Blog Listem

Batılılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Batılılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260301

📰🇹🇷Türklerin ezilen uluslara öğrettiği neydi?

 Türkler onlara (ezilen uluslara), imparatorluklarının genişliğine rağmen Batılı güçlerin sürprizlere ve hayal kırıklıklarına karşı güvende olmadıklarını öğretmiştir.”

13 Eylül 1922, Le Travailleur.⤵️


Alıntı: Özkan Kaygusuz @zkanKaygusuz95

EK BİLGİ/Yorum:
Cengiz Özakıncı
@cengizozakinci
@nubar_baba adlı kişiye yanıt olarak
Lenin'in Komünist Enternasyonal örgütünün yayınlarında Atatürk ve ulusal kurtuluş savaşımız, dünyanın bütün ezilen uluslarına örnek, rol model olarak gösterilmiş olup bu 'rivayet' değil belgeye dayalı gerçektir.





20200512

✍️ Doğu Uygarlığının Yükselişi ve Bilimsel Gelişmeler - Serap German

DOĞU UYGARLIĞININ YÜKSELİŞİ VE BİLİMSEL GELİŞMELER
Serap German / Ege Üniversitesi Mikrobiyoloji

Emperyalist batının tarih anlayışı Orta Asya ve İslam Uygarlığını görmezden gelerek bilimin ve uygarlığın sadece antik ve Batı kaynaklı olduğu safsatalarını yazarak gerçeklere gözlerini kapatmıştır. Bu anlayış aynı zamanda Avrupa Aydınlanma çağının köklerini yine Antik Yunan tarihe dayandırmaya çalışarak tarihsel hataya düşmüşlerdir. Avrupa Aydınlanma çağının kökleri sanılanın aksine Antik Yunanda değil Doğu Uygarlığındadır. Doğu Rönesans’ı Antik Yunan ve Roma medeniyetleri ile Batı Rönesansı arasında bir köprüdür.



Avrupa merkezci tarih anlayışı, Batı uygarlığını, kendine özgü tarihsel gelişmenin ürünü olarak görür. Buna göre, bugünkü Batı uygarlığı, insanlığın genel gelişim çizgisinden ayrılmış, daha verimli bir yola sapmış ve diğer uygarlıklar karşısında üstün bir konuma gelmiştir. (1) Oysa her coğrafya ve toplumlardaki gelişmeler zaten kendi iç dinamiklerinden doğduğu için özgündür. Bu tarih anlayışı, tarihi bütünsel görmeyi reddetmekle yani tarih bilimine ihanet etmekle birlikte ‘’Avrupa Uygarlık Mucizesi’’ mitine dönüştürmüştür. Bu mite göre, Batı uygarlığı Yunanistan’da doğmuş Roma üzerinden bugüne ulaşmıştır. Bu kurgunun gerçeklikle pek bir alakası yoktur ama ideolojik ihtiyaçlara cevap vermektedir. Emperyalist ideolojiye göre çağdaş ve uygar olan ne varsa kendi köklerindedir ve Doğu her zaman durağanlığı ,yobazlığı ve geriliği çağrıştırır. Bu ideolojik argümanların sonucu 18. ve 19. yüzyıllarda batılı toplumbilimciler tarafından şekillendirilmiş olan tarihçiliğe oryantalizm adı verilmiştir. Oryantalistler, doğu halklarına karşı ötekileştirici ifadeler kullanmışlardır.

Tarihi gerçekler ise bambaşkadır bu yazıda Türk ve Arap Uygarlıklarını yani İslam Uygarlığına düşmanlık yapan ve batı tezlerini savunanlara karşı Doğu Rönesansı’nın doğuşunu kendinden önceki ve sonraki medeniyetler arasında ördüğü köprüye dair özet şeklinde bir başlangıç yapacağız.


İstiridyedeki inci

'Kayıp Aydınlanma' yazarı Starr’a göre 680-740 yılları arasında Orta Asya’nın Araplar tarafından fethi 750 yılındaki Abbasi devriminde Orta Asyalıların rolü ve Halife Memun'un 819 yılında Bağdat'ı ele geçirmesi, Orta Asya'nın zaten antik olan medeniyetinde yeni bir evre yarattı. Bundan birkaç yüzyıl sonra, şimdi Doğu Iran, Batı Çin ve Kırgızistan'dan Afganistan boyunca güneye uzayan Büyük Orta Asya, Dünya'nın merkeziydi. Burada Dünya'nın en büyük ticaret antreposu ve en zengin şehirleri bulunuyordu. Geçmişin zengin mirası, şimdinin kültürel ilişkileri ve bir çok düşünür ve sanatçıyı destekleyecek miktarda servet, çalışmak ve üretmek için ideal bir çevre yaratmıştı.(2) Orta Asya aydınlanma tarihi binlerce yıl, hem özgür düşünceye hem de dini alanda , yeni bilgilere ve görüşlere kucak açtığı görülür.Bu açıdan, yeniliğe ve eleştiriye açık,sonsuz öğrenme güdüsüyle hareket eden ve kendinden emin bir medeniyet­tir. Orta Asya’nın o dönemdeki entelektüel birikimi, Antik Yunan Uygarlığından çıkmış Aristoteles, Platon, Batlamyus gibi bilginlerin öğretilerinden etkilenerek ve o öğretilerin üzerine koyarak ilerlemiş , Avrupa rönesansı’nda filizlenen birçok düşüncenin tohumlarını atmıştır.

Doğu uygarlığı,Turan coğrafyası , Çin, Hint, Mezopotamya, İran, Anadolu uygarlıklarının bir sentezidir. İpek Yolu çağdaş, toplumcu, paylaşmacı ve bilim alanında ilerleyen bir Asya uygarlığının birbirine bağlanmasını sağlayan manevi ve kültürel bir köprüdür. Bu kültürün mitolojik simgesi ise, Farslarda Simurg, Araplarda Zümrudu anka, Ruslarda Ateş Kuşu adlarını alan, Huma Kuşu ya da Umay Ana'dır.Asya uygarlığı Çağdaş, aydınlanmacı, akılcı yeni değerler, bu kültürel birikime, simge ve değerlere aşılanarak yükselecektir.(3)
Orta Asya Uygarlığını,istiridyedeki inciye benzetebiliriz.İstiridye içine giren kum tanesini sedefle kaplar ve sonunda inci oluşur.Orta Asya Uygarlığı da öğrendiği her bilgi tanesini alır ve o bilginin üstüne koyarak inci gibi parlayan zihinler yaratır.
Ekonomik,kültürel ve siyasi alanda yükselen Asya Uygarlığı felsefe ve matematiğin gelişmesi ile sınırlı kalmamış diğer doğa bilimlerinin de ayakları yere basmıştır.

