Musul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Musul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20251220

📖 ''Musula girelim'' diyen Gazi Mustafa Kemâl Paşa'ya destek vermeyenler kimlerdi?


*************

İngiltere destekli Nasturi isyanı sonrasında Musul kaybedildi. Kazım Karabekirin hatıratını okumadığı besbelli. ''Musula girelim'' diyen Gazi Mustafa Kemâl Paşa'ya başta Kazım Karabekir olmak üzere Paşaların karşı çıkması ve Gazi'yi yalnız bırakmaları neticesinde Musul'a girilemedi. 

🇹🇷Mehmet Eyüp KIZILOK EE. Msc.Phd.m@mek57


**************


Kitap Künyesi

Yazar: Uğur Mumcu

Yayın Evi: UM:AG Araştımacı Gazetecilik Vakfı

İSBN: 9789758084089

Sayfa Sayısı: 205


Kazım Karabekir Anlatıyor Ne Anlatıyor? 

Konusu, Ana Fikri, Özeti

"Her ihtilal, çatışmalar ve çalkantılar içinde oluşur. Bu çatışma ve çalkantılar, ihtilalcileri karşı karşıya da getirir.

Mustafa Kemal ve Karabekir Paşa, Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızı kesin utkuya ulaştıran iki eski dost, iki eski asker ve iki eski ihtilalcidir. (Ama) yolları, hilafetin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanıyla birlikte ayrılmıştır.

İhtilal, evlatlarını yer!

Bu bir değişmez kuraldır. Anadolu İhtilali, Türkiye'de bir yeni dönem açmış, bir çağ değiştirmiştir. Böylesine bir olayda, ihtilalcilerin yollarının ayrılması doğaldır. Doğal olmayan, bu olaylar üzerindeki yasakların şu ya da bu nedenle bu gün bile sürmesi, sürdürülmesidir."

-Uğur Mumcu-


(Arka Kapak)

Kazım Karabekir Anlatıyor Alıntıları - Sözleri

M. Kemal köktenci yöntemlere başvuran devrimci; Karabekir ise devrimleri demokratik yollarla benimsetmek isteyen bir evrimcidir!.

Aradan yıllar geçecek, Karabekir'e ölüm döşeğindeki Atatürk'ün kendisiyle görüşmek istediği haberi gelecek­tir. Karabekir, "gidecek misiniz?" sorularına karşı "O, Mus­tafa Kemal. Çağırılınca gidilir. O benim en iyi arkadaşım­dır" yanıtını verecektir.

İstiklâl Harbi’nin tehlikeli günlerinde sonuna kadar feragat, fedakâr arkadaşlarının rey ve irşadına ihtiyaç gösteren M. Kemal Paşa artık muzaffer bir başkomutan sıfatıyla maiyet komutanlarına Cumhuriyeti dikte ettirmiştir. Eski arkadaşlarının rakip olabileceği endişesi ile sui şahsiyetler icadı da lâzım gelmişti; bunun için eski arkadaşlarını kötülemek lâzımdı. Bunu da hakkıyla yapmıştır

Hürriyet aşkına verilen kurbanlar ve ızdırap çeken vatandaşlar hürriyetin ebedî olarak manevî kurucusudur, koruyucusudur..

Doğu ve Batı’da halkın, meydana gelmesi doğal olacak olan tepkisine karşı ordularımızın karşı durması imkânı yoktur. Tersine, bu tepkilere ordunun da katılması mümkündür.

"Düşünce akımları cebir ve şiddetle yokedilemez, tersine güçlendirilir." Atatürk

"Aradan yıllar geçecek, Karabekir’e ölüm döşeğindeki Atatürk’ün kendisiyle görüşmek istediği haberi gelecektir.Karabekir, «gidecek misiniz?» sorularına karşı "O Mustafa Kemal. Çağırılınca gidilir. O benim en iyi arkadaşımdır» yanıtını verecektir."

Heyet-i İlmiye'nin bütün azaları müteessir görünüyordu.        Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur'ân'ı ve Peygamberi her yerde medh-ü sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza (incine duygusu) veriyordu.

İnsanlık, bugünkü ışıklı kilometre taşlarını ihtilâllere borçludur.

“Bizi kurtarmış olan tek kuvvet Türkün birliğidir.”

Paşam, görüyorum ki, siz din ve hilâfet kuvvetlerine çok ehemmiyet veriyorsunuz; şu halde muhafazakârlara dayanmak istiyorsunuz… Din, vicdan kanaatidir; münakaşaya gelmez. İlim adamı olan bizlerin ve hele sizin bunu ele almanızı katiyen doğru bulmuyorum.

. M. Kemal köktenci yöntemlere başvuran devrimci; Karabekir ise devrimleri demokratik yollarla benimsetmek isteyen bir evrimcidir! Devrimciler köktenci olurlar, devrimlerin sarsıcı toplumsal etkilerinden çekinen evrimciler de demokrat görünürler. Devrimciler ve evrimcilerin yolları bir yerde çatışır, bir yerde birleşir. .

Mustafa Kemal köktenci yöntemlere başvuran devrimci; Karabekir ise devrimleri demokratik yollarla benimsetmek isteyen bir evrimcidir.

