Blog Listem

Türk devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20251224

📰 🇹🇷Milli iktisat İttihatçılarla başladı - 🗣️Doç. Dr. Hilal Ortaç



Milli iktisat İttihatçılarla başladı

Ege Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hilal Ortaç, sempozyumun son oturumunda “Türk Devrimi’nin Kökleri: Yeni Osmanlılar ve İttihat Terakki” başlıklı bir sunum yaptı.

Ortaç, Türk Devrimi’ndeki halkçı ve devletçi anlayışları şöyle anlattı:

“Tanzimat döneminde yapılan reformlar, Osmanlı’yı Batılılaştırma adı altında aslında Batı’nın Osmanlı yönetimini etkisi altına alma politikasıydı. Jöntürk hareketi bu dönemde ortaya çıktı. Bu hareketin sonucu olarak Yeni Osmanlılar ve İttihat ve Terakki teşkilatlarını kurduklarını görüyoruz. Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan bu vatansever hareket, Osmanlıcılık, İslamcılık ve son olarak Türkçülük akımlarından etkilenmişti.

“Bu hareket aynı zamanda halk gücüne de dayanıyordu. Halkın içinden çıkan gençler bu fikirleri yayıyorlardı. Yeni Osmanlılar Cemiyeti ve İttihat ve Terakki Cemiyetleri böyle destekle kuruldu. Bu yönüyle, aşağıdan yukarıya bir hareketti.

“Jöntürklerin mücadelesiyle ilan edilen 1908 Hürriyet Devrimi’nin ardından açılan Meclisi Mebusan’ın yapısına baktığımızda halk temsilinin yüksek olduğunu görüyoruz. Anadolu’da Tanzimat’tan itibaren yerel meclisler kuruluyor. Halk, bu meclislerde temsil ediliyor. Buralarda kendilerini ifade ediyorlar, müzakere etmeye başlıyorlar, düşüncelerini anlatıyorlardı. Osmanlı Meclisi Mebusanı da halk temsiliyetini iyi yansıtıyordu.

‘DÜŞMANIN TÜCCARINA İMTİYAZ OLMAZ’

Osmanlı döneminde ekonomi, büyük oranda gayrimüslimlerin elindeydi. Özellikle sermayenin millileştirilmesi hareketi, kooperatifleşme gibi adımlarla ekonominin yönü değiştirildi. Yalnız Osmanlı’daki gayrimüslim sermayesi değil Avrupa’dan gelen komprador burjuvazi sermayesi etkindi. İttihat ve Terakki’nin milli iktisat politikalarıyla ekonomi onların elinden alındı. İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlara baktığımızda İttihat ve Terakki dönemindeki adımların devamı olduğunu görürüz. Kapitülasyonların İttihatçılar tarafından kaldırılması da attığı en önemli adımdı. Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nda savaştığın devletlerin tüccarlarına imtiyaz tanımak mümkün değildi. Dolayısıyla kapitülasyonlar tek taraflı kaldırıldı. Bu Cumhuriyet döneminde de devam etti. Çünkü bütün üretim yabancıların elindeydi. Devletçilik anlayışı içerisinde onlara el konulmasıydı.”

Kayanak/Alıntı: https://www.aydinlik.com.tr/haber/ilber-hocadan-dolu-dolu-turkce-dersi-560779



20230723

1908 Hürriyet Devrimi Kutlu Olsun

 Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet ve Adalet!

1908 Hürriyet Devrimi ile Türk milletinin bileklerine vurulan zincirler kırıldı. Topyekün verilen mücadele ile tam bağımsız ve çağdaş Türkiye'nin temelleri atıldı. 

1908 Hürriyet Devrimimizin 115. yılı kutlu olsun!🇹🇷

20210514

✍️ Köy Enstitüleri aydın fabrikasıydı-Cemal Türkmen

Köy Enstitüleri aydın fabrikasıydı

Cemal Türkmen

Türkiye Cumhuriyeti’nin 30’lu yıllarıdır. Cumhuriyet'in kısa geçmişinde iyi niyetli ve çalışkan millî eğitim bakanlarının yoğun çabasına karşın halkın ezici çoğunluğu halen okumaz yazma bilmez. Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Vasıf (Çınar)'ın 1924’te kararlılıkla belirttiği Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı illerinde tek bir okul dahi olmadığı, ilköğretimin yokluğu” gerçeği, büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır. Ülkedeki 40 bin köyün ancak 5 bininde okul vardır.

Yaşamın her alanında peş peşe devrimler yapılmaktadır. Devrimlerin halka ulaşabilmesi amacıyla Millet Mektepleri, Halkevleri kurulmuştur. Ancak bunlar, halkı aydınlatmakta ve devrimleri halka götürmekte yeterince etkili olamamakta, yapılan ve yapılmakta olan devrimler, kent sınırlarını aşıp köye bir türlü ulaşamamaktadır. Çünkü halk; çocuğunu uyutmak için afyon koklatacak, çift sürerken ineğinin yanına kendisi koşulacak kadar çaresizdir. Bu köylü kitlesi, nüfusun % 80’ini oluşturmakta, bu % 80”in % 90’ı da okuma yazma bilmemektedir.

Devrimlerin ulusun efendisine ulaşabilmesi için, köylüye devimleri anlatacak aydınlara gereksinim duyulmaktadır. Fakat okuyamayan ve yazamayan, en alt düzeyde de olsa vatandaşlık bilgilerinden yoksun insanlara devrimleri anlatmanın zorluğu ortadadır. İşte bu nedenle ivedi olarak köylülerin en azından ilkokul düzeyinde bir okur-yazarlığa kavuşmaları için bir ilköğretim seferberliği başlatılmalıdır.

Atatürk, bir de eğitim kökenli olmayan birini, Saffet Arıkan’ı önerir Millî Eğitim Bakanlığı için. Saffet Arıkan, Atatürk’e ve devrimlere yürekten bağlı, asker kökenli bir aydındır. Sorunu kavramıştır, ancak çözümünü bulamamaktadır. Çözüm önerisi, bir toplantıda Atatürk’ten gelir: “Saffet, ilk aşamada askerliğini erbaş olarak yapmış köylülerden yararlanamaz mısın?” Arıkan, derhal, bu düşünceyi uygulayacak bir genel müdür arar kendine. Ve yakın çevresinin önerisiyle, eğitim çevrelerinin “Köylü İsmail” olarak adlandırdıkları İsmail Hakkı Tonguç’u -öğreniminin yetersizliğinden dolayı özellikle Halil Fikret Kanat’la Bakanlıktaki yükselme isteklisi bürokratların karşı çıkmalarını göğüsleyerek- İlköğretim Genel Müdürü yapar.

Tonguç, Yozgat ve Çorum’u kapsayan bir gezide köylerde çavuş ve onbaşılarla görüşür, sonuçta onların köy çocuklarına okuma yazma öğretebileceğine karar vererek eğitmen kursları için hazırlıklara başlar. Bunun için önce yurt düzeyinden seçtiği uygulamanın içindeki bazı eğitimcilerle görüşüp bir kurul oluşturur. Bu kurul, işin ayrıntılarını görüşüp ilkeleri saptar, bir yandan da eğitmenlere yardımcı olacak kılavuz kitapların hazırlanmasına başlanır.

CANLANDIRILACAK KÖY

Deneme nitelikli ilk eğitmen kursu, Ankara İlköğretim Müfettişi Emin Soysal yönetiminde Eskişehir’in Çifteler kasabasındaki harada 85 adayla açılır. Kursa ilgi duyan eğitimciler, aydınlar, yazarlar ve yöneticiler Çifteler'e giderek incelemeler yapıp izlenimlerini açıklarlar. Sonuç olumludur. Eğitmenler Ankara köylerinde görevlendirilir ve çalışmaları yakından izlenir. Denetimler sırasında pek çok eğitmenin başarı öyküsüne tanık olunur. Bunun üzerine eğitmen kurslarının sayısı artırılır.

Tonguç için eğitmen kursları, “canlandırılacak köy” için bir başlangıçtır. Köy çocuklarını sadece ilkokulun üçüncü sınıfına kadar okutabilecek şekilde yetiştirilen eğitmenlerin verdiği eğitimle, köyün canlanamayacağını bilmektedir. Köye gerçek öğretmenler göndermenin yolunu aramaktadır. Öğretmen okullarını bitirenler, köye gidiyor, göreve başlıyor ve en kısa zamanda bir kent okuluna atanmanın yolunu bir şekilde buluyorlardı. Öğretmeni köyde kalacak, köylüye hizmetten zevk alacak bir anlayışla yetiştirmek gerektiğini düşünür. Bunun için yeni bir anlayış yeni bir kadro, yeni bir okul tasarlar. Düşlediği öğretmen tipini yetiştirmek için Çifteler’de ve İzmir Kızılçullu’da iki “Köy Öğretmen Okulu” açar. Bu okullara beş yıllık köy okulunu bitirmiş köylü öğrenciler alınır. O güne değin ilkokul sonrası okuma olanağı bulamayan köy çocukları için bir fırsattır bu okullar. Çoğu ana baba ineğini, koyununu, keçisini satarak, günlerce yayan yol yürüyerek götürüp kaydını yaptırır çocuğunun. Pek çok çocuk da kendi başına, eşek sırtında, karda kışta, yayan, kamyonla, trenle uzun ve zahmetli yolculuklar sonucunda ulaşırlar okullarına. İlk günler zor geçer; yurttan yuvadan, anadan babadan ayrı kalmak pişmanlıklara neden olur. Bir kısmı dayanamaz, kaçar köyüne. Bir kısmı hastalanarak ayrılır okuldan. İlk günlerin zorluğunu atlatanlar kalıcı olurlar okullarında.

Bu arada bazı siyasal gelişmeler olur, İnönü başbakanlıktan çekilir, yeni hükûmeti Celal Bayar kurar. Atatürk’e ve İnönü’ye içten bağlı olan Saffet Arıkan değişikliği içine sindiremeyip bakanlıktan ayrılır. Yeni Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’dir. Tonguç yeni bakanı kutladıktan sonra istifasını sunar. Ancak Hasan Ali, kendisiyle çalışmak istediğini belirterek, istifayı geri çevirir.