İSLAM UYGARLIĞININ YÜKSELİŞE GEÇİŞİ

Sasanilerin 4.yüzyıldan itibaren Çin-Hint ticaret yolunun ele geçirmesiyle bölgede ekonomik sarsıntılar yaşanmış ve kabileler arası çatışmalar şiddetlenerek toplumsal krizler ortaya çıkmıştır. Bunlara Pers ve Habeş saldırıları eklenince kabileler arası birlik güçlenmeye başlamıştır. Böylelikle merkezi otoritenin güçlenmeye başlamasıyla kentleşmeler, işgal bölgelerinin örgütlenmesi, tarım arazilerinin işlenmesi, ulaşım, taşıma ve teknolojiye olan ihtiyaçlar artmıştır.

İslam Orta Asya’da 7.yüzyılda doğarken Antik Yunan ve Roma kültürü çökmeye başladı. Roma İmparatorluğu döneminde başlayan duraklama ve sonrasında imparatorluğun çöküşü, bu uygarlığın karanlık bir döneme girmesine neden olmuştu. İkinci Roma olarak görülen bizans ise bu kültür mirasını devam ettiremediği gibi antik zamandan kalan birçok eserede hasar vermiştir.


İmparator Marcian yaklaşık bir buçuk asırdır heretik (dinde sapkın öğretiye mensup olan) yorumlu dini düşüncelerin kaynağının İskenderiye olduğunu biliyordu ve bir daha bu fikirlerin yeşermemesi için 1 Ağustos 455 tarihinde imparator, Mısır Valisine gönderdiği fermanda. İskenderiye kütüphanesinin yakılmasını emretti. Bazı tarihçilerin İskenderiye Kütüphanesinin Hz. Ömer’in yaktığı iddiası tamamen asılsızdır.(4)

İleri zamanlarda Urfa akademisi ve Platon akademisi kapatıldı. Bu koşullarda Nasturi keşişleri, Atinali ve İskenderiyeli filozoflar Bizans’ın zulmünden İran’a kaçtılar. İran coğrafyasında Sasanilerin hoşgörüsü sayesinde kültürel zenginlik artmış ve bilimsel tartışmalar alevlenmiştir. Birçok antik zamana ait eser çevrilmeye başlamıştır. Suriye ve İran’ın Araplar tarafından fethedilmesi toplumsal ve siyasi değişikliklerle birlikte bilime olan meraklı çalışmalarıda kamçılamıştır.

Dünya medeniyet tarihine bakıldığında, Yunan medeniyetinin aklı ve felsefeyi, Hint medeniyetinin mistisizmi, İslam medeniyetinin de kendine özgün temel özellikleri olduğu görülmektedir.

Haraçlı toplumdan Uygar topluma 

İslamiyet ile kan bağı olan kabile toplumundan feodal ilişkilerin kurulduğu devlet düzenine geçilmiştir. Kabile toplumu içindeki bütün insanlara islamiyeti yayarak ümmet kardeşliğine dönüştürmüş(5). Hz.Muhammed’in getirdiği hukuk sistemi ile ticaretin yağmalara ve baskınlara karşı korunmasını sağlamıştır.Bu tarihsel sıçrama medeniyete geçiştir. Batı’da İspanya’ya doğuda Asya içlerine doğru uzanan bu imparatorluk 7.- 15. yüzyıllar arasında dünyanın merkeziydi. Türk-İslam Uygarlığı ,Sümerlerden Antik Yunan ve Roma mirasını geliştirerek Avrupa Rönesansı’nın kaynağı olmuştur. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları Doğa bilimlerinde , teknolojik atılımlarda ve kültürel zenginlikleriyle tarihe büyük bir birikim bıraktılar.

İslamiyet bu coğrafyada çeşitli halklarla ve onların farkılıklarıyla yüzyüze gelmişti. Helen-Hristiyan ve İran-Fars kültürleri İslamiyet ile uzlaştırılarak ticaret geliştirilmiş ve büyük bir kültür devrimi yaratılmıştır. Sokrates, Eflatun, Aristoteles’i Neoplatonizm kurucusu Plotinos’un aracılığı ile tanımışlar aynı soruları sorup cevaplarını aramışlardı.

Doğunun rasyonalist hareketi olarak anılan Mutezile akımına (Kelam) göre iman Kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amelden oluşur. Bu akım İslamın akıl ile yorumlanmasını savunanlar tarafından benimsendi. Onlara göre doğa yasalarını akıl yoluyla keşfedebildiklerine göre bu durumda akıl ile vahiy arasında bir çatışma söz konusu değildi. Mutezile akımı Hicri ikinci asrın başından dördüncü asrın sonuna kadar İslâm düşüncesinde önemli bir yer edindi.(6) "Bağımsızlaşan" anlamına gelen Mutezile akımı, 10. ve 11. yüzyılda çok sayıda bilim adamını ve filozofu etkisi altına aldı. Ebul'l-Huzeyl, İbrahim Nazzam, Hayyat, Cahiz, Ebu'l Maali, Fahreddin Razi, Seyid Şerif Cürcani, Sadüddin Taftazani, İbn Sina ve Nasirüddin Tusi olduğu birkaçıdır. Daha sonra bu akım, Endülüs'te İbn Bacce ve İbn Rüşd üzerinden Batı'yı da etkisi altına alacaktır. Batı'nın 12. ve 13. yüzyıllarda yaşayan R. Bacon, St. Thomas Aquinas gibi ünlü düşünürlerini en çok etkili du bu akım oldu.(7)

 

ORTA DOĞUNUN BİLİM MERKEZLERİ : ŞAM VE BAĞDAT 

Emeviler Döneminde, Yahudi, Hristiyan, Manist ve Müslümanlar bir arada yaşıyor çarşı ve pazarları bilimsel felsefi tartışmalardan geçilmiyordu. İmparatorluk merkezinin Şam’ taşınması bilim ve kültür birikimi Şam’da merkezileşti. Emeviler, 750 yılında Kufe merkezli bir halk ayaklanması ile yıkılmıştır. Böylece imparatorluk merkezi Şam’dan Bağdat’ kaymıştır. Merkezin Bağdat’a Kaymasıyla siyasi ve kültürel birikim Hint ve Çin ve Türk kültürleriyle zenginleşti. Abbasi döneminde dünyanın her yerinden kitaplar getiriliyor ve hepsi arapçaya çevrilerek kütüphaneler zenginleşiyordu. Bu kitap çevirileri ve halka açık kütüphaneler aydın sınıfı ve muazzam bir entelektüel birikim yaratarak bilim, felsefe ve teknolojik icatların gelişmesine neden olmuştur.

