ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20250715

📖Herbert George Wells'in Dünya Devleti Tasarısına Karşı Atatürk ve Ulus Devlet


Herbert George Wells (d.1866-ö.1946) yeryüzünde savaşlar ve diğer kötülüklerin ulusçuluktan kaynaklandığını, ulus devletler ortadan kaldırılıp tüm insanlar tek dünya devletine bağlanmayacak olursa, dünyanın ve insanlığın yok olacağını savunan küreselci yapıtlarıyla tanınan bir İngiliz yazardır. 

Wells’in 1920’de yayımlanan The Outline of History kitabı 1925’te Fransızca’ya çevrilmiş; Atatürk bu kitabı okumuş; Türkçeye çevirterek yayımlatmış ve 1927’de, Nutuk’ta bu kitaptan şöyle söz etmiştir: 

“Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki sene önce yayımlanan, bir tarih yazdı. Yapıtının son sayfaları "Dünya Tarihinin Gelecekteki Evresi” başlığı altında bir takım düşünceler içeriyor. Bu düşüncelerde amaçlanan konu; “Federal Bir Dünya Devleti”dir. Wells, bu bölümde, “Birleşik Bir Dünya Devleti”nin nasıl kurulabileceği ve böyle bir devletin önemli ayırdedici özelliklerinin neler olacağı üzerin- deki düşüncelerini ortaya koyuyor ve adaletin ve tek bir kanunun egemenliği altında dünyamızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor. Wells, ‘bütün egemen- likler, tek bir egemenlik içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir güç yaratılmazsa dünya yok olacaktır” diyor ve ‘gerçek devlet, çağdaş yaşam koşullarının zorunlu kıldığı Dünya Birleşik Devletleri’nden başka bir şey olamaz.’, ‘Kuşku yoktur ki insanlar, kendi ortaya çıkardıkları şeyler altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmek zorunda kalacaklardır.’ 

diyor.”

Kimi yazarlar Nutuk’taki bu satırları yanlış değerlendirerek Atatürk’ün Ulus Devlet karşıtı Wells’in kitabında okumuş olduğu “Federal Dünya Devleti” görüşünü benimsediğini ileri sürmüşlerdir. Oysa Atatürk, 1930’da yayımlanan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında, Wells’in ulus devlet karşıtı görüşlerine şu sözlerle karşı çıkıyordu: 

Orduların Gerekliliği 

Zamanımızda ordular büyüdü, savaş silah ve araçları çeşitlendi, olağanüstü harcama ve özveriyi gerekli kılıyor; bir de, insanların birbirleriyle savaşarak boğazlaşması, birbirlerinin kanını dökmesi doğru mu?.. 

İşte bu ve bunun gibi bir takım düşüncelerle, orduların sınırlandırılmasından (silahlanma sınırlaması) ve giderek orduların büsbütün kaldırılmasından, yaygın olarak söz edilmektedir. Bunu işitirsiniz ve hep işiteceksiniz. Bu çok insanlıksever bir düşüncedir. 

Bu düşüncenin yeryüzünde uygulandığını görmek gerçekten arzu edilir; ancak mümkün değildir. Bu olasılık, hep parlak bir ideal olarak kalacaktır. 

Daha önce 1800’lü yılların başlarında Napolyon, Avusturya ve Prusya Büyükelçilerine bu yolda bir öneride bulunmuştu. Avusturya Büyükelçisinin yanıtı şuydu: 

“Böyle bir şey Avusturya devletinin canına minnettir. Gelgelim zorluk, bu konuda Berlin hükümetini inandırmaktır.” İşte, sorun sonsuza dek bu noktada kalacaktır. Her devlet, ilk adımı diğer devletin atmasını isteyecektir. 

Her devlet diğerlerinden kuşkulanacaktır ve hiç biri bu ilk adımı atmayacaktır; tersine her biri mümkün olduğu kadar silahını daha keskin tutmaya çalışacaktır. 

Çünkü ilk adımı atacak ola devlet bunu yapar yapmaz kuvvetini, gücünü, etkisini, oyunu, konumunu yitirecektir; hiç bir kurul, örneğin Cemiyeti Akvam / Milletler Cemiyeti Meclisi bunun böyle olmasına engel olmayacaktır. Dünyanın düzenini, güvenliğini ve dengesini kuran ve tutan: güçtür; nitekim bir devlet içinde de durum böyledir. Bir millet ne denli uygar olursa olsun düzeni ve güvenliği sağlamak için polis, jandarma ve hatta ordu varlığını gereksiz bulamaz. Doğa insanları böyle yaratmıştır. 


Bundan başka dünya üzerinde varolan devletler, savaşlarla oluşmuştur. Savaş aracına sahip olmayan ya da savaş aracı zayıf olan milletler, güçlülerin acizi, vergi verenin tutsağı olmuşlardır. Devletlerin “Silahların Sınırlandırılması”ndan ve milletlerin, orduların kaldırılmasından söz ettiklerini işittiğimiz halde, aynı devlet ve milletlerin tutsaklıkları altında bulundurdukları mazlum milletlerin özgür bırakılacaklarından söz ettiklerini işitmiyoruz. Herhalde, sağlam bir devlet yaşamı için ordunun gerekliliğine kanıt aramak gereksizdir. 

Çevresindeki devletler silahlı oldukça, hayır, dünya üzerinde bir tek silahlı devlet bulundukça, görevini bilen bir devlet bütün antlaşmalara rağmen ve bütün antlaşmalarla birlikte kendi güvenliğini her şeyden önce kendi gücüne dayandırır. 

