Atatürk:''Ne Mutlu Türküm diyene'' - Biz Türkler Asyai bir milletiz - Anadolu İrfanı'yla aydınlanır yolumuz... arşivi derleyen: Alp İçöz, gönül dostu bir şair
Bizim bazı gençlerde Avrupa hayranlığının en büyük sebebi aşağılık kompleksi ve cehalettir.
Bu genç İsviçre’nin bugünkü zenginliğini neye borçlu olduğunu biliyor mu? İsviçre'nin Afrika’da kendi kolonileri olmamasına rağmen İsviçreli tüccarlar ve şirketler Avrupa'nın sömürgeci +1 https://t.co/jJ2McIcrC1pic.twitter.com/Qrilw5mwFT
Bizim bazı gençlerde Avrupa hayranlığının en büyük sebebi aşağılık kompleksi ve cehalettir.
Bu genç İsviçre’nin bugünkü zenginliğini neye borçlu olduğunu biliyor mu?
İsviçre'nin Afrika’da kendi kolonileri olmamasına rağmen İsviçreli tüccarlar ve şirketler Avrupa'nın sömürgeci sistemleriyle büyük oranda bağlantılıydılar.
İsviçre Milli Müzesi İsviçre'nin sömürgecilik geçmişinin izlerinin bu tarihle bağlantısını yazıyor.
İsviçre Irkçılıkla Mücadele Komisyonu, Afrika kökenli insanlara yönelik ön yargıların sömürge döneminden miras kaldığını açıkladı.
Irkçılıkla Mücadele Komisyonu'nun tarih çalışmaları, İsviçre'nin Güney Afrika'daki apartheid rejimiyle yaptığı altın ve elmas ticaretini itiraf etti.
Özetle İsviçre'nin bugünkü refahının büyük bölümü, sömürgecilik ve Afrika’daki yerli kaynakların talanıyla oluştu, emekle değil.!
📙 YENİ // Dakikalar İçinde Afrika Tarihi, insanlığın ilk adımlarından günümüzün yükselen Afrika’sına uzanan binlerce yıllık tarihi; büyük medeniyetleri, dönüm noktalarını ve öne çıkan isimleri 200 etkileyici görsel eşliğinde akıcı bir anlatımla sunuyor. @halimgencoglu
"Asya" ve "Çamasan" gibi ödüllü kitaplara imza atmıştır...
29 Temmuz 2009 yılında aramızdan ayrılan Ceyhun;
savunduğu değerler ve geride bıraktığı eserlerle mücadele dünyamıza ışık tutmayı sürdürmektedir...
Edebiyattaki neo-liberal rüzgarlara boyun eğmeyerek "Edebiyatımı Geri istiyorum" eseriyle kültür emperyalizmine karşı net bir cephe almıştır...
Demirtaş Ceyhun fırtınalar yaratıyor
‘Edebiyatımı Geri İstiyorum’ Türkiye’de pek çok kavramın yeniden tartışılmasına yol açacak bir kitap. Demirtaş Ceyhun, yalnız kitabıyla değil, söyledikleriyle de edebiyat ve siyaset dünyasında dalgalanmalar yaratıyor.
İstanbul
NTV-MSNBC
17 Mart 2005 — Yazar Demirtaş Ceyhun, postmodernizmin ‘Amerikan İmparatorluğu’nun yeni ideolojisi olmasından, Soğuk Savaş’ın edebiyat ve toplum yaşamımıza etkileri üzerine duymaya ve okumaya alışık olmadığımız şeyleri söylüyor.
Yasemin Arpa: Türkiye’de sorunun kitap değil bir edebiyat sorunu olduğunu söylüyorsunuz.
Demirtaş Ceyhun:
Tabii Türk toplumunun az kitap okuduğunu yadsımak olanaksız. Kitap okumak başka bir iş. Türk toplumunun fazla kitap okuyabilmesi için önce alfabe, okuma yazma öğrenmesi, iyi bir eğitim görmesi gerekir. İstatistiklere baktığınızda Türk toplumunun yüzde sekseni okuryazar görünüyor. Ama yüzde seksenin yarısından fazlasına askerlikte eğitim veriliyor. Yani zorla, okuma yazma öğretiyormuş gibi yapıyorlar, askerliği bitirince unutuyor. Doğru dürüst kitap okumasını bilmeyen adamın kitap okumasını nasıl bekliyorsunuz ki? Kitap sorunu eğitim sorunu, bilgi sorunu, bir toplumsal yapı sorunu. Yani henüz daha çağın bilincine varamamış, üretim ilişkileri hâlâ göçebe toplumu olan bir toplum aşamasında.
Y.A.: Okulluluğumuz kişi başına 3,5 yıl...
D.C.:
Kitap ve edebiyatın altını çizerek ayırırken; Türkiye’de edebiyat üzerine dergi çıkmaz, Cumhuriyet, Radikal kitap eki çıkarıyor. Yani sadece kitap okunsun diye. Aynı olayı gazetelerimizde, yazılı basında da görüyoruz. Gazetelerimiz özellikle 1950’lerden itibaren, hatta 1948’de Hürriyet Gazetesi’nin çıkışıyla başlayan süreçte -Yedi Gün’de başlatmış olmalı Sedat Simavi- biz 2.Dünya Savaşı sonrasında Batı’dan gelen yönlendirmelerle kitap okumayı, gazete dergi okumayı artırmak için kullandığımız sözcük sayısını azaltmaya çalıştık.Y ani bugün Türkiye’de bir gazete, bir kitap, bir dergi ne kadar az sözcükle çıkıyor ise o kadar çok okunuyor. 300 sözcükle bir dergi çıkartıyorsanız, 300 bin satıyorsunuz.
İlber Ortaylı’nın Sayın Bedir Acar'a 25 yıl evvel verdiği mülâkattan önemli notlar.
“Kimi aydınlarımız redd-i miras peşinde ama Osmanlısız kültür olmaz. Şimdi babanızı reddetmekle işten kurtulabilir misiniz? Kaşınız benzer, gözünüz benzer. Reddi miras, bir cemiyet için en manasız müessesedir. O safha artık bitmiştir, bitmelidir. Osmanlılık denen şeyin bir kompleks olmadığı artık kabul edilmiştir. Osmanlı'nın 700. yılını kutlayan devlet değil midir?"
"Kimse Cumhuriyet'ten vazgeçmedi, Cumhuriyet düşmanı olmadı. Ama insanlar mazideki imparatorluğun kültürel değerlerini benimsiyor. En azından bizim kuşaklar kadar ham ve hoyrat reddiyeler yazmıyorlar. Türkiye'nin böyle bir gelişmeye ihtiyacı var."
