II. Abdülhamid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
II. Abdülhamid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260402

🎞️🗣️Murat Bardakçı: "Sultan Abdülhamid darbe ile tahta çıkmıştır...''

 Murat Bardakçı:

"Sultan Abdülhamid darbe ile tahta çıkmıştır. Tahtı kaybetmemek için, Fransızlara iltica eden Mithat Paşa'yı Fransızlardan teslim almak için Tunus'u Fransızlar'a vermiştir."



20250803

📖 Atatürk'ün verdiği ekonomik kurtuluṣ savaṣı. II: Abdülhamid döneminde Yabancılara tanınan İmtiyazlar

 Atatürk'ün verdiği ekonomik kurtuluṣ savaṣı.

Ülkede ne varsa ecnebilerin.



İṢGAL KOMUTANINDAN TÜRK HALKINA BİLDİRİ

Kaynak: 

.Documents on British Foreign Policy, 1919-1939, First Series 

.İngiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1939), Hazırlayan: Bilâl N. Şimşir, 

Bildirinin metni: aynı kaynak, p. 45-46: Şimşir adı geçen eser, s. 462-463;


Abdülhamid'in kız kardeşi Fatma Sultan'ın Fransızca öğretmenliğini yapan saraya girip çıkan A. Vambery'nin kitabindan.  Vambery Abdülhamid'i daha Padişah olmadan önce 16 yaşında  iken tanımış, uzun yıllar bu ilişkisini sürdürmüş ve  Padişahlık döneminde de epey zaman yanında bulunmuştur.

Tarihçi : Osman Selim Kocahanoğlu



1901 ABDULHAMID devrinde Londra elçiliğine tayini çıkan bir memurun günlükleri
Türk yok, Türkçe bilen yok


Alıntı: Kemalist adam 🇹🇷🇹🇷 @KemalistAdam11



20250715

📖 Sultan II.Abdülhamid,Osmanlı'nın Türkleri savaşlara sürüp, Ermenileri nasıl baştacı ettiklerini anlatıyor

Sultan II.Abdülhamid, Amerikan Elçisi A. W. Terrell ile yaptığı söyleşinde, Osmanlı'nın Türkleri savaşlara sürüp, Ermenileri nasıl baştacı ettiklerini anlatıyor. 

Yazıdan bir bölüm:

"Ermenilere Çok Önemli Makamlar Verdik !"

Batı kamuoyunda Ermenilere kötü muamele yapıldığı ve ırki sebeplerle cezalandırıldıkları iddialarına da Sultan Abdülhamid çok çarpıcı açıklamalar yaparak yanıt verdi.Devlet hizmetinde görev yapan çok sayıda Ermeni olduğunu belirtti ve uzun bir listeyi elçiye ileteceğini bildirdi. Sultan çok önemli ve kritik makamlardaki Ermenilerden birkaç isim saydı:

▪︎ Dadyan: Ermeni kökenli Dadyan'a babam Sultan Abdülmecid tarafından imparatorluk barut fabrikasının tüm kontrolü verildi. Çok zengin oldu.

Sultan burada Ermenilere ne kadar çok güvendiklerini vurgulamak için Dadyan'ın saraya danışmadan istediği büyüklükte top/barut yapabildiğini söyledi ve şöyle devam etti: "Yani ordu onun insafına kalmıştı."

▪︎ Kuetzroglou: Saray'ın her türlü mobilya, mücevher ve giyim eşyasını temin etmek için görevlendirildi. Büyük bir servet kazandı. Boğaz'ın Asya kıyısındaki Çengelköy'de çok sayıda evi ve muhteşem bir köşkü vardı. Babam her hafta dinlenmeye oraya giderdi.

▪︎ Agop Efendi: Darphane'nin bütün sorumluluğu Agop Efendi'nin elindeydi. Servet yapma fırsatları elbette çok fazlaydı ve kendisi de çok zengin oldu.

▪︎ Gümüşgerdan: Ermeni Gümüşgerdan ise Saray Harem'inin kadın kıyafetleri tasarımcısı ve yapımcısıydı. Hâlâ burada yaşıyor ve son derece zengindir.

▪︎ Balian (Ermeni) ailesi: Sultan Mahmud'un zamanından beri babadan oğula geçerek padişahlar için saraylar ve binalar için seçkin mimarlar olmuştur. Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi, Yıldız, Ihlamur Kasrı ve Asya kesimindeki Göksu ve Küçüksu vb. sarayları inşa ettiler ve biri hâlâ benim imparatorluk mimarımdır.

▪︎ Michael Portakal Paşa: Bir Ermenidir ve şu anda Hazine-i Hassa'dan sorumlu Bakanımdır. Padişaha ait tüm kamu arazileri ve tüm gayrimenkuller üzerinde münhasır kontrole sahiptir.

Sultan Abdülhamid'in elçiye sözünü ettiği Osmanlı hizmetinde Ermeniler listesine baktığımızda gerçekten de 106 Ermeni'nin çok önemli makamlarda çok iyi maaşlarla istihdam edildiği görülmektedir. 

Ermeni olaylarının en kritik dönemlerinde bu kadar kişinin Osmanlı devletinde çeşitli kadrolarda görev yapması Osmanlı devletinin Ermenilere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaptığı iddialarını çürütecek boyuttadır. Ayrıca batıda eli kanlı bir diktatör olarak anılan Sultan'ın da Ermenilerle kişisel bir sorunu olmadığını göstermektedir.

"Ermeniler Nankörlük Yaptı ve Hükümeti Yok Etmeye Kalkıştılar"

Sultan Ermenilere karşı ırki veya dini nedenlerle bir nefret duymadıklarını bu örneklerle açıkladıktan sonra Ermeni olaylarının çıkış sebeplerine değindi. Sultan Abdülhamid'e göre Sarayın Ermeni ırkına yaptığı onca iyiliklere rağmen ihtilalci Ermeni komiteleri ve devletin zenginleştirdiği Ermeniler hükümeti yok etmeye kalkışmışlardı ve bu durumda işler değişmişti. 

Sultan Ermenilerin onca iyilik yapılmasına karşılık nankörlük göstermelerine epey içerlemiş olmalıydı ki elçinin de iyi tanıdığı bir Ermeni cilt ustası ile ilgili şu anısını aktardı:

Bu (cilt ustası) adam, geçen yıl 26-27 Ağustos'taki karışıklıklardan sonra korkup Amerika'ya kaçmış. İngilizce konuşamadığı ve iş bulamadığı için geri dönmek istediğini söyleyerek Saray'a bir mektup yazdı ve Sultan'ın sağ salim dönmesine izin verilmesi için talimat vermesini istedi. Daha sonra doğrudan padişaha mektup yazarak parasının olmadığını bildirdi. (Elçi Terrell'in naklettiğine göre burada Sultan gülmeye başladı ve şunları söyledi):

"Şimdi Amerika'nın Hıristiyan halkı buna pek inanmayacak, ama ben onun iyi bir adam olduğundan emin olarak adama evine dönmesi için 1000 frank gönderdim."