Yalnız, elinde kılıç olduğu halde bağımsızlığını her an savunmaya hazır durumda bulunan bir millet güvende olabilir. Milletlerin, bütün özelliklerini unutarak ve karşılıklı çıkarlarını akla uygun bir biçimde uydurarak bütün dünya üzerinde gerçekten insancıl bir tek toplum oluşturabileceklerini düşünmek tatlı bir kuramdır. Bu kuram uygulanabildiği durumda bile, bu büyük ve güçlü toplum içinde düzen ve huzuru, hak ve adaleti sağlayacak örgüt, ve bu örgütün dayanacağı bir gücün var olması gereklidir.

Bu örgüt, örneğin şöyle olabilir; bütün dünya sakinlerinin varsayalım ki aynı haklar ve koşullar içinde seçilecek temsilcileri bir arada toplanacaklar, bir meclis kuracaklar. Bunlar bütün dünyayı kapsayan bir hükümet kuracaklar. 

Bu hükümet bütün dünyayı ve insanlığı yönetecek! Burada bir noktayı incelemek gerekir; ortak hükümet, ortak meclisin doğaldır ki çoğunluğunca oluşturulacaktır. Acaba, bu çoğunluk hangi milletlerin temsilcilerinden oluşturulabilir! 

Görece geri kalmış milletlerin temsilcileri sayıca çok olsa dahi ileri gitmiş milletlerin temsilcilerinin dalaverelerinden korunma becerisini gösterebilecekler midir? Aksi takdirde bütün insanlığın bir kaç milletin yönetimi altına düşmesi tehlikesi yok mudur? 

Bu milletlerin gerçekten bütün insanlığı düşünce ve ekonomik olarak kendiyeriyle aynı yaşam düzeyine getirmeye çalışacaklarına güvenilebilir mi? Bazı milletlerin bütün dünyayı ve birçok milletleri kendi çıkarları doğrultusunda sömürmelerine engel olunabilecek mi? İnsanların eşitlik severlik ve adalet duygularının nitelik ve düzeyi bu konuda yüreklere güven verebilir mi? 

Bu kaygılara kapılmanın ne denli haklı olduğunu anlamak için milletlerin birbirlerine karşı, özellikle bazı milletlerin birçok milletlere karşı bugün takındıkları tutumlara, uygulayagelmekte oldukları davranışlara bakmak yeterlidir. Bu tutum ve davranışları doğuran duygular, düşünceler, anlayışlar, tabiatler değişecek mi? Ne zaman değişecek? Niçin değişecek ve nasıl değişecek?

İnsanlık tarihinin birbirinin üzerine yığılan sonugelmez olayları bu sorulara olumlu yanıt vermek yetkisini henüz doğurmamıştır. En yüksek uygarlık sahibi olmuş olan milletler en ilkel milletlerden daha az mı yıkıcı ve kan dökücü oldular? 

Örneğin; Hindistan’ı, Mısır’ı, Tunus’u ve Cezayir’i aşağı yukarı yüz yıldan beri pençelerinde tutanların, bu ülke halklarının siyasi, düşünsel, ekonomik kültürlerini kendi kültürleri derecesine yükseltmeyi bir an düşündüklerine ilişkin her hangi bir belirti ve eser görülmüş müdür? Hayır. Ancak, tersi, yani bu insanları hayvanlaştırmak, uyuşturmak, kendi çıkarları doğrultusunda gözleri kapalı köleler haline getirmek için ne yapmak olanaklıysa hepsini yapmaktan geri kalmadıklarına bütün insanlık tanıktır.

Her halde, Türk vatandaşı kesin olarak bilmelidir ki bir milletin insanlık ve uygarlık dünyasında yükselmesi ve başarılı olması, yalnız ve ancak kendi gücüne dayanarak, özgürlük ve bağımsızlığını korumasıyla gerçekleşebilir. 

Bunun başka çözümü ve aracı yoktur. Ordu istemeyen ve ordunun yüklediği maddi, manevi özveriyi göze almayan bir millet, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçirir. “Ve bağımsızlığı uğrunda ordusuna yapacağı özverinin on katını, kendini esir eden egemen milletlerin çıkarı uğruna harcamak zorunda kalır.” 

* * * 

1930’da Medeni Bilgiler kitabında yer alan bu sözlerinden anlaşılacağı üzere Atatürk, 1920’lerde Wells’in dile getirdiği "Tek Dünya Devleti" tasarısını benimsemiş olmayıp; bu tasarıyı gerçekleşmesi olanaksız tatlı bir düş olarak nitelemiş; ve böyle bir tek dünya devleti kurulsa dahi bunun yayılmacı sömürgen devletlerin çıkarlarını koruyan bir aygıttan başka bir şey olmayacağını belirtmiştir. O günden bugüne dünyada yaşananlara baktığımızda, olayların Atatürk’ün saptamalarını doğruladığını görüyoruz. 

Ulus Devlet yıkıcılığı, insanlığa kan ve gözyaşından başka bir şey sunmadı. • 

CENGİZ ÖZAKINCI

[i] H. G. Wels’in en önemli yapıtları: 

  • Time Machine (1895), 
  • The İsland of Doctor Moreau (1896), 
  • The Invisible Man (1897), 
  • The War of the Worlds (1898) 
  • War in the Air (1907) 
  • Tono Bungay (1909)
  • The War That Will End War (1914), 
  • The Outline of History (1920), 
  • and Open Conspiracy (1928-30-31-33), 
  • The Work, Wealth, and Happiness of Mankind (1931).

