sadabad Paktı" gibi uluslararası yapılanmaların ve de ikili antlaşmaların özünde, sadece bölgesel güvenlik değil, mütekabiliyet ilkesi ile birlikte, aynı zamanda taraf ülkelerde yaşayan Türk azınlıkların durumları da yer almıştır. Bir başka ifadeyle, Türkiye ile dost olmanın olmazsa olmaz türünden en önemli koşulunun, bünyelerindeki Türk azınlığa iyi davranmak ve gereken önemi vermek olduğunu dost-düşman bütün bölgesel ülkeler kavramışlardır. Milli Mücadele döneminde Komintern güdümlü komünist örgütlere (Yeşilordu, T.K.P., Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası) karşı ideolojik düzeyde savaşım sürdüren ve bu kapsamda Sovyet Rusya'ya karşı mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde politikalar üreten Atatürk, sonuçta bu örgütleri kapatırken; izlediği özgün bir strateji sonucu olarak da -Moskova Barış Antlaşması'nın 8. maddessi ile- bu konuda Sovyet Hükûmeti'nin desteğini almıştır (4). O'nun Buhara Halk Cumhuriyeti (5) ve Azerbaycan Cumhuriyeti (6) ile ilişkileri bile, Türkiye dışındaki Türklere bakışını ortaya koymaya yetmektedir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Sovyet yanlısı kişi ve örgütlere hayat hakkı tanımayan Atatürk, farklı tarihlerde Rusya'dan Türkiye'ye sığınmış Türk liderlerini ve aydınlarını sımsıcacık ilgiyle kabul etmiş, bu kadrolara son derece önemli görevler tahsis etmiştir. Prof.Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof.Dr. Zeki Velidi Togan, Prof.Dr. Yusuf Akçura, Prof.Dr. Reşit Rahmeti Arat, Prof.Dr. Ahmet Caferoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Cafer Seydahmet Kırımer, Mehmet Emin Resulzade, Mirza Bala ve daha pek çokları Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş kadroları içinde yer alırken, diğer taraftan özel izinle oluşturulan "Milli Merkezler"de dâvalarını da sürdürmüşlerdir (7).


ATATÜRK VE GAGAUZLAR


Atatürk'ün Türkiye dışındaki Türk topluluklarına olan ilgisi, siyasal ve dinsel sınırlar tanımamaktaydı. Türklerin sarı ırktan olduğu yolundaki Batının tarihi safsatalarını çürütmek, Türk tarihini, dünya tarihi içinde olması gereken konuma getirmek için Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kuran; Sümeroloji dahil Anadolu uygarlıkları kapsamında ölü dilleri bile araştıracak bölümler açtıran; Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi bilimsel merkezlerin oluşumunda öncülük yapan Atatürk, müslüman olmayan Türk topluluklarına da -Türk ulusunun ve tarihinin bütünlüğü perspektifinden- özel ilgi duymaktaydı. Örneğin, Türklük bilincine sahip olmayan Anadolu'daki Ortodoks mezhebine mensup Türklerin, kendilerini dinsel aidiyet duygusu ile "Rum" kabul ederek Lozan sonrası "Mübadele Protokolü" çerçevesinde Yunanistan'a göç etmeleri, Atatürk'ü derinden etkilemişti. Karamanlıca -grek alfabesi kullanılarak- yazılmış İncil kullanan bu Türk soylu vatandaşlarımızı Türkiye'de bırakabilmek için, geç de olsa son bir girişimde bulunan Atatürk, Papa Eftim'e İstanbul'da bir Türk Ortodoks Patrikhanesi kurdurtmuştu. Bugün, Türkiye'nin ve Dünya Türklüğünün çıkarlarını, tüm Ortodoks merkezlerine ve de Rusya, Yunanistan, Ermenistan gibi ülkelere karşı en radikal biçimde savunan Türk Ortodoks Patrikhanesi, Atatürk'ün ilerigörüşlülüğünün ve de bilimsel temellere dayalı -duygusal olmayan- Türklük bilincinin bir göstergesi olarak varlığını sürdürmektedir. İşte Gagauzlar, bir başka tarihsel ifadeyle Gökoğuzlar, bu patrikhanenin yönetsel dairesi içinde yer almaktaydı (8).


Dış Türkler konusunda hem Batılı ülkelerin ve hem de komşularımızın düşmanlığını çekmemek için, uygulama yerine sadece "boşboğazlık" derecesinde "Turancılık" söylemleri yapan ve böylesine görüntü çizen Türkocakları'nı kapatan Atatürk, Türkçülüğün duygusal boyutlardan çıkarılıp eylem boyutuna geçirilmesinin bir örneği olmak üzere de, kapattığı Türkocakları'nın Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'e yepyeni bir görev vermiştir: Türkiye Cumhuriyeti'nin Romanya Büyükelçiliği!.. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Türklük bilincinin oluşumunda inkâr edilemez hizmetleri bulunan Türk Ocakları, Cumhuriyet ile birlikte değişime ayak uyduramaması; yöneticilerinin, Türkçülüğü ölçüsüz ve duygusal söylemlerden ibaret bir siyasal rant kaynağı biçiminde kullanmaya kalkışması gibi nedenlerle kapatılmıştır ve kapatılırken de spekülasyonlara neden olmaması için esas resmi gerekçe açıklanmamıştır. Bu kapatma işlemi bağlamında, Atatürk'ün Türkçülüğe karşı olduğunu iddia etmek elbette ki mümkün değildir (9). Nitekim, Atatürk, Türkçülüğü sadece olağanüstü söylevlerinde "terennüm eden" ama uygulamaya geçiremeyen Tanrıöver'i Büyükelçiliğe atarken, sadece kendisini taltif etmekle kalmamış; üstelik tam bir destekle, ülküsünü hayata geçirme şansını vermiştir (10).