Milletin kuvveti, halkın kuvvetidir. Bunun da manası Cumhuriyet'i ifade eder.

"Vatandaş! Milletin hürriyetini tehlike de görürsen, karşında kim olursa olsun, tek dağ başı mezar oluncaya kadar mücadele etmek vazifendir! Çünkü İnsanlarda hayat denen şeyin kıymeti ancak hürriyet iledir. Hür öl! Esir yaşama!”

************

Uğur Mumcu – Kazım Karabekir Anlatıyor

Kâzım Karabekir, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın en önemli komutanlardan birisidir. 1882 yılında İstanbul’da doğan Karabekir, 1902’de Harp Okulu’nu, 1905 yılında da Harp Akademisi’ni birincilikle bitirdikten sonra Manastır’a atanmış;

Enver Bey ile sonradan «îttihat ve Terakki» adını alan «Osmanlı Hürriyet Cemiyeti»ni Manastır merkezini kurmuş; bölgede Rum ve Bulgar çetelerine karşı savaşmış; 1907’de de İttihat ve Terakki Derneği’nin İstanbul’daki örgütlenmelerinde görev almıştır. Meşrutiyet’in ilanı ve 31 Mart gerici ayaklanmasının bastırılmasında etkin görevler almıştır.

l.Dünya Savaşı’nda İran ve Irak cephelerinde savaşmış; 1918 yılında Erzincan ve Erzurum’u, Rus ve Ermeni ordularından kurtaran birliklere kumanda etmiş; İngilizlere karşı Azerbaycan seferini düzenleiştir. 1919 yılında da Erzurum’daki 15. kolordu komutanlığına atanan Karabekir, Erzurum Kongresinin toplanmasına öncülük etmiş ve kolordusu ile birlikte hakkında İstanbul hükümetine tutuklama kararı çıkartılan M. Kemal Paşa’nın emrine girmiştir.

Kâzım Karabekir Paşa, Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini Ermenilerden geri almış; Ermeni Taşnak hükümeti ile yapılan barış görüşmeleriyle Sovyetler’le yapılan Kars Muahedesinde «Murahhas Heti Reisi» olarak görev yapmıştır. Doğu’da savaş yıllarında ana ve babalarını yitien 4000 kimsesiz çocuk için okullar kurmuştur. Karabekir, Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında Edirne ve İstanbul milletvekilliği yapmışır.

1926 yılında Atatürk’e karşı düzenlenen «İzmir suikastı» nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce tutuklanış, yapılan yargılama sonunda aklanmıştır. Cumhuriyet’in ilânından sonra «Birinci Ordu Müfettişliği'ne» atanan Karabekir, 1927 yılında emekliye ayrılmış ve «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası» adıya kurulan partinin de liderliğine getirilmişti. 1938 yılında yeniden TBMM’ne giren Karabekir, 1948 yılında TBMM başkanlığına seçilmiş, 1948 yılına da ölmüştür.

Her ihtilâl, çatışmalar ve çalkantılar içinde oluşur! Bu çalkantı ve çatışmalar, ihtilâlcileri karşı karşı karşıya da getirir. Mustafa Kemal ve Karabekir Paşa, Ulusal Kuruluş Savaşımızı kesin utkuya ulaştıran iki eski dost, iki eski arkadaş, iki eski asker ve iki eski ihtilâlcidir. Yollar, hilâfetin kaldırılması ve Cumhuriyet’in ilâı ile birlikte ayrılmıştır. Karabekir, Atatürk’e neden karşı çıkmıştı? Bu iki eski dost, bu iki kahraman asker niçin karşı karşıya gelmişlerdi?

Bu çatışmanın nedenlerini, Karabekir’in günü gününe yazdığı ''İnkılâp Hareketleri'' neden oldu, nasıl oldu?» adlı anılarından öğreneceğiz. Bu anılan, Kâzım Karabekir’in kızları sayın Hayat Karabekir Feyzioğlu ile sayın Timsal Karabekir ile Karabekir’in bir süre önce ölen kızı Emel Özerengin’in eşi sayın Prof. Faruk Özerengin’den aldım. Kendilerine teşekkür ediyorum. Atatürk ile Karabekir arasında kamuoyu önüneki ilk tartışma 1933 yılı mayıs ayında Milliyet Gazetesi’nde olmuş.

Tartışma sırasında «Millici» takma adıyla yazılar yazan yazar, Karabekir’e şu çağrıyı yapmış.- — Herhalde muhterem Paşa neşrettikleri (Şarkı8 lı ibret) eseri yerine İstiklal Harbi’nin birkaç safhaına varan çocuklarına öğretecek başka eser hediye etseydi, tarih ve hakikat namına daha büyük hizet görmüş, efkâr-ı umumiyenin kendi haklarında, milli mücadeledeki hizmet ve tesirleri hakkında kaalarda yarattığı müphem hükümlere kendi dilleriye, kendi yazıları ile hakiki istikametlerini vermiş olurardı! Karabekir, bu açık çağrı üzerine Milliyet Gazetesi’ne 7 mektup göndermiş, bu mektupların altısı yaınlanmış; yedincisi ise yayınlanmamış.