Alıntı/ Kaynak: Otopsi -  Cengiz Özakıncı   cengizozakincibd@gmail.com 

20190205

✍️ 🇹🇷 Türk, Türkiye, kavim, halk ve millet kavramları



Türk, Türkiye, kavim, halk ve millet kavramları
Doğu Perinçek
Aydınlık Gazetesi, 6.2.2019

1999 yılı sonlarıydı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan aradılar. Komutan, Atatürk’ün “Vatandaş İçin Medenî Bilgiler” (Yurt Bilgisi) kitabındaki millet tanımının elyazılı belgesini rica ediyordu. Aydınlık’ta 12 Aralık 1999 günlü yazımda, Kültür Bakanlığı’nın Ekim 1999’da yayımladığı “Kurtuluş Kuruluş Cumhuriyet” başlıklı kitabında, Atatürk’ün millet tanımını değiştirerek yayımladığını açıklamıştım. Kültür Bakanlığı, Atatürk’ün tanımındaki “Türkiye halkı” kavramını kendine göre “Türk halkı” diye düzeltmişti!

 

Bilindiği gibi Atatürk, birinci basımı 1930 yılında yapılan “Vatandaş İçin Medenî Bilgiler” kitabı için yazdığı notlarda milletimizi şöyle tanımlamıştı:




“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” (1)

ETNİK DEĞİL SİYASAL TANIM

Atatürk, bu tanımının temelinde yatan kavrayışı, 1926 yılında “Millet ve Milliyetler Prensibi” üzerine yazdığı notlarda belirtmişti. Orada “millet” kelimesi ile “kavim” kelimesinin karıştırıldığını saptadıktan sonra şöyle der:
“Millet kelimesiyle siyasî teşekkül kastolunur. Kavim (peuple) kelimesi ise her şeyden evvel kökeni ve ırkı hatırlatır.” (2)

Atatürk, bu notlarının devamında, milleti devletin yarattığını, milletin tarihsel bir kategori olduğunu, milliyetler prensibinin Fransız Devrimiyle ortaya çıktığını, milletlerin farklı kavimleri özümleyerek oluştuğunu da belirler.

Milleti siyasal bağla tanımlayan anlayış, CHP 1931 yılı Programının 2. maddesine de konmuştur:
“Millet, dil, kültür ve mefkûre (ülkü) birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasî ve toplumsal heyettir.” (3)

NE KADAR DEVRİM O KADAR MİLLET

Atatürk, milletin devrimle oluştuğunu saptıyor. “Türkiye Cumhuriyetini kurma” eylemi bir devrimdir. Türkiye halkı bu devrimi gerçekleştirirken, kendisini de millet haline getirmiştir. Cumhuriyet kuruculuğu, milletin siyasal unsurudur.

Milletin devrimle oluşması, bize özgü değildir. Bütün milletler, Ortaçağ ilişkilerini tasfiye eden demokratik devrimlerin ürünüdür. Milletleşmekte geciken halklar, millet olabilmek için emperyalizmi de yenmek zorundadırlar.

Fransız Devriminin ve Türk Devriminin simgelediği her iki milletleşme dalgası da, devrimci devletlerin önderliğinde olmuştur. Millî devlet, halkı millet haline getiren sürecin hem ürünü hem de motorudur.

Halk, kapitalizmin şafağındaki millî devlet kuruculuğuyla milletleşir. Emperyalizmden kopuş ve Ortaçağ ilişkilerinin tasfiyesi ne kadar köklü bir devrimle gerçekleşmiş ise, milletleşme de o kadar hızlı ve güçlü olmuştur. Çeşitli halklar ya da kavimler, yaşadıkları ortak devrimin kapsamı ve derinliği ölçüsünde birbiriyle kaynaşmış ve tek bir millete dönüşmüşlerdir.

MİLLETİN HAMURU: TÜRKİYE HALKI

Milletin maddesi, yani hamuru Türkiye halkı’dır. Atatürk, “Türkiye halkı”nın milleti oluşturduğunu belirliyor. Atatürk’ün, 1930 yılında, milleti oluşturan insan unsurunu “Türk halkı” olarak değil, Türkiye halkı olarak, yani belli bir coğrafya üzerinde yaşayan bütün halk olarak tanımlaması anlamlıdır ve bilimseldir. Burada millet, etnik kökene göre değil, Türkiye adındaki vatan toprağı üzerinde yaşayanların devrimle oluşturduğu siyasal kimliğe göre tanımlanmaktadır.


Bizim milletimiz de, bütün büyük milletler gibi, farklı kavimlerin/halkların karışmasından ve özümlenmesinden oluşmuştur. Atatürk bu nedenle bilinçli olarak Türkiye kavramına vurgu yapıyor.

KAVİMLERİN KARIŞMASI VE KÜLTÜR YARATMAK

Boğazköy kazılarını da yönetmiş olan ünlü Alman arkeologu Hugo Winckler’in de belirttiği gibi, kültür yaratmış milletler, ırk bakımından asla saf değillerdir, aksine kültür her çağda hep çeşitli ırkların şu veya bu ölçüde karışmalarının ürünü olmuştur. (4)

Kuşkusuz burada “kültür yaratma”yı, köklü ve zengin kültür olarak anlıyoruz. Çünkü kültürü olmayan bir toplum yoktur. Dolayısıyla Türk ırkçılığı, Türklerin zengin ve etkili kültür yaratan bir millet olmadığı iddiasını da kendiliğinden içermektedir. Bu tezin Batı merkezli olduğunu biliyoruz. Oysa tarihsel gerçekler öyle değildir: İmparatorluklar kurmuş olan Türklerin başka kavimleri etkileyen, zengin bir kültürü vardır.

Atatürk, millet tanımından da anlaşılacağı üzere, milletimizin kaynağını yalnız Orta Asya’da görmemiş, Anadolu uygarlık mirasına dayandırmıştır. O kadar ki, kurulan bankalara bile, Etibank, Sümerbank gibi adlar vererek, millî tarihin beslenme kaynaklarını eski Anadolu ve Mezepotamya’daki köklerine kadar uzatmıştır. Bu saptama, gerçeğe uygundur. Çünkü bugün Ön Asya’da yaşayan Türk milleti, Orta Asya’dan gelen göç dalgaları ile bölgemiz halklarının bir karışımından oluşmaktadır. Milletimizi oluşturan kavimler, Orta Asya ve Anadolu dışında Mezopotamya, Balkan ve Kafkas kökenlidir.