Bir yandan eğitmen kursları, diğer yandan da köy öğretmen okulları sürdürür eğitimini. Tonguç uygulamalardan edindikleri ışığında konunun yasal boyutuyla da ilgilenir. Hazırladığı yasa tasarısında köy öğretmen okullarının adını “Köy Enstitüsü” olarak belirler. Yasa uyarınca ülkenin çeşitli yerlerinde köy enstitüleri açılacak, buralara ilkokulu bitirmiş köy çocukları alınacak, beş yıl süreyle kültür ve sanat eğitiminden geçecekler, okul bitince öncelikle kendi köylerine atanacaklar, öğretmenlikleri süresince kendilerine yasada belirlenen aylığın yanında geçinmelik arazi ile tarım ve diğer iş araçları da verilecektir. Yasa 17 Nisan 1940’ta, Hasan Ali Yücel’in eğitime egemen oluşunun ve hatiplik yeteneğinin de katkılarıyla Meclis'ten çıkar. Artık Hasan Ali Yücel’in ve Tonguç’un önünde uykusuz geçecek pek çok gece, yürünecek uzun ve yorucu pek çok yol ve yapılacak pek çok savaşım vardır.

TONGUÇ'UN 10 BİN KÖYE ZİYARETİ

Tonguç gecesini gündüzünü enstitülere ve eğitmen kurslarına ayırır. Bitmez tükenmez yolculuklarının ardı arkası gelmez. 1940’ların ulaşım koşullarında 10 bin köye gider. Yaptığı en rahat yolculuklar İnönü’nün Beyaz Treni'nde yaptığı yolculuklardır. Diğer yolculuklarında trenlerin ikinci mevki vagonlarında, kimi zaman makinistlerin yanında, bazen yürüyerek, bazen kamyon sırtında, belli bir süre sonra da ordu malı bir ciple Anadolu’yu karış karış dolaşır. Taşıttan indiği zaman bir genel müdürden çok, yorgun bir şantiye şefi görünümündedir; üstü başı toz toprak içinde, kimi zaman da eski püskü ve hatta yamalı boz bir urbayla dolaşır yurdu. (Genel müdüründen, öğrencisine değin tüm enstitülülerin üzerlerinde, kendi işliklerinde diktikleri boz urbaları, ayaklarında sağlam asker potinleri vardır.) Öyle ki bir Gölköy ziyaretinde kız öğrenciler hâline acıyarak ona hemen orada bir gece içinde bir takım yeni boz urba dikerek giydirirler. Gezilerinde güvendiği, ileride enstitü müdürü olarak görevlendireceği eğitimci arkadaşlarıyla birlikte kentlerden uzak, köylere ve demiryoluna ya da şoseye yakın, insan emeğiyle tarım yapılabilir duruma getirilebilecek genişlikte araziler arar, enstitü kurmak için. Ama koşullar yeni kurumlar açmaya hiç de uygun değildir. Ülke, yanıbaşımızda süren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Yokluk ve kıtlık yıllarıdır. Çivinin, çimentonun, camın, tenekenin karaborsada bile bulunmadığı zamanlardır. Böylesi bir ortamda sınırlı bir ödenekle enstitüler açmak, altından kalkılacak bir iş değildir. Ama Tonguç ve büyük çoğunluğu ilköğretim müfettişlerinden oluşan yönetici kadrosunun içi ülküyle doludur. Onlar sanki zoru başarmak için yaratılmışlardır. Okul kurağı olarak belirlenen yerlerin çoğunda içine girilecek tek bir bina bile yoktur. Kızılay’dan ya da yöredeki göçerlerden alınan çadırlarda barınarak başlarlar işe. Kurucu müdürlerin ve kurucu öğrencilerin yoğun ve özverili çabalarıyla bozkır üzerinde okul binaları yükselir, kıraç topraklarda ekinler boy verir. Kendi ürettikleri tuğlalarla örerler duvarlarını, kendi kesip biçtikleri keresteyle çatarlar çatılarını, kendi ürettikleri buğdayla pişirirler ekmeklerini, kendi tuttukları balığı yerler, kendi diktiklerini giyerler, bazen çatısız yatakhanelerde, karın altında ot yataklarda yatarlar. Savaş koşullarında yarı aç yarı tok olsalar da, zaman zaman yakınsalar da, kendi kurdukları yuvalarında, köyde yaşayacak, köye yararlı olacak şekilde, iş içinde, iş yaparken öğrenerek ve üreterek eğitilirler. Kendi yağlarıyla kavrulurlar, işlerini yaptıracak işçi ve memur çalıştırmazlar, bu anlamda devlete hiç yük olmazlar. Salt kendi yuvalarını kurmakla yetinmezler, nerede bir enstitü açılacaksa hemen ekipler oluşturup dayanışmaya koşarlar. Çifteler ekibi Ladik’e, Kepirtepe ekibi Hasanoğlan’a, Savaştepe ekibi Pulur’a, Akçadağ ekibi Dicle’ye gidip derslik, yatakhane, işlik, hamam yaparlar. İş bitiminde yurdu dolaşarak dönerler enstitülerine. Bununla da yetinmezler; kimsesizlerin harmanını kaldırırlar, evsiz göçmenlere ev, depremzede öğretmenlere konut, okulsuz köylere okul yaparlar.

Köy enstitülerinin kendine özgü koşulları olsa da yaşamda karşılaşılan sorunlar orada da yaşanır. İş kazalarında sakat kalanlar, ölenler olur. Her ne kadar kayıt sırasında sağlıklı olmak koşulu aransa da sıtmadan, veremden ölümlere rastlanır. Öğrenciler, öğretmenler, öğretmenlerle öğrenciler arasında gönül ilişkileri de olur enstitülerde. Bunlar doğaldır ve belirli bir sınırı aşmadığı sürece anlayışla karşılanır. Hatta çizilen sınırların dışına çıkmamak koşuluyla sürdürülen ilişkiler desteklenir ve böylelerinin düğünleri enstitülerce yapılır. İlişkide aşırıya kaçanlara izin verilmez, derhal enstitüyle ilişkileri kesilir. Sayıları az da olsa, öğrencisine duyduğu yakınlık yüzünden görevden atılan öğretmenler, birbiriyle anlayış sınırlarını aşan ilişkiler kuran kız ve erkek öğrenciler okuldan uzaklaştırılır.

AYDIN FABRİKASI

Her birinin kendine özgü bir öyküsü olan yoksul köy çocukları, kendilerine bir ana baba sıcaklığıyla yaklaşan öğretmenlerinin rehberliğinde, gelişmiş bir okuma kültürüyle ve ileri bir demokratik anlayışla yetişirler. İşi kişiselliğe dökmemek koşuluyla her enstitülü (öğretmen, öğrenci, yönetici, aşçı, işçi, memur…) müdüründen bakanına kadar herkesi, ayıplanacağını, baskı göreceğini aklına getirmeksizin özgürce eleştirir, kendisini eleştirenleri de olgunlukla karşılar. Talip Apaydın, Enver Atılgan, Yusuf Ziya Bahadınlı, Mehmet Başaran, Fakir Baykurt, Adnan Binyazar, Doğan Çağlar, Nebi Dadaloğlu, Ali Dündar, Nadir Gezer, Ümit Kaftancıoğlu, Yahya Kemal Kaya, Hasan Kıyafet, Mahmut Makal, Abbas Cılga, Emin Özdemir, Adnan Binyazar, Hasan Latif Sarıyüce, Osman Şahin, Ayşe Baysal, Saim Kaptan, Yahya Özsoy, Fikret Cantürk, Hayrettin Uysal, Niyazi Ünsal, Ali Yüce, Hasan Fehmi Güneş, Mustafa Üstündağ ve daha nice Türk aydını hep enstitülerin özgür, demokratik ve üretken havasını soluyarak yetişirler.

Tonguç’un temel sorunlarından biri, enstitülerde görev yapacak nitelikte öğretmen bulamamaktır. Enstitülerde mesleğinde başarılı ilkokul öğretmenlerinden bile yararlanma yoluna gidilmektedir. Tonguç, köy enstitüsünü bitiren başarılı öğretmenlerin alınacağı bir Yüksek Köy Enstitüsü açar Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde. Böylece hem enstitülere öğretmen, hem bakanlık kadrolarına bürokrat yetiştirecek, hem de yoksul köy çocuklarına yükseköğrenim olanağı sağlamış olacaktır. Bütün bunları Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den ve Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’den aldığı destekle başarır Tonguç.

1953 sayılamalarına göre, Köy Enstitüleri'ni bitiren 17,345 öğretmen, 8,675 eğitmen ile 1,350 sağlık memuru yurdun dört bir tarafındaki köylere atanır. Ellerinde çoğu dünya klasiği bavul dolusu kitap, yanlarında devlet tarafından verilmiş üretim araçları ile dalarlar karanlığın içine. Onların her biri enstitü karşıtı Eskişehirli toprak ağası ve milletvekili Emin Sazak’ın tanımlamasıyla kendilerini Atatürk sanmaktadırlar; nasıl Atatürk kendini ülkesini kurtarmaya adamışsa onlar da kendilerini köylerini kurtarmaya adamış köy kahramanlarıdır. Mitolojik baş tanrı Zeus’tan aldığı ateşi insanlara götürdüğü için cezalandırılan ateş tanrısı Promethe gibi duyumsarlar kendilerini. Görevleri ortaçağ karanlığında yaşayan köylerini aydınlatacak ışığı taşımaktır köylerine. Onlar dağ başlarında yaktıkları çoban ateşleriyle gecenin karanlığına fener tutan ışık emekçileriydiler. Yağmurda, karda, fırtınada, ayazda dağ başlarında dimdik ayakta duran meşeler gibiydiler. Ülkü ve gönül birliği içinde Türkiye’nin aydınlanma çağını başlattılar. İzin verselerdi, aydınlanma ateşinin üzerine su dökmeselerdi Türkiye aydınlanma çağını yaşayacak, bilim ve kalkınma çağına geçebilecekti.

