Blog Listem

1. Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1. Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260725

📚📖 BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA GÜNEY AFRİKA’DA OSMANLILAR - Halim GENÇOĞLU✍🏻

 

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA GÜNEY AFRİKA’DA

OSMANLILAR

Osmanlı Devleti’nin Zihinsel Sınırlarına Yolculuk

Halim GENÇOĞLU*


Öz: 

Bu çalışmada bir İngiliz sömürgesi olan Güney Afrika’da Birinci Dünya Savaşı

esnasında mevcut olan Osmanlı ulemasının meydana getirdiği Osmanlı hilafetinin etkisinin,

sömürgeci idari kesim üzerindeki endişesi arşiv belgeleri ışığında ele alınmaktadır. Hilafetin Müslüman ahali üzerindeki etkisi sebebiyle tüm sömürgelerinde fevkalade temkinli hareket eden Britanya İmparatorluğu, Birinci Cihan Harbi’nde İtilaf devletlerinin üç büyük sömürgeci gücünden birisiydi. Osmanlı uleması İslam âlemine hizmet maksadıyla Afrika’nın muhtelif memleketlerinde ilmî faaliyetlerle yerli halkı hizmetleriyle aydınlatmaktaydı. Osmanlı ulemasının faaliyetlerine binaen elimizde, Birinci Cihan Harbi yıllarında Osmanlı hilafet makamının etkisinden hayli endişe duyan Cape Sömürge Hükûmeti ile Britanya İmparatorluğu’nun yazışmalarını içeren onlarca arşiv belgesi mevcuttur. İşte bu çalışmada daha önce ilim âleminin pek üzerinde durmadığı, ilk defa okuyucuya sunulan yeni arşiv malzemesi ışığında Birinci Cihan Harbi yıllarında Osmanlı - Güney Afrika ilişkilerini ele almaya çalışacağız.


Bu deneme de aynı zamanda Güney Afrika’nın ilk Osmanlı Konsolosu Mehmed Remzi Bey’in faaliyetleri ve Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki hizmetleri ele alınmaktadır. 1914 yılında Johannesburg’da göreve başlayan Mehmed Remzi Bey kısa sürede birçok resmî faaliyette bulunmuş ve özellikle Müslüman gruplar arasında düzenlenen organizasyonlarda bizzat yer almıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın olumsuz etkileri sebebiyle çalışmalarına devam edemediği gibi Büyük Britanya İmparatorluğu’nun talimatıyla savaş esiri olarak tutuklanmıştır.


Mehmed Remzi Bey’in 1916 yılında hapiste tutukluyken aniden ölümü, Güney Afrika - Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerin sonunu getirmiştir. Tüm bu tarihî meseleler gerek Güney Afrika Devlet Arşivinden elde edilen belgelerle gerekse Osmanlı arşiv kaynakları ışığında ve Mehmed Remzi Bey’in Meksika’da yaşayan torunu Helene Remzi Bey Hanım’ın aile arşiviyle gün ışığına çıkarılmaya çalışılmaktadır.





Alıntı: https://www.acarindex.com/pdfs/524165






20260503

🇹🇷Türkiye, Gelibolu 100.Yıldönümü için ziyaretçi artırma talebini reddetti (2013 Haberi)

(Aslından Çeviridir)

 Türkiye, Gelibolu 100.Yıldönümü için ziyaretçi artırma talebini reddetti

TÜRKİYE, Avustralya'nın Anzac çıkarmalarının 100. yıldönümü için Gelibolu'yu ziyaret eden Avustralyalı ve Yeni Zelandalıların sayısını artırma talebini reddetti.

Türkler, güvenlik nedeniyle 25 Nisan 2015'teki anma törenine 10.500'den fazla Avustralyalı ve Yeni Zelandalı'nın katılamayacağı konusunda ısrar ediyor. Ve Abbott hükümeti, bu yerleri katılmak isteyenlere tahsis etmek için ulusal bir oy pusulası planına devam edecek.

Geçen yıl İşçi partisi hükümeti tarafından oy pusulası planı açıklandığında, savaş alanı tur operatörleri ve yer ayırtanlardan bazıları, Gaziler İşleri Bakanlığı'nın şafak ayinine katılabileceklerin sayısını sınırlama planına öfkeyle tepki gösterdi. Koalisyon, hükümeti kazanırsa yüzüncü yıl için planlamayı gözden geçirmeyi taahhüt etti.

Anzac'ın Yüzüncü Yıldönümü Başbakanına Yardımcı Olan Bakan Michael Ronaldson, sayıları Türk hükümetiyle görüştüğünü söyledi. 

"Bana çok açık bir şekilde ifade edildi. . . 10.500'ü maksimum rakam olarak gördükleri. Onlar bizim ev sahiplerimiz. Çok cömert ev sahipleri ve uygun olduğuna inandıkları rakam buysa, üzerinde çalışacağımız rakam budur."

Önümüzdeki ay oy pusulası süreci hakkında duyurular yapacağını söyledi. Önceki hükümetin oy pusulasındaki çeşitli kategorilere uygun insan sayısına ilişkin tahminleri makuldü.

Ancak çok sayıda Avustralyalı'nın yolculuğu yapmak istediğini ve oy pusulasına girenlerin gerçekten gitme niyetinde olmasını sağlamanın bir yolu olması gerektiğini söyledi Senatör Ronaldson.

"İnsanların gitmek isteyip istemedikleri, gidip gidemeyecekleri ve gidip gitmeyecekleri konusunda uzun ve uzun düşünmeleri önemlidir" 

dedi.

Anzac'ın iniş yıldönümündeki baskının bir kısmını hafifletmek için Senatör Ronaldson, diğer önemli tarihleri işaret eden anma törenleri için bir öneri düşünüyor.

"Kampanya boyunca daha küçük, ancak ilgili aileler için daha az önemli olmayan bazı anma etkinliklerine nasıl sahip olabileceğimize bakıyorum."

Nisan ayında, eski savunma kuvvetleri şefi Angus Houston, The Australian'a, Lone Pine ve The Nek gibi savaşların yıldönümleri veya tahliye için Ağustos ayında Gelibolu'da olmanın, inişin 100. yıldönümünü kutlaması beklenen kalabalıklarla savaşmadan ziyaretçilere Anzac kurbanını düşünmeleri için alan vereceğini söyledi.

Gelibolu'nun yüzüncü yıldönümünün nasıl anılması gerektiğine dair soruşturmaya başkanlık eden Bay Houston, sınırsız sayıda kişinin ziyaret etmesine izin vermenin tehlikeli olabileceğini söyledi. 

"Bence sadece herkes için ücretsiz bir-varsanız, bu bir karmaşa olacaktır. Basit gerçek şu ki, site 10.500'den fazla kişi almayacak" 

dedi.

Yıldönümü döneminde günlük ayinler yapmak için Gelibolu'da bir papaz ve bir boran da dahil olmak üzere küçük bir ekibe sahip olmanın mümkün olabileceğini söyledi.

Senatör Ronaldson, bakan olarak kendisi için önemli bir önceliğin Afganistan ve Irak'ta ve diğer çatışmalarda görev yapanlara bakmak olacağını söyledi.

Yeni nesil Avustralyalıların, I. Dünya Savaşı'ndan Afganistan'a kadar bir asırlık fedakarlığı net bir şekilde anlayarak, atalarının nerede savaştıklarını, ne zaman savaştıklarını ve savunmak için savaştıkları değerlerin yanı sıra Avustralya Savaş Anıtı'ndaki 102.000 ismin ne anlama geldiğini bilerek Anzac anma döneminden çıkmalarını istediğini söyledi.

*****

HABERİN ASLI İNGİLİZCE

Turkey rejects more for Gallipoli 100th

BY   AIRA

 – OCTOBER 23, 2013 POSTED IN: AUSTRALIA, EDITORS' PICKS, HEADLINES

- BRENDAN NICHOLSON

- From: The Australian

- October 23, 2013 12:00AM

TURKEY has rejected an Australian request to increase the number ofAustralians and New Zealanders visiting Gallipoli for the 100th anniversary of the Anzac landings.

The Turks insist that for safety reasons no more than 10,500 Australians and New Zealanders may attend the commemoration on April 25, 2015. And the Abbott government will press on with the plan for a national ballot to allocate those places to those who want to attend.

