Tanrı inancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanrı inancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260107

📖 Türk İnanç Düzeninin 3 Temel Öğesi / Türklerde Tanrı Anlayışı


 TENGRİ TAMGASI / GÖK-CIKRIČI/ GÖK-CARKI/ CARKI-FELEK/OZ/ÖZ TAMGASI

Günümüzde ikinci Dünya savaşında Alman Nazilerin kullandığı Gamalı Haç olarak bilinen sembol gerçekte Türklere ait Gök-Tann inancına ait kökleri on binlerce yıla dayanan bir semboldür. Almanların bu sembolü kullanmaları ise; Milattan binlerce yıl öncesinde (Odin Kağanlığı, Keltler, Etrüskler ve daha önceki Türk Kağanlıkları) Proto-Türk ulusların Avrupayı fethetmesi ile bölgeye taşınmış,Türkler fethettikleri bölgelere kendi tamgalarını vurmuş ve kazımış Almanlar kendi coğrafyalarında bulunan Porto Türklere ait bu eski dönem arkeolojik eserlerinde bu sembolü kendi ırklarının bir sembolü zannetmiş ve kullanmışlardır. Bu sembolün Budizme geçişi ise kendisi Sakha Türk prensi olan Budha sayesinde olmuştur. Budizme ait erken dönem Pali metinleri olmak üzere en eski Budist metinlerde Budhanın Mavi gözlü Sakha Türk'ü olduğu açıkça geçmektedir.
Eski Türk inancında Uzay-Zaman Döngüsüne ve bağına Gök-Çarkı denmekteydi Türkler buna somaları Çarkı Felek demiştir. Yıldızlardan, Galaksilere, Atomlardan Atomaltı parçacıklara her şeyin bir biri ile görünmez bağının olduğunu ve bu bağı Tanrı'nın dönderdiğine inanmışlardır.Bu gün fizikteki sicim teorisi atomaltı parçacıkların bir merkez kuvete olan bağ ile döndüğünü yine bu günkü astronomik gözlemlerde gezegenler ve yıldızların yörüngelerinde döngülerinin merkez kuvvetle döndürülen spiral bağla döngüsel hareket ettiklerini ispat etmiştir, yine kuantum dolanıklıkta her bir parçacığın birbiri ile bağlı olduğunu ispat etmektedir.
Türkler bu bağı Gök-Çıkrığı olarak tabir etmiş ve (gamalı haçla) sembolize etmişlerdir. Atomaltı parçacıklardan Atomlara, Gezegenlerden Galaksilere her şey bir döngü ile hareket eder. Türkler bu hareketi çıkrığın yün eğinirken dönüşüne benzetmiş Atomlardan Galaksilere değin var olan bu merkezi kuvvet (Tanrısal öz bilinçtir.)
Proto-Türkler buna yoktan var edilme "Tenri" demekteydi. Herşeyi yoktan var eden yaratıcıya bu sebeple Türkler "Tengri (Allah)" demişlerdir.Proto-Türkler Tenri yoktan var edilmeyi, yaratılışı daire içerisinde + işareti ile tamga haline getirirken Gök-Çıkrığı uzay zaman



20230122

📰✍️ Aşık Veysel Filizofça-Doğan Göçmen


AŞIK VEYSEL FİLOZOFÇA 

Doğan Göçmen

 

Aşık Veysel, ülkemizin 20. yüzyılda yarattığı en büyük insanlık değerlerimizdendir. Ozan bu yıl UNESCO’nun kararıyla ölümünün 50. yıl dönümünde dünya çapında anılacaktır. Ozan, yarım yüzyıl önce 21 Mart 1973 tarihinde aramızdan ayrılmıştı. Geride bugüne kadar hakkı verilememiş büyük ve derin bir külliyat bırakmış ve felsefenin ve bilimlerin araçlarıyla araştırılmayı bekleyen çok yönlü ve son derece zengin bir gelenek yaratmıştır. Aşık Veysel, bu geleneği çok uzun bir ozanlar geleneğini yeniden canlandırarak yaratmıştır.