Gagauz Türklerinin latin alfabesine geçmesine ilişkin bir U.N.D.P. Projesinde görev üstlendiğim Moldova'da, edindiğin bilgi ve belgelerin ışığında ifade edebilirim ki, Hamdullah Suphi Tanrıöver, yaklaşık elli yıllık kapkara yasakçı Sovyet döneminin sonrasında hâlâ sevgi ve saygı ile hatırlanıyor. Bu kapsamda O, Besarabya ve Kuzey Bukovina'daki tüm Gagauz kasaba ve köylerini dolaşmıştır. Bükreş'teki Büyükelçiliğimizin kapılarını bu Ortodoks mezhebindeki soydaşlarımız için ardına kadar açmıştır. Sefaret çalışanlarını (yerel personel) Gagauzlardan seçmiş; ardından da bölgelerinde temayüz etmiş yerel liderlerin çocuklarına öncelik vererek ilk etapta yaklaşık 40 kişilik bir öğrenci grubunu öğrenim için Türkiye'ye göndermiştir. Daha sonra bu sayı 200'ü aşmıştır. Bunların bir kısmı tekrar ülkesine dönerek toplumuna Türklük bilinci ile hizmet ederken, Türkiye'de kalanlar da anavatana hizmeti yeğlemiştir. Bu grup arasında, Ege Üniversitesi'nde Rektör Yardımcılığı yapmış emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Emin Mutaf (Georgi Mutaf), Prof.Dr. Özdemir Çobanoğlu (Vasili Çoban) gibi çok sayıda Gökoğuz Türkü bulunmaktadır (11). Rahmetli Tanrıöver, bununla da kalmayarak Romanya'daki müslüman Türk azınlığın, Gagauzlara her yönden destek vermesini de sağlamıştır (12). İşte bütün bu faaliyet programı çerçevesinde, Romanya vatandaşı gönüllü Türk öğretmenlerinin yanısıra, Türkiye'den de 80 ilkokul öğretmeni getirtilmiştir. Bu öğretmenlerin öğrencilerinden olup da hayatta olan yaşlı Gagauzların ifadelerine göre, romence ve rusça bilen bu öğretmenler, II. Dünya Savaşı'nın başına kadar bölgede görev yapmışlar. Bunların çoğunluğu savaşla birlikte Türkiye'ye dönerken, bazıları "görevleri henüz bitmediği" gerekçesiyle eğitim hizmetine devam etmişler. Ancak, Sovyet işgali ile bu öğretmenlerin tamamı "Türk Casusu" isnadı ile hep aynı cezaya, 25 yıl ağır hapis cezasına çarptırılarak Sibirya'daki toplama kamplarına gönderilmişler. Sonra, Stalin'in ölümünden sonra Kruşçev tarafından çıkarılan afla Gagauz Yeri'ne sadece biri dönebilmiş: Adı, Ali KANTARELLİ!.. Ölünceye kadar "Kemal"in yani Mustafa Kemal ATATÜRK'ün öğretmeni olmayı sürdürmüş; çevresindekilere Türkçe öğretmiş; Türklük bilinci aşılamış... Üç çocuğuyla dul kalan bir Gagauz kadınıyla evlenmiş; onları her Pazar Kiliseye götürdükten sonra evine dönüp müslümanlığın gereklerini yerine getirmiş. Bir başka ifadeyle, laikliğin ne olduğunu sevgi, saygı ve hoşgörü ile en köktendinci Ortodoks Gagauzlara da göstermiş, tek kelime ile örnek oluşturarak hayranlık uyandırmış... İşte, O'nu sevgi, saygı ve minnetle anan bir öğrencisi, Moldova Yazarlar Birliği Başkanı, Moldova eski Eğitim Bakan Yardımcısı, hayattaki en büyük ve önemli Gagauz eğitimcisi, yazarı ve halk kültürü uzmanı Nikolay BABAOĞLU'nun, ilkokul öğretmeni Ali KANTARELLİ hakkında hatırladıkları!.. Hem de orijinal Gagauz Türkçesi ve yeni kabul edilen latin harfleri ile:


"ANILARIM"


Ben duudum 1928 yılda bir gagauz-türk aylesinde, küyümüzün adıydı Tatar-Kıpçak ama bugün sadece Kıpçak deerlar. Benim soyadım Babaoğlu, adımı Kilisede Nikolay koymuşlar niçin ki annem-babam hristian dinini kullanırmışlar.


1935-cı yılda açan ben 7 yaşımı doldurmuşum beni köyümüzde ilkokula verdiler. Benim öğretmenim bir çok yalpak romen kadınıydı. Ben küçük olarak baştan romence konuşmayı hiç anlamazdım, neçin ki evde içerimizde biz konuşurduk sadece gagauz Türk dilinda. Ama çocukluk fikirim keskindi gülerüzlü öğretmenimi da annemi gibi çok sevmiştim besbelli bu üzere tez-tez başladım romenceyi annama ama ikinci-üçüncü sınıflarda ben artık çok iyi romence bilirdim, yazmakta okumakta 10 hem 9 derecelerden aşaa kalmazdım. Okulumuzda birinci öğrenci sayılırdım, evde annem-babam çok kanaattılar.