Prof Dr Kemal Çiçek Hoca'nın Türk Yurdu Dergisine (Nisan 2025) yazdığı yazıyı aynen paylaşıyorum. Geniş araştırma yapmak isteyenler ekteki kitabı edinebilirler.

Alıntı: 


20250621

🎞️🇹🇷Talat Paşalar kahramandı. Sadece cephede değil... Jön Türklerin yaktığı o meşale, Kurtuluş’a giden yolu aydınlattı.

1908, ABDÜLHAMİD'E KARŞI HÜRRİYET DEVRİMİ » ©2008

𓂀 Evet, Talat Paşalar kahramandı. Sadece cephede değil... Jön Türklerin yaktığı o meşale, Kurtuluş’a giden yolu aydınlattı. 1908 Hürriyet Devrimi’ni anlattığımız belgesel, bugünkü tartışmalara ışık tutuyor. 

#TalatPaşa #ittihad 

▶️  HÜRRİYET DEVRİMİ

 Kam Film  @kam_film


20250420

📰Osmanlı -Yunan Savaşı (1897) KAZANILAN ZAFER | ATİNA'YI GERİ ALMA FIRSATI | 2. ABDÜLHAMİD ENGELİ

KAZANILAN ZAFER | ATİNA'YI GERİ ALMA FIRSATI | 2. ABDÜLHAMİD ENGELİ

Osmanlı-Yunan Savaşı (1897)

  • Yaklaşık bir ay süren savaş, Osmanlı ordusu'nun kesin zaferiyle sonuçlandı.
  • Artık Osmanlı Ordusu'nun Yunanistan'ın başkenti Atina'ya girmesini engelleyecek ciddi bir güç kalmamıştı. 

Bu konuda Sadrazam Halil Rıfat Paşa, II. Abdülhamid'e görüşünü açıkça belirtmiş ve Atina'ya girilmesi için ricada bulunmuştu. Çünkü Atina'nın alınması Yunanların bir nebze olsun bastırılması demekti. 

Avrupa Devletleri'nin aralarında anlaşması üzerine, Rus Çarı II. Nikolay II. Abdülhamid'e bizzat telgraf çekerek savaşın durdurulmasını talep etti. 

Padişahın iradesi uyarınca 19 Mayıs'ta Osmanlı ordusu fiilen savaşı kesti. 20 Mayıs 1897 tarihinde ise mütareke imzalandı.

  • Savaşın sonunda İstanbul Antlaşması imzalanmış ve Osmanlılar savaş sırasında ele geçirdiği Teselya'yı boşaltmıştır. 
  • Buna karşılık; Yunanistan, Osmanlı Devleti'ne 4 milyon lira savaş tazminatı, savaş sırasında halka verdiği zararlara karşılık 100 bin lira tazminat ödemiştir. 
  • Son olarak, Girit Osmanlı yönetiminde kalmış, ancak padişahın atayacağı Hristiyan bir vali tarafından yönetilmesi kabul edilmiştir.

Arkeoloji ve TÜRK Tarihi.  @AnadoluTarihii




*1897 Savaşı Velestino Türk Tarihi Greko Türk Savaşı Gravür Araştırma Makalesi

20200126

✍️ Kürtlerin Türkleşmesi, Türklerin Kürtleşmesi - Metin Aydoğan


Kürtlerin Türkleşmesi, Türklerin Kürtleşmesi - Veryansın TV

Osmanlılar, Kürdistan adını verdiği bölgede, devletin temel dayanağı olan tımar sistemini Kürtler’e uygulamadı. Bölgenin yönetimini, babadan oğula geçecek biçimde aşiretlere bırakıp bu aşiretlere, yalnızca Avrupa’daki sınır boylarında yaşayan kimi topluluklara verilen özel haklar tanıdı. Kürtler Müslüman olduğu için haraç ve cizye ödemiyor, tımar dışında bırakıldıkları için de aşar vermiyordu. Çevreleri koruma altında olduğu için, hiçbir dış tehdit altında değildiler. Bu koşullar, Kürtlerin tarihlerinin hiçbir döneminde ulaşamadıkları ayrıcalıklardı.

SELÇUKLU DÖNEMİ

Selçuklular döneminde, Türk-Kürt karışması yoğunlaştı ve Kürtler arasında hızlı bir Türkleşme yaşandı. Selçuklular’ın bölgeye getirdiği ekonomik ve siyasi denge, uzun süredir Ermeni ve Arap baskısıyla uğraşmak zorunda kalan Kürtler için, istekle katılacakları, kendileri için uygun bir yönetim düzeni yaratmıştı.

Ekonomik canlanma, katılım ve karışmayı, karışma da Türkleşmeyi hızlandırıyordu. Kafkas dilleri üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan ünlü dil bilimci, kazı bilimci ve etnograf Prof. Nikolay Marr (1865-1934), 12.yüzyıl karışması için, “Türk ve Kürt kanının Selçuklular döneminde kitlesel bir karışıma uğradığını” ileri sürer ve şunları söyler: “Anadolu Türkleri’nin, etnik ve kültürel yapılarının gelişiminde, toplumsal bakımdan onlara en yakın olan Kürtlerden etki almaları doğaldır”.1

12.Yüzyıl Türk-Kürt karışmasına önem veren bir başka tarihçi Claude Cahen’dir. Cahen, Malatya bölgesinden Batı’ya göçen Germiyanoğullarının, bir “Türk-Kürt topluluğu” olduğunu, “topluluktaki Kürtler’in zamanla Türkleştiğini”  ve Türkmen topluluklarıyla birlikte Azarbeycan’a giden Kürt oymakların “hayli kısa bir süre içinde” Türkleştiğini ileri sürer.2

Türklerin kurduğu Karakoyunlu Devleti, Kürtleri hiçbir ayırım gözetmeden eşit haklara sahip uyruğu sayar. Kimi tarihçiler, Karakoyunlu Devleti’ni,“Türkmen çoğunluğa karşın Türk-Kürt aşiretleri konfederasyonu”3 sayar. Önemli sayıda Kürt, Karakoyunlu Devleti içinde Türkleşir. Erdebil’den Mugan’a dek uzanan geniş bölgeyi yurt tutmuş, Kürt kökenli Cakirlu topluluğu, 15. yüzyılda Türkleşir.4 Safevi döneminde Karabağ’da yaşayan ve Kürt tarihi yazıldığı Şerefname’nin Kürt kökenli kabul ettiği, İgirmidört (Yirmidört) aşireti tümüyle Türkleşir.5

YAVUZ SELİM-ŞAH İSMAİL ÇELİŞKİSİ

Selçuklu döneminde, Kürtler arasında yaygın ve hızlı bir Türkleşme yaşanırken, Osmanlı döneminde, özellikle de I. Selim’den (Yavuz) sonra baskıya dayanan ilginç bir ters süreç yaşandı. Büyümenin ağır yükünü çeken Türkmenler arasında hoşnutsuzluklar arttı. Ayaklanmalara dönüşen hoşnutsuzluk, Osmanlı Devleti tarafından kanlı biçimde bastırıldı, çok sayıda Türkmen öldürüldü. Anadolu’daki gelişmeleri Osmanlı Devleti’ne karşı kullanan Safeviler, Anadolu Türkmenlerini ülkelerine çağırdı.

