yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20260403

📖 Mithat Cemal Kuntay Kimdir?

 

Mithat Cemal Kuntay Kimdir?
Mithat Cemal Kuntay Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri
Mithat Cemal Kuntay (d. 1885, İstanbul – ö. 30 Mart 1956, İstanbul) Yazar.

Mithat Cemal, 1885’te İstanbul’da doğdu
1956’da İstanbul’da yaşamını yitirdi
Tek romanı “Üç İstanbul”la büyük başarı kazandı. 
Vefa İdadisi’ni ve Mektebi Hukuku bitirdi. 
Doktora sınavını verdikten sonra Hukuk Mektebi’nde idare hukuku asistanlığı yaptı. Adliye Nezareti Özel Kalemi’ne girerek müdürlüğe kadar yükseldi. 
Birinci Hukuk Mahkemesi üyeliğinden sonra Beyoğlu Dördüncü Noteri oldu. 
1956’da İstanbul’da ölümüne kadar bu görevi sürdürdü.

Yazmaya şiirle başladı. İlk şiiri “Elhamra” Resimli Kitap’ta yayınlandı. 2’nci Meşrutiyet’e kadar çeşitli dergilerde yayınlanan ve aruzun ustaca kullanıldığı, ulusal duyguların ön plana çıkarıldığı şiirleriyle tanındı. Milli Edebiyat Akımı‘nın değerlerini benimsedi. “Üç İstanbul” romanında da canlandırdığı Mehmet Akif‘le tanışması, sanatı ve düşünceleri üzerinde etkili oldu.

Çınaraltı dergisinde 1943-1944’te yayınlanan son dönem şiirlerinde Yahya Kemal Beyatlı‘dan da etkilendiği görüldü. Yalın bir dil kullandığı “Kemal”, “Yirmi Sekiz Kânun-ı Evvel” gibi oyunlarında yurt sevgisi konusunu işledi.

Tek romanı ve en önemli eseri “Üç İstanbul“da, 2’nci Abdülhamit, 2’nci Meşrutiyet ve Mütareke yıllarının İstanbul’unu anlattı. Gerçekçi kişiler, ayrıntılı tahliller ve bu üç dönemin yaşantısından sunduğu canlı kesitlerle dikkat çeken bu roman televizyon dizisi olarak da yayınlandı ve büyük ilgi topladı.

Edebiyat araştırmaları yapan Kuntay, inceleme ve araştırmalarını 1913’te yayınlanan “Hitabet ve Münazara Dersleri”, 1914’te yayınlanan “Hitabet Dersleri” kitaplarında topladı.

Mithat Cemal Kuntay’ın Eserleri

Şiir:
Türk’ün Şehnamesinden (1945)

Antoloji:
Nefaisi Edebiye (1913)

Tiyatro:
Kemal (1912)
Yirmi Sekiz Kânun-ı Evvel (1918)

Roman:
Üç İstanbul (1938)

Biyografi:
  • Mehmet Akif (1939,
  • İstiklal Şairi Mehmet Akif adıyla 1944)
  • Namık Kemal (2 cilt, 1956)
  • Sarıklı İhtilalci Ali Süavi (1946)

20250102

🎞️ Anadilim Türkçe - Zesto Psomi (Sıcak Ekmek) romanı üzerine söyleşi

 

Ece Ataer ile H'ECE | Yazar Feyza Hepçilingirler

  • Anlatmakta zorlandığımız dijital dil
  • Dil Devrimi yaptık ama dil halktan uzaklaştı
  • Biz kendimizi sevmiyoruz galiba!
  • Taklit ederek maymun olmaya gerek yok!
  • Çocuklarımıza okula sevdiremiyoruz!
  • Bebeklere İngilizce dayatması
  • Şiddetin temelinde dil eksikliği vardır!
  • Dil harekâtı başlatmak lazım!
  • Gramer müdehaleleri sağlam nedenlere dayanmıyor!
  • TDK ve Dil Derneği ikileşmesi
  • Atatürk'ün TDK'sı bağımsızdı!
  • Giritli Türkler: Dinimize sahip çıktık ama dilimizi koruyamadık!
  • Girit Yunanlılardan değil, Venediklilerden alınmıştır!
  • Dil anneden öğrenilir!
  • Ekmek davası bu!
  • Girit medeniyeti kendini Yunandan ayırıyor!
  • Ait olduğunuz kültürü Girit'e gittiğinizde buldunuz mu?
  • Türkoloji'de neden Dede Korkut okutulmadı?
  • Okullarda İngilizce ile dil değil, kültür dayatılıyor!
  • Yannis Ritsos: Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların...
  • Mustafa Kemal her şeyi yoluna koymuştu...

20200326

✍️ Atatürk’ün Etkilendiği Şair, Yazar ve Düşünce Adamları


ATATÜRK’ün Etkilendiği Şair, Yazar ve Düşünce Adamları

Bu araştırmanın girişinde belirtildiği gibi, insanların kişiliğinin oluşmasında birçok etkenle birlikte, yaşadığı çevre ile dönemin derin düşünce akımları, şairleri, yazarları ve düşünce adamları belirleyici etkiler yapmaktadır. Mustafa Kemal’in kişiliğinin ve düşüncelerinin oluşmasında da yaşadığı döneme damgasını vuran bazı olayların ve insanların temel bir etki yaptığı görülmektedir.

M. Kemal, tarihî bir dönemeçte dünyaya gelmiştir. O süreci iki büyük olgu belirliyordu: Fransız Büyük Devrimi’nin temel ilkeleri olan “insan hakları”, “özgürlük”, “bağımsızlık” ve “milliyetçilik” gibi kavramların Avrupa’dan sonra Asya’da yayılıp etkilerini artırması ve yüzyılların gerisinden gelen Osmanlı Devleti’nin parçalanıp çöküşünün hızlanması. Artık çok milletli, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli imparatorluklar yıkılıyor, tek millete dayanan millî devletler kuruluyordu. Sanayi devrimi ile birlikte akılcılığa, pozitif bilimlere dayalı yeni bir bilim felsefesi gelişiyordu. Tarım toplumu yıkılıyor, yerine sanayi toplumu oluşuyordu.

M. Kemal, yönetimin tüm yasaklarına rağmen öğrencilik yıllarında Fransız Devrimi ve yaydığı fikirler hakkında ilk bilgileri edinmiş (İdadideki tarih öğretmeni Mehmet Tevfik Bilge’nin etkisi), sonraları ilgi alanının genişliği, okuma zevki ve öğrendiği yabancı dil sayesinde dünyada olup bitenleri, döneminin bütün düşünce akımlarını ana çizgileriyle de olsa takip etme imkânını bulmuştur. Öte yandan, değişik şehirlerde tamamladığı (Selanik, Manastır, İstanbul) öğreniminden sonra genç bir subay olarak başka başka bölgelerde ve koşullarda aldığı görevler nedeniyle, görünüşte kocaman olan imparatorluğun nasıl çöktüğünü gözleriyle görmüştür.

Çağın etkisinin imparatorluk içerisinde en belirgin olduğu Rumeli’de geçen öğrencilik yıllarından sonra, 1910’da askerî manevralara katılmak için gittiği Fransa’daki günler ve özellikle bağımsızlığına yeni kavuşan Bulgaristan’ın başkentindeki ataşemiliterlik yılları, M. Kemal’in batıyı, Avrupa’yı oldukça yakından tanımasını sağlamıştı. Trablusgarp’ta da bu uygar görünüşün “sömürgeci” öteki yüzüyle karşı karşıya gelmiş, vatan savunmasının ilk uygulamalarını orada yapmıştı. Şam’da geçen günlerde Balkan bozgunu ise imparatorluğu kurtarmanın artık mümkün olamayacağını göstermişti.

İşte bu tarihî dönemeç, Mustafa Kemal’in çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, millî değerlere ve çağdaş ilkelere dayanan, Türk çoğunluğunu esas alan yeni bir Türkiye’nin kurulmasını düşünmeye sevk etmiş ve onun düşüncelerinin “mayasını” oluşturmuştur.

A. Türk Şair, Yazar ve Düşünce Adamları

M. Kemal ATATÜRK’ün biyografisi ve özel kütüphanesi incelendiğinde en çok okuduğu ve etkilendiği 3 büyük Türk şairinin isimleri ile karşılaşıyoruz: 

  • “Osmanlılık” yerine “Türklüğü, Türkçülüğü” ve “Türklük duygusunu” dile getiren Türkçü şair Mehmet Emin Yurdakul
  • “vatan” ve “hürriyet” kavramlarını yeni kuşaklara aşılamış olan Namık Kemal 
  • ve baskıya karşı direnen, insanlığa yükselmeye yönelen ve “çağdaşlaşma”yı hedefleyen Tevfik Fikret.
ATATÜRK daha öğrencilik yıllarından itibaren bu şairlerden etkilenmiştir. Bu konuda onu etkileyen de arkadaşı Ömer Naci’dir. Ömer Naci’nin Mustafa Kemal’in fikrî altyapısının oluşmasında diğer faktörlerle birlikte önemli bir rol oynadığı kesindir. Nitekim genç Mustafa Kemal’in dönemin “vatan ve hürriyet” şairi Namık Kemal ile “Türkçü” şairi Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleri ile tanışmasında Ömer Naci’nin etkili olduğu bilinmektedir. İdadide, Namık Kemal’i tanımak, duymak, onun gizlice elden ele dolaşan vatan şiirlerini bulmak, okumak işini Hatip Ömer Naci sağlamıştır.


1. Mehmet Emin Yurdakul (1869, İstanbul – 14 Ocak 1944, İstanbul)

Millî edebiyat ve Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan ve “Osmanlıcılık” ve “İslamcılık” akımlarına karşı “Türkçülük” fikrini savunan M. Emin Yurdakul ile Manastır İdadisinde öğrenci iken tanışan ATATÜRK, sonradan 14 Eylül 1931’de yaptığı bir konuşmada, Mehmet Emin Yurdakul ile ilgili şunları söylemiştir: 

“… Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk kez Manastır Askeri İdadisinde öğrenciyken okuduğum ‘Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur.’ dizeleriyle başlayan manzumesinde bana ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum…”

ATATÜRK’ün burada bahsettiği şiir, Mehmet Emin’in 1897 Türk-Yunan Harbi’nden hemen önce başlayarak temiz bir Türkçe ile kaleme aldığı ve “Türkçe Şiirler” başlığı altında topladığı dokuz manzumeden en çok beğenilip sevilmiş olan şiirdir. Şiir; “Anadolu’dan Bir Ses Yahut Cenge Giderken” adını taşıyordu.



ATATÜRK Özel Kitaplığı’nda, M. Emin’in 3 eseri bulunmaktadır. Bunlar, “Türkçe Şiirler (Çoban Armağanı Çam Sakızı), Zafer Yolunda, Kral Corc’a” isimli eserlerdir.