Tartışmanın kesilmesi üzerine Karabekir, «İstikal Harbimizin Esasları» adlı kitabı yazmış; bu kitap, daha baskıdayken toplatılıp yakılmış; Paşa’nın İstan- bul Erenköy’deki köşkü basılarak kitabın kaynağı olan belgelere el konmuş. 1933’de yakılan bu kitap, 1951 yılında yeniden yayınlanmış. Atatürk, yakılan bu kitabı inceleyerek Kâzım Ka-rabekir’e 9 sayfa tutan yanıtlar vermiş. Atatürk’ün el yazısı ile yazdığı bu notları Türk milli eğitiminin unutulmaz adı eski Milli Eğitim baanlarından Hasan Ali Yücel’in kızı sayın Canan Eronat’dan aldım.

Sayın Eronat’a teşekkür borçluyum; kamuoyu önünde kendisine teşekkür ediyorum. Karabekir, yaşarken anılarının serbestçe okunmasına tanık olamamış. Gazeteci Hikmet Münir, Kâzım Karabekir ile 1939 yılı Şubat ayında Yedigün adlı dergisinde röportaj yapmış; ancak bu yayın da devrin hükümetinden geliği ileri sürülen baskı ile kesilmiş. Karabekir, daha sonra «istiklâl Harbimizin Esasarı» adlı kitabını genişleterek «İstiklâl Harbimiz» adlı kitabı hazırlamış. Bu kitap ancak 1960 yılında yayınlanabilmiş, Bu kitap hakkında da dava açılmış; ancak yapılan yargılama sonunda davanın düşmesine karar verilmiş. Karabekir’in anılarını yayına hazırlarken o dönemlerin Meclis tutanaklarının ve gazete kolleksiyonlarının da incelenmesinde bana yardımcı olan TBMM Kitaplığı müdür yardımcısı sayın Ali Rıza Cihan ve kitaplık görevlilerine teşekkür ediyorum.

Enver Paşa’nın mektuplarını özel arşivini açarak inceleme olanağı sağlayan tarih araştırmacısı sayın Arı İnan’a da teşekkür borçluyum. Karabekir’in anılan Devrim Tarihimizin bir boşluğunu dolduruyor. Amacımız yakın tarihin karanlıkta kalan bir bölümünün aydınlatılmasına yardımcı olmaktır. Bu anılarda Anadolu ihtilâlini başlatanların yol ayrımlarını ve Devrim yıllarının dalgalanmalarını göreceksiniz. «İhtilâl evlâtlarını yer»! Bu bir değişmez kuraldır.

Anadolu ihtilâli, Türiye’de bir yeni dönem açmış; bir çağ değiştirmiştir. Böylesine bir olayda ihtilâlcilerin yollarının ayrılmalaı doğaldır. Doğal olmayan bu olaylar üzerindeki yaakların şu ya da bu nedenle bugün bile sürmesi ve sürdürülmesidir! Ulusal Bağımsızlık Savaşının başkomutanı ve -devrimlerin lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile açıksözlü asker ve yurtsever komutan Kâzım Karabekir’i bugün bir kez daha saygıyla anıyoruz. 

Uğur Mumcu BİR «Çünkü her gittiğiniz yerde aleyhte bulundunuz. Yazık değil mi? Tarihe geçecek O’nun yaptığı şeyler.» Bu sözler Mustafa Kemal Paşa’nındı. Mustafa Kemal’in TBMM’deki gizli oturumda savunuğu komutan da Şark Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ydı. Günlerden cumartesiydi. Tarih de 22 Ocak 1921. «Kâzım Paşa’yı içinizde tanıyanlar ve tanımayanlar vardır. Karabekir Paşa, gayet zeki, üstün ahlâklı, namuslu, fevkalâde iyi huylu, namuskâr, tedbirli bir adamdır.»

Mustafa Kemal Paşa, arkadaşı Kazım Karabekir Paşa’yı «komünistlikle» suçlayan Erzurum milletvekili Hüsein Avni Bey’e karşı bu sözlerle savunuyordu. Bursa milletvekili ve Diyarbakır istiklâl Mahkemesi üyesi Şeyh Servet Efendi’nin «komünizm propagandası yaptığına dair şifreli telgrafım Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi Paşa’nın yazısı üzerinde ihbar üzerine o gün TBMM’de gizli görüşme başlamıştı.

Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey, Kâzım Karabekir Paşa’yı o günkü moda ve yaygın deyişle «bolşeviklikle» suçluyordu. Hüseyin Avni Bey, Karabekir Paşa’nın bolşevik oluğundan kuşkulanmış; bu kuşkusunu da gizli oturumda şöyle dile getirmişti: «Erzurum’a girdiğimiz zaman çeşitli akımlar vardı. İçlerine girdim.

Birtakım subaylar arasında (bolşevikliğin) askere de yansıyacağından korkuyorlardı. ..Ordunun başındaki Kâzım Paşa Hazretlerine başvurduk. Orduda bir düzen olabilir mi?., dedik. Mamafih dedi., kanıma gelince: Belki efendiler, garip gelecektir sözüm, benim kanıma kalırsa, islâmiyetle bolşeviklik arasında pek az fark vardır., dedi. Bunda miras, zekât yoktur Paşam., dedim. Bizim ilkelerimize uymaz.

