devletçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devletçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20251224

📰 🇹🇷Milli iktisat İttihatçılarla başladı - 🗣️Doç. Dr. Hilal Ortaç



Milli iktisat İttihatçılarla başladı

Ege Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hilal Ortaç, sempozyumun son oturumunda “Türk Devrimi’nin Kökleri: Yeni Osmanlılar ve İttihat Terakki” başlıklı bir sunum yaptı.

Ortaç, Türk Devrimi’ndeki halkçı ve devletçi anlayışları şöyle anlattı:

“Tanzimat döneminde yapılan reformlar, Osmanlı’yı Batılılaştırma adı altında aslında Batı’nın Osmanlı yönetimini etkisi altına alma politikasıydı. Jöntürk hareketi bu dönemde ortaya çıktı. Bu hareketin sonucu olarak Yeni Osmanlılar ve İttihat ve Terakki teşkilatlarını kurduklarını görüyoruz. Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan bu vatansever hareket, Osmanlıcılık, İslamcılık ve son olarak Türkçülük akımlarından etkilenmişti.

“Bu hareket aynı zamanda halk gücüne de dayanıyordu. Halkın içinden çıkan gençler bu fikirleri yayıyorlardı. Yeni Osmanlılar Cemiyeti ve İttihat ve Terakki Cemiyetleri böyle destekle kuruldu. Bu yönüyle, aşağıdan yukarıya bir hareketti.

“Jöntürklerin mücadelesiyle ilan edilen 1908 Hürriyet Devrimi’nin ardından açılan Meclisi Mebusan’ın yapısına baktığımızda halk temsilinin yüksek olduğunu görüyoruz. Anadolu’da Tanzimat’tan itibaren yerel meclisler kuruluyor. Halk, bu meclislerde temsil ediliyor. Buralarda kendilerini ifade ediyorlar, müzakere etmeye başlıyorlar, düşüncelerini anlatıyorlardı. Osmanlı Meclisi Mebusanı da halk temsiliyetini iyi yansıtıyordu.

‘DÜŞMANIN TÜCCARINA İMTİYAZ OLMAZ’

Osmanlı döneminde ekonomi, büyük oranda gayrimüslimlerin elindeydi. Özellikle sermayenin millileştirilmesi hareketi, kooperatifleşme gibi adımlarla ekonominin yönü değiştirildi. Yalnız Osmanlı’daki gayrimüslim sermayesi değil Avrupa’dan gelen komprador burjuvazi sermayesi etkindi. İttihat ve Terakki’nin milli iktisat politikalarıyla ekonomi onların elinden alındı. İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlara baktığımızda İttihat ve Terakki dönemindeki adımların devamı olduğunu görürüz. Kapitülasyonların İttihatçılar tarafından kaldırılması da attığı en önemli adımdı. Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nda savaştığın devletlerin tüccarlarına imtiyaz tanımak mümkün değildi. Dolayısıyla kapitülasyonlar tek taraflı kaldırıldı. Bu Cumhuriyet döneminde de devam etti. Çünkü bütün üretim yabancıların elindeydi. Devletçilik anlayışı içerisinde onlara el konulmasıydı.”

Kayanak/Alıntı: https://www.aydinlik.com.tr/haber/ilber-hocadan-dolu-dolu-turkce-dersi-560779



20230219

📰✍️ Kutadgu Bilig’deki Kerim Devlet - Doğu Perinçek

Devlet, toplumun sınıflara bölünmesinin ürünüdür. Bu nedenle devlet her zaman hâkim sınıfın devletidir. Hâkim sınıf, eski Yunan ve Roma’daki gibi köle sahipleri olabilir, Ortaçağdaki gibi feodal beyler olabilir, kapitalizm dönemindeki gibi sermaye sahipleri veya emperyalizm döneminde tekelci mali sermaye olabilir. Günümüz Çin’inde ise hâkim konumda olan emekçi halktır.

Devlet, hâkim sınıfın silah tekeline sahip olan örgütüdür. Bu gerçeği unutmaksızın devletler hakkında “Kerim Devlet” ve “Ceberrut Devlet” gibi sınıflandırma ve nitelemeler de olmuştur.

TÜRK KAVMİNİN İKİ BİN YILLIK DEVLETLEŞME ATAKLARI

Türk Kavminin MÖ 1000’den MS 1000’e uzanan iki bin yıllık devletleşme ataklarına baktığımız zaman, Kerim Devletin dikkate değer örneklerini görüyoruz. Kuşkusuz bunun toplumsal-ekonomik temelleri vardır.  Türklerde devlet, Mısır, Eski Yunan ve Roma’daki gibi çok gelişmiş meta ekonomisi zemininde kurulmadı. Anılan Akdeniz uygarlıklarında ticaret ve para ekonomisi o kadar gelişmişti ki, insanlar da alınır satılır meta haline getirilmişti. Köleci sistem, devletin zorbalıkta aşırılaşmasının toplumsal-ekonomik koşullarını oluşturdu.

KERİM DEVLETİN TOPLUMSAL-EKONOMİK TEMELİ

Türklerin Sakalar (İskitler) ve Hiungnulardan (Hunlardan) başlayarak Sienbeiler, Göktürkler, Kırgızlar, Karluklar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, İdil Bulgarları, Memlükler, Osmanlılar, Altınordu, Babür Hakanlığı vb diye devam eden devlet kurma süreçlerinde, eski Yunan ve Roma’daki gibi derin sınıfsal bölünmeler görülmüyor. Özellikle MS 11. yüzyıla kadarki devlet tecrübeleri Batılı tarihçilerin kimileri tarafından “konfederasyonlar” diye nitelendirildi. Bu devletlerde, Oğuzlardaki isimlendirmeyle “bey, el ve gün” sınıfları arasında aşırı devlet tahakkümüne zemin oluşturacak derin karşıtlıklar yoktu. O nedenle bu devletleri “Kerim Devlet” diye niteleyenler, tarihsel gerçeğe değinmiş olurlar. Nitekim Devlet Teorisi üzerine eser üretmiş olan Türk bilginleri de bu gerçeği vurgulamışlardır. Dahası Türklerde devlet geleneğini Kerim Devlet ile özdeşleştiren tezler de ileri sürülmüştür. Bunlardan en yaygın bilineni Kemal Tahir’dir. Devlet Ana gibi romanlarında bu teoriyi edebi metinler haline getirdi. Büyüğümüz Hikmet Kıvılcımlı’nın Türk tarihine ilişkin devlet ve ordu teorileri de Kerim Devlet sınıflaması içinde nitelenebilir.

TÜRKLERDE DEVLET TEORİSİNİN YÜZYILI

Çin’i bir kenara bırakırsak, Asya’da devlet teorisinin yüzyılı, 11. yüzyılıdır. Kuşkusuz 8. yüzyılın Orhon Yazıtları’nda da devlet teorisi vardır. 11. yüzyılda 1069-1070 yıllarında Yusuf Has Hacib’in yazdığı Kutadgu Bilig ve 1086-1092 yıllarında Nizamülmülk’ün kaleme aldığı Siyasetnâme, devlet teorisinin dünya ölçeğinde kurucu eserleri arasında özel bir yere sahiptir.