Koşulların uygun olduğunu gören İnönü temel bir soruna el atar. Gündemine, sağlığında Atatürk’ün önemle üzerinde durduğu Toprak Reformu'nu alır. Konuya ilişkin olarak Tonguç’a 200 bin tarım memuru yetiştirip yetiştiremeyeceğini sorar. Tonguç, kısa samanda bu kadar tarımcı yetiştirmenin olanaksızlığının farkındadır, üstelik konu en çok Tarım Bakanlığı'nın çalışma alanına girmektedir. Ne var ki İnönü’ye “olmaz” demeye içi bir türlü elvermez. Müdürlerini zorlar Tonguç, sığa (kapasite) artırımı için. Ancak müdürler isyan noktasına gelirler. Hasan Ali Yücel de beş senede 200 bin tarımcı yetiştiremeyeceklerini anlayınca İnönü’ye işin olanaksızlığı anlatılır. Meclis'teki büyük toprak sahibi milletvekillerinin şiddetli karşı çıkışlarına karşın İnönü ağırlığını koyarak Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’nı geçirir Meclis'ten. Fakat bir süre sonra reformun mimarı Raşit Hatipoğlu bakanlıktan ayrılır, yerine reforma karşı olan toprak ağası Cavit Oral bakan olur. Bu bakan değişikliği, bir anlamda, devrimlerin ve köy enstitülerinin inişe geçişinin başlangıcı olur. Bir süre sonra CHP içindeki sağ kanat, Parti'ye egemen olur. 1946 seçimlerinin sonucunda İnönü kendi adayı yerine çevresindekilerin baskısıyla Recep Peker’i başbakan atar, o da kendi kadrosunu kurarak Hasan Ali Yücel’i kabine dışı bırakır. Yerine Tonguç’la barışık olmayan bakanlığın eski bürokratlarından Şemsettin Sirer geçer. Sirer, “ıslahat” adı altında enstitülere el atarak rayından saptırır. Bir süre sonra da Tonguç’u görevinden alarak Tonguç’un enstitülerdeki kadrosunu dağıtır. Diğer yandan geçirdiği soruşturma sonucu görevden alınan Kızılçullu’nun eski müdürü, Meclis'in yeni bağımsız milletvekili Mehmet Emin Soysal var gücüyle köy enstitülerine yüklenir. Ve enstitülerin kapatılmasıyla sonuçlanan süreç başlatılmış olur.

Günümüzde eğitim, halen rayına oturmuş değildir. Okumaz yazmazlık bir yana eğitim beklenen yararı sağlayamamıştır. Geçmişte köylerde yaşayan nüfus, günümüzde kentlerin varoşlarına taşınmıştır. Özelde varoşların, genelde tüm ülkenin kaliteli bir eğitimden geçmesinde ve tüketici toplumdan üretici topluma geçişte “köy enstitüleri” yararlanılması gereken çok önemli bir deneyimdir. Bunun için de köy enstitüleri olayının doğru anlaşılması gerekmektedir.

Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/koy-enstituleri-aydin-fabrikasiydi-241377#1


20200503

✍️ Avrasya’da Türklerin tarihsel rolü

Avrasya’da Türklerin tarihsel rolü
Doğu Perinçek

Türk Milliyetçiliği, son iki yüzyılda çağdaş dünyanın oluşmasında önder roller üstlenmiştir. Avrupa’nın Marx gibi büyük devrimcileri, bu olayı daha 19. Yüzyılın ikinci yarısında fark ettiler. Dünya ufuklarında görülen Asya devrimleri arasında Rus, Çin ve Türk devrimlerine işaret ettiler. 

TÜRK DEVRİMCİLİĞİNİN DÜNYA UYGARLIĞINA KATKILARI

Türkiye’nin 1876, 1908, 1920 Devrimleri, Mazlum Milletlerin dünya tarihine ağırlıklarını koymalarında, Rus, Çin, Hint ve İran Devrimleriyle birlikte başı çekti. Türk Milliyetçiliği bayrağı altında toplanan Millî Devrimcilerin kurduğu öncü örgütlenmeler, dünya tarihini etkileyen millî demokratik devrimlere önderlik ettiler. Bu açıdan Mithat Paşalar, Namık Kemaller, Talat Paşalar, Enver Paşalar, Atatürkler, çağdaş devrimlerin kahramanları arasındaki yerlerini aldılar. Türk Milliyetçiliği, onların mücadelesinde yalnız Türkiye tarihine değil, dünya devrim tarihine yön veren etkilerde bulundu.

ÇAĞDAŞ UYGARLIĞIN ADRESİ

Dünyamız şimdi yeni bir devrimci atılımın eşiğinde bulunuyor. Asya Çağına girdiğimizi artık Batının düşünürleri ve siyasetçileri dahil, herkes kabul etmektedir. Asya Çağının öncü ülkeleri de, yaşadığımız pratikler içinde belli oldu. İmparatorluk ve devrim birikimi olan Çin, Rusya, Türkiye, Hindistan ve İran, yine önder rollerde gözüküyorlar.
Batı emperyalizmi batıdaki tepelerin arkasında batarken, Doğudan yeni bir uygarlık yükseliyor. Bu uygarlık Millî Demokratik Devrimler ve Sosyalizme Açılma Çağının uygarlığıdır: Bağımsızlıkçıdır, Kamucudur, Paylaşmacıdır, İnsancıldır, Aydınlanmacıdır. Atatürk’ün “Çağdaş Uygarlık” kavramının adresi artık Asya’dır, Avrasya’dır.

ÇAĞDAŞ UYGARLIĞIN TEMEL PROGRAMI

Türk Devriminin 19. Yüzyılda oluşmaya başlayan ve Kemalist Devrim döneminde Altı Okla özetlenen temel programı, aslında uluslararası bir programdı. Atatürk, bu programda Fransız ve Sovyet Devriminin etkilerini yeri geldikçe ifade etmiştir. Türk Milliyetçiliği, Türk Devrimi sürecinde kendi tecrübelerine dayanarak program geliştirirken, kendisine benzeyen Mazlum Milletlerin tecrübelerinden de yararlandı. Ortak program, Asya’dan Afrika ve Latin Amerika’ya kadar bütün Mazlum Milletlerin katkılarıyla oluştu. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik, bu ortak programın oklarıydı ve oklarıdır. Çin, Rus, Hint, İran, Arap, Afrika ve Latin Amerika devrimlerine bakınca, hep aynı programı görüyoruz. Elbette her ülkenin kendi özgün süreçlerinde. 

YÜKSELEN DEVRİM DALGASI

Bugün Dünyanın önünde Millî Demokratik Devrimlerin yeni ve çok güçlü dalgası var. Bu yükselen devrim akımı, özellikle Çin’in ve Hindistan’ın kişiliğinde şimdiden zaferini kabul ettirmiş bulunuyor. Türk vatanseverliği de Avrasya’da tarihi rollerin önünde görülüyor.

DÜNYANIN KALPGÂHINDAKİ TÜRK DEVLETLERİ

Bugün dünyada yedi Türk devleti bulunuyor: Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan. 

Bu ülkelerin bir ayakları Asya’da, diğer ayakları Avrupa’dadır. Hepsi Avrasya ülkeleridir ve Avrasya’nın kâlpgâhı denen coğrafyada yer alıyorlar. Hepsinin ortak özellikleri Çin, Rusya, İran, Hindistan ve Pakistan ile vazgeçemeyecekleri ortak çıkarlara, bağlara ve geleceğe sahip olmalarıdır. 

Bu yedi devlet dışında Türkler, Asya ve Doğu Avrupa’nın bütün ülkelerinde varlar. Rusya’da, Çin’de, Afganistan ve İran’da, Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, Doğu Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde Türkler var. 

Avrasya Türkleri, nüfus, ekonomi, doğal kaynak, örgütlenme yeteneği, devrimci birikim, uygarlık mirasıyla yükselen yeni uygarlığın önde gelen yapıcıları arasındadır. 

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ÇAğDAŞ UYGARLIK BİRİKİMİ

Türk Milliyetçiliği veya Türkçülük, herhangi bir Milliyetçilik değil, Çağdaş Uygarlığa öncü katkıları olan bir Milliyetçiliktir. Bu özelliği, Türk Milliyetçiliğini daraltan, bencilleştiren ve emperyalizmin güdümüne sokmaya çalışan eğilimlere izin vermemiştir ve vermez. Hele bugünkü koşullarda tarih, Türk Milliyetçiliğini ... emperyalizminin vurucu gücü yapmaya yeltenen eğilimlere hiçbir şans tanımıyor. Türk Milliyetçiliğini Avrupa kapısına bağlama girişimleri de çoktan iflas etmiştir. 

Türklerin bağımsızlık ve devlet birikimi, Haçlı’nın güdümüne giremeyecek kadar güçlüdür. Türkler, Haçlı seferlerini yenilgiye uğratan büyük mirasla bugün emperyalizme karşı mücadele eden büyük insanlığın en önemli kuvvetleri arasındadırlar.

Önümüzdeki dönemde Türk Milliyetçiliğinin bir başka devletin denetimine girmesi olasılığı da yoktur. Çünkü 2030 yılının dünya ekonomisine baktığımız zaman, Türkiye, yine Asya ülkeleri olan Çin, Hindistan, ABD ve Endonezya’dan sonra beşinci büyük ekonomidir. 

DORUKTAKİ ÖZGÜVEN

Türkiye’nin ve Türklerinin gizilgücüne baktığımız zaman, Rusya veya Çin hegemonyası gibi bir tehdit ve tehlike geçerli değildir. Rusya ve Çin’in gelişmesi, Türkiye’nin ve Türklerin de yararınadır. ... emperyalizminin yaydığı Rusya ve Çin korkusu, Batı’nın bize sinsice telkin ettiği güvensizlik zemininde etkili olabiliyor, ancak gerçekçi değildir. Türklerin özgüveni, bugün son yüzyılların en gerçekçi konumuna yükselmiştir, doruktadır.

ARTIK AVRASYALIYIZ

Ekonomik ve siyasal sürece baktığımız zaman, Türkiye şimdiden Avrasya ile bütünleşmiş bulunuyor. 

Birinci ticaret ortağımız Rusya, ikincisi Çin ve Üçüncüsü Almanya. Öte yandan Türkiye’nin enerji güvenliği Batı Asyalı komşularındadır. Batı Asya ve Akdeniz’deki güvenliğimizin ortakları ise, yine Rusya, İran, bağımsız Arap ülkeleri ve Çin’dir. 

Bu koşullarda, ... emperyalizminin inişte olduğunu da dikkate alırsak, Türkiye’yi ve Türk Devletlerini bir kama gibi Rusya ile Çin’in arasına sokma imkânı sıfıra yakındır. 

Bütün Türk cumhuriyetlerinin Rusya ve Çin’le vazgeçemeyecekleri ekonomik, siyasal ve askeri bağları var. Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Türk Devletleri, çoğunluğu oluşturuyor. Bir kısmı da aday ülke olarak katılma sürecindedirler. Türk devletlerine Rusya ve Çin’e karşı senaryolar dayatmak, artık ABD’nin hayâl dünyasının dahi sınırları dışındadır.

Türkiye’nin Avrasya’daki başı dik ve uygarlık yapıcısı konumuna yerleşmesini engelleyecek bir güç bulunmuyor. Diğer Türk devletleri de bu süreci olumlu yönde ve çok güçlü olarak etkiliyor. 

AVRASYA’DA BİRLEŞİYORUZ

Bu durumda Dünya Türklüğünün Avrasya’da birleşmesi, kaçınılmazdır. Bu olay, 
Çağdaş Uygarlıkta birleşmektir; 
Millî Devletler Dünyasında birleşmektir;
Zenginleşmede birleşmektir;
Aydınlanmada birleşmektir;
Güvenlikte birleşmektir; 
Barışı güvence altına almakta birleşmektir.