Beni mi kandırıyorsunuz? Yoksa ne buyuruyorsunuz? Kâzım Paşa dedi ki: Bugün iki siyaset vardır: Batı ve Doğu siyaseti. Bizim, Batı ile İngilizlerle anlaşmamız olasılığı var mıdır? Yoktur., dedim. O halde bizim Doğu ile anlaşmamız zorunludur. Doğu siyasetini izlemek zorundayız… dediler. (..)

Bizim için başka kurtuluş yolu yoktur. Ve bana bolşevikler söz verdi. Ben,askerî delege olarak atandım. Bu örgütü ülke içinde kuracağım., buyurdular.» Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey, Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi’nin «yüksek zevat ile temas ettiğini öğrendiğini» ve Mustafa Suphi ile Kâım Karabekir Paşa’nın ilişkileri olduğunu söylüyor ve Pauc1şa’yı açıkça komünistlik ile suçluyordu. Hüseyin Avni Bey, sözlerini «Doğu Cephesi’ne bir heyet gönderin., ben gerçeği söylüyorum. Söylediklerimin tersi çıkarsa namussuzum» diyerek noktalıyordu. Hüseyin Avni Bey’in bu ağır suçlamalarına kim yanıt verecekti?

Alıntı: https://onlinekitapoku.com/ugur-mumcu-kazim-karabekir-anlatiyor/



20170923

1926 Ankara Anlaşması ve Lozan Anlaşması'ndaki maddeler neler? Türkiye Musul ve Kerkük'e girebilir mi?

IKBY'de yapılması planlanan bağımsızlık referandumu 1926 Ankara Anlaşması ve Lozan Anlaşması'nı gündeme getirdi. Peki sıklıkla tekrarlanan 'ikili anlaşmalardan doğan' hak nedir? Bu anlaşmalar Irak'ın toprak bütünlüğünün bozulması halinde Türkiye'ye Kerkük ve Musul'a girme hakkı verir mi? İşte ayrıntılar...





23 Eylül 2017 Cumartesi 10:56
Samsun Son Haber  

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) 25 Eylül'de gerçekleştireceği bağımsızlık referandumuna 48 saatten az bir süre kalmışken, Türkiye'de de sıcak saatler yaşanıyor. Geride bırakılan zaman diliminde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Bakanlar Kurulu'nda ele alınan konu ile ilgili Erbil yönetimine net mesajlar verildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım tarafından da direkt olarak Başkan Mesud Barzani'ye yapılan çağrılarda sıklıkla "ikili anlaşmalar" vurgulanıyor ve "Türkiye'nin bu anlaşmalardan doğan hakkını kullanacağı" belirtiliyor. Peki nedir bu anlaşmalar ve haklar?

İşte ayrıntılar:

ANKARA ANLAŞMASI

Türkiye ile Irak arasındaki sınırı belirleyen ve komşuluk ilişkilerini düzenleyen Ankara Antlaşması, 05 Haziran 1926 tarihinde, Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalandı. Antlaşmanın 1. Maddesi ile Türk-Irak hududu, Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihinde kararlaştırdığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşti. Kuzey Irak'ta bağımsız bir devlet kurulması halinde 1926 Ankara Antlaşması ile Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihli kararı ortadan kalkmış olacaktı. Böyle bir durumda statüko ante'ye dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Kuzey Irak bölgesi yeniden Türk toprağı olacaktı.

1926 ANKARA ANTLAŞMASININ MADDELERİ
-Musul vilayeti Irak'a ait olacak.
-Türkiye ve Irak arasındaki ateşkes hattını belirleyen Brüksel Hattı sınır olarak kabul edilecek.
-Irak Musul'dan elde ettiği petrol gelirinin %10'unu 25 yıllık bir süre için Türkiye'ye verecek.
-Türkiye bu parayı 4 yıl boyunca almış, kalan 21 yıllık hakkından ise 500.000 Sterlin'e İngiltere lehine vazgeçmiştir.


İşte anlaşmanın ilk beş maddesi:

1. MADDE: 'KESİN' SINIR
Türkiye ile Irak arasında sınır, Milletler Cemiyetinin 29 Ekim 1924 günlü oturumunda kararlaştırılmış çizgiye uygun olarak, aşağıdaki biçimde kesinlikle belirtilmiştir. (Brüksel Sınır Çizgisinin Tanımı) Bununla birlikte, sözkonusu bu sınır Aşuta ve Alamun güneyinde, bu iki yeri birbirine bağlayan yolun Irak topraklarından geçen kesimini Türk toprakları içinde bırakmak üzere, değiştirilmiştir.

2. MADDE: METİN İLE HARİTA ARASINDA AYKIRILIK GÖRÜLÜRSE 'METİN' GEÇERLİDİR
Son Fıkrası saklı kalmak üzere, 1. Madde ile belirlenen sınır çizgisi iş bu Andlaşmaya bağlı 1/250.000 ölçeğindeki harita üzerinde gösterilmiştir. Metin ile harita arasında aykırılık görülürse metin geçerli olacaktır.