"Toplumun elit tabakasının belirgin bir şekilde kendi kültürüne sahip çıkması ve onu taşıması gerekir. Üst tabaka kendi kültürünü kaybederse, alt tabaka da başıboş kalır ve kendine kolay bir yol tutturur."
"Osmanlı'da çok mühim bir bürokrasi ve ordu geleneği vardır. Bugünkü Türkiye'nin İslam dünyasında - istediğiniz kadar beğenmeyin - sağlam bir bürokrasi geleneğine ve güçlü bir orduya sahip olan tek devlet olduğunu kimse aklından çıkarmasın. Bu Osmanlı'dan tevarüstür."
"Dünyada bugün müthiş bir Amerikanlaşma vardır. Bu bir avamî kültürdür ve bizim toplumumuzun da sorunudur. Bu tip bir yaşama biçimi insanlık değerlerini tahrip ediyor."
"Bugünkü laik eğitim kavgası asıl problemi görmemizi engelliyor. Zeki insanı yükseltecek bir eğitim sistemimiz olmalıdır. Şayet bu olmazsa bütün geleneğimizin yıkılması demektir. Bu bir facia olur."
Emperyalist kapitalist sistem, kadını üretimden koparıyor. Kadını kapitalizmin öznesi yaparak, tüketimin tam merkezine oturtuyor. Diğer yandan Cumhuriyet’in eşit yurttaş ve millet yaptığı kadın ve erkeği, birbirine düşmanlaştırarak kadını yalnızlaştırıyor.
Cinsel bir metaya dönüştürüyor.
Kadın, sistemin yaşaması için araç haline getiriliyor.
Sistem, kadını üretimden koparıp pazarında vitrin yapmaya çalışıyor.
İnsan emeğini ve en çok da kadının emeğini sömürerek ürettiklerini, yine emeğini değersizleştirdiği kadın üzerinden kâra dönüştürüyor, kendi ömrünü uzatıyor.
Kadın, cinsiyeti, emeği, hatta kanı, eti sömürülerek üzerinden para kazanılan bir araç haline getiriliyor.
KADIN VE AİLE DÜŞMANLIĞI
Kadın ne kadar yalnızlaşırsa sistem o kadar çok kazanıyor.
Kadın ne kadar bireycileşirse ailenin, toplumun parçalanması kolaylaşıyor.
Bütün bunların yanında neoliberal çürümüş kültür de cabası.
Özgürlük dedikleri LGBT dayatması ve uyuşturucunun özendirilmesi yoluyla kadınlarımız ve çocuklarımız Atlantik dayatması neoliberal kültürün esiri yapılmaya çalışılıyor.
Sırtını Türk Kadını’nın devrimci mirasına dayayan Cumhuriyet Kadınları Derneği, Türk Kadınına takılmak istenen bu zincirleri kıracak balyozu ellerimize uzatıyor.
Milli Kadın Hareketi!
MİLLİ KADIN HAREKETİ NEDİR?
Milli Kadın Hareketi, kadınlarımıza Batı’nın dayattığı her türlü ekonomik, siyasi ve kültürel saldırılara, yaptırımlara karşı birlik çağrısıdır.
Türk kadını için bir zorunluluk haline gelen Üretim Devrimi çözümünde birleşme çağırısıdır.
Emperyalist kapitalist sistemin özgürlük diye dayattığı bütün çürümüşlükleri kadınımızın üzerinden atmak için, gerçek bir özgürlük mücadelesini birlikte vermeye davettir.
Ailenin değersizleştirilmesine, çocuklarımızın ellerimizden koparılıp, sistemin uygulayıcısı haline getirilmeye çalışılmasına bir isyan hareketidir.
Sistemin kadının önüne koyduğu bütün bayrakları yırtıp, yerine Türk bayrağımızı dikme çağrısıdır.
Kadınımızın sistemin metası haline getirilmesine karşı, birlik olma davetidir.
Sistemin sunduğu sözde güzellik maskelerini yırtıp, gerçek güzelliğin üretmede, paylaşmada, dayanışmada olduğunun tadına birlikte varma özlemidir.
Tam bağımsız yaşamak istediğimiz vatanımızda, başı dik yaşamaya çağrıdır.
Kadınımızı gerçek mücadelesinden koparan sahte özgürlük kafeslerini parçalamaktır.
LGBT dayatmasının ve çocuklarımızı uyuşturucunun esiri yapmak isteyen neoliberal, çürümüş kültürün panzehiridir.
Türk kadının emperyalizme karşı mücadelesinde kazandıkça haklarını da kazandığı gerçeğinden yola çıkarak vatan mücadelesi ile kadın mücadelesini birleştiren tek harekettir.
Milli Kadın Hareketi, kadınımızı birleştirme, bütünleştirme hareketidir.
Haydi Türk kadını, Milli Kadın Hareketi’yle, hak ettiğin güzel günleri birlikte yakın etmeye!''
Ali Sami Yen’in yıllar sonra Galatasaray’ın kuruluş amacını tanımlamak için söylediği sözler Milli Takım'ın belki de ta en başından beri organik misyonudur: “Amacımız Türk olmayan takımları yenmek."
Melih Şabanoğlu
Gerçekten de bu ülkede Batı'da yaşayanları her manada alt etmeye çalışmak genlere yerleşmiş bir haslettir. (Burada batı hem gerçekten batıdır, hem de “biz” olmayan herkes; ama daha çok coğrafi olarak batı ve doğu fark etmez, bütün “medeni” toplumlardır.)
“Ne var bunda” denilebilir, “bütün ülkeler için geçerli değil mi bu”? Değil.politikası göremeyiz. Bir yanda cumhuriyetin ideologlarının ortaya koyduğu kitle sporu konsepti vardır. Diğer yanda cumhuriyetin miras aldığı, ancak radikal biçimde dönüştüremediği ve temelde bireyselliği ön plana çıkaran bir spor kültürü. Bu spor kültürünün çok köklü olduğu söylenemez, ancak güçlü olduğu açıktır. Gücünü geçmişten ve yaşanmışlıktan alan bir kültürdür bu.
Bu iki farklı spor anlayışı tek parti döneminin ilk zamanlarında sık sık çatıştı, ama sonuçta ağır basan ancien rejimin spor kültürü oldu.
Bunu biraz açmak istiyorum. Cumhuriyetin ideologları temel spor politikasının kitle sporuna dayalı olmasını savundular sürekli. Çünkü amaç, M. Kemal Atatürk’ün işaret ettiği üzere, “sağlıklı ve gürbüz çocuklar” yetiştirmekti. Kitle sporu anlayışının en veciz halini cumhuriyetin ideologlarından Burhan Asaf Belge’nin bir yazısında buluruz: “Biz millet için ve millet ölçüsünde spor istiyoruz, birinci gelen tekler istemiyoruz. Sağlam yapılı, güzel gövdeli ve inkılap ahlakiyatını benimsemiş on binler, yüz binler istiyoruz.”(1)
Bu kapsamda cumhuriyet ideologlarının 11’er futbolcudan oluşan iki takımın karşı karşıya geldiği ve binlerce kişinin izlediği futbolu kitle sporu içinde değerlendirmedikleri açıktır. Öyle ki kitle sporu söz konusu olduğunda cumhuriyet ideologları futbol milli konseptini bile kolayca küçümseyebilmişlerdi.