When the ballot plan was announced by the Labor government last year, battlefield tour operators and some of those who had booked places reacted angrily to the Department of Veterans Affairs’ plan to limit the number able to attend the dawn service. The Coalition undertook to review the planning for the centenary if it won government.

The Minister Assisting the Prime Minister for the Centenary of Anzac, MichaelRonaldson, said he had discussed the numbers with the Turkish government. “It’s been made very clear to me . . . that they view 10,500 as the maximum figure. They are our hosts. They are very generous hosts and if that’s the figure they believe is appropriate then that’s the figure we will work on.”

He said he would make announcements about the ballot process in the nextmonth. The previous government’s estimates of the numbers of people eligible for the various categories in the ballot were reasonable.

But large numbers of Australians wanted to make the journey and there had to be a way to ensure that those who entered the ballot actually intended to go, Senator Ronaldson said.

“It’s important that people have thought long and hard about whether they want to go, whether they can go and whether they will go,” he said.

To take some of the pressure off the anniversary of the Anzac landing, Senator Ronaldson is considering a proposal for commemoration ceremonies marking other key dates.

“I’m looking at how we might be able to have some smaller, but no less important for the families involved, commemorative activities through the campaign.”

In April, former defence force chief Angus Houston told The Australian that being at Gallipoli in August for the anniversaries of the battles such as Lone Pine and The Nek or the evacuation would give visitors the space to contemplate the Anzac sacrifice without battling the crowds expected to mark the 100th anniversary of the landing.

Mr Houston, who headed the inquiry into how the Gallipoli centenary should be commemorated, said it could be dangerous to allow unlimited numbers to visit. “I think if you just have a free-for-all, it will be a shambles. The simple fact is that the site will not take more than 10,500 people,” he said.

He said it might be possible to have a small team including a chaplain and a bugler at Gallipoli to carry out services daily during the anniversary period.

Senator Ronaldson said a key priority for him as minister would be caring for those who served in Afghanistan and Iraq and other conflicts.

He said he wanted the next generation of Australians to come out of the Anzac commemorative period with a clear understanding of a century of sacrifice, from World War I to Afghanistan, knowing where their forebears fought, when they fought and the values they were fighting to defend, as well as what 102,000 names on the Australian War Memorial meant.

------

via Turkey rejects more for Gallipoli 100th | The Australian.

- BRENDAN NICHOLSON

- From: The Australian

- October 23, 2013 12:00AM

 - See more at: http://www.theaustralian.com.au/national-affairs/policy/turkey-rejects-more-for-gallipoli-100th/story-e6frg8yo-1226744823507#sthash.AE6Loxv9.dpuf

20260315

📷 Pilot A.Ali Çelikten’lerin yetiştiği Ege kıyıları. Bugünkü İzmir’in Kadifekale semtinde Cumhuriyet'ten önce çekilmiş bu fotoğraf

 

Afrotürklerin dedeleri Yavuz’un Mısır’ı fethiyle Afrika’dan gelen, 93 Harbi’nde, Çanakkale’de, şehit düşmüş, torunları ‘Biz Türk’üz!’ diyen bir millet.!

Bugün İzmir’in Kadifekale semtinde Cumhuriyet'ten önce çekilmiş bu fotoğraf, Pilot A.Ali Çelikten’lerin yetiştiği Ege kıyıları.

Alıntı: Halim Gençoğlu @halimgencoglu

Dünyanın İlk Siyahi Pilotu Bir Osmanlı Askeriydi

Tarihin tozlu raflarında kalmış bu bilgi ilk kez duyacakları çok şaşırtıyor. Dünyanın ilk siyahi pilotu bir Osmanlı askeriydi. Peki ilk siyahi pilot Ahmet Ali Çelikten kimdir? İşte yanıtı...

10 Ekim 2023

Dünyanın ilk siyahi pilotu bir Osmanlı askeriydi ve ismi de Ahmet Ali Çelikten idi. Peki Ahmet Ali Çelikten nasıl Osmanlı Devleti'nde pilot oldu? Ahmet Ali Çelikten'in hayatı nasıldı? Çoğu kimsenin ilk defa duyacağı bu bilgiler duyanları şaşırtacak cinsten. Nijerya'dan Osmanlı topraklarına yolculuk; İzmirli teyyareci Ahmet Ali Çelikten hakkında duyacağınız tarihten gerçekler...

Dünyanın İlk Siyahi Pilotu

Ahmet Ali Bey, Nijerya asıllı bir Afrikalı. Hayatı boyunca bir Osmanlı şehri olan İzmir’de eğitim gördü ve yaşadı. Batılı devletler siyahilere ordularından görev vermezken Nijerya asıllı bir anne ve Afrika kökenli bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmet Ali Bey, 1'inci Dünya Savaşı'nda ve Milli Mücadele döneminde Konya Askeri Havacılık Üssü'nde gönüllü hizmet ederek vatan savunmasında önemli roller üstendi.

Dünyanın ilk siyahi pilotu olan ve Afrikalılar tarafından gururla bahsedilen Çelikten, Eugene Jacques Bullard ile birlikte 1’inci Dünya Savaşı'na katılmış tek siyahi pilot olma özelliğini de taşıyor.

Ahmet Ali Çelikten'in Hayatı

TRT'de yer alan bilgilere göre; Ailenin en büyük çocuğu olan Ahmet Ali, 1904’te Haddehane Mektebi’ne (Bahriye Makine Mektebi) girdi. 1908 yılında da 1394 sicil numarasıyla Osmanlı ordusunda göreve başladı. Bahriye Makine Mektebi’nden mezun olduktan sonra Ahmet Ali Bey, gemi görevini icra etmek maksadıyla Şam Vapuru’na tayin edildi. 

Şam Vapuru ile Bahr-i Ahmer (Kızıldeniz) ve Afrika sahillerinde seyrüsefer görevlerinde bulundu. Trablusgarp ve Balkan Savaşları boyunca da Mesudiye zırhlısında görev yaptı.

Ahmet Ali, göreve başlamasının akabinde Prevezeli göçmen Hatice Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Mihriban Tayyar, Muammer, Yılmaz, Melek Müjgan ve Neriman Fethi adlarında 5 çocukları dünyaya geldi.

Çocuklarından Yılmaz ve Muammer babaları gibi askerlik mesleğini seçip havacı olurken, kızlarından Neriman İngilizce öğretmeni, Müjgan ise avukat oldu.

İzmirli Afro-Türk Ali oğlu Ahmet Ali (Çelikten) de Kasım 1916’da dünyanın ilk siyahi pilotu olarak uçmaya başladı. Bu dönemde örneğin Fransız ordusunda görev alan Martinikli pilotlar ancak 1917’de uçuş yapabilmişti.

Yine bu dönemde dünyanın en ünlü siyahi pilotlarından olan Afrika kökenli Amerikan vatandaşı Eugene Jacques Bullard, ırkçı politikalar nedeniyle ABD ordusunda kendisine yer bulamadı.

İngiltere ise siyahilerin yaşadığı sömürgelerini askere almamaya yönelik ırkçı bir politika olarak “Renk Bariyeri” (Color Bar) uygulamasını İkinci Dünya Savaşı’na kadar devam ettirdi.

İşte, böyle bir dönem ve dünyada Nijerya asıllı Ahmet Ali Bey, Osmanlı ordusunda hiçbir adaletsizliğe ve ayrımcılığa maruz kalmadan pilot olarak vazife yaptı.

🎞️ ✈️Dünya'nın İlk Siyahi Pilotu Türktü! Ahmet Ali Çelikten 

 

20260207

🎞️ TÜRK TARİHİ: Trabzon 1916: Bir Şehrin Düşüşü (Rus Arşivlerinden Çıkan Yasaklı Görüntüler)

 1916 yılı... I. Dünya Savaşı'nın en kanlı günlerinde, Kafkas Cephesi'nde Rus İmparatorluğu (Çarlık Rusyası) ile Osmanlı Devleti arasındaki ölümcül mücadele kameralara yansıdı. Rusya Devlet Sinema ve Fotoğraf Arşivleri'nden çıkarılan "Trabzon'un Düşüşü" filmi, tarihin tozlu sayfalarını aralıyor.