3. MADDE: SINIR KONUSU
Birinci Maddede tanımlanan sınır çizgisini toprak üzerinde işaretlemek üzere bir Sınır Komisyonu kurulacaktır. Bu komisyon Türkiye Hükümetince atanacak iki ve Britanya ve Irak Hükümetlerince ortaklaşa atanacak iki yetkili temsilci ile, kendisi kabul ederse, İsviçre Cumhurbaşkanınca İsviçre uyruklu bir başkandan oluşacaktır. Komisyon en kısa sürede ve en geç bu Ândlaşmanın yürürlüğe koyulmasından başlayarak 6 ay içinde toplanacaktır. Komisyonun kararları çoğunlukla alınacak ve buna tüm Bağıtlı Yüksek Tarafların uyması gerekecektir. Sınır Çizimi Komisyonu, her durumda, işbu Ândlaşmadaki tanımları en yakın biçimde izlemeğe çalışacaktır. Komisyonun giderleri Türkiye ve Irak arasında eşit bölüşülecektir. İlgili Devletler, Komisyonun görevini yapabilmesi için, gerekli yerleşme, işçi, gereçler (kayıklar, işaret taşları) ile ilgili tüm konularda, gerek doğrudan doğruya, gerek yerel makamlar eliyle, yardım etmeği yükümlenir. Sözkonusu Devletler, bundan başka, Komisyonca koyulacak nirengi noktalarına, sınır işaretlerine, kazık ve öbür işaretlere uymayı yükümlenir. Sınır işaretleri birinden öteki görünebilecek biçimde koyulacak ve üzerine sayısı yazılacaktır. Bunların yerleri ile sayıları bir harita üzerinde gösterilecektir. Sınırın belirlendiğini gösteren kesin tutanak ve ona ekli haritalar ve belgeler üçer örnek olarak düzenlenecek ve bunlardan ikisi sınırdaş devletleri hükümlerine, üçüncüsü ise, aslına uygunluğu onaylanmış örnekleri Lozan Andlaşması imza eden devletlere sunulmak üzere, Fransız Cumhuriyeti Hükümetine verilecektir.

4. MADDE: TÜRKİYE'NİN HAKKI SAKLIDIR
Birinci madde uyarınca Irak'a bırakılan topraklardaki halkın uyrukluğu sorunu Lozan Andlaşmasının 30-36. maddelerine göre çözüme kavuşturulacaktır. Bağıtlı Yüksek Taraflar Lozan Andlaşmasının 31., 32. ve 34. maddelerinde öngörülen seçme hakkının bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe koyulduğu günden başlayarak iki ay süre için geçerli olabileceğini kararlaştırmışlardır. Bununla birlikte, Türkiye sözkonusu halktan seçme haklarını Türkiye uyrukluğu için kullananların işbu haklarını tanıma konusunda serbestliğini saklı tutar.

5. MADDE: SINIRLARI DEĞİŞTİRME GİRİŞİMDEN SAKINILMALI
Bağıtlı taraflardan her biri 1. maddede belirlenen sınır çizgisinin kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek, bunu değiştirmeği amaçlayan her hangi bir girişime geçmekten sakınmayı yükümlenir.

LOZAN ANLAŞMASI

Lozan Anlaşması, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace'ta imzalandı.

Türkiye, Lozan Konferansı'nda Musul ve Kerkük'ün Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer aldığını söyleyerek İngiltere'den Musul'un kendisine bırakılmasını istedi. İngiltere, bu bölgenin Milletler Cemiyeti'ne götürülmesi kararlaştırıldı.

Musul sorununun çözümlenmesi için İngilizlerle ilk kez 1924 yılında İstanbul'da Haliç Konferansı'nda görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde İngilizler'in Musul Vilayeti'nin yanısıra Hakkari'yi de talep etmelerinden ötürü anlaşmaya varılamadı.
Bunun üzerine, 1926 yılında Musul Sorunu Milletler Cemiyeti'ne götürüldü. Sorun burada da çözümlenemeyince Yüksek Adalet Divanı'na verildi. Burada da olumlu bir sonuç alınamadı. Nihayet, İngilizlerle Ankara'da bu konu üzerinde yapılan görüşmeler bir anlaşma ile sona erdi.
Sonuç olarak 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara Antlaşması imzalandı.

HUKUKİ HAK ANKARA ANLAŞMASINDAN KAYNAKLANIYOR
Yani Türkiye'nin müdahale için hukuki hakkı Ankara'ya sağlayan 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması.
Lozan Anlaşması'nda ise Türkiye'nin sınırları ve sınır güvenliğiyle ilgili şu maddeler yazıyor;


 


Kaynak:  http://www.samsunsonhaber.com/genel/1926-ankara-anlasmasi-ve-lozan-anlasmasi-ndaki-maddeler-neler-h36580.html



 BU KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZI:

91 yıllık sigorta: ANKARA ANTLAŞMASI

Sinan Meydan



91 yıllık sigorta: ANKARA ANTLAŞMASI


1926 Ankara Antlaşması her şeyden önce Türkiye-Irak sınırının değiştirilemeyeceğini hükme bağlamıştır. (Madde 5). Bu antlaşma Irak sınırının sigortasıdır.  