Şaşırtıcı olan bir şey yok. Çünkü Türkler kökleri MÖ 3000’lere uzanan Atlı Çoban Kültürünün oluşturduğu örgütlenme ve silahlı güç birikiminden kuvvet alan devletleşme pratiklerinden geliyorlardı. O tecrübeler, en zengin teorik ürünlerini 11. yüzyılda verdi. Karahanlı Devletinin İkinci Veziri konumundaki Yusuf Has Hacib’in yazdığı Kutadgu Bilig, bu açıdan olağanüstü bir eserdir. Etkisi Çin ve Maçin’den İran ve Akdeniz’e kadar yayılmıştır.

Ne yazık ki bugün elimizde yok. Ancak Kutadgu Bilig’in Mukaddemesinden öğrendiğimize göre, daha önce yazılmış Şehnâme-i Türkîler vardı. Zeki Velidî Togan, devlet teorisine ilişkin o birikimi Yusuf Has Hacib’in “yeni bir şekilde tasnif etmiş” olabileceğine değiniyor (Umumî Türk Tarihine Giriş, 1946, s.81).

HALKI GÖZETEN DEVLET

Kutadgu Bilig’deki devlet, Kerim Devlettir. Evet her feodal devlet gibi Yusuf Has Hacib’in teorisini yaptığı devlet de, büyük mülk sahiplerinindir. Ancak beyler ile “karabodun” diye anılan halk arasında çok derin sınıfsal çelişmeler yoktur. Yusuf Has Hacib, beyler sınıfının halka karşı çok önemli sorumlulukları bulunduğunu vurgular ve halkı gözeten devletin görevlerini etkili bir dille açıklar. Hükümdara ve beyler sınıfına seslenen şu güçlü anlatıma ne buyurulur:

Sen halkı belâdan zulümden koru, iyilik yap;

elinle ve dilinle halkı sevindir.

Sağlığında her şeyi iyilikle karşıla;

malın ve servetin varken, paylaştır ve yedir.

(…)

Bu dünya için kendini ateşe atma;

vücuttan öcünüal, nefsin boynunu kopar.

Sen bu dünyanın beyisin, ona kul olma;

o seni bırakmadan, sen onu dul bırak.

(…)

Başkasının malını alma ve kan dökme;

ölüm döşeğinde insan bu iki günah yüzünden inler.

(…)

Ey hükümdar cimri olma, cömert ol cömert;

cömertliğin adı ebedî kalır, ölmez.

Askere, ata, orduya ve mala güvenme;

ordunun, bu altının, gümüşün sana faydası olmaz.

Kutadgu Bilig, devlet yöneticilerinin ihtişam ve şatafat içinde yaşamalarına karşı doğanın hükmünü hatırlatır. Şu beyitlerde, Yunus Emreleri besleyen geleneği buluyoruz:

Ey devletli hükümdar, saraylar ve köşkler yaptırma;

kara toprağın altında evin hazırdır.

Yüksek, geniş ve süslü sarayların burada kalacak,

sen de inleyerek karanlık toprak evde yatacaksın.

Niçin bu altından gümüşten hazineyi topluyorsun;

senin hissene düşecek şey iki parça bezdir.

(…)

İpek sırma ile örtülen vücudun

kara toprağa serilecektir, ey hakîm

Seni avutan zevklerinle avunan vücudun

kara yerin altında gizlenip sırt üstü yatacaktır.

Sarsmayan, rahvan, küheylan attan inip

acizlik içinde eyersiz bir ağaca bineceksin.

(…)

Harama karışma, zulüm etme,

insan kanı dökme, düşmanlık besleyip kin gütme.

(…)

Eğer devamlı ve ebedî beylik istiyorsan,

adaletten ayrılma ve halk üzerinden zulmü kaldır.

11. yüzyılın olağanüstü etkili ve güzel bir dille yazılmış devlet teorisini incelemek istiyorsanız, Kutadgu Bilig’i başucuna koyunuz.

Teori’nin halen bayilerde bulunan Şubat sayısında Kutadgu Bilig’deki devlet teorisi üzerine çok uzun bir incelememizi bulacaksınız. Tarihimizde devlet teorisi üzerine olağanüstü bir teorik birikim olduğunu bilmek, insanda olağanüstü duyguları ateşliyor.

https://magaza.teoridergisi.com

Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/kutadgu-biligdeki-kerim-devlet-368457

20200326

✍️ Merhaba Kamuculuk-1: Liberalizmin hümanizme ihaneti


Merhaba Kamuculuk-1: Liberalizmin hümanizme ihaneti
Dr. Doğu Perinçek
23 Mart 2020

Koronavirüs belâsı, insanlığı birden bire çağımızın büyük gerçeğiyle karşı karşıya getirdi. Toplum, ya özel çıkar sisteminden vazgeçecek ya da canından olacak! Dünya güneşin ve kendisinin çevresinde dönerken her sabah karşılaştığımız soru şudur:

Özel çıkar mı, yoksa insan mı?

Bireysel çıkar mı, yoksa kamu çıkarı mı?



YANIT YAŞAMIN KENDİSİNDE

Yanıt, yaşamın kendisindedir.

Her gün her saat başka insanlar sayesinde yaşıyoruz, öyle değil mi?

Şu anda ekmeğimizi kim pişiriyor, suyumuzu kim getiriyor, enerjiyi kim üretiyor, yolları kim ilaçlıyor, ateşimize kim bakıyor, kim nabzımızı tutmuş bizi hayata bağlıyor, Çin’den bir milyon tanı kitini kim yolladı, hangi geminin hangi uçağın kaptanı ve tayfası getirdi, her akşam saat 21.00’de sağlıkçılarımızı kim alkışlıyor, sınırlarımızı kim bekliyor, canımızı kim koruyor?

Birey olarak yalnız yaşayamayacağımızın farkına vardık, öyle değil mi?



TESLİM OLMAYAN İNSANLIK

İnsanlık tarihinin en yüksek yasası gündemdedir: İnsanoğlu, olumsuzluklara teslim olmuyor. Toplumlar, ölüm ile yaşam arasında her zaman yaşamı seçmiştir ve seçecektir.

Hayatı seçmek, yalnızlığı değil, toplumu seçmektir. Hayatı seçmek, tarihin kritik anlarında kapıya dayanan sistemi seçmektir. Dünyanın kapısını çalan, insancılıktır ve kamuculuktur.

BİREYİN SALTANATI KARANTİNADA

İnsanlık yeni bir eşiktedir.

Düne kadar kavim, kardaş, komşu, arkadaş, gönüldeş, elbirliği, güçbirliği, imece, dayanışma, sadakat, fedakârlık, vatanseverlik, bütün insancıl bağlılıklar aşağılanıyordu. Birey, değerler sisteminin tepesine oturtuluyordu. Artık bireycilik ve çıkarcılık, bütün insanlığı tehdit etmektedir.

Almanya Başbakanı bile karantinaya alındı. Aslında bu olay bireysel saltanatın karantinaya alınmasıdır.