[Video Özeti] Bu belgeselde, Albay Sadze yönetimindeki askeri tarih bölümü tarafından çekilen nadir görüntüleri, Rus donanma tarihi uzmanı Deniz Kozlov ile birlikte inceliyoruz. Batırılıp tekrar yüzdürülen efsanevi "Donets" gemisinin kıyı bombardımanından, Kuban Kazaklarının (Plastunlar) 1883 yapımı ağır topları insan gücüyle dağlara çıkarmasına kadar savaşın tüm zorlu yüzünü göreceksiniz.

Ayrıca videoda; General Lyakhov komutasındaki Çarlık Rusyası birliklerinin şehre girişi, ABD Konsolosu Oscar Heiser'in arabuluculuğu, denize dökülen binlerce Mauser tüfeği ve General Yudeniç'in şehre geliş anları yer alıyor.

[Videoda Cevaplanan Sorular]

• Rus Donanması kara birliklerine nasıl destek verdi?

• "Plastun" tugayları kimdir ve dağlarda nasıl savaştılar?

• ABD Konsolosu Oscar Heiser işgal sırasında nasıl bir rol oynadı?

• Türk ordusu çekilirken silahlarını neden denize döktü?

• 1916'da Trabzon'daki Rum ve Ermeni nüfusun durumu neydi?

[Kaynak Bilgisi] Görüntüler: Rusya Devlet Arşivleri (Kafkas Ordusu Askeri Tarih Bölümü Çekimi) Kameramanlar: Erkol, Dare ve Yermolov (1916)


Alıntı:  Hasanoğlan Village Institute

20191110

✍️ Mustafa Kemal Atatürk ve I. Dünya Savaşı

Mustafa Kemal Atatürk ve I. Dünya Savaşı
Aydınlık Gazetesi

İLKİN BAŞAR ÖZAL


Büyük Savaş, gelişi 50 sene öncesinden belli olan bir yıkım süreciydi. 1914 yılından 1918 yılının sonuna kadar, 4 yıl boyunca 10 milyon insan hayatını kaybetti. İmparatorluklar dağıldı, hükümdarlar tarihe gömüldü, milletler varlıklarının farkına vardılar. “Bütün savaşları sona erdirecek savaş” olarak kurgulanan, adeta bütün devletlerin parçası olma aşamasında çekince göstermedikleri bu harbe Mustafa Kemal Atatürk başından itibaren karşıydı. Almanların yanında savaşa girilmesini hiç tasvip etmedi, hele ki Alman komutanların Osmanlı ordusunu yönetmesine en sert tepkiyi gösterdi. Ancak kendisine verilen görevleri de layıkıyla yerine getirdi. Üç cephede Mehmetçik ile birlikte omuz omuza mücadele etti, birlikte destan yazdılar. Askeri bir dehanın emrinde olduğunda, Mehmetçiğin neler başarabileceğini dünyaya kanıtladılar.

“İçinizde ve komuta ettiğimiz askerlerde Balkan utancının ikinci bir safhasını görmektense burada ölmeyi tercih etmeyenlerin bulunacağını kesinlikle kabul etmem...”

Bu sözler Atatürk tarafından 30 Nisan 1915 günü dile getirilmişti. İtilaf devletlerinin Çanakkale’ye çıkarma yapmalarından 5 gün sonra. Kendilerini neyin ve kimin beklediğini bilmeden, belki de bilerek ama küçümseyerek karaya ilk ayak basmalarının üzerinden bir hafta geçmeden...

Atatürk, Çanakkale Cephesi’nde bir ihtiyat tümeni olan 19. Tümen komutanı olarak mücadeleye dahil olmuştu. Ancak Balkan Savaşları sırasında görev yeri olan bölgeyi avucunun içi gibi biliyordu. 25 Nisan günü çıkarma gerçekleştiğinde ilk tepkiyi verenlerden biriydi. Askeri tarih üzerine yazan biri olarak bir şey öğrendim: “İtaat emirleri kabul etmektir, mutlak itaat ölümü kabul etmektir. Mutlak itaati de ancak gerçek liderler sağlar.” Atatürk, mermi bittiği için kaçan birlikleri durdurup süngüyle mücadeleye geri döndürürken ya da “size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” derken, herkesin ses çıkarmadan itaat etmesi nasıl bir lider olduğunun göstergesidir. Durumdan görev çıkartıp, emir almadan çıkarma yapanların üzerine keşif birliği ya da bir tabur değil koca bir alayı sürmek, ardından koca bir çıkarma cephesinin yönetimini tek başına üstlenmek,bunları yaparken en ön cephede bulunmak öyle her komutanın harcı değildir. Nitekim Kemalyeri’nde, Kocaçimen’de, Conkbayırı’nda, Anafartalar’da Atatürk, düşmanla temas halinde bulunulan noktaya, yaralanacak kadar yakınken, rakibi komutanlar kilometrelerce geride masadan emirler vermekteydi. Atatürk; askerlerinin yemeğini eksik etmeyen, evlerinden haber almaları için kendi postasını görevlendiren, yaralıları ziyaret edip gönüllerini alan, bandonun çaldığı marşlarla onlara yemek yediren, kan ve ateşe adamları ile birlikte göğüs geren bir liderdi. Parolası, savunma anında bile saldırmaktı. Ağustos 1915’te İtilaf kuvvetleri yeni bir çıkarma yaptıklarında kendisine ne yapacağı sorulduğunda verdiği “hemen saldırırım” cevabı bunun en açık kanıtıdır. Aslında Atatürk, İtilaf devletlerini daha işin başında bu özellikleri ile yenilgiye uğratmıştı ama onların bunu anlaması on ay sürdü. Bir zafer bir insana mal edilebilir mi sorusu hemen her mücadele sonrasında sorulur, cevabı tartışılır ancak bir şeyden emin olunmalıdır ki Mustafa Kemal’siz Çanakkale Cephesi’nin tarihini asla kimse yazamaz. Atatürk, Çanakkale Cephesi’nin kapanmasından sonra buradaki kadar ağır çatışmaların yaşandığı diğer bir cephede, Kafkas Cephesi’nde görev alır. Üstelik kendisi artık Paşa’dır.

Atatürk’ün 10 Mart 1916 tarihinde komutanlığına atandığı XVI. Kolordu, bağlı olduğu 2. Ordu’nun Doğu Cephesi’ne hareket etmesi ile birlikte Diyarbakır’a hareket etmiştir. Atatürk, bölgeye geldiğinde Ruslar Şubat ayında Erzurum, Muş ve Bitlis’i ele geçirmiş vaziyetteydi. Alman danışmanların hayretler içerisinde kalmasına neden olacak kadar kısa bir süre içinde kolordusunun eksiklerini tamamladı. Alman Binbaşı F. Klausvon Schmidt anılarında “Gözlerimin önünde olmasına rağmen inanamıyordum. Mustafa Kemal Paşa sadece komutan değil adeta babaları gibiydi. Onların yeme içmelerinden uyumalarına kadar herşeyleri ile ilgileniyor talimlerde bizzat bulunuyor teftişlerde gururlarını okşuyordu. Batı Cephesi’nde böyle bir komutana sahip olmak için Almanya herşeyini ortaya koyabilirdi.” 2 Ağustos 1916 tarihinde Rusları Muş’tan atmak için 16’ncı Kolorduya bağlı Bitlis bölgesindeki 5. Tümen ve Muş bölgesinde 8. Tümeniyle taarruza geçmiştir. Ruslar 6 Ağustos tarihinde mevcudunun yarıdan fazlasını kaybetmiştir. Bu durumda 7 Ağustos’ta Muş’u terk eden Ruslar, Varto istikametine çekilmişlerdir. Bu başarı Kafkas Cephesi’nde önemli bir yer tutmaktadır. Mustafa Kemal Paşa, 8. Tümen’in taarruzunda harekâtı yakından idare etmiştir. Nitekim 12 Aralık 1916 tarihinde Mustafa Kemal Paşa, Muş ve Bitlis’in Ruslardan geri alınışı sırasındaki başarısı nedeniyle Osmanlı Hükümeti’nin ikinci rütbeden Mecidiye nişanı ve Padişah V. Mehmet Reşat tarafından muharebe altın imtiyaz madalyasıyla ödüllendirilmiştir. 24 Aralık 1916’da da hizmetlerinden dolayı bir sene “sefer-i kıdem zammı” verilmiştir. Kafkas Cephesi’nden sonra Mustafa Kemal Paşa bu kez Suriye-Filistin Cephesi’nde görevlendirilir.