İşte bu küçümsemeyi açık biçimde ortaya koyan çarpıcı bir pasaj: “Bütün dünya Milli Takımlarını teker teker yenecek bir milli futbol takımımız, yani on bir kişimiz bulunsa, ne futbolcularımızdan, ne spordan şikâyet etmek kimsenin hatırına gelmeyecek. Demek ki biz her ne şekilde olursa olsun galip gelecek takım ve nihayet 11 kişi arıyoruz. Bu horozunu komşusunun horozu, devesini bir başkasının devesi ile dövüştüren, güreştiren ve galibiyet halinde şeref duyduğunu zanneden bir adamın halinden ve telakkisinden hiç farklı değildir.”(2)
Çok çarpıcı değil mi? Ancak cumhuriyet ideologları bu fikir mücadelesini kaybettiler. Zira tek parti rejimi onlara rağmen Milli Takımı milliyetçilik temelli temsiliyet esası üzerinden değerlendirdi. Futboldan güreşe, binicilikten eskrim, atletizme kadar bütün milli temaslar, özellikle de olimpiyat oyunlarına katılım, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin modern yüzünü uluslararası kamuoyuna göstermek amacıyla önemsendi. Artı, bu organizasyonlarda elde edilen başarısız sonuçların faturası, başta Milli Takım hocaları olmak üzere spor yöneticilerine ödetildi. Bugün olduğu gibi.
Ben bu yazıda en başından bugüne dek Milli Takım hocalarını aşırı hızlı çekimde ele alırken onları istihdam etmenin biricik amacının “Türk” olmayanları yenmek amacına hizmet edecekleri düşüncesi, onları kovmanın biricik nedeninin ise bunu başaramamak olduğu tezi olduğunu öne süreceğim. Bu tezimi de teklif ettiğim tarihsel dönemselleştirme üzerinde hareket ederek geliştirmeye çalışacağım.
Futbol Milli Takımının faaliyet alanı enternasyonal sahadır gerçeğinden hareketle dönemselleştirmede uluslararası ilişkiler disiplinini temel alacağım. Bu nedenle de teklif ettiğim dönemselleştirmenin arka planında yer alan önemli ulusal ve uluslararası gelişmeleri, konunun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla sahne önüne getirmeye gayret edeceğim.
Teklif ettiğim dönemselleştirme şöyle:
1- Bağlantısız dönem (1923-1948)
2- Batıyla entegrasyon dönemi (1948-1990)
3- Küresel aktör dönemi (1990 sonrası)
Şimdi bu dönemleri sırasıyla daha kapsamlı ele alacağım.M
BAĞLANTISIZ DÖNEM (1923-1948)
Cumhuriyet modernleşmesinin ana motor olduğu bu dönem, cumhuriyetin kurulmasından sonra başlar ve Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağlantısızlık politikasına son vermek zorunda kaldığı yıllara dek uzanır. Bu dönemin tamamında ülke tek parti rejimi tarafından yönetildi ve tırnak içinde amatör olan futbol (ve de spor elbette) devletin öncelik listesinin sonlarında yer aldı. Genç cumhuriyetin kaynaklarının oldukça kıt olduğu göz önüne alındığında bu politika anlaşılabilir bir şeydir.
Bu dönemde Milli Takımın üç karakteristik özelliği sahip olduğunu görürüz:
Olimpiyatların önemi: Bu dönemde futbol Milli Takımı açısından uluslararası organizasyonlar içinde sadece olimpiyatlar önemsendi. Futbolun profesyonellerce oynandığı ülkelerin katıldığı dünya kupasından ise uzak duruldu.
Az sayıda resmi maç: 25 yılı kapsayan bu dönemde Milli Takım sadece beş resmi maç yaptı. Bunlar 1924, 1928, 1936 ve 1948 olimpiyat oyunları çerçevesinde oynanan beş karşılaşmadır. (3)
Yabancı hocalar: Bu dönemde Milli Takımın başında hep yabancı hocalar bulundu; sırasıyla Billy Hunter, Bela Toth, Fred Pagnam ve James Elliott Donnelly.
Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşı sonrasında savaş suçlusu ilan edilen Osmanlı’nın 1920 Antwerp’te düzenlenen olimpiyat oyunlarına katılması önlenmişti. Ancak 1924 Paris Olimpiyat Oyunları için genç cumhuriyetin önünde böylesi bir yasak kalmadı. Cumhuriyetin kurucuları Paris Olimpiyat Oyunları'nı uluslararası kamuoyuna genç cumhuriyetin vizyonu ve rotası konusunda mesaj verebilecekleri bir mecra olarak kullanma düşüncesi içine girdiler. Verilecek mesaj açık ve netti: Genç Türkiye Cumhuriyeti ve Türkler moderndir. Türkler de bütün gelişmiş ülkelerin toplumları gibi spor yaparlar.
Bu amaçla olimpiyatlara derli toplu ve kuvvetli ekiplerle katılmak için o dönem şartlarında ciddi bir ödenek ayrıldı. Bu ödeneğin bir bölümü de olimpiyatlarda yarışacak sporcuları eğitmek amacıyla ülkeye getirilen antrenörlere ayrıldı. Türkiye’nin beş kategoride yarıştığı olimpiyatlar için sporcuları hazırlamaları amacıyla istihdam edilen antrenörlerden birisi de futbol Milli Takımının başına getirilen Billy Hunter (William Brown Hunter) oldu.
Milli Takım'ın oluşumu
İskoçya doğumlu Hunter sadece Milli Takımın değil, bilinen anlamında Türkiye’nin de ilk teknik direktördür. Olimpiyat oyunları için kolları sıvayan Hunter, Milli Takımı oluşturmak için özel maçlar düzenledi, bu karşılaşmalar sonrasında bir kadro belirledi ve seçtiği futbolcu grubunu özel olarak çalıştırdı. Bu sayede ülke futbolcusu metodik çalışmayla tanışmış oldu ve sistemli çalışmanın yeteneği artırabileceğini bizzat deneyimledi.