KABİL HABİL’İ ÖLDÜREMEDİ

Liberalizm ve Hümanizm, ikiz kardeştir. İnsanlığın gündemine birlikte geldiler. Aydınlanma Çağı'nın çocuklarıdır onlar. İlk liberaller hümanistti. İlk hümanistler de liberaldi. Birbirlerini seviyorlardı. Kardeş sevgisi diyeceksiniz. Ama Kabil'in Habil’i öldürdüğünü unutmayın. Bu kez de Liberalizm Hümanizmi öldürmeye kalktı. Ama ölümsüz olan Hümanizmdir, Liberalizm değil. İnsan varsa, insancılık ölmez. Çünkü insan, ancak başka insanlarla birlikte yaşayabilir. İnsancılık, hayata tutunmanın ilk mesleğidir.

Liberalizm, devlet ve toplum hayatındaki başıbozukluğuyla ve özgürlük adı altındaki boşvericiliğiyle Hümanizme ihanet etmiştir. Evet Liberalizm, Hümanizme ihanet etti ve şimdi ihanetin bedelini ödüyor. Liberalizm, kardeşini öldürmeye kalktığı için cehennemlik olmuştur.

İnsanlık, insancılıktan vazgeçmiyor, Liberalizmden vazgeçiyor.



KAMUCULUĞUN HÜMANİZM SINAVI

Hümanizmin kamuculuk ile yeniden buluştuğu çağa girdik. Bu buluşma ilk buluşma değil. 20. Yüzyılda insanlık insanca yaşamak için çözümü kamuculukta bulmuştu. Halkçı ve kamucu devrimler art arda geldi. Türk Devimini bu topraklarda yaptık Rus, Çin, Hint ve diğer Mazlumlar Dünyası devrimleriyle el ele verdik. Ellerimizdeki bayrak, Kamuculuk ve İnsancılıktı.

Türkiye’de Namık Kemallerden, Genç Türklerden, İttihatçı Devrimcilerden başlar bu süreç, Atatürk önderliğinde doruğa yükselir. 1930’larda kamuculuğun şampiyonlarındandık. Aynı zamanda Hümanizmin yeni öncülerinden olduk. Refik Saydamlar, bu yoksul ülkeden sıtma, verem, trahoma, tifo, tifüs, cüzzam ve frengi gibi hastalıkları kamuculukla temizlerken, Hümanizm bayrağını Asya topaklarında yükseltiyorduk.

Şimdi Asya, yeni bir insanlık sınavı veriyor. Hümanizm bayrağı, yine Asyalıların elindedir. Kamuculuk, Çin’e özgü sosyalizm örneğinde, koronavirüs salgınına karşı verdiği büyük mücadeleyle Hümanizmin çağdaş mirasçısı olduğunu kanıtlamış bulunuyor.

Aydınlanma Çağının Hümanizmi, bugün Asya’da ve Kamuculukta yaşıyor.


ELVEDA LİBERALİZM

Elvedâ Liberalizm!

Sana insanlık olarak cehenneme kadar yolun var diyoruz.

Çünkü sen, insanlığa ihanet ettin!



MERHABA KAMUCULUK

Merhaba Kamuculuk!

Sana hoş geldin diyoruz?

İnsancıl olduğun için hoş geldin!

Kardeşliği, komşuluğu, yerdeşliği, fedakârlığı, paylaşmayı, sadakati, elbirliğini, dayanışmayı, millet sevgisini, vatan sevgisini ayağa kaldırdığın için hoş geldin!

İnsanlığı yeniden kaybettiği cennetle buluşturuyorsun, merhaba!


📚 İNSANCIL KİTAPLAR

  • 📖 'Yunus Emre Divanı'
  • 📖 Dante, 'İlahî Komedya'
  • 📖 Boccaccio, 'Decameron'
  • 📖 Montaigne, 'Denemeler'
  • 📖 Panait Istrati, 'Arkadaş'
  • 📖 Orhan Kemal, 'Gurbet Kuşları'
  • 📖 Sabahattin Eyüboğlu, 'Mavi ve Kara'
  • 📖 Muzaffer Buyrukçu, 'Şarkılar Seni Söyler'
  • 📖 Füruzan, 'Parasız Yatılı'
  • 📖 Onur Caymaz, 'Herkes Yalnız'
Alıntı/ Kaynak: https://aydinlik.com.tr/haber/merhaba-kamuculuk-1-liberalizmin-humanizme-ihaneti-203511-2

20200316

Devlet kapitalizmi mi, devlet sosyalizmi mi? - Yıldırım Koç

Devlet kapitalizmi mi, devlet sosyalizmi mi?
Yıldırım Koç

14 Mart 03:04

Kemalist Devrim tartışmaları sırasında gündeme gelen konulardan biri, bu yıllarda kurulan kamu işletmelerinin “milli burjuvazi yaratmaya yönelik devlet kapitalizmi” mi, yoksa, insanın insanı sömürmediği bir dünya doğrultusunda bir adım olarak “devlet sosyalizmi” mi olduğudur.

Aradaki fark ne?

DEVLET KAPİTALİZMİ

Devlet kapitalizminde amaç ülkede devletin olanaklarıyla kapitalizmin geliştirilmesi, sermayedar sınıfın sorunlarına çözüm bulunmasıdır. Ülke ekonomisi devletin olanakları kullanılarak güçlendirilecektir, ancak bu güçlenme, sermayedar sınıf eliyle ve onların kontrolünde yapılacaktır.

Özellikle 1929 dünya buhranı sonrasında birçok ülkede devlet tarafından işletmeler kuruldu ve hatta kamulaştırma yapıldı. Ancak bunların amacı, devlet olanaklarıyla güçlendirilmiş sermayedar sınıf eliyle ülkenin güçlendirilmesiydi. Bazı kamu işletmelerinin amacı, özel sektöre ucuz girdi sağlamaktı. Bu nedenle bu kamu işletmeleri işçi hakları açısından çok sınırlı katkıda bulundu.

SOSYALİZME YÖNELİK KAMU İŞLETMELERİ

Türkiye’deki devletçilik, nihai olarak sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya amacı da göz önünde bulundurularak, ülke ekonomisinin güçlendirilmesi çabasıdır. Bu nedenle de, bu kamu işletmeleri, işçilere ve memurlara tanınan haklar açısından çölde vaha gibidir ve gelecekte tüm ülkeye yayılması amaçlanan toplumsal ilişkilerin örneğidir. Ayrıca, planlı ekonomi söz konusudur.

Türkiye’de Sümerbank, Etibank, TCDD, Tekel, Şeker Fabrikaları gibi kamu kuruluşları basit birer ekonomik işletme değildi. 1950’li yıllardan itibaren bu kuruluşlar ve yeni iktisadi devlet teşekkülleri ile Karayolları, YSE ve Devlet Su İşleri gibi işletmeler, sermayedar sınıf yararına da kullanılmakla birlikte, gerek işçi ve memur hakları, gerek bu işyerlerindeki toplumsal ilişkiler açısından, sosyalizme yönelikti.