Hicaz (Mekke ve Medine)’da çıkartılan Arap İsyanı’yla koordineli olarak yürütülen İngiliz taarruzu, Sina Yarımadası’nı geçerek Filistin’e uzanmıştır. Filistin Cephesi’nde görevli Yıldırım Ordular Grubu; Gazze Muharebeleri, Şeria Muharebelerive Nablus Meydan Muharebesi sonucunda sırasıyla Dera, Şam ve Halep’e kadar çekilmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa ile İsmet (İnönü), Fevzi (Çakmak), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele), Fahrettin (Altay) Beyler ve Osmanlı birliklerin çoğunluğu Filistin Cephesi’nde General Allenby tarafından sevk ve idare edilen İngiliz Ordusuna karşı savaşmışlardır. 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, 26 Ekim 1918’de Halep kuzeyinde İngiliz ve Arap Ordularının taarruzunu durdurmayı başarmıştır.

Barış zamanı çok iyi bir komutan olabilirsiniz. Ama savaş, başka birşeydir. Eliniz muharebe alanında, gözünüz haritadaki detaylarda, kulağınız ise savaşan askerde olmalıdır. Bir komutan olarak sözlüğünüzde; kararsızlığa, çekingenliğe, dirayetsizliğe yer yoktur. Asker savaş sırasında sadece emir veren bir komutan değil, kendisini peşinden sürükleyen bir lider arar. İşte Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlik alanındaki temel başarısının altında yatan bu liderlik vasfıdır. Bu özelliği; askeri bilgileri, stratejik anlayışı, taktiksel düşünme tarzı ve vizyon sahibi olması ile birleşince ortaya çok da kolay bulunamayacak bir profil çıkar. Bu profil; Çanakkale, Kafkas ve Suriye-Filistin cephelerinde orduyu, Milli Mücadele sırasında ise koca bir milleti peşine takmıştır. Ve hâlâ da peşinden sürüklemektedir. İlginç bir anı ile bitirelim. F. Klausvon Schmidtanlatıyor: “Muş ve Bitlis’i aldıktan sonra iki çavuş Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına çıktılar. Suratlarında uzun zamandır zafere hasret kalmış askerlerin yüz ifadesi vardı. Selam verip hararetle sordular: Komutanım, şimdi nereye?”

Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/mustafa-kemal-ataturk-ve-i-dunya-savasi-ozgurluk-meydani-kasim-2019-1

20190629

✍️ Osmanlı’yı Yıkan Petrol - Dr. Tuğrul Kihtir

Osmanlı’yı Yıkan Petrol
Tuğrul Kihtir

Avrupa 1914 yılı yaklaşırken karışıyor ve ülkeler iki kutuba ayrılmış olarak büyük bir savaşa doğru gidiyordu. Almanya ve İtalya kendi iç birliklerini İngiltere ve Fransa gibi kıtanın diğer güçlü devletlerinden çok daha sonra, 1871 yıllarında tamamlayabilmişler ve onlar gibi genişleyip sömürgeler elde edememişlerdi. İlerlemiş sanayileri için ucuz hammadde elde edecek ve ürettiklerini satacak sömürgeler ve pazarlar bulmaları gerekiyordu. Nitekim 1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’ı ele geçirmeleri de bu nedenle olmuştu. Almanya’nın gözü de Orta Doğu’daydı.

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, ilk önce İngiltere’de başlamış olan sanayi devrimi çağında enerji kaynağı olarak artık kömür yerine buhar kullanılıyordu. Boulton ve Watt Şirketi’nin 1786 yılında piyasaya sürdüğü elli beygir gücündeki buharlı makina ilk olarak bir un fabrikasına satılmış, onu da hemen iplik, dokuma ve demir fabrikaları ile maden ocakları izlemişti. Sanayi demek enerji demekti.

PETROL BULUNUYOR 




19. yüzyılın ikinci yarısında ise enerji kaynağı olarak petrol kullanılmaya başlandı. Kömür ve buhara göre çok daha güçlüydü. Lambalarda ışık kaynağı olarak yüzyıllardır bilinen yer üstüne sızan petrol, yerin altından ilk olarak 1859 yılında ABD’nin Pennsylvania eyaletinde çıkarıldı. Aslında emekli bir demiryolu kondüktörü olan Edwin Drake dünyanın ilk petrol kuyusunu, emekliliğinde adına çalışırken Titusville’de, bir demirci ustası olan William Smith’e inşa ettirdi. Üstü ahşap yapılı bu ilk kuyunun içinden yerin 21 metre altına girmeyi başarmıştı. Edwin Drake, buluşunun patentini almayı aklına getirmediği için kendisine bir ev verilerek ödüllendirildi.

1871 yılında yapılan araştırmalar ise Ortadoğu’da Fırat-Dicle Vadisi’nde Kerkük ve Musul bölgesinde zengin petrol yatakları bulunduğunu ortaya çıkardı. Rockefeller’in 1879’da kurduğu Amerikan sermayeli Standard Oil Şirketi ile Sir Henry Deterding’in kurduğu İngiliz sermayeli Royal Dutch-Shell Şirketi petrol arama konusunda kıran kıran bir mücadeleye girdiler. İngilizler Osmanlı devletine başvurarak tüm masraflarını kendileri karşılamak üzere arkeolojik kazılar amacıyla izin istediler. Amaç bölgedeki petrol yataklarını araştırmaktı.

ARKEOLOJİK KAZILAR 

Dönemin padişahı II. Abdülhamid, İngiltere ile yakın ilişki kurmak düşüncesiyle arkeolojik kazılara izin verdi. Bir yandan da kazı alanlarında görevlendirdiği yerli işçiler aracılığıyla kazıların amacını takibe aldı. II. Abdülhamid bunun aslında petrol arama faaliyeti olduğunu anlayınca açılan kuyuları kapattırdı. Petrolü bir koz olarak kullanarak sondaj ve üretme imtiyazı vermeksizin Almanlara yanaştı. Alman mühendis Paul Groskopf’a yaptırdığı incelemeyle petrol yataklarının bulunduğu bölgeleri tesbit ettirdi. 1888 ve 1898 yıllarında yayınladığı iki fermanla da Musul ve Bağdat illerindeki petrol alanlarını Hazine-i Hassa’ya yani kendi özel padişah hazinesine devretti, petrol bölgelerini ‘Emlak-ı Şahane’ yani padişah mülkü ilan etti. Artık petrol işletme hakkı tamamen kendisinin hukuki ipoteği altına alınmıştı, II. Abdülhamid Bağdat ve Hicaz Demiryollarını da petrol bölgelerinden geçiriyordu.

1901 yılında bir Alman teknik görevlinin bölge için “Gerçek bir petrol gölü” tanımını kullanması ve Musul bölgesini gezen bir Alman gazetecinin de “Bölgenin tamamının petrole bulanmış olduğu” yönündeki tanımlaması, Batılı devletlerin Ortadoğu iştahlarını daha da açtı.

Churchill’in de daha sonra söyleyeceği gibi “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerli” duruma gelmişti. Yine ABD Başkanlarından Harding’in belirteceği gibi “Dünya ekonomisinin anahtarı ve geleceğin en kuvvetli teminatı petroldü” artık. 1908 yılında ABD’nin, Amiral Chester’i temaslar için İstanbul’a göndermesiyle Osmanlı-ABD ilişkileri de resmen başladı. Ancak dünyada güç henüz Avrupa’daydı.

Padişah II. Abdülhamid, toplumda Meşrutiyet yani meclis sistemi taleplerinin arttığı bir dönemde, din taraftarlarının çıkardığı 31 Mart Ayaklanması’nı bastıran askerler tarafından 27 Nisan 1909’da tahttan indirildi. Yönetimi devralan İttihat ve Terakkiciler, II. Abdülhamid’in özel mal varlığını yani Hazine-i Hassa’yı 1909 yılında Ticaret ve Nafia (Bayındırlık) Nezareti’ne devrettiler.

