Blog Listem

Altay Dağları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Altay Dağları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260622

📰 Bir İsim, Bir Anlam: Altay

 

✨ Bir İsim, Bir Anlam: Altay

Türk tarih ve kültüründe önemli bir yere sahip olan Altaylar, birçok araştırmacı tarafından eski Türk topluluklarının yaşadığı ve Türk kültürünün şekillendiği bölgelerden biri olarak görülmektedir. Bu nedenle Altay ismi yalnızca bir coğrafyayı değil; kökeni, gücü, yüceliği ve kültürel mirası da simgeler.

Alıntı: TRT AVAZ @trtavaz


20260207

🏔️Altay Dağları'nın taşları

 


📚📖 Kitap: ALTAYLAR: ÖN TÜRK TARİHİ VE SANATINI TANIYALIM


 ALTAYLAR: ÖN TÜRK TARİHİ VE SANATINI TANIYALIM

Altay Dağları’nı yalnızca bir coğrafya değil, Türk tarihinin ve kimliğinin doğduğu ana yurt olarak ele alır. 

Kitap, Türklerin kökenini Hunlarla sınırlayan yüzeysel tarih anlayışını reddeder.

Eserde Ön Türklerin, devlet kurmadan önce bile yüksek bir kültür ve sanat bilincine sahip olduğu vurgulanır. 

Göçebe yaşam, ilkel değil; aksine doğayla uyumlu, düzenli ve sembollerle örülü bir medeniyet modeli olarak sunulur.

Altay bölgesindeki kaya resimleri, kurganlar, balballar ve mezar yapıları, Ön Türklerin ölüm, evren ve insan anlayışını yansıtan güçlü kanıtlar olarak incelenir. 

Bu eserler, sanatın sadece süs değil, bir inanç ve kimlik dili olduğunu gösterir.

Kitapta, Ön Türk sanatının temelini oluşturan hayvan üslubu, kurt, geyik, kartal ve at motifleri üzerinden açıklanır. 

Bu figürler gücü, özgürlüğü, kutsallığı ve gökle kurulan bağı simgeler.

Gök Tanrı inancı ve şamanizm, Ön Türk toplumunun merkezinde yer alır. Altaylar’daki sanat eserleri, insanın doğayla ve gökle kurduğu kutsal dengeyi yansıtan kozmolojik bir dünya görüşünü ortaya koyar.

Eser, Türk kültürünün yalnızca Orta Asya’ya sıkıştırılamayacağını; Altaylar’dan başlayarak geniş coğrafyalara yayılan bir kültürel süreklilik taşıdığını savunur. Anadolu’daki birçok motifin kökeni de bu Ön Türk mirasına dayanır.

Sonuç olarak kitap, Türk tarihinin Hunlarla başlamadığını; binlerce yıl öncesine uzanan derin bir kültür, sanat ve inanç birikimi olduğunu bilimsel ve görsel verilerle ortaya koyar.


Alıntı: Arkeoloji ve TÜRK Tarihi @ArkeolojiveTurk





20190504

Tedavi Amaçlı Dövme Yapan Etrükslerin Sırrı - Doç. Dr. Haluk BERKMEN


TEDAVİ AMAÇLI DÖVME YAPAN ETRÜSKLERİN SIRRI  
Doç. Dr. Haluk BERKMEN 

Etrüsk denilince Altay dağlarında yaşamış olan İskitlerle aynı genetik potadan çıkmış olan ve aynı tedavi metotlarını uygulayan (bü­yük olasılıkla şaman âdetlerine inanan) Avrupalı insanlardan söz edilebilir.

Etrüsk kültürü ve dili üzerine 1927’den beri Floransa’da ciddî ve bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. 1985 yılı, ömek olarak, Etrüskolojide bir patlama yılı olmuş, Floransa’da düzenlenen uluslararası kongrede Etrüsk kültürü etraflı bir şekilde tartışılmıştır.

Etrüskler İtalya’nın şimdiki Toskana bölgesinde milâttan önce yaklaşık 1000 ile 100 yılları arasında (M.Ö. 1000 - M.Ö. 100) yaşayıp oldukça derin kültürel izler bıraktıktan sonra tarih sahnesinden çekilip Romalılara karışmışlardır.

Etrüsk ülkesi ana bölge kuzeyde Amo deresi, batıda Tiran denizi, doğu ve güneydoğuda Tiber nehri ve hemen güneylerinde de Roma şehriydi. Yine Batıda Elba ve Korsika adaları, doğu ve kuzeydoğuda Rimini, Ancona, Bologna ve Adria, güneyde ise, Napoli ve Pompei’yi kapsamakta idi.

