millet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
millet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20200127

✍️ Felaket, ihanet ve millet olmak - Gaffar Yakınca

Felaket, ihanet ve millet olmak
Gaffar Yakınca
Aydınlık Gazetesi, 27.1.2020

Milletin çağdaş tanımı içinde yer bulan bir kavram "duygu birliğidir." Birlikte yaşayan insanların, az çok ortaklaşmış bir geçmiş ve ortak bir gelecek hayaline sahip olmaları onları bir duygu birliğine götürür. Aslında "millet olmak, temelde bu duygu birliğinden başka bir şey değildir" desek çok da abartmış olmayız.

FELAKET VE MİLLET

Büyük felaket anları, insani duyguların da son raddeye ulaştığı zamanlardır. Korku, endişe, merhamet, öfke, üzüntü vb. insana mahsus her duygu, en uç şekilde kendini gösterebilir. Felakete uğrayanları kendileri ile kardeş görenler, bir dayanışma arzusu ile bir araya gelirler. O kritik anda insanları kenetleyen şey, kendilerini aynı toprağın ve aynı geleceğin çocuğu saymaları, bir millet olma duygusundan nasiplerini almış olmalarıdır.

Mensup olduğumuz Türk milleti, bu konuda eşine az rastlanır bir örnektir. Son üç yüz yıl içinde pek feci felaketlere maruz kalmış, hepsinden de insanlığın yüz akı bir sicil ile çıkmıştır. Belki gidenleri geri getirmek mümkün olmamıştır ama, yaşadığımız her felaketin ardından ağzımızda millet olmanın, kardeş olmanın, bir kuru ekmeğe paydaş olmanın tadı kalmıştır. Hele Cumhuriyet tarihimiz, milletimiz dışındaki mazlumların da yardımına koştuğumuz sayısız örnekle doludur. Bileğimizi bükülmez, yüreğimizi yıkılmaz yapan, bu yüksek insani karakterden başka bir şey değildir.

Yüksek insani karakter demişken, alçaklıktan da söz etmek gerekiyor. Merzifonluların güzel bir sözü var "Dost kazanmaya bak, düşmanı anan da doğurur" derler. İhanet, insan soyunun eski mesleğidir, her milletin içinden hainler çıkar. Ancak, büyük milletlerin, hainleri de bol olur. Bir millet nasıl geleceğine dair olumlu duygular etrafında kenetleniyorsa, hainler de ihanetin çevresinde toplanırlar. Beslendikleri kötülüğün tadı onları bir arada tutar, her zaman örgütlüdürler. Ve tıpkı en yüce duygular gibi, en alçakça hisler de yine böyle felaket anlarında ortaya çıkar. Devletin yanlış işlerini eleştiriyor gibi görünen aklı selim bir muhalif, bir yazar, bir televizyoncu, tiyatrocu vs. bir anda ölü bekleyen leşçil bir çıyana, zayıf anınızda dişlerini çıkaran bir vampire dönüşür.

BİR FELAKET İKİ İNSAN

Elazığ depremi vesilesi ile iki insan tipini de gördük. Bir yanda Emine Kuştepe’nin dirayetinde simgeleşen kahramanlar, diğer yanda insanlıktan nasiplerini yitirmiş ölüm tellalları. Bir yanda ‘ne yapabilirim’ kaygısı ile kıvranan milyonlarca ‘sıradan’ insan, diğer yanda "ne tür kirli bir laf etsem de dikkati üzerime çeksem" diyen sözde aydınlar, şöhret sahibi sosyal medya cazgırları.

Bu ikinci grubun muhaliflerden ve özellikle de sol mahalle içinden çıkıyor olması ibretliktir. Hatırlayın, Gölcük depreminden sonra İslamcıların bir eyleminde densiz bir provokatör tarafından "7,2 yetmedi mi" şeklinde bir pankart açılmıştı. İşte bugün benzer bir çirkinliği solcu olduğunu söyleyen bazı insanlarda görüyoruz. O gün o sözü edenlere nasıl tepki gösterdiysek bugün bizi bölmeye çalışan bu sözde aydınlara da öyle tepki göstermemiz gerekir. Depremin üzerinden daha bir dakika geçmemişken, insanlar can pazarındayken aklına ilk gelen şey "Tivit atmak" olan bir insandan ne ülkeye ne dünyaya zerre hayır gelmez. Korkunç bir felaketin tam ortasında "hükümete çakmayı" düşünen kimse, ruhen ve fikren çöptür, insanlığın safrasıdır.