Bu oluşan entelektüel birikimin merkezileşme ihtiyacı doğmuş bu ihtiyacı karşılamak için Halife El-Me’mun Beyt’ül Hikme (Bilgi Evi) okulu ile Endülüs arasında bilim köprüsü kurulmuştu. Doğu dünyasında İskenderiye, Antakya, Harran ve Bağdat‟ta kurulan çeviri okullarına benzeyen bir okul Toledo‟da da kuruldu. Toledo‟da yüze yakın Doğu eseri önce Latinceye sonra halk dillerine çevrilmiştir. Bu çalışmalar sayesinde Avrupa‟da ilginin Doğuya yönelmesine sebep olmuştur. Herder, “Avrupa, kültürünün oluşmasında Endülüs kültürüne çok şeyler borçludur” tespitini yapmıştır.34 Toledolu çevirmenlerin öncelikli ilgileri Arapçaya çevrilmiş Grek asıllı kaynaklara dönüktü. Yapılan çeviriler sayesinde doğudaki bilgi birikimine ulaştılar.(1)

Beyt’ül Hikme (Bilgi Evi) ile başlayan süreç Doğu Uygarlığı için bir dönüm noktasıdır. Bilim medreselerin rasathanelerin kurulması, fizik matematik, Biyoloji, Tıp, astronomi, mineroloji, tarih, coğrafya, felsefe, botanik gibi bilim dallarında çok ileri gelişmeler yaşanmıştır.

BİLİMSEL GELİŞMELER

İslamlar Yunan ve Hint aritmetiklerini kullanarak yeni işlemler geliştirmiş bu işlemleri gelitirenler Ebu-l fazl ibn Türk ve Mehmed Bin Musa Harezmi adında iki Türktür. Cebiri daha ileriye götürerek matematiğin özel bir konusu olmasını sağlamışlardır.

New York Üniversitesi'nden Draper, evrim düşüncesinin ilk tohumlarıİbni Heysem'de bulmaktadır. Íslam dünyasında tıp ve doğa bilimleri alanlarındaki büyük araştırmaların İbni Rıdvan, İbni Zühr, İbni Baytar tarafından yapıldığını ve nihayet İbni Sina'nın Kanun'u ile tamamen sistemleştirildiğini biliyoruz. Bu eserlerin de önemli bir kısmı Batı'ya geçmiş Batı tıbbının ve doğa bilimlerinin oluşmasında etkili olmuştur.(7)

DÖNEME DAMGASINI VURMUŞ BİLGİNLER 

İsâ bin Ali: Latinler tarafından "Jesu Haly" diye tanınırdı. Liber memorialis opthalmicorum adlı eseri çevrildi.

Ebû Yusuf ibni İshak el-Kindî: Eserleri en çok çevrilenlerden olan bilgin, Latin dünyasında "Alkindus" olarak tanınırdı. Astronomiye, tıbba, meteorolojiye, ruhbilimine ve astrolojiye ilişkin biçcok eseri ile Aristoteles'ten aktardığı De Anima adlı eser Latinceye çevrilmiştir. 

Ebû Bekr Mehmed bin Zekerya-r-Razî (841-926): Latin dünya-sında "Rhazes", "Alrazes" veya "Albubator" adıyla tanınırdı. Ortaçağ sonuna kadar Avrupa'da en büyük üstatlardan biri olarak kabul edildi. Hippokrates ve Galenos'a ait yorumları ile kendi eserlerinin bir kısmı Latinceye çevrilmiştir.

Yahya bin Serabi: Bu bilginin adı Latincede "Serapion Senior" veya "Janus Damascenus" diye ünlüdür. Kendi eserleri çevrildiği gibi kendisi de çeviri yapmıştır. 

İbni Heysem: Latincede "Alhazen" adıyla tanınan, matematik ve fizik alanındaki birçok eseri çevrilen ünlü bilgindir. 

Ebû Yakub İshak Süleyman el-İsrailî (850-941): Tarifler hakkında kitap, Unsurlar kitabı gibi eserleri Latinceye çevrildi. Eserleri Omnia Opera Isaac adıyla toplandı ve 1515'te Lyon'da basıldı. 

Ali bin Abbas: Doğu'dan çok Batı'da tanınan İranlı bilgin. Latinler tip ve astrolojiye ilişkin eserlerini "Haly Abbas" adıyla tanırlar.

Ebû Cafer bin İbrahim Ebû Halid (1004): Elgarîze adlı eseri çevrilmiştir.

Ebû Ali Hüseyn ibni Abdullah ibni Sinâ (980-1037): Avrupa’da "Avicenna" adıyla tanınan ünlü bilgin, tıp ve felsefe alanında asırlarca hüküm sürmüştür. Birçok filozofu etkilemiş, tıp alanında rakipsiz bir üstat olarak yeni devirlere kadar etkisi devam etmiştir. O dönemler Avrupa'da İbni Sinâ çevirmeni ve yorumcusu olmakla ünlü kişiler vardı. Başta Kanun, Şifa, Kitab-ün-nefs, Necat gibi eserleri olmak üzere, felsefe, fizik, tip, simya alanlarında birçok eseri Latinceye çevrilmiştir.

Banu Musa : Dokuzuncu yüzyıl Bağdat'ında Halife Memun ve haleflerinin yönetimi altın­da bilimsel camiayı yönetiyorlardı. Ahmed, geometri ve astronomi çalışmalarının yanı sıra, 'Yaratıcı Cihazlar Kitabı' adlı pratik cihaz­larla ilgili öncü bir çalışmaya imza atmıştı. 