Kanımca Hunter, görev yaptığı sürece oldukça başarılı oldu. Hunter yönetimindeki Milli Takım, olimpiyatlarda Çekoslovakya ile karşılaştı ve 5-2 yenilerek turnuvaya veda etti. O dönem Çekoslovakya’dan turne için İstanbul’a gelen ve ülkede “meşhur-ı âlem” olarak bilinen temsilcisi Slavia Prag’ın güzide kulüplerimizi minimum 7-0 yenerek gole boğduğunu hatırlarsak, Milli Takımın elde ettiği 5-2’lik sonucun kabul edilebilir bir yenilgi olduğunu söyleyebiliriz.
Olimpiyat oyunlarına veda eden Milli Takım Paris’ten kuzeye hareket etti. Türkiye futbol literatüründe “şimal turnesi” olarak bilinen ve olimpiyat oyunları sonrasına tarihlenen bu turne sırasında Hunter’ın Milli Takımı başarılı maçlar çıkardı ve sırasıyla Finlandiya, Estonya ve Litvanya Milli Takımlarını yendi. (Finlandiya karşılaşması Milli Takımın galibiyet aldığı ilk maç olarak geçti tarihe.) Milli Takım turne sırasında sadece Polonya’ya yenildi.
Yabancı hocalar dönemi
Billy Hunter’dan sonra da Milli Takımı yabancı hocalar çalıştırdı. Bu, bize üç şey söylüyor.
İlk olarak spor yöneticilerinin (buna gerçekte sivil örgütlenmeler olan ülke kulüplerini de ekleyerek kapsamı genişletebiliriz), futbolu ülke çocuklarına yabancı hocalarca öğretilmesi gereken bir disiplin olarak gördüklerini.
İkinci olarak genç cumhuriyet döneminde gördüğümüz kurumsal idealist yaklaşımın futbol sahasında geçerli olmadığını. Hatta tam tersine self-oryantalizmin devamı olan “futbolun ve sporun egemenleri Batıdır” yaklaşımının egemen olduğunu.
Son olarak da her ne kadar yabancı olsalar da, temsiliyet açısından kabul edilmeyen yenilgiler sonrasında teknik direktörlerin görevlerine bir çırpıda son verildiğini. Diğer taraftan bu politika bize, teknik direktör tercihlerinde öğreticilik-yetiştiricilik özelliğinin terk edilip ulusal temsiliyeti ön plana alan yarışmacı zihniyete geçildiğini de bir kez daha gösteriyor. (Değişen bir şey yok, bu zihniyet bugün de devam etmekte.)
BATIYLA ENTEGRASYON DÖNEMİ (1948-1990)
Türkiye’nin bağlantısızlık politikasını terk edip uluslararası arenada Batı dünyasının yanında yer aldığı bu dönemde futbol Türkiye’de önemli bir sıçrama yaptı; önce kurumsallaştı, ardından da tabana yayıldı. Bu dönemi daha iyi anlayabilmek için hızlandırılmış kronolojiye göz atmak yerinde olacaktır.
- Türkiye, 1948’de Marshall Planı kapsamında yardım almaya başladı.
- Bütün kesimlerce varlığı bilinen, hukuki olarak yasak olmasına rağmen üzerine gidilmeyen gizli profesyonellik 1951 yılında terk edilerek profesyonelliğe geçildi.
- Savaşın tahrip ettiği Avrupa’da futbolun da büyük darbe yemesi nedeniyle bu spor dalında Türkiye ile önemli futbol ülkeleri arasındaki makas daraldı.
- Türkiye 1952’de NATO’ya katıldı.
- Milli Takım 1954’te profesyonel futbolun en önemli turnuvası olan Dünya Kupası’na katıldı.
- İki büyük savaşın çıktığı Avrupa kıtasında kalıcı bir barışın tesis edilmesi ve ülkeler arasındaki yakınlaşmaya yardımcı olması için 1954 yılında UEFA kuruldu.
- Türkiye Futbol Federasyonu 1954’te kurulan UEFA’nın şemsiyesi altına girdi. Böylece Milli Takımın ve kulüp takımlarının yarışacağı ana arena da belirlenmiş oldu.
- 1960’larda daha da artacak köyden kente göçün ilk dalgaları 1950’lerde görülmeye başlandı. Bu süreç geniş nüfusların hem oyuncu, hem izleyici olarak futbolla temasa geçmesine yol açtı. Futbolcu ve futbol kulüplerinin sayısında patlama yaşandı.
- Türkiye’nin ilk ulusal ligi 1959’da start aldı. (Bunu 1962’de Türkiye Kupası’nın, 1963-1964 sezonunda 2. Lig’in kuruluşu izledi. 1965 yılına gelindiğinde Birinci ve İkinci Lig’de 15 ilin temsilcileri mücadele ediyordu. Bu sezon İkinci Lig’de şampiyon olarak Birinci Lig’e çıkan Eskişehirspor’un lokomotifliğinde “Anadolu ihtilali” olarak adlandırılan süreç başladı.)
- UEFA 1955 yılında start verdiği Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası turnuvasına ek olarak 1960’ta Avrupa Futbol Şampiyonası’nı düzenlemeye başladı.
- Savaşta darbe alan Avrupa ülkeleri, hızla kalkınarak futbolda Türkiye’yle daralan makası 1960’ların ikinci yarısından itibaren yeniden açmaya başladılar. Böylece Milli Takımlar tarihindeki “şerefli mağlubiyetler” dönemi de başlamış oldu.
- Anadolu ihtilalinin ikinci lokomotifi kabul edilen Trabzonspor 1973-1974 sezonunda Birinci Lig’e yükseldi. İkinci sezonunda da şampiyon oldu.
- 24 Ocak 1980 tarihinden itibaren Türkiye ekonomide ithal ikamesi politikasını terk ederek küresel piyasa ekonomisine eklendi. İhracata dayalı büyüme sonrasında devlet spora ve futbola daha çok kaynak aktarmaya başladı. (Ali Sami Yen ve Fenerbahçe gibi atıl durumda bulunan statlar çimlendirilerek yeniden devreye alındılar.) Bu süreç dünyayı ve dünya futbolunu daha yakından takip eden yeni bir neslin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.
- 1980’lerin ikinci yarısından itibaren futbolda dünyaya entegre olmuş yeni yönetici sınıf ortaya çıktı ve bunlar proje bazlı yaklaşımı başlattılar.