Kaldı ki, Orta Asya’daki Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Kırgızlar, Tatarlar, Özbekler, Kazaklar, Oğuzlar vb de ırksal köken olarak saf değillerdi; çeşitli ırkların karışımıyla oluşmuşlardı. (5)

HER KAVRAMIN AYRI ANLAMI VE YERİ VAR

Türkiye’de Milliyetçi kesimde, Türkiye Halkı kavramına karşı bir soğukluk var. Türkiye kavramını Türk kavramının reddi olarak anlayan bir bağnazlık da var. Oysa ülkenin adı, Türk Eli değil, Türkiye’dir. Devletin adı, Türk Cumhuriyeti değil Türkiye Cumhuriyetidir. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu toplumu, Türk halkı değil, Türkiye halkıdır. Milletin adı ise, Türk milletidir.

Türk ve Türkiye kavramlarının her ikisi de bilim için gereklidir.
Bilim, kavramları eleyerek değil, her olguya ve her sürece ayrı kavramlar bularak gelişir.

KİTAPLAR
 

(1) Birinci basım, s. 18; Afetinan’ın hazırladığı TTK basımı, s. 18 ve aynı kitapta yer alan Atatürk’ün elyazısı, s. 351. Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz.Doğu Perinçek’in Kemalist Devrim-4 / Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, Birinci basım, s. 251 vd, s. 253 vd.
(2) Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, c.18, Birinci basım, Mart 2006, s.317 vd.
(3) Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-3/Altı Ok, Kaynak Yayınları, İstanbul, Haziran 1999, s. 31.
(4) Aktaran A. Ahmet Uhri, “Bir kitap adının anatomisi: Kara Atena”, Bilim ve Ütopya, sayı 99, Aralık 1999, s. 83.
(5) Bkz. Doğu Perinçek, Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek, Geliştirilmiş 4. basım, Kaynak Yayınları, s. 112 vd.

Alıntı/ Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/turk-turkiye-kavim-halk-ve-millet-kavramlari-dogu-perincek-kose-yazilari-subat-2019

20180305

'Millet sistemi'nden 'Ulus Devlet'e

Ama hangi millet, Millet Sistemi’nden Ulus Devlete 

“Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.” 
(1924 Anayasası, 88. Madde).

Geçtiğimiz hafta AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk Tabipleri Birliği'nin ve Türkiye Barolar Birliği'nin başındaki “Türk” ve “Türkiye” ifadelerinin kaldırılması gerektiğini söyledi. Bilindiği gibi daha önce Ziraat Bankası başta olmak üzere bazı kamu kurum ve kuruluşlarının başındaki “TC” ifadeleri ve “Türk'üm” diye başlayan “Andımız” kaldırılmış, açılım sürecinde Atatürk'ün “Ne mutlu Türk'üm diyene” sözüne adeta savaş açılmış, akil insanlar, “Türk kimliği bölücüdür, ulus devlet başımıza beladır” biçiminde açıklamalar yapmıştı.
Lafı eğip bükmeye hiç gerek yok! Siyasal İslamcı iktidarın “Türk” ve “Türkiye” kavramlarından ve Atatürk'ün kurduğu Türk Ulus Devleti'nden rahatsız olduğu çok açık… Ben, Yeni Osmanlıcılık hayali çerçevesinde bu kavramları özellikle tartışmaya açtıklarını düşünüyorum. AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Türk Milleti” yerine “millet” veya daha çok “tek millet” vurgusunu, hatta Lozan eleştirilerini de bu çerçevede değerlendiriyorum.
Her şeyden önce siyasal İslamcıların “millet” kavramını, 18. Yüzyıl'da Fransız Devrimi'yle ortaya çıkıp dünyaya yayılan “nasyonalizm” (ulus) anlamında değil, Osmanlı'daki kullanımıyla “dini cemaat” veya “ümmet” anlamında kullandıklarını iyi bilmek gerekir. Nitekim bir zamanlar Erdoğan'ın da üyesi olduğu “Milli Türk Talebe Birliği”ndeki ve “Milli Görüş”teki “milli” kavramı, “bir inanca bir dine bağlı topluluk” anlamında kullanılmıştır. Yani “milli görüş”le kastedilen aslında “dini görüş”tür.
Osmanlı'daki kullanımıyla “millet”, kendini “Allah'ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören padişahın kullardır. (Reaya/teba.) Fransız Devrimi'yle ortaya çıkan “millet” ise kayıtsız şartsız egemenliğine sahip özgür ve eşit bireylerdir. (Yurttaş.)



Osmanlı milletlerinin giyim kuşamları.

OSMANLI'DA MİLLET OLMAK
Söylenmiş, yazılmış, düzenlenmiş anlamına gelen “millet” sözcüğü, İslam tarihinde “kutsal kitaba inanarak bir araya gelmiş insanların oluşturduğu topluluğu” ifade eder. (Bernard Lewis, İslamın Siyasal Söylemi, s.57).
Osmanlı'da “millet” kavramı “din” ve “şeriat”la eş anlamlı olarak kullanılmıştı ve tamamen dini bir aidiyet anlamına geliyordu.
Osmanlı'yı oluşturan unsurların “etnisiteleri” bakımından değil de “dinleri” ve “mezhepleri” bakımından sınıflandırılıp yönetilmesine ise “Millet Sistemi” denilirdi. Millet Sistemi'nde halk Müslüman milleti, Rum milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti olarak sınıflandırılırdı. Müslüman milleti, “Millet-i Hâkime”, Ermeni milleti ise “Millet-i Sadıka” olarak adlandırılırdı. Bu sistem gereği Osmanlı'da her millet (cemaat) kendi dinlerinin hükümlerine ve kiliselerine bağlı olarak yönetilirdi.
Osmanlı azınlıkları.