NAZİLLİ BASMA FABRİKASI ÖRNEĞİ

Kayseri Sümerbank ve Turhal Şeker Fabrikalarını yakından biliyorum. Bu işletmeler, ucuz ürün satan ekonomaları, spor tesisleri, yüzme havuzları, işçi ve memur lojmanları, konut kooperatifleri, tiyatro salonları ve işçilerle memurların aileleriyle birlikte gidip çok ucuza yemek yiyip eğlenebildikleri sosyal tesisleriyle örnek birimlerdi.

Sümerbank’ın Nazilli Basma Fabrikası’na ilişkin olarak yapılmış bir araştırmadan bazı bölümler aktarayım.

Nazilli Basma Sanayii, 9 Ekim 1937 günü, Atatürk tarafından işletmeye açıldı. Fabrika, kentteki yolların tamirine ve hastane yapımına katkıda bulundu. Ortaokula ek bina yaptı. İşçilere okuma-yazma kursu açtı. Fabrikada usta işçi yetiştirmek amacıyla teknik kurslar açıldı. İşletmede 700 kişilik bir tiyatro salonu vardı. Sümer Halkevi Kütüphanesi ve okuma salonu, işçi ve memurlara ve ailelerinin kullanımındaydı. Burada düzenli olarak biçki ve dikiş kursları düzenleniyor, resim ve heykel sergileri açılıyordu. İşçilerin ve memurların ve ailelerinin yararlanabileceği spor tesisleri vardı. Fabrikanın otuz yataklı ve tam teşekküllü bir hastanesi hizmet veriyordu. Şirket, bölgede yaygın olan sıtmayla mücadelede etkili katkılarda bulundu. (Saadet Tekin, “Nazilli Basma Fabrikası”, Tarih ve Toplum, Şubat 2003)

Bu işletmelerin amacı ve etkisi, Türkiye’de bir milli burjuvazi yetiştirmek değildi. Amaç, ülke ekonomisinin dışa bağımlılığını ortadan kaldırmak, siyasi bağımsızlığımızı güçlendirmek, ülke kaynaklarını ülkenin ve halkın çıkarları doğrultusunda planlamak ve kullanmak, halkın temel tüketim ihtiyaçlarını güvenilir ve ucuz bir biçimde sağlamak, farklı etnik köken ve inançlardan işçileri kaynaştırmak, toplumsal ilişkileri çağdaşlaştırmaktı. Bu nedenle, Kemalist Devrim’in devletçiliği, devlet kapitalizmi değil, insanın insan tarafından sömürülmediği bir nihai amaca da yönelik girişimlerdi.

Alıntı/Kaynak: https://aydinlik.com.tr/haber/devlet-kapitalizmi-mi-devlet-sosyalizmi-mi-202735

20191224

✍️ 🇹🇷 Kemalist Devrim ve Devletçilik - Yıldırım Koç



Kemalist Devrim ve Devletçilik
Yıldırım Koç
Kemalist Devrim’in niteliği tartışılırken gündeme getirilen ve katılmadığım bir iddia, Türkiye’de devletçiliğin 1930’lu yıllarda başladığı ve amacının Türkiye’de milli burjuvaziyi geliştirmek olduğudur. Böyle bir iddia, Kemalizm’in bir "burjuva ideolojisi" olduğu tezine dayanak oluşturmaktadır.

DEVLETÇİLİĞE İLİŞKİN YANLIŞ GÖRÜŞ

Türkiye’de devletçiliği 1930’lardan başlatan en önemli araştırmacı, sayın Korkut Boratav’dır. Korkut Boratav, 1974 yılında yayımlanan Türkiye’de Devletçilik kitabında şöyle yazıyordu: "Devletçilik uygulamaları belirgin biçimde 1932 yılı ile başlar. 1929-1931 yıllarında bu yeni yolun habercisi sayılabilecek bazı işaretler yok değildir." (Boratav, Korkut, Türkiye’de Devletçilik, Gerçek Yay., İstanbul, 1974, s.11)

Korkut Boratav’ın Türkiye İktisat Tarihi (1908-2005) isimli kitabında da 1930-1939 dönemi "korumacılık ve devletçilik" olarak nitelendiriliyor. (Boratav, Korkut, Türkiye İktisat Tarihi (1908-2005), 11. Baskı, İmge Yay., 2003, s.59)

Mustafa Kemal Paşa, İttihatçılar gibi, Almanya kökenli "devlet sosyalizmi" kavramını kullanıyordu. Daha 1919 yılında Havza’da bir Sovyet Rusya delegasyonuyla yaptığı görüşmede, savundukları görüşün devlet sosyalizmi olduğunu belirtmişti. Nitekim, daha sonra Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nde de bu konuda çeşitli yazılar yayımlandı. Devlet sosyalizmi ile kastedilen, 1923’ten itibaren uygulanan devletçi ağırlıklı karma ekonomidir. (Yıldırım Koç, Kemalist Devrim, CHP ve İşçi Sınıfı, Kaynak Yay., İst., 2013, s.174-180)

Diğer bir deyişle, Kemalist Devrim’de devletçilik unsurunun kabulü ve uygulanması 1930’lu yıllarda başlamadı. Bu anlayış, Mustafa Kemal Paşa’nın düşünce sistemi içinde başından itibaren vardı ve 1923 yılından itibaren uygulamaya konuldu. 1930’lu yıllarda bu anlayış ve uygulama daha da pekiştirildi.

DEVLETÇİLİK SAĞLIK, EĞİTİM, ULAŞTIRMA 
VE TİCARETTE DE UYGULANDI

Bu konudaki hatanın ilk nedeni, devletçiliği yalnızca devletin sanayi kuruluşlarına sahip olması olarak anlamaktır. Halbuki devletçilik, devletin ekonomiye yönlendirici ve düzenleyici olarak çeşitli biçimlerde karışmasıdır. Örneğin, sağlık hizmetleri, eğitim hizmetleri, belirli ürünlerin ithalat ve iç piyasada satışının devlet tarafından düzenlenmesi bu kapsamdadır. Devletçilik doğru kavrandığında, bu anlayışın, Cumhuriyet’in başından itibaren hakim olduğu görülecektir.


Devlet, sağlık sorunlarını devletçilikle ve merkezi devlet örgütü eliyle çözme girişimini 1925 yılında başlattı. Sıtma, verem, trahom, frengi ve kuduz gibi önemli hastalıklarla mücadeleye girişildi. Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulu kuruldu. Devlet, çok sınırlı maddi olanaklara rağmen, temel sağlık sorunlarının çözümü için çok büyük çaba gösterdi ve önemli başarılar elde etti.

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ülkede üç tür okul vardı: (1) Medreseler, (2) mektepler, (3) azınlık okulları ve yabancı okullar. 3 Mart 1924 günü kabul edilen 430 sayılı Öğretimin Birleştirilmesi Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ile tüm eğitim-öğretim kurumları Maarif Bakanlığı’na bağlandı. Şeriye-Evkaf Bakanlığı veya özel vakıflar tarafından yönetilen bütün medreseler ve okulların yönetimi Maarif Bakanlığı’na devredildi. Eğitim bir bütün olarak devletleştirildi.