Kendisi de Türk olan ve Türkçeyi mükemmel biçimde kullanan Şah İsmail’in çağrısı, mezhep yakınlığıyla birleşince, Azarbaycan’a yoğun bir Türkmen göçü başlar ve Anadolu’da Türkmen nüfus, tehlikeli biçimde azaldı. Özellikle Güneydoğu Anadolu’da, sayıları son derece azalan kimi Türkmenler, kırımdan kurtulmak için Kürtleştiler.

Prof. Faruk Sümer’e göre, “Güneydoğu Anadolu eğer Safevilerin elinde kalsaydı”, Türkçe, orada “Rakipsiz bir dil haline gelecek ve bölge tümüyle Türkleşecekti”.6

Osmanlılar, Safevilerin tam tersini yaptı. Şah İsmail’in peşinde koştuğu Alevi Türkmenlere karşı Sunni Türkleri ve Şafi Kürt aşiretlerini destekledi; onları Alevilere karşı kullandı. Bu tutum, devlet politikası yapılarak Osmanlı Devleti yıkılana dek sürdürüldü.

OSMANLI DÖNEMİ

Anadolu Türklüğü, Osmanlı Merkezi Yönetimi’nin kırıma yönelen baskıcı uygulamalarından büyük zarar gördü. Toplu öldürmelere varan şiddet nedeniyle, Türkmenler, ya İran’a kaçıyor ya da Kürtlere tanınan haklardan yararlanmak için kimliğini gizleyerek dağlara çekiliyordu. Buralarda Kürtçe öğreniyor ve kendilerini Kürt olarak gösteriyorlardı.

Kürt aşiretleri, özellikle dağlık bölgelerde olanlar, özerk yönetimleriyle Türkmenler için kırımdan korunabilecekleri sığınak yerleri olmuştu. Günümüzde Kürt olarak bilinen, Kürtçe ile Türkçeyi birlikte kullanan Türkmen boyları, bu dönemin ürünleridir.7

I. SELİM (YAVUZ), TÜRKMEN KIRIMI VE KÜRTLEŞME

I.Selim (Yavuz) Safevi seferine çıktığında, Sivas’a doğru gelirken, yolda 60 bin Türkmeni öldürtmüştü. Bunu duyan yöredeki Aleviler Dersim (Tunceli) ve Malatya Akçadağ başta olmak üzere dağlara kaçmışlar ya da Tokat, Aydın, Isparta yörelerine göçmüşlerdi.

Dağlarda gizlenerek, yabancı bir ortamda yaşamak zorunda kalan bu insanlar, toplumsal geleneklerini kendi içlerinde yaşatmışlardır. Ancak, dilleri ve milli duyguları, bu zorlama karşısında büyük zarar görmüştür. İlişkiye geçtikleri Kormanço, Zaza gibi aşiretlerin dillerini öğrenmişler, bu dilleri ana dilleri Türkçeyle karıştırarak kullanmışlardır. Yaşadıkları baskının şiddetini hiçbir zaman unutmamışlar, Türk kimliğini, bilinçli bir unutkanlık içine sokarak kendilerini ne Türk, ne Kürt, ne Arap ve ne de bir başka etnik kümeden saymışlar, yalnızca Alevi olduklarını bilmişlerdir.8

Akçadağ, Maraş, Zara, Gürün ve Dersim’e yerleşip Kırmançi ya da Zazacayı kullanmaya başlayan Türkmenler, bu dilleri Kürt boylarının anlayamayacağı hale getirmişlerdi. Bunların kullanmakta oldukları Zazaca’nın yüzde yetmiş beşi Türkçeden oluşmaktadır.9

Türkmenler, gizlenme koşullarında bile Orta Asya’dan getirdikleri tarihsel ve toplumsal geleneklerini sürdürmüşlerdir. Günlük yaşamda, Zazaca ya da Kırmançi karışımı bir dil kullanmışlar ancak dinsel törenlerini Türkçe yapmışlardır. Örneğin, Bektaşilerin temel özelliği Gülbank ve Gülbank törenleri, deyiş, nefes ve cem ayinleri, edep-erkan usulleri her zaman Türkçe olarak yapılmıştır.10

IV. MURAT

Sultan IV. Murat (1612-1640), Türk kimliğini öne çıkararak Alevilere yakınlık gösterdi. 1628’de Erzincan’a geldiğinde, Dersim’deki Türk aşiret reislerini huzuruna kabul ederek, aşiretlerini dağdan indirip, Doğu Anadolu yaylasının geniş ovalarına yerleşmelerini önerdi.

Bu öneri üzerine Tunceli’den (Dersim) ayrılan yirmi kadar Alevi aşireti; Hınıs, Varto, Tercan, Kiği, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Sivas’ın ova ve dağ eteklerine yerleştiler. Kürtçe ve Zazaca öğrendikleri halde Kürtlüğü hiç düşünmediler. 17. Yüzyıldan 19. yüzyıla dek göreceli olarak çatışmasız bir ortam içinde yaşadılar.

YENİDEN ALEVİ KIRIMI

Çatışmasız ortam, II. Abdulhamit döneminde (1876-1909) sona erdi. Abdulhamit, Ermeni ayaklanmalarına karşı bir önlem olarak Sunni Kürtler’den oluşan Hamidiye Alayları’nı kurdurdu. Alaylar’a asker verip katılan aşiret reislerine paşalık, kaymakamlık gibi resmi ünvanlar dağıttı.

Okuma yazma bile bilmeyen bu “paşalardan”, daha sonra devlet, büyük zarar gördü ancak gerçek zararı, IV.Murat’ın önerisiyle ovalara inen Alevi Türkmenler gördü. Abdulhamit, Hamidiye Alayları’nı Ermenilere olduğu kadar “din dışı” saydığı Alevi kızılbaşlara karşı da kullandı. Köylere, kasabalara saldırıldı ve aralıksız sürdürülen bu saldırılarda çok sayıda Türkmen öldürüldü, malları yağmalandı. Saldırıya uğrayan bu insanlar, bir kez daha kimliklerini gizlediler ve kimi Alevi aşireti , “biz de Kürtüz” demek zorunda kaldılar.11

Osmanlı döneminde, Türk, Kürt ve Arap unsurlar devlet terörü nedeniyle öylesine karışmıştı ki, kimi yerlerde insanların hangi etnik kökenden geldiği bilinemez hale gelmişti.