FELAKETTEN BİZE KALAN

Bunun için biz, çoğunluğa, ‘kendimiz gibi olanlara’ bakacağız. Yitirdiğimiz kardeşlerimizin hatırasına hürmeten, bizde kalan insanlık öykülerine sahip çıkacağız. Muhtaçlara koşan askerimize, polisimize, UMKE ekiplerine, AFAD görevlilerine, Kızılay çalışanlarına, felaketin hemen ertesinde tüm yönetim kadrosu ile orada olan TGB’ye, acil yardım hatları kuran Ülkü Ocaklarına, Osmanlı Ocaklarına bakacağız. En önemlisi, Emine Kuştepe gibi, görevini en iyi şekilde yapan gerçek kahramanlarımıza bakacağız. Milletimizin bağrından böyle evlatlar çıktığı için gurur duyacağız. Yaralarımızı, bu en acı günün bize hatırlattığı en güzel duygu ile, millet olma duygusu ile saracağız.

Alıntı/ Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/felaket-ihanet-ve-millet-olmak-gaffar-yakinca-kose-yazilari-ocak-2020

20180305

'Millet sistemi'nden 'Ulus Devlet'e

Ama hangi millet, Millet Sistemi’nden Ulus Devlete 

“Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.” 
(1924 Anayasası, 88. Madde).

Geçtiğimiz hafta AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk Tabipleri Birliği'nin ve Türkiye Barolar Birliği'nin başındaki “Türk” ve “Türkiye” ifadelerinin kaldırılması gerektiğini söyledi. Bilindiği gibi daha önce Ziraat Bankası başta olmak üzere bazı kamu kurum ve kuruluşlarının başındaki “TC” ifadeleri ve “Türk'üm” diye başlayan “Andımız” kaldırılmış, açılım sürecinde Atatürk'ün “Ne mutlu Türk'üm diyene” sözüne adeta savaş açılmış, akil insanlar, “Türk kimliği bölücüdür, ulus devlet başımıza beladır” biçiminde açıklamalar yapmıştı.
Lafı eğip bükmeye hiç gerek yok! Siyasal İslamcı iktidarın “Türk” ve “Türkiye” kavramlarından ve Atatürk'ün kurduğu Türk Ulus Devleti'nden rahatsız olduğu çok açık… Ben, Yeni Osmanlıcılık hayali çerçevesinde bu kavramları özellikle tartışmaya açtıklarını düşünüyorum. AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Türk Milleti” yerine “millet” veya daha çok “tek millet” vurgusunu, hatta Lozan eleştirilerini de bu çerçevede değerlendiriyorum.
Her şeyden önce siyasal İslamcıların “millet” kavramını, 18. Yüzyıl'da Fransız Devrimi'yle ortaya çıkıp dünyaya yayılan “nasyonalizm” (ulus) anlamında değil, Osmanlı'daki kullanımıyla “dini cemaat” veya “ümmet” anlamında kullandıklarını iyi bilmek gerekir. Nitekim bir zamanlar Erdoğan'ın da üyesi olduğu “Milli Türk Talebe Birliği”ndeki ve “Milli Görüş”teki “milli” kavramı, “bir inanca bir dine bağlı topluluk” anlamında kullanılmıştır. Yani “milli görüş”le kastedilen aslında “dini görüş”tür.
Osmanlı'daki kullanımıyla “millet”, kendini “Allah'ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören padişahın kullardır. (Reaya/teba.) Fransız Devrimi'yle ortaya çıkan “millet” ise kayıtsız şartsız egemenliğine sahip özgür ve eşit bireylerdir. (Yurttaş.)



Osmanlı milletlerinin giyim kuşamları.

OSMANLI'DA MİLLET OLMAK
Söylenmiş, yazılmış, düzenlenmiş anlamına gelen “millet” sözcüğü, İslam tarihinde “kutsal kitaba inanarak bir araya gelmiş insanların oluşturduğu topluluğu” ifade eder. (Bernard Lewis, İslamın Siyasal Söylemi, s.57).
Osmanlı'da “millet” kavramı “din” ve “şeriat”la eş anlamlı olarak kullanılmıştı ve tamamen dini bir aidiyet anlamına geliyordu.
Osmanlı'yı oluşturan unsurların “etnisiteleri” bakımından değil de “dinleri” ve “mezhepleri” bakımından sınıflandırılıp yönetilmesine ise “Millet Sistemi” denilirdi. Millet Sistemi'nde halk Müslüman milleti, Rum milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti olarak sınıflandırılırdı. Müslüman milleti, “Millet-i Hâkime”, Ermeni milleti ise “Millet-i Sadıka” olarak adlandırılırdı. Bu sistem gereği Osmanlı'da her millet (cemaat) kendi dinlerinin hükümlerine ve kiliselerine bağlı olarak yönetilirdi.
Osmanlı azınlıkları.