PTT İdaresi, Cumhuriyet döneminde önemli görevler üstlendi. 4 Şubat 1924 tarihinde kabul edilen ve 21 Şubat 1924 günü yürürlüğe giren 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu ile, Türkiye’de haberleşme şebekesini işletme tekeli PTT Genel Müdürlüğü’ne verildi. Haberleşme PTT’nin tekelindeydi.

İlk olarak 1923 yılında kabul edilen bir yasayla, Türkiye’de bundan sonra inşa edilecek demiryollarının devlet tarafından inşa ve işletilmesi kararlaştırıldı. Yabancıların elindeki demiryolu hatları da millileştirildi ve devletleştirildi.

FABRİKALAR

1925 yılında Kayseri Tayyare Fabrikası, 1926 yılında ise Eskişehir Teyyare Fabrikası kuruldu. 1926 yılında Kayaş Kapsül ve İmla Fabrikası, 1928 yılında Elmadağ Barut Fabrikası kuruldu. 25 Ocak 1926 gün ve 724 sayılı Yasayla şeker ithalatı tamamıyla Devletin tekeline alındı. 1925 yılında 633 sayılı Yasayla, Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu. Devletin elindeki sanayi kuruluşları bu bankaya devredildi. Yabancılara ait Reji Şirketi, Osmanlı İmparatorluğu’nda tütün üretimini denetliyor ve tütün mamullerini üretiyordu. 1925 yılında Hükümetle Reji Şirketi arasında yapılan bir anlaşma ile bu iş devletleştirildi. 26.2.1925 gün ve 588 sayılı Yasa, "istihlaki dahiliyeye mahsus tütün mubayaası, işletilmesi ve tütün ve sigara imali ve satılmasile tütüne müteallik sair umur (...) doğrudan doğruya Hükümetçe ifa edilir" düzenlemesini getirdi.

Atatürk açısından devletçilik, ekonomik bağımsızlığın temeli olmanın yanı sıra, Osmanlı’dan devralınan halkı, milletleştirmenin de bir aracıydı. Cumhuriyet devletçilikle gelişti.

JAPONYA’DA MİLLİ BURJUVAZİ YARATILMIŞTI

Türkiye’de devletçilik, örneğin Japonya’da Meiji Restorasyonu sürecindekinden farklı çizgide gelişti. Japonya’da kurulan devlet işletmeleri, ayakta durabilmeye başladığında özel sektöre aktarılıyordu. 1890’lı yıllarda Matsukata’nın maliye bakanı olduğu dönemde, birçok kamu işletmesi özel sektöre devredildi.( Meyer, Milton, Japan, A Concise History, 4th ed., Rowman and Liddlefield Pub., Maryland, 2009, s.156) Türkiye’de ise birçok yabancı ve hatta bazı yerli şirketler devletleştirildi ve devlet işletmesi olarak devam etti. (Türkiye’de Atatürk dönemindeki millileştirme ve devletleştirmelere ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. Koç, Y., Atatürk’ün Millileştirmeleri ve Devletleştirmeleri, Günümüzün Özelleştirmeleri, Türk-İş Eğitim Yay.No.55, Ankara, 2000. Bu kitapçık Teori Dergisi’nin Mart 2001 sayısında da aynen yayımlandı (s.36-64).) 1946’ya kadar bu işletmelerin öncelikli görevi, ülke ekonomisine ve Türkiye’nin bağımsızlığına katkıda bulunmaktı; özel teşebbüse (burjuvaziye) hizmet değil.

Alıntı/Kaynak: Aydınlık Gazetesi

20190814

Devletçilik İlkesi Doğrultusunda Yapılan İnkılaplar

✍️ Atatürk, Batılılaşma ve milli devlet - Semih Koray


Atatürk, Batılılaşma ve milli devlet 
Semih Koray

Atatürk Devrimi, Batı’nın demokratik devrimlerinin zaman içinde ötelenmiş bir tekrarı değildir. Yeni tipte milli ve demokratik bir devrimdir.

Batı’daki demokratik devrimler, hiçbir zaman “köylüyü milletin efendisi” haline getirme hedefini gütmemiştir. Batı’da köylülüğün feodal bağımlılıklardan kurtarılması, kapitalizme geniş bir işgücü kaynağı sağlama amacını gütmekteydi.

Batı eğitiminde Köy Enstitülerine benzer bir kuruma rastlanmaması tesadüfi değildir. Batı’da eğitimi şekillendiren temel hedef, işgücü verimliliğini yükseltmek olmuştur.

Oysa Köy Enstitüleri, devrimin nefesini köylere taşımak için köylülüğün kendi içinden Cumhuriyet önderleri yetiştirmeyi amaçlamaktaydı.

Üretkenlik düzeyinin yükseltilmesi, feodal hakimiyetin yıkılması hedefine tabi olarak ele alınmaktaydı.

ORTAK HEDEF: MİLLETLEŞME

Atatürk Devrimi’nin eski tip demokratik devrimlerle ortak yönü, devrimin temel toplumsal gücünün millet olmasıdır. Ama emperyalizm çağında devrimin milletleri, ezilen-gelişen milletlerdir. Milletin ağırlık merkezinde de, emekçi kesimler yer alır.

Milletleşme süreci, üstünde ulusal pazarın oluşacağı ve emperyalizme karşı güvenliği sağlanmış bir vatan gerektirir.

Demokratik devrime milli niteliğini katan, bu gereksinimdir.

Onun için Atatürk Devrimi, vatanın emperyalist işgalden kurtuluşuyla yetinmemiş, önüne “tam istiklâl” hedefini koymuştur.

‘BATILILAŞMA’ ATATÜRK DEVRİMİ’NİN HEDEFİ DEĞİLDİR

“Batılılaşma”, yaşamın her alanında kendi gücünü geliştirerek bağımsızlığını pekiştirmeyi temel alan bir devrimin hedefi olamaz. Çünkü Batılılaşma kavramının eylem düzlemine yansıması, “Batı’ya öykünmek” ve “Batı’da neyse, o”yu kendine rehber edinmektir.

Bilimin bulguları, bütün insanlığın malıdır. Bir sorunun çözümü, hangi coğrafyada ve kim tarafından oluşturulmuş olursa olsun, geçerliğini koruduğu her ortamda, kullanıma açıktır.

İnsanlığın ve bilimin gelişimine hız katan, bu birikimselliktir. Öte yandan çözümü kendine maletmek, onu mevcut koşullara uyarlayarak özümsemeyi ve geliştirebilir hale gelmeyi gerektirir.

Evrensel bir çözümü “yerli ve milli” bir hale getiren, bu içselleştirme sürecidir.

Atatürk Devrimi’nin Batı uygarlığı ile olan ilişkisini belirleyen, bu yaklaşım olmuştur.
DEVLETÇİLİK İLKESİ’NİN ÖZÜ

Atatürk Devrimi’nin dayandığı örgüt, milli devlettir.