Yaklaşık 45 yıl süren bu dönemin Milli Takım bazında dört karakteristik özelliğe sahip olduğunu görüyoruz. İlki yabancı çalıştırıcı zihniyetinin terk edilmiş olması. Giderek artan sayıda yerli teknik direktörü Milli Takım başında görmeye başladığımız bir dönemdir bu. Nitekim bu dönemde yabancılar 15, yerliler ise 26 kez göreve getirildiler. Eğilim olarak dönemin başında daha çok yabancı teknik direktörler tercih edilirken dönemin sonuna doğru yerliler göreve getirilmeye başlandı.(4)
Daha fazla milli temas, daha fazla hoca kıyımı
İkinci özellik ise bu dönemde Milli Takım'ın giderek artan sayıda maç yapmaya başlaması. 1923-1948 arasında oynan beş resmi maça karşın, 45 yıl süren bu dönemde Milli Takım 99 resmi maç yaptı.(5)
Üçüncü özellik ise şu: 42 yıl boyunca toplam 40 defa görevlendirmenin yapılması. Yani bir hoca yaklaşık bir yıl boyunca görevde kalabildi. Bunun elbette elde edilen kötü sonuçlarla ilintisi olduğunu söylemeye bile gerek yok. Dolayısıyla ilk bölümde gördüğümüz başarı temelli yaklaşım bu dönem için de geçerliydi.
Son özelliğe gelince, buna Almanya etkisi diyebiliriz. Ülke futbolundaki ilk Alman teknik direktör 1974-1975 yılında Beşiktaş’ta görev yapan Horst Buhzt olmuştu. Onu izleyen ikinci isim 1984’te Galatasaray’a gelen Jupp Derwall oldu. Derwall aynı zamanda Milli Takımın da danışmanıydı ve Milli Takım'ın başına Sepp Piontek’in getirilmesinde payı vardı. Bu ekolün oluşturduğu altyapı 1990’larda ülke futbolunun yavaş yavaş küresel oyuncu olmasının ilk adımları oldu.
Bu dönemde kanımca bahsedilmesi gereken üç teknik direktör var: Sandro Puppo, Adnan Süvari ve Coşkun Özarı.
Puppo hem futbolculuk hem de teknik direktörlük yaşamında önemli başarılar elde etmiş bir futbol işçisiydi. Inter ve Roma gibi kulüplerde oynamış, 1936 Berlin olimpiyat oyunlarında İtalya milli takımıyla altın madalyaya ulaşmış bir orta saha futbolcusuydu. Teknik adam olarak da özgeçmişinde FC Barcelona ve Juventus FC’yi çalıştırmıştı. Toplamda dört kez Milli Takım'ın başına getirilen Puppo’yu ülke futbol tarihi açısından en özel kılan başarı, Türkiye’yi Dünya Kupası finallerine götürmesiydi. 1954’te İspanya eşleşmesini geçerek Dünya Kupası'na katılan Türkiye, onun yönetiminde üç maç oynadı. Bu maçların ikisinde turnuvayı dünya şampiyonu unvanıyla tamamlayacak olan Almanya’ya farklı sonuçlarla yenilen Milli Takım Güney Kore’yi 7-0 yenerek tarihi boyunca elde ettiği en gösterişli sonuçlardan birini aldı.
Başarılı yerli hoca modeli: Süvari ve Özarı
Adnan Süvari’ye Milli Takım hocalığının teklif edilmesinin temel nedeni Göztepe’yi ülke futbolunun önemli aktörlerinden birisi durumuna getirmesiydi. Süvari’nin başında olduğu Milli Takım'ın elde ettiği en çarpıcı sonuç, her ne kadar özel karşılaşma olsa da deplasmanda 2-0 kazanılan Sovyetler Birliği maçıydı. (Budaoa Süvari’nin başında olduğu Göztepe’yi 1968-1969 sezonunda daha sonra UEFA Kupası adını alacak olan Fuar Şehirleri Kupası’nda yarı finale, 1969-1970 sezonunda ise UEFA Kupa Galipleri Kupası’nda çeyrek finale taşımış olduğunu hatırlıyoruz.)
Coşkun Özarı da aslında Süvari’ninkine benzer biçimde Milli Takım'ın başına getirildi. Özarı’ya Milli Takım yolu, 1970-1971 sezonunda Metin Kurt, Aydın Güleş ve Tuncay Temeller gibi önemli genç futbolcuları transfer ettirdiği Galatasaray’ın başında kazandığı Türkiye şampiyonluğuyla açıldı. Ertesi sezon Galatasaray’daki koltuğunu yardımcısı Brian Birch’e terk eden Özarı 1972 yılında Milli Takım'ın başına getirildi ve bu görevini dört yıldan fazla sürdürdü.
KÜRESEL AKTÖR DÖNEMİ (1990 SONRASI)
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayan bu dönemin (buna Yugoslavya ve Çekoslovakya’nın dağılmalarını da eklemeliyiz) en karakteristik özelliği Türkiye’nin futboldaki yükselişi ve uluslararası arenada başarılar elde etmeye başlamasıdır. Bu başarılar uygulamaya konulan bir proje kapsamında elde edildi. Bu dönemi daha iyi anlayabilmek için kronolojiyi veriyorum:
- Şenes Erzik’in başında bulunduğu TFF, hazırlanan bir proje kapsamında 1990 yılında Sepp Piontek’i Milli Takım'ın başına getirdi.
- Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması uluslararası arenada yaşanacakların işaretiydi. Yeni dönem 1991’in sonunda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başladı. Aynı yıl benzer bir süreç Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan ettikleri Yugoslavya’da yaşanmaya başladı.
- 1989’da TFF başkanlığına atanan Şenes Erzik, TFF’nin özerk bir kuruluş haline getirilmesinden sonra 1991’de yapılan ilk genel kurulda delegelerin oyuyla özerk TFF’nin seçilen ilk başkanı oldu. Erzik 1997 yılına kadar görev yaptı.
- U-18 Milli Takımı 1992’de Avrupa şampiyonu oldu.
- U-23 Milli Takımı 1993’te Akdeniz olimpiyatlarında şampiyon oldu. Bu takımın teknik direktörü Fatih Terim’di.
- Milli Takım teknik direktörlüğüne 1993’te Piontek’in yardımcısı olan Terim getirildi.
- Milli Takım 1996’da tarihinde ilk kez Avrupa Futbol Şampiyonası’na katıldı.
- Galatasaray UEFA Kupası’nı kazandı.
- Milli Takım 2000’de düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası’nda çeyrek final oynadı.
- Türkiye 2002’de tarihinde ikinci kez katıldığı Dünya Kupası’nda üçüncü oldu.
- Milli Takım 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda yarı final oynadı.
Türkiye’nin futbolda küresel aktör olmaya başladığı bu dönemde ilk hareketi veren motor kuvveti TFF’nin özerk hale getirilmesi ve o dönem TFF Başkanı olan Şenes Erzik döneminde futbolun (A Milli Takım'dan genç milli takımlara kadar) bir proje kapsamında yönetilmesi oldu. Bu projede milli takımlar için prese dayalı futbol modeli benimsendi ve bu doğrultuda Alman teknik direktör Sepp Piontek göreve getirildi. Genç takımlar ise Piontek’in koordinasyonunda Fatih Terim ve Serpil Hamdi Tüzün gibi ehil hocalara teslim edildi. Ayrıca tüm ülkede futbolcu taraması yapılarak genç yetenekler ortaya çıkarıldı.