Tarihçi Herodot'a göre, Etrüsk alfabesindeki bazı harflerin bir Anadolu kültürü olan Lidya alfabesinde aynen bulunması ve son dönem Etrüsk sanatında İyon sanatına benzer motiflerin gö­rülmesi Etrüsklerin Anadolu kökenli olduklarını tezini savunanlara güç vermektedir.

Etrüsk dilinin Indo-Avrupayi dil grubuna ait ol­mayışı ne Yunancaya ne de Lâtinceye benzemediği gibi Ural-AItay dil gru­buna ait pek çok özelliğe sahip olması ve yine; Etrüsklerin erken dönemde ölülerini aynen Asya kültürlerinin yaptıkları gibi Kurganlarda gömmeleri ayrıca Asya kültürlerinde olduğu gibi ata bir binek hayva­nına verilenden çok daha fazla önem vermeleri dikkate alınması gereken Erken-Etrüsk kültürünün özelliklerindendir. Bu özelliklerin Geç Etrüskte (M.Ö. 500- 100 arası) değişmekte oldukları hatta kayboldukları görülmektedir.

Etrüsk dili birtakım dilcinin inandığı gibi tamamen kök­süz ve bağımsız yerel bir dil de değildir. Tüm bilim dünyası tarafından Etrüskolojinin babası olarak kabul edilen Massimo Pallatino şöyle bir açıklama getir­mektedir.

Etrüsk halkının kökeni bronz çağına kadar uzanmaktadır. Belli bir dönem­de (M.Ö. 3000) Akdeniz kıyılarında yaşayanlar Etrüsk diline benzer bir dil konuşmakta idiler. Etrüsk halkını ve dilini Roma Ön­cesi Akdeniz kültürünün parçası olarak görmek ve incelemek mümkündür sanı­rım"

Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere milâttan binlerce yıl önce Akdeniz kıyıla­rına- İtalya dahil olmak üzere her yöne yayılmış olan ve Etrüskler gibi Ural-Altay dil grubuna ait bir dile sahip olan ve temelde aynı işaretleri damga olarak kabul etmiş olan bir kültür bulunmaktadır.

Dövmeler... Damgalar ön­celeri soy, boy, oba ve oymakların imgeleri olarak hem hayvan hem  de insanla­rın kol, bacak, alın, yanak gibi yerlerine, aidiyetlerini belirlemek için, dövme şeklinde kakılmış, daha sonraları yaşanılan bölgede kayalara ve taşlara kazın­mışlardır.

Çok uzun süren bir gelişimin sonucunda ise damgalar – diğer bir ifa­deyle tam-kavramlar- işarete karşılık ses özdeşliğine erişerek harfe dönüşmüşler ve bir alfabe oluşturmuşlardır.

Eski Yunan ve Roma öncesi Akdeniz halklarının, özellikle Finikelilerin, geliştirip deniz yoluyla yaydıklarına inanılan alfabenin çok benzeri nasıl oluyor da Alp dağlarının öte tarafında- İsviçre’de, Fransa’da, Danimarka’da hatta İskoçya’nın kuzey bölgelerinde- hemen hemen aynı dönemlerde belirmektedir­ler? Sadece benzer alfabeler değil aynı zamanda kutlar ve kültler de büyük bir benzerlik ve paralellik içinde tüm Avrupa’ya yayılmışlardır.

Örnek olarak İsviç­re’nin Chur (okunuşu Kur) şehri müzesinde Milâttan Öncelere dayanan yazılı taş­lar Etrüsk alfabesi ile hemen hemen aynı denilebilecek bir alfabe ile kazılı olup taşıdıkları mesajlar hâlen çözüm beklemektedirler.

Ortaya çıkan ilginç tabloya göre, Ural-Altay dil grubuna ait bir dili konuşan bir veya birkaç dalga hâlinde göç eden insanlar/çok eski çağlardan başlayarak/uzun bir zaman süresi içinde Akdeniz kıyılarında ve Avrupa’da bağımsız kü­çük şehirlerden oluşan gevşek federasyonlar kurmuşlardır. Daha sonraları bu bölgeleri ele geçiren Romalılar yıktıkları federasyonlara, Pict veya Etrüsk gibi adlar takmayı uygun bulmuşlardır.