Kurtuluş Savaşımız önce ona önderlik ederek örgütleyecek milli devletin kurulması sayesinde başarıya ulaşmıştır.

Cumhuriyet'in ilanından önce toplanan Maarif Kongresi, İzmir İktisat Kongresi ve benzeri etkinlikler, milli devlete yüklenen asli işlevin daha en başından itibaren milletleşme sürecini inşa ederek ilerletmek olduğunun açık göstergeleridir.

Köylüyü milletin efendisi haline getirme amacı, aynı zamanda milli devleti gerçekten milletin teşkilatlanmış haline dönüştürme hedefinin bir sonucudur.

Onun için Devletçilik İlkesi, yalnızca Büyük Buhran koşullarında geçerliği olan geçici bir ilke değildir.

Bu ilkenin özünde yatan, milli devletin milletleşme sürecine önderlik etmesidir.


ÜRETİM DEVRİMİ VE DEVLETÇİLİK

Bugün ülkemizin en yakıcı ihtiyacını özetleyen kavram, Üretim Devrimi’dir. Bir yol ayrımındayız.

Ayrım, “milli devletin planlayıcı, yönlendirici ve örgütleyici önderliği” ile “ekonomiyi savunmasız biçimde dünya kapitalist piyasasıyla bütünleşmenin yönlendirmesine terk etme” arasındadır.

Birinci yol, Atatürk Devrimi’nin Devletçilik İlkesi’ni yeniden yaşama geçirmektir.

İkinci yol, ekonomimizin Atlantik Sistemi içinde boğulmasını seyretmekle eş anlamlıdır.

Üretim Devrimi ve Devletçilik arasındaki ilişkiyi önümüzdeki yazılarda ele almayı sürdüreceğiz. Ama Batı’dan medet umma çizgisini “Batılılaşma” adı altında Atatürk’e dayandırmaya çalışmak, onu içi boşaltılmış bir ambalaj malzemesi haline getirmekten başka bir anlam taşımaz.

Atatürk, bütün hayatı boyunca Batı’yı yalnızca bir kez “hedef göstermiştir”.

O da, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”derken.

20190623

Atatürk Döneminde Kurulan Kurum ve Kuruluşlar Nelerdir?



Atatürk Döneminde Kurulan Kurum ve Kuruluşlar Nelerdir?

Atatürk zamanında kurulan kurum ve kuruluşların adları, tarihleri ve kuruluş amaçları hakkında bilgi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkınması ve çağdaş bir yaşam sürebilmesi için Cumhuriyetin ilk yıllarından beri hızla bir çok atılımlar gerçekleştirilmiş, ülke yeni açılan kurum ve kuruluşlar ile hızla büyümeye başlamıştır. Şüphesiz ki Türk toplumunun geleceğinin sağlam temeller üzerine kurulmasındaki en büyük pay Atatürk’e aittir.

 
Anadolu Ajansı: 
Atatürk tarafından 6 Nisan 1920’de Ankara’da kurulan Anadolu Ajansı’nın o yıllardaki görevi, Milli Mücadele davasını tüm dünyaya ve yurda duyurmak ve yaymaktı.


Ankara Hukuk Fakültesi

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin temelleri zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un girişimiyle kurulan ve 5 Kasım 1925’te Kemal Atatürk tarafından törenle açılmış olan ‘Ankara Adliye Hukuk Mektebine’ kadar uzanır. Okulun kurulmasının gerisinde yatan asıl temel düşünce çağdaş Cumhuriyet Hukukunu koruyacak, öğretecek ve geliştirecek iyi eğitimli hukukçulara duyulan acil ihtiyaçtır.

  
Atatürk Orman Çiftliği: 

Atatürk’ün yeşile olan büyük tutkusu ve ağaç sevgisi Atatürk Orman Çiftliğinin kurulmasında büyük rol oynadığı gibi, bozkır ortasına kurulmuş bu çiftliğin asıl kuruluş amacı, Başkent Ankara halkının rahatlıkla gezebileceği, nefes alacağı, yaz, kış yeşil kalabilecek bir cennet, bir doğa güzelliği oluşturma arzusu ve özlemidir. Atatürk, çiftlik kurma kararını gerçekleştirmek üzere 1925 yılının ilkbaharında, ülkenin tanınmış tarımcılarını köşke çağırtarak, Ankara civarında modern bir çiftlik kurmak istediğini söyleyerek, bu amaca uygun bir arazi bulunması emrini verir. Gazi Orman Çiftliği adıyla başlatılan proje çalışmaları neticesinde bozkırın tam ortasında yemyeşil bir hayat başlar. 5 Mayıs 1925’te kurduğu Orman Çiftliği’nde, çiftliğin her türlü faaliyetiyle bizzat uğraşan, bütün masraflarını kendisi karşılayan Atatürk, burada Atatürk Köşkü’nü yaptırmıştır. Büyük Önder Atatürk, 11 Mayıs 1937’de çiftliklerini, içerisindeki köşklerle birlikte milletine armağan etmiştir.

Bursa Merinos Halı Fabrikası: 

2 Şubat 1938’de Atatürk tarafından törenle açılmıştır. Ekonomik kalkınmayı hızlandıran ilk hamlelerden birisidir. Amacı ülke ekonomisine katkıda bulunmak ve iş sahası oluşturmaktır.

Çocuk Esirgeme Kurumu: 

Eski adıyla Himaye-i Eftal Cemiyeti olan Çocuk Esirgeme Kurumu Atatürk’ün öncülüğünde kurulmuştur. İlk yıllarındaki kuruluş amacı, savaşta şehit düşen askerlerin çocuklarını esirgeme ve eğitme olsa da, daha sonraki dönemlerde muhtaç çocuklara yiyecek, giyecek ve okul malzemesi yardımı yapmak, kimsesiz çocukların yönetimini üzerine almak, doğumevleri ve çocuk yuvaları, çocuklar için hastane, prevantoryum, sanatoryum, dinlenme kampları kurmak, doğum ve çocuk sağlığı konularında annelere öğüt vermek gibi görevleri üstlenmiştir.

Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü: 
Demiryollarının yapımı ve işletmesi için kurulan ve Nafıa Vekaleti’ne bağlı olarak çalışan müdürlükler 1927’de birleştirilerek Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi olarak kuruldu. Daha sonra bu kuruluşun adı 1929’da Devlet Demiryolları ve Limanları Umum Müdürlüğü, 1931’de ise Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olarak değiştirildi.

Devlet Hava Yolları: 
İlk ulusal hava yolu şirketimiz olan Devlet Hava Yolları milli müdafaa vekaleti bünyesinde 20 mayıs 1933 yılında kurulmuş, 1935 yılında nafia vekaletine bağlanmıştır. Air France’tan devralınan Yeşilköy tesisleri yanı sıra Ankara’da da bir terminal ve hava alanı yapılmıştır. 1938 yılında 10 adet uçağa sahip olan devlet hava yolları, 1 Haziran 1937’den 31 mayıs 1938 tarihine kadar Ankara-İstanbul arasında 306 gidiş ve geliş seferi düzenlemiş, 9 ayda 743 yolcu taşınmıştır.