MİLLET SİSTEMİ
Osmanlı Millet Sistemi'nin belli başlı özellikleri şunlardı:
1. Sistemin en tepesinde kendini “Allah'ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören “padişah/halife” vardı.
2. Milletin asli unsuru Sünni Müslümanlardı. Yönetim onlardaydı. Müslüman olanların Müslüman olmayanlara karşı gözle görülür bir üstünlüğü vardı.
3. Müslümanlar dini görevlerini aksatmamalıydı. İslamiyet, herhangi bir zorlama ve baskıya izin vermediği halde, padişah, halife sıfatıyla, müminlere beş vakit namazlarını cemaatle kılmalarını, ramazanda oruç tutmalarını Bu emirleri dinlemeyenler cezalandırılırdı. Giyim kuşam konusunda sık sık iradeler çıkarılırdı. Evlerin şekilleri, renkleri ve büyüklükleri özel olarak belirlenirdi. Örneğin III. Selim, Müslüman evlerinin siyah ve laciverte boyanmasını; II. Mahmut ise kadınların açık renk ferace giymelerini, erkeklerin başlarına şal sarmalarını yasaklamıştı. (Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C.8, s. 199).
4. Gayrimüslimler, din ve vicdan özgürlüğüne Kendi kiliselerine tabiydiler.
5. Milletlerin arasındaki “farklılıkların korunması” ve “vurgulanması” esas alınmıştı. Bu amaçla özellikle gayrimüslimlere yönelik yasaklar vardı. Bu yasaklardan bazıları şöyleydi:a) Devlet yönetimine katılamazlardı.
b) Ermenilerin şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumların siyah, Yahudilerin ise mavi olacaktı. Aynı şekilde Yahudi evleri mavi, Hristiyan evleri de siyaha boyanacaktı.c) IV.Murat döneminde ata binmeleri, hamamda nalınsız gezmeleri, başlarına çıngırak takmaları, sokakta kaldırımdan gitmeleri bile yasaklanmıştı. (Karal, age, s. 199).
6. Birey değil cemaat olmak önemliydi. Devlet bireyleri değil, cemaatleri muhatap alırdı.
7. Gayrimüslimlerin zimmî statüsünde hakları ve görevleri vardı. Öncelikle gayrimüslimler himaye altındaydılar. Buna karşılık tarımda “haraç” ve baş vergisi “cizye” öderlerdi. Ayrıca uzun bir dönem askerlikten muaftılar. Böylece Müslümanlar cepheden cepheye ölüme koşarken gayrimüslimler çalışıp gelişmeye fırsat bulabilmişti.
8. Gayrimüslimler Müslüman olabilirdi. Ancak Müslüman olduktan sonra tekrar kendi dinine ve mezhebine dönenler idam edilirdi. Ayrıca bir Hristiyan mezhebinden diğerine geçmek de yasaktı.

SİSTEMİN ÇÖZÜLÜŞÜ

Avrupa'daki Reform, Rönesans, Aydınlanma Dönemi ve Fransız Devrimi gibi yeni gelişmeler;
eşitlik, adalet, özgürlük ilkeleri ve özellikle milliyetçiliğin ortaya çıkmasıyla Osmanlı Millet Sistemi sarsılmaya başladı. III. Selim'in olağanüstü elçi olarak Viyana'ya gönderdiği Ebubekir Ratıp Efendi, hazırladığı “Nemçe Sefaretnamesi”nde Avrupa devletlerinde vergi veren ve kurallara uyan halka, kralın bile hiçbir şey yapamayacağını belirterek şöyle diyor: “Halk, hangi kumaşı isterse giyer ve ne isterse söyler, yer ve içer ve gider ve gezer ve biner ve iner ve bir başkasının ona karışmaya hakkı yoktur.” (Karal, age, s. 201). Batı'daki gelişmeler –16. Yüzyıl'dan beri matbaaya sahip olan– Osmanlı'daki gayrimüslim milletleri derinden etkiledi. 19. Yüzyıl'da Yunanistan'ın bağımsız olmasıyla Osmanlı Millet Sistemi ilk darbeyi yedi. (1829). Gelişmeler, Osmanlı'yı da değişime mecbur etti.  II. Mahmut döneminden itibaren gayrimüslim tebaanın, din ve mezhep farklarına göre, kıyafetlerinin ve evlerinin renk ve biçimlerini belirleyen kurallar ortadan kaldırıldı. Bakanlıklar ve değişik meclisler kuruldu. Osmanlı hem dağılmayı, parçalanmayı önlemek hem de Batı'nın desteğini almak için 1839'da Tanzimat Fermanı'nı, 1856'da Islahat Fermanı'nı yayımladı. Tanzimat Fermanı ile “herkes kanun önünde eşittir” denilerek padişahın yetkileri sınırlandırıldı. Islahat Fermanı ile de Müslüman ve Hristiyan milletler arasında hukuki eşitlik sağlandı. Toplumda ruhban dışı laik unsurların etkisi arttı. Batı'dan din dışı kanunlar tercüme edildi. Böylece Millet Sistemi'nin özünü oluşturan dinsel hukuk (şeriat) dışında, gelişen çağa ve değişen hayata uygun olarak kısmen çağdaş hukuk benimsendi.
19. Yüzyıl'da milliyetçiliğin etkisiyle Osmanlı'daki gayrimüslim milletler, önce özerk sonra bağımsız olup Osmanlı'dan ayrıldılar. I. Dünya Savaşı'nda, halifenin cihat fetvasına rağmen, Müslüman Arapların da Osmanlı'dan ayrılmasıyla Millet Sistemi çöktü. Artık “din” ve “ümmet” düşüncesi birleştirici özelliğini kaybetmişti. Artık tahtlar devriliyor, imparatorluklar yıkılıyor, milli devletler, cumhuriyetler kuruluyordu.