Ne büyük sevinmelik oldu bizim okulumuzda açan 1937 yılda sölediler ki aftada iki dersimiz olacak türkçe. Kim bizi öğredecek, nasıl olacak hiç bişey taa bilmezdik, ama çok merak ederdik, yinanamazdık ki olur olsun ders bizim ana dilimizde.


Eylül ayın birinde başlardı eni okul yılı. Bu günde Kıpçak okulun meydanında bizi okul öğrencilerini (bir 100-150 kişi) hepsimizi dizdilar kare. Bu karenin ortasında vardı 4-5 romen öğretmenleri, angılarını biz artık bilirdik tanırdık ama onnarın aralarında vardı bir da eni gene bize yabancı bir adam. Giyimliydi o cat-eni elbiseylen, başında vardı geniş kenarlı Avrupa şapkası, saa elinde asılıydı bastonu. Karede çocukların arasında başladı gezmea laf çünkü bu adam gelmiş Türkiyeden de bizim türkçe öğretmenimiz olacakmış. O romen öğretmenlerin yanında konuşurdu romen dilinde. Ben o zaman düşündüm: Sanki o nasıl bizi türkçe öğredecek, açan o kendisi sadece romence konuşuyor... Ama okul yılın başlangıc yortusu geçti da biz başladık derslerimizi. Sınıfımızın kapusuna derslerin programını asmıştılar. Benim üçüncü sınıfımda salilarda hem cumaalarda yazılıydı birer ders türk dili. Okulumuzda hepsi çocuklar sadece bu eniliyi konuşurdular işittik ki ikinci sınıfta pazaertesi artık türk dili olmuş, eni ögredici söylemiş kendi adını demiş uşaklara, ki onunla olur öle konuşmaa nice evde annelerimizlen konuşuyoruz... Geldi sali günü ikinci dersimiz türkçe, nasıl meraklan beklerdik zil calsin, erleştiydik sıralarımıza beklerdik, ama aramızda vardı bir en huluz ürencimiz Kocabaş Koli o kapu aralıgından bakardı gelecek mi. Bir da o hızla kaçtı erina ge-li-yor!


Girdi içeri eni öğretmen, biz hepsimiz askerde gibi kalktık ayaa, beklerdik hergünkü alışılmış selamı "Buna ziua", amma işittik eni selamı o dedi Günaydın. Biz bilmezdik nasıl cevap edelim, ama o başladı bizimlen çok annaşılmış evdeki dilimizde konuşmaa:


Çocuklarım, dedi o, eter ayakca durdunuz, oturunuz, aramızda sevinmelikten mi yoksa şaşmaktan mı bir gülüş koptu. Öğretmen devam etti gülmeyin dedi ben size türkçe selam verdim "Günaydın". Ben de Nikolay Babaoğlu sayılırdım sınıfımızda en açıkgözü hiç utanmadaan sordum:


- Ama biz bilmeriz nasıl selamınıza cevap verelim:
* Siz de deyin "Günaydın" da hemen oturun. Hade eniden tekrar edelim bunu. Kalkınız, ben deyecem 'Günaydın' siz de cevap ediniz. Kalktık:
-Günaydın, çocuklar.


Biz de:

- Günaydın!


- Bana deyeceniz "Bay öğretmen" bunu o yazdı tebeşirlen taftamıza, biz de yazdık tefterimize. Sonra söyledi ki o bizim türk dili öğretmenimiz, sordu bizim sıraylan isimlerimiz, taa sora taftaya yazdı türk dilin alfabesini o pek az ayırılırdı romen alfabesinden. Ö, ü kelemelerin altını çizdik. Öğretmen dedi ki bir aftadan sonra türkçe kitaplar gelecek de başlayacaaz türkçe okumaa. Ama bu ilk dersimizde sadece konuştuk. Bay öğretmen söyledi ki kitaplarımız türkiye memleketinden demir yoluyca gelecekler, ki bu kitapları bize türkiye prezidenti Kemal paşa Atatürk hediye göndermiş. Taa sora o gösterdi haritada nerede Türkiye bulunuyor, anlattı ki orada insanlar hepsi bizimce türkçe konuşuyorlar. Bize öğretmenimizin her bir sözü çok meraklı gelirdi. Düşünürdük acaba nasıl öle bir bütün memleket sadece türkçe konuşuyor...


Evde annelerimize-babalarımıza doyamazdık anlatmaa nasıl gözel türkçe derslerimiz oluyor.


Geçti taa bir-iki afta Taraklı demir yol garından kitaplarımız geldi. Üçüncü sınıfta herkezimize ikişer kitap parasız verildi, birinin adıydı "Mini mini Okumak Kitabı". Onu ben şimdi de artık oldum 65 yaşında ama hep arşivimde anmak için tutuyorum.


Kitaplarımızı almak günümüz bizim bütün okulumuz için bir büyük bayram günü oldu. Teneffuslarda sadece türkçe kitaplarımızı aktarıp bakardık. Biri birimize gösterirdik, artık taa onnarı sınıfta öğrenmedeen okurduk hem annardık bu çok meraklıydı, bizim evdeki dilimizde kitaplar yazılıydılar.