2. Namık Kemal (21 Aralık 1840, Tekirdağ – 2 Aralık 1888, Sakız)

Namık Kemal, Türk milliyetçi hareketini ve Jön Türkleri etkilemiş, Türk edebiyatının batılılaşmasına önemli katkılar yapmış bir şair ve yazardır. Vatan ve hürriyet fikirlerini, bütün yurttaşların yasalar karşısında eşitliğini savunmuştur. Bunu gerçekleştirmek için istibdat yönetiminin yıkılarak halkın çıkarlarını koruyacak bir “meşrutiyet” yönetiminin kurulması yolunda çalışmıştır.

ATATÜRK’ün daha öğrencilik yıllarından başlayarak Namık Kemal’den etkilenmiş ve eserlerini gizlice okumuş olduğunu biliyoruz. Asım Gündüz ve Ali Fuat Cebesoy anılarında M. Kemal’in Namık Kemal’i, “Türk milletinin yüzyıllardan beri beklediği sesi” olarak değerlendirdiğini anlatmaktadırlar.

Silvan’da Hatıra Defteri’ne yazdıkları, M. Kemal’in Namık Kemal’in eserlerini sonraki yıllarda da sık sık okuduğunu kanıtlamaktadır. Özellikle onun, “Şark Meselesi, Hürriyet-i Efkâr” ve “Usul-i Meşveret Hakkında Mektuplar” gibi N. Kemal’in doğu sorunu, düşünce özgürlüğü ve Meşrutiyet sistemi hakkındaki görüşlerini içeren “Makalât-ı Siyasiye ve Edebiye”sini bir savaş döneminde ve uzak, küçük bir Anadolu kasabasında okuması, Mustafa Kemal’in söz konusu kitapları yanında taşıdığı izlenimini vermektedir.

M. Kemal, Kurtuluş Savaşı yıllarında Namık Kemal’in düşüncelerini ve şiirlerini TBMM kürsüsünden bile dile getirecek, Birinci İnönü Zaferi’nden sonra yaptığı bir konuşmayı, vatan şairi Namık Kemal’in ünlü dizeleri, 

“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini 
– Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini” biçiminde değiştirerek bitirecektir.


Şurasını da vurgulamak gerekir ki Namık Kemal’i çok seven ve ondan etkilenen Mustafa Kemal, onun “romantizmini” asla benimsememiş ve tam bir “akılcı”, “gerçekçi” olarak vatan ve hürriyet şairinden apayrı bir yol tutmuştur. Yine belirtmemiz gerekir ki “Osmanlı Devleti’nin sınırları” anlamında bir “vatansever” olan N. Kemal’in tersine Mustafa Kemal, daha kurmay yüzbaşılığından itibaren daima “Türk çoğunluğuna dayalı” bir vatandan ve orada “yeni bir Türk devleti kurmaktan” bahsetmiştir.

ATATÜRK Özel Kitaplığı’nda Namık Kemal’in 7 ayrı kitabı bulunmaktadır. Bunlar: “Osmanlı Tarihi (2 Cilt), İmtizac-ı Akvam ve Vaka-i Ahd, Renan Müdafaanamesi, Makalât-ı Siyasiye ve Edebiye, Eş’ar-ı Kemal, Kara Bela ve Tarih-i Harabat” isimli eserlerdir.

3. Tevfik Fikret (26 Aralık 1867, İstanbul – 19 Ağustos 1915, İstanbul)

Edebiyat-ı Cedide’nin en önemli temsilcilerinden olan Tevfik Fikret, öğrencilik yıllarından itibaren Mustafa Kemal ATATÜRK’ü etkilemiş olan şairlerden biridir. Toplumsal içerikli şiirlerinden dolayı ilerici düşünenlerin simgesi hâline gelmiş, Türkiye’de batılı sanat anlayışının yerleşmesinde büyük rol oynamıştır. İstibdada karşı mücadele etmiş ve İkinci Meşrutiyet’in ateşli savunucuları arasında yer almıştır.

M. Kemal’in inkılapçı ve çağdaşlaşmacı kişiliğinin Tevfik Fikret’in şiirlerinden etkilendiği, onun özellikle “Sis, Ferda, Rücu ve hatta Zangoç” isimli şiirlerini çok sevdiğini ve zaman zaman ezbere okuduğunu biliyoruz. Mustafa Kemal 19 Ağustos 1918’de arkadaşları ile birlikte Aşiyan’a giderek oradaki deftere yazdığı şu sözler; “Tavaf-ı tahatturunda bulunmakla mübâhi perestişkâran-ı Fikret” (Anma ziyaretinde bulunmakla kıvanç duyan Fikret dostları) ondaki Fikret sevgisini çok açık bir şekilde göstermektedir.

Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır’ın Tevfik Fikret’in el yazısı ile yazılmış olan “Eş’ar-ı Kemal” adlı derlemeyi M. Kemal’e armağan etmesi ve bunun ATATÜRK’ün özel kitaplığında N. Kemal ve T. Fikret’in kitaplarının yanı başında yer alması da ayrı bir önem ve özellik taşımaktadır.

ATATÜRK’ün yaşantısı süresince özel sohbetlerinde ve meclislerinde edebiyat konusu ve bunların içinde de Fikret konusu sık sık gündeme gelmiştir. Bir Karadeniz vapur gezisinde sohbet konusu yine Fikret’tir. Orada bulunan Ragıp Şevki’nin anlatımı ile; “Bir aralık ATATÜRK etrafına bütün gençleri toplamış, onlara Fikret’e olan hayranlığını anlatıyor: 
‘Onu biz mektep sıralarında okurduk. Ondaki heybet, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yok!’ diyor. Sonra gençlerden Fikret’in bir şiirini istiyor. Bir genç gür sesle: ‘Ben Ferda’sını söyleyebilirim Atam!’ diyor. ATATÜRK’ün yüzünde tatlı çizgiler belirdi:Ferda’yı mı? Ah, delikanlı, benim en çok sevdiğim şiirdir o… Onu sana söyletmeyeceğim… Kendim söyleyeceğim' ve ATATÜRK gür bir sesle, gençlerin yüzüne bakarak okumaya başladı:
        Ferda senin senin bu teceddüt, bu inkılap

        Her şey senin değil mi zaten? Ey şebap.”

Yine ATATÜRK’ün çocukluk arkadaşlarından Asaf İlbay’ın anlattığı bir anekdot da şu şekildedir: 
“16 Ocak 1937. Yüksek Ticaret Okulu Mezunları mutat toplantılarını Perapalas salonlarında yapmıştı… Bir aralık söz edebiyata geçti. ATATÜRK Tevfik Fikret’i çok sevdiğini ve onun edebî kıymetinin çok yüksek olduğunu ve bilhassa Fikret’in inkılapçılığını çok beğendiğini ilave etti… İsmail Müştak Mayokan’ı çağırarak, Fikret’in Ferda’sını sahneye çıkarak okumasını emretti. Arkadan Sis ve Rücu okundu. Rücu’dan sonra ATATÜRK güldü, çok neşelendi ve etrafına dönerek: ‘Hangi Türk şairi böyle inkılapçı şiirler yazmıştır? dedi.”


ATATÜRK Özel Kitaplığı’nda Tevfik Fikret’in iki eseri bulunmaktadır. Bunlar, “Rübab-ı Şikeste ve Haluk’un Defteri” isimli eserlerdir.

4. Ziya Gökalp (23 Mart 1876, Diyarbakır – 25 Ekim 1924, İstanbul)

“Türkçülük” düşüncesini sistemli bir hâle getiren, İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde düşünce ve siyaset alanlarına önemli etkiler yapmış olan Ziya Gökalp’in M. Kemal’in düşünce ve uygulamaları üzerinde derin etkileri olduğu bilinmektedir. Bu anlamda bakıldığında, Cumhuriyet öncesinde ve Cumhuriyet’in oluşmasında Ziya Gökalp’in sosyolog ve mütefekkir olarak çok özel ve önemli bir yeri olduğu görülür.

ATATÜRK’ün bazı düşünceleri ile Gökalp’in düşünceleri arasında bazı ayrılıklar bulunmasına rağmen; Türk tarihine bütünlülük ve devamlılık içinde bakış, halkçılık ilkesi, Tevhidi Tedrisat (eğitim ve öğretimin birleştirilmesi), laiklik ve Türk kimliğini koruyarak çağdaşlaşma modeli gibi Türk inkılabının temelini oluşturan pek çok konuda Ziya Gökalp’in etkileri açıktır.

Z. Gökalp, dönemin ünlü sosyoloğu E. Durkheim ekolünün güçlü bir temsilcisi idi. ATATÜRK, E. Durkheim’in fikirlerini sadece Gökalp aracılığı ile öğrenmemiş; onun iki eserini MEB Yayınlarında Türkçeye çevirterek yayımlatmış ve 1932’de İstanbul Dolmabahçe’de iken onun bir eserini kütüphaneden getirterek Fransızca aslından okumuştur.

ATATÜRK Özel Kitaplığı’nda Ziya Gökalp’in üç önemli eseri bulunmaktadır. Bunlar, “Türk Medeniyeti Tarihi, Türk Töresi ve Altın Işık” isimli eserlerdir.

5. Şehbender-Zade Filibeli Ahmet Hilmi (1865, Filibe – 17 Ekim 1914, İstanbul)

ATATÜRK’ün “toplumsal, özgürlükçü ve devrimci” görüşlerinin oluşmasında etkili olan düşünür ve yazarlar arasında Şehbender-zade Ahmet Hilmi’nin ayrı bir yeri vardır. Cemiyeti İslamiye (1861’de kurulan ve Mecmua-i Fünun adıyla ülkemizde ilk bilim dergisini çıkaran dernek) üyelerinden, Tasvir gazetesi yazarlarından ve Hikmet gazetesinin de sahibi olan A. Hilmi’nin özellikle “Allah’ı İnkâr Mümkün müdür?” ve “İslam Tarihi” eserlerinin ATATÜRK’ü çok etkilediği görülmektedir.

Bu iki eserdeki görüşlerin özellikle laiklik ilkesi bakımından ATATÜRK’e etki yaptığı kabul edilmektedir. 'Allah’ı İnkâr Mümkün müdür?' kitabında Osmanlı toplumunun Orta Çağ hayatından çağdaş yaşama geçmek zorunda olduğunu öne süren ve bu konuda yavaş yavaş bir ilerlemeyi değil hızlı bir değişimi, ilerlemeyi yani bir nevi devrimi zorunlu gören A. Hilmi, aynı zamanda ateşli bir “özgürlükçü” olup, özgürlüğü, “insanlığın temel koşullarından biri” olarak değerlendiriyordu.

1911’de basılmış olan Allah’ı İnkâr Mümkün müdür? kitabını Silvan’da görevli iken 3 gün içinde dikkatlice okuduğunu bildiğimiz ATATÜRK’ün, Özel Kitaplığı’nda Şehbender-zade Filibeli Ahmet Hilmi’nin “Tarih-i İslam” isimli eseri bulunmaktadır.