TURAN’DA KİMLER VAR

Avrasya, aslında Turan’dır.
Ancak Turan, Avrasya coğrafyasında yaşayan bütün devletleri ve kavimleri kucaklıyor.
Turan diye tanımlanan coğrafyada, Türkler, Ruslar, Farslar ve Çinliler yaşıyorlar. Bu halklar, Asya’nın büyük halklarıdır ve yalnız kurdukları uygarlıklarla değil, kan bağlarıyla da akrabadırlar. 
Rus, Çin ve İran düşmanlığına alet olabilecek bir Turancılık yok.
Bugün Turancılıktan söz edilecekse, bu akım Rus, Çin ve İran dostu ve kardeşidir.

AVRASYA’DA BİRLEŞMEK

Önümüzde yaşanacak süreçler şimdiden uç vermiştir.
1. Türkler, Avrasya’da birleşiyor.
2. Türkler, Avrasya’da Rusya, İran, Hindistan, Pakistan ve Çin’le el ele veriyor.
3. Türkler, Asya’nın Çin, Rusya, İran, Hindistan, Pakistan ve Arap ülkeleriyle birlikte Çağdaş Uygarlığı kuruyorlar.
4. Türkler, Avrasya’nın yobazlığa, etnik bölücülüğe, teröre karşı mücadele ikliminde yeni bir Aydınlanma Çağına giriyor.
5. Türkler, Avrasya’yı ABD hesabına bölen olarak değil, birleştiren olarak tarihî bir görev yürütüyor.
6. Türkler, Avrasya ülkeleriyle birleşerek, insanlığın önündeki büyük kapıyı açıyor. Millî Demokratik Devrimler Çağının büyük atılımı, Asya dışındaki iklimleri, bütün insanlığı kucaklıyor.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ÇAĞDAŞ MİSYONU

Bugün “Türkçüler Günü” olarak kabul ediliyor.
Türkçülük, daha doğru bir tanımla Türk Milliyetçiliği, 
  • İlkel değil, çağdaştır.
  • Hurafeci değil, bilimseldir.
  • Bölücü değil, imparatorluk birikimiyle güçlü birleştiricidir.
  • Irkçı değil, Büyük Millet Milliyetçiliğidir.
  • Özel çıkarcı değil, kamucudur.
  • Bencil değil, paylaşmacıdır.
  • Mafyacı değil, halkçıdır.
  • Yobaz ve bağnaz değil, Aydınlanmacı ve laiktir.
  • Emperyalist karşı devrimin hizmetinde değil, devrimcidir.
Türk Milliyetçiliği, Türkçe konuşan bütün Avrasyalıları Avrasya’nın bütünleşmesi davası için birleştirecek ve seferber edecektir. 

Türk Milliyetçiliği, Avrasya devletlerinin bağımsızlığı, Avrasya ülkelerinin toprak bütünlüğü ve halklarının refah ve özgürlüğü ile uyum içinde çalışacaktır. Avrasya’nın bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve halkların refah ve özgürlüğü temelinde öncü konumlarda olacaktır.

Alıntı/Kaynak: https://aydinlik.com.tr/haber/avrasya-da-turklerin-tarihsel-rolu-207085-1

20191203

✍️ Türk ve Rus Devrimlerinin Etkileşimleri - Uğurcan Yardımoğlu

Uğurcan Yardımoğlu, Öncü Gençlik Genel Sekreteri

VE RUS DEVRİMLERİ OMUZ OMUZA

Geçtiğimiz ay insanlık tarihi açısından çok önemli ve içerisinde bulunduğumuz çağın niteliği bağlamında belirleyici bir olayın 100. Yıl dönümünü yaşadık. Yüzüncü yıl dönümünde arkada kalan tecrübeler ışığında değerlendirerek daha iyi anlamaya çalıştığımız bu olay Ekim Devrimi’dir. İnsanlığın sınıfsız toplum yolunda gerçekleştirdiği en büyük atılım olan Ekim Devrimi’ni Bolşeviklerin öncülüğüne ve Lenin’in liderliğine borçluyuz. Ayrıca bu devrimin, Türk Devrimi’yle ilişkileri incelendiğinde Türk devrimcileri olarak ayrıca bir borcun muhasebesini yapmak zorunluluğu duyuyoruz.

Türk Devrimi, geri kalmış bir Asya toplumunda imparatorluk mirasının örgütlenme birikimine yaslanarak ve 18. Yüzyıl Avrupasında gerçekleşen Fransız Devrimi’nin demokratik programına dayanarak yapılmıştır. Yeni Osmanlılarla başlayan, İttihatçılarla devam eden ve Kemalistlerle olgunlaşan bu devrimin programı demokratik ilkelere dayanmakla beraber ondan ciddi farklılıklar da arz eder. 

Birinci farklılık devrimin gerçekleştiği yer ve zamandan kaynaklanır. Demokratik devrimi gecikmiş olan Asya toplumları, Batı’da yükselen kapitalizmin emperyalizme dönüşmesiyle beraber iki yönlü bir mücadele vermek zorunda kalmıştır. 

  1. Birincisi, emperyalizme karşı vatanlarını savunmak ve bağımsız olmak zorundadırlar. Bu, Avrupa’da gerçekleşen demokratik devrimlerin gündeminde değildi çünkü, böyle bir olgu yoktu
  2. İkincisi, kendi içlerindeki feodal unsurlarla hesaplaşarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni kurmaları, kapitalizmi inşa etmeleri gerekiyordu. Ancak bu kapitalizm yine daha önceki demokratik devrimler gibi tamamen serbest rekabete dayanamazdı. Geri bırakılmış olan bu Asya toplumları kolektif örgütlenme geleneklerine de dayanarak devletçi bir hızlı kalkınma modelini tercih etmek zorundalardı. Dolayısıyla Asya’da gerçekleşen devrimleri daha solda ve sosyalizme açık hareketler olarak değerlendirmek yanlış olmaz.


İlk Etkileşim

Osmanlı Devleti’nin 19. Yüzyılda başlayan sömürgeleşme ve Batı’ya bağlanma döneminde ortaya çıkan Yeni Osmanlılar örgütü, Vatan ve Hürriyet sözcükleriyle özetlenebilecek demokratik devrimci bir programa sahipti. Türk Devrimi’nin iki yüz yıllık serüveni de onlarla başlar. Yeni Osmanlılar örgütünü kurdular. Yeni Osmanlılar, İttihatçıların ve Kemalistlerin atasıydı; ilk demokratik devrimimizi 1876 yılında başardılar. Fransız Devrimi’nden kuvvetle etkilenen bu program adım adım daha sol akımlara da yer açacaktır.

Yüzyılda Rusya’da gelişmekte olan halkçı (narodnik) hareketler, Osmanlı aydınlarını etkiledi. Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Gogol’ün romanları Osmanlı aydın çevrelerinde ilgiyle okunmaya başladı.

Bu dönemde yaşananlar sıkı bir ilişkinin değil, bir etkileşimin işaretlerini veriyor. Ayrıca 1. Meşrutiyet devriminin başarısız olmasının ardından gelen 2. Abdülhamit yönetimi döneminde bu etkileşimden dahi söz etmek mümkün olmayacaktır. Fakat, 1889 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıyla birlikte özellikle Rusya’da Narodniklerin gerçekleştirdiği eylemler Türk devrimcilerinin dikkatini çekmektedir.

1905 yılında gerçekleşen Rus Demokratik Devrimi, Türk devrimcilerine umut vermiştir. Çünkü; dünya çapında despotizmin kalesi olarak bilinen Çarlık önce Japon yenilgisiyle sonra da devrimle sarsılmıştı. Rusya’nın artık bir parlamentosu vardı. Bu, Türkiye’deki hareketi de ateşleyecektir.

23 Temmuz 1908 günü yapılan Hürriyet Devrimi, 2. Meşrutiyeti beraberinde getirmişti. Anayasal düzen artık öncü bir örgütlü güce ve halk hareketine dayanıyordu. Programı aşağı yukarı Yeni Osmanlılarınkine benzer olan İttihat ve Terakki süreç içerisinde daha net bir biçimde milliyetçileşecek; halkçılık ve laiklik konusuna daha berrak yaklaşacaktır. Bulanıklığı gidermek ve hareketin ideolojisini belirlemek için çalışan aydınların çoğu Rusya’dan gelmişti. Üç Tarz-ı Siyaset makalesiyle Türk Milliyetçiliğini yegane seçenek olarak sunan ilerici aydın Yusuf Akçura bir Tatar aydınıydı. Rusya’da Ceditçi olarak anılan halkçı-milliyetçi aydınlardan biriydi. Yine İttihat ve Terakki kurucularından olan Hüseyinzade Ali Bey de Ceditçilerdendi.

Vatan Savaşı ve Devrimci Dönem

Birinci Dünya Savaşı’na dek Türkiye, devrimci ve karşı devrimci güçlerin savaşımlarına sahne olmuştu. Türk devrimcileri yani İttihatçılar, iktidarı tam anlamıyla ele geçirdiklerinde siyasi ve iktisadi programlarını uygulamaya vakit bulamamışlardı. Çünkü ülkemiz bir savaşın eşiğindeydi.

Dünya Savaşı, Bolşeviklerin önderi Lenin’in tarifiyle kapitalizmin en yüksek aşamasına ulaşmış emperyalist devletlerin bir paylaşım mücadelesiydi. Bu paylaşımın konusunu ise sömürgeler oluşturuyordu. Söz konusu sömürgelerin ise en başında Osmanlı Devleti geliyordu.  Bu yüzden Lenin, emperyalist devletlerin paylaşım maksadıyla girdikleri bu savaşta, Osmanlı, İran ve Çin’in vatan savunması yaptıklarını belirtmiştir. [1]

Çanakkale Savaşı hiç kuşkusuz dünya savaşındaki en büyük başarımızdı. İstanbul nezdinde vatan savunması konusunda Türk askerinin yeteneklerini herkese kanıtladığımız bu savaşın ciddi bir sonucu olmuştu: İtilaf Devletlerinde ekonomik ve askeri gücüyle başı çeken İngiltere ve Fransa, Çarlık Rusya’ya yardıma gidememişti. Çarlık, ekonomik darboğazın askeri alana yansımalarını yaşamaya başlamıştı. Alman cephesinde ardı ardına gelen yenilgiler ve kitlesel açlık, halkı patlama noktasına getirmişti. 1917 Şubat Devrimi bu koşullarda gerçekleşti.