Büyük savaş yaklaşırken Osmanlı Devleti’nin elinde kalan petrolden zengin geniş topraklarını bir ittifaka dahil olmadan tek başına koruması mümkün görünmüyordu. İttihatçıların Osmanlı hükümetleri, daha güçlü gördükleri için İngiltere, Fransa ve Rusya’nın yanında yer almayı tercih ediyorlardı. Daha 1911 yılının sonlarında Ticaret Nazırı Cavit Bey, İngiltere’ye bir mektup yazarak müttefik olmayı teklif etti ancak İngiliz Dışişleri Bakanlığı bu teklifi kabul etmedi.

PAYLAŞMA SAVAŞI 



1914 yılına gelindiğinde İngiltere’nin güçlü Mısır Komisyonu Şefi ve Mısır-Hindistan ordularının komutanı Lord Kitchener artık çıkacak büyük savaştan sonra ülkesinin petrolden zengin Orta Doğu’da elde edeceği kazanımların planlarını yapmaktaydı. Nitekim savaş çıktıktan birkaç gün sonra da Savaş Bakanı oldu. Artık zayıf Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve topraklarının bölüşülmesi için zaman gelmişti.


Osmanlı’da ise durum vahimdi. Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın yedi yıldır süren büyük isyanını sona erdirebilmek için İngiltere ile 1838 yılında imzalanan Baltalimanı Ticaret Antlaşması’ndan sonra, ülkenin ekonomisi adeta tamamen İngilizlerin eline geçmişti. Haksız rekabet nedeniyle hiçbir sanayi hamlesi yapamayan ülkede, artık yönetimi elinde bulunduran İttihatçılar, ekonominin Türklere ait olması gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak İttihatçılar, yabancıların da dediği gibi “Artık milliyeti kalmamış bir ülkenin milliyetçi liderleriydiler.” 1789 yılındaki Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa’ya hakim olmuş olan milliyetçilik-ulus kavramı ve devlet yapısı Osmanlıya girememişti. Ulus yerine dini kimlik ön plandaydı; değişik dinlerden otonom insan toplulukları ve oligarşik bir merkezi idare vardı.

SON ÇABALAR

Son bir çaba olarak 1914 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında önce Bahriye Nazırı Cemal Paşa Fransa’ya, sonra da Dahiliye Nazırı Talat Paşa Rusya’ya müttefik olma teklifinde bulundular. Ancak bu teklifler de kabul edilmedi. Karşı taraftaki Almanya’nın ise yanında güçlü Avusturya-Macaristan Habsburg İmparatorluğu ve daha sonra fikir değiştirerek karşı tarafa geçecek olan İtalya vardı. Almanlar bir süredir yakın ilişki içinde oldukları Osmanlılar ile ittifak yapmak istiyordu. Osmanlıların da başka seçeneği kalmamıştı.

1914 yılında Osmanlı-İngiltere ilişkileri iyice gerildi. Osmanlılar birkaç yıl önce İngiltere’ye zamanın en ileri teknolojisi ve silahlarıyla donanımlı iki savaş gemisi sipariş etmiş ve gemilerin maliyeti de güç durumda olan devlet tarafından ve büyük ölçüde de halkın bağışlarıyla karşılanmıştı. İsimleri bile hazırdı; Reşadiye ve Sultan Birinci Osman.

 

Ancak İngiltere Donanma Bakanı Winston Churchill, 27 Temmuz’da bu iki güçlü geminin Osmanlılara verilmeyip, kendi donanmalarına katılmasını hükümetine önerdi. İngiliz hükümeti de Başbakan Herbert Asquith başkanlığında bu öneriyi kabul etti. Ertesi gün de yani 28 Temmuz 1914’de Avusturya Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand Saraybosna’da, Gavrilo Princip adlı bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürüldü. Birinci Dünya Savaşı olarak anılacak ve sonu Osmanlılar için bütün Orta Doğu topraklarını kaybetmek ve Sevr Antlaşması’yla anayurdu Anadolu’da da parçalanmak olacak olan büyük savaş başladı...

20190318

'📚 📖 Osmanlı'nın Son Savaşı - Altay Cengizer


Türkiye'de Millî İktisat
Yazar : Zafer Toprak
Yayıncı : Doğan Kitap

Diplomasi, eninde sonunda özellikle de mukadderat anlarında çıplak güç ilişkilerinin zemini üzerinde şekillenir. Bir ülkenin ve halkın en büyük talihsizliği de diplomasisi eriyip gittiği zaman ortaya çıkar. Birinci Dünya Savaşı’na giden yol iyice keskinleşirken, 1853-1856 Kırım Harbi’nden o yana hiçbir zaman tek bir müttefikin yanına gelmesini sağlayamamış, bu halde de seçeneksizlik içinde sürüklenegelmiş, savunma imkân ve kabiliyetleri oldukça yetersiz olan Osmanlıların, büyük güçlerin dahi müttefik ihtiyacı içinde kıvrandığı acımasız bir dünyayı tek başlarına göğüslememek için ittifak arayışına girmeleri kadar mantıklı ve gerekli bir şey olamazdı. Henüz iki yıl önce Balkanlar’da son bulmuş ve nihai parçalanmanın eşiğine gelmiş Osmanlılar, Birinci Dünya Savaşı’nda sürdürülemeyecek bir tarafsızlığın kesin yalnızlık ve bedbinliğinde değil, ancak büyük güçlerden birinin safında inşirah ve hayatta kalma şansı bulabilirdi. Müttefikleri konusunda gönüllerinden geçenler olabilecekse de neticede kiminle ittifak tesis edileceği, hiç de kendi tercihlerine kalmış bir şey değildi. Bunu en soğuk çıkar algılamalarının öne ittiği realpolitiğin baskın stratejik çerçevesi belirleyecekti.

Liberal emperyalist anlatının omurgasını oluşturan Enver Paşa’nın Alman yanlısı olduğu iddiası ve buradan türetilen diğer isnatlar hiçbir şeyi açıklamaz. İttihat ve Terakki hükümetinin Alman yanlılığı yüzünden savaşa girdiğini iddia eden görüş, Almanya’nın da Osmanlı İmparatorluğu’yla bir askeri ittifak kurmayı baştan itibaren arzulamış olduğu, öte yandan İtilaf Devletleri’nin de Osmanlılardan yana kayda değer tekliflerle ortaya çıkarak gerçek bir seçenek yaratmış olduğu çifte varsayımına dayanmak zorundadır ki, bunların her ikisi de hiçbir şekilde geçerli değildir.

Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki Alman nüfuzunu izahta çok sık rastlanılan kolaycılığın zemininde yatan Bağdat Demiryolu, Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasından sadece on gün önce dahi taraflar arasında şiddetli münakaşalara yol açmaktaydı. Deutsche

------,

KİTABIN İÇERİĞİNDEN ALINTILAR

Bank’ın 20 Temmuz 1914 tarihli raporu, Almanya’nın yakında ma- sadan kalkmak zorunda kalacağını, Türkiye’yle anlaşmaya varmanın imkânsız gözüktüğünü kaydetmekteydi.3

Öte yandan, St. Petersburg’daki Fransız Maslahatgüzarı, 14 Mart 1914 günü Paris’e çektiği telgrafta, “Türkiye’ye doğru inmekte olan Rusya’nın önünde duran tek Güç Almanya’dır” demekteydi.4 Al- manya’yla ittifak, aşağıda ayrıntılı şekilde görüleceği üzere, ne ka- dar güçlükle varılmış olursa olsun, her iki tarafın temel yaşamsal menfaatlerini karşılıyor; her iki tarafı da bilinen güvenlik algılamaları temelinde oluşmuş esas stratejileri zemininden dışarı çıkartmayan, tehdit dökümünün ortaya çıkarttığı manzaraya uygun bir seçimi yansıtıyordu.

Buradaki temel gerçeklik, Osmanlı hükümetinin, Birinci Dünya Savaşı’nın Avrupa sathında patlamasını ve İtilaf Devletleri’nce iz- lenen siyaseti varoluşsal bir tehdit olarak algılayıp buna karşı icra yeteneği de olan bir savunma stratejisi geliştirmiş olmasıdır. 1914 Ağustosunda Avrupa’nın diğer geleneksel güçleri gibi, Osmanlı İmparatorluğu da zaman içindeki hareketin oluşumunu tamamlayıp tüm neticelerini talep ettiği; ne tevil ne de tehir edilebilir çıplak bir gerçeklik anıyla karşı karşıya kalmıştı. Kamuoyu tam farkında olmasa da birbirini takip eden siyasi buhranlarla gittikçe kötüleşen Avrupa’daki siyasi atmosfer, 1914’e dibe vurmak üzere olduğunu gösteren bir eğimle girmişti. Osmanlı Devleti ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914 tarihinde son anda kotarılabilmiş ittifak anlaşma- sının nedenleri, içerik ve hedefleri, ancak bu görmezden gelinemez realpolitik şartların çizdiği doğru çerçeve içinde anlaşılabilir.