Ancak AKP hükümeti bu sigortayı kendi elleriyle gevşetmiştir.
30 Mart 2011'de Başbakan R. Tayyip Erdoğan, Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani'yi ziyaret etti. Böylece Türkiye, Bölgesel Kürt Yönetimi'ni fiilen tanımış oldu. Barzani, bu ziyareti “cesur bir adım” olarak niteledi.
Barzani, 16 Kasım 2013'te de Türkiye'yi ziyaret etti. Başbakan Erdoğan'la birlikte Diyarbakır'da halka bir konuşma yapıp açılıma destek verdi.
10 Aralık 2015'te Barzani bir kere daha Türkiye'ye geldi. İlk defa devlet protokolüyle ağırlandı. Çankaya Köşkü'nde Türk bayrağının yanına ilk kez Kürdistan bayrağı konuldu.
Geçtiğimiz hafta, 27 Şubat 2017'de Barzani yine Türkiye'deydi. Bu sefer, havaalanından itibaren bağımsız ülke liderlerine uygulanan resmi protokolle karşılandı. Havaalanında göndere ilk kez Kürdistan bayrağı çekildi. Barzani, Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan'la görüştü.
Eleştirilere sinirlenen Başbakan Binali Yıldırım, “Irak Anayasası'na göre Kuzey Kürdistan Bölgesel Yönetimi özerk bir yapıdır. Dünya da bu şekilde tanınır!” dedi.
Olup bitenleri anlamak için 1920'lere gitmeliyiz!

YÜZ YILLIK BİR EMPERYALİST PROJE
Irak'ın kuzeyinden Türkiye'nin güneyine uzanan Kürdistan Projesi en az 100 yıllık bir emperyalist projedir. Özerklik bu projenin ilk ayağıdır. Asıl amaç bağımsızlıktır. Nitekim Milli Mücadele yıllarından itibaren ayrılıkçı Kürtler ve onları destekleyen İngiliz emperyalizmi, önce özerk sonra bağımsız Kürdistan planları yapmıştır. İngiliz arşivi bu yöndeki raporlarla doludur. Örneğin, 26 Mart 1920'de İngiliz Amiral Sir F. de Robeck'ten Lord Curzon'a gönderilen bir raporda “Kürdistan Türkiye'den tamamen ayrılıp özerk olmalıdır…” denilmişti. (Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, 3.bas., İstanbul, 2009, s. 247).
SEVR'İN KÜRDİSTAN MADDELERİ
10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması'nın “Kesim III, Kürdistan” başlığını taşıyan 62-64. maddeleri, Türkiye'nin güneyinde, Irak'ın kuzeyinde aşamalı olarak önce özerk sonra bağımsız bir Kürdistan kurulmasını hükme bağlamıştı.
62. maddeye göre Sevr Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden sonraki 6 ay içinde İstanbul'da İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinden üçer kişilik bir komisyon toplanıp “Suriye, Irak ve Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün olduğu bölgelerin yerel özerklik planını” hazırlayacaktı. 63. maddeye göre Türkiye, bu komisyonların “Özerk Kürdistan” kararını, kendisine bildirildikten sonra 3 ay içinde yürürlüğe koymayı kabul edecekti. 64. maddede ise açıkça “Bağımsız Kürdistan”dan söz edilmişti. Maddenin devamında da “Bağımsız Kürdistan” kurulduğunda Musul'daki Kürtlerin de kendi istekleriyle bu devlete katılmalarına Müttefik devletlerin hiçbir şekilde karşı çıkmayacakları belirtilmişti.
Sevr Antlaşması'nın 145-148 maddelerinde de “ırk ve dil azınlıkları”ndan söz edilmişti.
Milli Mücadele kazanılınca 433 maddelik “idam fermanı” Sevr Antlaşması tarihin çöp tenekesine atıldı.
LOZAN'DA ÇARPIŞAN TEZLER
Türkiye, Lozan Konferansı'nda Türklerin ve Kürtlerin “kaderleri ortak bir millet” olduğu tezini savundu. Bu tez, bir yıl kadar sonraki 1924 Anayasası'nın 88. maddesinde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denir” şeklinde ifade edilecekti.
İngiltere ise tam tersine Kürtlerin Türklerden ayrı bir millet olduğunu belirterek “Özerk Kürdistan” tezini savunuyordu.
Lord Curzon, 23 Ocak 1923'te Lozan'da, “Güney Kürdistan” dediği Musul vilayetinde, yani Kuzey Irak'ta İngiltere'nin Kürtlere özerklik vereceğini, Kürtçe eğitim veren okullar açacağını, Kürtçeyi yazı dili haline getireceğini anlatmıştı.
(Seha Meray, Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, C.1, İstanbul, 1993, s. 350).
ATATÜRK'ÜN KARŞI HAMLESİ
Atatürk o günlerde, 16 Ocak 1923'te İzmit basın toplantısında bir soru üzerine Kürtlük konusuna değinerek, “Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır (…) Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir” demişti. Ayrıca Kürtlere “ayrı bir sınır çizmenin” doğru olmadığını belirtmişti. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C 14, s. 273, 274).
 