Devlet İstatistik Enstitüsü: 
1891’de yürürlüğe giren “Bab-ı Ali İstatistik Encümeni Nizamnamesi” uyarınca, Bab-ı Ali’de Merkezi İstatistik Encümeni kurulmuş ve istatistik hizmetleri kanuni bir esasa bağlanmıştır. 1918 yılında çıkarılan yeni bir kanunla istatistik faaliyetleri Sadaret’e bağlı İstatistik Müdüriyeti Umumiyesi bünyesinde toplanmış, konunun uygulaması bir yıl devam ettikten sonra yürürlükten kaldırılmış ve eski sistem Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiştir. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, çok önemli sorunlar olmasına rağmen, istatistiki bilgilerin önem taşıması nedeniyle, bu işlevi yerine getirebilmek için bir istatistik örgütünün kurulmasına karar verilmiştir. 1926 yılında Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün direktifleri ile Başbakanlığa bağlı Merkezi İstatistik Dairesi kurulmuştur. 1926 yılında kurulan “Merkezi İstatistik Dairesi” 1930 yılına kadar faaliyetlerini sürdürmüş, 1930 yılında 1554 sayılı yasa ile “İstatistik Umum Müdürlüğü” adını almıştır.

Elektrik İşleri Etüt İdaresi: Türkiye’yi elektriğe kavuşturma planını ve bu plan içinde yer alan kuruluşların ön projelerini hazırlamak üzere düzenlenen kanunla, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Kamu İktisadi Teşebbüs’ü niteliğinde bir kurum olarak 24 Haziran 1935’te kuruldu.

Etibank: Türkiye’de maden, enerji ve bankacılık alanlarında faaliyet gösteren İktisadi Devlet Teşekkülü olarak 2 Haziran 1935 tarih ve 2805 sayılı kanunla kuruldu. 1963’te Etibank’ın Kuzeybatı ve Batı Anadolu elektrik sistemlerine Balıkesir-Bursa enerji nakil hattı bağlandı. Etibank’ın kuruluş kanununun 10. maddesi bankacılık faaliyetlerini yalnız kendi bünyesindeki müesseseler için öngörüyordu. 1955’te 6590 sayılı kanun bu maddeyi kaldırdı. Önce büro, sonra şube niteliğindeki bir nüve, daha sonra, bir bankacılık dairesi kuruldu. ilk şubeler 1956 yılında Pangaltı (İstanbul) ve İskenderun’da açıldı.

Halkevleri: 
Halkın eğitimine ve kültürel gelişmesine yardımcı olmak üzere 19 Şubat 1932’de kuruldu. Ankara’da yapılan açılış töreninde Atatürk Halkevleri’nin kuruluş amacını şöyle açıkladı: “Gençlik, gelişen ve yetiştiren bir çalışmanın içinde yaşatılmalıdır. Millet, şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kitlesi halinde teşkilatlandırılmalıdır. En kuvvetli ders vasıtalarına yetişkin muallim olduklarına malik olmak kafi değildir. Halkı yetiştirmek, halkı bir kitle haline getirmek için ayrıca bir milli halk mesaisinin tanzimini ihmal etmemeliyiz”

Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA): 
Amacı, yeraltı zenginliklerini arayıp çıkarmak, bunlardan işletilmekte olanları daha verimli duruma getirmek, bu alanda inceleme ve araştırma yapmak, faaliyet konusuyla ilgili elemanları yetiştirmek olan Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) 1935 yılında kuruldu.

Merkez Bankası: 
1925’te süresi dolacak Osmanlı Bankası’nın imtiyazı 1935’e değin uzatılmakla birlikte, yeni anlaşmada hükümetin banknot çıkaracak bir merkez bankası kurabilmesi için kapı açık bırakıldı. Türk parasının değerindeki düşüşlere karşı duyarlı olan Cumhuriyet yöneticileri 1926’da bir merkez bankası kurulması hazırlıklarını başlattı. Merkez Bankası’nın yolunu açmak için Türk parasının kıymetini koruma hakkında kanun çıkarıldı. Haziran 1930’da kabul edilen bir yasayla Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Ekim 1931’de 15 Milyon sermaye ile karma bir anonim şirket olarak kuruldu. Ocak 1932’de çalışmaya başladı.

Merkez Hıfzısıha Enstitüsü: 
Türkiye’de koruyucu hekimliğin gerektirdiği tahlil, kontrol, üretim ve araştırma görevlerini yürütmek üzere, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı olarak 27 Haziran 1928 yılında kuruldu. 1267 sayılı kanuna göre “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzısıhha Müessesesi” adıyla çalışmaya başladı.

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı: 
Koruyucu ve tedavi edici hekimlik hizmetlerini düzenlemek, sosyal yardım çalışmalarını yürütmek, serbest hekimlik ve eczacılık faaliyetlerini denetlemek amacı ile kurulan Sıhhat ve İctimai Muavenet Vekaleti adı altında 1920 yılında kuruldu. 1945’te gerçekleştirilen Anayasa terimlerinin Türkçeleştirilmesi çalışmalarında adı Sağlık ve Sosyal Bakanlığı olarak değiştirildi.

Sanayi ve Maadin Bankası: 
Cumhuriyetin, ilk yıllarında benimsenen liberal ekonomi politikası doğrultusunda, 1925-1932 yılları arasında etkinlikte bulunan bir devlet bankası olan Sanayi ve Maadin Bankası’nın kuruluşunu düzenleyen 633 sayılı yasaya göre bankanın görevleri; Sanayi ve madencilik alanlarında etkinlikte bulunan özel girişimcilere kredi açmak ve bankacılık işlemleri yapmak, kendisine devredilen devlet fabrikalarını, özel sektöre devredilinceye değin işletmek, özel sektörle ortaklıklar kurmak.

Sümerbank: 
Sanayi Bakanlığı’na baglı, İktisadi Devlet Teşekkülü olarak 1933 yılında kuruldu. O dönem verimlilik ve karlılık ilkelerini göz önünde tutarak, imalat sanayii kurdu. İşletmecilik, sınai mamullerini pazarlama, bankacılık işleriyle meşgul oldu.

Türk Dil Kurumu: 
Atatürk’ün teşviki ve himayesiyle Semih Rifat, Ruşen Eşref (Ünaydin), Celal Sahir (Erozan), Yakup Kadri (Karaosmanoglu) tarafindan “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adıyla 12 Temmuz 1932’de kuruldu. Amacı, Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak ve yaptırmak, Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmak olan Türk Dil Kurumu’nun kuruluşuyla birlikte, çağdaş Türkçe’de çok hızlı bir arılaştırma akımı da başlamıştır. Bizzat Atatürk’ün öncülük ettiği, Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı 1935 sonbaharına kadar sürmüş; halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden bu tarihte vazgeçilmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra öz Türkçe akımı Türk aydınları arasında sürekli tartışılan bir konu olmuş ve özellikle 1960’tan sonra Türk Dil Kurumu bu akımın öncülüğünü yapmaya devam etmiştir. 1980`den sonra tartışmalar durulmuş, bilimsel çalışmalar hız kazanmıştır.