 

Ozan, “Göz Gezdirdim Dört Köşeyi Aradım” başlıklı şiirinde “Karaca’oğlan Derdli Yunus soyum var”derken içinden geldiği geleneğe açıkça işaret eder. Bu bakımdan filolog Vahap Bahtiyarzade, Bahtiyarzade, Yunus açısından bakınca son halka olarak Aşık Veysel’e işaret ederken, Aşık Veysel açısından bakınca da ilk halka Yunus Emre’dir. Bahtiyarzade, Aşık Veysel’i uzun Yunus Emre geleneğine yerleştirmekle çok isabetli bir yargıda bulunmaktadır. Düşüncelerinde tutarlılığına vurgu yapmak için Veysel, tutum olarak kendisini Hallâc-ı Mansûr’a benzetir. “Mansur’a benzeyen bazı huyum var” diyor aynı şiirinde başka bir dizede. Şiirinin son dörtlüğünde Veysel kendisini Hayyam ve Neyzen ile kıyaslar ve Thales’i andırırcasına, doğada “Gaffer” diye adlandırdığı hareket ettiricinin kendisine “görünür mevcud herşeyde” der.

 

Aşık Veysel’in dilinde “Gaffar” Tanrı anlamına gelmektedir. Felsefenin kurucusu olarak kabul edilen Thales de mıknatısın çekim gücüne işaret ederek, bunun içinde Tanrı var, demiştir. Bu sözlerinden dolayı Thales, yeterince düşünülmeden panteist olarak tanımlanmıştır. Bugün bunun gerekçesiz olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde Aşık Veysel de “Gaffar” bana “görünür mevcud herşeyde” dediği için çabucak panteist olarak tanımlanmamalıdır. Thales teolojik anlamda ne kadar az bir panteist ise; Aşık Veysel de o kadar az bir panteisttir.

 

Thales’ten Epikürosçulara ve Stoacılara kadar tüm antik filozoflar ve Bruno ve Spinoza’ya kadar tüm Rönesans ve modern filozoflar gibi Aşık Veysel de her şeyi doğaya içkin olarak kavrar ve dünyanın sırrını çözmek için doğayı incelemeye davet eder. Bahtiyarzade’nin haklı olarak vurguladığı gibi, 20. yüzyılda Anadolu halk bilgeliğinin billurlaştığı ozanımız “Bizim Eller Yaylâsına Yürümüş” başlıklı şiirinde dünyanın sırrını açıklamak için “tabiata soralım” der.

 

En dindar halinde bile Veysel doğaya sadıktır, doğaya sadakate ve doğayı incelemeye ve işlemeye çağırır. “Kader” başlıklı şiirinde “Oku çalış öğren ölene kadar” der. Ünlü Kara Toprak” şiirinde “Dileğin var ise iste Allah’tan” diye önerdikten sonra Allah’tan dileneni almak için doğaya bağlılığı telkin eder ve der ki dileğini “Almak için uzak gitme topraktan”, çünkü “Hakk’ın hazinesi gizli toprakta”, yani gerçek doğada gizlidir ve hakikat insanın doğayı emek vererek işlemesiyle, dönüştürmesiyle, doğanın ve insan emeğinin sentezi olan kültür yaratmasıyla oluşmaktadır. İşte bu nedenle ozan, “Her kim ki olursa bu sırra mazhar”/”Dünyaya bırakır ölmez bir eser” diye önerir.