Atatürk'ün burada “bir tür mahalli muhtariyetler” derken kastettiği, 1921 Anayasası'nın 11. maddesinde illere tanınan “mahalli işlerde” özerklikti. Bu, siyasi anlamda bir özerklik değildi. 1921 Anayasası 11. madde şöyle başlar: “Vilayetler mahalli işlerde manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir.” Ayrıca 1921 Anayasası'nın bu 11. maddesi, 1924 Anayasası'nın şu 90. maddesiyle kaldırılmıştı: “Vilayetlerle şehir, kasaba ve köyler, hükmü şahsiyeti haizdir.”
Görülen o ki Atatürk, o günlerde “Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir” diyerek İngiltere'nin Lozan'daki özerk Kürdistan tezini zayıflatmak istemişti.
ATATÜRK, MUSUL VE KÜRDİSTAN
Atatürk, İzmit basın toplantısında Musul'un öneminden de şöyle söz etmişti: “Musul bizim için çok kıymetlidir: Birincisi, civarında sonsuz servet teşkil eden petrol kaynakları vardır. İkincisi, bunun kadar önemli olan Kürtlük meselesidir. İngilizler orada bir Kürt hükümeti oluşturmak istiyorlar. Bunu yaptıkları takdirde bu fikir bizim sınırımız içindeki Kürtlere de sirayet edebilir. Bu fikre engel olmak için sınırı güneyden geçirmek lazımdır…” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C. 14, s. 269, 270).
 
Atatürk, Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürdistan'ın -Türkiye'deki Kürt nüfus nedeniyle- Türkiye'yi tehdit edeceğini düşünüyordu. Bu projeye engel olmak için sınırı Musul'u da içine alacak biçimde güneyden geçirmek istiyordu.
LOZAN SONRASI MUSUL SORUNU
Türkiye Lozan'da, İngiltere'nin özerk veya bağımsız Kürdistan planlarını bozdu, ama Musul'u alamadı. İsmet Paşa'nın tüm direnişine rağmen İngiltere, Musul'u Türkiye'ye vermedi.
Lozan Antlaşması'nın 3. maddesine göre Musul sorununun 9 ay içinde iki devlet arasında uzlaşmayla çözülmesine, olmazsa Milletler Cemiyeti Konseyi'ne başvurulmasına karar verildi.
Musul Sorunu, 19 Mayıs-5 Haziran 1924 tarihleri arasında İstanbul (Haliç) Konferansı'nda görüşüldü.
24 Mayıs oturumunda İngiliz temsilci Sir Percy Cox, Lozan'daki iddialarını tekrarlamaktan öte, Hakkâri, Beytüşşebab, Çölemerik ve Revanduz'un da Irak'a bırakılmasını istedi. Türk temsilci Fethi Bey buna şiddetle karşı çıkınca konferans dağıldı.
6 Ağustos'ta İngiltere konuyu Milletler Cemiyeti'ne götürdü. 7 Ağustos'ta Nesturiler, Hakkâri Valisi'ni pusuya düşürüp esir alarak Nesturi ayaklanmasını başlattı. Ayaklanmaya İngiliz uçakları da destek verdi.
Milletler Cemiyeti Konseyi, 30 Eylül 1924 tarihli oturumunda 3 üyeli özel bir komisyon kurulmasına karar verdi. Londra'da, Türkiye'de ve Bağdat'ta incelemeler yapan komisyon, 16 Temmuz'da hazırladığı raporu Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği'ne sundu.
29 Ekim 1924'te Brüksel'de olağanüstü bir toplantı yapan Milletler Cemiyeti Meclisi, Türkiye ile Irak arasında “Brüksel Sınırı” denilen geçici bir sınır belirledi. Bu, Musul'u Irak'a bırakan bir sınırdı.
13 Şubat 1925'te Şeyh Sait İsyanı çıktı. Bu isyan Türkiye'nin, Türk-Kürt birlikteliği tezini zayıflattı.
Sonuçta Milletler Cemiyeti, 16 Aralık 1925'te Brüksel Hattı'nın kuzeyini Türkiye'ye, güneyini ise Irak'a bıraktı.
Türkiye, Milletler Cemiyeti kararından bir gün sonra, 17 Aralık 1925'te SSCB ile bir dostluk ve tarafsızlık anlaşması yaparak tepkisini gösterdi.
SINIRIN SİGORTASI ANKARA ANTLAŞMASI
5 Haziran 1926'da Türkiye, Irak ve İngiltere arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Böylece bugünkü Türkiye- Irak sınırı çizildi. Antlaşmanın 1. maddesinde ve ekinde Türkiye-Irak sınırı çok ayrıntılı olarak tarif edilmişti. 5. maddesinde ise tarafların, 1. maddede belirlenen sınır çizgisinin “kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek bunu değiştirmeyi amaçlayan herhangi bir girişime geçmemeyi” kabul ettikleri belirtilmişti. Antlaşma, sınırlar konusunda süresizdi. Sınır değiştirilmemek üzere çizilmişti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra 29 Mart 1946'da Irak ve Türkiye arasında Ankara'da bir antlaşma daha yapıldı. O antlaşmanın 1. maddesine göre de “1926 Antlaşması ile belirlenmiş ve çizilmiş sınıra saygı” gösterileceği belirtilmişti. (İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, C 1, Ankara, 2000, s. 314-316.)
Evet, 1926 Ankara Antlaşması'yla Musul alınamadı; ama Türkiye-Irak sınırı kesinleşti.1926'daki bu “sınır rejimi” ile bir anlamda Türkiye ve Irak arasında özerk veya bağımsız Kürdistan kurulması önlendi. Bu anlaşma sınırın sigortası oldu.
1932'de Irak'taki İngiliz mandasının sona ermesiyle Türkiye-Irak arasında 1937'de Sadabat Paktı'yla sonuçlanacak iyi ilişkiler kuruldu.