MİLLET SİSTEMİ
Osmanlı Millet Sistemi'nin belli başlı özellikleri şunlardı:
1. Sistemin en tepesinde kendini “Allah'ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören “padişah/halife” vardı.
2. Milletin asli unsuru Sünni Müslümanlardı. Yönetim onlardaydı. Müslüman olanların Müslüman olmayanlara karşı gözle görülür bir üstünlüğü vardı.
3. Müslümanlar dini görevlerini aksatmamalıydı. İslamiyet, herhangi bir zorlama ve baskıya izin vermediği halde, padişah, halife sıfatıyla, müminlere beş vakit namazlarını cemaatle kılmalarını, ramazanda oruç tutmalarını Bu emirleri dinlemeyenler cezalandırılırdı. Giyim kuşam konusunda sık sık iradeler çıkarılırdı. Evlerin şekilleri, renkleri ve büyüklükleri özel olarak belirlenirdi. Örneğin III. Selim, Müslüman evlerinin siyah ve laciverte boyanmasını; II. Mahmut ise kadınların açık renk ferace giymelerini, erkeklerin başlarına şal sarmalarını yasaklamıştı. (Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C.8, s. 199).
4. Gayrimüslimler, din ve vicdan özgürlüğüne Kendi kiliselerine tabiydiler.
5. Milletlerin arasındaki “farklılıkların korunması” ve “vurgulanması” esas alınmıştı. Bu amaçla özellikle gayrimüslimlere yönelik yasaklar vardı. Bu yasaklardan bazıları şöyleydi:a) Devlet yönetimine katılamazlardı.
b) Ermenilerin şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumların siyah, Yahudilerin ise mavi olacaktı. Aynı şekilde Yahudi evleri mavi, Hristiyan evleri de siyaha boyanacaktı.c) IV.Murat döneminde ata binmeleri, hamamda nalınsız gezmeleri, başlarına çıngırak takmaları, sokakta kaldırımdan gitmeleri bile yasaklanmıştı. (Karal, age, s. 199).
6. Birey değil cemaat olmak önemliydi. Devlet bireyleri değil, cemaatleri muhatap alırdı.
7. Gayrimüslimlerin zimmî statüsünde hakları ve görevleri vardı. Öncelikle gayrimüslimler himaye altındaydılar. Buna karşılık tarımda “haraç” ve baş vergisi “cizye” öderlerdi. Ayrıca uzun bir dönem askerlikten muaftılar. Böylece Müslümanlar cepheden cepheye ölüme koşarken gayrimüslimler çalışıp gelişmeye fırsat bulabilmişti.
8. Gayrimüslimler Müslüman olabilirdi. Ancak Müslüman olduktan sonra tekrar kendi dinine ve mezhebine dönenler idam edilirdi. Ayrıca bir Hristiyan mezhebinden diğerine geçmek de yasaktı.