 

Aşık Veysel’in bu bağlamda “mazhar” sözcüğünü kullanıyor olması konumuz bağlamında son derece önemlidir. O, bu bağlamda bu sözcüğü kullanmakla bakışımızı ve düşüncemizi sekülerleştirmekle kalmaz; o, bu sözcüğü doğa bağlamına taşımakla aynı zamanda Tasavvuf geleneğinde de önemli bir sekülerleştirme eylemine giriştiğini görüyoruz. Görüntü, belirti gibi anlamlara gelen ve Arapça kökenli olan sözcük, derin felsefi anlamlara sahiptir. Eski Yunancada zuhur eden, görünen, bir niteliğinde kendisinde göründüğü nesne anlamına gelen “phainómenon” sözcüğüne karşılık olarak kullanılmıştır. Tasavvuf geleneğinde mazhar olmak, insanın, Allah’ın insana olan hitabına ulaşması anlamında kullanılmıştır ve bu ancak ‘ruhlar âleminde’ mümkün olmaktadır.

 

Aşık Veysel ise, Thomas Hobbes’un Tanrı kavramını kullanışını andırırcasına, Tanrı’yı doğanın içine, görünmezcesine arkasına gömüyor. Hobbes’a göre, doğa, Tanrı’nın bir sanat eseridir ve bu eserin kendisi de sürekli sanat eseri yaratmaktadır. Bir sanatçı olarak Tanrı doğayı yaratmıştır, onda düzeni kurmuştur ve geri çekilmiştir. Bu bakımdan Tanrı doğada, doğanın eserlerinde tezahür eder. Dolayısıyla doğanın eserlerini araştırmak, doğanın eserlerinde Tanrı’nın zuhur edişini araştırmak, doğanının eserlerini, onlarda işleyen yasaları bilmek, doğa dolayısıyla Tanrı’nın eserlerini, yasalarını bilmek anlamına gelmektedir. Fakat Veysel açısından doğayı bilmek aynı zamanda doğanın kendisini bilmek demektir, çünkü doğa yaratılışından sonra kendi başına olmuştur ve kendi başına eser üretmektedir. Ozan, “Mimar” başlıklı şiirinde Tanrı’yı dünyanın mimarı olarak betimler ve onu dünyanın düzeninin kurucusu olarak anlatır. Tanrı dünyada “Bu nizamı böyle kurmuş” diye belirttikten sonra “Kendi çekilmiş oturmuş” diye tamamlar sözlerini. Veysel’in “Gaffar” bana “görünür mevcud herşeyde” deyişi “Hakk’ın hazinesi gizli toprakta” deyişi ile beraber ele alınırsa yakalanan anlam budur. Kurulan doğa ve dünya kendisine konmuş olan düzene göre kendi başına işlemektedir. 

 

Doğan Göçmen


Alıntı/Kaynak: https://m.facebook.com/photo.php?fbid=10161009792563888&id=551148887&set=a.10153862248128888&eav=AfbOON5fVWJ5hClZhivC_aSPuEZFwOYVKpxeGrV89Ez47jXPMKP7r9PPXYLe_7Sec90&paipv=0&source=48


20210214

Türklerde Tanrı Kavramı - İbrahim Kaan Erten

TÜRKLERDE TANRI KAVRAMI

İbrahim Kaan Erten 



Türk tarihinde İslamiyet öncesi dinsel ana motif, 
Tanrı yani Tengri’dir.

Yakut dilinde Tangara
Kuman dilinde Tengre
Karaim dilinde Tangrı
Çuvaş Türkçesinde Tura
Hakas dilinde Tigir
Tuva dilinde Deyri
Kırgız-Kazak Türkçesinde Tengri
Tatar dilinde Tengre
Karaçay-Malkar Türkçesinde Teyri
Azerbaycan Türkçesinde Tarı/Tanrı
Türkiye Türkçesinde Tanrı 

olarak kullanılan Türk halkları arasındaki ortak addır Tanrı kavramı.