B. Yabancı Yazar ve Düşünce Adamları

Yukarıda değinildiği gibi, M. Kemal ATATÜRK’ün düşünce sistemi ve kurduğu millî, laik, tam bağımsız ve millî egemenliği esas alan Türkiye Cumhuriyeti döneme derin etkiler yapan mesela Fransız İhtilali gibi büyük gelişmelerden önemli oranda etkilenmiştir. Bu anlamda bakıldığı zaman ATATÜRK’ün fikrî altyapısının oluşmasında, Fransız İhtilalinin de fikrî altyapısını oluşturan yazar ve düşünürlerin etkilerinin olduğu görülmektedir.

ATATÜRK’ün düşüncelerinde ve gerçekleştirdiği Türk İnkılabı’nda “akılcılık” (rasyonalizm) ve “olguculuk (pozitivizm)”un izleri bulunmaktadır. Aklı ve bilimi kılavuz edinen ve hurafelere karşı çıkan ATATÜRK’te belirgin bir akılcılık ile gerçekçiliğin temel kişilik özelliklerinden olduğu görülmektedir. Bu nedenle onun bu konuda etkilendiği düşünürlerin başında akılcılığın büyük temsilcisi “Descartes” ve yine bu akımın ünlü temsilcisi “Kant” gelmektedir.

Fransız İhtilali’nin yalnızca akılcı yönlerini benimseyerek gelişen “Auguste Comte” olguculuğu, o dönemdeki Türk aydınları arasında da yayılmış, özellikle Ahmet Rıza Bey’in yayınları ve çabaları ile İttihat ve Terakki çevrelerinde etkili olmuştur. M. Kemal’in gençlik yılları, olguculuğun Türkiye’de etkili olduğu bir döneme rastlamıştı. Ancak “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir.” diyen ATATÜRK’ün olguculuk anlayışı; Comte’un basit bir takipçiliği şeklinde değil, insan düşüncesinin eriştiği bir aşama olarak ortaya çıkar.

ATATÜRK’ün, Fransız İhtilali’nin fikri hazırlayıcıları arasında üzerinde en çok durduğu, eserlerini okuduğu ve kendi düşünce hayatının oluşmasında en çok yararlandığı düşünürlerden biri şüphesiz “J. J. Rousseau”dur. Türk aydınlarının daha Yeni Osmanlılar hareketinden itibaren bilip, tanıdığı Rousseau ile M. Kemal daha öğrencilik yıllarında tanışmıştır. Bu düşünürün en çok, kişi için “özgürlükçü”, toplumda siyasal rejim olarak da “cumhuriyetçi” yönü M. Kemal’i etkilemiştir. M. Kemal J. J. Rousseau’nun bütün eserlerini incelediğini TBMM kürsüsünden biraz da övünerek açıklamıştır. Onun, Rousseau’nun “Contrat Social (Toplum Sözleşmesi)”inin 1913’te yapılan Türkçe çevirisini çok dikkatle okuyup, işaretlediğini biliyoruz.

Bundan başka M. Kemal’in esasen bir “monarşi” yanlısı olan “Montesquieu”nün “De l’esprit de Lois (Kanunların Ruhu)” eserini de okuduğunu biliyoruz. M. Kemal bu kitapta daha çok “cumhuriyet” ile ilgili kısımların üzerinde durmuş ve “cumhuriyet rejiminin erdem rejimi” olduğunun anlatıldığı satırların altını çizmiştir.

M. Kemal’in “özgürlük” anlayışı konusunda ise “J. J. Rousseau” ve “Fransız Yurrtaş ve İnsan Hakları Bildirisi”ndeki hükümlerden etkilendiği; Hüseyin Cahit Yalçın tarafından dilimize çevrilen “Leon Mariller” ve “Stuart Mill”in eserlerinin de onun “özgürlük” düşünce ve anlayışını geliştirdiği bilinmektedir.

“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” diyen M. Kemal’de özgürlük kavramı, Fransız İhtilali’nden sonra kazandığı anlamla, düşünce ve siyasal alandaki özgürlükler kadar “vicdan özgürlüğü”nü de içerir. O, toplumda değişik düşüncelerin ve değişik inançların bulunmasını, özgürlüğün doğal bir sonucu olarak kabul etmekte, dahası, tek tip düşünce ve inancın toplum için tehlikeli bir durum, bir ölüm belirtisi olduğunu söylemektedir. ATATÜRK’ün bu konudaki fikirlerinin temelinde N. Kemal ve Tevfik Fikret gibi Türk şairlerinin de etkisi bulunmaktadır.

M. Kemal ATATÜRK’ün toplumsal olayları değerlendirişinde ve dünya görüşünde, “tarih”in önemli, yönlendirici bir etkisi olduğunu biliyoruz. Yukarıda kütüphanesinden bahsederken de belirtildiği gibi, kitaplarının konu yüzdesi içinde “tarih”le ilgili olanlar birinci sırayı almakta idi. Tarihî olayları aralarındaki “sebep sonuç ilişkisi”ni kavrayarak değerlendiren ATATÜRK’teki tarih bilinci, olayları tarihsel gelişimi içerisinde görecek ve değerlendirebilecek bir tarih kültürüne dönüşmüştür. Bu kültür, kurduğu Türk unsuruna ve Türk milliyetçiliğine dayanan millî, laik ve demokratik karakterli Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarihsel dayanaklarını ortaya çıkarmayı, Türklere yönelik ön yargıları ortadan kaldırmayı amaçlayan “tarih tezi”ne ve tarih çalışmalarına yol açmıştır.

Bu anlamda ATATÜRK’ün etkilendiği veya eserlerini üzerlerinde önemle durarak okuduğu yabancı isimler ve ATATÜRK’e örneklik teşkil eden tarih görüşleri ise şunlardır:

- Türk tarihinin eskiliği:
Mustafa Celâlettin (Leon Cahun)

- Türk tarihini ve uygarlığını bir bütün olarak ele alma:
Deguignes 

- İslam tarihini değişik bir açıdan yorumlama ve hilafet meselesi:
Leone Caetani


- Dünya tarihini bir bütün olarak değerlendirme, uluslararası iş birliği, bölgesel antlaşmalar ve bir Dünya Federasyonu konuları:
H. G. Wells

- Türklerin ırki özellikleri ve yetenekleri ile uygarlıkları sorunu:
E. Pittard, Gobineau, A. Cort Haddon ve George Montandon: 

- Batıdan kaynaklanan “Doğu Sorunu (Şark Meselesi)”:

Edouard Driault, Albert Sorel, M. Sılberschmidt, P. Sadyk, K. Marx, T. Sınclair ve L. Halphen

- Sosyal mücadelelerin tarihi:
Max Beer

MEHAZLAR;

(1) Ş. Turan; Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, 3. Baskı, Ankara, 1999, s. 3.

(2) Ş. S. Aydemir; Tek Adam, c. I., İstanbul, 1981, s. 72.

(3) A. Güler; Atatürk’te Cumhuriyet ve İnkılap Fikrinin Gelişmesi, K.H.O. Basımevi, Ankara, 1997, s. 2.

(4) C. Sönmez; Atatürk ve Okuma Sevgisi, Ankara, 1993, s. 25-26.

(5) S. Turhan; Atatürk’te Konular Ansiklopedisi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993, s. 529.

(6) Atatürk’ün etkilendiği yerli ve yabancı şairler, yazarlar ve düşünürler ile bunların görüşleri hakkında Sayın Prof. Dr. Şerafettin Turan tarafından ayrıntılı bir çalışma yapılmıştır: Atatürk’ün Düşünce yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, s. 1-74. Sayın Turan’ın bu çalışması; kitap olarak yayımlandığı 1982 yılından itibaren yaklaşık 23 yıl gibi uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen henüz aşılamayan bir eser durumundadır. Araştırmanın bu bölümünde verdiğimiz bilgiler de büyük ölçüde bu eserden alınmıştır.

(7) S. Borak; Atatürk ve Edebiyat, Kırmızı Beyaz Yayınları, İstanbul, 2004, s. 75-84, 149 vd.

(8) G. Kazdağlı; Atatürk ve Bilim, 2. Baskı, TÜBİTAK Yayınları, Ankara, 2003, s. 87-92.

(9) İ. Çelikoğlu – B. Öncü – S. Saraç; Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Yazar ve Düşünürler, Yayınlanmamış Bilgi Notu, Ankara, 2005, s. 1-13.

Kaynak; Ali Güler, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, (AİLESİ, YETİŞMESİ, EĞİTİMİ, FİKİR VE DÜŞÜNCELERİ)

Alıntı/Kaynak: https://ataturkicimizde.com/ataturkun-etkilendigi-sair-yazar-ve-dusunce-adamlari/

20190915

✍️ Atatürk, CHP ve Tek Partili Dönem


“Aramızdaki farkı bilelim: Biz mutlakıyetten bugüne geldik, siz ise mutlakıyete gidiyorsunuz.” 
(İsmet İnönü, 27 Haziran 1956)
ATATÜRK'ÜN PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI

9 Eylül 1922'de İzmir kurtarıldı.

Üç ay sonra, 6 Aralık 1922'de Atatürk, Milli Mücadele'yi yürüten Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti kadrosunun Halk Partisi'ni kuracağını açıkladı. Cemiyet vatanı işgalden kurtarmıştı, Halk Partisi ise ülkeyi geri kalmışlıktan kurtaracaktı.

9 Eylül 1923'te “Halk Partisi Nizamnamesi” kabul edildi.

23 Ekim'de “Halk Partisi” kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı'na verildi.

Atatürk, cumhuriyeti kurmadan önce Halk Partisi'ni kurdu. Cumhuriyeti, o partiyle kurup teşkilatlandırdı.

Atatürk herhangi bir lider, genel başkanı olduğu Halk Partisi de herhangi bir parti değildir; vatan kurtaran ve vatan kuran bir lider ve bir parti söz konusudur.
Demem o ki, Atatürk'ün partili cumhurbaşkanlığı, Erdoğan'ın veya başka birinin partili cumhurbaşkanlığıyla kıyaslanamaz; böyle bir kıyaslama her şeyden önce adil olmaz.

Atatürk, 1923'te cumhurbaşkanı seçildiğinde genel başkanlığı bırakmamakla birlikte bir “genel başkan vekili”, bir de “genel sekreter” atadı. 1927 Nizamnamesi ile genel başkan, genel başkan vekili ve genel sekreterden oluşan üçlü bir yönetim (Riyaset Divanı) parti işlerini yürüttü.

1924 Anayasası'nda cumhurbaşkanının siyasi partilerle ilişkilerinin nasıl olacağına yönelik bir hüküm yoktu.

Atatürk ve İnönü'nün cumhurbaşkanlıkları döneminde genel başkan vekilleri başbakan olarak görev yaptı.

Atatürk, hiçbir zaman cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı birleştirmedi. Kendisine bunu önerenlere 2 Ekim 1930'da “Sistemsiz ve kanunsuz biçimde cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı birleştirmeyi asla düşünmedim ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malumdur zannederim” diye cevap verdi.