Almanya’yla ittifakın tesisinde aceleci davranılmış olduğu da söylenemez. Netice itibarıyla, İngiltere ve Fransa’nın diğer her mülahazanın önüne geçirdikleri ve tüm önceliği yükledikleri politika, dışarıdan bakıldığında baş döndürücü kaynaklara sahip olduğu görünen Rusya’yı, ne yapıp edip muhakkak surette kendi saflarında ve savaşta tutabilmekti. Bu durum da savaşın büyük ikramiyesi gözüyle bakılan İstanbul ve Boğazlar’ın, Çarlık’ın göz hizasında tutulmasını gerekli kılıyor, Çarlık Rusyası neredeyse Osmanlı İmparatorluğu orada olamıyordu. İtilaf Bloku’nun üzerine gelişi, bilhassa içi boş bir toprak bütünlüğü garantisiyle ortaya çıkmalarının ertesinde iyice kesinlik kazanmışken, Almanya’nın da bir şekilde elden kaçırılması, muhtemel tek müttefiki de ortadan kaldırmak suretiyle Osmanlıların sonunu getirecek şiddette bir tehdidi ortaya çıkartırdı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa dahil olmayabileceğini iddia etmek, bu meyanda, İtilaf Devletleri’nin ikili düzeyde vermeyi reddedip ancak İtilaf Bloku adına üçlü düzeyde vermeyi önerdikleri; İtilaf ortadan kalkınca hiçbir bağlayıcılığı da kalmayacak, esasen bizzat kendilerinin peşine hiç de düşmedikleri o ucube toprak bütünlüğü garantisine olmadık bir kıymet biçmek, ezeli Şark Meselesi’nin varlığını reddetmekle eş anlamlıdır. Bunu söyleyebilmek için, bir de Çarlık Rusyası ile Osmanlı İmparatorluğu’nun tam on üç kez birbirleriyle savaşa tutuşmuş olduklarını görmezden gelmek gerekir; tıpkı on yıllardır Kafkas halklarını önüne katıp Anadolu’ya sürmüş Çarlık ordularının Osmanlı ordusunun kışlık giysilerinin gelmesini Sarıkamış’ta centilmence bekleyeceklerini zannetmek gibi...

29 Ekim 1914 Karadeniz hadisesi, yani Yavuz ve diğer Osmanlı donanması unsurlarının Sivastopol, Odesa ve diğer Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na dahil olduğu bilinerek Jön Türk hükümeti bundan dolayı hep suçlanır da, hem Çanakkale hem de Basra’nın 29 Ekim’den bir ay önce İngiltere tarafından abluka altına alınmış olduğu, Karadeniz çıkışının da tam da teşebbüs edilmek olduğu üzere Çarlık tarafından abluka altına alınması halinde Doğu Cephesi’nin ikmali imkânlarının ortadan kalkmış olacağı gibi ayrıntı olmaktan çok öte, en can alıcı hususlar üzerinde durulmaz. Karadeniz’de kaç yüzyıldır devam eden Osmanlı-Rusya rekabetinin arka planı, Karadeniz’deki stratejik durumun 1914 itibarıyla ulaştığı aşama gibi mümkün olabilecek en esaslı suallere ilgi duyulmaz. Bu tür eksiklik, atlama ve ihmaller, sonunda büyük bir paradoksa da yol açmış, tarihin en fazla içinden gelen bir ülkede tarih bilincinin serpilmekte en çok zorlandığı bir dönem ortaya çıkmıştır.

Günümüzdeki baskın anlatı, çok karmaşık bir dünyadan yaptığı dümdüz ve kaba indirgemeler yoluyla dönemin İngiliz ve İtilaf Bloku politikalarına yön veren esaslı mülahazaları, uluslararası siyasi tarihin daha büyük gerçeklerini gözlerden saklamayı başarmıştır.


Tarihimizin en belirleyici kesitini teşkil eden böylesine karmaşık bir devri, hâlâ son derece basit ve yalınkat açıklamaların izah ettiği gibi anlamamız beklenmektedir. Lakin bir yandan son Osmanlıların mukadderat anında yaptıkları seçimin basit bir taraftarlığın neticesi olduğunu ileri sürmek ve mücadeleci bir neslin kahramanlarını karalamak, diğer yandan da bir ittifak içinde hareket ediliyor olmasından kaynaklanan genel savaş harekâtına yine yüzeysellik içinde yaklaşıp Büyük Savaş’ın kendi içindeki bütünselliğini oluşturan irtibatları ve stratejik ihtiyaçları görmemek ve mesela niçin Galiçya’da savaştığımızı soruşturmak, dört yıl boyunca kayıtsız şartsız verilen mücadelenin niteliği üzerinde düşünmeyi dahi reddetmek, tarihin üstünü örtme çabasından başka bir şey olarak algılanamaz. İtilaf Devletleri’nin oluşturduğu söyleme bir yüzyıl sonra dahi boyun eğmek ve bu anlatının unsurlarını vicdani rahatsızlık duymaksızın tekrarlamak da basit bir cehaletten ibaret addedilemez.

Liberal emperyalist propaganda, aslında kendisi saldırgan durumda olan İtilaf Bloku’nun Osmanlılara hiçbir şans tanımayan politikalarına siyasi geçerlilik ve ahlaki zeminde üstünlük kazandırmak, tüm dünyaya yayılmış imparatorluklarında tebaaları olarak yaşayan on milyonlarca Müslüman nüfusu etkilemek amacıyla biteviye kullanılagelmiş, Türkiye’yi meşru müdafaa halinde olduğu tezini savunamaz hale sokmayı hedeflemiştir. Almanya’nın yanında, Pan- türkist emellerin ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmeyi tercih etmiş gibi gösterilen Jön Türk hükümeti, tüm tahminlerin ötesinde son ana kadar savaşmış ve İtilaf Devletleri’ne büyük zarar vermiş olduğu için en büyük cezaya çarptırılmayı hak ediyor bilinmiş, bu ceza da Sevr’de verilmeye kalkışılmıştır.

Nihai açıklama gücü, burjuva ve aydın katmanları çok cılız olan bir topluma geçirilemediği, derinlikte tutunamadığı aşikâr olan Turancı emellere atfedilir olunca, Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı’na giriş kararı da esas zemininden koparılabilmiş, Balkan Harpleriyle olan esaslı bağlantılar yerlerinden sökülmüş, Çarlık Rusyası’ndan kaynaklanan gerçek tehdit resmin dışına itilmiştir. Daha iki yıl öncesine kadar en aşırı Balkan milliyetçiliklerinin kurbanı olmuş, varoluşsal nitelikte emperyalist tehdide maruz kalmış, ezeli Şark Meselesi’nin öznesi konumundaki Osmanlılar, bu Pantürkist kulp ve ona bağlanan “Alman yanlılığı” tezi sayesinde saldırgan gösterilebilmiştir.

Savaşa katılma kararında Enver Paşa ve onun sözde Alman yanlılığının, ordu içindeki geleneksel Alman etkisinin belirleyici addedilip Türkiye’nin adeta Almanya’ya doğru kurulu bir düzenek içinde bu noktaya vardığının iddia edilmesi, gerçeği yansıtmamaktadır. Bu anlatı, İtilaf Devletleri’nin Osmanlı coğrafyasını savaşın dışında tutmak için kayda değer hiçbir gayret içine girmemiş olmasının asli sebeplerini gözlerden saklamakta; İngiltere’nin özellikle 1908’den sonra şiddetlenmiş aktif husumet politikasının hangi noktada sonlandığının üstünü örtmektedir. Böylece, zamanın İngiliz hükümeti ibra edilirken İngiliz İmparatorluğu ve müttefikleri Çarlık Rusyası ve Fransa aklanmış olmakta, fakat güçsüz ve saldırı altındaki Osmanlılar savaşa dahil olmanın büyük günahını üstlenmek zorunda bırakılmaktadır.