ETNİK KARMAŞA

16. yüzyılda Urfa bölgesinde yaşayan büyük aşiretlerden biri olan ve Oğuzların 24 boyundan gelen Döğerlü aşireti, etnik kimliğini gizleyen Türk boylarından biridir. 13. yüzyılda Anadolu’ya gelmişler, Urfa ve Halep bölgesinde yerleşmiş, Halep’te, Arap Beni Kilap kabilelerini Türkleştirmişlerdi. 14. Yüzyılda, etkili oldukları alanlarda Türkçe konuşuluyor, Orta Asya Türkleri gibi “igdiş ata biniyorlardı”, oysa bu yörede, iğdiş ata binilmezdi.12

Prof. Faruk Sümer’in “Kürtleşmiş bir Türkmen topluluğu olduğundan kuşku yoktur” dediği13 Döğerlü aşireti, kimi tarihçi tarafından hala Kürt sanılır. Ancak aşiret üyeleri; Durmuş, Budak, Yağmur, Gündoğmuş, Kaya, Tanrıverdi, Satılmış gibi Türk adları taşırlar.14

Ünlü Türk toplumbilimcisi Kürt kökenli Ziya Gökalp (1876-1924), Diyarbakır’da Kürtler’le ilgili araştırmalarında, Kürt aşiretleri arasında çok sayıda Türk boyu saptar. Gökalp’e göre, Viranşehir’deki Karakeçililer, Batı Anadolu’daki Karakeçililerin “Türkçeyi unutmuş bir parçası”dır. Türkan aşireti, Türktür ve bu aşiretin üyeleri Türk olduklarını genellikle bilirler. Mardin’deki Kiki, Dekuri, Milikebir aşiretlerinin Türk olma olasılığı yüksektir.15

Dr. Mahmut Rişvanoğlu’na göre, kendisinin de bağlı olduğu ve Kahramanmaraş-Gaziantep yöresinde yaşayan Rişvan aşireti, “birçok Türk oymağını içine alan bir tür konfederasyondur”.16 Güneydoğu Anadolu bölgesinde toplumbilim araştırmaları yapan Prof. Dr. M. Ersöz, Rişvanlardan “Pazarcık Kırmançları’nın, kendilerinin Türkmen kökenli olduklarını bildiklerini ve komşu aşiretlerin bu bilgiyi doğruladıklarını” söyler.17 Rişvanlar içinde yer alan Çepniler, Avcıoğlu’na göre “hayli Kürtleşmiş Türkmenlerdir”.18

Mardin Sancağı’nın 16.yüzyılını inceleyen N.Göğüş, Osmanlı sayım defterlerine “Kürt toplulukları” diyerek kaydedilen topluluklar içinde birçok Türkmen beyliği saptar.19 F.Kirzioğlu, 1518 yılı Diyarbakır Sancağı Tahrir Defteri’ndeki Kurmançlar arasında bir hayli Türkçe; köy, aşiret ve erkek adı bulur.20

Tunceli Zazaları içinde Türk kökenli olduklarını bilen aşiretler vardır. Hermek, Çarıklı ve Lolan aşiretleri bunu açıkça belirtmektedirler.21Varto Tarihi’ni yazan Şerif Fırat’a göre, Hermek yaşlıları Orta Asya Türk devleti Harizmşahlardan indiklerini söylerler.22 Zazaca konuşan Tunceli Alevileri, cem törenlerinde “Türkçe söyleşirler”, “Türkçe şiir, nefes, mersiye, koşma ve deyiş okurlar”.23

‘KÜRT ALEVİSİ’ OLUR MU?

Bugün, Batı’nın desteğiyle ayrılıkçılığa yönelmiş olan kimi örgütlerin, yayınlarında, bilimsel dayanağı olmayan “Kürt Alevisi” ya da “Arap Alevisi” gibi tanımlar kullanılmaktadır. Bunlar yanlış tanımlardır. Alevilik, Türklüğe özgü bir yaşam biçimidir. Türk inanç dizgesine dayanan bir Orta Asya anlayışıdır. Alevi olmak için Türk olmak ya da Türkleşmiş olmak gerekir. Bu nedenle, kendini Alevi olarak tanımlayan Kürt ya da Arap topluluklar varsa, bunları Türkleşmiş Kürt ya da Türkleşmiş Arap saymak gerekir. Aynı, kendini şeriatçı olarak gören Araplaşmış Türkler gibi.

Alevilerin önemli bir bölümü, hala ne olduklarını, nereden geldiklerini bilmemektedir. Yüzyıllarca baskı altında yaşamanın korkusuyla kimliklerini gizlemişlerdir. Önemli bir bölümü, Osmanlı’nın zulmünden kurtulmak için, kendilerini Kürt ya da Arap olarak göstermişler ve giderek gerçek kimliklerini unutmuşlardır. Tunceli yöresinde, cem törenlerini Türkçe yapıp kendisine Kürt diyen insanlarımız vardır.

DİPNOTLAR

1          “LesKurdes”B.Nikitine sf.183; ak.D.Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kit. 1996, sf.2038
2          a.g.e. sf.2038
3          “Türklerin Tarihi”Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2039
4          “Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü” Prof. Faruk Sümer, sf.2; ak. Doğan Avcıoğlua.g.e. sf.2040
5          “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2040
6          a.g.e. sf.2043
7          a.g.e. sf.2041
8          “Kürtçe Konuşan Aleviler” Cem-Siyasi Haber Gazetesi Antalya, Ocak 2003, Sayı 73, sf.4
9          a.g.g.sf.4
10       a.g.g. sf.4
11       a.g.g. sf.4
12       “Kitab-ı Diyarbakrıyya”Lugal ve Sümer, 1.Cilt, sf.53; ak. Doğan Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap-1996, sf.2041
13       “Oğuzlar” Prof. Faruk Sümer, sf. 16; ak. D.Avcıoğlu“Türklerin Tarihi” Tekin Yay., 5.Kitap 1996,  sf.2041
14       “Türklerin Tarihi”Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2041
15       “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler”Ziya Gökalp sf. 64; ak. a.g.e. sf.2041
16       “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” Dr. Mahmut Rişvanoğlu, sf. 186; ak. Doğan Avcıoğlu, a.g.e. sf.2042
17       “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm”M.Risvanoğlu sf. 186; ak. a.g.e. sf.2042
18       “Türklerin Tarihi”Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042
19       “16.Yüzyılda Mardin Sancağı” N.Göğünç; ak. a.g.e. sf.2042
20       “Türk Dili Dergisi” Elim 1961, F.Kirzioğlu; ak. a.g.e. sf.2042
21       “Türklerin Tarihi”Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay., 5.Kitap 1996, sf.2042
22       “Varto Tarihi”Şerif Fırat,  sf. 88; ak. a.g.e. sf.2042
23       a.g.e. sf.2042

20190701

✍️ Abdülhamit siyasetinin ilk kurbanı: KIBRIS - Sinan Meydan

Abdülhamit siyasetinin ilk kurbanı: KIBRIS

1 Temmuz 1878'de devletler hukukunda görülmemiş garip bir antlaşmayla Kıbrıs İngiltere'ye “emaneten” terk edildi. İngiltere, Kıbrıs'a karşılık her yıl Osmanlı'ya 22 bin 936 kese altın ödeyecekti. 

Doğu Akdeniz kaynıyor. Kıbrıs açıklarında doğal gaz arama kavgası büyüyor. Bugün uluslararası petrol şirketlerinin üşüştüğü Kıbrıs, bir zamanlar tamamen bizimdi.