Prese dayalı futbol modeli ülkenin lokomotif kulüpleri tarafından da benimsendi ve bu doğrultuda Karl Heinz Feldkamp, Holger Osieck ve Christoph Daum gibi takımlarına baskılı futbol oynatan Alman teknik direktörleri ülkede görmeye başladık.
Sadece Milli Takımla sınırlı kalmayan bu proje ilk meyvelerini Tüzün’ün çalıştırdığı Türkiye U-18 takımının 1992’de Avrupa, Terim’in çalıştırdığı Türkiye U-23 takımının da 1993’te Akdeniz olimpiyatlarında şampiyon olmasıyla alınmaya başlandı. 1993’te Piontek yerine Milli Takımın başına onun yardımcısı olan Fatih Terim getirildi.
Terim dönemi
Terim, çekirdeğini kendisinin çalıştırmış olduğu U-23 jenerasyonu futbolculardan oluşturduğu Milli Takım'ı, 1996’da İngiltere’de düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine götürmeyi başardı. Bu bir ilkti. Bunu başka ilkler izledi. Mustafa Denizli’nin teknik direktörü olduğu Milli Takım'ın 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda çeyrek final oynaması, 2002’de de Şenol Güneş’in çalıştırdığı Milli Takım'ın 48 yıl sonra 2002 Dünya Kupası'na katılması ve dünya üçüncüsü olması vaktinde atılan tohumların uluslararası arenada nasıl boy attığını bize çok iyi gösteriyor.
Bu yükselişi çarpıcı biçimde gösteren bir veriye sahibiz bugün. 1990 yılında Türkiye, UEFA sıralamasında 24’üncü sıradaydı. Bu açıdan sadece Lüksemburg, San Marino ve Kıbrıs Cumhuriyeti gibi ülkelerin önündeydi. Türkiye UEFA sıralamasında 1992 yılında 18, 1995’te 12, 2000 yılında ise yedinci sıraya yükseldi.
Milli Takım'ın elde ettiği son başarı 2008’de Avrupa Futbol Şampiyonası’nda yarı final oynaması oldu. Ülke futbolu sonraki süreçte giderek gerilemeye başladı. Milli Takım 2002 sonrasındaki dünya kupalarına gidemediği gibi 1996’dan itibaren düzenli olarak yer aldığı Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine de 2012’de katılamadı.
Başarı kıstası
Milli Takımla ilgili son olarak iki konudan bahsetmek gerekiyor. Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Çekoslovakya’nın bölünmeleri Avrupa’daki egemen devlet sayısını radikal biçimde artırdı. 1992 yılında Avrupa Futbol şampiyonasına 34 ülke katılırken bugün şampiyonaya katılan ülke sayısı 54’e çıktı.(6) Buna paralel olarak Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine katılan ülke sayısı da giderek artırıldı. Turnuva finalleri 1980’den 1996’ya kadar sekiz takımla oynanıyordu. 1996’da finallere katılan ülke sayısı 16’ya yükseltildi, 2016’dan sonra ise 24’e. Görüldüğü gibi bugün elemelere katılan 54 ülkenin yüzde 44’ünden fazlası finallere katılma hakkı elde edebiliyor. Dolayısıyla bugün Milli Takım için Avrupa’nın ilk 24 takımı arasında olmak artık önemli bir başarı kabul edilemez. Bu açıdan başarı kıstasını Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine katılmak yerine Dünya Kupası finallerine katılmak olarak güncellemek yerinde olacaktır.
İkinci olarak, teknik direktörlerin yerli ve yabancı olması konusunda Milli Takım'la ülke kulüpleri arasında ters bir makas oluşmaya başladı. Bilindiği gibi Türkiye’de 2008 yılından bu yana şampiyon olan takımların hepsinin çalıştırıcısı yerli teknik direktörlerdi.(7) Bunu ülke siyasetinde başat dinamiklerden birisi olan “milli ve yerli olmak” zihniyetinin doğal bir uzantısı olarak görmek mümkün.
Ancak Milli Takım'a baktığımızda son dönemde tam tersi bir eğilim görüyoruz. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde olduğu gibi şimdi de Milli Takım'ın başında artık yabancılar var. Şenol Güneş’in görev yaptığı iki buçuk yıllık ara hariç Milli Takım'ı Ağustos 2017’den beri yabancı teknik direktörler yönetiyor.
Bunu nasıl okumalıyız? Ben bu süreci ülkedeki kamplaşma üzerinden okumaya eğilimliyim. (Burada ülkedeki siyasal kamplaşmanın kadın voleybol takımının başarısının sahiplenmesinde ne kadar baskın rol oynadığını çok yakında deneyimledik.) Post-modern çağda mikro milliyetçiliğin başat aktörlerden birisi olmasına paralel olarak, bu milliyetçilik türü kapsamında değerlendirebileceğimiz kulüp milliyetçiliği ülkenin kılcal damarlarına o kadar nüfuz etti ki, artık Milli Takım'da oynadıkları ve çalıştırdıkları kulüplerle özdeşleşmiş yerli hocalar yerine yabancı hocalardan medet umuluyor. Yabancı hocalar yönetimindeki Milli Takım'ın elde ettiği başarının ülkeyi bütünleştirebileceği düşünülüyor.
Son olarak artık ülke futboluna ilişkin belli başlı bir projenin olmadığından söz etmeye artık gerek yok. Bunları çoktan unuttuk. Geçerli tek şey şu ya da bu şekilde Milli Takım7ın başarılı olması. Yani “amacımız yabancı takımları yenmek” şiarı milli temaslar nezdinde ülkedeki cari tek düşünce konumunda.
NOTLAR:
(1) Yiğit Akın, “Gürbüz ve Yavuz Evlatlar”, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2004), s. 110.
(2) Yiğit Akın, “Gürbüz ve Yavuz Evlatlar”, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2004), s. 110-111.
(3) Başarısız olunacağı gerekçesiyle Milli Takımın 1932 olimpiyat oyunlarına katılması önlendi. 1931’de Balkan oyunları çerçevesinde oynanan iki maçı da eklersek resmi karşılaşma sayısı yediye çıkar.
(4) Burada tabii göreve getirme sayısını temel alıyorum, teknik direktör sayısı değil, çünkü bu dönemde bir teknik direktörün birçok kez göreve getirildiğini görüyoruz. Örneğin bu dönemde Sandro Puppo dört kez göreve getirilirken Coşkun Özarı’ya üç ayrı dönemde görev verildiğini görüyoruz.
(6) Elemelere ev sahibi Almanya ile yasaklı Rusya dışında 53 ülke iştirak etti.