Romen öğretmenlerimiz domnu Kojan, domnu Balmuş, domnu Gibulet başladıydılar azbucuk kıskanmaa ne öle olduydu da biz bırakmıştık romence kitapları da sadece türkçeleri aktarıp okurduk.


Geçti taa biraz vakıt biz hepten alıştıydık bizim bay öğretmenimize, Türkçe dersler o kadar tez geçerdiler ki etiştiremezdik dadına ermee. Biz salileri hem cumaaları bekleerdik nice Paskaliye yortularını. Yazardık, okurduk, ana dilimizde çok şiirlar ezbere öğrenirdik, masallar okurduk.


Benim babam da eni üüretmenimizlen tanışmıştı babamdan işittiydim ki öğretmenimizin haliz adı Ali Kantarelli'ymiş o yaşardı kiraylan köy başın primarın evinde. Bay öğretmen türk dilini okuturdu bizim okulumuzda hem de köümüzün ikinci okulunda, o ikinci okulda da dört sınıf vardı.


Bay öğretmen Ali Kantarelli bekardı benim Kıpçak köyümde öğretmenlik etti. 1937-1938-1939 yıllara kadar. Bizim köyde de evlendi.


Onun hanumun adıydı Talmaç İvanna. Bu insan Kıpçaklıydı. Açan 1940 yıl'da Moldovaya bolşevikleer geldi, başka köylerimizden türk öğretmenleri etiştirip gittileer. Türkiye'ye, ama benim öğretmenim Ali bey kaldı Moldovada bak aylesi vardı Kıpçakta. Da nasıl o zamanlar Sovyetlerde geçeerdi hepsini suçlu yapmak, Ali Kantarelliyi de suç buldular çünkü o Moldovada Türk casusuymuş bu üzere hiçbir de suçsuz adamı Stalin apisee kapadı 25 yıla. Ama 15 yıldan çok yattı anista da Stalin geberdiynen kurtuldu geldi, ama Kıpçakta başka yaşamadı diyşildi bir Borcak adında küyee, oradan da sora gitti yaşamaa Bolgrad şehrine. Oradan da işittim ölmüş 1980 yıllarda. Bolgrade şehrinde de bu günee kadar mezarı. N. Babaoğlu 5. XII.1995" (13).


Onlar, "Kemal'in Öğretmeni"ydiler!... Gözlerini kırpmadan gösterilen Türk toprağına gitmişler, hayatları pahasına görevlerini sürdürmüşlerdi. Tıpkı şimdilerde Güneydoğu'da PKK'lı teröristlerce şehit edilen genç meslekdaşları gibi!.. Ama Ali Kantarelli öğretmenin dışındakilerin ne adları ne de kabir taşları var!.. Ne giderken sormuşlar, ne de Tanrı cennetine uçmağa varırken!.. İlgi a da hatırlanmayı bekliyorlar mı? Sanmıyorum, çünkü onlar Türklüğe hizmet yolunda ulaşabilecekleri en üst mertebeye ulaşmışlar. Ama yine de siz lütfen gözlerinizi kapatıp buz gibi soğuk bir ülkede başında haç dikili bir kabir hayal edin ve içindeki şehitlerimize Ulu Tanrı'dan sonsuz rahmetler dileyin!.. Bir de gönül pınarınızdan süzülüp, kalp gözünüzden dökülecek sımsıcacık şükran ve sevgi dolu bir damla yaş!.. Hepsi o kadar...


Evet, bir gün yolunuz Gagauz Yeri'ne düşerse, Çadır, Vulkaneşti, Taraklı gibi şehirlerde ve Kıpçak, Baurçi, Tomay gibi köylerde Gagauz soydaşlarımızın tertemiz Türkçelerini duyup bize olan duygusal yakınlıklarına tanık olduğunuzda artık bilirsiniz ki, bu bölgelerde "Kemal'in Öğretmenleri" görev yapmışlardır. Onların ulaşamadıkları Komrat ve çevresinde ise anadilini konuşamayan, ruslaşmak üzere olan Gagauzları gördüğünüzde ise en büyük Türk Atatürk'ü minnet ve hayranlıkla anarsınız. Ve kendi kendinize sorarsanız, 2000'e bir ay kala, Türkiye Cumhuriyeti, hem de bu kalkınmışlık ve eğitim düzeyinde Gagauzlara rusça ve romence bilen kaç ilkokul öğretmeni gönderebilir? İşte Atatürk farkı!.. O, Türkiye dışında yaşayan Türklerin sorunlarına hiç ama hiç duygusal bakmadı; hele hele hiç "ben Turancıyım" demedi; istismara yeltenmedi; bunun için de dünyanın kin ve nefretini üstümüze çekmedi, çektirmedi. Son derecede akıllıca, sessizce, Türkiye'nin konumunu ve kaynaklarını riske atmaksızın gerçekçi bir strateji oluşturdu ve izledi. Örneğin, Hatay'a görevlendirdiği fedailerin başarılarını izledi ama sonucunu göremeden uçmağa vardı. Ve O, Tanrı cennetine ulaştığında, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya gibi ülkelerdeki Ali Kantarelli gibi nice "Kemal'in Öğretmeni" unutuldu, gitti. Bugün onların ve ailelerinin çektikleri acıyı ve hasreti lütfen yüreklerinizde hissetmeye çalışın ve bu fedakâr akıncı vatan evlâtları için bir fatihayı esirgemeyin!..