Özerk veya bağımsız Kürdistan Projesi, 1990'larda BOP çerçevesinde bu sefer bir Amerikan projesi olarak gündeme geldi. Türkiye'nin bu projeye karşı büyük bir özenle Ankara Antlaşması'nın sınır rejimini ve Irak'ın toprak bütünlüğünü savunması gerekirdi. Ancak özelikle AKP hükümeti, Kuzey Irak'taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni tanımak için adeta can attı; 1926 Ankara Antlaşması'nın 90 yıllık “sınır rejimi”ni kendi eliyle bozdu.
 
MUSUL PETROL GELİRLERİ
Ankara Antlaşması okullarda bile yanlış öğretildi.
Güya Ankara Antlaşması'yla Türkiye, 500 bin sterlin karşılığında Musul petrollerinden alacağı paydan vazgeçmişti! Neredeyse bütün siyasi tarih kitaplarında yıllarca bu yanlış tekrarlandı.
Oysaki gerçek şuydu:
Ankara Antlaşması'nın 14. maddesinde Türkiye'nin, Irak'ın petrol gelirlerinden 25 yıl süreyle yüzde 10 pay alacağı belirtilmişti. Antlaşmaya ekli, 5 Haziran 1926 tarihli, İngiltere ve Irak yetkililerinin Türkiye'ye sundukları mektupta ise Türkiye isterse payını, 500.000 Sterlin nakit olarak da alabilecekti. Ancak Türkiye bu teklifi değil, 25 yıl süreyle yüzde 10'luk teklifi kabul etti.
Irak'ta 1927'de petrol çıkarılmaya başlandı. Petrol boru hattı da 1934'te tamamlandı.
1934'ten 1951'e kadar 18 yılın bütçe kanunları incelendiğinde, “Sözleşmesi Gereğince Musul Petrollerinden Alınan” başlığı altında, bu gelirin tahsil edildiği görülmektedir.
Petrol geliri 1955 yılına kadar bütçede gözüküyor. Hatta 1954'te yüklü bir ödeme var. 1955-1959 arasında ise ödeme yok. Anlaşılan, 1955'te Türkiye ile Irak arasında Bağdat Paktı kurulunca Menderes hükümeti alacakları tahsil etmedi. Nitekim Bağdat Paktı Meclis'te görüşülürken başbakan gülümseyerek, “Terazinin bir gözüne Irak'ın dostluğunu, diğer gözüne de alacağımızı koyuyoruz!” demişti. 1958'de Irak'ta General Kasım'ın bir darbeyle iktidarı ele geçirmesinden sonra Türkiye petrol gelirlerini tahsil edemedi.1959'dan 1985'e kadar petrol gelirleri bütçeye “alacak” olarak girdi. Ancak 1986'da Başbakan Turgut Özal o tarihe kadar bütçede biriken, Irak petrol gelirinden hukuken vazgeçti.
Peki ama Özal'ın vazgeçtiği bakiye neydi?
Türkiye'nin Irak petrol gelirinden alması gereken 25 yıllık pay yaklaşık 5.5 milyon sterlindir. Bunun 3.5 milyon sterlini alınmıştır. Yaklaşık 2 milyon sterlin alacak kalmıştır. Ancak Hikmet Uluğbay'ın iddiasına göre alacak
5.5 milyon değil, en az 29.5 milyon sterlindir. 1955 yılına kadar ödenen miktar ise sadece 3.5 milyon sterlindir. Bu durumda, Türkiye'nin Irak petrollerinden 2 milyon sterlin değil,en az 26 milyon sterlin alacağı vardır. Söz konusu alacağın oluştuğu tarihteki fiyatlara göre karşılığı ise en az 30.2 milyon varil petroldür. (Hikmet Uluğbay, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik, 3. Bas, Ankara, 2008).
  
OLMAYAN MADDE
90 yıldır unutulan Ankara Antlaşması, 2016 sonunda Türkiye'nin de katıldığı Musul Operasyonu sırasında birdenbire hatırlanıverdi! Ancak o da ne? Birileri antlaşmaya hayali bir madde eklemişti! Güya, Ankara Antlaşması'na göre Türkiye, “Irak'ın toprak bütünlüğünün sağlanması şartıyla” Musul'u Irak'a terk etmişti! Sosyal medyada paylaşım rekorları kıran bu yalan, ATV haber bülteninde bile tekrarlandı. Oysaki 1926 Ankara Antlaşması'nda bu veya buna benzer bir madde yoktu. Birileri yine halkı kandırıyordu.

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...