Ebu Reyhan el BİRUNİ (973-1048) : Harezm' den gelen Hezarfen, önce Ürgenç'teki Harezm'in Şahları (Şimdiki Türkmenistan) yönetiminde gelişmeye başlamış, sonra çalışmalarını Gazneli Mahmud'un Afganistan'daki sarayında sürdürmüştü. Astronomi, jeodezi, tarih ve sosyal bilimler üzerine olan çalışmaları onu, antik çağ ve Avrupa rönesansı arası dönemde en büyük bilim adamı yapmıştı. 

Ebu Nasr Muhammed el-FARABİ (870-950): Modern Kazakistan'ın Otrar bölgesinden batıda bilinen ismiyle Alfarabius, Aristoteles'ten sonra "ikinci öğretmen" olarak anılır. Mantığın büyük kaşifi Farabi, bilginin her alanını kurgulamıştır. 

Ahmed el- FERGANİ (797-860): Şimdiki Özbekistan'ın Fergana Vadisi'nden gelen gök bilimcisi. Fergani'nin Elementler'i astrono­miye dair Arapçada yazılan ilk eserlerdendir. Batıda Alfraganus olarak bilinir, en fazla okuyucusu olan "Arap" gök bilimcisi olarak 


DOĞUDAKİ BİRİKİMİN BATIYA GEÇMESİ

Beyt’ül Hikme (Bilgi Evi) çalışmaları Endülüs ve Sicilya’ya kadar gitmiş ve uygarlık birikimi Avrupa kapılarına kadar dayanmıştı. Ortaçağ Batı kütüphaneleri yazar ve çeşitlilik açısından çok azdı. Bilimsel araştırma için araçları olmadığından Doğa bilimlerinde çok geridelerdi.

11.ve 12. yüzyıllarda İtalya’nın işgali ve Haçlı Seferleri ile İslamlar ile tanışan Avrupa yayın ve çeviri faaliyetlerini artırdı. Güney Avrupa’da kurulan ilk medreseler mimarisine ve müfredatına kadar neredeyse İslam Medreselerinin aynısıydı. 

13.yüzyılda Montpellier ve Boulogne medreseleri ardından Paris Üniversitesi, Oxford, Cologne Üniversiteleri kurularak bilim merkezleri İngiltere ve Almanya olmuştur. Bu okullarda İbni Rüşdcülük ve İbni Sinacılık akımları başlamış bu düşünce sistemlerinin birleşmesiyle Hristiyanlık felsefesi haline gelmiştir.(8) 

Batı dünyasındaki bu gelişme 14.ve 15. yüzyıllarda bilimsel ve felsefi ataklara geçmesine ve bağrında doğacak olan Batı Rönensansı’nın besin kaynaklarını biriktirmesine neden oldu. Batı Rönesans’ı da insanlık tarihine büyük katkılarda bulunmuş Aydınlanma Devrimi’ne yataklık etmiştir. Fakat bu süreci açıklayan batılı tarihçilerin ortaya attığı Antik Yunan’ın devamlılığı tezleri doğru değildir. Doğu Uygarlığı'ndan edindiği bilgilerle Batı Uygarlığı kurulmuş hatta Antik Yunan kültürüyle o zaman tanışmışlardı. 

KAYNAKÇA :
Alıntı/Kaynak: https://gencbilimeu.blogspot.com/2020/04/dogu-uygarliginin-yukselisi-serap.html?m=1

20191102

Batılılar Türkleri Türklerden daha iyi tanıyor

''Bu rapor biz Turkleri ismimizi vermeden anlatiyor arkadaslar. Batililar bizim kim oldugumuzu dunya yuzunde neler yaptigimizi bizden iyi biliyor. Dunyaya yayilmis yasayan 445 dilin kokeninin bizim dilimiz oldugu, ati biz Turklerin ilk olarak evcillestirdigi ilk kompleks siyasi sistemi kurduklari,bati Avrasya kultur ve teknolojiyi getirdikleri itiraf ediliyor. Ama bize yamnaya kulturu diye ad takip Turk'u silmek istiyorlar.
Ama biz hala variz,yasiyoruz.
Asagidaki belge babamin maternal haplogrup raporundan.
Biz tarihte Turk'tuk/uz.''

Alıntı: Sosyal Medya: Tam Bağımsız @born2bfree

20190909

🎞 🗣 Kendi ülkesine yabancı insanların başka 🇨🇦ülkelere karşı hoşgörüsü

SİZ KANADA'YI CENNET Mİ SANDINIZ ?



BLOGGER YAZARININ YORUMU:
Emperyalizmin kendi ülkesindeki insanları bile ne hale getirdiğini düşünürsek
başka ülkelerde neler yaptığını anlarsınız. Bu videoları çeken gençler 'entel' tipler.
Kendi ülkelerinde mutsuz olurlar. Haklı gerekçeleri olabilir ama Türkiye'de 12 Eylül sonrası Turgut Özal'ın küresel sermaye tutsağı yozlaşmış bir milli eğitim sistemi ve kokuşmuş medya ile yetiştikleri için vatanlarına yabancılar. Gerici dinci yobaz ile vatansız liberal aydınların durumu bu! Türk kültürü ile alakalrı yok! Biri Arap kültürünün diğeri Batının yozlaşmış kültürünün içinde boğulmuş.
Acıyarak izliyorum bu videoları.
Alp Icoz

20181127

40 yaşındayken Mustafa Kemal Atatürk'e göre dünyada Türkiye'nin jeopolitik önemi


Mustafa Kemal o zaman sadece 40 yaşındaydı.
" Bana göre, Türkiye Doğu ve Batı Dünyasının sınırındaki coğrafi konumuyla ilginç bir rol oynuyor. Bu durum bir yanıyla faydalı iken, diğer yanıyla tehlikelidir. Batı emperyalizminin Doğu'ya yayılmasını durdurabildiğimiz için, Türkiye'yi öncü olarak gören bütün Doğu halklarının sempatisini kazanmış bulunuyoruz. Diğer yandan bu durum bizim için tehlikelidir. Çünkü Doğu'ya yönelen saldırının bütün ağırlığı öncelikle bizim üzerimizdedir ve Batı'nın bütün nefreti bizim üzerimizde yoğunlaşmış bulunuyor..." 