Alıntı: Sosyal Medya İskit-Saka İmparatorluğu (İlk Turan İmp.)  @n_devra



20180213

🇹🇷 🎞 Film: 'Karaoğlan' - Altaydan Gelen Yiğit - Türk Filmi



Filmin Konusu: Altaylı yiğit Karaoğlan, ailesini dağıtan hükümdar Kaşgarlı Burhan'ın peşine düşmüştür. Ondan hem intikamını alacak hem de hiç tanımadığı babası Baybora'nın yerini öğrenecektir. Karaoğlan yolda uğradığı bir Türk obasında Ülger adlı bir kıza aşık olur. Kaşgarlı Burhan, kadına olan düşkünlüğü yüzünden bölgedeki bütün genç kızları zorla sarayına aldırmaktadır. Ülger'de bu kızlar arasındadır. Karaoğlan, onu kurtarmak için sadık adamı Balaban ile yola çıkar. Yolda vahşi bir savaşçı olan Camoka ile kapışır ama onu yener. Ülgeri kurtarırken babasın Baybora'nın Bizans'ta olduğunu öğrenir. Karaoğlan için yeni bir macera başlar. Yapım Yılı: 1965 Oyuncular: Kartal Tibet, Tülin Elgin,Danyal Topatan,Reha Yurdakul Tür: Macera,Tarihi

20171203

Asena / Aşina Destanı bilinen en eski Türk efsanesi’dir.


Asena/Aşina destanı bilinen en eski Türk efsanesi’dir.

Türkler, Lin adlı bir ülke tarafından saldırıya uğrarlar. Düşmanlar bütün Türkleri ayrım yapmadan katleder. 10 yaşlarında bir çocuk sağ kalır. Sonrasında bir dişi kurt ortaya çıkar ve 10 yaşındaki çocuğu ensesinden tutarak savaş alanından kaçırır.

Kurt çocuğu Altay dağlarında ıssız, kimsenin bulamıyacağı bir mağaraya götürür. Mağaranın içinde büyük bir ova vardır. Kurt çocuğun yaralarını yalayarak iyileştirir onu sütüyle ve avladığı hayvanların etleriyle besler ve sonunda çocuk büyür.

Çocuk ergenlik çağına girdi ve bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlenirler ve 10 çocuk doğar. Çocuklar büyürler; dışarıdan kızlarla evlenerek ürerler, Türkler çoğalır ve çevreye yayılır.
Ordular kurup Lin ülkesine saldırırlar ve atalarının öcünü alırlar yeni bir devlet kurarark dört bir yana yeniden egemen olurlar. Türk kağanları atalarının anısına otağlarının önünde hep kurt başlı sancak dalgalandırırlar.

Emel Esin derki : Bu olay bir Ton Bürgünme’dir. Dişi Kurt Asena , Kurt Donuna bürünmüş bir insandır.

Halk Bilim Araştırmacısı Dr. Yaşar Kalafat

Alıntı kaynak: http://www.yenidenergenekon.com/332-kurt-postuna-burunme-ve-kurt-donuna-girme/





Asena Türk mitolojisinde önemli bir rol oynayan efsanevi bir dişi kurttur. Eski Türklerin en mühim hükümdarlarının mensub olduğu Aşina, Zena, Asen veya Şunnu adı verilen sülale, efsaneye göre bu dişi kurt’dan türemiştir.

Dişi kurt (asena) Efsanesinin, buluntulara göre en eski şekli (MÖ.330) Antik Çin kaynaklarından, Tü’küe halkının türeyişini anlatan Asena efsanesinin farklı şekillerine rastlanılır. Bulunan en eski şekli şöyledir:
Tü-küe „Tü-küe kavimi Hiung-nu’ların bir koluydu. Hükümdar soyunun isimi A-Se-Na idi. Kendilerince ayrı bir ordu kurmuş, ama sonradan komşu bir kavim tarafından yenilgiye uğramışlardı. On yaşında bir çocuğun haricinde bütün kavimleri katliama kurban gitmişti. Düşman askerlerinin hiçbirisi bu çocuğu öldürmeye cesaret edememişti. Çocuğun ayaklarını kesip, onu bir bataklığa attılar. Orada bir dişi kurt vardı, çocuğu et ile besledi. Böylece çocuk zamanla büyüdü ve dişi kurt ile çiftleşti. Kurt derhal gebe kaldı. Düşmanların kralı, çocuğun hala yaşadığını öğrendi ve öldürtmek için tekrar adamlarını gönderdi. Adamlar çocuğun yanındaki dişi kurt’u öldürmek istemediler. Dişi Kurt derhal “Kao Çang”‘ın (Turfan)’ın Kuzeybatısında bulunan bir dağın üstündeki mağaraya kaçti. Mağaranın içinde bir kaç yüz “li” genişliğinde, uzun otlarla kaplı ve etrafı dağlarla kapalı bir ova vardı. Dağın içine kaçan dişi kurt, bu yerde on oğlan çocuk doğurdu. Çocuklar büyüyünce dışarıdan kadınlar aldılar. Bu kadınlar hamile oldu. Çocukların hepsi ayrı bir soy adı aldı. Birisinin soy adı A-Se-Na oldu.“ 

Bunun yanında efsanenin başka şekilleride bulunmuştur. Ayrıca daha geç zamanlardan kalan, sonradan geliştirilmiş daha detaylı ya da daha kısa olan şekilleride vardır.