Kıbrıs, bundan tam 141 yıl önce, 1 Temmuz 1878'de, II. Abdülhamit tarafından savaşsız İngiltere'ye bırakıldı.

Şöyle ki!

1877-78 OSMANLI RUS SAVAŞI (93 HARBİ)


Rusya, 1877'de Osmanlı'yasavaş açtı. 1853-1856 Kırım Savaşı'ndaOsmanlı'ya yardım eden İngiltereve Fransabu sefer Osmanlı'yasırtını döndü. Romanya, Sırbistanve Karadağ, Rusya'nın yanında yer aldı. Savaş Balkanlar'da ve Doğu Anadolu'da; iki cephede birden gelişti.

Batıda Gazi Osman Paşa'nın, doğuda da Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nınkahramanca direnişine rağmen Ruslar, batıda İstanbul'a, doğuda ise Erzurum'a kadar dayandılar.

31 Ocak 1878'deki Edirne Mütarekesi'yle 93 Harbisona erdi.

3 Mart 1878'de Rusya ile Osmanlı arasında Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşmasıimzalandı. 29 maddedenoluşan bu antlaşma ile Rusya,Osmanlı'yı paramparça edip Balkanlara ve Doğu Anadolu'yayerleşiyor ve Akdeniz'e iniyordu.Osmanlı, Ermenilerüzerinde Rusya'ya söz hakkıtanıyordu. Osmanlı Rusya'ya 1 milyar 410 milyon Rublesavaş tazminatı ödüyordu. Büyük Bulgaristan kuruluyordu. Osmanlı, Balkanların neredeyse tamamını kaybediyordu.

Rusya'nın, Osmanlı mirasınıtek başına ele geçirmesine Avusturyave İngilteretepki gösterdi. Diğer Avrupa devletleri de onları destekledi. Yeni bir savaşıgöze alamayan Rusya, Berlin Kongresi'nin toplanmasını kabul etti.




YENİLGİNİN SORUMLUSU


93 Harbi'nde Osmanlı ordusu Rus ordusundan çok zayıf sayılmazdı. Hatta –sonradan Abdülhamit'in Haliç'te çürüteceği- Osmanlı donanması Karadeniz'de üstün durumdaydı. Bu nedenle Rusya kara savaşlarına önem verdi. (Uçarol,s. 338.)

Ancak savaş başlayınca II. Abdülhamit, İstanbul'da kurduğu “Meclisi Askeri” ile savaşı saraydan yönetmek istedi.

II. Abdülhamit,93 Harbi'nin başından sonuna, iki yılda 8 sadrazamdeğiştirdi. Savaş sırasındaki bu istikrarsızlık Rusya'nın işine yaradı.
Kısacası, bugün “strateji dehası” olarak parlatılan II. Abdülhamit, 93 Harbi'ni kazanacakbir deha gösteremedi. Hatta savaşın kaybedilmesinde etkili oldu. Ama Osman Paşave Ahmet Muhtar Paşaile birlikte ona da “gazilik” unvanı verildi.

Osmanlı'nın hezimeti: Berlin Antlaşması

13 Haziran 1878'de Alman Bismarc'ın başkanlığında Berlin Kongresi toplandı. Kongreye Osmanlı, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Avusturya ve İtalya katıldı.

13 Temmuz 1878'de64 maddelik Berlin Antlaşması imzalandı.

Berlin Antlaşması'na göre; Bulgaristan ikiye ayrıldı: Balkanların kuzeyinde Osmanlı'ya bağlı, özerk bir Bulgaristan Prensliği kuruldu. Güneyinde ise içişlerinde serbest, başında Hıristiyan bir valibulunan Doğu Rumeli Vilayeti kuruldu. Makedonya ise ıslahat yapması kaydıyla Osmanlı'da kaldı. Romanya, Sırbistanve Karadağbağımsız oldu. Bosna-Hersek Avusturya'nın yönetiminebırakıldı. Yenipazar Sancağıda Avusturya'ya bırakıldı. Niş, Sırbistan'a bırakıldı. Antivari,Karadağ'a bırakıldı. Dobruca,Romanya'ya bırakıldı. Besarabya, Kars, Ardahan ve Batum, Rusya'ya bırakıldı. 

Katur,İran'a bırakıldı. Osmanlı, Yunanistan'a bir miktar toprakverecek, Ermenilerin bulunduğu illerdeıslahat yapacak ve Girit'in özerkliğini geliştirecekti. Ayrıca Osmanlı, Rusya'ya 802 milyon 500 bin Franksavaş tazminatı ödeyecekti.

Berlin Kongresiile Osmanlı İmparatorluğu paramparça edildi. Öyle ki, Berlin Antlaşması sonunda Osmanlı, 287 bin 510 kilometrekare toprak kaybetti. (Uçarol,s. 355, Armaoğlu,s. 749.) Osmanlı, toplam toprağınınbeşte ikisiiletoplam nüfusunun beşte birini (5.5 milyon) terk etmek zorunda kaldı(Show,s. 239.) O günlerde İstanbul'unnüfusu 1 milyon 200 bindi. Karlofça'dan sonra en zararlı ve en çok toprak kaybedilenantlaşma Berlin Antlaşması'dır.B.H.Sumner, “Berlin Antlaşması Türkler için bir hezimetti” diyor. (Sumner,s. 554.)

Berlin Antlaşmasıile Osmanlı sadece ülkeler kaybetmeklekalmadı, 1 milyondan fazla göçmen Bulgaristan'dan İstanbul'aaktı. Göçmenlerİstanbul'da camilerde yatıp kalkmaya başladılar. Balkanlar'da Türkler azınlık durumuna düştü.

Ayrıca Berlin Kongresikararları ve kulisteki pazarlıklarsonunda Teselya veNarda Yunanistan'a (1881) verildi. Tunus'u Fransa (1881), Mısır'ı İngiltere (1882) işgal etti.

Bulgaristan'ın bağımsız olması (1909), İtalya'nın Trablusgarp'ı işgali (1911), Girit'in Yunanistan'a bağlanması (1913) ve İngiltere'nin Kıbrıs'ı ilhakı (1914) hep Berlin Kongresi'nin yakın-uzak sonuçlarıydı.

Lozan hezimettir” diyenler, gerçekten hezimet görmek istiyorlarsa Berlin Antlaşması'na baksınlar. Lozan değil, Berlin hezimettir. II. Abdülhamit, bu hezimete engel olamamıştır.

KIBRIS BÖYLE KAYBEDİLDİ

İngiltere istedi, Abdülhamit verdi


Berlin Kongresi öncesinde İngiltere, “Kıbrıs'ın kendisine verilmesi şartıyla”kongrede Osmanlı'ya yardım edeceğini bildirdi.

1869'da Süveyş Kanalı'nınaçılmasıyla Doğu Akdeniz'inönemi daha da artmıştı. İngiltere,Kıbrıs ve Mısır'ıele geçirerek Doğu Akdeniz'e egemen olmakistiyordu.
İngiliz Başbakanı Disraeli, Kraliçe Victoria'ya gönderdiği 5 Mayıs 1878 tarihli mektupta “Kıbrıs Batı Asya'nın anahtarıdır” diyordu.