Necip HABLEMİTOĞLU

    DİPNOTLARI :

  1. Atatürkçülük III-Atatürkçü Düşünce Sistemi (Haz. Genelkurmay Başkanlığı), (İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, 1997), s. 30.
  2. Reha Parla, Belgelerle Türkiye Cumhuriyeti'nin Uluslar arası Temelleri: Lozan-Montrö, (Lefkoşa: 1985), s. 72-77 ve 101.
  3. Yalçın Özalp, Yurt Dışındaki Türk Şehidlikleri, (Ankara: A.Ü.T.İ.T.E. yayınlanmamış doktora tezi, 3 C., 1987).
  4. 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Barış Antlaşması'nın 8. Maddesine göre, Türkiye ve Rusya, kendi topraklarında birbirleri aleyhine faaliyet gösteren kişi ve örgütlere hayat hakkı tanımayacaklardır. Buna göre, Mustafa Kemal Paşa, Rusya'daki "Heyet-i İlmiye"ye dahil B.M.M. üyesi milletvekilleri dahil ilgili istihbarat görevlilerimizi geri çekmiş; Sovyet Rusya da, Komintern'e bağlı olarak faaliyet gösteren Yeşilordu, Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası ve Hafi Türkiye Komünist Partisi gibi örgütlerin kapatılmasını onaylamıştır. Antlaşmanın akabinde, Atatürk tarafından muvazaalı olarak kurulmuş olan resmi T.K.P. de kapatılmıştır. Bu partinin kurucularının İsmail Suphi, Mahmut Esad gibi "Türkçü" ve Mustafa Kemal Paşaya bağlılığı ile tanınan kişiler arasından seçilmiş olması manidardır. Bunlardan Burdur mebusu İsmail Suphi Beyi, daha önce Türk Yurdu dergisinde yazdığı Türkbirlikçi yazılarından tanıyoruz. Mahmut Esat Bey de daha sonra "Bozkurt" soyadını alacak ve Türk Devriminin esaslarını yeni nesillere öğretecek programda önemli görevler üstlenecektir. Moskova Barış Antlaşmasının tam metni için bkz. İsmail Soysal, Tarihçeleri ve Açıklamaları ile Birlikte Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, I. Cilt, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını, 1983), s. 27-38.
  5. Buhara Halk Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Osman Hoca'nın önderliğinde B.M.M. Hükûmeti'ne teslim edilmek üzere Sovyet Hükûmeti'ne verilen 100 milyon altın rublelik para yardımı hakkında, Mustafa Kemal Paşa'nın B.M.M.'nde Buhara Elçilerinin de katıldığı oturumda yaptığı konuşma metni, "Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri"nde mevcuttur. Ayrıca geniş bilgi için bkz. İdari Faaliyetler, (Ankara: Genel Kurmay Başkanlığı ATASE Yayını, 1975), s. 173 vd.; Osman Kocaoğlu, "Rus Yardımının İçyüzü", Yakın Tarihimiz, I, s. 101; Prof.Dr. Ergun Aybars, Türkiye Cumhuriyeti I, (İzmir: Ege Üniversitesi Yayını, 1984), s. 327-29 ve 373-76; Enver Behnan Şapolyo, "Atatürk ve Üç Kılıç", Türk Kültürü, 4, 37: 84-87; Prof.Dr. İbrahim Yarkın, "Buhara Hanlığı'nın Sovyet Rusya Tarafından Ortadan Kaldırılması ve Buhara Halk Cumhuriyeti'nin Kuruluşu", Türk Kültürü, 7, 76: 297-303. Mustafa Kemal Paşa, Buharalı soydaşlarımızın bu çok önemli ve anlamlı jestine karşılık, Buhara'da Büyükelçilik açılmasına karar verdi. Bu göreve Ruşen Eşref (Ünaydın) Beyi, Maslahatgüzarlığa da Rahmi (Apak) Beyi getirdi. Buhara Halk Cumhuriyeti'nin Kızılordu tarafından işgali öğrenilince, sefaret heyetimiz Batum'dan geri döndü.
  6. Mustafa Kemal Atatürk'ün Azerbaycan'daki gelişmelerle ilgili olarak askeri istihbarat raporlarının yanısıra, B.M.M.'nin Bakû'daki Mümessili Memduh Şevket (Esendal) ve diğer görevlilerle birlikte Dr. İbrahim Tali (Öngören), Dr. Rıza Nur, Bekir Sami, Enver Paşa'nın yaverlerinden ve de amcası Halil Paşa'dan da önemli bilgiler içeren raporlar aldığı ve dolayısıyla da bölgedeki tüm gelişmeleri yakından takip ettiği anlaşılıyor. Bu arada Azerbaycan Temsilcilerinden Mehmet Haşim Beyin, İstanbul'da M.M. (Müdafaa-i Milliye) Grubunun yanısıra, B.M.M. İstanbul İstihbarat Şubesine sunduğu raporların asılları, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Arşivinde (39/16670 vd.) bulunmaktadır. Memduh Şevket Beyin Bakû'daki faaliyetleri hakkında geniş bilgi için ayrıca bkz. Bilâl Şimşir, Bizim Diplomatlar, (Ankara: Bilgi yayını, 1996).
  7. "Milli Merkezler", ilk olarak İttihatçılar döneminde "Teşkilât-ı Mahsusa"ya bağlı olarak kurulmuştur. Bu yapılanmayı daha sonra Türkiye Cumhuriyeti döneminde M.A.H. aynen devralmıştır. "Milli Merkezler", günümüzde de azalan bir etkinlik kapsamında varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. Milli merkezlerin tarihçesi hakkında geniş bilgi için bkz. Necip Hablemitoğlu Arşivi, M.M. Klasörü, D.1-2, B.1-9.