Tanrı sözcüğü, bütün Türk şive ve lehçelerinde ortak olarak vardır. Türkçe'nin temel sözcüklerindendir. Milattan Önce (MÖ) Çin yıllığı Shi-ki'de, Büyük Hun İmparatorluğunda Türkçede Tengri/Tanrı olarak kullanılan ifade, Çinceye T'ien olarak geçmiştir (Çinliler, Orta Asya'daki Tanrı Dağları'na bu yüzden T'ien-Şan derler). En aşağı 2500 yıllık bir geçmişi olan öz Türkçe Tanrı kelimesi, Moğolca ile birlikte kimi Asya dillerine de yerleşmiştir. Ayrıca Eski Sümer dilinde Tanrı kavramının karşılığı olarak kullanılan Dingir/Tingir sözcüğünün de Tengri sözcüğü ile bağlantısı olduğu bilinmektedir.

Türklerde, Tanrı kelimesi, Göktürk ve Uygur dönemlerinde yazılmış olan Türk yazıtlarında, Tengri olarak ifade edilmiştir. Orhun anıtlarına göre Tengri evrenin yaratıcısıdır.
  • Tengri, inanılan tek öğe olmuştur. O tektir, ezeli ve ebedidir.
  • Türklerin tanrı inancı, tarih öncesi dönemlerdeki inanç sistemlerinin hiç birine benzemez. 
  • Türklerin dışında hiçbir medeniyet tek Tanrılı bir inanca sahip olmamıştır.
  •  Tengri inancının en önemli özelliği devletin, kurumların ve kişilerin kontrolünde olan kurumsal bir din olmamasıdır.
Herhangi bir dine mensup olan kişi aslında şunu söylemektedir. “Kendimi bütün benliğimle dahil olduğum dine adıyorum ve artık bun din ile var olan bir insanım”
Tengri inancında ise, Türklerin doğa ve yaşamdan elde edilen tecrübelerini akıl yürütülerek harmanlanmasının beslediği bir din anlayışı vardır.