(Mustafa Kemal, 1921
- Sovyetler Birliği Devlet Arşivi 
- Gizli Belgeler, Aydınlık, 07.11.1999)

   

20181001

Tanpınar’ın 'Huzur' romanında Batıcılık ve Batı eleştirisi - Damla Yazıcı

Tanpınar’ın 'Huzur' romanında 
Batıcılık ve Batı eleştirisi
Damla Yazıcı

19. yüzyılın başlarında Osmanlı’nın içinde bulunduğu siyasi ve idari sefalet Tanzimat’a giden yolun önünü açmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun idari, askeri, iktisadi zorluklarla karşılaşması onun Batı karşısında zayıflamasına, Tanzimat Fermanı ile de Batı’nın üstünlüğünü kabul etmesine sebep olmuştur. Bu çerçevede yapılan ıslahatlar sosyo-kültürel alana büyük etki etmiştir. Batı, burjuva kültürün saltanatını Osmanlı topraklarında da kurmak istemiş, öze temas edemeyen ıslahatlar Osmanlı insanına aşılanmış ve toplum kısa bir süre içinde zaman zaman trajik sayılabilecek değişimler yaşamıştır. İlerleyen yıllarda modernizmle birlikte yüzeysel ve şekilci bir form alan bu yenilenme, toplumun kendi kültürüne yabancılaşmasını da beraberinde getirmiştir.

Tanzimat dönemi'nin Batıcı tavrına karşı Fransız İhtilali’nin siyasi ve toplumsal sonuçlarından ilham alarak çağdaşlaşma ve modernleşmeyi savunan aydınlar da vardır. Kısa bir süre önce Fransa’nın temellerini sarsan ihtilal ateşi istibdat ve monarşi yönetimlerine karşı mücadele veren aydınlarımızın düşünce dünyasını da sarmıştır. Bu ateş Mithat Paşa’dan Jön Türkler’e, oradan İttihat ve Terakki’ye ve Cumhuriyet devrimlerine uzanan sürece kapı aralamıştır. Batı’daki halkçı ve ilerici devrimleri görmemek, Voltaire’in, Rousseau’nun aydınlanmacı görüşlerinden etkilenmemek ve gözlerin Batı’ya çevrilmemesi ilerici aydınlar için mümkün değildi. Bu aydınlar kendi topraklarına yabancılaşmış, ayaklarını başka dünyalara basan insanlar değildir. Özgürlük ve aydınlanma ateşini kendi topraklarında yakmak isteyen aydınlardır. Ancak tıpkı Aydınlanma’nın anavatanında olduğu gibi idealler dikensiz yollardan yürüyememektedir. Bu topraklarda da süreç içinde çeşitli tutarsızlıklar ve yozlaşmış yapılar meydana çıkmış, kafa karışıklıkları, kimlik bunalımları ve “yerini arama” olgularıyla karşılaşılmıştır.

DOĞU İLE BATI ARASINDA

Toplumsal ve tarihsel koşullar, medeniyetler çatışmasını ve Batılılaşma sorununu ilk dönem Türk romanının merkezine oturmuştu. Tanzimat’la başlayan Batılılaşma anlayışının, ilk roman denemelerinden itibaren 1950’lere kadar edebi eserlere girdiğini, bu eserler aracılığıyla olgunun tartışıldığını görüyoruz. İlk roman denemelerinde yazarlar Doğu-Batı sorununu, yarattıkları karakterlerde fikri derinleşmenin bir aracı olarak kullanmışlardır. Ahmet Mithat Efendi’nin “Felatun Bey ve Rakım Efendi”si, Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası”, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Şıpsevdi”si, Halide Edip’in “Sinekli Bakkal”ı, Peyami Safa’nın “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu” gibi eserlerine baktığımızda ilk dönem Türk romanında alaturka ile alafranganın çatışmasını, alafranga tipin dönüşümünü görebiliriz.

Bu dönemde Doğu-Batı çatışmasını eserlerinde sıkça ele alan yazarlardan biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Tanpınar, Batıcılık fikri ile gelişen çelişkinin ve yozlaşmanın sorgulamasını yapması nedeniyle üzerinde durulması gereken bir edebi kişilik olarak karşımıza çıkıyor. Tanpınar Türk romanında, toplumsal meselelerin romana yansıdığı dönem ile bireysel buhranların filizlendiği yeni bir dönemin arasında yer alır. Psikoloji ve estetiğin ağırlıklı olduğu roman anlayışıyla ilerlerken bir yandan da fikir romanı yazmaktan vazgeçmez. Tanpınar’ın “Huzur” adlı eseri bu harmanın bir ürünüdür. Yazar, Mümtaz ile Nuran’ın aşkı üzerinden uzun, düşünülmüş, ince ince işlenmiş bir anlatımla yüklü sorgulayıcı bir hikaye sunar bizlere. Tanpınar’ın roman tekniği ve estetiği üzerine çokça uğraştığı bellidir. Öyle ki bir “huzursuzluğun romanı” olan “Huzur”un akışı, biçimi yoluyla huzur arıyor gibidir, o kadar dingin ve yavaştır. Ancak “Huzur” iyi bir aşk romanı olmasının yanında, bir düşünce romanıdır da. Tanpınar, Mümtaz- Nuran- Suat üçlüsü ile aşkı işlerken, İhsan- Suat- Mümtaz üçlüsü ile de fikrî sahneye açılır; Batılılaşma, modernizm ve nihlizm üçgeninde ulusal kimlik arayışına girer. Tanpınar, yerini ve kendini arayan topluma ayna tutmaya çalışır. Onun yolu, eskiyle yeni arasında bir köprü kurmaktan ve yeniyi doğru yerde konumlandırmaktan geçer. Fikir hayatımıza katkısı da buradadır. Kuşkusuz bugün “ait olduğumuz yer”i ararken Tanpınar’ın Batıcılık ve Batı eleştirisi daha da anlamlı hale gelmiştir.

Yaşamı, hızlı sosyal gelişmelerin yaşandığı tarihsel bir döneme denk gelen Tanpınar, yaşadığı bu çalkantılı dönemi büyük bir hassasiyetle gözlemleyip, estetik biçimde eserlerinde işlemiştir. Bu eserler sosyo- kültürel tarihin adeta birer belgesi gibidir. Tanpınar’ın modernite ve ulusal kimlik sorunu üzerine düşüncelerini işlediği “Huzur” bu eserlerin en önemlilerinden biri. “Huzur”un baş karakteri Mümtaz’ı, Tanpınar’ın kendi kişiliğinden doğurduğu düşünülürse eserin önemi Tanpınar’ı anlamamız için daha da artıyor. Tanpınar’ı bugün içinde bulunduğumuz şartlara dahi bağlayan öz, bu eserin içinde yatıyor. Taner Timur bu özü en temel haliyle şöyle açıklar ki bizim de Tanpınar’a atfettiğimiz önem budur: “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eseri bir kavram karışıklığının, bir fikir huzursuzluğunun ürünüdür. Bu roman, tarihimizin önemli bir dönemcinde ulusal kimliğimizle ilgili ciddi sorunları gündeme getiren, fakat bunlara verdiği yanıtlarla değil, bu bağlamda sorduğu sorularla bizleri düşündüren bir eserdir. Sanırım yazın tarihindeki önemini de bu niteliğinden almaktadır.”