Türk Ulus Devleti

Siz bakmayın bizim yobaz-liboş tayfasının sayıklamalarına! Türk Ulus Devleti, Atatürk'ün kişisel bir dayatması değil, gelişen ve değişen çağın, yaşanan tarihsel sürecin zorunlu bir sonucudur. Şöyle ki: 19. Yüzyıl'dan itibaren gayrimüslim milletler Osmanlı'dan ayrıldılar. 20. Yüzyıl'ın başlarında Balkanlar, Arap Yarımadası ve Ortadoğu kaybedildi. Türkler Anadolu'ya göç etti. 1923'teki mübadele sonrasında Anadolu'daki Türklerin sayısı daha da arttı. Osmanlı'dan ayrılan Yunanlar, Bulgarlar, Araplar vb. kendi milli devletlerini kurdu. Osmanlı parçalanırken Türklerin devletsiz kalması düşünülemezdi. Nitekim Türkler, üstelik bir bağımsızlık savaşının ardından, Atatürk'ün önderliğinde kendi milli devletlerini; Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdular.

Vatandaş İçin Medeni Bilgiler mkitabı…

1920 yılına geldiğimizde, Osmanlı'nın kurulduğu Anadolu toprakları işgal edilmişti. Artık Osmanlı'yı devam ettirmek olanaksızdı. Ayrıca vatanı işgal edilen Türkiye halkı padişaha/halifeye rağmen silaha sarılıp direnişe geçti. Atatürk, TBMM'yi açarak milli birliği ve milli temsili sağladı. Millet böylece kendi kaderini kendi eline aldı.
Çağ, artık dinsel monarşiler, krallar, padişahlar çağı değil, milli egemenlikler, cumhuriyetler çağıydı. Dolayısıyla Atatürk'ün, Osmanlı dinsel monarşisi yerine laik bir ulus devlet, bir cumhuriyet kurması tarihin diyalektiğine tamamen uygundu.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken dine, mezhebe veya ırka/soya/kan bağına dayalı bir millet tanımı yerine aidiyet duygusunu esas alan ve vatandaşlık bilincine dayanan bir millet tanımı yaptı. Nitekim 1924 Anayasası'nın 88. Maddesi'nde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” denildi. Bu madde hazırlanırken Meclis'te hararetli tartışmalar oldu. Millete, “Türk mü, Türkiyeli mi diyelim?” tartışması bile yapıldı. Sonuçta, Celal Nuri Bey'in ifadesiyle “Türkiyeli hiçbir manaya gelmiyor” denilerek Türkiye Cumhuriyeti halkına etnik köken, din ve mezhep farkı gözetilmeksizin “Türk Milleti” denilmesine karar verildi. (Tartışmalar için bkz. Sinan Meydan, Yüzyılın Kitabı, Yüzyılın Lideri, s. 312-313).

Atatürk, 1930'da liselerde okutulması için yazdığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında Türk Milleti'ni, “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” diye tanımladı.
Atatürk, 1930 yılında, faşizm çağının başlarında, milleti oluşturan unsurları şöyle sıralıyordu:
1.Zengin bir hatıra mirası
2.Beraber yaşamak konusunda samimi ortak arzu ve istekler
3.Sahip olunan mirasın korunmasında iradeleri ortak olan insanlardan oluşan cemiyet…

Atatürk milletin var olması kadar varlığını devam ettirebilmesinin de “ortaklıklara” bağlı olduğunu düşünüyordu. Geçmişte ve gelecekteki bu ortaklıkları da şöyle sıralıyordu:

1.Geçmişte ortak zafer ve keder mirası
2.Gelecekte uygulanacak aynı program
3.Beraber sevinmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak…

Atatürk milletlerin “özgürlük” hakkının olduğunu düşünüyordu. Özgürlük hakkını, “ferdi ve ortak özgürlük” diye ikiye ayırıp yaşama, çalışma, düşünce, vicdan; kısacası milletin her türlü özgürlüğünün güvence altında olması gerektiğini belirtiyordu.
Atatürk, İslam ülkelerinin millet olamamalarını, “özgür olmamalarına” bağlıyordu.
Atatürk, Türk Ulus Devleti'yle, ümmetten millet, kuldan birey yarattı. Cumhuriyetle birlikte padişahın kulları, özgür ve eşit bireyler haline geldi.
Görülen o ki, bugün siyasal İslamcı iktidar, Yeni Osmanlıcılık hayali doğrultusunda milletten ümmet, bireyden kul yaratmak istiyor. Ancak nehirler tersine akmaz, akıtılamaz.