Genç Türklerin Ekim Devrimi’ne Bakışı

Genç Türkler yani İttihatçılar, Rusya’daki iç karışıklıkları çok yakından takip ediyordu. İttihatçı basın, büyük bir düşman ülkenin savaş dışı kalması anlamına gelebilecek bu olayı ümitle takip ederken patlayan Şubat Devrimi’ni sevinçle karşıladı. Ancak Rusya’da oluşan geçici hükümetin savaştan çekilme gibi bir politikasının olmadığı anlaşıldığında, Kerensky hakkında öfke dolu yazılar kaleme alındı. Lenin ve Bolşevikler hakkında ise sempatizanlık düzeyinde olumlu ifadeler kullanılıyordu. Bolşeviklerin “esaslı ve sağlam ihtilalciler” olduğu söyleniyor ve Lenin hakkında “şanlı ve etki sahibi bir şahsiyet” ifadeleri kullanılıyordu.[2]

Lenin’in ilhaksız ve tazminatsız barış ilkesi İttihatçıları kazanmıştı. Oluşan bu sempati, esas olarak bu ilkeye ilişkindi. Ayrıca, Lenin’in Ekim Devrimi’nin ardından Gizli Antlaşmaları açıklaması, Osmanlı ülkesi üzerindeki paylaşım planlarını ortaya çıkarması anlamına geliyordu. Bu paylaşım antlaşmalarını genç Sovyet Rusya’nın reddedişi ve İstanbul’un kesinlikle Türklerde kalması gerektiğini açıklamaları Türk devrimcilerinde vatan savunmasına ilişkin umutları yükseltmiştir. Sovyet Rusya’nın kurulmasıyla, doğuda yapılan Erzincan Ateşkesi ve ardından gerçekleştirilen Brest-Litovsk Barış Antlaşması Osmanlı Devleti açısından ciddi kazanımlarla doluydu. Sovyet Rusya sözünü tutmuş barışı, Lenin’in ilkesine göre yapmıştı.

Milli Mücadele Başlarken

Osmanlı Devleti’nin savaştan yenik çıkmasıyla başkent İstanbul işgal altına alınmıştı. Genç Türk kadrolarının başını çektiği yerel örgütler Anadolu’da İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı direnmeye başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda başarılı hizmetlerde bulunan Mustafa Kemal Paşa da Mondros Ateşkesi’nin ardından başkente gelmiş ve Anadolu’da milli bir merkez yaratmak için çalışmalara başlamıştı. O’nun hedefi, bağımsızlığın kazanılması ve Osmanlı sistemini yıkarak yeni bir milli devlet kurmaktı. Bolşeviklerle ilk temas da bu bağlamda İstanbul’da kuruldu. Sovyet Rusya adına İstanbul’a gönderilen Şalva Eliava, Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla temas kurarak Türkiye’nin ulusal bağımsızlığının yanında olduklarını bildirmiştir.[3]

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geçerek mücadelenin merkezini Anadolu’ya taşıması Milli Mücadele açısından dönüm noktası olmuştur. Sovyet Rusya tam bu sırada Mustafa Kemal Paşa ile ilk yarı resmi görüşmeyi gerçekleştirmiştir. Albay Budiyeni yönetimindeki Sovyet heyetiyle Havza’da buluşan Mustafa Kemal, Sovyetlerden ilk defa askeri yardım sözünü almış ve iki tarafın birbirinin iç işlerine karışmaması ilkesi kararlaştırılmıştır.[4]

Bu süreçte Mustafa Kemal’in Kazım Karabekir’e çektiği telgraf özel bir önem taşır; “Bolşevizmin anlayış ve ortaya çıkış şekli bir daha müzakare edilerek, bunun memleket için bir sakıncası olmayacağı düşünüldü.”[5]

Devrimin İki Merkezi

Erzurum ve Sivas’ta yapılan Kongrelerin ardından Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, mücadelenin öncü örgütü olarak inşasını tamamladı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasının ardından devrimci bir devlet yaratıldı. Artık iktidar odağı İstanbul’daki İngiliz işbirlikçisi hükümet değildi. Mustafa Kemal, bu mücadelenin başarıya ulaşması için doğuda bir dayanak noktası yaratmanın gerekliliğine inanıyordu. Ayrıca doğuda emperyalizme karşı savaşan Sovyet Devrimi onun doğal müttefikiydi. Sovyet dostluğu savaşın içerisinde gelişti.

Mustafa Kemal, meclisin açılmasından kısa bir süre sonra Moskova’ya Lenin’e bir mektup göndererek hem askeri yardım talep etmiş hem de diplomatik ilişkinin kurulmasını istemişti. Bu mektupta Mustafa Kemal, “Rus Bolşevikleriyle bütün çalışmalarımızı ve askeri harekatımızı birleştirmenin zorunluluğunu kabul etmekteyiz” demekteydi.[6] Sovyet Dış İşleri Bakanı Çiçerin, bu mektuba verdiği yanıtta iki ülke arasında dayanışmanın önemine vurgu yapıyor ve diplomatik ilişkilerin kurulması için ilk adımların atılması gerektiğinin altını çiziyordu. Mustafa Kemal’in görevlendirdiği bir Türk Heyeti Moskova’ya doğru yola çıkarken, Sovyet Heyeti de Türkiye’ye geliyordu. Devrimin iki merkezi birbirine omuz vermişti.

Ankara’da Milli Mücadele’nin yayın organı olarak çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi bu konuya ilişkin şu belirlemeyi yapıyordu: “Doğu İhtilali’nin bir merkezi Moskova, bir Merkezi Ankara’dır.”[7]

Hakimiyet-i Milliye devrimin yayın organı olarak Ankara’nın siyasetlerini de sütunlarına taşıyordu. Bu gazetenin bazı yazılarını Mustafa Kemal’in yazdığını diğer yazıları da kontrol ettiğini biliyoruz. Gazete özetle şu tespitleri yapıyordu:
  • En büyük düşman kapitalizm ve emperyalizmdir.
  • Dünya sosyalizme doğru ilerliyor.
  • Dünya kapitalistler ve mazlumlar olarak ikiye bölünmüştür.
  • Dünya’nın bütün mazlum milletleri Bolşeviklerle birleşeceklerdir.
Bu yazılardan çıkan sonuçların en önemlisi, Ankara Hükümeti’nin emperyalizm kavramıyla siyasi bağlamda da tanışmış olmasıdır. Yoksa cephelerde yıllardır çarpıştıkları güçler emperyalist güçlerdi, ancak artık onu bir sistem sorunu olarak bütüncül biçimde göreceklerdir. Bununla beraber emperyalizmi var eden kapitalist düzene düşman kesilmeleri de anlamlı ve bir o kadar da ileri bir tavırdır. Mustafa Kemal, Lenin’e yazdığı mektupta şunu söylüyor; “emperyalistlerin işlediği suçlar dünya emekçilerince kavrandığı gün burjuvazinin hakimiyeti son bulacaktır.”[8]

Kemalistler, dünyanın sola yani sosyalizme doğru gittiğini de tespit etmişlerdir. Ancak önlerinde duran görevin demokratik devrim olduğunu da pekala biliyorlardı. Bu açıdan her toplumun önündeki sorunu çözmesi gerektiği gerçeğinin de altını çiziyorlardı. Tüm bunlara ek olarak dünyanın ezen-ezilen çelişkisi bağlamında iki kampa ayrıldığını görmeleri de Türk Devrimi’nin mazlumlar dünyasının önünü açacak bir gelişme olduğunu kavramalarını sağlamıştır. Kemalistlerin doğu dünyası için bir model yaratma motivasyonu yükselmiştir.

Halkçılık Programı ve 1921 Anayasası

B.M.M açılmış ve savaş düzenine girmişti ancak bu savaşın siyasal hedeflerini içeren bir programdan hala yoksundu.Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ve B.M.M’nin programı Mustafa Kemal tarafından 13 Eylül 1920 tarihinde meclise sunuldu ve meclis tarafından kabul edildi. Program, Ekim Devrimi’nin etkilerini açıkça taşıyordu.İlk maddesiyle emperyalizme ve uluslararası kapitalizme savaş açılıyordu.B.M.M’nin karar haline getirdiği bu program Ankara Hükümeti’nin düşmanını resmen tanıyordu.

Halkçılık Porgramı, zaferden sonra izlenecek ekonomik siyasetin de özel kar dürtüleriyle yönlendirilemeyeceğini, halkın çıkarlarının dikkate alınacağını söyleyerek kamu ağırlıklı bir ekonominin de işaretlerini veriyordu.

Meclis, ülkede hala geçerli olan 1909 Anayasası'nın yerine yeni bir anayasa hazırlamayı da önüne görev olarak koydu. 1921 Anayasası olarak kabul edilen bu metinde konumuzla ilgili olan kısım idari düzenlemelerdir. Mustafa Kemal, ülkenin sovyetik bir idare sistemiyle yönetilmesi gerektiğini belirttiği anayasada Sovyet kelimesi yerine “Şuralar İdaresi” tanımını kullanıyor ve bunun “hakiki halk idaresi” olduğunun altını çiziyordu. Zaferden sonra Türkiye’de böyle bir sistem kurulmamıştır. Bunun sebebi ülkemizin demokratik devrimini henüz tamamlayamamış olmasıdır. Yerel şuralara verilecek yetkilerin feodal unsurlar tarafından gasbedileceğini gören Kemalistler bundan vazgeçerek merkeziyetçi bir yönetim anlayışını yeğlediler.

Siyasi ve Askeri İlişkiler Gelişiyor

İki devrimin önderleri olan Lenin ve Mustafa Kemal’in samimi ifadelerle mektuplaşmaları ilişkileri geliştirmişti. Sovyetler ciddi miktarda tüfek, fişek, top ve top mermisi yüklü yardımları göndermeye başlamıştı.Ayrıca yüzbinlerce altın rublelik para yardımları da geliyordu. Moskova’da yeni Türkiye’nin, Ankara’da da genç Sovyet Rusya’nın diplomatik misyonları bulunuyordu.

Devrimci Türkiye ile devrimci Rusya arasında yer alan İngiliz işbirlikçisi  Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan yönetimleri de her iki devletin işbirliğiyle devrilmişti. Kafkas Seddi olarak adlandırılan bu yapıların yıkılmasıyla milli ordu ve Kızıl Ordu el sıkışmış oluyordu. Her iki devrimin güvenliği açısından elzem olan bu harekat başarıyla tamamlanmıştı. Türkiye, daha önce kaybettiği Kars, Ardahan, Artvin ve Iğdır’ı topraklarına katmıştı. Rusya ise Batum’u sınırlarına dahil ediyordu.