  8. Türk Ortodoks Patrikhanesi'nin Ruhani Lideri olan Başpatrik Dr. Selçuk Erenerol, Türklük ve vatandaşlık bilincinde inanç ayrımı yapmayan Atatürk'ün özlemini duyduğu ideal bir Türktür, Cumhuriyet aydınıdır. Türkiye'nin ve Türklüğün çıkarları doğrultusunda üzerine düşeni en mükemmeliyle yapan müstesna bir din adamıdır. Türkiye'nin diplomatik yollardan Gagauzlar, Çuvaşlar, Yakutlar gibi Türk asıllı Ortodoksların bu Patrikhaneye fiilen bağlanmasını mümkün kılacak girişimlerde bulunması gerekmektedir. 1995 Eylülünde, 20 Gagauz okul müdiresinin T.İ.K.A. kanalıyla Ankara'ya geldikleri; burada Gazi ve Hacettepe Üniversitelerine mensup bazı öğretim elemanları tarafından İslâmiyet propagandası kapsamında aşağılandıkları, hakaret ve tehdit gördükleri; Kişinev ve Çadır Lunga şehirlerinde fethullahçıların yönetiminde iki kolejin faaliyet gösterdikleri dikkate alınacak olursa, bu iki küçük örnekten bile Atatürk Türkiyesi'nin nereden gelip nereye götürülmeye çalışıldığı anlaşılır. Sorunun çözümü için önce tarihsel açıdan Atatürk'ün Dış Türklere yönelik stratejisinin günümüze adaptasyonunun sağlanması, sonra da Türk Ortodoks Patrikhanesinin bu strateji içindeki konumunun güçlendirilmesi ve fonksiyonlarının arttırılması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, laiklik, Türklük bilincinin kökleşmesinin yegâne teminatıdır. Patrikhane'nin kuruluş çalışmaları hakkında geniş bilgi için bkz. Dr. Esat Arslan, "Kurtuluş Savaşında Yunan-Fener Patrikhanesi Birlikteliğine Karşı Örgütlü Bir Yaklaşım", A.Ü.T.İ.T.E. Atatürk Yolu, 8, 15: Mayıs 1995, s. 407-442.
  9. Türkocakları'nın kapatılması hakkında kısmi bilgi için bkz. Adile Ayda, Sadri Maksudi Arsal, (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayını, 1991), s. 164 vd.
  10. Hayatının sonuna kadar Türklük ülküsüne bağlı kalan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün yanından ayrılmayan Hamdullah Suphi Tanrıöver'in hayatı ve faaliyetleri için bkz. Dr. Fethi Tevetoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayını, 1966); Bilal Şimşir, Bizim Diplomatlar, (Ankara: Bilgi Yayını, 1996), s. 446-457.
  11. Türkiye'de kalmayı yeğleyen Gagauz öğrencileri arasında, İ.T.Ü.'den emekli olan Prof.Dr. Osman İkizli (Kubeli - Anatoli İkizli), Fransızca Öğretmeni Mete Kargalık (Komratlı - Dimitri Kargalık), Öğretmen Selma Sakallık (Kubeli - Ksenya Sakallık), İ.Ü.'nden emekli olan matematikçi Prof.Dr. Selma Öztürk (Vulkaneştili - İrina Bulgar), Op.Dr. Erol Biricik (Komratlı - Mina Vasilioğlu), Öğretmen Deniz Kapsız (Kirsovalı - Lidya Kapsız), İnşaat Müh. Ergin Mutaf (Komratlı - Evgeni Mutaf), Veteriner İskender Akkerman (Satılık Haci Köyünden - Aleksandr Draganof), Ziraat Müh. Dr. Güngör Karel (Kubeyli - Georgi Volontir), Kanada-Edmonton'da Ziraatçı Prof.Dr. Rüstem Aksel (Kubeyli - Leonid Gagauz), Fransızca Öğretmeni Orhan Bucak (Kongazlı - Tulba Meti), Veteriner Aksel Alant (Baurçili - Simeon Terzi), Kanada'da Veteriner Aynur Aksel (Kubeyli - Akkulina Raynova), İşadamı Yusuf Sakallı (Kubeyli - İvan Sakallı) ve daha pek çokları bulunmaktadır. Moldova'daki Gagauzlar, gurur duydukları, kendilerini Türkiye'ye bağlayan köprüler olarak nitelendirdikleri bu vatandaşlarımızın Türkiye'deki yeni ad-soyad ve meslek-adres bilgilerine -hem de komünizmin en baskıcı dönemlerinde- ulaşmayı başarmışlar. Kendileri ile temas kurmayı denediğimde, mevcut listede yer alanların yarısına yakınının vefat ettiğini üzülerek tespit ettim. Aynı şekilde, Moldova'ya dönenlerin hiçbirinin hayattta olmadığını bizzat yerinde müşahade ettim. Bu çalışmalarımda yardımcı olan Sayın İvan Volontir ile Sayın Nikolay Babaoğlu'na şükran borçluyum.
  12. Bükreş Büyükelçimiz Tanrıöver, Kuzey Dobruca'da ağırlıklı olarak yaşamakta olan Türk azınlığı arasındaki küçük sorunları (Tatar-Türk ayırımı gibi) gidermekle işe başlamış. Eski tarihlerde Kırım'dan göç etmiş olanların Kıpçak Türkleri olduğunu, Anadolu'dan gelenlerinse Oğuz Türkleri olduğunu taraflara anlatmış ve ikna etmiş. Daha sonra Romanya'daki Türk azınlığa ait gazete ve dergilerde, Gagauz Türkleri lehine yazı ve haberlere yer verdirerek, gerek ekonomik ve gerekse eğitim açısından çok geri bulunan bu otantik Türk topluluğu için yardım kampanyaları açtırmış. Gerek Kişinev'deki Gagauz Kütüphanesi'nde, gerek Ankara'daki Milli Kütüphane'de ve gerekse kişisel arşivimde mevcut periyodiklerde ("TÜRK BİRLİĞİ", "YILDIRIM" gibi), "Gagauzlar: Arıkan Türkler", "Hristiyan Türkler", "Türk Gagauzlar", "Gagauzların Aslı" gibi dikkat çekici başlıklar altında çok sayıda haber, yazı ya da etnografik ve de tarihsel nitelikli araştırmalara rastladım. Tanrıöver'in Büyükelçiliği döneminde (1931-1944), özellikle 1935-1939 yılları arasında yoğunlaşan Türk Devleti'nin ilgisi, uzun bir aradan sonra, ancak Sovyetler Birliği'nin dağılması ve akabinde Moldova'nın bağımsızlığına kavuşmasından sonra yeniden mümkün olabildi. Buraya göönderilen ilk Başkonsolosumuz Sayın Ender Arat, Gagauz azınlığın, ayrılıkçı Rus (Bender-Tiraspol) hareketine alet olmasını, dolayısıyla Türk kanı akıtılmasını önledi; Gagauzların kültürel ve sınırlı yönetsel özerkliğe sahip olmalarında büyük rol oynadı. Gagauzların özlem ve saygı ile hatırladıkları ve Tanrıöver ile özdeşleştirdikleri bu eski Başkonsolosumuz, halen Viyana'da Büyükelçi olarak mesleki yaşantısını sürdürmektedir.
  13. Nikolay Babaoğlu'nun elyazısı notlarının tıpkıbasımı için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, "Atatürk ve Dış Türkler (1)", Kırım, 6, 21: Ekim-Aralık 1997, s. 3-13.