SİSTEMİN ÇÖZÜLÜŞÜ

Avrupa'daki Reform, Rönesans, Aydınlanma Dönemi ve Fransız Devrimi gibi yeni gelişmeler;
eşitlik, adalet, özgürlük ilkeleri ve özellikle milliyetçiliğin ortaya çıkmasıyla Osmanlı Millet Sistemi sarsılmaya başladı. III. Selim'in olağanüstü elçi olarak Viyana'ya gönderdiği Ebubekir Ratıp Efendi, hazırladığı “Nemçe Sefaretnamesi”nde Avrupa devletlerinde vergi veren ve kurallara uyan halka, kralın bile hiçbir şey yapamayacağını belirterek şöyle diyor: “Halk, hangi kumaşı isterse giyer ve ne isterse söyler, yer ve içer ve gider ve gezer ve biner ve iner ve bir başkasının ona karışmaya hakkı yoktur.” (Karal, age, s. 201). Batı'daki gelişmeler –16. Yüzyıl'dan beri matbaaya sahip olan– Osmanlı'daki gayrimüslim milletleri derinden etkiledi. 19. Yüzyıl'da Yunanistan'ın bağımsız olmasıyla Osmanlı Millet Sistemi ilk darbeyi yedi. (1829). Gelişmeler, Osmanlı'yı da değişime mecbur etti.  II. Mahmut döneminden itibaren gayrimüslim tebaanın, din ve mezhep farklarına göre, kıyafetlerinin ve evlerinin renk ve biçimlerini belirleyen kurallar ortadan kaldırıldı. Bakanlıklar ve değişik meclisler kuruldu. Osmanlı hem dağılmayı, parçalanmayı önlemek hem de Batı'nın desteğini almak için 1839'da Tanzimat Fermanı'nı, 1856'da Islahat Fermanı'nı yayımladı. Tanzimat Fermanı ile “herkes kanun önünde eşittir” denilerek padişahın yetkileri sınırlandırıldı. Islahat Fermanı ile de Müslüman ve Hristiyan milletler arasında hukuki eşitlik sağlandı. Toplumda ruhban dışı laik unsurların etkisi arttı. Batı'dan din dışı kanunlar tercüme edildi. Böylece Millet Sistemi'nin özünü oluşturan dinsel hukuk (şeriat) dışında, gelişen çağa ve değişen hayata uygun olarak kısmen çağdaş hukuk benimsendi.
19. Yüzyıl'da milliyetçiliğin etkisiyle Osmanlı'daki gayrimüslim milletler, önce özerk sonra bağımsız olup Osmanlı'dan ayrıldılar. I. Dünya Savaşı'nda, halifenin cihat fetvasına rağmen, Müslüman Arapların da Osmanlı'dan ayrılmasıyla Millet Sistemi çöktü. Artık “din” ve “ümmet” düşüncesi birleştirici özelliğini kaybetmişti. Artık tahtlar devriliyor, imparatorluklar yıkılıyor, milli devletler, cumhuriyetler kuruluyordu.

Türk Ulus Devleti

Siz bakmayın bizim yobaz-liboş tayfasının sayıklamalarına! Türk Ulus Devleti, Atatürk'ün kişisel bir dayatması değil, gelişen ve değişen çağın, yaşanan tarihsel sürecin zorunlu bir sonucudur. Şöyle ki: 19. Yüzyıl'dan itibaren gayrimüslim milletler Osmanlı'dan ayrıldılar. 20. Yüzyıl'ın başlarında Balkanlar, Arap Yarımadası ve Ortadoğu kaybedildi. Türkler Anadolu'ya göç etti. 1923'teki mübadele sonrasında Anadolu'daki Türklerin sayısı daha da arttı. Osmanlı'dan ayrılan Yunanlar, Bulgarlar, Araplar vb. kendi milli devletlerini kurdu. Osmanlı parçalanırken Türklerin devletsiz kalması düşünülemezdi. Nitekim Türkler, üstelik bir bağımsızlık savaşının ardından, Atatürk'ün önderliğinde kendi milli devletlerini; Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdular.

Vatandaş İçin Medeni Bilgiler mkitabı…

1920 yılına geldiğimizde, Osmanlı'nın kurulduğu Anadolu toprakları işgal edilmişti. Artık Osmanlı'yı devam ettirmek olanaksızdı. Ayrıca vatanı işgal edilen Türkiye halkı padişaha/halifeye rağmen silaha sarılıp direnişe geçti. Atatürk, TBMM'yi açarak milli birliği ve milli temsili sağladı. Millet böylece kendi kaderini kendi eline aldı.
Çağ, artık dinsel monarşiler, krallar, padişahlar çağı değil, milli egemenlikler, cumhuriyetler çağıydı. Dolayısıyla Atatürk'ün, Osmanlı dinsel monarşisi yerine laik bir ulus devlet, bir cumhuriyet kurması tarihin diyalektiğine tamamen uygundu.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken dine, mezhebe veya ırka/soya/kan bağına dayalı bir millet tanımı yerine aidiyet duygusunu esas alan ve vatandaşlık bilincine dayanan bir millet tanımı yaptı. Nitekim 1924 Anayasası'nın 88. Maddesi'nde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” denildi. Bu madde hazırlanırken Meclis'te hararetli tartışmalar oldu. Millete, “Türk mü, Türkiyeli mi diyelim?” tartışması bile yapıldı. Sonuçta, Celal Nuri Bey'in ifadesiyle “Türkiyeli hiçbir manaya gelmiyor” denilerek Türkiye Cumhuriyeti halkına etnik köken, din ve mezhep farkı gözetilmeksizin “Türk Milleti” denilmesine karar verildi. (Tartışmalar için bkz. Sinan Meydan, Yüzyılın Kitabı, Yüzyılın Lideri, s. 312-313).