Ayrıca Atatürk, tek partili sistemde partili cumhurbaşkanıydı. Tek parti CHP, bir kesimi değil, tüm halkı temsil ediyordu. Dolayısıyla CHP Genel Başkanı Atatürk aslında tek partinin değil, tüm halkın cumhurbaşkanıydı. Tek partili sistemin partili cumhurbaşkanı Atatürk'ün “tarafsızlık” sorunu yoktu.

ATATÜRK PARTİYİ BIRAKMADI, ÇÜNKÜ

Atatürk, CHP'yi sıradan bir parti olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuracak, devrimleri yapacak bir kurum olarak görüyordu. Bu nedenle aynı zamanda partisinin başında bulunuyordu. Kendisinin partili cumhurbaşkanlığını eleştirenlere şöyle cevap vermişti:
“Reisicumhurun parti başkanlığıyla ilişkisini ikide bir tekrar edenler ve bütün cihan bilsin ki, benim için bir taraflık vardır: Cumhuriyet taraflılığı, fikri ve sosyal inkılap taraflılığı, Halk Fırkası'nın ideali, esas ilkesi olan bu noktada, yeni Türkiye camiasında bir ferdi hariç tutmak istemiyorum. Onun için reisicumhur bulunduğum halde, partimizin genel başkanlığını da muhafaza ediyorum. Bu suretle yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin geliştirilmesine hizmet etmekte olduğum kanaatindeyim.”
Atatürk, normal koşulların partili cumhurbaşkanı değildi; o bir ölüm kalım savaşından yeni çıkmış, zincirleme devrimlerle sıfırdan kurulan bir ülkenin partili cumhurbaşkanıydı.

9 Eylül 1930'da Cumhuriyet Gazetesi'ne yaptığı açıklamada şöyle demişti:
“Ben CHP'nin Genel Başkanıyım. CHP, Anadolu'ya ayak bastığım andan itibaren kurulup benimle çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti'nden doğmuştur. Bu teşekküle tarihten bağlıyım. Bu bağı çözmek için bir sebep ve icap yoktur ve olamaz…”


BABA CUMHURBAŞKANI

1930'da CHP'nin yanında ikinci bir parti, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurulması gündeme geldiğinde Atatürk, tarafsız bir cumhurbaşkanı olacağını belirtti. Meclis Başkanı Kazım Paşa'nın Atatürk'e “Siz elbette tarafsız kalacaksınız değil mi?” sorusuna karşılık “Tabiî tarafsız kalacağım” cevabını verdi. (Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, (Haz. Cemal Kutay), İstanbul, 1980, s. 409.)
Atatürk, Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulunca iki partiye karşı nasıl davranacağını şöyle açıklamıştı:
“Bu partiler benim iki evladım gibi olacak ve ben -böylece tabir etmeme izin verirseniz- sizin babanız olacağım ve bir baba iki öz evladına nasıl muamelede bulunuyorsa, ben de aynı şekilde bu iki partiye öyle muamele edeceğim. Bundan emin olunuz.” (Okyar, a.g.e., s. 425-26.)

Atatürk her iki partiye de eşit davranacağını belirtmekle birlikte CHP'li olduğunu da asla inkâr etmiyordu: “Ben bir tarafım. Partim Cumhuriyet Halk Partisi'dir. Reisicumhur oldukça İsmet Paşa'yı kendime vekil yazmışımdır. Eğer İsmet Paşa'nın idare ettiği bu parti azınlıkta kalırsa onu da memnuniyetle kabul edeceğim” diyordu. (Asım Us, 1930-1950 Hatıra Notları, İstanbul 1966, s. 14,15)

Atatürk de partili cumhurbaşkanıydı, ancak;

1- Atatürk, olağanüstü koşullarda vatan kurtarıp vatan kurmuştu.
2- Genel başkan olmakla birlikte işleri genel başkan vekiliyle ve genel sekreterle yürütmüştü.
3- Hem cumhurbaşkanı hem başbakan olma yoluna gitmemişti.
4- Çok partili sistemde değil, tek partili sistemde partili cumhurbaşkanıydı. Yani tarafsızlık sorunu yoktu
5- Çok partili sistemde de tarafsız cumhurbaşkanı olmaya söz vermişti.

İNÖNÜ'NÜN PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI

10 Kasım 1938'de Atatürk aramızdan ayrıldı. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçildi.

26 Aralık 1938'de toplanan CHP Olağanüstü Kurultay'ında kabul edilen tüzükle, İsmet İnönü, “Değişmez Genel Başkan” oldu. Atatürk de CHP'nin “Banisi ve Ebedi Başkanı” ilan edildi. Değişmez Genel Başkan, ancak şu üç koşuldan biriyle değişebilecekti:
Ölüm, görev yapamayacak kadar hastalık ve istifa… (CHP Tüzüğü, Ankara, 1939, s. 3 ).

İkinci Dünya Savaşı'nı demokratik ülkeler kazandı. Türkiye de yükselen demokrasi rüzgârından etkilendi.

18 Temmuz 1945'te Milli Kalkınma Partisi kuruldu.

İsmet İnönü, 1 Kasım 1945'te “Tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır” diyerek demokratik hayat işareti verdi.

İki ay sonra, 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti kuruldu.

10 Mayıs 1946'daki CHP 2. Olağanüstü Kurultayı'nda Değişmez Genel Başkanlık kaldırıldı. Ancak İnönü, Cumhurbaşkanlığı ile CHP Genel Başkanlığı görevini birlikte yürütmeye devam etti.

17 Kasım 1947'de CHP 7. Büyük Kurultay'ında Cumhurbaşkanı İnönü, “tarafsız bir cumhurbaşkanı olacağını, CHP Genel Başkanlığı görevini fiilen yapmayacağını, bu görev için bir genel başkan vekili seçilmesi gerektiğini” bildirdi. 1947 Kurultayı'nda, parti genel başkanının, cumhurbaşkanı olması halinde bütün yetkileri kurultay tarafından seçilen genel başkanvekiline devretmesine karar verildi.

Nitekim İnönü genel başkan seçilecek, ancak genel başkanlığı fiilen Genel Başkan Vekili Hilmi Uran yürütecekti.

PARTİLİ CUMHURBAŞKANI TARTIŞMALARI

Türkiye'de partili cumhurbaşkanı tartışmaları, 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurulmasıyla başladı. Partinin kurucuları cumhurbaşkanlığı ile parti başkanlığının ayrılmasını savunuyordu.

1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kuran Fethi (Okyar) Bey Atatürk'e, sadece cumhurbaşkanı olmasını ve Halk Partisi'nden ayrılmasını teklif etti.

İstanbul Darülfünunu Müderrisi ve Serbest Fırka İstanbul İl Başkanı İsmail Hakkı Baltacıoğlu bir makalesinde Atatürk'ün CHP Başkanlığı'ndan ayrılmasını istedi. (Yarın Gazetesi, 12 Ekim 1930).

Reşit Galip ise Atatürk'ün CHF Başkanlığı'ndan ayrılmasını istemenin bir “dalalet” olduğunu belirterek Baltacıoğlu'nu eleştirdi. (Hâkimiyet-i Milliye, 18. Ekim 1930.)
1945'te kurulan Millî Kalkınma Partisi, cumhurbaşkanının 5 yıllığına halk oyuyla seçilmesini teklif etti.
1948'de kurulan Millet Partisi de tüzüğünde cumhurbaşkanlığının tarafsızlığından söz etti.
1946'da kurulan Demokrat Parti cumhurbaşkanlığıyla parti genel başkanlığının ayrılmasını savundu. 1947'de Demokrat Parti'nin 1.Büyük Kongresi'nde kabul edilen Ana Davalar Komisyonu Raporu'nda “Devlet başkanlığı ile fiilî parti başkanlığının bir kişide birleşmesinin” milli hâkimiyete aykırı olduğu belirtildi.

1947'de DP'nin Hürriyet Andı'nda da “devlet başkanlığı ile parti genel başkanlığının bir kişide birleştirilmemesi” istendi.

DP'nin 3. Büyük Kongresi'nde 15 Ekim 1951'de kabul edilen tüzüğüne göre ise “parti başkanı cumhurbaşkanlığına seçilirse parti başkanlığından çekilmiş sayılır” denildi. (Demokrat Parti Tüzük ve Programı, Ankara, 1953, s. 11.)
Nitekim 1950'de DP Başkanı Celâl Bayar Cumhurbaşkanı olduğunda DP Genel Başkanlığı'ndan istifa etti. DP Genel Başkanlığı'na Adnan Menderes seçildi.
Ancak Celal Bayar da partili cumhurbaşkanıydı. Tarafsız davranmıyordu. Seçim kampanyalarında partisinin propagandasını yapıyordu.

1961 Anayasası'nın 95. Maddesi ile partili cumhurbaşkanlığına son verildi.

12 TEMMUZ BİLDİRİSİ (1947)

1946 seçimlerinde yaşanan usulsüzlükler ve baskılar, 1946 il genel meclisi seçimlerini Demokrat Parti'nin boykot etmesi, bazı partilerle, gazete ve dergilerin kapatılması, 1947 bütçe görüşmelerinde Başbakan Recep Peker'in Adnan Menderes'e “psikopat” demesi ve DP milletvekillerinin TBMM toplantılarını boykot etmeleri gibi gelişmeler siyaseti çok gerdi. Gerginlik artınca Cumhurbaşkanı İnönü, bir arabulucu olarak duruma müdahale etti. Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Recep Peker ile ayrı ayrı görüştü. Ancak DP-CHP arasındaki gerginlik tırmanmaya devam etti. İnönü, partiler üstü bir cumhurbaşkanı tavrıyla olaya el koydu. Bayar ve Peker'le yaptığı görüşmelerin sonucunu 12 Temmuz Bildirisi'yle yayımladı.
İnönü, bildirisinde tarafsız cumhurbaşkanlığına vurgu yaptı:
“Ben devlet reisi olarak kendimi her iki partiye karşı eşit derecede vazifeli görürüm. Varmak isteğim sonuç başlıca iki parti arasında temel şartın, yani emniyetin yerleşmesidir. Muhalefet teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır. İktidar da muhalefetin kanuni haklarından başka bir şey düşünmediğinden emin olacaktır.” 
(Şerafettin Turan, İsmet İnönü, 2. bas, Ankara, 2003, s.298)

İnönü'nün bu tarafsız cumhurbaşkanlığı sözde de kalmadı. Örneğin yurt gezilerinde her iki partiyi de ziyaret etti: Erzurum gezisinde hem CHP hem de Demokrat Parti il merkezlerini ziyaret etmiş, DP il merkezinde “Demokrat arkadaşlara başarı dilerim” demişti.


İnönü, “İdareci arkadaşlar arasında tarafsızlık siyasetini hazmedememiş olanların çekilmeleri zaruridir” dedi. (Vatan, 25 Eylül 1947).