               Tengri (Tanrı) inancında;
  • Peygamber yoktur. İnanışa göre Tanrı ile insan arasında bir aracıya gerek yoktur.
  • Türklerin doğa ve yaşamdan elde edilen tecrübelerini akıl yürütülerek harmanlanmasının beslediği bir din anlayışı vardır.
  • Dine inanmayanlara ceza verilmesi fikrini kesinlikle reddedilen bir inanıştır. Herkes kararında özgürdür.
  •  İnsanın bir hayat çizgisi vardır. Kişi kendi çizgisini kendi belirler. Hayatın nasıl şekilleneceği tamamen kişiye aittir.
  • Yazısı ve emirleri yoktur. Doğayı izlemek ve akıl yürütmek en önemli kıstastır.
  • Ahiret kavramı yoktur. Öldükten sonra hesap günü inancı yoktur. İyilik ve kötülük dünya ya ait kavramlardır. Tengri inancında iyilik ve kötülüklerinizi sizden sonraki nesillere bırakırsınız. İyilikte, kötülükte çocuklarınıza miras kalır.
  • Ümmet fikrine uygun bir din değildir. Milli bir birleştiricilik özelliği vardır. 
  • Psikolojik ve sosyal baskı kabul edilemez. 
  • Türk ırkının var olduğu günden bu güne kadar ki özgürlük düşüncesinin temelinde Tengri inancının etkileri vardır.
  • Türklerin Tengri ile olan ilişkisinde korku ve çekinme değil, sevgi ve bağlılık vardır.
  • Dini motifler günlük hayatta kullanılmamalıdır. Böyle bir durum günlük hayatta olumsuzluklara sebebiyet vermektedir. Din gerektiği zaman kullanılmalıdır. Orta Asya da Türkler hep şunu söylerler. “Kutsal olanın sadece gerektiği zamanda, gerektiği kadar uygulanmasını biz tecrübe ettik”
  • İyilik ve kötülük dünyalıktır. Dünya yaşamını güzelleştirmeyen insana ceza gene toplumun belirlediği kurallarla verilmelidir.
  • İyi insan asla övülmez. İyi davranış övülmelidir. Bir kişi topluma yiğitliği ve erdemli hareketleri ile örnek olmalıdır.
  • Gizem ve sır asla yoktur. Gerçek olan en cahil insanın, çocuğun bile anlayacağı ve doğanın gözlenmesiyle elde edilen bilgilerdir.
  • Tanrının evi diye bir kavramı ve ibadethaneleri reddeder. Tüm evren ibadethanedir. Evrenin tamamı Tengrinin evidir. (Cengiz Han)
  • Bütün insanlar Tengrinin evladıdır. Ana, ata, dede gibi kavramlar kullanılır. Bütün varlıklar ondan türemiştir. Ay dede, Toprak ana gibi kavramlar o günlerden gelen alışkanlıklardır.
  • Mezar ve kabir önemlidir. Yaşayan kişiye duyulan saygı ölen kişiye de gösterilmelidir. Ölen her insan için mutlaka bir ağaç dikilmelidir.
  • Kurban törenleri bulunmaktadır. Savaş öncesi başarı ve kuraklık zamanları yağmur istemek, elde edilen başarılardan sonra Tengriye teşekkür etmek için kurbanlar kesilmiştir. Amaç Tengriyi memnun etmek değildir. Tengri ile ölen canlının ruhu aracılığı sayesinde iletişime geçildiğine inanılmaktadır.
  • Tengri inancı, doğrudan Türk dili ve kültürü içinde doğmuş olan bir felsefe, bir düşünce yapısıdır.
  • Zamanı Tanrı yaşar. İnsan oğlu hep ölmek için türemiştir  (Kül Tigin)
  • Tanrı hep vardır ve var olduğu sürece de Türk ondan güç alır. Varlığı bile yeter. (Tonyukuk)
  • Savaştık. Tanrı lütfetti, dağıttık. (Tonyukuk)
  • Yukarıda Türk Tanrısı, Tük mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. (Kül Tigin)
  • Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için Kağan oturdum (Bilge Kağan)
               Tengri inanç sisteminden günümüze kadar gelen bir çok adet hala devam etmektedir. Türklerin bugün mensup olduğu İslamiyet’e rağmen, kültürel inanışlarından bir çoğu eski Türk adetlerine aittir. Nazar boncukları, dilek ağaçlarına bez parçaları bağlamak, yağmur duaları, doğumdan sonraki loğusa dönemi inancı, ölümden sonra ölen kişinin anısına yemek dağıtmak, kurşun dökmek gibi kültürel öğeler İslamiyet’te olmayan, ancak Türklerin kültürel hayatlarında görülen kalıntılardır.

Kaynaklar:

               http://tengriciturkiye.blogspot.com.tr

               Türklerin ve Moğolların eski dini, Jean Paul Roux

               https://onturk.org

               http://www.turktoresi.com

               http://ekstrembilgi.com/din/gok-tanri-tengri-inancindan-gunumuze-kadar-ulasan-samanik-turk-adetleri

               http://dictionnaire.sensagent.leparisien.fr/TENGRI/tr-tr

               http://listelist.com/paganizm-nedir

20190604

📅 🇹🇷 8 Ekim 1916 - Bir bayram sabahı....

Mustafa Kemal Paşa, 16. Kolordu Komutanı’dır. Kurmay Başkanı İzzettin Çalışlar’ın günlüğü:
“8 Ekim 1916. Sabahleyin Kumandan Paşa (M.Kemal) ile yüksek rütbeli subaylarla birlikte hayvanlara binerek camiye gittik. Namazdan sonra hükümet konağına gittik…” 

20190603

✍️🇹🇷🗣 Atatürk'ün el yazısı ile Din ve Millet...

 

Atatürk'ün el yazısı İle Din ve Millet...


''Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır.Fakat biz,bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.

Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük millet idi.Arap dinini kabul ettikten sonra,bu din,ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi.Bilakis,Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi.Çünkü, Muhammed-in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu.Bu Arap fikri,Ümmet kelimesi ile ifade olundu.Muhammedin dinini kabul edenler,kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin , her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdular.Bununla beraber,allaha kendi milli lisanında değil,allahın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, allaha ne dediğini bilmeyecekti.Bu vaziyet karşısında Türk milleti bir çok asırlar,ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin,adeta, bir kelimesinin manasını bilmediği halde, kuranı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar,Türk milletince, karışık, cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan,dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar,bir taraftan Avrupa-da, Allah kelimesinin ilası(yüceltilmesi) parolası altında,Hıristiyan milletlerini idareleri altına geçirdiler,fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler.

Ne onları ümmet yaptılar, ne onlarla birleşerek kuvvetli bir millet yaptılar.Mısır-da, belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palas pareyi, hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular. Gah şarka, gah garba veya her tarafa birden saldıra saldıra Türk milletini, topraklarını,menfaatlerini, benliğini unutturacak, allaha mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular.Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler,felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra ahrette kavuşacağını vaat ve temin eden dini akide ve dini his, millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin, ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek, ahiret hayatına kavuşmak telkin edendin hissi; dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı.,davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti.Türk vicdanı umumisi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle(açıklıkla,ferahlıkla) , büyük heyecanlarla çarpıyordu.Ne oldu? Türkün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil, eski, hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra.

Türk milleti, milli hissi;dini hisle değil fakat insani hisle yan yana düşünmekten zevk alır, vicdanında, milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle müftehirdir(öğünür). Çünkü, Türk milleti bilirki, bugün medeniyetin şahrahında(büyük yolunda) müstakil ve fakat, kendilerine muvazi yürüdüğü umum medeni milletlerle, keşifleri, mütekabil insani ve medeni münasebet, elbette inkişafımızda devam için lazımdır. Ve yine malumdur ki, Türk milleti, her medeni millet gibi, mazinin bütün devirlerinde keşifleriyle,ihtiralarıyla medeniyet alemine hizmet etmiş insanların, milletlerin kıymetini takdir ve hatıralarını hürmetle muhafaza eder. Türk milleti, insaniyet aleminin, samimi bir ailesidir.

Türk milleti en eski tarihlerde,meşhur kurultaylarıyla,bu kurultaylarında devlet reislerini intihap etmeleriyle demokrasi fikrine ne kadar merbut olduklarını göstermişlerdir.Son tarih devirlerinde,Türklerin teşkil ettikleri devletlerde, başlarına geçen padişahlar,bu usulden ayrılarak müstebit olmuşlardır.

Kralların ve padişahların istibdadına,dinler mesnet  olmuştur. Krallar, halifeler, padişahlar etraflarını alan papazlar,hocalar tarafından yapılmış teşviklerle,ilahi hukuka istinat etmişlerdir.Hakimiyet,bu hükümdarlara Allah tarafından verilmiş olduğu nazariyesi uydurulmuştur.Buna göre,hükümdar,ancak allaha karşı mesuldür.Kudret ve hakimiyetin hududu din kitaplarında aranabilir. İlahi hukuka mütenit bir mutlakıyet kaidesi önünde,demokrasi prensibinin,ilk aldığı vaziyet mütevazıdır.O,evvela hükümdarı devirmeğe değil,onun yalnız kuvvetlerini tahdide,mutlakıyeti kaldırmağa çalıştı.Bu çalışma 400-500 sene evvelinden başlar.Evvela,kuvvetin milletten geldiği ve kuvvet gayrı muktedir bir ele düşerse iştirak etmesiyledir.....'' 

Medeni Bilgiler (sayfa: 364,365,366,367,368,369,370,402,403 )
ALINTI

20190531

✍️ 🇹🇷Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? - Eren Öztürk 🧿

Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular?

EREN ÖZTÜRK 


Türklerin İslamiyet’i kabul etmesi konusundaki görüşler iki uçta inceleniyor:
Birincisi, Türkler İslam’la karşılaşınca İslam’ı kucakladılar.
İkincisi, Türkler kılıç zoruyla Müslüman oldular.