Atatürk, 1930'da liselerde okutulması için yazdığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında Türk Milleti'ni, “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” diye tanımladı.
Atatürk, 1930 yılında, faşizm çağının başlarında, milleti oluşturan unsurları şöyle sıralıyordu:
1.Zengin bir hatıra mirası
2.Beraber yaşamak konusunda samimi ortak arzu ve istekler
3.Sahip olunan mirasın korunmasında iradeleri ortak olan insanlardan oluşan cemiyet…

Atatürk milletin var olması kadar varlığını devam ettirebilmesinin de “ortaklıklara” bağlı olduğunu düşünüyordu. Geçmişte ve gelecekteki bu ortaklıkları da şöyle sıralıyordu:

1.Geçmişte ortak zafer ve keder mirası
2.Gelecekte uygulanacak aynı program
3.Beraber sevinmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak…

Atatürk milletlerin “özgürlük” hakkının olduğunu düşünüyordu. Özgürlük hakkını, “ferdi ve ortak özgürlük” diye ikiye ayırıp yaşama, çalışma, düşünce, vicdan; kısacası milletin her türlü özgürlüğünün güvence altında olması gerektiğini belirtiyordu.
Atatürk, İslam ülkelerinin millet olamamalarını, “özgür olmamalarına” bağlıyordu.
Atatürk, Türk Ulus Devleti'yle, ümmetten millet, kuldan birey yarattı. Cumhuriyetle birlikte padişahın kulları, özgür ve eşit bireyler haline geldi.
Görülen o ki, bugün siyasal İslamcı iktidar, Yeni Osmanlıcılık hayali doğrultusunda milletten ümmet, bireyden kul yaratmak istiyor. Ancak nehirler tersine akmaz, akıtılamaz.

Lozan ve Laik Ulus Devlet

Emperyalist Avrupa, 19. Yüzyıl'dan itibaren, Osmanlı Millet Sistemi'ni bahane ederek–gayrimüslimleri koruma gerekçesiyle- Osmanlı'nın iç işlerine karışıyordu. Osmanlı Millet Sistemi, çok hukukluluğu zorunlu kılıyor ve kapitülasyon hukukuna zemin hazırlıyordu. Bu nedenle Osmanlı'da yabancılar, kendi konsolosluk mahkemelerinde, cemaatler ise cemaat mahkemelerinde kendi hukuklarına göre yargılanıyordu.
Emperyalist Batı, Sevr Antlaşması'yla azınlık haklarını daha da genişleterek çok hukukluluğu ve kapitülasyon hukukunu devam ettirmek istiyordu.
Lozan'da dinlere, mezheplere, kapitülasyonlara göre belirlenmiş çok hukukluluğu reddettik. Konsolosluk ve cemaat mahkemelerine son verdik. Batı'nın, Türkiye'de azınlıkları koruyacak bir kurum isteğini de reddettik. Patrikhane'nin siyasal yetkilerine son verdik. Dinsel hukuk yerine laik hukuku kabul ettik. Hukuk birliğini sağlayarak Müslüman-gayrimüslim tüm Türkiye halkını tek hukuka (çağdaş hukuka) tabi kıldık.
Aslında dinlere, mezheplere dayanan Millet Sistemi resmen Lozan Antlaşması'yla sona erdi. Laik Türk Ulus Devleti'nin temeli Lozan'da atıldı.
Demem o ki, laik Türk Ulus Devleti'ni Yeni Osmanlı'ya dönüştürmek isteyenlerin Lozan'a saldırmaları çok doğaldır. Çünkü dinlere, mezheplere dayanan “millet” ve “hukuk” anlayışının önündeki en büyük engel Lozan Antlaşması'dır. Lozan, sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusudur.

20170608

Tarih nasıl bir ilimdir?



''Tarih mücerret (soyut) bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek (geliştirmek) içindir.''
Yusuf Akçura

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...