Nitekim bir süre sonra Recep Peker başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. Onun yerine çok daha ılımlı Hasan Saka başbakanlığa getirildi.
İnönü, yeni başbakanı belirlerken muhalefet partisi başkanının fikrini sorma inceliğini bile göstermişti. 

İnönü, partili cumhurbaşkanı olmasına rağmen tarafsız olmayı başarmıştı.
İnönü, bilinçli müdahaleleri, tüzük değişiklikleri, partiler arası dengeyi iyi kurması ve tarafsızlığıyla demokrasiye zemin hazırladı.
....
Sinan Meydan



20190627

Eğitimci ve Yazar Mahmut Makal'a göre Köy Enstitüleri


KÖY ENSTİTÜLÜ EĞİTİMCİ ve YAZAR MAHMUT MAKAL 88 YAŞINDA YAŞAMINI YİTİRDİ... 2018

1930 yılında Aksaray’ın Gülaçağ ilçesinde bulunan Demirci kasabasında doğan Mahmut Makal, 1950’de köy edebiyatı akımını başlatmıştı.

Makal, kendisiyle yapılan bir röportajda, Köy Enstitüleri’ni şöyle anlatmıştı:
"Köy Enstitülerinde, insanoğlunun erdeminin ve yaratıcılığının, elleriyle beyni arasında kurabileceği uyumla doğru orantılı olduğu gerçeğine uygun biçimde yetişiyordu yeni insan. Eğitimin gerçek ereği, halk kaynağını harekete geçirmek, üstündeki karanlık perdeyi, yetişen çocukların eliyle kendisinin yırtıp atmasını sağlamaktır. Böyle eğitim kurumu, böyle yetişmiş insan istenmiyor. Bu yüzden de Atatürk'ün Türkiyesi eğitimsiz, işsiz, yönsüz-yöntemsiz, idealsiz insanların, din tüccarlarının ülkesi oldu. Öğretmen yetiştirmekten bile korkuyoruz. Dünyasal, çağcıl, bilimsel ve laik bir eğitim uygulanmasına geçemeden, düşünen, konuşan, ülke sorunlarının çözümü için didinen insanı yetiştirmeden ve de bu insanlardan yana davranacak yöneticilere kavuşmadan hiçbir yere varamayız. Geriye geriye giderek gericiliğin çıkmasına girdik.
Köy Enstitüleri uygulamasının günümüz koşullarına göre işletilmesi bir seçenek olabilir"...

Köy Enstitüleri ve köy edebiyatı üzerine birçok eseri olan yazarın 15 dilde yayımlanan ‘Bizim Köy’ 1966 yılında UNESCO ‘Dünya Kültürüne Hizmet Ödülü’ne layık görüldü...



20190409

✍️ “Görünmez Adam”, Orhan Pamuk’a Karşı* - Kaan Eminoğlu

Türk edebiyatında dil bilgisel hatalara dair birçok eleştiri örneği olmasına karşın Tahsin Yücel’in Kara Kitap yazısına değin hiçbir eleştiride yazınsal ürünün sahibinin yazarlığı bu denli sorgulanmamıştır. Edebiyat tarihimizde dil bilgisel aksaklıklar; cümle hataları, kelime ve kavram yanlışları genellikle özensizliğin bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Füsun Akatlı’nın, Aziz Nesin’in Yokuşun Başı adlı eserindeki dil hataları ile ilgili eleştirisi bu tutumun klasik bir örneğidir: ‘‘Örneğin ‘Yokuşun Başında’ bir yerde ‘Tüfek benim sağımda, bacağı kesilmiş üçüncü bir ayak gibiydi’ diyor. Galiba tüfek ayağı kesilmiş bir bacağa benzetilmek istenmiş ama sehven yukarıdaki şekilde yazılmış. Üstelik bu tek örnek değil, bütün kitap böyle şeylerle dolu. Sanırım bunda putlaştırılmasının büyük rolü var.”(1) Politik ortaklığın eleştiri dozajına olan etkisini ortaya koyan Füsun Akatlı’nın Aziz Nesin eleştirisi, her ne kadar edilgen bir tutumla sarf edilmiş sözlerden oluşsa da, bu tutumunda putlaştırmanın (putlaştıracak derecede eleştiriden uzak tutulmanın) eleştiriye verdiği zarara yönelik bir itiraz da bulunmaktadır. Bu bilinçle, Aziz Nesin’in ‘‘eleştirilemezlik’’ sınırında bulunan eserine dair putlaştırma olgusunu ön plana çıkaran Akatlı, -yüksek sesle olmasa da- bu ‘‘eleştirilemezlikten’’ duyduğu rahatsızlığı ve eleştirilemezliğin ideolojik motivasyonlu nedenini gözler önüne sermektedir.
Akatlı’nın da bahsettiği ‘‘putlaştırma’’ adı verilen olgu ile yazarın tartışılmasının mümkün olmadığı bir konuma yerleştirilmesi kastedilmektedir. Bu konumlama genellikle bir ideolojinin kutsanması amacıyla yapılır. Çünkü her ideoloji varlığını bayraklaştıran putlara, sembollere ve kahramanlara ihtiyaç duyar. Varlığı ve konumu itibarıyla ideolojinin vesayeti altındaki insanlar tarafından tartışılamayacak kahramanlar, o ideolojinin yayılmasında ve yaygınlaştırılmasında birer propaganda aracı hâline dönüşür. Bu anlayış, ideolojik platformda faydalı bir tercih olsa da nesnelliği gölgelediği için yanlış bir tutumdur. Edebiyat eleştirisi de edebiyatın ideolojiye hizmet ettirildiği noktada bu yanlışa düşmektedir. Türkiye’deki tüm ideolojik grupların kendi edebiyat ikonunu yarattığı ve bu edebiyat ikonunu kendi taraftarları arasında tartışılmaz, sorgulanmaz bir noktaya ulaştırdığı su götürmez bir gerçektir. Nâzım Hikmet, Necip Fazıl, Oğuz Atay, Ahmed Arif gibi şair ve yazarlar, ideoloji vesayetindeki edebiyatımızda eleştirilemez birer ikon hâline getirilmiş ‘‘kahramanlar’’dan sadece bazılarıdır. Şüphesiz ki bir yazar ideoloji vesayetine girince tartışılamaz hâle gelmekte, edebiyatı hakkındaki nesnel değerlendirmeler yapılamamakta ve hakkında yapılan eleştiriler klasik övgü yazılarına indirgenmektedir. Bu durum da yazarın sanatının gerçek değerinin belirlenmesinin önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır.
Tahsin Yücel’in, Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı eserine yönelik eleştirisi bu bağlamda incelendiği zaman, yeni yeni işlenmeye başlanan ve ileride neoliberalizmin ideolojik ikonu hâline getirilmesi muhtemel olan bir yazarın ‘‘tartışılmazlığı’’ tutumuna yönelik, ideolojik ve duygusal bir tepkisellikten doğan bir karşı koyuş olarak değerlendirilebilir. Bu cesur karşı koyuşun bugün Orhan Pamuk romanlarının tartışılmasının önünü açtığı yadsınamayacak kadar önemli bir gerçeği de teşkil etmektedir.
     
  
 

20190311

✍️ Türkçenin ruhuna üfleyenler - Nadir Temeloğlu

Türkçenin ruhuna üfleyenler

NADİR TEMELOĞLU
Aydınlık Gazetesi

Hayır, az geldi, biraz daha yüksek! Yazarımızın kitabı dile kolay on dile çevriliyor. Böyle bir dönemde hem de... Ülkemizde kâğıt fiyatları yükselmiş, gazeteler kapanıyor, yayınevleri batıyor, kimse yeni kitap bastıramıyor... Bizim büyük yazarımız ise on dilde okuyucusuyla buluşuyor. Büyük başarı değil de nedir bunun adı?

Benden size bir müjdede daha! O on dilin içinde Türkçe de var. Yok efendim yanlış duymadınız. Hay Allah, karıştırmayın kulağınızı. Yazar bizim yazarımız dedik ya. Sevinin hadi... Siz Türkiyeli okurumuz, yazarımızı okuma fırsatından mahrum kalmayacak. Umarım nazar değmez de, yazarımızın kitabı dilimize gecikmeden çevvrilir. Nasıl da heyecanlandım bak şimdi...

Yahu oturun yerinize, niye celâllendiniz? h efendim biraz sakin. (Laf aramızda bu Türkiyeli okur, Türkiyeli yazarımızın, Türkiye edebiyatına/Türkçe edebiyatımıza bu güzide katkılarını bir türlü anlamıyor. Çekemiyorlar mı ne, kıskançlar!) Bunlara alışın artık. Nobelimiz var hem bizim. Orhan Pamuk'un, Elif Şafak'ın nûr topu gibi bir çocukları oldu. Hay Allah gene yanlış anladınız. Yok efendim onlar evli değil, yok çocuk da yapmadılar. Sadece bir métaphore, ay aman eğretileme bu, bazen dilim kayıveriyor da. Türkçemiz yetersiz biliyorsunuz! 

Eğretileme, eğreti duruyor ne yapalım. Ama métaphore demek öyle mi? Neyse uzatmayayım. Onlara benzeyen bir iş bu, onu anlatmaya çalışıyorum. Pamuk, Şafak gibiler İngilizce yazıyor, daha sonra kitaplarını dilimize çevirterek Türkçe edebiyata katkı sunuyorlar da Ece Temelkuran yapınca mı olmuyor? Onu da alkışlayın, neyi eksik?
Yazar(ımız)ın bir eksiği yok. Fazlası var. Temelkuran bir süredir yurtdışında yaşıyor. Yeni bir kitabı yayımlandı. İngilizce. “How to Lose a Country.” Yani, “Bir Ülke Nasıl Kaybedilir.” Kitap on dile daha çevrilecek. Türkçesi için çalışmalar sürüyor.