(7) 2007-2008 sezonunda şampiyon olan Galatasaray’ın başında son altı haftaya kadar Karl Heinz Feldkamp vardı. Bu sezon iki yabancı teknik direktörün (Fenerbahçe’nin teknik direktörü Zico’ydu) şampiyonluk mücadelesi verdiği son sezon olarak geçti tarihe.
YAĞMALANAN TÜRK TARİHİ VE MİTOLOJİSİ Avatar filminden ve Altay bölgesinde yaşayan Türklerin örgülü saçlarından birer kare koydum görsele. Filmin yönetmeni filmi çekerken Türk Yakut destanı olan Olonho'dan etkilendiğini dile getirmişti. Avatar filminde eski Türk dini/inançlarının… pic.twitter.com/mbEWKryLQ3
Avatar filminden ve Altay bölgesinde yaşayan Türklerin örgülü saçlarından birer kare koydum görsele.
Filmin yönetmeni filmi çekerken Türk Yakut destanı olan Olonho'dan etkilendiğini dile getirmişti.
Avatar filminde eski Türk dini/inançlarının etkileri çokça görüyoruz. Eyva ağacı, bitki kökleri, ölümsüz ruhlar, Toruk makto, gözle görülen enerjiler, hayvanlar ve insanlar arasındaki bağ vs.vs..
Aklıma gelmişken Cengiz Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel" kitabındaki boyu 4-5 metre olan mavi tenli insanları da hatırlatayım hemen..
Türk Tarihini ve mitolojisini biliyor olsaydık (biz Türkler !) dünyayı sarsan yüksek bütçeli fantastik Hollywood filmlerinin konu ve ana karakterlerinin Türk tarihi ve mitolojisinden beslendiğini bilirdik. Sahi, bu filmlerin kıyafet tasarımlarına, çadır donanımlarına falan hiç dikkat ettiniz mi? Edin lütfen..!
Erlik'i bilsen sana bunu 'Lord Sauron'; Ak/Kara Kamları bilsen sana bunları 'Gandalf Saruman' olarak yutturamazlardı..
u kadar zengin bir kültüre sahip olduğumuz halde neden Doğu ya da Batı'nın peşinden koşturuyoruz anlaşılır şey değil.
B
Halbuki Türk Medeniyeti, bir hazine ve herkes bu hazineden bir parça koparmanın derdinde.
Doğuyu batıyı, sağı solu bırak Türk!
Sana ait olana sahip çık..
Vegalı Gök Bilge
---
Arka Kapak Bilgisi
Gün Olur Asra Bedel
- Özet
Yedike, Sarı-özek köyünde çok uzun zamandır yaşayan ve demiryollarında çalışan kendi halinde bir köylüdür. Bir gece demiryolu nöbetindeyken eşi Ukubala gelerek en yakın dostları olan Kazangap'ın öldüğü haberini verir. Yedike hemen izin alarak Kazangap'ın yanına gider ve tüm köyü uyandırır. Köy de ilk kez biri ölmüştür. Sarı- Özek köyü 8 hanelik bir köydür. O köyün kışına da, yazına da kimsenin gücü yetmez, çok sert geçmektedir.
Kazangap'ın oğlu Sabitcan, babasının ölüm haberini alır almaz köye gelmiştir. Sabitcan okumuş ama cahil ve köylüyü küçük gören bir kişidir. Yıllar önce babasının malını mülkünü satarak yemiş, babasını ise ortada bırakmıştır. Kardeşi Ayzade ve eşi de cenaze'ye gelir. Yedike ölünün de vasiyeti olan, köye uzakta bulunan Ana- beyit mezarlığına gömülmesinin gerektiğini söyler. Başta Sabitcan itiraz etse de Yedike'ye karşı gelemez. O gece ölü yıkanır, hazırlıklar yapılır. Sabah olunca yola çıkılır. Yola çıkınca Boranlı Yedike'nin anıları gelir aklına. Köye ilk gelişi, Kazangap'ın ona devesi Karanar'ı hediye edişini ve daha nice anıları hatırlar.
Boranlı Yedike, Aral gölünün yanında oturup, balıkçılık yapmaktadır. Daha sonra savaş çıkar ve Yedike savaşa katılmak mecburiyetinde kalır. Karısı Ukubala ve 8 aylık çocuğunu bırakarak savaşa gider. Savaşta kafasına darbe almasının ardından savaştan çekilmek zorunda kalır ve binbir güçlükle köyüne döner. Döndüğünde çocuğunun vefat ettiğini görür. Kafasına aldığı darbe yüzünden eski gücü de kalmamıştır. Daha fazla küçük düşmemek ve geçim sıkıntısı çekmemek için, Ukubala'yı da alarak hiçbir şey yapamazsam demiryollarında çalışırım düşüncesi ile köyünden ayrılır ve yola çıkar. Yol da günü birlik işler bulmaktadırlar ve işin çoğunluğunu Ukubala tek başına yapmaktadır. Yedike hala gücünü toplayamamıştır
Bir gün yine böyle çalışırken, Kazangap ile karşılaşırlar ve çok kısa zamanda çok iyi arkadaş olurlar. Kazangap, Yedike ve Ukubala'yı Sarı - Özek köyüne davet eder ve orada Yedike'ye bir iş bulur. Karanar adlı, adı yedi cihanda duyulacak olan güzel deveyi ise Yedike'ye hediye eder. Hep birlikte çalışır, geçimlerini sağlarlarken bir aile daha gelir. Zarife, Abutalip, Daus ve Ermek isimli iki çocuklu bir aile kaçarak Sarı - Özek köyüne sığınmışlardır. Zarife ve Abutalip öğretmendir. Ancak Abutalip savaşta esir düştüğü için şehirde hor görülmüş, meslekten menedilmiştir. Sarı - Özek köyünde onlarla birlikte mutlu mesut yaşarlar. Aileler kaynaşır. Her gece Abutalip, kendi iki çocuğu ve Yedike'nin iki kızına okuma dersleri vermeye başlar.
Gel zaman git zaman Yedike, Zarife'ye aşık olmaya başlar ancak duygularını içinde tutar. Günün birinde bir müfettiş demiryollarına gelir. Abutalip'in yazdığını görür. Abutalip, çocukları ileride kendisini anlasın diye savaşta yaşadıklarını, düşüncelerini, Kazangap'tan öğrendiği hikâyeleri kağıda dökmektedir. Müfettiş gittikten bir kaç gün sonra Abutalip'i alıp hapise götürürler. Aradan aylar geçer ancak haber gelmez. En son çekilen bir telgrafla Abutalip'in öldüğü haberi gelir. Yedike, Zarife'ye duyduğu aşk daha da ortaya çıkar. Zarife bunu anladığı zaman iki çocuğunu da alarak köyü terk eder.