Bu el çabukluğu, siyasi bir hedef izlediği içindir ki, olayların içinde cereyan ettiği kapsamı gerçekten de izah etme gücünü haiz olgu ve detaylardan hiç bahsedilmemesi tercih edilmektedir. 

Örneğin Almanya’yla 2 Ağustos tarihli ittifak anlaşmasının imzalanmasından sadece birkaç gün önce, Osmanlı hanımlarının nişan yüzüklerini, memurların ve subayların zaten zar zor ellerine geçen maaşlarını bağışlamalarıyla inşa ettirilen Sultan Osman I ve Reşadiye zırhlılarına tam Osmanlılara teslim edilecekleri gün, İngiltere tarafından el konulmuş olması gibi olağanüstü önemdeki hususlar unutturularak gidişata tesir etmemiş, o kadar da önemli olmayan ayrıntılar mertebesine itelenmeye çalışılmaktadır. Bu dönemde, diğerlerinin ittifak politikaları izlemesi hep bir hak olarak kabul edilmişken, Osmanlı İmparatorluğu gibi “geri” ve “Türk’ün” idaresi altındaki bir ülkenin kendisine yönelik belirgin tehditler karşısında müttefik araması büyük bir günah olarak gösterilmeye çalışılmış, Osmanlıların yüksek siyasette değil, ancak ve en fazlasından entrikalarda yer alabileceği söylenmiştir.

İttihat ve Terakki’yi bir diktatörlük statüsüne indirgeyip bundan ibaret saymak, lakin emperyalist büyük güçlerin Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik emelleri karşısında ne yapılmış olması gerektiği sualini hiç mi hiç sormamak, İttihat ve Terakki iktidarının Balkan Harpleri dahil tüm döneme kesintisiz ve yekpare biçimde yayıldığını zannetmek, Osmanlı hükümetlerini geniş bir seçenek yelpazesine sahip, kudretlerine de tam olarak hâkim karar vericilerden müteşekkil addetmek, stratejik hürriyetini yıllar önce yitirmiş Osmanlı İmparatorluğu’nu 1914’te elleri serbest ve seçenek bolluğu içinde saymak ve tüm bu yanlış faraziyelerden geçtikten sonra bir de bilanço ileri sürmek, üstelik zaman ve zeminin tamamen değiştiğine bakmaksızın bu ısrarı sürdürmek büyük haksızlıklara yol açmakta; baştan aşağı yanlış kurgulanmış bir tarih anlayışının sultasına kapıyı aralamaktadır. Algılamalar bu sığlığa doğru itildikçe, Osmanlıların verdiği ve hepimize ait olması gereken son savaşın siyasi boyutu hiç hak etmediği şekilde sahipsiz kalmış, meselenin Çanakkale ve Sarıkamış’ın çok ilerisine giden boyutları olduğu gözden kaçmıştır.

Bugün, son Osmanlıların uluslararası tarihte çok özgün bir yeri olan mücadeleleri, bunun günümüz Türkiyesi’yle ilişkisi ve hafıza bağları, sıkıştıkları o son sığınma hattından, unutuluşun en gerisinden artık düşüyor, o devre ait çok az şey gerçekten bilinir oluyor. Bu hal, zamanın hükmünü icra etmesi, basit bir unutma, geçen zamanın etkisiyle geçmiş zamandan kopma da değil... İkinci Meşrutiyet dönemini şekillendiren siyasi mücadelelerin dış boyutunun derinliğine kavranılmaya çalışılması yerine, hep üstünkörü bir şekilde geçiştirilmesi, günümüzdeki mücadelelerin tarihsel çerçevelerini de tahrip etmiş, sonunda kendi anlam dünyamızı da yanlış kurgulamamıza yol açan bir baştan savmalık galebe çalmıştır.

Bu ülkenin, Avrupa’nın tarihinde modern zamanları doğurmuş, en şekillendirici ve en büyük mücadelesindeki altı ana muharip taraftan biri olmakla kalmayıp bu mücadelenin sonucuna da çok önemli etkiler icra etmiş olduğunu, o noktaya nasıl ve nerelerden gelerek ulaştığını, geride bıraktıklarını ve başına gelenleri unutup da nasıl anlamlı konuşmuş olacağız?

Mesele, bu dönemi kendi şartları ve bütünselliği içinde kavra- yabilmek, kendisine Avrupa’dan “pılısını pırtısını toplayıp” olduğu gibi ve büyük insani acılar eşliğinde hiç yaşamamışçasına “atılma- sı” reva görülmüş, acıları hiçe sayılmış ama aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki kökteş mücadele sayesinde Avrupalı kalmış bir ulus olduğumuzun farkına varabilmektir.

Türkiye Cumhuriyeti ayrı bir birey ve Avrupalı bir devlet olarak dünyaya geldi. Fakat borçlarını dahi tam olarak ödemekten imtina etmemiş olduğu öncülü Osmanlılar, eşsiz payitahtını en büyük mi- rası olarak devraldığı o imparatorluk, ne için, nerelerde ve kimlere karşı savaşarak son buldu? Goethe, “Öl ve ol” der. Ne için, hangi amaç uğrunda can verildiği, neyin ardından yaşamdan vazgeçildiği, kimliği en keskin ve en kalıcı biçimde belirler. Osmanlılar, sadece Sina, Süveyş, Filistin, Irak gibi Asya cephelerinde değil, Galiçya, Çanakkale, Kafkaslar gibi Avrupa cephelerinde de öldüler ve bir kez daha Avrupalı oldular. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlıların Avrupalı kimliğini nihaileştirmiş, Doğu Roma’nın tohumlarını gelecek nesillere miras bırakmalarını da sağlamıştır. Unutmayalım, şehitlerimi- zin canlarını verirken savundukları, ayakta kalmasını, ileriye doğru yepyeni hamleler yapmasını, başına gelecek musibetleri artık hep def edecek kadar güçlü olmasını istedikleri, sadece Asya’da da toprakları olan bir devlet değil, eski gücünü kaybetmiş, Avrupa muva- zenelerinde esaslı bir faktör olmaktan çıkmış, ihtişamı sararmış da olsa her zaman büyük kalmış bir Avrupa devletiydi.

1914’e gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden hayatiyet bulamayacak ölçüde çağın dışına düştüğü, denemiş olsa da farklı millet ve unsurlarını bir arada tutabilmesini sağlayacak yeni bir ideoloji ve çağrıyla ortaya çıkamayacağı, dolayısıyla Osmanlı toplumunun da bir güç ifade edecek şekilde mütecanis, yani kendini ölümcül iç ayrışmalardan masun kılabilmiş bir bütün halini alamayacağı, Avrupa’da hâkim inanç haline gelmişti. Ulus devletin ve Batı emperyalizminin ezici şekilde üstün çıktığı bir çağda başka bir şey de beklenemezdi. Jön Türk Devrimi’nin su yüzüne çıkarttı- ğı, Osmanlı toplumuna özgü saklı özlemler ve alttan alta süregiden dinamiklerin olumlu yönlere de sevk edilebileceğini ortaya koyan atmosfer ve yeni irade gösterilerine rağmen, oluşumu çok öncelere dayanan bu algılama değişmemiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanacağı ve bu kaçınılmaz akıbete karşı pozisyon almak gerektiği, bu dönemde de Avrupalılarda fikrisabit olarak kalmıştır.
....

Alıntı /Kaynak: 'Osmanlı'nın Son Savaşı '- Altay Cengizer

📚 📖 Kitap: 'Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi' ✍️

'Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi'
Doğu Perinçek: 

Birinci Dünya Savaşı konusunda hurafeler vardır. Türkiye, bugün yine vatan savaşının içindedir ve benzeri hurafeler yine gündemdedir.

VATAN SAVAŞININ TÜRKLERİ VE FRANSIZLARI

Aslında iki yüzyıllık vatan savaşımızdır bu. 19. Yüzyılın ortalarında başlar ve dinlenme dönemlerinden geçerek bugünlere uzanır. Marx ve Engels, zamanın devrimcileri olarak Osmanlının vatan savaşını hararetle desteklemişlerdi. Ama bizim vatansızlarımız, “Osmanlının savaşı” deyip Fransız kalmışlardır. Birinci Dünya Savaşı dönemi için de aynı konumdadırlar. Lenin gibi dönemin devrimcileri, 1914-1918 arasında bizim vatan savaşı yaptığımızı saptarlar, ama bizim vatansızlarımız başka havalardadır.