Herhangi bir topluma toplumsal-ekonomik açıdan kabul etmeye hazır olmadığı bir sistemi zorla benimsetmek mümkün mü?

Bizce değil. Ondandır ki Türk kavimleri arasında İslamiyet’i ilk benimseyenler yerleşik hayat ve tarımda bir hayli ilerlemiş ve şehirler kurmuş olan Karahanlılar oldu. Her toplum eşiğine geldiği veya içine girdiği toplumsal süreçlere uygun kurumları ve ideolojiyi kabul eder. Kılıç orada bir araçtır. Ancak medeniyet kuruculuğu aşamasına gelmemiş bir toplumu kılıçla medeniyete geçiremezsiniz, ama kesip doğrayabilirsiniz.

İslamiyet’e bugünden bakıp geri bulanlar zamanın koşullarına göre değerlendirdiklerinde dönemin coğrafyasına ileri bir sistemi getirdiğini göreceklerdir. Ticaret uygarlığına geçişin ideoloji ve kurumlarını getiren İslamiyet; kabile savaşlarına son verip, ticaret, bilim, özel mülkiyet, devlet ve ordu kavramlarını düzenleyici rol üstlenmiştir.

Örneğin; Arabistan’ın Bedevi toplumları ticaret uygarlığını kurma eşiğine geldikleri için İslamiyet’i benimsediler. Orada da savaşlar oldu. Ancak o savaşları ticaret uygarlığına önderlik eden İslamiyet kazandı. Kazanan kılıçtan ziyade uygarlığın ilerleticisi olan sistemdi. Aynı değerlendirme, İran ve Türk kavimleri için de geçerlidir.(1)

Ya da Amerika’yı işgal eden Avrupalılar, kabile toplumu koşullarında yaşayan Amerikalı Kızılderililere kapitalist toplumda örgütlenmeyi zorla dayatamazlardı ve dayatamadılar. Çünkü Kızılderililerin toplumsal ve ekonomik yapısı uyuşmazlık içerisindeydi.

Öte yandan şöyle de bir durum var: Türkler Müslüman olduğunda kılıcı kendi ellerinde tutuyordu, üstün ve güçlü taraf olarak Müslüman oldular. Daha sonra Moğolların da Müslüman olması gibi...(2)

O zaman tarihçi Barthold’un dediği gibi gönüllü olarak, ellerinde kılıçlarıyla bu yeni dine giren Türklerin kendilerine sunulana değil, kendi kabul ettiklerine girdiklerini söylemek yanlış olmayacaktır.(3)

Bu yazıyı okuyanlara önereceğimiz esas kaynaklardan biri, Uygur Türkü Seyfeddin Aziz’in Türkiye’de Kaynak Yayınları tarafından “Türklerin Müslümanlığa Geçişi” başlığıyla yayımlanan “Satuk Buğra Han” adlı romanıdır.

Roman, Karahanlılar’ın Satuk Buğra Han döneminde İslamiyet’i kabul etmelerinin öyküsünü gerçeğe yakın bir kurgusallıkta anlatıyor. Kitaptaki süreci ve diyalogları okuduğunuzda yukarıdaki iddianın doğruluğuna daha çok yaklaşıyorsunuz.

BENZERLİKLER 

Arapların sunacağı bir tevhit inancının Türkler açısından şaşırtıcı ve yeni bir ciheti yoktu, çünkü kendileri zaten “kadir-i külli şey” olan bir tek Tanrı’ya inanıyorlardı. Doğudaki eski Türklerin en özgün metinleri olan Orhon Yazıtları’nda tek olan, her şeye gücü yeten ve denetleyen bir Tanrı inancı bariz görülür.