Zarife köyü terk ettikten sonra, Yedike yıkılır. Bu olayın üstünden aylar, yıllar geçer ve savaştan kalan izler silinsin diye Rusya'da demokrasi hareketleri başladığı duyulur. Yedike, Abutalip'in çocukları, kötülüklerle karşılaşmasın diye şehre iner ve bu olayı aslına kavuşturarak Abutalip'i aklanmasını sağlar.
Anılardan başını kaldırdığında Ana - Beyit köyüne giden yolun kapandığını görür. Ne yapsa ne etse de ölüyü oraya gömmek için askerleri ikna edemez. Ölüyü geri götürmek gülünç olacağı için bulundukları yere gömerler Kazangap'ı. Yedike vasiyet eder eğer kendisi de ölürse Kazangap'ın yanına gömülmeyi ister.
Ana-beyit mezarlığının kapanmasının nedeni bölgeye kurulan uzay üssü'dür. Oradaki insanlar uzay mekiklerinin uçuşlarını görürler, aralarında efsaneler çıkarırlar ancak bilim insanlarının başka dünyalar bulduğundan, başka canlılar ile iletişime geçtiğinden haberleri yoktur.
Değerlendirme:
Cengiz Aytmatov ile tanışmam bu kitap ile oldu. Okurken beni benden alan, düşündüren ve bittikten sonra uzun uzun düşünmemi sağlayan bu eser çok etkileyici bir dille yazılmış ve çevirisi de çok kuvvetli yapılmış. Okurken kendiniz de olamayacaksınız.
Yazan: Senanur KARAKUZULU
Gün Olur Asra Bedel Konusu
GÜN OLUR ASRA BEDEL GÜN OLMAZ ONURSUZSA EĞER
“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gelir gider… gelir giderdi… Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.”
İşte sık sık böyle geçer Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” isimli kitabında Sarı-Özek insanlarının yaşadıkları yerler. Kırgızistan’daki yüzlerce ovadan biri gibi gelebilir sizlere Sarı Özek Bozkırı. Ama bilin ki bizim de yaşadığımız yerlerin acılarına ve sevinçlerine çok benzemektedir oradakiler de.
Kitapta “Asra Bedel Olan”; kitabın kahramanı Yedigey’in deve sırtında, dostu Kazangap’ın vasiyetini gerçekleştirmek üzere tabutunu Ana Beyit Mezarlığı’na götürmek için yola çıktığı “Gün” dür. Sabahtan akşama kadar süren karlı ve soğuk yol boyunca bir demiryolu işçisi olan Yedigey’in gençlik yıllarından o günlere kadar geçen zamandan ve anılarından yola çıkarak, ulusal ve toplumsal sorunlara göndermeler görürüz kitap boyunca.
“…Sizin iyi ya da kötü olmanız bozkırın umurunda değildi. Ama insanın çeşitli tutkuları, arzuları olurdu. Başka yerlerde, başka insanların arasında daha iyi bir hayat süreceğini, buraya onu kör talihin sürüklediğini düşünürdü…”
Eminim ki hepimiz bu romanda da bahsedildiği gibi başka yerlere gitmenin arzusunu derin hissettiğimiz zamanlar yaşadık. Hep daha iyisinin, daha güzelinin var olduğu yerlerin hayalini kurduk.
Yazar romanında ikinci dünya savaşında Yugoslav Partizanlar tarafından kurtarıldıktan sonra onlarla birlikte faşizme karşı savaşan öğretmen Abutalip’in başına gelenleri anlatır. Ama aslında anlatılan; herhangi bir ülkenin faşizm uygulamalarının arttığı dönemlerde, herhangi birimizin başına gelebileceklerden pek farklı değildir. Çünkü Abutalip’in tek amacı çocuklarını en güzel şekilde yetiştirmektir. Onlar için yazılı bir tarih ve kültür çalışması yaparak, onları en iyi şekilde yetiştirerek, nereden geldiklerini bilerek büyümelerini sağlamaktır.
Romanda anlatılanların Stalin döneminde geçmesi; ilk başta Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyo-kültürel sorunların bir özeleştirisi gibi görülebilir. Ama bence böyle düşünmek, bu romanı biraz küçümsemek olur. Bu kitap yeryüzündeki tüm insanların değişimler karşısında yaşadıklarını içimize dokunarak anlatır bize, bu kitap doğallığını geleneklerinin güzel taraflarını korumak isterlerken bir yabancı gibi aniden ve hızla evlerinin içine giren değişimin günlük yaşamlarındaki yansımalarını anlatır:
Efsanesi nesilden nesile aktarılan Ana Beyit Mezarlıklarına o topraklara ait insanlara hiç sorulmadan uzay üssü yapılmıştır… Hayatın başlangıcını ve sonunu kapsayan dualarını unutmaları istenmiştir onlardan… Onları Sarı-Özek’e bağlayan bütün değerler, hayaller, düşünceler, bütün bir tarih bir “mankurt” (1) gibi hafızalarından kazınmak istemiştir…
Kitabı okuyan birçok kişi yer yer geçen uzay üssü ile bir başka gezegen arasındaki iletişim ağının bilim kurgu özelliği taşıdığını düşünebilir. Ama bana kalırsa “İyi yazar tipik insan ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.”, diyen Aytmatov’un niyeti farklıdır. Yazar, romanındaki bu bölümlerle; burunlarının dibinde uzay üssü kurulan, roketler atılan, uzayın derinliklerine astronotlar gönderen bir gelişim sürecinin topluma katkısının olmadığına dikkat çekmektedir. Değişimlerin ve gelişimlerin toplumu içine alamadan ve toplumundan kopuk bir şekilde sürdüğünü gözler önüne sermektedir. Bunu yaparken de evrensel ahlak yasaları içerisinde huzur içinde yaşayan bir dünyanın özlemini dile getirmektedir.
Yer yer boğazım düğümlendi ve ağlamaklı oldum bu romanı okurken. Yazar iki dostun şakalaşması arasında; “…Elinden varını mülkünü, varını yoğunu alsalar, bundan ölmezsin. Bunları yine edinebilirsin. Ama senin onurunu kırar, ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur.”, der.
En onurlu yaşadığımız günün, bir ömür sürmesi dileğiyle iyi okumalar dilerim.
(1)Mankurt: Türk, Altay ve Kırgız efsanelerinde bahsedilen bilinçsiz köle. Mankurt haline getirilmek istenen kişinin başı kazınır, başına ıslak deve derisi sarılır ve böylece elleri kolları bağlı olarak Güneş altında bırakılır. Deve derisi kurudukça gerilir. Gerilen deri başı mengene gibi sıkar ve inanılmaz acılar vererek aklını yitirmesine neden olur. Böyle bir kişi bilinçsiz ve her istenen şeyi sorgusuzca yapan bir köleye dönüşür. (Vikipedi)