1921 yılında Moskova’da imzalanan Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması’yla ilişkiler çok önemli bir boyut kazanmıştı. T.B.M.M, ilk defa büyük bir devlet tarafından tanınmış oluyordu. Misak-ı Milli, Sovyetler tarafından resmen tanınıyordu. Sovyet Rusya ise güney kanadında güvenilir bir müttefik kazanıyordu. Kafkasya’da yeni kurulan Sovyet Cumhuriyetleri’yle de Kars Antlaşması imzalanıyor, Ukrayna’dan Ankara’ya gelen Kızıl Ordu komutanı ve Ukrayna temsilcisi General Frunze ile Ukrayna-Türkiye Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması yapılıyordu.

Yeni Türkiye ve Sovyet Rusya arasındaki ilişkiler Milli Mücadelemizin savaş boyutunda bir silah arkadaşlığı görünümü arz etmiştir. Bu iki ülke arasında yaşanan bir ilktir. Kurtuluş Savaşı’nı zafere götürecek planları Mustafa Kemal, Sovyet elçisi Aralov’a açmaktan çekinmemiştir. Daha sonra 1928 yılında Taksim’e yapılan Cumhuriyet Anıtı’na Aralov da konulmuştur. Büyük Tarruz sırasında cepheyi gözlemleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın hemen arkasında bir Sovyet subayının bulunması da önemli bir ayrıntıdır. [9]



Kurulan İlişkilerin İdeolojik Niteliği

Her iki devrimin kendi özgün şartlarının ürünü olduğu ve önündeki sorunları çözme iradesi bulunduğu hem Mustafa Kemal, hem de Lenin tarafından kabul edilmişti. Rusya ve Türkiye birbirlerinin iç işlerine karışmayacaklardı. Özellikle Ankara hükümeti bu noktada oldukça titiz davranmıştır. Mustafa Kemal, Türkiye’de komünist hareketlerin kurulup gelişmesine sıcak bakmamış hatta böyle bir gelişme yaşanmasın diye tedbirler almıştı. Çünkü bir ülkede devrimin iki merkezi olmazdı. Çerkez Ethem ve arkadaşlarının Yeşil Ordu adlı girişimine karşı silaha başvurması bu açıdan oldukça önemlidir. Komünistlerin Ankara dışında bir merkez yaratmaması için Mustafa Kemal’in girişimiyle resmi bir komünist parti bile kurulmuştu.

Bütün bu gelişmelerin yanında Mustafa Kemal, Sovyet Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olmanın önemini kavramıştı. İki devrim esas olarak birbirine yaslanarak yükselmiştir. Atatürk’ün cumhuriyet döneminde de izlediği dış poitikanın esası Sovyet dostluğu olmuştur. Ölümünden sonra bu politikanın sürdürülmesini tavsiye etmiştir.

Türk ve Rus Devrimlerinin birbiriyle ilişki içerisinde gelişmesi kadar önemli olan bir konu da aralarındaki ideolojik ilişkidir. Rus halkçılığı gibi Ekim Devrimi’nin yaydığı düşünceler de Türk Devrimi’ni etkilemiştir.

Türk Devrimi açısından en önemli etkileşim noktaları şunlar olmuştur:

Emperyalizm karşıtlığı gelişmiştir.
Asyalı kimliği benimsenmiştir. Yeni Türkiye, bazılarının iddia ettiklerinin aksine kendisini batıda değil doğuda mazlumlar dünyasının öncüsü olarak tanımlamıştır.
Arasız Devrimler tanımı, Mustafa Kemal tarafından, devrimin sürdürülmesi gerektiğine ilişkin bir siyasal hedef olarak hem 6 Ok’un hem de 1937 Anayasa’sının içine “devrimcilik” olarak yerleştirilmiştir. Lenin’in kesintisiz devrim tanımlamasının Türkçeleştirilmiş halidir.

Aşamalı devrim teorisi de her toplumun kendi önünde duran sorunları çözerek ilerleyeceğine ilişkindir. Merdivenler basamak basamak çıkılmalıdır. Yere, zamana ve koşullara en uygun hamleleri yapmak devrimciliğin gereğidir.
Halkçılık-devletçilik ilkeleri, 6 Ok içerisinde bariz bir biçimde sosyalizmden ve Ekim Devrimi’nden etkilenerek Türkiye’nin koşullarına uygun biçimde geliştirilerek belirlenmiştir. Türk Devrimcileri kendilerini halkçı olarak tanımladılar. Talat Paşa’dan Mustafa Kemal’e kadar devrimin liderleri devlet sosyalizmi vurguları yaptılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomisi devletçiliğe ve planlı ekonomiye dayanıyordu. 30’lu yıllarda yapılan planlamalar Sovyet uzmanlarından yardım alınarak yapılmıştır. Kurulan kamu iktisadi teşekküllerinin de pek çoğu Sovyet desteğiyle inşa edilmiştir. Sovyet dostluğu politikasını Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan bir oportünizme indirgemek isteyenlere, zaferden sonra cumhuriyet döneminde yapılan bu işbirliği örnekleri çok önemli birer cevaptır.

Atatürk’ün Çağdaş Uygarlık Hedefi

Türk-Sovyet ilişkilerinin Milli Mücadelenin zaferle tamamlanmasının ardından güçlenerek sürdürüldüğünü belirtmiştik. İdeolojik etkinin boyutları cumhuriyet devrimleri gerçekleştirilirken de artarak devam etmiştir. Atatürk’ün devrimin hedefi olarak belirlediği çağdaş uygarlık düzeyi herkes tarafından farklı biçimde tanımlanmaktadır. Bu tanımı, Batıcılıkla tarif edenler çoktur. Ancak Atatürk’ün yaptığı işlerden Batıcılık çıkarmak da bir o kadar zordur. Keza, devrimin önderi Kemalizm’i “Türk Devriminin yaptığı işler” olarak tanımlıyordu. O’nu anlamak için pratiğine bakmamız gerekiyor.

Cumhuriyet Devrimlerinin hedefi açıkça feodalizmin tasfiyesi ve siyasal alanda bir halk yönetiminin kurulması, toplumsal alanda aydınlanma değerlerinin hayata geçirilmesi, ekonomik anlamda ise kamu ağırlıklı bir modelle hızlı kalkınma idi. Atatürk, devrimin olduğu yerde kalmayacağını gördüğü için bir gün bu hedeflerin de eskiyeceğini ortaya koymuş ve Türk Devrimcilerine çağdaş uygarlığı yakalama hedefi koymuştu. Çağdaş uygarlığı ise Atatürk’ün bazı konuşmalarından sınıfsız toplum olarak anlamak mümkündür. Sınıfların ve sınırların kalktığı bir işbirliği ve uyum dünyasına işaret eden Atatürk dünyanın sola doğru gittiğini biliyor ve insanlığın uzak dönemli özlemlerine atıf yapıyordu. 

Önemli Kemalistlerden ve Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Yakup Kadri, “Atatürk’te gerçekten sosyalist bir görüş vardı. O, sınıfsız bir toplum düzenine ulaşmak istiyordı. Sınıfsız toplum tabi ki sosyalist bir idealdir.” [1]

Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından Mahmut Esat Bozkurt’un Ekim Devrimi değerlendirmesi de hayli önemlidir. Bozkurt, devrimi şöyle açıklıyor: “Halk bakımından eski rejimle kıyaslanmayacak kadar ekonomik bir yenilik, proleterlik bakımından iyiliğe doğru bir yenilik”tir.

Kemalist Devrimin ders kitaplarında da Ekim Devrimi çok olumlu ifadelerle anılıyor. Kurtuluş Savaşı’nın silah arkadaşlığı cumhuriyet döneminde kader ortaklığı olarak sürdürülmüştür. Her iki devrimin geri dönüş sürecinin başlama tarihi dikkate alınırsa bu kader ortaklığı daha net biçimde görülecektir.

Kemalist Devrim’in duraklamaya başladığı 1940’lı yıllar Sovyet dostluğundan da vazgeçildiği bir dönemdir. Atatürk’ün dış politika mirası reddedilmiş 50’li yıllarda Türkiye kendisini Atlantik kampında bulmuştur. Sovyet Rusya ise 1956’da Stalin’in ölümünden sonra sosyalizmden geri dönüş sürecine girmiştir. Her iki ülke birbirinden vazgeçmeye başladığında devriminden vazgeçmiş oldu. Ancak günümüzde birbirine yakınlaşan Türkiye ve Rusya Federasyonu eski silah arkadaşlığını hatırlayarak dostluk politikasının bir zorunluluk olduğunu günümüz şartlarında yeniden kavramışlardır. İki ülkenin dostluğu emperyalizme karşı mücadelede Asya halklarına başarı kapısını açacak bir anahtar görevi görecektir. Biz Türk devrimcileri açısından bağımsızlık ve çağdaş uygarlığa ulaşma hedefi güncelliğini koruduğuna göre Rusya dostluğunun önemi de yakıcı bir ihtiyaç olarak ortaya konulmaktadır.


“Tekamülün gayesi insanları birbirine benzetmektir; dünya birliğe doğru yürümektedir; insanlar arasında sınıf, derece, ahlak, elbise, dil, ölçü farkı git gide azalmaktadır. Tarih, yaşama kavgasının din, ırk, hars, terbiye yabancıları arasında olduğunu gösterir. Birliğe doğru yürüyüş sulhe doğru da yürüyüş demektir.”
-Gazi Mustafa Kemal Atatürk

KAYNAKÇA

  • Doğu Perinçek, Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları
  • Doğu Perinçek, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları
  • Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Kaynak Yayınları
  • Komüntern Belgelerinde Türkiye, Kaynak Yayınları
  • Rem Kazancıyan, Bolşevik-Kemalist-İttihatçı İlişkileri, Kaynak Yayınları
  • Yavuz Aslan, Mustafa Kemal-Frunze Görüşmeleri, Kaynak Yayınları
  • Sadi Borak (der.) Atatürk’ün Özel Mektupları, Kaynak Yayınları
  • Dimitır Vandov, Atatürk Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri, Kaynak Yayınları
  • Teori Dergisi, 334. Sayı, Kasım 2017
  • Bilim ve Ütopya Dergisi, 281. Sayı, Kasım 2017

DİPNOTLAR

[1] Perinçek Doğu, Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 2. Basım, syf.108
[1] Perinçek Doğu, Lenin Stalin Mao’nun Türkiye Yazıları, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 4. Basım, syf. 40
[2] Kars H. Zafer, İttihat ve Terakki’nin Yayın Organında Bolşevik Devrimi, Teori Dergisi, sayı 334, syf. 13
[3] Vandov Dimitır, Atatürk Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri, Kaynak Yayınları, 1. Basım, syf. 45
[4] Vandov Dimitır, Atatürk Dönemi Türk-Sovyet İlişkileri, Kaynak Yayınları, 1. Basım, syf. 47
[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, c3, syf. 114
[6] Borak Sadi (der.), Atatürk’ün Özel Mektupları, Kaynak Yayınları, 4.Basım, syf.166
[7] Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Kaynak Yayınları, 1. Basım, syf 113
[8] Borak Sadi (der.), Atatürk’ün Özel Mektupları, Kaynak Yayınları, 4.Basım, syf.167
[9] Perinçek Doğu, Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayınları, Genişletilmiş 2. Basım, syf.101
[1] Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Kaynak Yayınları, 1.Basım, syf. 90

Alıntı/Kaynak:  

20190822

🗺 1940'lar bölgelere göre yapılan üretimleri gösteren bir Türkiye haritası

'1940'lar bölgelere göre yapılan üretimleri gösteren bir Türkiye haritası. Basma ve şeker fabrikaları dışında Kayseri'de uçak, Sivas ve Eskişehir'de lokomotif–vagon, Kars'ta süt tozu, Çanakkale'de balık konservesi fabrikaları da dikkat çekiyor. En zorlu, savaş yılları üstelik...'