Türkiye’de bilinen şekli: 
Bozkurt Destanı Türklerin ilk ataları Batı Denizi’nin batı kıyısında otururlardı. Türkler Lin adlı bir ülkenin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün türkleri erkek-kadın, küçük büyük demeden öldürdüler.10 yaşlarında bir oğlan sağ kaldı geriye. Dişi bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden kavrayarak kaçırdı. Altay Dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı. Dört bir yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada cocuğun yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi. Onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10 çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar, ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar ve atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular. Türk kağanları atalarının anısına otağlarının önünde hep kurt başlı sancak dalgalandırdılar. Bu efsanenin son bölümü Ergenekon Destanı’dır.

Alıntı kaynak: http://epochtimestr.com/index.php/asena-disi-kurt-efsanesi

20170827

“Moğolistan’da 1500 Yıllık 🇹🇷 Türk Mumyası Bulundu” Haberi




Moğolistan’daki Altay Dağları’nda Türk kökenli olduğu düşünülen 1,500 yıllık bir mumya bulundu. Yanında bir yay olmadığı için bir kadına ait olduğu düşünülen mezarda, kurban edilmiş bir at ile at takımlarının yanı sıra, çok iyi korunmuş durumda olan renkli işlemeli çantalar, 4 farklı kıyafet ve yastıklar da bulundu.

Bulunan insan kalıntıları keçeye sarılıydı. Araştırmacılar bulunan mezarın, Orta Asya’da bulunan ilk eksiksiz Türk mezarı olduğunu söylüyor.

Hovd Müzesi’nden B.Sukhbaatar “Bu insan bir soylu değildi. Büyük ihtimalle bir kadın olduğunu düşünüyoruz çünkü mezarda yay bulunmadı. Şimdi dikkatli ve yavaş biçimde mumyanın sargılarını açıyoruz, böylece uzmanlar mumyanın cinsiyeti hakkında daha çok şey öğrenebilecek” dedi.
Mumyanın bulunduğu mezarda bir at, eyer, dizgin, kilden bir kap, ahşap bir kase, bir demir kazan, ve “Dööl” adı verilen dört farklı geleneksel Moğol kıyafeti bulundu.

Mezarda ayrıca yastıklar, bir koyun kafası, içine bir koyunun sırtı konulmuş keçeden bir seyahat çantası, keçi kemikleri, ve çanağı taşımak için kullanılan bir çanta da vardı.

Sukhbaatar “Atın kasıtlı olarak kurban edildiğini açıkça görebiliyoruz. At, 4-8 yaşları arasında bir kısrakmış. Bulduğumuz dört adet ceket de pamuktan yapılmış” diyor.

Sukhbaatar ayrıca “Bu en azından Moğolistan’da – ve büyük ihtimalle tüm Orta Asya’da – bulunan ilk eksiksiz Türki mezar. Bu çok nadir karşılaştığımız bir durum. Bu durum bize Türki insanların inanışlarını ve ritüellerini gösteriyor” diye ekledi.

“Mezarda bulduğumuz ilginç şeylerden biri de sadece koyun yünü değil, aynı zamanda deve yünü olmasıydı. Burada bulduğumuz şeylerden ve bunların türlerinden mezarı tarihlememiz mümkün. Şimdiki kesin olmayan tahminlerimize göre bu mezarın MS. 6. yüzyıla tarihlendiğini öngörüyoruz.”
Hovd kentindeki müze arkeologları, bir çobanın haber vermesi sonucu kazı bölgesine geldi. Buluntular, Moğolistan’daki ilk Türkleri daha iyi anlamamıza yardımcı olacak.

Deniz seviyesinden 2803 metre yüksekte bulunan mezar hakkında konuşan B. Sukhbaatar, “Bu kadar yüksekte olması ve soğuk iklim, mezarın korunmasına yardımcı oldu. Mezarın derinliği ise üç metreydi. Buluntular, bize bu insanların çok iyi birer zanaatkar olduğunu gösteriyor. Bunun sıradan bir insan olduğu düşünülürse, zanaat becerileri oldukça iyi gelişmiş.” dedi.
  
 
 
 
  
   


Kaynak : Siberian Times, Anna Liesowska, 9 Nisan 2016
Görseller: Hovd Müzesi, Moğolistan

Kaynak : http://arkeofili.com/?p=13080

En Çok Okunanlardan...