BATI'NIN KRİZİ

“Huzur” İkinci Dünya Savaşı’na doğru ilerleyen dünyanın, fırtına öncesi sessizliğinde geçer. Batı’nın kalp atışlarının arttığı bu dönemde Türkiye’de aydınlar bir takım değerler arasına sıkışmış toplumun bunalımını tartışır. Faşizmin gölgesinde kalan Batı medeniyeti yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya gelmiştir. Tanpınar “Huzur”un ilk sayfalarında Albert Sorel’in çarpıcı bir sözünü okura sunar: “Dünya gömlek değiştireceği zaman hadiseler sakınılmaz olur.” Oysa Mümtaz’ın aklında dönen bu söze ilave ettiği yazarın kehaneti daha çarpıcıdır: “Avrupa’nın sonu…” (s. 19)

Yüzü Batı’ya dönük bir Türkiye için örnek aldığı, içine karışmak istediği medeniyetin yıkımla burun buruna gelmesi ve Cumhuriyet’in gençlik evresinin tamamlandığının düşünülmesi artık bir sorgulamaya doğru yola çıkma zamanının geldiğinin habercisi gibidir. Tanpınar “Huzur”daki karakterleriyle Türkiye’yi ve Batıcılık fikrini bir sandalyeye oturtur ve sorularını sormaya başlar “Çok hareketli, meselelerle dolu bir coğrafyada yaşıyoruz; dünya her an sıkı bir birliğe gidiyor; buhran, buhran üstüne geliyor. Vakıa bugün nisbî bir rahat içindeyiz. Orta Avrupa’ya iktisaden kendimizi bağlamışız; Kliring hesabıyla, şununla bununla geçinip gidiyoruz. Fakat bu muvazaa yıkılabilir, o zaman ne yapacağız?” (s. 266)

Tanpınar kendi köklerinden sıyrılmış bir toplumun kendisine has yeni bir hayat şekli yaratamayacağını söyler. Ona göre medeniyetler geçmişte yarattıklarını geleceğin yaratımına katmak zorundadır. Toplumun gerçekleri arasına maziyi katmazsak onu sadece birer “mazi artığı” haline getiririz. Köksüzlük bir medeniyeti sadece çöküş kültürünün üyesi yapar oysa Tanpınar İhsan’ın ağzından “Ben bir çöküşün esteti değilim.” der ve ekler “Bu çöküşte yaşayan şeyler arıyorum.” (s. 184)

GEÇMİŞİN KÖKLERİNİ DİRİLTMEK

Tanpınar’ın düşünce dünyasını ve toplum, sanat, insan üzerine fikirlerini anlatan en önemli kavramlardan iki tanesi “devam fikri” ve “bütünlük fikri”dir. Bu fikri de hocası diyebileceğimiz Yahya Kemal Beyatlı’dan alır. Yahya Kemal’in Tanpınar’ın yaşamında çok değerli bir yeri vardır, öyle ki “Huzur”da Mümtaz’ın ağabeyi olarak gördüğü ve “bana her şeyi o öğretti” dediği İhsan karakterinin Yahya Kemal olduğu bilinir. İhsan romanda şöyle tanıtılır: “Gençliğinde frenkleri çok iyi okumuştu. Yedi sene ve en parlak devrinde Quartier Latin’de, her milletten bütün yaşıtlarıyla beraber yaşamıştı. Birçok modayı eskitmiş nazariyelerin doğduğunu görmüş, sanat münakaşalarının harman yangını parlayışına katılmıştı. Sonra memlekete dönünce birden bire hepsini, en sevdiği şairleri bile bırakmıştı. Garip bir şekilde yalnız kendimize ait olan şeylerle uğraşıyor, yalnız onları sevmeye çalışıyordu. Fakat ölçü hissini garptan aldığı için kendi zevkimize ait tercihleri öbürlerinden pek ayırmıyordu. Bâkî’yi, Nef’î’yi, Naili’yi, Nedim’i, Galip’i, Dede’yi Itrî ile beraber Mümtaz’a o aşılamıştı.” (s. 44) Tanpınar kendi görüşlerini en çok romanın en olgun kişisi İhsan’ın ağzından dile getirir.

Tanpınar romanıyla okurunda tıpkı İhsan’daki kırılma gibi bir kırılma yaratmak ister. Öğrenilmiş yargıları yıkmak ve farklı bir bakışla kimliğini ona kazandırmayı amaçlar. Ona göre genç cumhuriyet şimdiye kadar mecburi ve önemli bir yığın inkılabın peşinde koşmuştur. Kendi hareket özgürlüğünü elde etmeye çalışmıştır. Ancak artık insanı daha derine inerek oluşturmak zorunluluğu ile karşı karşıya kalınmıştır. “Şimdi daha büyük ve esaslı zaruretlere uyanmamız lazım. …Şimdi o düzlüğe bir bina kurmamız lazım. Bu bina ne olacak? Yeni Türk insanının ölçülerini kim biliyor? Yalnız bir şey biliyoruz. O da bir takım köklere dayanmak zarureti. Tarihimize bütünlüğünü iade etmek zarureti.”