Lozan ve Laik Ulus Devlet

Emperyalist Avrupa, 19. Yüzyıl'dan itibaren, Osmanlı Millet Sistemi'ni bahane ederek–gayrimüslimleri koruma gerekçesiyle- Osmanlı'nın iç işlerine karışıyordu. Osmanlı Millet Sistemi, çok hukukluluğu zorunlu kılıyor ve kapitülasyon hukukuna zemin hazırlıyordu. Bu nedenle Osmanlı'da yabancılar, kendi konsolosluk mahkemelerinde, cemaatler ise cemaat mahkemelerinde kendi hukuklarına göre yargılanıyordu.
Emperyalist Batı, Sevr Antlaşması'yla azınlık haklarını daha da genişleterek çok hukukluluğu ve kapitülasyon hukukunu devam ettirmek istiyordu.
Lozan'da dinlere, mezheplere, kapitülasyonlara göre belirlenmiş çok hukukluluğu reddettik. Konsolosluk ve cemaat mahkemelerine son verdik. Batı'nın, Türkiye'de azınlıkları koruyacak bir kurum isteğini de reddettik. Patrikhane'nin siyasal yetkilerine son verdik. Dinsel hukuk yerine laik hukuku kabul ettik. Hukuk birliğini sağlayarak Müslüman-gayrimüslim tüm Türkiye halkını tek hukuka (çağdaş hukuka) tabi kıldık.
Aslında dinlere, mezheplere dayanan Millet Sistemi resmen Lozan Antlaşması'yla sona erdi. Laik Türk Ulus Devleti'nin temeli Lozan'da atıldı.
Demem o ki, laik Türk Ulus Devleti'ni Yeni Osmanlı'ya dönüştürmek isteyenlerin Lozan'a saldırmaları çok doğaldır. Çünkü dinlere, mezheplere dayanan “millet” ve “hukuk” anlayışının önündeki en büyük engel Lozan Antlaşması'dır. Lozan, sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusudur.

20171125

Ulus devlet olmak


Atatürk BM-1981'de Olur Verdiği TC-Türk Milleti Devletini Evrensel Olarak Kurgulamıştır
Prof. H. İnalcık Tanıklığı





Alıntı Kaynak: 

20171018

'Batı Atatürk'ü neden sevmez?



 

 Batı Atatürk'ü niçin sevmez?

Batı’nın büyük devletleri Kemalizm’i kendileri için hep tehlike olarak görmülerdir. Hala da görmektedirler onların çıkarlarına Ortadou’nun çaı prenslikleri, eyhlikleri krallıkları uygun dümektedir.

Bu nedenle de Mustafa Kemal ve arkadalarının balattıı KurtuluSavaı’nda padiah Vahdettin’i desteklemilerdir.

O dönemle ilgili olarak bir ngiliz yüzbaı olan Armstrong bir raporunda öyle der; 
“Padiahın lehinde bulunmak bize göre en salam siyasettir. Her emrimizi yerine getirmeye hazırdır.”


Vahdettin güdümündeki bir dernek bildirilerinde unları söylüyordu:

“Yunan ordusunun, halifenin ordusu sayılması gerekir. Asıl kafaları koparılacak mahluklar Ankara’dadır. Kim ki, milliyetçilerle beraber Yunana karı gelirse, eran kâfirdir.”
Padiah Vahdettin’in Adliye Nazırı Ali Rütü ise, 
“Yunan ordusunun baarısı için dua edilmesini istiyordu.”
 
Türkiye’ye o günlerde birkaç kez gelen Arnold Toynbee öyle diyordu; 


“Yeryüzünde hiçbir devrim, Kemalist Türk Devrimi kadar akınlık yaratmadı.”
Atatürk hiçbir yurtdıı geziye çıkmadıı halde ünlü devlet adamları, krallar, ahlar, babakanlar Ankara’yı ziyaret kuyruunda idiler.
Batı Atatürk’ü istemedi. Çünkü çıkarlarına aykırıydı. Bunun dört temel nedeni vardır. 



Birincisi...
Laik-Demokratik Kemalist Model: hraç etmeye elverili deildir. slam ülkeleri bu modeli uygulayamazlar.” Ilımlı slam ile bütünlemi, yarı çadabir Türkiye, batının çıkarlarına daha uygundur. Üstelik petrol zengini Ortadou ülkeleri için bu model tehlikelidir.

kincisi...
Kemalizm’in temelinde ulusal birlik ve tam baımsızlık ilkeleri vardır. Bu ilke de batının çıkarlarına terstir. Türkiye ne yıkılmalı, ama ne de baımsız hareket edebilecek kadar güçlenmelidir. Türkiye Ortadou’da büyük bir güç olmamalıdır.

Üçüncüsü...
Türkiye’nin Kürtlere özerklik vermesi peinden federasyonu getirir. Bir adım ötesi komu devletin (Irak’ın) parçalanıp, “baımsız bir Kürt devletinin oluturulmasıdır. Bata ABD ve batıya muhtaç bir devlet her zaman en iyi çözümdür.
Ancak bu formülün uygulanabilmesi için ilk koul, Türkiye’de Atatürk ilkelerinin ortadan kaldırılması gerekir.

Dördüncüsü...
Yenidünya düzeninde (Küreselleme), uluslararası sermayenin karısında kalan tek engel “Ulusal devlettir. Türkiye’de Atatürkçülük yıkılmadan, Ulusal Devlet’in de yıkılması mümkün görünmemektedir.” 

İşte ABD ve Avrupa’da dün var olan bugün var olmaya devam eden ve hiç kukunuz olması yarın da varlıını sürdürecek olan bu düüncelere karı gözümüzü dört açmalıyız. çte ve dıta olup bitenin farkında olmalıyız. 

 

Aslında, Atatürk batılılama derken uygarlamayı kastetmitir. Bunu yaparken de kendi ulusunun ulusal özelliklerini koruma kararlıını göstermitir.
Atatürk ne yabancı sermayeye karı olmutur, ne de baka uluslarla ibirliine. Ama vazgeçilmez koulu ‘Eitlik ilkesidir.’ 

 
Yabancı sermayeye evet, ulusal çıkarların ve baımsızlıın yara almaması kouluyla.
Bir kez daha yineleyeyim. Batının sevmemesine, hatta batıya karın ‘Kemalizm’ bir uygarlama hareketidir. 
 