Bugün de Türk Ordusunun vatan mücadelesine karşı “Saray Savaşı” diye bozgunculuk yapılmıyor mu? Her vatan savaşı aynı zamanda iç savaştır ve her vatan savaşının bozguncuları vardır.



KEMALİST DEVRİMİN BAŞLANGICI

1970’li yılların ortalarından bu yana Birinci Dünya Savaşında Türkiye’nin konumunu inceliyoruz. Çalışmalarımız en sonunda kitap yapacak olgunluğa ulaştı. 



Bu kitap, Kemalist Devrimin başlangıcını oluşturuyor. Bizim Kurtuluş Savaşımız ve Cumhuriyet Devrimimiz Cihan Savaşıyla başladı. Cihan Savaşındaki vatan savunmamız ise, 1908 Hürriyet Devriminin kazanımları sayesindedir.

İttihat Terakki düşmanı liberaller ve gericiler, Birinci Dünya Savaşı’nı Türkiye açısından “macera”, “çılgınlık”, “felâket”, “hezimet”, “çöküş”, “son çırpınış” gibi nitelemelerle açıklarlar. Oysa Birinci Dünya Savaşı, emperyalizme karşı vatan savaşıdır ve Kemalist Devrimin başlangıcıdır. Beş cephede yürütülen savaş, sekiz yıl sürmüş, 9 Eylül 1922 günü İzmir’in kurtarılmasıyla sona ermiştir. Millî devlet ve Cumhuriyet bu savaşla kurulmuştur.


HURAFELER VE OLGULAR

Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı’na ilişkin hurafeler vardır. O hurafeleri şöyle sıralayabiliriz:

● Birinci Dünya Savaşının konusu, Osmanlı Devleti’nin paylaşılması değildi. Savaş, Türkiye açısından vatan savaşı değildi. (Mümtaz Soysal, Murat Bardakçı)

● Birinci Dünya Savaşında Türkiye, vatan savunması yapmadı, emperyalistler arasında paylaşıma alet oldu, Mehmetçik İttihatçıların siyasetine kurban edildi. (Cenap Şahabettin, Gürsel Göncü ve Vatansız Sahte Solun bütün örgütleri)

● Birinci Dünya Savaşı, Türkiye açısından İttihatçıların pay kapma savaşıydı. (Ayşe Hür, Fikret Başkaya)

● Osmanlı Devleti, savaşa girmeyebilir ve tarafsız kalabilirdi; İttihatçılar savaşa sürükledi. (Ayşe Hür, Mümtaz Soysal, İlber Ortaylı, Cemil Bilsel, Tuncer Baykara, Erdoğan Aydın, Emin Çölaşan, Nilgün Cerrahoğlu, Ataol Behramoğlu, Aziz Üstel)

● Mustafa Kemal, tarafsız kalınabileceği görüşündeydi. (İlber Ortaylı, Cemil Bilsel)

● Almanya’yla ittifak yapmak hataydı. (Prens Sabahattin, Ali Kemal, Abdullah Cevdet)

● Mustafa Kemal, Almanya’yla ittifakı yanlış buluyordu. (Emre Kongar)

● Enver Paşa, Türkiye’yi Almanya’nın dayatması sonucu bir tertiple savaşa soktu. (Erdoğan Aydın, Andrew Mango, Tuncer Baykara, Muzaffer Albayrak, Melih Aşık, Nilgün Cerrahoğlu, Emin Çölaşan)

● Enver Paşa, Alman taşeronuydu. (Emin Çölaşan)

● İttihatçılar, devleti aşırı Türk emellerine alet ettiler. (Ahmet Emin Yalman)

● İttihatçılar suçluydu. (Ali Kemal, Sait Molla)

● Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu, Enver Paşa’nın benzerleridir. (Kemal Kılıçdaroğlu, Emin Çölaşan)

● Jöntürkler-İttihatçılar-Kemalistler, Türkiye’nin militarist-darbeci geleneğidir; baş belasıdır. (Bütün gericiler, Ali Kemal, Abdullah Cevdet, Nazlı Ilıcak, Hasan Bülent Kahraman vb.)

● Birinci Dünya Savaşı, bozgundan ve yıkımdan başka bir şey getirmedi; koskoca bir imparatorluğu kaybettik. (Abdullah Cevdet, İlber Ortaylı, Murat Bardakçı ve Kurtuluş Savaşımızın Birinci Dünya Savaşında başladığını anlamayanlar)

Hurafelerin kaynağı, İngiliz işbirlikçisi İtilafçılar ve Şeriatçılardır. Onların mirasını sürdüren Prof. Dr. Ayşe Hür’ün 1914’te Cihan Harbi’ne Nasıl Girdik? ve Erdoğan Aydın’ın Osmanlı’nın Son Savaşı adlı kitapları, bu hurafelerin deposudur.

Aynı hurafelerin Atatürkçü köşe yazarlarımız içinde de sık sık dillendirildiği görülüyor.

Kitapta bu hurafeler ele alınıyor ve olgulara dayanılarak belgelerle çürütülüyor. Özellikle Atatürk’e gönderme yapılarak öne sürülen tezlerin gerçeklerle bir ilgisinin bulunmadığı, Atatürk’ün beş ayrı yerdeki görüşleriyle kanıtlanıyor.

Bilim dünyamızın ve okuyucularımızın eleştirilerini ve değerlendirmelerini bekliyoruz.

Doğu Perinçek / 12 Kasım 2015, Aydınlık


-------

KİTAP-Genel Tanıtım

Doğu Perinçek bu kitabında, Birinci Dünya Savaşı'na ilişkin hurafeleri ele alıyor.
  • Osmanlı Devleti, savaşın dışında kalabilir miydi?
  • Savaşa niçin ve nasıl girdik?
  • Almanya'yla ittifaktan kaçınabilir miydik?
  • Dünya Savaşı, Türkiye için bir yıkım mıydı yoksa Kemalist Devrimin başlangıcı mıydı?
  • Atatürk'ün savaşa ilişkin görüşleri niçin yanlış aktarılıyor?
Perinçek, Kurtuluş Savaşımızın 1914 yılında başladığını tarihsel kanıtlarıyla ortaya koyuyor; Birinci Dünya Savaşı'ndaki vatan savunmasının Türk Devrimi sürecindeki yerini inceliyor ve Kemalist Devrimin başlangıç aşamasını aydınlatıyor.

Bu çalışmada tarihçilerin konuyla ilgili görüşleri tartışılıyor ve eleştiriliyor; günümüzdeki vatan savunmasını anlamak açısından önemli dersler sunuluyor.

Kitap, Atatürk'ün Bütün Eserleri başta olmak üzere Birinci Büyük Savaş konusunda yazılmış yerli-yabancı iki yüze yakın kaynak titizlikle araştırılarak kaleme alınmış.

Kaynak Yayınları, tarihçilerimize ve tarih meraklılarına Birinci Dünya Savaşı konusunda ufuk açan bir kitap sunmaktadır.

20190317

Farklı yönleriyle Çanakkale Zaferi

Farklı yönleriyle Çanakkale Zaferi

Aydınlık Gazetesi
BUMİN ERGENEKON

Çanakkale Savaşı bir savunma zaferidir. İtilaf Devletlerinin çok uzun süredir göz koyduğu topraklarda, dozu giderek artan saldırılarına karşı, bir ulusun kanı ve canıyla topraklarını, namusunu korumak adına yaptığı direniştir. Direnirken ölen, yaralanan, yaralansa da tekrar cepheye dönen subayın, askerin, Mehmetçiğin, Anadolu insanının emperyalistlerle şanlı mücadelesidir. Birinci Dünya Savaşı’nda kurulan ittifakların bir cephesinde Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya ve Türkiye, diğerinde ise İngiltere, Fransa, Rusya, Avustralya ve Yeni Zelanda bulunmaktaydı. Rusya’ya pay olarak Boğazlar sözü verilmişti.

   
   

Alıntı/ Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/farkli-yonleriyle-canakkale-zaferi-ozgurluk-meydani-mart-2019-1

En Çok Okunanlardan...