20190809

8 Ağustos 1915 akşamı Anafartalar Grup Komutanlığı'na getirilen Mustafa Kemal


''8 Ağustos 1915 akşamı Anafartalar Grup Komutanlığı'na getirilen Mustafa Kemal'in bu görevi,Çanakkale'den ayrılacağı 10 Aralık 1915'e kadar devem etti.Anafartalar Grup Komutanı olarak emrinde 3 kolordu vardı. Liman Paşa'dan sonra en uzun süre en fazla kuvveti Atatürk komuta etti.''

Sinan Meydan @SMEYDAN


20190726

🗣"Yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması..''

Ünlü tarihçi Toynbee diyor ki: 
"Yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması... dünyanın en büyük ulusları ile tam eşit koşullar içinde karşı karşıya gelmesi... ve bu galipleri dize getirerek Lozan'da her isteğini kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydi.”

20190623

Atatürk Döneminde Kurulan Kurum ve Kuruluşlar Nelerdir?



Atatürk Döneminde Kurulan Kurum ve Kuruluşlar Nelerdir?

Atatürk zamanında kurulan kurum ve kuruluşların adları, tarihleri ve kuruluş amaçları hakkında bilgi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkınması ve çağdaş bir yaşam sürebilmesi için Cumhuriyetin ilk yıllarından beri hızla bir çok atılımlar gerçekleştirilmiş, ülke yeni açılan kurum ve kuruluşlar ile hızla büyümeye başlamıştır. Şüphesiz ki Türk toplumunun geleceğinin sağlam temeller üzerine kurulmasındaki en büyük pay Atatürk’e aittir.

 
Anadolu Ajansı: 
Atatürk tarafından 6 Nisan 1920’de Ankara’da kurulan Anadolu Ajansı’nın o yıllardaki görevi, Milli Mücadele davasını tüm dünyaya ve yurda duyurmak ve yaymaktı.


Ankara Hukuk Fakültesi

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin temelleri zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un girişimiyle kurulan ve 5 Kasım 1925’te Kemal Atatürk tarafından törenle açılmış olan ‘Ankara Adliye Hukuk Mektebine’ kadar uzanır. Okulun kurulmasının gerisinde yatan asıl temel düşünce çağdaş Cumhuriyet Hukukunu koruyacak, öğretecek ve geliştirecek iyi eğitimli hukukçulara duyulan acil ihtiyaçtır.

  
Atatürk Orman Çiftliği: 

Atatürk’ün yeşile olan büyük tutkusu ve ağaç sevgisi Atatürk Orman Çiftliğinin kurulmasında büyük rol oynadığı gibi, bozkır ortasına kurulmuş bu çiftliğin asıl kuruluş amacı, Başkent Ankara halkının rahatlıkla gezebileceği, nefes alacağı, yaz, kış yeşil kalabilecek bir cennet, bir doğa güzelliği oluşturma arzusu ve özlemidir. Atatürk, çiftlik kurma kararını gerçekleştirmek üzere 1925 yılının ilkbaharında, ülkenin tanınmış tarımcılarını köşke çağırtarak, Ankara civarında modern bir çiftlik kurmak istediğini söyleyerek, bu amaca uygun bir arazi bulunması emrini verir. Gazi Orman Çiftliği adıyla başlatılan proje çalışmaları neticesinde bozkırın tam ortasında yemyeşil bir hayat başlar. 5 Mayıs 1925’te kurduğu Orman Çiftliği’nde, çiftliğin her türlü faaliyetiyle bizzat uğraşan, bütün masraflarını kendisi karşılayan Atatürk, burada Atatürk Köşkü’nü yaptırmıştır. Büyük Önder Atatürk, 11 Mayıs 1937’de çiftliklerini, içerisindeki köşklerle birlikte milletine armağan etmiştir.

Bursa Merinos Halı Fabrikası: 

2 Şubat 1938’de Atatürk tarafından törenle açılmıştır. Ekonomik kalkınmayı hızlandıran ilk hamlelerden birisidir. Amacı ülke ekonomisine katkıda bulunmak ve iş sahası oluşturmaktır.

Çocuk Esirgeme Kurumu: 

Eski adıyla Himaye-i Eftal Cemiyeti olan Çocuk Esirgeme Kurumu Atatürk’ün öncülüğünde kurulmuştur. İlk yıllarındaki kuruluş amacı, savaşta şehit düşen askerlerin çocuklarını esirgeme ve eğitme olsa da, daha sonraki dönemlerde muhtaç çocuklara yiyecek, giyecek ve okul malzemesi yardımı yapmak, kimsesiz çocukların yönetimini üzerine almak, doğumevleri ve çocuk yuvaları, çocuklar için hastane, prevantoryum, sanatoryum, dinlenme kampları kurmak, doğum ve çocuk sağlığı konularında annelere öğüt vermek gibi görevleri üstlenmiştir.

Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü: 
Demiryollarının yapımı ve işletmesi için kurulan ve Nafıa Vekaleti’ne bağlı olarak çalışan müdürlükler 1927’de birleştirilerek Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi olarak kuruldu. Daha sonra bu kuruluşun adı 1929’da Devlet Demiryolları ve Limanları Umum Müdürlüğü, 1931’de ise Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olarak değiştirildi.

Devlet Hava Yolları: 
İlk ulusal hava yolu şirketimiz olan Devlet Hava Yolları milli müdafaa vekaleti bünyesinde 20 mayıs 1933 yılında kurulmuş, 1935 yılında nafia vekaletine bağlanmıştır. Air France’tan devralınan Yeşilköy tesisleri yanı sıra Ankara’da da bir terminal ve hava alanı yapılmıştır. 1938 yılında 10 adet uçağa sahip olan devlet hava yolları, 1 Haziran 1937’den 31 mayıs 1938 tarihine kadar Ankara-İstanbul arasında 306 gidiş ve geliş seferi düzenlemiş, 9 ayda 743 yolcu taşınmıştır.

Devlet İstatistik Enstitüsü: 
1891’de yürürlüğe giren “Bab-ı Ali İstatistik Encümeni Nizamnamesi” uyarınca, Bab-ı Ali’de Merkezi İstatistik Encümeni kurulmuş ve istatistik hizmetleri kanuni bir esasa bağlanmıştır. 1918 yılında çıkarılan yeni bir kanunla istatistik faaliyetleri Sadaret’e bağlı İstatistik Müdüriyeti Umumiyesi bünyesinde toplanmış, konunun uygulaması bir yıl devam ettikten sonra yürürlükten kaldırılmış ve eski sistem Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiştir. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, çok önemli sorunlar olmasına rağmen, istatistiki bilgilerin önem taşıması nedeniyle, bu işlevi yerine getirebilmek için bir istatistik örgütünün kurulmasına karar verilmiştir. 1926 yılında Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün direktifleri ile Başbakanlığa bağlı Merkezi İstatistik Dairesi kurulmuştur. 1926 yılında kurulan “Merkezi İstatistik Dairesi” 1930 yılına kadar faaliyetlerini sürdürmüş, 1930 yılında 1554 sayılı yasa ile “İstatistik Umum Müdürlüğü” adını almıştır.

Elektrik İşleri Etüt İdaresi: Türkiye’yi elektriğe kavuşturma planını ve bu plan içinde yer alan kuruluşların ön projelerini hazırlamak üzere düzenlenen kanunla, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Kamu İktisadi Teşebbüs’ü niteliğinde bir kurum olarak 24 Haziran 1935’te kuruldu.

Etibank: Türkiye’de maden, enerji ve bankacılık alanlarında faaliyet gösteren İktisadi Devlet Teşekkülü olarak 2 Haziran 1935 tarih ve 2805 sayılı kanunla kuruldu. 1963’te Etibank’ın Kuzeybatı ve Batı Anadolu elektrik sistemlerine Balıkesir-Bursa enerji nakil hattı bağlandı. Etibank’ın kuruluş kanununun 10. maddesi bankacılık faaliyetlerini yalnız kendi bünyesindeki müesseseler için öngörüyordu. 1955’te 6590 sayılı kanun bu maddeyi kaldırdı. Önce büro, sonra şube niteliğindeki bir nüve, daha sonra, bir bankacılık dairesi kuruldu. ilk şubeler 1956 yılında Pangaltı (İstanbul) ve İskenderun’da açıldı.

Halkevleri: 
Halkın eğitimine ve kültürel gelişmesine yardımcı olmak üzere 19 Şubat 1932’de kuruldu. Ankara’da yapılan açılış töreninde Atatürk Halkevleri’nin kuruluş amacını şöyle açıkladı: “Gençlik, gelişen ve yetiştiren bir çalışmanın içinde yaşatılmalıdır. Millet, şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kitlesi halinde teşkilatlandırılmalıdır. En kuvvetli ders vasıtalarına yetişkin muallim olduklarına malik olmak kafi değildir. Halkı yetiştirmek, halkı bir kitle haline getirmek için ayrıca bir milli halk mesaisinin tanzimini ihmal etmemeliyiz”

Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA): 
Amacı, yeraltı zenginliklerini arayıp çıkarmak, bunlardan işletilmekte olanları daha verimli duruma getirmek, bu alanda inceleme ve araştırma yapmak, faaliyet konusuyla ilgili elemanları yetiştirmek olan Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) 1935 yılında kuruldu.