BATI ACENTALIĞINDA YOLCULUK

Temelkuran bir süredir yabancı basının gözdesi. “Sürgündeki gazeteci” olarak parlatılıyor. Zagreb'de yaşayan Temelkuran, bunu sürgün olarak değil yolculuk olarak ifade ediyor. Yabancı basının bu ithamlarını ağır buluyor. Temelkuran bunu bir Batı romantizmi olarak görüyor, şöyle diyor: “Buna çok üzülüyorum. Arkasındaki mantık şu: Az gelişmiş ülkeden gelen ve baskılara karşı direnen cesur kadın falan filan diye bir romantizm içine sokmaya çalışıyorlar. (...) Kendileri bilir ama çok önemli değil.” Bu karşı çıkışı bir inat haline getirdiğini söyleyen Temelkuran, bu inadın politik ve ahlakî olduğunu vurguluyor.(1)

Bu satırları okuyunca, Temelkuran'ın ahlakını alkışlayasınız geliyor. İşte diyorsunuz, bağımsız ve özerk bir aydın. Batı'nın tanımlarını kabul etmiyor. Fakat perdeyi kaldırdığınız zaman, Temelkuran'ın tavrının politik ve ahlakî göründüğü kadar ideolojik olduğu görülüyor. Temelkuran, suyu bulandırmaktadır. Burjuvazi ideolojik hegomanyasını, bağımsız görünen ve ara ara burjuvaziye “sevimli yaramazlıklar” yapan aydınlar aracılığıyla sürdürür.(2) Kaldı ki Temelkuran, Penguen dergisine yazdığı veda yazısında şöyle yazar: “İkincisi gittiğin yerlerde sana hep geldiğin yerle ilgili hikayeleri soruyorlar. Geçtiğimiz yıllara oranla farklı olan bir şey de var, artık soru soranlar hakikatleri biliyorlar. On yıl önce onları varlığına ikna etmeye çalıştığın bir yalanın artık farkındalar. Hikayenin hangi tarafında olduğunu soruyorlar.”(3) Yani Temelkuran, Batı'nın hakikat bellediği romantizminin yanındadır. Ülkeyi terk ediş, Batı'ya yelken açma, bu romantizmin bir parçası haline gelmekle sonuçlanıyor. Attilâ İlhan, “komprador aydın”ların Batı'nın acentası görevini yerine getirdiğini belirtiyor. İlhan şöyle diyor: “Batılılık, emperyalizmin Türkiye'deki elemanları olan levanten ve kompradorların, 'enayi' aydınlar aracılığıyla geliştirdiği, yaman bir sınıfsal araçtır.”(4)



TAMAMEN 'DUYGUSAL' İŞLER

Kendini sürgün saymayan yazar, Türkçeden sürüldüğünü imâ ediyor. Yazarın kitabını Türkçe yazmaması, İngilizceyi tercih baştan başa politik ve ideolojik bir tutum. Temelkuran, bu tercihini şu sözlerle açıklıyor: “Türkçe çok duygusal bir dil ve yaşadığımız bu politik karmaşanın sebeplerinden birinin aşırı duygusal yoğunluk olduğunu düşünüyorum. O duygusal yoğunluk yüzünden aklımızı kullanamamaya başladığımızı düşünüyorum. (...) İngilizce, Türkçe kadar duygu, drama yüklü bir dil değil.”(5)

Ne güzel değil mi? Suçlu Türkçe oldu. Neymiş? Dilimiz duygusalmış? Bu, “Almanca çok kaba bir dil” demek kadar anlamsız. Her dilde duygu ve düşünceleri çağrıştıran kelimeler vardır. Siz duygusal ya da soğuk bir metin yazabilirsiniz. Bu kelimeleri nasıl kullandığınızla alakalıdır. Temelkuran duygusal bir yazar olabilir. Duyguları aklını köreltiyor, bilincine takla attırıyor olabilir. Fakat bunu kullanarak Türkçeye kefen biçmek, densizlikten başka bir şey değil. Kaldı ki, “İngilizcenin drama yüklü bir dil olmadığını” söylemek bir başka hadsizliktir. En azından Shakespeare, Eliot, Byron, Shelley, Kipling, Johnson, Milton, Blake, Wordsworth... Bunu söylemek için bu isimleri hiç okumamış olmak gerekli. Türkçe duygusal değil ama, kendine BBC'de yaptığı konuşma sonrası yabancı ülkelerde ajanslar, yayıncılar bulan bir ismin “duygusal” hareket etmesini anlayabiliriz.

RANT YEDİĞİ ÇÖPLÜKTEN KONUŞMAK

Kendine sürgün demeyen yazarın sürgün korkuları baş göstermiş: “Anadilimi kaybetmiyorum elbette ama kaybetmekten ürküyorum ne zaman İngilizce yazmaya kaptırsam.”(6) Aslına bakarsanız çoktan kaptırmış. Yazarın Twitter adresine girdiğimde, arada tek tük Türkçe gönderiler gördüm. Boynuz kulağı, Ece Temelkuran da Elif Şafak'ı geçmiş bu konuda.
Temelkuran BBC'ye verdiği röportajda daha ileri şeyler söylüyor. Ona göre, Türkçe ifade yolları “politik nedenlerden dolayı” daralmış. Türkçe saldırı altındaymış. “Dil sürgünlerinin” anadildeki temel kelimeleri unutma sürecinden söz eden Temelkuran, “Dilimiz ülkedeki zorla ilkelleştirmenin en ağır yaralı kurbanı oldu” dedi. Temelkuran gerekçeleri şöyle sıralıyor: “Ben de şu anda bütün dünya mağdurlarının İngilizce egzersiz yapma zorunluluğuna, derdini illa ki bu dilde anlatma mecburiyetine biraz içeriden bakıyorum. Başka bir dile sürgün değil bu elbette. Biraz dolaşıp geleceğim gibi bir hafifliği var. İnsanlar Türkçe konuşma ve yazmayı hızla unutuyor. Sokak, Türkçe konuşmasına rağmen birbirini anlayamayan, çünkü cümle kuramayan insanlarla dolu. Bu dili 1980'den başlayarak şizofrenik hale getirdiler ki günün birinde bir diktatör gelirse ne derse desin alkışlayacak alıklar yetişsin diye. Bir diktatör sırf bağırıyor diye önemli bir şey söylüyor sanan insanlar imal edilebilsin diye dili öyle bozdular ki şimdi düzgün Türkçe konuşan birini gördüğünde birçok genç insan, şiir okunuyor sanıyor.” (7)

Ece Hanım Zagreb'de yaşayıp masasından başını kaldırmadığı için ülkemizde sokakta konuşan insanları “Türkçe konuşamayan salaklar” sanıyor olabilir. Tam rantını yediği sınıfların bakış açısı. Onların çöplüğünden konuşuyor. Batı'ya teslim olmuş burjuvazinin lağımından. Sokaktaki insanımızı küçük gören, aşağılayan bakış açısı. Moda haline gelen söyleyişle; bir tek “çomar” demediği kalmamış. Neymiş, düzgün konuşunca şiir okuyor sanıyorlarmış!

ENAYİ HER YERDE ENAYİ!

Doğru, ülkemizde dilimiz gittikçe bozuluyor. Peki, Temelkuran İngilizce yazarak, Türkçeye hizmet mi etmiş oluyor? Hayır, bal gibi Tanzimatçı aydın olduğunu gösteriyor. Dilimizdeki bozulma, Türkiye'nin küreselleşme adı altında dünyaya açılmasıyla hızlandı. Dildeki bozulmaya aracılık edenler, İlhan'ın değimiyle Batı acentalarının güdümündeki enayi aydınlardır. Orhan Pamuklar, Elif Şafaklar, Ahmet Altanlar ve müjde! İşte, Ece Temelkuranlar. Bu güzide yazarlarımızı yaratan, işte küreselleşmeci sistemin kendisidir.

Dildeki bozulmayı önlemek, Türkiye'nin küreselleşmeci ve Atlantikçi sistemden kopuşuyla, neotanzimatçı bağırsaklarını temizlemesiyle mümkün. Türkçeyi daraltan politik nedenler, yanlış Batılılaşmadan kaynaklanıyor. Ece hanım bunu faşistçe ve diktatörce bulacaktır ama yeniden Türkçeyi Koruma Kanunu'nun devreye girmesi gerekiyor. Halkı küçümseyerek, ondan nefret ederek, onları şizofren ilan ederek, ilk fırsatta Batı'ya yelken açarak, bir başka dilde yazarak olmuyor. Bu durum sadece kendi enayiliklerini ortaya koyuyor. Enayi ülke değiştirse de enayiliğinden vazgeçemiyor.

Temelkuran'ın Türkçe için üzüntü duymadığı açık. Hasan Yalçın, Türkiye'ye karşı tavır alan aydınları “Nefret aydınları” olarak tanımlıyordu.(8) Nefret aydınlarının hedefinde yalnızca Türkiye yok, bir süredir Türkçe var. Türkçeyi küçümseme, “Türkçe edebiyat” yaratma, “Türkiyeli” okur keşfetme gibi... Neoliberalizm virüsü dillerine bulaşmış. Temelkuran da, Türkçeden nefretini, Türkçeye karşı “sevimli yaramazlıklar” yaparak gösteriyor.

KÖKSÜZ AYDIN HALA KIMILDAMIYOR

Temelkuran bitmiş bir yazar. Teslim bayrağını çekmiş. Kaçışı bunu gösteriyor zaten ama kendisi de açıkça ifade ediyor: “Ülkeye gelince, hepimiz belli oranlarda Türkiye hayalimizi kaybettik sanırım.”(9)

Aydını “kımıldamayan yaprak” olarak nitelendiren Hasan Yalçın, şu tarihî saptamayı yapıyordu: “Aydınlarımız için çok kullanılan bir tanımlama vardır. Denir ki, 'Aydın, iki kadeh içince, Türkiye'yi kurtarmaya başlar.' Bu anlatım aslında gerçeğin bir yanını, üstelik küçük bir yanını yansıtıyor. Daha önemlisi şudur: Aydınımız, iki kadeh rakı içebilmek için Türkiye'nin battığını düşünür.”(10) Batı'nın acentalığını kabul eden aydın böyledir. Temelkuran, örgütsüz aydının yalnızlığını ve karamsarlığını paylaşıyor. Umutsuzluk aydının gıdası oluyor. Ona göre Türkiye batmaktadır. Çünkü korkuları vardır. En büyük korkusu, Türkiye'nin Batı'dan kopmasıdır.

Batıcılık ve Avrupamerkezcilik, entelektüel alçalışın beslendiği en büyük kaynak. Ülkeye, topluma, insana, dile yabancılaşma, elini ayağını çekme ve kaçışla sonuçlanıyor. Komprador burjuvazinin acentalığını yapmak, aklın yıkımını beraberinde getiriyor.

Avrupamerkezcilik, neotanzimatçılık ve entelektüel alçalış Türkiye'de “tarihin sonu geldi” tezlerini alkışlayarak hâkim kılındı. Gördük ki, tarihin sonu gelmedi. Fukuyamalar bile tezlerini geri almak zorunda kaldılar. Temelkuran gibilerin çırpınışları bir sonun ilanıdır. Tanzimatçı aydının, köksüz aydının, enayi aydının sonu geldi. Açıktır.