ALINTI. 
http://blog.milliyet.com.tr/bati-ataturk-u-nicin-sevmez-/Blog/?BlogNo=387014

20171014

Nasreddin Hoca ve Ulus Devlet

Nasreddin Hoca ve Ulus Devlet


1200'lerden 1900'lere dek  tam 700 yıl Hace Nasreddin olarak anılan ünlü fıkra tiplememizin adı 1900'lerin başlarında Nasreddin Hoca olarak değiştirilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı'da Hace Nasreddin şeref adlarıdır, arkasına gerçek ad eklenir. Hace Nasreddin Mahmut el-Hoyi gibi... Günümüzdeki örneklemesi, Prof. Dr. Mahmut el-Hoyi olabilir. Oysa Nasreddin Hoca dediğinizde, Nasreddin ad, Hoca soyadı gibi algılanıyor.
*
1900'lerin ilk yılları, Türkler için ulusal uyanış sürecinin başladığı yıllardır. Kısa süre sonra 1. Dünya Savaşı Çıkacak, Osmanlı yenik sayılacak, ulusal bilince sahip kadrolar önderliğinde Kurtuluş Savaşı başlayacak ve yaklaşık 10 yıllık bir süreç sonrasında yurttaşlık esasına oturmuş demokratik ve laik Cumhuriyet kurulacaktır. Cumhuriyet, tipik bir ulus devlet örgütlenmesidir; idari, hukuki ve kültürel kurumları da buna göre yeniden organize edilir.
Devlet doğrudan işe el atmasa da aydınlar fıkra tiplemelerini sözü edilen programa göre yeniden şekillendirirler. Buna göre Cuha, Şair Firuzdak, Şeyyad Hamza gibi Arap kültür emperyalizminin temsilcisi görülen tiplemelerin Anadolu'daki misyonerlik görevlerine son verilir. İncili Çavuş, Bekri Mustafa gibi kulluk esasını temsil eden tiplemeler de günlük yaşamımızdan sürülür ve tarihin tozlu sayfalarına gömülür. İki fıkra tiplemesine dokunulmaz: Biri Bektaşi, diğeri Nasreddin Hoca. Çünkü her iki tipleme de halk içinden doğmuş, halk adamı olarak kalmış, halkı temsil eden tiplemelerdir. Halk Cumhuriyeti'nin böyle kahramanlara gereksinimi vardır. Şans onların yüzüne güler.
*
Devlet laik olsa da kurucu kadro ağırlıklı olarak Sünni inanlılardan oluştuğundan, Bektaşi tiplemesi üvey evlat muamelesi görür, eğitim kitaplarından uzak tutulur; ulus devlet onu görmezden gelir. Bir tek -Bağımsızlık Savaşı'na katkılarından olacak- Alevi-Bektaşı inanlı kitlenin arasında özgürce yaşamasına ses çıkarılmaz.
Hoca ise ulus devletin korumasına alınır.
Hace Nasreddin şer'i imaj yarattığından, adı Nasreddin Hoca olarak yeniden düzenlenir. Çünkü bu, ulus devlet yapılanmasındaki ad ve soyadı çağrışımına daha uygundur.
*
Söylenenleri nesnel örneklerle ete kemiğe büründürmeye çalışalım:
Agayan Efendi'nin, Köprülü'nün
kitabına yaptığı Hoca çizimi.
Çaylak Tevfik Bey 1885 yılında Hazine-i Letaif adlı bir seçme dünya fıkraları kitabı yayımlamıştır. Henüz Osmanlıca'dan dilimize aktarılmamış olan bu kitapta dönemin uluslarına ait seçme fıkralar vardır ve aralarına da bizim tiplemelerimizin fıkraları serpiştirilmiştir. Orada Hoca'nın adı "Nasreddin Hoca" değil, "Hace Nasreddin-(ضواجه نصرالدين)" olarak geçer. Bu, Hoca'nın 1900'lerin başına dek bu adla anıldığını gösterir. 1918'de, ulus devletin kurucu kadrosunda yer alan Fuat Köprülü, Hoca ile ilgili bir kitap yayımlar. Adı "Nasreddin Hoca-(نصرالدين ضواجا)"dır. Köprülü, eserin önsözünde ve sonsözünde Hoca'nın "milli" mirasımız olduğundan, bunun dış baskılardan kurtarılarak yüceltilmesi gerekliliğinden söz eder ve neden şiirsel yazdığını da "Çok milli olan bu mevzunun, çocuklarımızı pek ziyade alakadar edeceğini evvelce de tahmin etmiştim. Binaenaleyh, bu teşvikten de yeni bir cesaret alarak, bu küçük kitabı teşkil eden manzumeleri yazdım."(s 24) sözleriyle gerekçelendirir.

"Çok milli" bulunan bu fikir tutar ve Hoca, o dönemden itibaren artık Nasreddin Hoca olarak anılmaya başlar. Sanki Nasreddin ad, Hoca soyadmış gibi... Onu Orhan Veli izler. Hace Nasreddin unutulur.
Bu ulusal duruş, diğer tüm fıkra tiplemelerini geri plana iter. Daha Cumhuriyet'in ilk yıllarında onlara ait fıkraların hatırı sayılır bir kısmı Hoca'ya aktarılır. 1500'lerdeki ilk el yazmalarına göre fıkra yaşamına ortalama 35 şaka ile başlayan Hoca'nın repertuarı 1900'lerde birden 1000 şakanın üstüne fırlar. Öyle ki günümüzde araştırmacı Mustafa Duman seçme yaptığı halde kitabının adını "Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası"olarak koymak zorunda kalır.
Böylece süreç tamamlanmış olur.
*
Not: Konu, bir kitap çalışmasının özeti olduğundan kısa tutulmuştur.
*
Bu yazı, TGC'nin yayın organı BİZİM GAZETE'de de yayımlanmıştır. TIKLAYINIZ

Alıntı kaynak:  http://nasreddinhocabirgun.blogspot.com/2012/01/nasreddin-hoca-olduruldu-mu.html

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...