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury,23 Mayıs 1878'de Osmanlı'yaresmen başvurup Kıbrıs'ın İngiltere'ye verilmesiniistedi.

Osmanlı Dışişleri Bakanı Saffet Paşa,İngiltere'ye itiraz etmeye kalkınca İngiliz Büyükelçisi Hanry Layard onu şöyle tehdit etti: “Eğer Osmanlı bu karara karşı çıkarsa İngiliz temsilcileri kongrede Osmanlı'ya yardım etmeyecekleri gibi İngiltere'nin Kıbrıs'ı zorla istila edeceği de bilinmelidir.
Bazı bakanların itirazına rağmen Sadrazam Sadık Paşa, “Padişahın arzusu da bu merkezdedir” diyerek Kıbrıs'ın İngiltere'ye verilmesini istedi.

İngiltere ve Osmanlı arasında 4 Haziran 1878'de Kıbrıs Mukavelenamesiimzalandı. 2 maddelikbu antlaşmaya göre Anadolu'da İngiltere'nin Rusya'ya karşı Osmanlı'yı rahat savunabilmesi için Kıbrıs İngiltere'ye terk ediliyordu. 

İngiltere ile Osmanlı arasında 4 Haziran 1878antlaşmasına ek olarak 1 Temmuz 1878'debir antlaşma daha imzalandı.Dışişleri Bakanı Saffet Paşaile İngiliz elçisi Henry Layardarasında imzalan 6 maddelikbu anlaşmaya göre; Kıbrıs'tabir dini mahkemeile Evkaf İdaresibulunacaktı. Osmanlı, Kıbrıs'ta devlete ve padişaha ait olan taşınmazlarıserbestçe satabilecekti. İngiltere her yıl Osmanlı'ya 22 bin 936 kese altın ödeyecekti.Antlaşmanın en önemli maddesi 6. maddeydi. Buna göre Rusya Osmanlı'dan aldığı Kars'ı ve diğer yerleri Osmanlı'ya iade edecek olursa İngiltere de Kıbrıs Adası'nı boşaltacak ve 4 Haziran 1878 antlaşması yürürlükten kalkacaktı. (Uçarol, s. 350, Armaoğlu, s. 758.)


Osmanlı,7 Temmuz 1878'de İngiltere'nin Kıbrıs'a asker çıkarmasınaizin verdi. 12 Temmuz 1878'de İngiliz birlikleri Kıbrıs'a çıkarak adanın yönetimineresmen el koydular. Türk bayrağını törenle indirip yerine İngiliz bayrağını çektiler.

II. Abdülhamit,15 Temmuz 1878'de “Hukuku şahaneme helal gelmemek şartıyla anlaşmayı tasdik ederim”diyerek Kıbrıs'ı İngiltere'ye bırakan bu antlaşmaları onayladı.
Böylece Osmanlı, Kıbrıs'ın yönetimini, toprak mülkiyetine sahip olmak koşuluyla,geçici olarak İngiltere'ye bıraktı. 

Ancakİngiltere ve Osmanlı arasında14 Ağustos 1878'de imzalanan tek maddelikyeni bir antlaşma ile İngiltere, adanın işgal ve yönetimi süresince her türlü kanun ve mevzuatı yapma hakkınasahip oldu.  Böylece İngiltere,Kıbrıs üzerinde dolaylı bir egemenlikkurdu.

Prof. Dr. Fahir Armaoğluşöyle diyor: “Böylece Osmanlı Devleti, tarihinde ilk defa olarak, savaş yapmaksızın bir toprak kaybediyordu…” (Armaoğlu,s. 759)
Gerçek şu ki, 1571'deVenedik'ten alınan Kıbrıs, 307 yıl sonra, 1878'de İngiltere'ye verildi. Sonra Kıbrıs'takiTürkler adadan ayrılmayabaşladı. Türklerdenboşalan yerlere Rumlar yerleştirildi.

Çırağan Vakası Abdülhamit'in korkuları ve Kıbrıs

II. Abdülhamit, 93 Harbi sonunda 14 Şubat 1878'de Mebusan Meclisi'ni kapatmış, mutlak bir egemenlik kurmuştu. Bu nedenle 23 Mayıs-15 Temmuz 1878 arasında İngiltere'yle yürütülen Kıbrıs görüşmelerinin sorumlusu doğrudan doğruya II. Abdülhamit'ti.

Vesveseli II. Abdülhamit o günlerde üç ateş arasında kalmıştı. 1) İstanbul'a kadar gelen Rus ordusu Osmanlı'yı parçalamaya hazırlanıyordu. 2) 1875'de iflas eden devlet, savaş masrafları da eklenince, ekonomik olarak çöküyordu.3) İçeride onu tahttan indirmek isteyenler harekete geçiyordu.

20 Mayıs 1878'de Ali Suavi,birkaç yüz Rumeli göçmeniyle Çırağan Sarayı'nı bastı. V. Murat'ı kaçırıp tahta geçirmek istiyordu. Çırağan Vakası başarısız oldu. Ali Suavive 23 adamı öldürüldü.

Gelişmeleri yakından takip eden İngiliz Büyükelçisi Hanry Layard, II. Abdülhamit'i ziyaret ettiğinde padişahın çok uykusuz, yorgun, tedirgin olduğunu gördü.


İngiltere, Çırağan Vakası'ndan üç gün sonra, 23 Mayıs 1878'de, Kıbrıs'ın kendisine verilmesi şartıyla Berlin Konferansı'nda Osmanlı'ya yardım edeceğini bildirdi. II. Abdülhamit, 25 Mayıs 1878'de Kıbrıs'ı İngiltere'ye bırakmayı kabul etti.

Demem o ki, Kıbrıs'ı İngiltere'ye veren II. Abdülhamit'ti. Yok efendim, “geçici olarak” verdi! Yok efendim, “hukuku şahanenin korunması” şartıyla verdi gibi bahaneler, bu gerçeği değiştirmez.

“Kıbrıs Lozan'da kaybedildi” yalanı

I. Dünya Savaşıbaşlayıp da Osmanlı,Almanya'nın yanında savaşa girince İngiltere,5 Kasım 1914'te Kıbrıs'ı ilhak etti.

I. Dünya Savaşı sonunda, 1918'de Brest-Litowsk Antlaşması ile Rusya; Kars, Ardahan ve Batum'u Türkiye'ye iade etti. Bu durumda 1 Temmuz 1878 antlaşmasına göre İngiltere'ninde Kıbrıs'ı Türkiye'ye bırakması gerekirdi. Ancak İngiltere, ilhak ettiği Kıbrıs'ıI. Dünya Savaşı mağlubu Türkiye'ye bırakmadı.

Milli Mücadele yıllarında tüm Ege, Akdeniz sahilleri, Trakya, İstanbul, Boğazlar işgal edildi. Türkiye'nin Akdeniz'le bağı koptu. İşgalci Yunan orduları Ankara yakınlarına kadar geldi. O koşullarda hazırlanan Misak-ı Milli'de –doğal olarak- Kıbrıs'a yer verilmedi.