DİPNOTLAR: 
(1) Sevim Gözay, Ece Temelkuran: Bir ülke nasıl delirtilir deneyinin kobayları gibiyiz, Journo, 21 Kasım 2018.
(2) Doğu Perinçek, Aydın ve Kültür, Kaynak Yayınları, Nisan 1996.
(3) Ece Temelkuran, Biraz uzaklara, biraz mola, 8 Şubat 2016.
(4) Attilâ İlhan, Hangi Batı, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2002'den aktaran Cemil Gözel, Teori, Sayı 346.
(5) Rengin Arslan, Ece Temelkuran ile 'Bir ülke nasıl kaybedilir' üzerine: Bana sürgün demeyin hayatım bir yolculuk, Euronews, 28 Şubat 2019.
(6) Derin Koçer, Ece Temelkuran: Bugün ‘gerçek halk’tan olmanın koşulu lidere tam ve sorgusuz itaate dönüştü, T24, 20 Şubat 2019.
(7) Işıl Öz, Ece Temelkuran: Dilimiz ülkedeki zorla ilkelleştirmenin en ağır yaralı kurbanı oldu, 28 Şubat 2017, T24
(8) Hasan Yalçın, Aydın Rantı, Kaynak Yayınları, Ekim 2004.
(9) Derin Koçer, agy.
(10) Hasan Yalçın, age.

Alıntı /Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/turkcenin-ruhuna-ufleyenler-ozgurluk-meydani-mart-2019

20190226

🗣🎙 Atilla İlhan: ''Gazi ölene kadar yüzünü Doğu'ya döndü''



Atilla İlhan: ''Gazi ölene kadar yüzünü Doğu'ya döndü''

Atilla İlhan: ''Gazi ölene kadar yüzünü Doğu'ya döndü''


- Atatürk’ün politikasında Batılılaşma olmadığını söylüyorsunuz. Batılılaşma ne zaman başladı?

Gazi’nin ölümünden itibaren Kemalizm bitmiştir. Bunun ispatı çok basittir. Mustafa Kemal Paşa ölünceye kadar Batı’daki hiçbir ülkeyle hiçbir anlaşma yapmadı. İngiliz kralı ayağına geldi, anlaşmadı. Gazi’nin ölümünden 144 gün sonra, İngilizlerle anlaşma imzalandı. Gazi, Batı’yı düşman bilir. Haklıydı da...
Neden?

İstiklal Savaşı’ndan sonra, Lozan kararları, Lozan’dan sonra kapitülasyonlar 1928’e kadar devam etmiştir.

Attilâ İlhan, Bilgi Yayınevi adına hazırladığı, ‘Bir Millet Uyanıyor’ dizisinin ilkinde, 17 aydının kaleminden Cumhuriyet’e yönelik tehlikeleri, çözüm önerilerini derledi. Kitapta, birbirinden çok farklı siyasi görüşlere sahip Cüneyt Akalın, Sina Akşin, Necla Arat, Ataol Behramoğlu, Arslan Bulut, Tevfik Çavdar, Barış Doster, Alpaslan Işıklı, Halit Kakınç, Yıldırım Koç, Erol Manisalı, Mehmet Bora Perinçek, Vural Savaş, Necdet Sevinç, Sadi Somuncuoğlu ve A. Altay Ünaltay’ın yazıları yer alıyor. ‘Bir Millet Uyanıyor’ dizisinin bugünlerde dördüncü kitabı basıldı. “Dönem Sevr dönemi. Bize düşen Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığını yapıp, her türlü dünya görüşüne sahip insanı vatan için bir araya getirmektir” diyen Attilâ İlhan’ın dizisinin arka kapaklarında ise “Parola Vatan, İşaret Namus” ibareleri yer alıyor.

Son dönemde, Cumhuriyet’teki köşe yazılarında da Kurtuluş Savaşı tarihinin aslında bildiğimiz gibi olmadığını anlatan ve Mustafa Kemal ile Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir İlyiç Lenin arasındaki ilişkileri yazan Attilâ İlhan’la hem Mustafa Kemal’in iç ve dış politikasını konuştuk hem de Avrupa Birliği, Kürt meselesi gibi güncel konuların tarihteki izlerini sürdük. “Bugün Mustafa Kemal Paşa’yı iki lafa indirdiler: Yurtta sulh, cihanda sulh. Ben sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını severim” diyen Attilâ İlhan, büyük kırılmanın İnönü ile yaşandığını anlatıyor.

Atatürk’ün politikasında Batılılaşma olmadığını söylüyorsunuz. Batılılaşma ne zaman başladı?

Gazi’nin ölümünden itibaren Kemalizm bitmiştir. Bunun ispatı çok basittir. Mustafa Kemal Paşa ölünceye kadar Batı’daki hiçbir ülkeyle hiçbir anlaşma yapmadı. İngiliz kralı ayağına geldi, anlaşmadı. Gazi’nin ölümünden 144 gün sonra, İngilizlerle anlaşma imzalandı. Gazi, Batı’yı düşman bilir. Haklıydı da...

Neden?

İstiklal Savaşı’ndan sonra, Lozan kararları, Lozan’dan sonra kapitülasyonlar 1928’e kadar devam etmiştir. Mustafa Kemal Paşa Sovyetlerle, Karadeniz’in sahildar ülkelere ait olacağına dair bir anlaşma yapmıştır. Bu, Boğazların Türk Boğazları olmasını sağlıyordu. Bunun için üç maddelik bir karar alınmıştır:

1- Karadeniz bütün kıyıdar ülkelere aittir; 2-Türkiye Cumhuriyeti, Boğazları tahkim edebilir; 3- Barışta ve savaşta yolcu gemileri Boğazlardan geçebilir ama askeri gemilerin geçişi Türkiye Cumhuriyeti kararına bağlıdır. İsmet Paşa gitti İngilizlerle başka bir anlaşma imzaladı ve bu anlaşma çöpe gitti. Bunları söylemiyorlar. Saklananlardan biri daha Kerkük meselesidir. Mustafa Kemal başından itibaren Süleymaniye, Kerkük, Musul için ısrar etti. “Misak-ı milli sınırları içindedir” diye ısrar etti. Lozan’da bunun savaşı verildi. Bir yıl sonra İstanbul’da Haliç Konferansı oldu. Bu konferansta petrol ve su meselesini halletmek için İngiltere ile Türkiye masaya oturdular. Burada oyuna geldik. İngiltere’nin teklifi şu: Milletler cemiyetine götürelim, onlar ne kadar verirse, o karara uyalım. Milletler Cemiyeti aleyhimize karar verdi. İngilizler de çok rahat oraya el koyacağını zannetti. Bunun üzerine Türkiye başvurdu ve dedi ki, “Orası benimdir”. İngiltere çok şaşırdı ve ültimatom verdiler. “Vermezseniz savaş çıkar” dediler. Gazi ne dedi? “Çıksın.” İngiltere savaşa cesaret edemedi. Ondan sonrası ise, Şeyh Sait İsyanı, Nasturi İsyanı, Dersim olayları...

Şeyh Sait isyan mıydı?

Şeyh Sait tamamen bir İngiliz oyunudur. Esas mesele hiçbir şekilde Kürtçülük değildir. Şeyh Sait isyanı şeriat içindir. İngilizler diyor ki: “Halifeyi yeniden getirirsem bütün İslam'ı yeniden toparlarım.” Nasturi İsyanı ise bir Hıristiyan isyanıdır.

Bunları gören Mustafa Kemal Paşa da, Sovyetler Birliği ile yakınlaşmayı tercih etti...

Mustafa Kemal Paşa şu gerçeği gördü: Batı bir buçuk asırdan beri Türklerle Rusları birbirleriyle savaştırdı. Bunun çok basit ve çok anlaşılabilir bir sebebi var: Batı, bu iki büyük devletten korkuyor. “Bunlar Avrupa’nın içlerine gelirlerse ne yaparım” diyor. Ruslara demişler ki: “Sen in sıcak denizlere.” Bu tarafa diyorlar ki: “Onlar sizin denizlere saldıracaklar.” Mustafa Kemal Paşa bir anlaşma yapıyor: Ben buna, Kemalist-Komünist anlaşması diyorum. Bu anlaşma yapıldığı andan itibaren, Doğu Akdeniz de bir demir perde oluyor. Demir perdenin bu tarafı Batı’nın müstemlekeleri… Bu yolu kesiyorlar. İki ülke bir araya geldi mi, Kıbrıs ve Süveyş tehlikeye giriyor. İngilizlerin telaşı bu. Bunun için zaten Sevr’i bir kenara atıp Anadolu hareketini destekler gibi görünmüşlerdir. O set kurulmuştur ve gazi ölene kadar devam etmiştir.

Lenin’in daha sonra, emperyalizmle mücadelede Asya ülkelerini sattığını düşünüyor musunuz?

Hayır. Mustafa Kemal Paşa’nın söylev ve demeçlerinde Amerikalı General McArthur’un Türkiye ziyaretinde, Gazi’yle konuştuğu ve Gazi’nin şöyle söylediği anlatılır: “Ruslar tüm dünyaya hâkim olmak istiyorlar. Bunlar bizim düşmanlarımızdır.” Ama bu doğru değil. General 1930’da geliyor. 1933’te Türkiye’nin onuncu yılı kutlanıyor. O kutlamaları bir araştırın bakalım. Batı’dan bir tek kişi yok. Sadece Sovyetler Birliği var. O zamanki musiki muallim mektebi öğrencileri Rus temsilcilerin önünden enternasyonali söyleyerek geçiyorlar. Durum bu. 1933’te bu tavrı olan bir adamın, 1930’da böyle bir şey söylemesi mümkün değil. Bu kanıtlandı. Yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa’nın bütün söylev ve demeçleri tam olarak yayımlanıyor. Önce yayımlananlar hep hilelidir. Türk Tarih Kurumu’nun söylev ve demeçleri 3 cilttir. Kaynak Yayınları’nın yayımladığı Söylev ve demeçler 17. ciltte ve daha 1922’de. General McArthur meselesine gelmiş takılmışlar. Onlar da aynı mantıkla. Dışişleri Bakanlığı’na soruyorlar; cevap, böyle bir evrak yok. Amerikan Büyükelçiliği’ne soruyorlar, öyle bir buluşma var ama ayaküstü geçmiş. ABD Dışişleri Bakanlığı’na soruyorlar, yok. O zaman dikkati şu çekiyor: Bu haber nerede çıkmış? Bu haber, Soğuk Savaş’ın en belalı zamanında CIA’in Azerbaycan’da ve Kafkaslarda kargaşa çıkarmak için Almanya’da yayınladığı bir dergi var, orada çıkmış. Ölünceye kadar Mustafa Kemal’in Batı’ya en küçük bir sempatisi yok.

Mustafa Kemal nasıl bir dış politika izledi?

Mustafa Kemal Paşa, kuzeyini Sovyet dostluğuyla, gerisini İran dostluğuyla garantiye almış. Güney için iki tehlike vardı: Fransa ve İngiltere. Çünkü onlar eski Osmanlı topraklarını müstemleke yapmışlardı. Bunları önlemek için Türkiye, Irak, İran, Afganistan’la Sadabat Paktı’nı imzaladı. O sırada Batı’da Hitler tehlikesi beliriyordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Balkan Antantı’nı yaptı. Balkan Antantı ile Sadabat Paktı’ndaki devletlere bak, eski Osmanlı topraklarıdır. Batı’yla hiçbir şey yapmamıştır, çünkü tehlikenin Batı’dan geleceğini biliyordu. Çünkü Gazi’nin sağlığı süresince onunla Batı arasında çıkan itilaf en az dört. Batı Türkiye’de en az üç isyan çıkarmıştır. Hatta komik bir de fıkra vardır. Diyarbakır’ı Şeyh Said’in alacağından o kadar eminler ki, Kürdistan Dışişleri Bakanlığı diye oraya evrak göndermişler. Gazi’nin konuşmalarına bakın. Gazi hiçbir yerde Garp demez, muasırlaşmak der. Muasırlaşmak demek çağdaşlaşmak demek, Garplılaşmak demek Batılılaşmak demek. Gazi Batılılaşmayı düşünmüyor. Gazi çağdaş bir ülke olmayı düşünüyor. Biz çağdaş olmakla mükellef bir ülkeyiz.