Türk Kuşu: 
Atatürk, Türk Kuşu’nun kuruluşunda olduğu gibi çalışmalarında da verdiği emir ve direktiflerle başrolü oynamıştı. Manevi kızı olan Sabiha Gökçen’i de Türk havacılığına kazandıran kişi Atatürk’tür. Türk Kuşu, 1935 yılından beri Atatürk’ün Türk sporundaki en büyük yadigarı olan havacılık sporu yolundaki çalışmalarını sürdürmekte, planörcülük ve havacılığın yanı sıra paraşütçülük alanında da faaliyetlerine devam etmektedir.

Türk Tarih Kurumu: 
Atatürk’ün direktifleriyle, 16 üye tarafından, 15 Nisan 1931’de “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adı altında kurulan Kurum’un adı 3 Ekim 1935’te Türk Tarih Kurumu’na çevrildi. Atatürk, yaşamının son günlerine dek Kurum’un çalışmalarına kendisi önderlik etmiş, çalışma planını kendisi çizmiştir. Türk ve Türkiye tarihini aydınlatacak araştırmacılara tarihi en doğru şekilde yazmaları gerektiği hususunda tavsiyelerde bulunmuştur. Atatürk’ün kurucusu ve koruyucusu olduğu Türk Tarih Kurumu’nun amacı Türk tarihi ile Türkiye tarihini ve bunlarla ilgili konuları incelemek ve elde edilen sonuçları her türlü yollarla yaymaktır. Kurum bu amaçlarını gerçekleştirmek için anma törenleri, konferanslar, seminerler, kongreler düzenler, kazılar yaptırır, Türk ve Türkiye tarihine ait kitaplar yayınlar.

Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası: 
Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası’nın temelini 1863’te tarımsal kredileri düzenleme girişimlerine başlayan Niş Valisi Mithat Paşa attı. Mithat Paşa’nın Rusçuk kasabasının Pirot köyünde kurduğu bir tür tarım kredi kooperatifi olan “Memleket Sandığı” uygulaması 1867’den sonra resmi nitelik kazandı ve yaygınlaştı. 1883’ten sonra Aşar vergisine yapılan %10 oranındaki “Menafi Hissesi” zammı sandıklara gelir olarak bağlandı. Böylece “Menafi Sandıkları” adını alan kurum, 1888’de merkezi İstanbul’da bulunan 10 milyon Osmanlı lirası sermayeli Ziraat Bankası’na dönüştürüldü. 1914’te bankanın yapısında ve çalışma ilkelerinde yapılan yeni düzenlemeler 1916’da yasallaştı. 1923’te 316’yı bulan şube sayısı ile, Cumhuriyet dönemine aktarılan en köklü ve yaygın mali kuruluş oldu. Cumhuriyet yönetimi 1924’te bir yasayla bankayı bir devlet kurumu olmaktan çıkarıp 30 milyon lira sermayeli bir anonim şirkete dönüştürdü. Etkinliklerini tarım dışına da taşırarak her türlü bankacılık işleminde bulunma yetkisi tanındı. 1926’da bankanın adına Türkiye sözcüğünü eklendi. 1937’de çıkarılan Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası kanunuyla kendi yasası dışında özel hukuk hükümlerine bağlı, tüzel kişiliği olan bir devlet kuruluşuna dönüştü.

Türkiye Şeker Fabrikaları: 
Şeker Fabrikaları kurma teşebbüslerinin gerçekleşebilmesi ancak, Büyük Önderimiz Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet döneminin sağladığı geniş imkanlar sayesinde olabilmiştir. İlk şeker fabrikası Osmanlı İmparatorluğu’ndaki teşebbüslerden ayrı olarak Büyük Zaferin kazanılması üzerinden henüz altı ay geçmiş iken Uşak’ta Nuri Şeker’in öncülüğünde başlayan faaliyetler sonucunda 17.12.1926’da açılmıştır. Eşzamanlı olarak başlayan bir girişim ise Alpullu’da daha erken bir tarihte sonuca ulaşmış ve fabrika 26.11.1926’da işletmeye açılarak ilk Türk şekerini üretmiştir.30’lu yılların başına kadar bu iki fabrika ülke gereksinimini kısmen karşılamıştır. Eskişehir ve Turhal Şeker Fabrikaları bu dönemde kurulur. 1950 sonrası açılan fabrikalarla sayı 15’e ulaşır. Bugün 30 Şeker Fabrikası faaliyet göstermektedir.

  


Uluslararası İzmir Fuarı Müdürlüğü: 


Atatürk’ün talimatı ile Cumhuriyet’in ilanından 8 ay önce 17 Şubat 1923’te İzmir’de toplanan Birinci Türkiye İktisat Kongresi, İzmir Enternasyonal Fuarı’nın kurulması sürecini başlatmıştır. İlk sergi 4-25 Eylül 1927’de, “9 Eylül Mahalli Sergisi” adı altında Mithatpaşa Sanat Enstitüsü’nde açıldı. İzmir Ticaret Odası’nın teklifi ve İzmir Valisi Kazım Dirik’in kararı ile açılan sergide 71 resmi kuruluş, 195 yerli firma ve 9 ülkenin 72 kuruluşunun ürünleri sergilendi. İkinci 9 Eylül Sergisi, 4-20 Eylül 1928 tarihleri arasında yine aynı binada uluslararası düzeyde gerçekleşti. İzmir Fuarı’nın temeli, bugünkü yerinde 1 Ocak 1936’da törenle atıldı. 1937 İzmir Enternasyonal Fuarı, diğer yıllara göre çok daha büyük bir coşkuyla hazırlandı. Açılışı İktisat Vekili Celal Bayar yaptı. Fuar’ın en büyük özelliği Kültürpark’ın sürekli bir kurumuna dönüşecek olan Paraşüt Kulesi’nin açılışı oldu. 104 yabancı şirketin katıldığı Fuar’da 424 yerli kuruluş temsil edildi.

Türkiye İş Bankası: 
26 Ağustos 1924 tarihinde Atatürk tarafından kuruldu. Kuruluşunun ilk yıllarındaki iktisadi şartlara uygun olarak, daha çok kalkınma ve yatırım, bankacılık yönü ağır bastı. Türkiye İş Bankası, ülkenin iktisadi kalkınması ve sanayileşmesinde önemli rol oynadı. Ülkenin iktisadi kalkınması ve sanayileşmesi adına bir çok yatırımlara imza attı. İş Bankası tasarrufu teşvik amacıyla, ikramiye ve kumbara sistemini ilk defa uygulayan, seyahat çeklerini ülkeye ilk getiren banka oldu. Sigortacılık alanında öncülük yaptı.


Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü: 
Amacı, zirai alanda çalışmak üzere, teknisyen seviyesinde eleman yetiştirmek, çeşitli bölgelerin zirai yapılarını ve özellikleri hakkında incelemeler yapmak olan, Tarım Bakanlığı Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak kurulmuş meslek okulları.

ALINTI

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...