Merkez Bankası: 
1925’te süresi dolacak Osmanlı Bankası’nın imtiyazı 1935’e değin uzatılmakla birlikte, yeni anlaşmada hükümetin banknot çıkaracak bir merkez bankası kurabilmesi için kapı açık bırakıldı. Türk parasının değerindeki düşüşlere karşı duyarlı olan Cumhuriyet yöneticileri 1926’da bir merkez bankası kurulması hazırlıklarını başlattı. Merkez Bankası’nın yolunu açmak için Türk parasının kıymetini koruma hakkında kanun çıkarıldı. Haziran 1930’da kabul edilen bir yasayla Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Ekim 1931’de 15 Milyon sermaye ile karma bir anonim şirket olarak kuruldu. Ocak 1932’de çalışmaya başladı.

Merkez Hıfzısıha Enstitüsü: 
Türkiye’de koruyucu hekimliğin gerektirdiği tahlil, kontrol, üretim ve araştırma görevlerini yürütmek üzere, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı olarak 27 Haziran 1928 yılında kuruldu. 1267 sayılı kanuna göre “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzısıhha Müessesesi” adıyla çalışmaya başladı.

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı: 
Koruyucu ve tedavi edici hekimlik hizmetlerini düzenlemek, sosyal yardım çalışmalarını yürütmek, serbest hekimlik ve eczacılık faaliyetlerini denetlemek amacı ile kurulan Sıhhat ve İctimai Muavenet Vekaleti adı altında 1920 yılında kuruldu. 1945’te gerçekleştirilen Anayasa terimlerinin Türkçeleştirilmesi çalışmalarında adı Sağlık ve Sosyal Bakanlığı olarak değiştirildi.

Sanayi ve Maadin Bankası: 
Cumhuriyetin, ilk yıllarında benimsenen liberal ekonomi politikası doğrultusunda, 1925-1932 yılları arasında etkinlikte bulunan bir devlet bankası olan Sanayi ve Maadin Bankası’nın kuruluşunu düzenleyen 633 sayılı yasaya göre bankanın görevleri; Sanayi ve madencilik alanlarında etkinlikte bulunan özel girişimcilere kredi açmak ve bankacılık işlemleri yapmak, kendisine devredilen devlet fabrikalarını, özel sektöre devredilinceye değin işletmek, özel sektörle ortaklıklar kurmak.

Sümerbank: 
Sanayi Bakanlığı’na baglı, İktisadi Devlet Teşekkülü olarak 1933 yılında kuruldu. O dönem verimlilik ve karlılık ilkelerini göz önünde tutarak, imalat sanayii kurdu. İşletmecilik, sınai mamullerini pazarlama, bankacılık işleriyle meşgul oldu.

Türk Dil Kurumu: 
Atatürk’ün teşviki ve himayesiyle Semih Rifat, Ruşen Eşref (Ünaydin), Celal Sahir (Erozan), Yakup Kadri (Karaosmanoglu) tarafindan “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adıyla 12 Temmuz 1932’de kuruldu. Amacı, Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak ve yaptırmak, Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmak olan Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuyla birlikte, çağdaş Türkçe’de çok hızlı bir arılaştırma akımı da başlamıştır. Bizzat Atatürk’ün öncülük ettiği, Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı 1935 sonbaharına kadar sürmüş; halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden bu tarihte vazgeçilmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra öz Türkçe akımı Türk aydınları arasında sürekli tartışılan bir konu olmuş ve özellikle 1960’tan sonra Türk Dil Kurumu bu akımın öncülüğünü yapmaya devam etmiştir. 1980`den sonra tartışmalar durulmuş, bilimsel çalışmalar hız kazanmıştır.

Türk Kuşu: 
Atatürk, Türk Kuşu’nun kuruluşunda olduğu gibi çalışmalarında da verdiği emir ve direktiflerle başrolü oynamıştı. Manevi kızı olan Sabiha Gökçen’i de Türk havacılığına kazandıran kişi Atatürk’tür. Türk Kuşu, 1935 yılından beri Atatürk’ün Türk sporundaki en büyük yadigarı olan havacılık sporu yolundaki çalışmalarını sürdürmekte, planörcülük ve havacılığın yanı sıra paraşütçülük alanında da faaliyetlerine devam etmektedir.

Türk Tarih Kurumu: 
Atatürk’ün direktifleriyle, 16 üye tarafından, 15 Nisan 1931’de “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adı altında kurulan Kurum’un adı 3 Ekim 1935’te Türk Tarih Kurumu’na çevrildi. Atatürk, yaşamının son günlerine dek Kurum’un çalışmalarına kendisi önderlik etmiş, çalışma planını kendisi çizmiştir. Türk ve Türkiye tarihini aydınlatacak araştırmacılara tarihi en doğru şekilde yazmaları gerektiği hususunda tavsiyelerde bulunmuştur. Atatürk’ün kurucusu ve koruyucusu olduğu Türk Tarih Kurumu’nun amacı Türk tarihi ile Türkiye tarihini ve bunlarla ilgili konuları incelemek ve elde edilen sonuçları her türlü yollarla yaymaktır. Kurum bu amaçlarını gerçekleştirmek için anma törenleri, konferanslar, seminerler, kongreler düzenler, kazılar yaptırır, Türk ve Türkiye tarihine ait kitaplar yayınlar.

Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası: 
Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası’nın temelini 1863’te tarımsal kredileri düzenleme girişimlerine başlayan Niş Valisi Mithat Paşa attı. Mithat Paşa’nın Rusçuk kasabasının Pirot köyünde kurduğu bir tür tarım kredi kooperatifi olan “Memleket Sandığı” uygulaması 1867’den sonra resmi nitelik kazandı ve yaygınlaştı. 1883’ten sonra Aşar vergisine yapılan %10 oranındaki “Menafi Hissesi” zammı sandıklara gelir olarak bağlandı. Böylece “Menafi Sandıkları” adını alan kurum, 1888’de merkezi İstanbul’da bulunan 10 milyon Osmanlı lirası sermayeli Ziraat Bankası’na dönüştürüldü. 1914’te bankanın yapısında ve çalışma ilkelerinde yapılan yeni düzenlemeler 1916’da yasallaştı. 1923’te 316’yı bulan şube sayısı ile, Cumhuriyet dönemine aktarılan en köklü ve yaygın mali kuruluş oldu. Cumhuriyet yönetimi 1924’te bir yasayla bankayı bir devlet kurumu olmaktan çıkarıp 30 milyon lira sermayeli bir anonim şirkete dönüştürdü. Etkinliklerini tarım dışına da taşırarak her türlü bankacılık işleminde bulunma yetkisi tanındı. 1926’da bankanın adına Türkiye sözcüğünü eklendi. 1937’de çıkarılan Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası kanunuyla kendi yasası dışında özel hukuk hükümlerine bağlı, tüzel kişiliği olan bir devlet kuruluşuna dönüştü.

Türkiye Şeker Fabrikaları: 
Şeker Fabrikaları kurma teşebbüslerinin gerçekleşebilmesi ancak, Büyük Önderimiz Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet döneminin sağladığı geniş imkanlar sayesinde olabilmiştir. İlk şeker fabrikası Osmanlı İmparatorluğu’ndaki teşebbüslerden ayrı olarak Büyük Zaferin kazanılması üzerinden henüz altı ay geçmiş iken Uşak’ta Nuri Şeker’in öncülüğünde başlayan faaliyetler sonucunda 17.12.1926’da açılmıştır. Eşzamanlı olarak başlayan bir girişim ise Alpullu’da daha erken bir tarihte sonuca ulaşmış ve fabrika 26.11.1926’da işletmeye açılarak ilk Türk şekerini üretmiştir.30’lu yılların başına kadar bu iki fabrika ülke gereksinimini kısmen karşılamıştır. Eskişehir ve Turhal Şeker Fabrikaları bu dönemde kurulur. 1950 sonrası açılan fabrikalarla sayı 15’e ulaşır. Bugün 30 Şeker Fabrikası faaliyet göstermektedir.

  


Uluslararası İzmir Fuarı Müdürlüğü: 


Atatürk’ün talimatı ile Cumhuriyet’in ilanından 8 ay önce 17 Şubat 1923’te İzmir’de toplanan Birinci Türkiye İktisat Kongresi, İzmir Enternasyonal Fuarı’nın kurulması sürecini başlatmıştır. İlk sergi 4-25 Eylül 1927’de, “9 Eylül Mahalli Sergisi” adı altında Mithatpaşa Sanat Enstitüsü’nde açıldı. İzmir Ticaret Odası’nın teklifi ve İzmir Valisi Kazım Dirik’in kararı ile açılan sergide 71 resmi kuruluş, 195 yerli firma ve 9 ülkenin 72 kuruluşunun ürünleri sergilendi. İkinci 9 Eylül Sergisi, 4-20 Eylül 1928 tarihleri arasında yine aynı binada uluslararası düzeyde gerçekleşti. İzmir Fuarı’nın temeli, bugünkü yerinde 1 Ocak 1936’da törenle atıldı. 1937 İzmir Enternasyonal Fuarı, diğer yıllara göre çok daha büyük bir coşkuyla hazırlandı. Açılışı İktisat Vekili Celal Bayar yaptı. Fuar’ın en büyük özelliği Kültürpark’ın sürekli bir kurumuna dönüşecek olan Paraşüt Kulesi’nin açılışı oldu. 104 yabancı şirketin katıldığı Fuar’da 424 yerli kuruluş temsil edildi.

Türkiye İş Bankası: 
26 Ağustos 1924 tarihinde Atatürk tarafından kuruldu. Kuruluşunun ilk yıllarındaki iktisadi şartlara uygun olarak, daha çok kalkınma ve yatırım, bankacılık yönü ağır bastı. Türkiye İş Bankası, ülkenin iktisadi kalkınması ve sanayileşmesinde önemli rol oynadı. Ülkenin iktisadi kalkınması ve sanayileşmesi adına bir çok yatırımlara imza attı. İş Bankası tasarrufu teşvik amacıyla, ikramiye ve kumbara sistemini ilk defa uygulayan, seyahat çeklerini ülkeye ilk getiren banka oldu. Sigortacılık alanında öncülük yaptı.


Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü: 
Amacı, zirai alanda çalışmak üzere, teknisyen seviyesinde eleman yetiştirmek, çeşitli bölgelerin zirai yapılarını ve özellikleri hakkında incelemeler yapmak olan, Tarım Bakanlığı Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak kurulmuş meslek okulları.

ALINTI

En Çok Okunanlardan...