Hint mitolojisinden aldığımız çarka oturarak, arabesk çağında “kahpe felek” haline getirdiğimiz kötü talihin döngüsel yapıdaki kaynağına eski Türkler “ödlek” derdi. Bu kelime “öd” zaman kökenlidir. Alper Tonga öldi mü, ödlek öçin aldı mu?

Sonraki çağlarda İran kökenli inanışların etkisiyle kötülük tanrısı haline gelen Erlik, eski Türklerde ölüm meleği, yani Azrail idi.

Benzerlikleri daha da artırabiliriz.

ÜÇ AŞAMA 

640’lardan itibaren yanı başlarına ulaşan İslam ile tanışmaya başlayan Türkler, hem Kafkaslar hem de Türkistan’da Emevîlerin saldırgan/savaşkan tutumlarını görünce cephe aldılar. Türklerin İslam’a girişini etkileyen ve hatta geciktiren “kötü bir tanışma” dönemi oldu. Biz bunu İslam’la değil de Araplarla tanışma olarak alalım. Sonuçta o dönemde yabancı topluluklar, dinlerinden ziyade etnik kimlikleriyle biliniyordu.

Türklerin kendilerine daha yakın gördüğü Ebû Müslim, Samanîler gibi etnik topluluklar artık Orta Asya’da İslam’ı Araplardan almış, kendileri sahiplenmişti. Türkler İslam’ı Araplardan değil, Orta Asya yerlilerinden tanıdılar. Buna ikinci tanışma safhası diyebiliriz. Türkçenin geleneksel İslam dilinin Arapça değil, bu dillerden ödünçleme olması (çoğunlukla Farsçadan olarak peygamber, namaz, abdest, oruç vb.) bu gerçekle ilgilidir.

Bir sonraki kademede, 9. yüzyılın son demlerinde Müslüman olmayan ama kentsel ticari alanlara uğrayan veya kendi memleketlerinden geçen kervanlarla hemdem olan Türkler, karşılarında artık Müslüman soydaşlarını, en azından Türkçe konuşan Müslümanları daha çok görmeye başladılar. Dahası bozkırdaki kıtlık zamanı yerleşik hayata akın yaptıklarında kendi Müslüman soydaşlarını buldular. Buna da üçüncü aşama diyebiliriz.(4)

SONUÇ 
Türklerin İslamiyet’e geçişi kılıç zoruyla değil, toplumsal-ekonomik-ideolojik süreçle olmuştur.

Türkler İslamiyet’i kucak açarak kabul etmemişlerdir, yazıda değinilemeyecek kadar uzun olan sebeplerle bu kabul gecikmiştir.

Eğer “Türkler kılıç zoruyla Müslüman oldular” dersek, o tarihsel dönemde “Türklerin medeniyete geçme süreçlerini yaşadığını” bilmiyor duruma düşeriz ve Türk imparatorluk ve devlet birikimi yanında İslamiyet’in tarihsel rolünü de göz ardı ederiz. Bu tür değerlendirmeler İslamiyet’e ve özellikle İslam’a karşı tarihsel olmayan konumlanışın ürünüdür. Bu vesileyle tüm okuyuculara Doğu Perinçek’in “Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi” kitabını öneriyoruz.

Kaynaklar:
1- Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s.32.
2- Osman Karatay, Türklerin İslam’ı Kabulü, Kripto Yayınevi, İstanbul, 2018, s.180.
3- Age, s.197.

4- Age, s.195.

Alıntı/Kayanak: https://www.aydinlik.com.tr/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-ozgurluk-meydani-mayis-2019

20180921

Caferiler, Kerbala yasında bir araya geldi

Hazreti Muhammed'in torunu Hazreti Hüseyin ve yakınlarının Kerbela'da katledilmesinin bin 379'uncu yılı nedeniyle İstanbul, Kars ve Iğdır'da anma programları düzenlendi. Bu yıl farklı olarak, Aşure merasimi programına katılanlar, Türk Kızılayı çadırında kan bağışında bulundu.

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...