Çünkü Tanpınar, Batıcılık fikrinin toplum hayatına yansımasıyla ortaya bir ikilik çıktığını düşünür. Ona göre bu ikiliğin önüne geçilmediği takdirde sonuçları nedenlerinden daha tehlikeli olabilir. Osmanlı’nın gerileme döneminde tutunduğu bir dal olan Batılılaşma bize devşirme hayatlar vererek kendi hayat şekillerimizi yitirmemize neden olmaktadır. “Eski, her zaman yanı başımızda duruyor. Bir yığın yarı ölü şekiller hayata müdahaleye hazır bekliyor. Diğer taraftan yeni ile garp ile münasebetimiz sadece akan bir nehre sonradan eklenmekle kalıyor. Halbuki su değiliz; insan cemaatiyiz; ve bir nehre katılmıyor; bir medeniyeti kültürü ile benimsiyoruz; onun için de bir hususi hüviyet olmamız lazım. Halbuki bugün ondan dışa ait icapları kabulden ileriye gidemiyor, insanı ihmal ediyoruz. Yeniye başından itibaren bizim olmadığı için şüphe ile eskiye eski olduğu için işe yaramaz gözüyle bakıyoruz… Sanatımızda, eğlencemizde, ahlakımızda, muaşeretimizde, istikbal tasavvurlarımızda daima bu ikilik karşımıza çıkıyor. Satıhta yaşarken mesut oluyoruz. Derine iner inmez kayıtsızlık ve kötümserlik başlıyor” (s. 264) Oysa Tanpınar devamlılığı değişimden ayrı düşünmez; derinleşmiş, sindirilmiş bir değişimdir onun aradığı ve daha çok bize ait olan bir değişimin peşinden koşar. Ona göre “Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.” (s. 23)

Ancak Tanpınar’a göre ülkelerin şartları vardır. Kendilerine has zorlukları, buhranları, mesuliyetleri… Zaman her ülke için aynı akmaz, bazı ülkeler için bir kanat, bazıları içinse bir demir pranga halini alır. O nedenle her toplum kendi gerçekleri üzerinden yeni hayat formları üretmelidir. Ona göre “biz Shakespeare’in dediği gibi zamana doğru koşmağa mecburuz. Onunla mücadele edeceğiz. Biz her şeyi irademizle yapacağız. Evvela şartlarımızı tanıyacağız, sonra işlerimizi sıralayacağız. …Aileyi, evi, şehri ve köyü tekrar kuracağız… Bunları yaparken insanı da yapmış olacağız.” (s. 272)

Tanpınar’ın geçmişe bakışı onun “gerici” bir savununun içinde olduğu anlamına gelmez, o inkarı değil şartları değiştirme iradesini savunur. Yeni insanı yaratmaktan yanadır fakat bu insanın öz suyunu başka yerlerde aramasına karşıdır. Kendi coğrafyamızın kültürünü ve medeniyetimizi hor gören Batıcılık sevdasının yozlaşmış biçimlerine karşı çıkar. “Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede’yi Wagner olmadığı için, Yunus’u Werlaine, Bakî’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın o kadar zenginliği içinde dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz.” (s. 270)

Oysa Tanpınar’ın “Huzur”da durduğu nokta, Batıcılık deneyimimizi de geride bırakan bir noktadır. Bu nedenle Tanpınar Batı kültürünün de bu toplumun kültüründe akisler bıraktığını ve bu nedenle tümden reddedilemeyeceğini savunur. Sentez fikrine buradan ulaşır. Fakat ona göre, maziyi icap eden yerlerde tasfiye edilmelidir. Tanpınar, İhsan’ın ağzından “ölü kökleri atacağız” derken maziye bakışını ortaya koyar: “Kendimize mahsus, şartlarımıza uygun yeni bir hayat kurmaya çalışacağız. Hayat bizimdir; ona istediğimiz şekli vereceğiz. Ve o şeklini alırken, kendi şarkısını yapacak. …Masal bir anda, biz istiyoruz diye teşekkül etmez. O hayatın içinden fışkırır. Hele mazi ile bağlarımızı kesmek, garba kendimizi kapatmak! Asla! Ne zannediyorsunuz bizi! Biz şarkın en klasik zevkli milletiyiz. Her şey bizden bir devam ediyor.” Tanpınar’ın süreklilik fikri Batı ile harmanlandığımız süreci de kapsar ve buna ek olarak Tanpınar’da aşkıncılık fikri de gelişmiştir. Var olanın üstüne koya koya gitmeyi, biriktirmeyi savunur: “Zannetme ki, sana kabuğunu kır, diye cevap vereceğim… O zaman dağılırsın! Sakın kabuğunu kırma; genişlet… ve kendine mal et, kanınla işle ve canlandır. Kabuğun kendi derin olsun…” (s. 272)

TANPINAR'IN DOĞU'YA BAKIŞI

Tanpınar sorularıyla siyasi, sosyal ve felsefi olarak okura Türkiye’yi aratır. “Ben Türkiyeyim. Türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. Kainata, insana, her şeye oradan, onun arasından bakmak isterim.” diyen İhsan’a Suat’ın sorduğu soru, romanın temel sorusudur: “Peki, nedir bu Türkiye?”
Bir tarafı Akdenizli, bir tarafı şarklı, bir tarafı Avrupalı bu karmayı değerlendirirken Tanpınar, Müslüman Şarkın özüne inmeye ve unutulmuş ama ölmemiş bir mirası gözlerimizin önüne sermeye çalışır. Tanpınar’ın Doğu’ya dair yaptığı tespitler aslında onun Batı eleştirisini de oluşturur. Çünkü Tanpınar’ın Doğu’da bulduğu aslında Batı’nın kaybettiği şeydir. Bu nedenle Doğu’ya karşı sahiplenici bir bakış ortaya koyar. “-Şark bu, güzelliği de burada. Tembel, değişmekten hoşlanmaz, geleneklerinde adeta mumyalanmış bir dünya, fakat bir şeyi, çok büyük bir şeyi keşfetmiş. Belki vaktinden çok evvel bulduğu için kendine zararı dokunmuş… -Nedir o?.. -Kendisini ve bütün âlemi tek bir varlık halinde görebilmenin sırrını. Belki de gelecek ıstıraplarını hissettiği için bu panzehiri bulmuş. Ama unutmayalım ki, dünya ancak bu noktadan kurtulur.” Bu tavrıyla “ileri Batı”, “geri Doğu” anlayışını öze bakarak kıran Tanpınar, Şark’a da eleştirel bakmayı ihmal etmez: “Bu buluşta kendisini avuttuğu için hareket imkanlarını az çok azaltmış …Yarı şiir bir hülyada, realitenin sınırlarında yaşamış. Maamafih bu hali benim hoşuma gitmiyor, deve kervanı ile seyahat gibi ağır ve yorucu geliyor…” (s. 182)
Kimilerine göre, özellikle uzaktan bakanlar için Doğu kölelik cennetidir. Ancak Tanpınar’a göre Doğu’nun damarlarında bir hürriyet kanı akmaktadır. Bunu da iki kültürün dini temellerindeki farkla açıklar Tanpınar: “Müslümanlıkta başlangıç günah fikrinin bulunmaması, şu cennetten kovulma hadisesi üzerinde Hristiyanlıkta olduğu gibi durulmaması, bence teolojiden sanata kadar her sahada tesir yapmış bir keyfiyettir…bence bu iki dünya arasında münakaşa zemini bile yoktur. Dikkat edin ki…garp medeniyetinde her şey bir kurtulma, bir azat edilme fikri üzerine kurulur. İnsanoğlu evvela dinde, İsa’nın yeryüzüne inmeye ve orada öldürülmeye, kendisini feda etmeye razı oluşuyla kurtulur. Sonra cemiyette sınıf mücadeleleri ile evvela şehirli, sonra köylü kurtulur. Bir bakımdan biz başından itibaren hürüz.” İhsan’ın bu tezine Suat aykırı tavrıyla karşı çıkar; ona göre “Şark hiçbir zaman hür olmamıştır. O daima sıkı kadrolar içinde adeta anarşist bir fertçilikte kalmıştır. Hürriyetten o kadar çabuk vazgeçer…” İhsan’ın buna önemli bir Batı eleştirisi ile cevap verir: “Müslüman şark, asırlardan beri kendisini müdafaa vaziyetindedir. Mesela biz. İki yüz seneye yakın bir zamandır, hayatî müdafaalarla yaşıyoruz. Böyle bir cemiyette bir nevi kale nizamı kendiliğinden doğar. Bugün hürriyet mefhumunu kaybetmişsek, sebebi muhasara altında yaşadığımız içindir.” (s. 303) Eğer bugün gözlerimizin önünde köle ruhlu bir Doğu tablosu varsa, bu onun yıllardır Batı’nın “medeniyet” ve “insan hakları” yayan saldırıları altında varoluş mücadelesi vermesinden kaynaklıdır.