İsmet PaşaLozan'a giderken bırakın Kıbrıs'ı, İstanbul ve Boğazlar bile hala işgal altındaydı. O koşullarda -üstelik donanmasız- Kıbrıs'ı kurtarmak mümkün değildi.

Lozan Antlaşması'nın 20. maddesine göre Türkiye, 5 Kasım 1914'te Kıbrıs'ın İngiltere'ye ilhakını tanıdı. Bu yeni bir durum değil, “malumun ilamı”demekti. II. Abdülhamit'in 1878'de geçici olarak İngiltere'ye bıraktığı Kıbrıs, bir daha hiç geri alınamamıştı ki Lozan'da kaybedilmiş olsun. Elinde olmayanı kaybedemezsin! 

Sözün özü, Abdülhamit siyasetinin ilk kurbanı Kıbrıs'tı.

KAYNAKLAR:

1- Rifat Uçarol, Siyasi Tarih, İstanbul, 1995.
2- Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi,6. bas, İstanbul, 2010.
3- B.H. Sumner, Russia and the Balkans, 1870-1880, Oxford, 1937.
4- Sina Akşin, “Siyasal Tarih (1789-1908)”, Türkiye Tarihi,C.1, İstanbul, 2013.
5- Stanford J. Show-Ezel Kural Show, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye,İstanbul, 1983.
6- İbrahim Sadi Öztürk, Mondros, Sevr, Lozan Antlaşmaları,Ankara, 2004.
7- Halil Fikret Alasya, “Kıbrıs”, TDV İslam Ansiklopedisi, C.25, Ankara, 2002.
8- Mahmut Celaleddin Paşa, Mirat-ı Hakikat,İstanbul, 1983.
9- Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C.1, Kısım 2, Ankara, 1964.
10- Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi,C.12, İstanbul, 1967.
11- “Kıbrıs Davası, Adnan Menderes ve İlk Günler”, Tarih Konuşuyor,C.1, S.1, Şubat 1964.

Alıntı/ Kaynak: https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/abdulhamit-siyasetinin-ilk-kurbani-kibris-5206746/


20190525

✍️ 🇹🇷 İttihad-ı Osmani nasıl kuruldu? - Hikmet Çiçek


İttihad-ı Osmani nasıl kuruldu?
Hikmet Çiçek

aydinlik.com.tr, 21.5.2019
___________________

21 Mayıs 1889: İttihad-ı Osmani kuruldu. Daha sonra derneğin ismi İttihat ve Terakki Cemiyeti oldu. 

23 Temmuz 1908 Devrimi’nden sonra da fırka (parti) olacaktı.

NASIL KURULDU?

İttihad-ı Osmani’nin nasıl kurulduğunu anlatalım.

4 Haziran 1889’da İstanbul’da Sarayburnu’nda Demirkapı’da olan Mektebi Tıbbiye-i Şahane’de kurulan bir örgüt, gelecekte Türkiye’nin geleceğini değiştirecekti: “İttihad-ı Osmani.”

Abdülhamit dönemindeki gizli örgütlenmelerin beşiği Tıbbiye-i Şahane (Askeri Tıbbiye ) olmuştur. İttihad-ı Osmani burada oluşturulan ilk örgüttür. Bu örgüt İtalyan devrimci Carbonari örgütünden esinlenmiş ve hücreler halinde örgütlenmiştir. Carbonari’deki gibi gizlilik gereği her üyeye bir numara verilmiştir. Bir numaralı üye İbrahim Temo’dur.

Cemiyetin kurucuları Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin ilk sınıfında okumaktadırlar. Toplantılarını genellikle tıbbiyede yapmaktadırlar. Tıbbiye dışındaki ilk toplantısını ise Edirnekapı dışında bulunan bir kahvehanede Haziran 1899’da yapmıştır.

Bu toplantıya 12 üye katılmıştır. Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu, buradaki toplantıya İbrahim Temo, İshak Sükutî, Abdullah Cevdet, Çerkez Mehmet Reşid, Asaf Derviş, Hersekli Ali Rüştü, Giritli Muharrem, Hikmet Emin, Ali Şefik ve adı tespit olunamayan bir kişimin katıldığını belirtmektedir.

İttihadı Osmani, Askeri Tıbbiye Mektebi öğrencilerinden İbrahim Temo, Harputlu Abdullah Cevdet, Kafkasyalı Mehmed Reşid, Bakülü Hüseyinzade Ali ve Diyarbakırlı İshak Sükuti tarafından 1308 (1889) tarihinde kurulmuştu.

Cemiyeti kurma kararının, Demirkapı'daki eski Tıbbiye Mektebi odunluklarında yapılan bir toplantı sırasında verildiği yazılır. Cemiyetin kitabet (katiplik) görevini Şerafettin Mağmumi Bey yapıyordu. Cemiyetin kuruluş tarihinin, Fransız Devrimi’nin 100. yılına rastlaması kuşkusuz bir tesadüf değildir.


BİR ÖĞRENCİ DERNEĞİ

Mektebi Tıbbiye-i Şahane öğrencilerinin 1889 yılında kurdukları İttihad-ı Osmani Cemiyeti, Sultan Hamit rejimine karşı kurulan bir öğrenci derneğidir. Cemiyet, kurulduktan sonra askerî ve sivil yüksekokul öğrencileri arasında taraftar kazanarak hızla büyüdü. Örgüt, Askeri Tıbbiye sınırlarını kısa zamanda aşacak Harbiye, Baytariye, Mülkiye, Bahriye, Topçu ve Mühendislik okullarına yayılacaktır.

Mekteb-i Tıbbiye öğrencilerinin neredeyse hepsi İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’ne üye olmuşlardır. Cemiyet, toplantılarını cuma günleri farklı yerlerde yapmaktadır.

Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa ve Mehmet Emin gibi yurtsever yazarların eserleri gençler arasında elden ele dolaşmaktadır. Harbiye, Baytar, Mülkiye, Topçu ve Mühendishane gibi mekteplerdeki talebelerin çoğunluğu Cemiyetin etkisi altındaydı.

Sivil ve askeri okulların gençliği, Yeni Osmanlılar’ın vatan sevgisini dile getiren şiirleriyle beslenen bir gençliktir. Okullarında Rum ve Ermeni liberal hocalardan “serbest rekabet”i, “hür teşebbüs”ü öğrenmektedirler. Rejim tarafından birkaç yıl içinde etkisiz duruma getirilir, üyeleri dağıtılır, sürgüne yollanır.

Tarık Zafer Tunaya’nın deyişiyle, “Bir iç dinamik simgesi olarak asıl İttihat ve Terakki 1906’da Selanik’te 3. Ordu subaylarının girişimiyle kurulacaktır.”