Kaynak : http://hablemitoglu.com/kemal.htm

20171105

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu: ''Eğitimde yabancı danışmanlar...''

Eğitimin Amacı / Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu

Eğitimin Amacı
(Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu)
Eğitimin amacı, insanı, hem kendisi, hem de toplumu için değer yaratacak düzeye getirmek olmalı. Eğitimin ikinci gayesi ise, bir ulusun geçmişi ile geleceği arasında köprü kurmaktır. Yoksa onu kimliksiz, kişiliksiz, bilinçsiz, ve darmadağın, ortak bir değerler dizgesinden yoksun bir kuru kalabalığa dönüştürür, değil mi ya? Örneğin bizim en az on bin yıllık, yalnız siyasi değil, uygarlıklar yaratmış ve Batı’ya defalarca götürmüş bir tarihimiz var. [“On bin ve daha da eskisi için, meraklısına, Kâzım Mirşan’ın buluşlarını açıklayan, Kaynak Yayınları’ndan Halûk Tarcan’ın “Ön-Türk Tarihi” kitabı önerilir].

ASYA KÖKENLİ AVRASYA ULUSUYUZ

Ve biz Asya kökenli bir Avrasya ulusuyuz. Eğitim, nesillerimize bu geçmişin bilincini vermezse, çok kısa bir uygarlık tarihi olan Avrupa’ya (ya da Amerika’ya) yamanmayı kendisine ülkü edinen, bağımsızlık duygusunu yitirmiş, kendi hedefleri, siyaseti olmayan, yabancıların çıkarları için çalışmaktan medet uman sözde aydınlar ve hatta yöneticiler yetiştiririz. Halbuki hem Asya’nın, hem Batı’nın ne olduğunu iyi öğrenir, idrak edersek, Asya kültürlerinin yüceliği karşısında, Batı’nın yüzeysel yaldızı bize artık parıltılı gelmez, Batı’nın bize musallat ettiği aşağılık duygusundan da kurtuluruz; yüzümüzü Doğu’ya, Doğu önderliğindeki bir Avrasya’ya dönmek gelir içimizden.