Gazi’nin sağlığında herhangi bir muhalefet yaşandı mı İnönü ile?

Bunu nasıl atlıyorlar? Gazi görevden aldı İnönü’yü... Çünkü İsmet Paşa, 1930’lardan itibaren, Gazi ile itilaf halindedir. 1930’lara doğru, Mustafa Kemal Paşa her zaman yaptığı gibi İsmet Paşa’yı muhalefetsiz bırakmaz. Başlangıçta hükümeti kurduruyor İsmet Paşa’ya, ondan hemen sonra İsmet Paşa’nın başına bela olan bir kadro hareketi var. Kadro hareketini Gazi besliyor. Başında Yakup Kadri Bey var ve kadrocular kendilerini birinci sınıf Atatürkçü sayıyorlar ve onların savunduğu Atatürkçülük, Gazi’nin savunduğu Atatürkçülüğe daha yakın. İsmet Paşa başından itibaren buna kıl oluyor ve sonunda kıyameti koparıp Kadro dergisini kapatıyorlar ve Kadrocuları dağıtıyorlar. Yakup Kadri Bey bundan sonra ‘Zoraki Diplomat’ diye bir kitap yazmıştır. Yakup Kadri Bey’i bu işi bıraksın diye Kabil Büyükelçiliği’ne gönderiyorlar. Bu bittikten sonra, Gazi bakıyor ki İsmet Paşa tek başına diktatörlüğe doğru gidiyor, Serbest Fırka’yı kuruyor. Birçok yakın tanıdığı Serbest Fırka’dadır. Gazi ille Türkiye’de demokrasi olsun istiyor. İsmet Paşa kıyameti koparıyor. Bir müddet sonra da Serbest Fırka’da tehlike çanları çalınca partiyi dağıtmıştır. İşte orada çok önemli bir olay oluyor. O zamana kadar Cumhuriyet Halk Partisi’nin adı sadece Halk Fırkası yani Halk Partisi’dir. Cumhuriyet Halk Fırkası olunca “Yeni bir nizamname çıkaralım” diyorlar. Bunun üzerine İsmet Paşa, genel sekreterini Avrupa’ya gönderiyor; “Oradaki partileri incele, modern diyebileceğimiz bir partinin tüzüğünü hazırlayalım” diyor. Hazırlıyorlar. İsmet Paşa imzalıyor, ondan sonra Çankaya’da Hasan Rıza Bey’e veriyorlar. Hasan Rıza Bey de bunu Paşa’ya veriyor. Paşa çok kızıyor, çünkü İsmet Paşa sekreterini iki ülkeye göndermiş. Biri İtalya, diğeri Almanya. Sekreter, Nasyonal Sosyalist Parti ile Mussolini’nin partisini incelemiş gelmiş. Araları nasıldı demek bile yanlış. Yoktu. Türk halkını uyuttular kızım onun için bunun başına bir millet uyanıyor diyorum.

Enver Paşa kartı

Bolşeviklerle ilişkiler İttihat Terakki döneminde başlıyor değil mi?

Bizde İttihatçılar Alman ajanıydı. Bunu Gazi açıkça söylüyor: “Almanlar, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişti” diyor. Çok da güzel bir yalan bulmuşlar, “Türkiye’nin parçalanmasına karşıyız” diyorlar, çünkü hepsini birden yutmak istiyorlar. Harp kararı bakanlar kurulu kararı olmadan çok önce alınıyor. Lenin’in Sovyetler Birliği’ne gidişiyle Enver Paşa’nın Sovyetler Birliği’ne gidişiyle paraleldir. Alman istihbaratı savaşın kaybedileceğini anlayınca Rusları devreden çıkarmaya uğraşıyor. Bunun için de orada bir ihtilal çıkması gerekiyor. Rusya’daki önce ihtilal değildir, herkes ihtilal sanıyor. Bu doğrudan doğruya halk isyanıdır. İsyan eden halk, Saint Petersburg’da kralın kışlık sarayını işgal ediyorlar. Bunlar arasında Bolşevikler çoğunlukta. Fakat ortada ne Kızılordu, ne doğru dürüst bir parti, ne de lider var. Bunun üzerine Lehistan üzerinden oraya gönderiyor. Bunu yapan da Almanlar. Enver Paşa kaçtıktan bir süre sonra Cihan İslam İhtilali diye yeni bir örgütün başına geçti. Osmanlı tarihinin son dönemlerinde Pavlus Efendi vardı. Pavlus Efendi Osmanlı iktisadı üzerine fikirler beyan eden, aslında Alman. Savaş bitip biz yenilince Almanya’ya gitmiş ve Enver Paşa’yı bulmuş. Enver Paşa’ya demiş ki, “İnsanlar ayağa kalkarsa imparatorluk kurtulur. Sen halifenin damadısın.” Bunun üzerine Enver Paşa Rusya’ya gitmiş. Ruslar önce Enver kartını oynuyorlar.

Mustafa Kemal’le ilk kez nerede görüşüyorlar?

Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçip, Havza’da bir buluşma ayarlıyor. Bu, kilit bir olay. Bunu Saadettin Bey’in hatıralarında buldum. Saadettin Bey diyor ki, “Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a geldikten bir müddet sonra Havza’ya gitti.” Halbuki bizim tarihler bunu söylemiyor. Dibini kurcalarken, bir telgraf geçti elime. Gazi’nin Saray’a gönderdiği telgraf: “Samsun’da lüzumundan fazla İngiliz askeri var. Havza’ya geçmeyi daha emniyetli buluyorum.” Saadettin Bey’in verdiği bilgiye göre, burada bir Sovyet heyetiyle temas ediyor. İki soru: Biri hakikaten Ruslar orada mıydı ve konuştular mı?

Mustafa Suphi’nin Yeni Dünya gazetesinde yazdığı baş yazıları buldum. Onları okurken tek cümle çok şeyi aydınlattı: 1920 tarihli bir yazı: “Geçen sene Mustafa Kemal Paşa ile mutabık kalındığı üzere...” Bu, çok önemli. Nerede mutabık? Bir yıl öncesi 1919. Bundan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın görevden alındığına şahit oluyoruz. Muhtemelen İngiliz istihbarat servisleri haber almıştır. Ama göreve devam eder. Böylece Rusların elinde iki kart olur. Enver Paşa ve Mustafa Kemal. Sakarya Savaşı’na kadar durum askıdadır. Her iki tarafı da kolluyorlar.

Mustafa Kemal Paşa 1920’nin 23 Nisanı’nda Meclis’i açıyor. Bir-iki gün sonra gizli toplantı yapılıyor. O toplantıda izahat veriyor o zamana kadar yapılan faaliyetler hakkında. Bu toplantıda Kafkasya’daki İngiliz setlerini yıkmak lazım geldiğini söylüyor. İngiliz setleri Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan. Önce Gürcistan ve Ermenistan geçiyor.

O toplantıların akabinde, Mustafa Kemal Paşa’nın Vladimir İlyiç Lenin’e çektiği bir telgraf var. Açık seçik diyor ki: “Sizinle aramızda bir dava ortaklığı var. Siz de anti emperyalistsiniz, biz de anti emperyalistiz. Şu şartlar altında özgürlük için savaşacağız ama mühimmatımız ve silahımız yok. Şu kadar silah, şu kadar top, para istiyoruz.” Eğer Havza’da bir görüşme olmasaydı, bunu yapamazdı. Muhtemelen orada karşılıklı yardım mevzuunda bir anlaşma oldu. Yalnız mutlak zaferi bekliyorlar. Mutlak zafer Sakarya savaşıdır.

En başa dönersek, bugünkü Sevr koşulları neler?

Soğukkanlı ve mantıklı bakan herhangi bir tarihçi ve tarih meraklısı Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Batı’nın tavırlarını gözden geçirirse, bir devlet değişikliğiyle olayın aynı olduğunu görür: İngiltere yerine Amerika geçmiştir. Nerede güçlü ve başına bela olacak ülke varsa, kontrolü ele geçirmeye çalışır. 1960’larda Fransa’daydım. 1968 hareketi bir Amerikan hareketidir. Fransız Komünist Partisi çok güçlü bir hareketti. Komünistleri bölmek gerekiyordu. Bir Maoculuk icat ettiler ki, bundan Mao Tze Tung’un haberi olduğundan bile emin değilim. İkincisi cinsel devrim ortaya çıktı. Üçüncüsü de çevreciliktir. Çevrecilik sayesinde Batı’da kaç komünist ve sosyalist parti bölünmüştür.

----------------
Attila İlhan, Mustafa Kemal'i Anadolu'ya gönderme talimatının İngilizlerden geldiğini söylüyor

''Vahdettin hain kere haindir''

Mustafa Kemal’e Saray’ın gizli destek vermesi diye bir şey yok. Sadece Sovyet desteği var. Onlar da vaat ettiklerini göndermiyorlar. Daha çok vaat ediyorlar ama onların da gücü var. Vahdettin’in tutulur tarafı yok. Hain demek az, hain karesidir, çünkü Anadolu hareketini örgütleme işi ona verilmiştir. Arkadaşlar orada yanılıyorlar. Mustafa Kemal Paşa’yı üçüncü ordu müfettişliğine tayin ediyor; ama talimatı veren İngilizler. İngilizler talimatı veriyorlar ki, gitsin, Sevr Anlaşması’ndan vazgeçilsin, yekpare Anadolu çıksın. Çünkü Bolşevikler vaziyete hâkim oldular, biz de önüne set çekebilelim. Mustafa Kemal Paşa bundan yararlanarak oraya gidiyor ve sonra onlara da karşı çıkıyor. Olay bu. Tek yardım, Mustafa Kemal Paşa’ya verilen maaş. Yalnız heyeti askeriyedeki çeşitli kumandanlar Gazi’nin yapmak istediği şeyi hissediyor


Alıntı/ Kaynak: https://www.forumalevim.com/mustafa-kemal-ataturk/128718-atilla-ilhan-gazi-olene-kadar-yuzunu-dogu-ya-dondu.html

🎞️Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı.

  Bir vatandaş, Dubai ve Türkiye’deki metro istasyonlarını karşılaştırdı. pic.twitter.com/zB0iENTSdL — Telgraft (@telqraft) April 12, 2026  ...