ÇELİŞKİLERİ SANATLA AŞMAK

Tanpınar, Doğu’da mütevazı ve kendine has bir üslup bulur. Doğu’nun masalsı gerçekleri ve tasavvuf ruhu onda dingin bir zaman yaratır, Tanpınar’ın “Huzur”da aradığı şey, yüzyıllardır şarkta geziniyordur sanki. Tanpınar, Batı’nın kibirli duruşuna sanatçıları üzerinden sivri oklar fırlatırken, Doğu kültürünün sanatkarlarını ele aldığındaysa onların alçakgönüllü duruşlarına vurgu yapar: “Bir Beethoven, bir Wagner, bir Debussy, bir Listz, bir Borodine …Onların çılgın hiddet ve kinleri, bütün hayatı kendisi için hazırlanmış bir sofra zanneden iştahları ve bunları tek başına yüklenebilmek için imkansız bir Atlas gayretiyle gerilmiş gururları, hiç olmazsa şahsiyetlerini değişik planda göz önüne koyan bir yığın nazariyeleri, garabetleri, yumuşaklığı bile etrafındaki her şeye bir aslan pençesi gibi geçen mizaçları vardı. Halbuki bu şöhretsiz dervişin hayatı üst üste kendi şahsını inkardan ibaretti.(Emin Dede) …Onlar bir kilo buğdayın içinde tek bir tane olarak yaşamayı seven insanlardı. Hiçbir azdırıcı ile kendilerini çıldırtmamışlar, saf bir idealin etrafında, içlerindeki hayatın henüz uyanmış mahmur günlerinden yığın yığın baharlar açmakla kalmışlar, sanatlarını bir benliğin behemmahal ikrar vasıtası olarak değil, büyük bütünde kaybolmanın tek yolu tanımışlardı.” Tanpınar, Doğu’nun bu tavrını kudretli bir şey olarak sunarken, bir taraftan da onun bu mütevazı duruşun kurbanı olduğunu da anlatmak ister gibidir. Yayılmacı Batı’nın karşısında, bu naif, kendini sürekli terbiyeden geçiren yapı çok kolay kırılmıştır. Oysa bu terbiye ona özde insanı kazanmaya, sade ve sadece kendisinin olan bir hayatı yaşama dersi vermiştir. Ancak Tanpınar şarkın bunu bir güce dönüştüremediğini ve Batı’nın onun üzerinde tahakküm kurduğunu görmüştür.
Romanın son bölümünde Mümtaz yolda yürürken sokakta kendi arasında konuşan insanlara kulak kabartır. İnsanlar çıkmak üzere olan İkinci Dünya Savaşı’na yönelik sohbet ediyorlardır ve Tanpınar burada Fransa ve Batı aydını için “yozlaşmış millet”, “zavallı Gide”, “zavallı Fransa” gibi tabirler kullanır. Adeta batmakta olan bir gemiye el sallarcasına… Oysa Şarklı tarafımıza “güneş vurmuş tarafımız” diyor Tanpınar “Huzur”da. Her şeye rağmen “-Şark, dedi. Canım şark. Dışarıdan miskin, budala, çaresiz, fakir…Fakat içinden hiç aldanmamağa karar vermiş… Bir medeniyet için bundan daha güzel ne olabilir?”

Tanpınar tüm “defo”larına rağmen Doğu’nun güneşini ruhunda duyar, ona sahip çıkmak ister. Birbirinden ayrı iki medeniyeti tüm güzellikleriyle birlikte yaşatmanın, ona kendimizden bir form vermenin peşine düşer. Osmanlı’nın çöküşünden bu yana Batıcılık fikrinin yaşamımıza girmesiyle iki çehreli insan yaratılmıştır. Bu insanlardan biri de aslında Tanpınar’ın kendisidir. Ancak o hem kendine hem de topluma yeni bir yol aramaktadır. Savunduğu yol, geçmişle geleceği birleştirerek kendi ayakları üzerinde yürüyen bir medeniyeti diriltmekten geçer. Kitabın sonunda Mümtaz’ın bir sabah kendisini “yapışık kardeşler grubu halinde bir yüzü maşrığa, öbürü mağribe bakar, iki vücudu ve dört ayağıyla yan yan yürür gibi gördü”ğü korkunç canavardan bizleri kurtarmak ister.

Huzur
Ahmet Hamdi Tanpınar
Dergah Yayınları

Alıntı/ Kaynak:

En Çok Okunanlardan...