1950’LERDE GELEN YABANCI DANIŞMANLAR

Eğitimin, son yirmi yılda geldiği şu hâle “eğitim” demek mümkün mü? Halbuki, 1950’lerde yabancı “danışmanlar” iyice devreye girinceye kadar Türk ortaöğretimi dünyadaki en iyilerinden biriydi; o zamana dek hâlâ Atatürk’ün milli eğitim anlayışına göre yürümekteydi. Sonra bozdular, önce yavaş yavaş; son yıllarda ise son sürat sıfırladılar eğitimi.
Şu hâle, yeni bir gözle hele bir bakın: Öğrenci bir okula yazılıyor, ama derslere girip birşeyler öğreneceğine, en önemlisi düşünme alışkanlığı edineceğine, dershane kapılarında, gece gündüz, hafta sonları perişan oluyor. Neden? Çünkü, konuların ruhu yerine, birtakım, ezberciliği teşvik eden sınavları geçme taktiklerini öğrenecek. Adları alfabe çorbasını andıran giriş sınavları, mesele çözme, düşünme, düşündüğünü iyi ifâde edebilme yeteneklerini ölçen sınavlar yerine, A, B, C,… şıklarından birini işaretleten sınavlar. Amaç herhangibir evrenkente (üniversiteye), herhangi bir dalda kapağı atmak. Öğrencinin ne için ve nasıl bir meslek edineceği önemli değil. Öğrencilerin ancak %10 kadarı, istediği, sevdiği bir dala girebiliyor; onun, dolayısıyla ülkenin, kaderini işte o alfabe çorbası sınavlar belirliyor. Bu, yirmi yıldır böyle gittiğine göre, demek ki ülkemiz %90 yaptığı işten, mesleğinden nefret eden insanların elinde. [Gerçi, insanlara zâten liyâkatlerine göre iş verilmiyor ya; birinin hısımı, ya da hemşerisi olacaksın, çömezlik yeteneklerin gelişmiş olacak. Hele hele yükselmen için, seni, ucu dışarda, beşinci kol “Muhip” cemiyetleri üyeliğine uygun bulmalılar. Vatansever değil, “vatansatar” olabilmelisin.].

ABD VE AB MALLARINI PAZARLAYACAK!

Evrenkent öğrencilerine hep sorarım: Örneğin, “Fiziğe merak sarmıştın demek, fizik bölümüne girdin”. Aldığım cevaplar genelde şu mealde olur: “Yok canım, ben diplomamı hele bir alayım, fizikle falan uğraşacak değilim. Ticaret yapacağım [ ABD, AB mallarını pazarlayacak anlaşılan. Başka, üretici meslekler kalmadı ki artık; ne fabrika kaldı, ne, az da olsa araştırma, ne yerli üretim].
Velinin derdi: “Oğlum falanca evrenkentte okuyor” diyebilmek. Toplumuna yabancılaşmış “üst tabaka”dan ise, “Oğlum, Amerika’da mastır yapıyor” diyebilmeli; arada bir ana baba [Noel tatilinde] oğlucuklarını ziyaret etmeli. Oğul, ne için, nasıl bir yerde okuyor farketmez.
Öğrencinin derdi de, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir diploma alabilmek. Zâten sonra, ömür boyu tek bir kitabın kapağını bile açmayacak. İşte ulusal hedefleri olmayan bir ülkenin bireyleri de böyle olur.
Aksaklığın tanımı daha bitmedi. Şimdilik bu kadarını diyelim, ötesini, ve de peki, bu perişan eğitim düzenimize ne yapılması gerektiğini de sonraya bırakalım. Yeni ufuklar dileğiyle.

Alıntı Kaynak: http://www.bilgicik.com/yazi/egitimin-amaci-prof-dr-oktay-sinanoglu/

📚 ✍️ Attila İlhan'ın Siyasal Düşüncesi - Türkiye'de Ulusalcılığın Kökenleri


'Attila İlhan'ın Siyasal Düşüncesi' 
Türkiye'de Ulusalcılığın Kökenleri 
Hakan Reyhan
Phoenix Yayınevi

Kitabın Açıklamasından

Türk siyasal/düşünce hayatındaki temel tartışmalar çerçevesinde Kemalizm, Atatürkçülük, ulusalcılık, sosyalizm, ulusal sol, milliyetçilik, Türk-İslam sentezi, Batıcılık, laiklik, çağdaşlaşma, Avrasyacılık gibi kavramları ele alırken, bu kavramlar üzerinde düşünce üretip çözümleme yaparken herhalde Attilâ İlhana gönderme yapmamak mümkün veya uygun değildir. Elbette Attilâ İlhan, sosyal bilimci değil, edebiyatçıdır. Ancak onu çoğu edebiyatçıdan ayıran bir özelliği edebi eserleri dışında kültür dünyasında sözü dinlenen, etkili bir mütefekkir (derin düşünen) de oluşudur. Onu edebiyatçıların çoğundan ayıran ikinci bir özelliği ise düşüncelerinin siyaset dünyasında belirleyici olan bazı siyasi akımları etkilemesi, bazı siyasi akımların fikir önderi olabilmesidir. Attila İlhan bu özelliğiyle bizzat sosyal bilim konusu olmayı hak etmektedir. Bu kitap öncelikle böyle bir amaçla yazılmıştır. Türkiyede yeni bir siyasi akım olarak son yıllarda gelişen ulusalcılığın orijinal köklerini Attilâ İlhanın siyasal düşüncesinde bulmak mümkündür. Ancak ne yazık ki, onun ölümünden sonra (2005) güncel siyasette belki en çok tartışılan (yeni) siyasi akım olan ulusalcılık ile Attilâ İlhan arasında genellikle bir bağlantı kurulmamış ve ortaya Attilâ İlhanın siyasal düşüncesi ile tamamen zıt bir yüzeysel ulusalcılık kavramı çıkmıştır. Ayrıca bu nedenle kitap, Attilâ İlhanın siyasal düşüncesini ele alırken ulusalcılık fikrinin de -güncel siyasetteki ulusalcılık algısından oldukça farklı olan- asıl kaynağını gündeme getirmeyi ve bu konudaki tartışmalara bir katkı yapmayı amaçlamaktadır.


En Çok Okunanlardan...