TEMO ANLATIYOR

İbrahim Temo, İttihad-i Osmani’nin kuruluşunu şöyle anlatır:
“Aziz vatanın bugünkü hali ve tarz-ı idaresiyle izmihlale uğrayacağına kani” olan dört Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane öğrencisi, “bu tehlikenin ref’i için” 2 Haziran 1889’da faaliyete geçmiş ve bir gün sonra İttihad-i Osmani Cemiyeti’ni kurmuşlardır. Tıbbiye’de yaygın olan Darvinist ve biyolojik materyalist görüşlerin etkisi altında bulunan İbrahim Temo’nun öncülüğünde bir araya gelen öğrenciler arasında Diyarbekirli İshak Sukuti, Çerkez Mehmed Reşid ve Arapkirli Abdullah Cevdet de bulunmaktadır. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne dönüşecek olması itibarıyla literatürde kendine daimi bir yer bulan İttihad-i Osmani Cemiyeti’nin kuruluşu, örgütün İstanbul-Merkez Şubesi’nin bir numaralı üyesi İbrahim Temo tarafından hatıratında ele alınmıştır.”
Cemiyetin ilk adı, “İttihad-ı Osmanî” ya da “İnkılâb-ı Osmanî”dir. Tarık Zafer Tunaya, “bu hareket bir orta sınıf burjuvazi hareketidir” der.


Alıntı/Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/ittihad-i-osmani-nasil-kuruldu-hikmet-cicek-kose-yazilari-mayis-2019

20190419

II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Ordusunda subay yetiştirme politikası

Osmanlı, Arap unsurlarını subay olarak yetiştirmeyi özellikle Sultan II. Abdülhamid döneminde bir devlet politikası haline getirdi. Araplar, Arnavutlar ve hatta Afrikalılar harp okullarında subay olarak yetiştirilmek üzere merkeze alındılar.
Cafer EL-Askeri de söz konusu Arap kökenli subaylardandı. I.Dünya Savaşı sırasında Trablusgarp'da Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa ile birlikte çeşitli aşiretleri örgütleyerek Mısır'daki İngiliz birliklerine karşı operasyonlar düzenlediler. çeşitli başarılar da kazandılar.

Fakat Cafer El- Askeri bir süre sonra İngilizler tarafından esir edildi. Mısır'daki İngiliz esir kampında Şerif Hüseyin'in ordusuna katılması için İngilizler tarafından ikna edildi. Savaşın sonunda silahını Osmanlı'ya karşı doğrulttu. Sonrasında Irak Başbakanlığı yaptı.

Kaynak: - Eugene Rogan, Osmanlı'nın Çöküşü, İletişim Yayınları. - Mesut Uyar, Edward J. Erickson, Osmanlı Askeri Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları. Fotoğraf: Cafer El- Askeri

Alıntı:  Akademik Tarih @AkademikTarihTR

20180212

✍️ 🇹🇷 Vatan şairi Mehmet Akif Ersoy'un Sultan II. Abdülhamid'i 'Baykuş'a Benzettiği Şiir: İstibdad

Mehmet Akif Ersoy'un Sultan II. Abdülhamid'i 'Baykuş'a Benzettiği Şiir: İstibdad

Mehmet Akif Ersoy’u dindar kimliği ile biliriz. Dindar olan kimliği bilim ve akıldan hiçbir zaman uzaklaşmamış bir şairdir Akif.  Biat eden dindar algısından öte aydın akıl ve bilimle sentezlenmiş realist bir İslam anlayışını savunmuştur.

Osmanlı’nın son döneminin sancılı günlerini görmüş ve buna duyarsız kalmamış bir şairdir. II. Abdülhamid Han’ı eleştirdiği “İstibdad” adlı şiirini çoğu insan kulak ardı eder bir kısmı ise görmezden gelir. Hatta Cemil Meriç “Akif, keşke  Abdülhamid aleyhine yazdığı bu hicviyeyi Safahat’ına almasaydı.” demiştir.


İstibdad şiirini ilk İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayımları arasında görmüştüm. Akif gibi dindar bir adamın yine dindar bir padişahı eleştirdiğini ilk okuduğumda şaşırmıştım. Yakın zamanda tarihçi Sinan Meydan’ın  “Öteki Mehmet Akif/ Vaiz” adlı kitabında İstibdad şirini ve padişahı eleştirisini yeniden gördüm. Bu şiirle ve Akif’in hayatına dair ilginç ayrıntıyı, Akif’in hayata bakış açısını kaynak belirtilerek aktarılan birçok bilgiyi bu kitapta elde edebilirsiniz.
II. Abdülhamit, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşını bahane ederek parlamentoyu, (Meşrutiyeti) lağvetti. II. Meşrutiyet ilan edilene kadar geçen döneme  Abdülhamid’in İstibdat (baskı) dönemi  denir. Bu dönemde anayasal haklar kısıtlanmış ve baskılar artmıştır. 

Akif din konusunda çevresindeki insanlara ve ailesine asla baskı yapmamış, hatta kızlarının başının açık olmasına dahi dayatma yapmamış bir şairin sözlerini açık açık söyleyemeyeceği “istibdad”a karşı gelmesini doğal karşılamak gerekir.

İstibdad (baskı)’ı eleştirmeyen Meşrutiyet aydını yok gibidir. Ancak Akif’in  II. Abdülhamid’i eleştirileri ağır denecek türdedir. İstibdad adlı şiirden bir iki kesit koyacak olursak:

“Zaman gelsin de görsün böyle dünyalar kadar zillet( aşağılanma)
Otuz üç yıl devam etsin, başından gitmesin nekbet(uğursuz)” 
Padişahı uğursuz olarak nitelendirmiş ve dünyalar kadar aşağılanmanın, hor görülmenin otuz üç yıl diyerek tahtta otuz üç yıl kalan padişaha atıfta bulunmuştur. ,

Hatta “Ne ali(yüce) kavim idik sen geldin sefil ettin.” demiştir.  
“Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se( keder)
Ne melunsun( lanetlenmiş) ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e”
Rezil eden, lanetlenmiş demek ile yetinmemiş “ruh-i İblis’e rahmet okutan” diyerek şeytan ruhlu bir insan olarak nitelendirmiştir.

“Gölgesinden korkup bağıran bir ödlek
Otuz üç yıl bizi korkuttu “şeriat” diyerek”
Akif burada sultanı gölgesinden korkmakla nitelendirmiş, milleti “şeriat” diyerek korkutan bir din istismarcısı rolü biçmiştir. Bir kesimin sultanı  “evliya” diye nitelendirmesine karşın, “Kızıl Sultan” yakıştırmasını ilk kullanan Akif olmuştur.
“Ah efendim o herif yok mu Kızıl Kafirdi” diyerek Sultan hakkında ağır ithamlarda bulunmuştur.

Akif başka bir şirinde  
“Ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb işler,
Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer”   
 
diyerek Yıldız Sarayındaki padişahı Baykuş’a benzetmiştir.  Otuz üç yıl boyunca baskı ile ülkeyi yönettiği için Sultan’ı ağır şekilde eleştirmiştir.

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem” diyen  Akif’in başka şekilde bir duruş sergilemesi düşünülemezdi zaten. 27 Aralık 1936 yılında aramızdan ayrılan Mehmet Akif Ersoy’u ölümünün sene-i devriyesinde rahmet ve özlemle anıyoruz. 

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...